28-KASAS SURESİ

 

 

 

Bu mübarek sure; Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Ancak (52, 53, 54 ve 55) inci âyetlerin Medine-i Münevvere'de nazil olduğu Mukatil tarafından rivayet olunmuştur. (85) inci âyetin de yüce Peygamberimizin mağaradan çıkıp "Cehfe" denilen mevkiye gelişleri esnasında nazil olmuş olduğu Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet edilmiştir.

Bu s üre i celîlede Musa Aleyh i s selâm'in kıssası, ayrıntılı olarak bildirildiği için buna "Kasas Sûresi" denildiği gibi "Musa Sûresi" adı da verilmiştir.

Bu mübarek sure, Hz. Musa'nın ibret verici hayat tarihini, onun ilâhi vahye, mukaddes bir kitaba, büyük bir muvaffakiyete, birçok mucizeler ile desteklenmiş olduğuna dair bilgi veriyor, yüce Peygambere karşı muhalif bir cephe alanların nihayet ne kadar felâketlere uğramış olduklarına bir misâl almak üzere Firavun ile kavminin helakini bildirerek insanların kibirli bir halde yaşayanların, insanların hukukuna tecavüz edenlerin bilhassa nasıl mahv ve yok olacaklarına bir numune olmak üzerede Karun'un başına gelen felâketi gösteriyor. Son Peygamber Hz. Muhammed'in de düşmanlarına galip gelerek muvaffakiyetlere ulaşacağına ve hicret buyurmuş olduğu mübarek beldesine geri döneceğine işaret buyurmaktadır.

Velhasıl: Bu yüce âyetler, Kur'an-ı Kerim'in ilâhi bir kitab olduğunu bildiriyor, birer büyük ibreti, birer yoksek öğütü içeriyor, Resûl-i Ekrem'in doğruluğuna şahitlik ediyor, o Yüce Peygamberin mübarek kalbini teselli etmeye bir vesile olup onun nice muvaffakiyetlere kavuşacağını müjdeliyor.

 

 

 

1. Ta, Sin, Mim.

1.      Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini bildiriyor. Musa Aleyhisselâm'a ait kıssanın bildirileceğini, Firavun'un da nasıl bir bozguncu olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta, Sin, Mim) Bu mübarek harfler, müteşabihattan bir âyet bulunmaktadır. Bir rivayete göre de bunlar Allah'ın isimlerinden veyahut Kur'an-ı Kerim'in isimlerinden bir isimdir.

 

 

 

2.  Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir.

2.   (Bunlar) Bu sânı yüce olan âyetler, (apaçık bildiren) hakkı ortaya çıkaran, hakkı bâtıldan seçip ayıran (kitabın) Kur'an-ı Kerim'in (âyetleridir) dünyevî ve uhrevî hikmetleri, faydaları içermektedir.

 

 

 

3.  Sana Musa ile Firavun'un kıssasından bir kısmını gerçek şekliyle okuyacağız, iman eden bir kavim için.

3.   Ey Son Peygamber! Bu âyetler ile (Sana Musa ile Firavun'un kıssasından) bir kısmını (gerçek şekliyle) gerçeğe uygun, hakikatin ta kendisi olarak (azar azar okuyacağız) yani: Bu husustaki hâdiseleri bildiren âyetleri birbirini müteakib bir surette Cibril-i Emin vasıtasiyle indirerek sana okumuş olacağızdır. Bunlar (îman eden bir kavim için) okunmuş, bildirilmiş olacaktır. Çünkü böyle âyetlerden, kıssalardan asıl istifade edecek olanlar, müminlerdir.

 

 

 

4.       Şüphe yok ki, Firavun, o yerde azdı ve ahalisini bölük bölük etti onlardan bir taifeyi zayıf düşürmek istiyordu. Oğullarını bozğazlıyordu, kadınlarını da sağ bırakıyordu. Muhakkak ki, o, bozgunculardan olmuştu.

4. (şüphe yok ki, Firavun) Tanrılık iddiasında bulunan Mısır hükümdarı (o yerde) o Mısır diyarında (azdı) Allah'ın kullarına karşı kibirli bir vaziyet aldı, onları kahretmeye çalıştı (ve ahalisini bölük bölük etti) onları guruplara ayırdı, herbirni kendi maksadı uğrunda kullanmak istedi, özellikle (onlardan bir taifeyi) yani: Mısır'daki İ s rai loğ u I lar ı n ı (zayıf düşürmek istiyordu) "ki pt" kavmi ile İ s rai loğ u I lan arasına nifak ve düşmanlık düşürmüş bulunuyordu, şöyle ki: Israiloğullarının (oğullarını) dünyaya     gelen erkek çocuklarını (boğazlıyordu) onların artmalarına, yaşamalarına meydan vermiyordu (kadınları da sağ bırakıyordu) kız çocuklarını boğazlatmıyordu,

çünkü onlardan korkmuyordu (muhakkak ki o) Firavun (bozgunculardan olmuştu) onun içindir ki, öyle masum kimseleri öldürtmek alçcaklığında bulunuyordu. Veheb demiştir ki: Firavun, Hz. Musa'yı araştırıp öldürmek için İ s rai loğ u I lan ndan yetmiş bir kişiyi öldürmüştür. "Firavun, Israiloğullarının Mısırda çoğaldıklarından korkuyor, kendisine karşı bir devrim yapacaklarını düşünüyor, böyle bir cinayete cür'et etmiş bulunuyordu. Rivayete göre: Bir kâhin, Firavun'a demiş ki: Israiloğullarının bir erkek çocuğu dünyaya gelecek, senin hâkimiyetine son verecektir. Bu rivayet, tenkite lâyıktır, çünki bir kâhin, istikbale ait, gaybla ilgili bir şeyi öyle ayrıntısıyla bilip haber veremez. İkinci bir rivayete göre Firavun bir rüya görmüş, Beyt-i mukaddes tarafından ortaya çıkan bir ateş, gelip kıptilerin evlerini yakmış, Israiloğullarının evlerine zarar vermemiş. Üçüncü bir rivayete göre de Musa Aleyhisselâm'dan evvelki Peygamberler, Hz. Musa'nın ortaya çıkarak Firavun'un ve kavminin helâkına sebep olacağını haber vermişlerdi. İşte böyle bir endişeden dolayı Firavun, Israiloğullarının dünyaya gelen erkek çocuklarını öldürmeğe senelerce devam etmiştir. Firavun, Allah'ın takdirine hiçbir hareketin engel olamayacağını takdir edemediği için böyle cahilce, zalimce bir cinayete cüret edip durmuş, nihayet korktuğu felâkete uğramıştır.

 

 

 

5. Biz de o yerde zayıf düşürülmeleri istenilen kimselere lütfetmek ve onları ileri gelenler kılmak ve onları -o yere- varisler kılmak istiyorduk.

5.       Bu mübarek âyetler, zayıf düşürülmek istenilen bir zümreyi Cenab-ı Hak'kın nasıl korumaya ve kudrete kavuşturmuş olduğunu bildiriyor. Firavun ile Haman'ın ve ordularının da korktuklarına nasıl uğratılmış olduklarını gösteriyor. Hz. Musa'nın annesinin de nasıl bir ilhama eriştiğini ve Nil'e atmış olduğu o masum yavrusunu oradan yakalayıp alanların da nasıl bir kuvvet, bir korku karşısında kaldıklarını anlatıyor. Firavun ile taraftarlarının da ne helak edici bir hataya düşmüş bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, Firavun'un zayıf düşürmek istediği İ s rai loğ u I lar ı hakkındaki ilâhi takdirini beyan için buyuruyor ki: (Biz de) Yani: Ben Yüce Yaratıcı da (o yerde) Mısır diyarında (zayıf düşürülmeleri istenilen) ihanete, felâkete, fakirliğe ve muhtaç duruma düşürülmeye çalışılan (kimselere) I s rai loğ u I lan na (lütfetmek) nimetlere kavuşturmak (ve onları ileri gelenler kılmak) onları dinî ve dünyevî işlerde ileri bir mevkie getirmek, insanları hayra sevk ve cennete davet edici bir halde bulundurmak (ve onları) o zayıf düşürülmek istenilenleri o yere, Firavun'un saltanat alanına (vânisler kılmak istiyorduk) yani: Onları böyle bir galibiyete ulaştırmak için, tanrılık iddiasında bulunmaktan dolayı utanmayan Firavun ile adamlarını da kahreylemek için kudret ve azametle ilâhi iradem tecelli etmekte bulundu.

 

 

 

6.  Ve yeryüzünde onlara kudret vermek ve Firavun ile Haman'a ve ordularına onlardan sakındıkları şeyi -bizler göstermek- istiyorduk.

6.      (Ve yeryüzünde onlara) I s rai loğ u I lan na (kudret vermek) yani: Onları yalnız Mısır'a değil, her tarafta ve özellikle Mısır ve Şam ülkelerinde yerleştirmek, kendilerine kudret ve kuvvet vermek dilemiş olduk. Gerçeklerde onların yeryüzünde hâkimiyetleri geçerli olmuş, aralarından birçok muhterem Peygamberler ortaya çıkarak Allah'ın birliği inancını yaymaya çalışmış, Hz. Süleyman zamanında bütün Mısır diyarına varis olmuşlardır, (ve Firavun ile) Veziri (Haman'a ve) onların dinsizliğini takviyeye çalışan (ordularına) da (onlardan) o zayıf düşürmek istedikleri İ s rai loğ u I lar ı tarafından (sakındıkları şeyi) korkup çaresine bakmak istedikleri mağlûbiyeti, hâkimiyetlerinin son bulmasını (biz göstermek) istedik, o kendisinden korkmakta oldukları masum çocuk, dünyaya getirilmiş oldu.

 

 

 

7.         Musa'nın annesine de ilham ettik ki, onu emzir, onun üzerine korkunca da onu denize bırak ve korkma ve üzülme, şüphe yok ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu Peygamberlerden kılacağız.

7. İşte Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Musa'nın) Yani: 0 Firavun ile taraftarlarının mahv ve kahrına sebep olacak olan masum çocuğun (annesine de ilham) veya rüyasında işaret (ettik ki, onu emzir) onu saklamak mümkün oldukça sakla, kendisine süt ver. 0 da rivayete göre sekiz veya dört veya üç ay o masumu, kucağında beslemiş, onun varlığını kız kardeşinden başkası bilmemiş idi. 0 mübarek çocuk da ağlamaksızın, hareket etmeksizin, durmakta bulunmuştu. Ve Cenab-ı Hak şöyle de ilham buyurmuştu ki: (onun üzerine korkunca da onu denize bırak) Yani: komşuların vesairenin ondan haberdar olarak Firavun'a haber vermelerinden endişe edince de onu bir şeye sararak Nil nehrine bırakıver (ve korkma) onun sütsüz kalacağından, suda boğulacağından dolayı korku ve dehşet içinde bulunma (ve üzülme) ondan ayrılacağından    dolayı üzüntü ve kedere kapılma (Şüphe yok ki, biz onu) o masum yavnunu (sana geri döndüreceğiz) sen yakın bir zamanda yine ona kavuşacaksın (ve

onu) yaşatıp (Peygamberlerden kılacağız) işte en büyük bir müjde, üzülmeye gerek yok.

S. Artık onu Firavun'un adamları bulup aldılar, tâki, kendileri için bir düşman ve bir üzüntü olsun, şüphe yok ki, Firavun ile Haman ve orduları hata eden kimseler olmuşlardı.

 

 

 

8.     Hz. Musa'nın annesi, o masum yavurusundan Firavun'un adamları haberdar olarak onu elinden alabileceklerini düşündü (Artık onu) bir tabut içine koyarak sabahleyin Nil nehrine bırakıverdi (Firavun'un adamları) o masum çocuğu (bulup) tam bir özenle, muhafazasına dikkat ederek (aldılar) nehirden çıkarmış oldular, götürüp Firavun'un yanına teslim ettiler. Artık Firavun'un korktuğu başına gelmek üzere idi. Onlar güya kendilerini kurtarmak için çare arıyorlardı, halbuki, Allah'ın takdirine kim mâni olabilir? İşte korktukları çocuğu böyle yanlarına aldılar (tâki, kendileri için bir düşman ve bir üzüntü olsun) o masum büyüsünde onları dine davet etsin, ona muhalefetten korksunlar hâkimiyetlerinin yok olmasını düşünerek üzüntü ve keder içinde kalsınlar, onları ise başlangıçta bunun hiç de farkında bulunmamışlardı. şüphe yok ki, Firavun ile Haman ve orduları) öyle kendilerini kurtarabilmek için birnice masum çocukların hayatlarına kastetmek suretiyle cinayetlerde bulunan şahıslar, her hususta (hata eden kimseler olmuşlardı) zulüm ve küfre düşmüşlerdi, yaptıkları, yapmadıkları şeylerin kendileri için faideli mi, zararlı mı olacağını takdirden âciz idiler, daima hataya mâruz bir halde bulunmuşlardı. Kendilerini kurtarmak için nice masumları öldürdükleri halde asıl kendilerinin helakine sebep olacak mübarek bir masumu yanlarında beslemekte bulundular, ilâhi takdire karşı ne kadar âciz bulunduklarını bilâhare anlayacaklardı. Fakat pişmanlık kendilerine bir faide vermeyecekti.

 

 

 

9.     Ve Firavun'un eşi dedi ki: Benim için ve senin için bir göz aydınlığı. Bunu öldürmeyiniz. Umulur ki bize faideli olacaktır veya onu oğul ediniriz. Onlar ise farkında olamıyorlardı.

9.   Bu mübarek âyetler de Nil'e atılmış olan Hz. Musa'yı Firavun'un eşinin tam bir sevinçle yanına alarak himaye etmiş olduğunu bildiriyor. Hz. Musa'nın kalben pek kederli bulunan annesine ise Allah tarafından sabır ve sebat ihsan buyurulduğunu ve kızı vasıtasiyle yaptırmış olduğu takip neticesinde o masum çocuğun Firavun sarayında bulunduğunu, oradaki süt analarının sütlerini emmediğini anlamış olduğunu gösteriyor ve saraya giden kız kardeşinin tavsiyesi üzerine Hz. Musa'nın süt ana namiyle annesine iade edilmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa; Nil'den çıkarılarak Firavun'un sarayına götürüldü (Ve Firavun'un eşi) Asiye, o masumun yüzünde parlayan güzelliği, hoşluğu görünce ona kalben tutulmuş oldu da (dedi ki:) bu pek seçkin çocuk ey hükümdar! (Benim için ve senin için bir göz aydınlığı) Bu çocuğun yüzü kalplerimize neş'e verecek bir güzellikte bulunuyor (bunu öldürmeyiniz) bunun hayatına ne sen ve ne de emredecek başkaları dokunmayınız, (umulur ki) bu çocuk ileride (bize faideli olacaktır) onun gözleri arasında parlayan nur, onun soyluluğunu gösteren bir alâmet, onun pek faideli bir şahsiyet olacağını göstermektedir, (veya onu oğul edininiz) çünkü o, oğul edinilmeye pek lâyık, ondan büyük bir fayda beklen ilebilir. Firavun'un ise o zaman yalnız bir kızı varmış, oğlu yok imiş (onlar ise) yani Firavun ile adamları (farkında olamıyorlardı) o hayatına kastetmek istedikleri masum sebebiyle ileride nasıl lâyık oldukları bir cezaya kavuşacaklarını anlayacak bir kabiliyette bulunmuyorlardı. Öyle bir masumu haksız yere öldürmek istemişlerdi. "Firavun'un eşi: Asiye'nin babası" Müzahim'dir. Hz. Yusuf zamanında Mısır Firavun'u bulunan Velid'in torunlarından imiş. Israiloğulları'ndan ve Hz. Musa'nın torunlarından olduğu da anlatılmaktadır, ve rivayete göre Hz. Musa'ya bu ismi veren de Asiye'dir. Ne için bu ismin verildiğini sual edenlere demiş ki: "mu" su demektir "sa" da ağaç manasınadır. Bu çocuk da su ile ağaç arasında bulunduğu için kendisine "Musa" adını verdik.

 

 

 

10.  Musa'nın annesinin kalbi, bomboş olarak sabahladı. Eğer inananlardan olsun diye onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı.

10. Hz. Musa'nın Nil'e bırakılıp da sonra Firavun'un sarayına götürülmüş olduğunu haber alınca (Musa'nın annesinin kalbi bomboş olarak sabahladı) kendisine gelen üzüntü  ve kederden dolayı akıllıca düşünmekten  mahrum  kaldı.  Diğer bir görüşe göre de onun  kalbinde Hz.  Musa hakkındaki düşüncesinden,  üzüntü ve kederinden

başka bir şey kalmadı, o masumun hayatına kastedileceğini sandı. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (eğen inananlardan) Allah'ın va'dinî tasdik edenlerden (olsun diye onun kalbini) sabır ve sabat ile (pekiştirmeseydik) onu bir kalp sağlamlığına kavuşturmasaydık (az kaldt onu) Hz. Musa'yı- ona ait hususları, onu kendisinin doğurup Nil'e attırmış olduğunu tam bir şaşkınlıktan dolayı (açığa vuracaktı) kemâli şefkatinden dolayı "vah evladım diye bağıracaktır. Fakat Cenab-ı Hak kendisine sabır ve sebat verdiği için böyle harekette bulunmadı.

 

 

 

11.  Ve kız kardeşine dedi ki: Onun izini takibet, artık o da onu uzaktan bakıp gördü. Onlar ise farkında değillerdi.

11.Hz. Musa'nın annesi kendisinin kızı (Ve) Hz. Musa'nın "Meryem" adındaki (kız kardeşine dedi ki: Onun izini tâ ki bet) ondan bir haber almak için koşdur (artık o da) o kız kardeşi de (onu) Hz. Musa'yı (uzaktan bakıp gördü) saraya aldıklarını anladı, kendisi de bir yolunu bularak saraya gitti (onlar) sarayda bulunanlar (ise farkında değillerdi) onun kendilerini gözettiğini, Hz. Musa'nın kız kardeşi olduğunu anlamış bulunmuyorlardı. Hepsi de gaflet içinde yaşıyorlardı.

 

 

 

12.       Ve önceden onun süt analarını kabulüne izin vermedik, bunun üzerine -kız kardeşi- dedi ki: Size bir aile göstereyimmi ki: Onu sizin için güzelce korurlar ve onlar onun için iyi davranışta bulunurlar.

12.        Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Ve önceden onun için) Hz. Musa için hikmet gereği (süt analarını kabulüne izin vermedik) yani: Onların memelerini emmeyi, onların sütlerinden istifade etmeyi nasib etmedik, annesine kavuşmasına bir vesile olmak üzere o süt verecek kadınlardan hiç birinin memesini emmedi, sütünden istifade etmek istemedi. Saraya girmiş olan kız kardeşi bu vaziyeti gördü (bunun üzerine dedi ki: Size bir aileyi göstereyim mi) öyle bir aileyi haber vereyim mi (ki, onu sizin için alıp güzelce korurlar) onun bütün işlerine bakarlar, süt ihtiyacını temin ederler, (ve onlar onun için iyi davranışta bulunurlar) Ona süt vermekte, onu güzelce beslemekte kusur etmezler. Bunun üzerine uygun görülerek Hz. Musa, o tavsiye edilen ailenin himayesine verildi, bu şekilde o masum, kendi annesine kavuşmuş oldu. Bu hususa dair bazı ayrıntılar, tefsirlerde yazılıdır, fakat onlara dair Kur'ani bir açıklama yoktur. Onları Allah'ın ilmine havale ederiz.

 

 

 

13.  Artık onu annesine döndürdük ki, gözü aydın olsun ve mahzun olmasın ve bilmiş olsun ki, Allah'ın va'di şüphe yok ki, haktır ve lâkin onların çoğu bilmezler.

13.     (Artık onu) 0 masum çocuğu (annesine döndürdük ki, gözü aydın olsun) vicdanen rahat bir halde bulunsun (ve) o muhterem oğlunun ayrılığından dolayı (mahzun olmasın) üzüntü ve kederden kurtulmuş olsun, (ve bilmiş olsun ki, Allah'ın vadi: şüphe yok ki, haktır) Yani kesin bilgi ile bildiği gibi gözüyle görerek de bilip anlamış olsun ki, Hak Teâlâ'nın vâd ettiği şey, elbette ki gerçeğe uygundur, herhalde meydana gelecektir, (velâkin onların) İnsanların (çoğu bilmezler.) Allah'ın va'dinin muhakkak sabit olduğunu takdir edemezler, yine kendilerini şüphelerden, tereddütlerden kurtaramazlar ve nice kimseler de Allah'ın va'dine kavuşmak için takibedilecek yolu tâkibetmeyip kendilerini o kutsî vad'dan mahrum bırakmış olurlar.

 

 

 

14.  Vaktaki: Musa, yiğitlik çağına erdi ve olgunlaştı, ona hikmet ve ilm verdik, ve işte güzel davrananları böylece mükâfatlandırırız.

14. Bu mübarek âyetler de Hz. Musa'nın olgunluk çağına erişip ilim ve hikmete nail olduğunu bildiriyor. Ve ahalisinin gaflette bulundukları bir zamanda içerisine girmiş olduğu beldede birbiriyle çarpışan iki şahıstan birinin yardım istemesi üzerine diğerine bir tokat atmakla ölümüne sebebiyet verdiğini ve bundan dolayı nefsine zulmettiğini itiraf ederek niyaz eylediği ilâhi bağışlamaya kavuşturulduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm süt müddetini bitirdikten sonra yine Firavun'un sarayına alınmış, orada beslenmekte bulunmuştu. (Vaktaki: Musa, yiğitlik çağına erdi) Yani: Büyüyüp gelişmenin sonu olan otuz yaşından kırk yaşına yetişti (ve olgunlaştı) aklı, fikri tam normal bir hale geldi (ona hüküm) yani hikmet veya peygamberlik (ve ilm) dine ait bilgi, anlayış veya âlimlerin, hikmet sahiplerinin bilgisini 'verdik) onu öyle mükemmellikle seçkin kıldık (ve işte iyi davnananların) ilâhi dine mensup, güzel ahlak ve davranışlarla vasıflanmış bulunanları (böylece mükâfatlandırırız) binaenaleyh Hz. Musa ile annesi de ihsana, güzel bir yaratılışa sahip oldukları için ilâhi lütuflara kavuşmuşlardır.

 

 

 

15. Ve ahalisinin gaflette bulundukları bir vakitte şehre girdi, orada birbiriyle vuruşmada bulunan iki erkek buldu. Biri, kendi kabilesinden idi ve diğeri de düşmanından idi. Kendi kabilesinden olan düşmanından olana karşı ondan yardım diledi. Musa da ona bir yumruk vurdu artık onun ölümüne sebep olmuş oldu. Dedi ki: Bu şeytanın işindendir. Şüphe yok ki, o şaşırtıcı, apaçık bir düşmandır.

15.     (Ve) Musa Aleyhisselâm (ahalisinin gaflette bulundukları bir vakitte) yani: Şehre girilmesi âdet olmayan bir zamanda, meselâ: İnsanların yatsıdan sabaha kadar uykuya dalmış oldukları bir müddet içinde (şehre girdi) Firavun'un köşkünden çıkarak Mısır şehrine veya onun civarındaki nahiyelerden birine vardı, (orada birbirleriyle vuruşmada bulunan iki erkek buldu) Bunlar, birbirlerinin boğazına sarılmakta, âdeta birbirini öldürecek bir surette dövmekte bulunuyorlardı. Bunlardan (biri, kendi kabilesinden idi) İ s rai loğ u I lan ndan dindar bir şahıs idi bunun "Samiri" adında bir şahıs olduğu da nakledilmektedir, (ve diğeri de düşmanından idi) Bir kâfir kipti bulunuyordu. (kendisinin kabilesinden olan) şahıs, kendisiyle öyle vuruşmada bulunup Hz. Musa'nın da (düşmanından olana) o kıptiye (karşı ondan) Hz. Musa'dan (yardım diledi) imdadına koşmasını rica etti (Musa da ona) o kıptiye, yapılan mücadeleyi terke dair yapılan tavsiyesini kabul etmeyince (bir yumruk vurdu) ona bir elinin içiyle bir sille attı, onu defetmek istedi (artık onun işini bitirmiş oldu) hayatına nihayet vermiş, onu ölüme mahkûm kılmış bulundu, kimse de bunun farkında olmadı. Bu hâdiseden üzüntü duyan Hz. Musa (dedi ki: Bu) şahsın böyle ölü vermesi (şeytanın işindendir) çünki ben onu öldürmekle em rolunmuş değildim onu öldürmek kasdindede bulunmadım. 0, şeytanın bir vesvesesi neticesinde yapılacak bir muamele, (şüphe yok ki, o) şeytan (şaşırtıcı apaçık bir düşmandır) ondan sakınmak lâzımdır.

 

 

 

16.     Dedi ki: Yarabbi! Ben şüphe yok ki, nefsime zulmettim, artık beni bağışla. Bunun üzerine onu bağışladı. Muhakkak ki, çok bağışlayan, çok merhamet buyuran O'dur,

0.

16.      Musa Aleyhisselâm şöyle ^dedi ki: Yarabbi! Ben şüphe yok ki nefsime zulmettim) bana emretmediğin bir ölüme sebebiyet verdim, o maktul, her ne kadar kâfir, belki de düşman olduğu için onu öldürmek mubah olsa da bir emralmadan öyle şeyi yapmasını Hz. Musa, bir zulüm bir cinayet saymış (artık beni bağışla) yarabbi! Beni hesaba çekme diye niyazda bulunmuştur. İşte Cenab-ı Hak'kın dinî hükümlerine her şekilde boyun eden zatlar, kendilerinden çıkan bir hatayı bile büyük bir günah gibi kabul ederek Allah'ın affına sığınırlardı, (bunun üzerine) Bu niyaz ve yakarışı müteakip, o Kerim Yaratıcı da (onu) Hz. Musa'yı (bağışladı) onu, duasi sebebiyle bağışladığını kendisine müjdeledi, (muhakkak ki, çok bağışlayan) Kullarının günahlarını çok affeden ve bağışlayan ve onlara (çok merhamet buyuran O'dur 0) evet., o kerim, rahim olan Allah Teâlâ'dır. İşte bunun içindir ki, Hz. Musa da Allah'ın affına kavuşmuş, ve bu öldürme hâdisesinden dolayı bir sorgulamaya mâruz kalmamıştır.

 

 

 

17 Dedi ki: Ey Rabbim!.. Bana verdiğin nimetler hakkı için artık ben suçlular için asla arka çıkmam.

17.   Bu mübarek âyetler de Musa Aleyhisselâm'ın suçlulara yardım etmemek temennisinde bulunduğunu ve öldürme olayından dolayı endişe içinde iken o yardım ettiği şahsın kendisinden tekrar yardım istemiş olduğunu bildiriyor ve o şahsı kınama neticesinde o öldürme olayının meydana çıkmış olduğunu ve kısas yapılmasına karar verildiğini bir zatın gelip Hz. Musa'ya haber verdiğini, bunun üzerine Hz. Musa'nın da şehirden çıkıp başka bir yere gittiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, bir hata eseri olarak o kıptiyi öldürmüş olunca (Dedi ki: Yarabbi! Bana verdiğin nimetler hakkı için) beni ilâhi affına kavuşturduğundan dolayı (artık suçlular için asla arka çıkmam) bundan sonra onlara yardımda bulunmam, meselâ: Haksız yere mücadelede bulunanlardan hiç birinin tarafını tutmam veya Firavun gibi, onun tarafları gibi kâfirlere arkadaş olup onların toplulukları arasında durmam.

 

 

 

18.    Derken şehirde korkarak, gözetleyerek sabahladı; Bir de gördü ki, kendisinden dünkü gün yardım isteyen, yine kendisine feryat ediyor, -kendisinden yardım bekliyor- Musa ona dedi ki:

18. Böyle bir kararı veren Hz. Musa (Derken şehirde) o öldürme hâdisesi meydana gelen beldede (korkarak) sebebiyet verdiği öldürmeden dolayı korku içinde bulunarak ve      (gözetleyerek) kendisine karşı ne gibi bir muamele yapılacağını düşünerek (sabahladı) gecesini öyle bir endişe içinde geçirmiş oldu (bir de gördü ki, kendisinden

dünkü gün yardım isteyen) I s rai loğ u I lan ndan olan şahıs (yine kendisine feryat ediyor) başka bir kipti ile mücadelede bulunduğu için sesini kaldırarak kendisine yardım etmesini Hz. Musa'dan istiyor, ondan yardım bekliyor. Bunun üzerine Hz. (Musa, ona) o yardım isteyen şahısa (dedi ki: Şüphe yok, sen apaçık bir azgınsın) böyle onunla bununla çekişiyorsun! Dünkü hâdiseden ibret almadın mı? Ne için öyle gücün yetmediği kimselerle çarpıp duruyorsun?

 

 

 

19. Ne zaman ki, her ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak istedi, -o yardım isteyen- dedi ki: Ey Musa Beni öldürmek mi istiyorsun? Nasıl ki, dünkü günde bit şahsı öldürmüştün. Sen yerde başka birşey değil, zorba olmak istiyorsun ve sen ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.

19.       Musa Aleyhisselâm: 0 mücadelede bulunan İ s rai I iye böyle bir ihtarda bulunmakla beraber yine ona yardım etmek istedi (Vaktaki, her ikisinin de) Hz. Musa'nın da o İsraillinin de (düşmanı olan kimseyi) o mücadelede bulunan diğer kıptiyi (yakalamak istedi) o yardım isteyen şahıs, Hz. Musa'nın gazabını görmüş, kendisi üzerine saldıracağını sanmış olduğu için (dedi ki: ey Musa!) sen bu defa de (Beni öldürmek mi istiyorsun?) halbuki, ben seninle aynı kabileden bulunuyorum (Nasıl ki, dünkü günde bir şahsı öldürmüştün) bir kıptiyi bir vuruş ile helake erdirmiştin. Ya Musa! (sen yerde başka bir şey değil, zorba olmak istiyorsun) kendini beğenmişcesine harekette bulunuyorsun, ilerisini düşünmeksizin onu bunu düvüp öldürmekten geri durmuyorsun, (ve sen ıslah edicilerden olmak istemiyorsun) İnsanların arasını söz ile fiil ile ıslaha çalışmak arzusunda bulunmuyorsun. Bu şahsın Hz. Musa'ya böyle hitabetmesi, o katilin Musa Aleyhisselâm olduğunu insanlara bildirmiş oldu. Artık Mısır'lılar durumu Firavun'a bildirdiler, Hz. Musa hakkında kısas yapılmasına karar vermekte bulundular. Bu karar üzerine:

 

 

 

20.   Şehrin uzak tarafından bir şahıs koşarak geldi, dedi ki: Ya Musa! İleri gelenler, seni öldürmek için senin hakkında istişarede bulunuyorlar, hemen çık -git- şüphe yok ki, ben senin için iyilik sever olanlardanım.

20.       (Şehrin uzak tarafından bir şahıs geldi) Bu şahıs, Hz. Musa'yı sevenlerden idi. Adında ihtilaf vardır. Firavun'un ailesinden olup da îman etmiş olan "Hezkıl" veya "Şem'un" idi. Veyahut Firavun'un amcası oğlu olan "Şeman" idi. (dedi ki: Ya Musa ileri gelenler) kıptilerin önde gelenleri (seni öldürmek için senin hakkında istişarede bulunuyorlar) seni öldürmek için herbiri diğerine emr edip duruyor. Artık Ya Musa! (çık) Bu şehirden kaç, başka bir yere git (Şüphe yok ki, ben senin için iyiliksever olanlardanım) senin bir cezaya uğramanı asla istemem.

 

 

 

21.  Bunun üzerine -Hz. Musa'da- oradan korkarak ve gözetleyerek çıktı. "Ey Rabbim! Beni o zalim olan kavimden kurtar" dedi.

21.    (Bunun üzerine) Hz. Musa da (oradan) o bulunduğu Mısır şehrinden (korkarak ve gözeterek çıktı) nefsi hakkında Firavun'un adamlarından korkuyor, kendisini o dinsizlerin takibedeceklerini düşünerek her tarafa bakıp duruyordu. Sonra da Cenab-ı Hak'ka dua ve niyazda bulunarak (yarabbü. Beni o zalim olan kavimden kurtar dedi) böyle niyaz ve yakarışta bulundu Allah'ın korumasına sığınmış oldu. Kerem sahibi yaratıcı da onun bu duasını kabul buyurdu. O mübarek zat, tam bir güvenle Medyen şehrine doğru yürümeğe başladı.

 

 

 

22.  Ne zamanki, Medyen tarafına yöneldi dedi ki: Umarım Rabbim beni doğru bir yola iletir.

22. Bu mübarek âyetler de Musa Aleyhisselâm'ın Mısır'dan çıkıp Medyen tarafına gittiğini, orada iki kadının hallerine acıyarak koyunlarını suvarmış olduğunu bildiriyor. Sonra bir gölgelikte istirahate dalmış iken o iki kadından birinin utana utana bir halde gelip kendisini pederinin davet etmekte olduğunu bildirdiğini, Hz. Musa'nın da o zatın yanına gidip şahsi durumunu ona hikâye ettiğini, o zatın da: Artık korkma, kurtuluşa erdin diyerek kendisini müjdelediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm Mısır'dan çıktı. (Ne zaman ki Medyen tarafına yöneldi) Burası Mısır'a sekiz günlük bir mesafede bulunuyordu. Şüayb Aleyhisselâm'ın köyü ki, İbrahim Aleyhisselâm'ın oğlu "Medyen" in ismiyle anılmış kil. Burası Firavun'un hâkimiyeti altında değildi. Hz. muşa, buranın yolunu bilmiyordu, Cenab-ı Hakka tevekkül etti de (dedi       ki: Umarım Rabbim beni doğru bir yola iletir.) en doğru bir yolu tâkibetmeyi nasip buyurur. Gerçekten de Hak Teâlâ da onu tam bir huzur ile gayesine erdirdi,

kendisine Cibril-i Emin'in yol göstermiş olduğu rivayet olunmaktadır.

 

 

 

23. Ne zamanki, Medyen suyuna vardı, üzerinde insanlardan bir topluluk buldu ki, -hayvanlarına- su veriyorlardı ve onların gerisinde iki kadın buldu ki, -koyunlarını-geri tutuyorlardı. Dedi ki: Nedir, ikinizin hâli? Dediler ki: Çobanlar -suvarıp- geri dönünceye kadar suvarmayız. Babamız ise çok yaşlıdır.

23.     (Ne zamanki) Musa Aleyh i s selâm (Medyen suyuna vardı) bu bir kuyu idi ki, halk hayvanlarını burada su varırlardı, (üzerinde) o kuyunun kenarında (insanlardan bir topluluk buldu ki) hayvanlarını orada (suvarıyorlardı.) büyük bir kalabalık oluşturuyorlardı. (Ve onların gerisinde) Aşağı bir yerde (iki kadın buldu ki) kendileriyle beraber olan koyunlarını (geri tutuyorlardı.) kuyuya koşup gitmekten alıkoymaya çalışıyorlardı, ta ki, kendileri erkeklere, koyunları da başkalarının hayvanlarına karışmış olmasınlar. Hz Musa, onların öyle beklediklerini görünce hallerine acıdı, kendilerine (Dedi ki: Nedir ikinizin hali?) ne için böyle geride duruyorsunuz, sizde koyunlarınızı suvarıp durmuyorsunuz? 0 iki kadın da (Dediler ki çobanlar) kendi hayvanlarını suvarıp (geri dönünceye kadar biz) kendi koyunlarımızı (suvarmayız) biz kadınlarız, erkeklere engel olmak istemeyiz, onlar kendi hayvanlarını suvardıktan sonra biz de kendi koyunlarımızı suvarırız, (babamız ise çok yaşlıdır.) Yaşlı bir zat olduğu için koyunları o suvaramıyor. Birçok zatın beyanına göre bu zat: Şüayb Aleyhisselâm idi. Kavminin helakinden sonra bir hayli yaşamış, Hz. Musa'nın zamanına kavuşmuştur.

 

 

 

24.  Bunun üzerine Musa ikisi için suvariverdi, sonra gölgeye çekildi de dedi ki: Yarabbi! Şüphe yok ki, bana indireceğin bir hayra muhtacım.

24.     Musa Alehisselâm (Bunun üzerine) bu konuşmayı müteakip o (ikisi için) merhamet ederek koyunların biran evvel (suvariverdi) zayıfların hallerine yardım edilmesi lüzumuna bir örnek göstermiş oldu. (sonra gölgeye çekildi de) Bir ağacın altında istirahate başladı. Günlerden beri yemeksiz kalmış olduğu rivayet olunuyor, (dedi ki: Yarabbi! şüphe yok ki, bana indireceğin bir hayra) Az olsun çok olsun her hangi bir nimete (muhtacım) o nimete ihtiyacım var, ona kavuşmamdan dolayı sana şükrediyorum. Diğer bir görüşe göre de: Yarabbi! Beni en hayırlı bir nimet olmak üzere Firavun'dan kurtardın, bundan dolayı dünya itibariyle fakir düşmüş bulunuyorum. Firavun'un sarayındaki geniş yaşantıdan ayrılmış oldum. Fakat bana ihsan buyurduğun bu hayır, kurtuluş karşısında onun ne kıymeti vardır. Binaenaleyh Yarabbi! Ben sana teşekkür borçluyum.

 

 

 

 

25.    Derken ona, o iki -kadın- dan biri, utanır bir halde yürüyerek geldi, "Muhakkak babam seni çağırıyor, bizim için sulayıvermiş olduğunun ücretini sana ödemek için" deyiverdi. Vaktaki -Hz. Musa da- ona geldi ve ona kıssayı anlattı, -o zat da- Dedi ki: Korkma, o zalim olan kavimden kurtulmuş oldun.

25.    Koyunları biran evvel suvarılmış olan iki kız kardeş, babalarının yanına gidince kendilerine nasıl yardım edilmiş olduğunu anlatmışlar, muhterem babaları da onlardan birini, bir rivayete göre "Safûra" adındaki küçük kızını, Hz. Musa'yı davet için gönderdi. (Derken ona) Hz. Musa'ya (o iki) kız kardeş (den biri utanır bir halde) örtünmeye gayet riayet ile (yürüyerek geldi) gelmesindeki maksadı beyan için (muhakkak babam sen çağırıyor) yanına davet ediyor (bizim için sulayıvermiş olduğunun ücretini sana ödemek için) o iyiliğine bir mükâfatta bulunmak için (deyiverdi) Musa Aleyhisselâm da bu daveti kabul etti (Ne zaman ki) Hz. Musa (ona geldi) Hz. Şüayb'in yanına vardı (ve ona) Şüayb Aleyhisselâm'a (kıssayı anlattı) hayatına dair bilgi verdi, Firavun ile ve onun taraftarlariyle aralarında cereyan eden halleri nakletti, onların küfürlerini, azgınlıklarını, kendisine suikastte bulunmak istediklerini anlattı. 0 zat da, (Dedi ki: Korkma, o zalim kavimden kurtulmuş oldun) onların bu belde üzerinde bir hâkimiyetleri yoktur. Musa Aleyhisselâm o iki temiz, örtünmeye riayetkar kız kardeşin büyük bir aileye mensup olduklarını anlamış, muhterem pederleriyle görüşmek için bu davate icabet etmişti. Yoksa yapmış olduğu bir iyilik karşılığında bir ücret almak kasdinde asla bulunmamıştır. Onun ahlaki mükemmellikleri, buna aykırıdır. "I- assas" kelimesi mastardır, ismi meful olan "maksus" yerinde kullanılmıştır ki, kıssa olarak bildirilen, haber verilen şey demektir. "Kıssa" lâfzı da: Hikâye fikra, rivayet, hadis, macera manasınadır. Bir şeye tâbi olmak, bir şeyin arkasına düşmek yerinde de kullanılmaktadır. Çoğulu, "Kısas" dır.

 

                       

 

26.  0 ikiden biri dedi ki: Ey babacığım! Onu ücretle -çoban- tut. Şüphe yok ki, ücretle tutacağın en hayırlı kimse, kuvvetli ve güvenilir olandır.

26.    Bu mübarek âyetler de Hz. Musa'nın Şüayb Aleyhisselâm yanında iki kızından birinin nikâhı karşılığında bir müddet ücretle çalışan kimse olarak kalmasi üzere yapılan konuşmayı ve sözleşmeyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm daveti kabul edip gidince (0 iki) kız kardeş (den biri) muhterem babası Hz. Şüayb'a hitaben (dedi ki: Ey pederim! Onu) Hazreti Musa'yı koyunlarımızı otlatıp idare etmesi için (ücretle) çoban (tut, şüphe yok ki, tuttuğun çalışan bir kimse ücretlilerin en hayırlısı) o'dur, çünkü o (kuvvetlidir, güvenilirdir.) ücretle ise bu iki sıfata sahip olunca ona her şekilde itimat edilir. İnsan gönlü ferah olarak yaşar. İşte bu zat da o iki vasfa sahip bulunmaktadır. Evlâdım!. Bunu sen neden anladin?. Sualine cevaben de demişti ki: 0, büyük bir kuvvet ve cesaretle koyunlarımızı suvarıverdi, sonra beraber gelirken de bana bakmaması için kendisi ileride yürüyordu.

 

 

 

27.     Dedi ki: Ben muhakkak istiyorum bana sekiz sene çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim. Şayet kendiliğinden on -yıla- tamamlar isen o da kendi tarafındandır, ve ben sana güçlük vermek istemem, inşaallah beni iyi kimselerden bulacaksın.

27.    Şüayb Aleyhisselâm, Hz. Musa'yı öyle iyi, güvenilir, doğru yolda olan zat görünce ona (Dedi ki: Ben muhakkak istiyorum) cidden sana teklif ediyorum (bana sekiz sene çalışmana karşılık) koyunlarımı idarede bulunmak üzere (bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim) o müddetteki hizmetin bir mehr mahiyetinde bulunmuş olsun, (şayet kendiliğinden) kendi arzunla o müddeti (on) sene ile (tamamlar isen o da kendi tarafındandır) o senin bir fazla hizmet ve yardımın olmuş olur, o ücret kabilinden mecburi değildir, bir bağış ve ihsandan ibaret bulunmuş olur. (ve ben sana güçlük vermek istemem) Herhalde on sene hizmette bulunmaya seni mecbur tutmam, sana ağır şeyleri teklif etmem, seninle münakaşada bulunmam (inşallah beni iyilerden bulacaksın) yani, ben Allah'ın muvaffak kılması sayesinde sözümü yerine getiririm, güzelce muamelede, arkadaşlıkta bulunurum, her hususta iyi halden ayrılmak istemem.

 

 

 

28.  -Hz. Musa da- dedi ki: Bu -taahhüd- benimle senin aramızdadır. İki müddetten hangisini ödersem benim üzerime bir husemet yoktur. Allah da dediğimiz şey üzerine ve k i I d i r.

28.     Bu hayırlı teklif üzerine Hz. Musa da (Dedi ki: Bu) verilen söz, bu tayin edilen müddet (benimle senin aramızdadır) ben de sen de bu ileri sürülen esasa riayet ederiz, (iki müddetten hangisini ödersem) Ya sekiz veya on sene ücretle çalışırsam (artık benim üzerime bir husumet yoktur) bundan fazlasını benden kimse talep edemez. (Allah de dediğimiz şey üzerine vekildir) Yaptığımız şartları, anlaşmaya şahittir, onlar olduğu gibi Allah'ın koruması altında bulunmuştur, onlara muhalefete artık hiç birimizin selahiyeti yoktur. Müfessirlerin çoğuna göre Hz. Musa'ya eş olarak verilen, o iki hemşirenin "Safura" adında bulunan küçüğüdür ki, Musa Aleyhisselâm'ın davet etmeğe gitmiş olan da o idi.

 

 

 

29.      Musa o müddeti bitirip ailesiyle yola çıkınca, tur tarafından bir ateş gördü. Ailesine dedi ki: Durunuz, ben şüphe yok ki, bir ateş gördüm, olabilir ki, ondan size bir haber veya o ateşten bir parça, getiririm, umulur ki ısınırsınız.

29. Bu mübarek âyet de Musa Aleyhisselâm'ın tayin edilen müdeti tamamladıktan sonra eşiyle beraber Mısır'a giderken Tur tarafından ateş şeklinde görmüş olduğu tecelli eden bir nuru beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm tercih etmiş olduğu on seneyi tamamlamış, on sene daha Hz. Şüayb'ın yanında durmuş sonra da ondan müsaade alıp akrabasiyle görüşmek üzere Mısır'a gitmek istemişti. İşte onun o gidişi şöylece beyan buyuruluyor: (Musa o müddeti bitirip) sözleşme hükmüne fazlasiyle riayet edip (ailesiyle) beraber Mısır'a gitmek üzere (yola çıkınca) yola devam ederken uzakça bulunan (Tur) dağı (tarafından bir ateş gördü) parlayıp duruyordu, (ailesine dedi ki:) siz burada (Durunuz) ihtimâl ki, yanlarında çocukları da bulunduğu için böylece hitapta bulunmuştu, (ben şüphe yok ki, bir ateş gördüm) Karşıda parıldıyor (olabilir ki, ordan size bir haber getiririm) takibedeceğimiz yolu bize güzelce tâyin edecek bir kimseye tesadüf ederim, (veya o ateşten bir parça) bir alev, ısı veren bir parça getiririm, (umulur ki,) 0 getireceğim ateş parçasiyle (ısınırsınız) soğuğun tesirinden kurtulmuş olursunuz. Bu ifade, seyahatlerinin kış mevsimine tesadüf etmiş olduğuna bir delil sayılmaktadır. "Cezve" parlayan taş parçası veya başında ateş olsun olmasın kalın bir ağaç parçası demektir.

 

 

 

30. Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafından, ağaçtan şöyle seslenildi, ya Musa!. Şüphe yok ki, âlemlerin Rabbi olan Allah benim, ben..

30.     Bu mübarek âyetler de Musa Aleyhisselâm'ın Mısır'a geri dönerken Tur civarında kavuştuğu tecellileri bildiriyor, Allah'ın hitabına erişip iki büyük mucize ile öyle iki kesin delil ile Firavun'u hak dine davet etmekle emrolunmuş olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, eşinden ayrılıp o parlayan ateş tarafına gitti. (Ne zamanki ona) o ateş mahalline (vardı) kendisine (o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafından) evet.. O taraftaki (ağaçtan şöyle seslenildi:) yani: Mekân ve zamandan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın yüce katından bir nida tecelli etti ki: (ya Musa!, şüphe yok ki, âlemlerin Rabbi olan Allah benim, ben) Ben bütün mahlûkatı yaratan, besleyen Kerem Sahibi yaratıcıyım.

 

 

 

31.      Ve asanı bırak. Ne zaman ki, onu sanki yılan imiş gibi deprenir gördü, arkasına dönerek kaçtı, ve -asayı- takibetmedi. Buyuruldu ki:- Ya Musa. Beri gel ve korkma. Şüphe yok ki, sen fazlasiyle emniyette olanlardansın.

31.     (Ve) Ey Musa! Elindeki (asanı bırak) yere at, bir kudret hârikasını görmüş ol, o da asasını hemen bıraktı (Ne zamanki onu) o asayı (sanki yılan imiş gibi deprenir) sür'atle hareket eder bir halde (gördü) büyük bir korku ve heyecan içinde kalarak (arkasına dönerek kaçtı) onun tarafına bakamadı, onu seyredemez bulundu (ve) o asayı (takibetmedi) şiddetli korkusundan dolayı onun ne olacağını araştırmaya cesaret edemedi. Yine Allah tarafından seslenilerek buyuruldu ki: (Ey Musa!. Beri gel) âsa tarafına yönel (ve korkma, şüphe yok ki, sen fazlasiyle emniyette olanlardansın.) kardeşlerin olan diğer Peygamberler gibi sen de Cenab-ı Hak'kın himayesi, koruması sayesinde pek emin bulunmaktasın.

 

 

 

 

 

 

32.     Elini yakanın içine sok, bembeyaz bir halde kusursuz olarak çıkıversin ve korkudan kollarını kendisine yapıştır. İşte bu ikisi Rabbin tarafından Firavun'a ve adamlarına karşı iki kesin delildir. Şüphe yok ki onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.

32.    Şöyle de Allah tarafından seslenildi ki: Ey Musa!, (elini yakanın içine sok) diğer bir hârika olmak üzere o eli (bembeyaz bir halde kusursuz olarak çıkıversin) güneşin ışığı gibi parlak bir halde görünmeğe başlasın. Onun o parlayışı, bembeyaz bulunması, bir ayıbtan bir hastalıktan veya bir ateşte yanmış olmasından dolayı değil, sırf bir mucize olmak üzere parlayıcı bir şekilde gözleri aydınlatacaktır, (ve) Ey Muhterem Musa!, (korkundan kollarını kendine yapıştır) Yani: Bu makamda gördüğün heybetten dolayı kollarını kavuşturup dur, korkup da kaçma. Diğer bir yoruma göre de: Ya Musa!. Korkma, iki kanat durumunda olan iki elini kendine rabtet, korkudan dolayı kollarını açıp durma. Nitekim bir kuş, bir manzaradan korkmazsa kanatlarını açıp durmaz. Fakat korkarsa kanatlarını açar, korkunç bir vaziyette kaldığını göstermiş olur. Binaenaleyh düşmana karşı da laubali harekette bulunup elleri ceplerden çıkarmamak, bir kudret ve yiğitlik alâmetidir. İşte Hz. Musa'ya da böyle bir güç ve emniyet verilmiş oluyordu. (İşte bu ikisi) Bu âsa ile yedi beyza, (Rabbin tarafından Firavun'a ve adamlarına karşı) vücude getirilmiş (iki kesin delildir) iki parlak kuvvettir. Bunların karşısında mağlûp ve kahredilmiş bir vaziyette kalacaktır, (şüphe yok ki, onlar) Yaratılış ve tabiatları itibariyle (yoldan çıkan bir kavim oldular) onlar itaat dairesinden çıkmış, böyle iki kesin harikanın tesiri altında kalarak zarar ve ziyana uğramaya lâyık bulunmuşlardır.

 

 

 

33.  Dedi ki: Ey Rabbim!. Muhakkak ben, onlardan bir şahsı öldürdüm, artık korkarım ki, beni öldürürler.

33. Bu mübarek âyetler de Firavun'u îmana davet etmekle emrolunmuş olan Musa Aleyhisselâm'ın vaktiyle vuku bulan bir öldürme hâdisesinden dolayı korktuğunu ileri sürerek daha düzgün lisanlı olan kardeşi Hz. Harun'un da kendisine yardımcı verilmesini temenni etmiş olduğunu bildiriyor. Bu temennisine erişip, Allah'ın desteği ile müjdelenmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, âsa ve yedibeyza mucizeleriyle Firavun'a ve kavmine gitmekle emrolununca yalvararak (Dedi ki: Ey Rabbim!. Muhakkak ben onlardan bir şahsı) bir vuruşmada bulunan kıptiyi (öldürdüm) ondan dolayı Mısır'ı terkederek başka yere gittim (artık korkarım ki, beni öldürürler.) o bir hatâ neticesi olarak öldürdüğüm kıptiden dolayı hakkımda kısas cezasını tatbik ederler, kendimi müdafaadan âciz kalırım.

 

 

 

34. Ve kardeşim Harun ise o lisan bakımından benden daha düzgündür. İmdi onu da benimle beraber beni tasdik eden bir yardımcı olarak gönder. Şüphe yok ki, ben, beni yalanlamalarından korkarım.

34.    (Ve kardeşim Harun ise o lisan bakımından benden daha fasihtir) Daha düzgün ve edebi bir tarzda hakikatları beyana, hakları müdafaaya güç yetirebilir (İmdi onu da benimle beraber beni tasdik eden) Benim sözlerimi izah ve doğruluğum hakkında deliller ikame ederek bana (bir yardımcı) bir koruyucu (olarak) onu da Firavun ile kavmine (gönder) onları beraberce dinî hakka davet edelim, (şüphe yok ki, ben) 0 Firavun ile kavminin (ben yalanlayacaklarından korkarım) Hz. Musa'nın mübarek lisanında yaratılıştan veya daha çocuk iken Firavun'un sarayında ağzına almış olduğu bir ateş parçasından dolayı biraz tutukluk var idi, tebliğlerini tam anlaşılır bir dille yerine getiremiyeceği endişesiyle kardeşinin de kendisine bu hususta yardımcı olmasını niyaz etmiştir.

 

 

 

35.    Buyurdu ki: Senin pazunu kardeşin ile kuvvetlendireceğiz ve size âyetlerimizle bir kuvvet vereceğiz ki, artık size erişemiyeceklerdir. İkiniz de ve size tâbi olanlar da elbette galip olanlardır.

35.  Allah Teâlâ da o mübarek Peygamberinin bu istirhamını kabul ederek vahiy yoluyla cevaben (Buyurdu ki:) Ya Musa!.. (Senin pazunu kardeşin ile kuvvetlendireceğiz) yani: Senin peygamberlik görevini kardeşin Harun'un katılmasıyla kolaylaştıracak, onu sana yardımcı vermiş olacağız (ve size âyetlerimizle bir kuvvet vereceğiz) sizi kati delillere, büyük bir heybete kavuşturacağız (dir ki, artık) o düşmanlarınız (size erişemeyeceklerdir.) size hiçbir şekilde galip gelemeyeceklerdir. (İkiniz de ve size tâbi olanlar da) Yani: Kendi kavminizden diğer kavimlerden size uyup sizin yaydığınız ilâhi dinî kabul edenler de (elbette galip olanlardır) herhalde galibiyet sizin tarafınızda görünecektir. Artık onlardan korkmaya mahal yoktu. Bu ilâhi müjde, Hz. Musa'yı tasdik eden sihirbazlar topluluğunun da selâmete erdiklerini, Firavun tarafından bir cezaya uğramamış olduklarını göstermektedir. Çünkü o sihirbazlar da Hz. Musa'ya tâbi olmuşlardı. Firavun'un onlara karşı: "elbette sizi asarım" sözü kuru bir tehditten ibaret kalmıştır.

 

 

 

36.   Ne zaman ki, Musa onlara bizim gayet açık açık âyetlerimizle geldi dediler ki: Bu başka birşey değil, ancak uydurulmuş bir sihirdir ve biz bunu evvelki atalarımızdan işitmedik.

36.   Bu mübarek âyetler de Musa Aleyhiselâm'ın Firavun ile kavmine mucizeler ile gitmiş olduğunu, onların da bu mucizeleri sihir kabul ederek inkâra cüret eylemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Musa'nın da onlara karşı nasıl bir müdafaada bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm'ın peygamberliği, kardeşi Hz. Harun'un risaletiyle desteklenince artık Firavun ve kavmini hak dine davete sıra gelmişti, (ne zamanki Musa) Aleyhisselâm (onlara) Firavun ile kavmine (bizim gayet açık açık âyetlerimizle) yani: Hz. Musa'nın peygamberliğine pek açıkça işaret eden âsa, yedibeyza gibi mucizeler ile (geldi) onları hak dine davet etti. Onlar ise (dediler ki: Bu) gösterilen hârikalar (başka değil) bunlar (ancak uydurulmuş bir sihirdir) yoksa Allah tarafından bir mucize değildir, (ve) Bu iddialarını kuvvetlendirmek için de dediler ki: (biz bunu) Bunların böyle bizi davet ettikleri dinî, Peygamberliği (evvelki atalarımızdan işitmedik) onların günlerinde böyle bir şey görülmüş, işitilmiş değildir. Bu inkarcılar, hakikata aykırı iddiada bulunuyorlardı. Hz. İbrahim'in, Hz. Yusuf'un ve diğer evvelki Peygamberlerin hallerine dair herhalde kendi muhitlerinde de bir kısım bilgiler mevcut bulunuyordu.

 

 

 

 

37.     Musa da dedi ki: Rabbim, kendi katında kimin hidayet ile geldiğini ve hayırlı akıbetin kimin için olacağını daha iyi bilendir. Şüphe yok ki, zalimler, kurtuluşa eremezler.

37. (Musa) Aleyhisselâm (da) onları reddetmek için (dedi ki: Rabbim kendi nezdinden) yüce katından tayin ile (kimin hidayet ile geldiğini) hangi zatın ilâhi dinî yayarak insanlara bir selâmet rehberi olduğunu (ve hayırlı âkibetin kimin için olacağını) dünyada da, ahirette de kimlerin güzel, övülen bir âkibete, bir gayeye, bir istirahat ve istikrara     nail bulunacağını (daha iyi bilendir) artık bu âkibeti bir düşününüz!, (şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa eremezler) Onlar öyle güzel bir âkibete ulaşmazlar. Yani

Ey Firavun!. Sizin gibi dinsizliklerinde devam edip gidenler, nefislerini küfür ve isyan felâketine mâruz bırakanlar, elbette kurtuluş ve selâmete eremiyeceklerdir. Mutlu bir istikbal, müminlere aittir. Buna inancımız tamdır.

 

 

 

38 Firavun da dedi ki: Ey ileri gelenleri. Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum, haydi ey Haman!. Benim için çamurun üzerine ateş yak -tuğla yap- hemen benim için bir köşk yapıver. Umulur ki, ben Musa'nın ilâhını görmüş olurum ve şüphe yok ki, ben onu -Musa'yı- yalancılardan sanıyorum.

38.       Bu mübarek âyetler de Musa Aleyhisselâm'ın ilâhi dine davetini kabul etmeyen Firavun'un tanrılık sıfatını kendisine ait kılma cüretinde bulunduğunu ve yüksek bir kale yaptırarak gökte de bir tanrı bulunup bulunmadığını araştırmak istediğini bildiriyor. Böyle kibirli ve ahmakça hareket eden ve insanları ateşe göndermek için elebaşılıkta bulunan Firavun'un da, onu kendilerine rehber edinenlerin de nihayet denizde boğularak hepsinin de dünyada ve ahirette nasıl bir lanete, ne çirkin bir vaziyete ve ne kadar fecî bir âkibete mâruz kalmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, Firavun'u îmana davet edip lâzım gelen teşvik ve korkutma vazifesini yerine getirip sihirbazları mağlup edince (Firavun da dedi ki: Ey ileri gelenler) ey yurdumun önde gelenleri!, (ben sizin için benden başka tanrı tanımıyorum) yani: Tanrı benden ibarettir, başka tanrı yoktur. Başka ilâhın varlığını iddia ediyorlar, bu nasıl olabilir?. Bu yalancı Firavun, etrafındakiler! kandırmak, kendi iddiasının doğru olduğunu güya isbat etmek gibi bir gösteri maksadiyle vezirine hitaben dedi ki: (haydi ey Haman!. Benim için çamurun üzerine ateş yak) tuğla yap, çamurdan ateş ile kurutulmuş, tuğlalar, kiremitler vücude getir. Bunlar ile (hemen benim için bir yüksek köşk yapıver) pek yüksek bir kale veya rasathane inşa et. (umulur ki, ben Musa'nın ilâhını görmüş olurum) Bu mel'un Firavun, âdeta zannetmiş oluyordu ki eğer başka bir ilâh olsa o gökte mevcut bir cisimden ibaret bulunur ben onu gözetleme neticesinde görmüş oldum. Bu hilekâr hükümdar!. Bilindi ki: Faraza gökte bir ilâh bulunsa bile onun öyle yüksek bir rasathaneden bakmakla görmek mümkün olmaz. Ancak bu gibi bir hareketle halkı aldatmak, "işte lâzım gelen araştırmayı yaptım, gökte de benden başka bir tanrı bulunmadığı anlaşılmış oldu demek istemiştir. Kısacası ahalisinin cehaletinden istifade etmek arzusunda bulunmuştu. Bununla beraber kendi iddiasını kuvvetlendirmek için şöyle de bir saçmalıkta bulundu, (ve şüphe yok ki, ben onu) yani: Hz. Musa'yı (yalancılardan sanıyorum) onun peygamberlik iddiasını, kâinatın bir ilâhının varlığına dair ifadesini gerçeğe aykırı görüyorum. Mel'un Firavun, utanmadan, kendi aczini görmeden tanrılık iddiasında bulunduğundan dolayı kendisinin ne kadar yalancı olduğunu görmüyor da, bütün sözlerinin doğru olduğu, meydana koyduğu parlak mucizeler ile açık olan bir zatı yalancılıkla itham ediyor. İşte Firavun gibi fani, kibirli, dinden mahrum kimseler en sadık, en temiz ahlâklı zatları böyle suçlamadan geri durmazlar. Şöyle de deniliyor ki: Firavun'un yaptırdığı yüksek, bina, bir rasathane demekti, oraya çıkıp yıldızların vaziyetlerini gözetleyecekti, Hz. Musa'nın gönderilişine ve kendi devletinin yok olacağına dair bir alâmet, bir işaret bulunup bulunmadığını araştıracaktı. Ne boş bir hareket!.

 

 

 

39.  Ve o da -Firavun'da- askerleri de yer yüzünde haksız yere kibirlendiler, ve sandıklar ki, onlar bize döndürülmeyeceklerdir.

39.    Hak Teâlâ Hazretleri de Firavun'un ve onun askerlerinin ne kadar ahlâksız bir şekilde hareket etmiş olduklarını beyan için buyuruyor ki: (Ve o da) Yani Firavun ve onun (askerleri de) ona tapınan cahil ordusunun fertleri de (yeryüzünde haksız yere kibirlendiler) kendilerinin birer âciz mahlûk olduklarını anlamadılar, asla hak etmediği halde Mısır diyarında tanrılık iddiasında bulunan fâni, yok olmaya mahkum bir herife tapmaktan geri durmadılar. Yalnız kuru bir dünyalık ümidiyle öyle sapık bir herife tanrılık isnadı alçaklığını gösterdiler, akıl ve mantığa büsbütün aykırı bir harekette bulundular (ve) o cahil, dünya perest herifler (sandılar ki, onlar bize döndürülmeyeceklerdir) ne yanlış bir kanaat!. Hayır. Bilakis onların hepsi de öldükten sonra lâyık oldukları cezaya kavuşmaları için mahşere sevkedileceklerdir. Cenab-ı Hak'kın hükmü, tecelli edecek, hepsi de ebediyyen azap görüp duracaklardır.

 

 

 

40.  Artık onu da, askerlerini de yakaladık, onları hemen denize atıverdik. Artık bak ki, zalimlerin akibeti nasıl oldu.

 

 

 

40.     Evet.. Onlar daha dünyada iken de Allah'ın kahrına uğradılar. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bunu da şöyle beyan buyuruyor: (Artık onu da) Yani: Firavun kâfirini de, onun

(askerlerini de yakaladık) zarar ve ziyana uğramış olarak Allah'ın kahrına maruz kaldılar (onları hemen denize atıverdik.) Hz. Musa ile ona tâbi olanları takip neticesinde Nil veya Kulzum denizindeki harikulade bir şekilde açılan yollara atılarak derhal dalgaların hücumiyle boğulup gittiler (Artık bak ki, zalimlerin âkibeti nasıl oldu!.) hepsi de helak olup gitti, kuvvetleri, çoklukları kendilerine bir fayda vermedi. İşte bütün zalimler için bu bir ibret numunesidir.

 

 

 

41. Ve onları ateşe çağıran öncüler kıldık, yevm-î kıyamet günü onlar yardım olunmayacaklardır.

41.    Evet.. Öyle küfre ve zulme düşkün kimseler, temiz, yaratılışlarını zayeden, fani emeller arkasında koşup duran şahıslar için birer sapıklık rehberidirler. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ve onları) 0 Firavun ile adamlarını, kendi zamanlarındaki halkı (ateşe davet eden öncüler kıldık) onlar, elebaşılar bulunmuşlardı, insanları aldatarak onların cehenneme sevkedilmelerine sebep olmuşlardı, (kıyamet gününde ise) onlardan hepsi de (yardım olunmayacaklardır) kendilerine gelen azabı hiçbir kimse onlardan bertaraf etmeğe hiç bir şekilde hizmet edemiyecektir.

 

 

 

42.  Ve arkalarına bu dünyada bir lanet taktik, kıyamet gününde ise onlar çok çirkin kimselerdendirler.

42.  (Ve arkalarına bu dünyada bir lanet taktık) Onlar Allah'ın rahmetinden kovulmuş oldular, bütün melekler de bütün müminler de o gibi kâfirlere her zaman lanet okuyup dururlar, (kıyamet gününde ise onlar çok çirkin kimselerdendirler) Evet.. Onlar fevkalade çirkin birer yüze, pek kötü birer şekle bürünmüş pek iğrenç alâmetlerle alçaklıkları gözler önüne serilmiş, Allah'ın rahmetinden kovulmuş bir halde bulunacaklardır. İşte küfür ve şirkin pek müthiş neticesi!.

43.    Andolsun biz evvelki asırlardakileri yok ettikten sonra insanlar için kalp gözleri ve bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere Musa'ya kitap verdik. Gerek ki, düşünürler -diye-.

43.     Bu mübarek âyetler de birçok kuvvetlerin helakini müteakip Musa Aleyhisselâm'a ne gibi bir hikmet ve maslahattan dolayı Tevrat'ın verilmiş olduğunu bildiriyor. Ve Hz. Peygamberin de eski kavimler arasında ikamet etmemiş olduğu ve Hz. Musa'ya Tur dağında yapılan nida zamanında bulunmadığı halde, bununla beraber Allah'ın yardımının eseri olarak o eski tarihi halleri öğrenmiş olduğuna ve kendisinin de bir Peygamber olmuş olarak insanlığı ilâhi dine davet etmekle emrolunmuş bulunduğuna işaret buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. (Celâlim hakkı için) ilâhi zatıma and olsun ki, (evvelki asırdakileri) Nuh, Hud, Salih, Lût Aleyhissmüsselâm'ın kavimlerini ve diğerlerini dinsizliklerinden dolayı (helak ettikten sonra insanlar için kalp gözleri) olsun için onların haki katları güzelce görüp kalp açıklığına erişmeleri için (ve) güzelce kabul edenler için (bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere Musa'ya kitap verdik) doğru yolu gösteren, ve dünyevî uhrevî hayırları toplayan Tevrat kitabını ihsan ettik. Ebu Heyyâm'ın beyanına göre farzlara ve hükümlere dair ilk nazil olan ilâhi kitap, Tevrat-i Şeriftir. (Gerek ki, düşünürler) düşünen ve tefekkür eden kimselerin halleri gibi bir halde bulunurlar diye kendilerine böyle bir ihsanda bulunulmuştur.

 

 

 

44.  Ve Musa'ya emri vahy ettiğimiz zaman sen -Turun- batı tarafından değildin ve sen görenlerden de olmadın.

44.   (Ve) Ey Peygamberlerin en faziletlisi!. (Musa'ya emri vahy ettiğimiz zaman) Firavun'u ve kavmini dine davet için Hz. Musa'yı Peygamber kıldığımız vakit (sen) Musa Aleyhisselâm kendisinde parlayan ateşi gördüğü ve onun, Tur dağının (batı tarafında değildin) öyle bir zamanda orada bulunmuş olmadın, ona dair evvelce de bilgin yok idi. (ve sen görenlerden de olmadın) Orada hazır bulunarak o vâki olan ilâhi nidaya, ilâhi vahyi işitmiş değildir. Binaenaleyh şimdi onlara dair böyle mucize olan bir üslub ile bilgi verilmesi, sırf sana mahsus bir ilâhi vahyin eseridir. Yoksa öyle gayba dair işler kabilinden olan şeyleri insanlar, kendi kendilerine bilemezler.

 

 

 

45.    Ve lâkin biz nice ümmetler meydan getirdik. Onların üzerlerine ömürleri uzadı ve sen Medyen ahalisi arasında ikamet edip de onların üzerlerine âyetlerimizi okumuş olmadın, ve lâkin biz Peygamberler gönderir olduk.

45.      (Ve lâkin) Ey Son Peygamber!. Senin zamanınla Hz. Musa'nın zamanı arasında ve daha da sonra (biz nice ümmetler meydana getirdik) onlar da nice asırlar yaşadılar, (onların üzerlerine ömürleri uzadı) Pek uzunca müddet yaşadılar, ilâhi vahiy kesilmiş, Peygamberlerin tebliğleri unutulmuş, ilim ve marifet izi silinmiş bir hale gelmişti. (Ve sen) Ey Yüce Peygamber!. (Medyen ahalisi arasında ikamet edip de onların üzerlerine âyetlerimizi okumuş olmadın) Hz. Şüayb ve benzerleri ile görüşmedin, onlardan birşey öğrenmiş bulunmadın, şimdi onların kıssalarına dair böyle edebi, öğüt verici bilgiler verişin artık şüphe yok ki, sana mahsus bir ilâhi vahiy neticesidir. Bu haddizatında bir hârikadır, (velâkin biz Peygamberler gönderdik) Onlara da nice hakikatleri vahyettik artık Ey Son Peygamber!. Seni de Peygamber göndermiş, sana bu hakikatleri vah yen bildirmiş olduğumuz imkânsız görülemez.


Sonraki Sayfa