27-NEML SURESİ

 

 

 

Bu mübarek sûre Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur, doksanüç âyetten ibarettir. Bu âyetler, Şüara sûresinin sonunda beyan olunan zalimlerin, inkarcıların gelecekte ne korkunç değişikliklere uğrayacaklarını izah ediyor, bu müthiş hâdiselerin imkânına işarette bulunuyor, vuku bulacağını kuvvetlendirmek için geçmişe ait bir kısım müthiş olayları birer misâl olarak göstermiş oluyor. Bu sûrei celîlede Hz. Musa'nın, Hz. Davut ile Hz. Süleyman'ın Hz. Salih ile Hz. Lût'un kıssalarını beyan ederek Allah'ın kudretiyle ne kadar garip, harikulade hâdiselerin meydana gelmiş olduğunu gösteriyor. Haşr ve neşre, kıyametin kopmasına ait vuku bulacak harikulade hadiseleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Bunları inkâr edenlerin bâtıl iddialarını red eyliyor. Nihayet kimlerin selâmet ve hidayete ereceklerini, kimlerin de inkârları yüzünden sapıklıkta kalarak lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Süleyman Aleyhisselâm'ın bir hârika olmak üzere vahşi hayvanların ve kuşların lisanlarını bilen ve "Nemi" denilen karıncaların bulunduğu vadiye gittiği vakit karıncaların neler söyleyip ne kadar bir vaziyet almış olduklarını hikâye buyurduğu için bu mübarek sûreye "Nemi Sûresi" adı verilmiştir.

 

 

 

1. Ta, Sin, bu sana Kura'nın ve pek açıkça beyan eden bir kitabın ayetleridir.

1.      Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini bildiriyor, dinî vazifelerini yerine getiren salih müminler için ne büyük bir hidayet ve müjde vesilesi olduğunu haber veriyor. Ahirete îman etmeyenleren de ne kadar aldanmış, fena bir azaba aday bulunmuş en çok ziyana uğramış kimseler olduklarını ihtar ediyor. Kur'an-ı Kerim'in de hâkim ve alim olan Allah tarafından vahy ve telkin buyurulmakta olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta, Sin) Bu mübarek kelime, müteşabihattandır. Maamafih bu kelimenin, bu surenin bir ismi olduğunu kabul edenler de vardır. Ibni Abbas Radiallahu Anh'tan rivayet edildiğine göre de Allah'ın isimlerinden bir isimdir, (bu) Bu sûrei celîle, yahut bu yüce, ve nazmı eşsiz beyanlar, Resulüm!., (sana Kur'an'ın) 0 dinî hakikatları içeren, hak ile bâtılın arasını ayıran, mucize bir Mushaf-ı Şerifin âyetleridir, (ve pek açıkça beyan eden) İnsanlığın dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadeti için lâzım gelen hükümleri, vazifeleri, ahiret hallerini, kısacası sevaba ve azaba vesile olan şeyleri açıkça bildiren (bir kitabın) pek yüce hükümleri bir ilâhi mecmuanın veya Levh-i Mahfuz'un (âyetleridir) Evet.. Bu âyetler, o kadar yüce, o kadar kutsidir.

 

 

 

2.  Müminler için hiyatettir ve bir müjdedir.

2.  Evet.. Bu Kur'an-ı Kerim, bu ilâhi kitap (Müminler için) samimi surette İslâmiyeti kabul etmiş olan zatlar hakkında (bir hidayettir) onları bir selâmet ve saadet sahasına kavuşturur (ve bir müjdedir) o müminlerin Allah'ın rahmetine, nice nimetlere ulaşacaklarını kendilerine müjdelemektedir.

 

 

 

3.  Öyle -mümîn- kimseler ki: Namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete de -evet- onlar kat'i surette inanırlar.

3.    Samimi surette îman sahipleri kimlerdir?. İşte onu da izah etmek ve o zatların vasıflarını beyan için buyuruluyor ki: Onlar (öyle) mümin, îman ile hakkıyla vasıflanmış (kimseler) dir (ki) en büyük kulluk vazifelerinden olan (namazı doğruca kılarlar) namazların şartlarına, rükularına riayette bulunurlar, Cenab-ı Hak'ka kulluk etmek için o kutsî ibadeti tam bir samimiyetle, bir gönül ferahlığı ile yerine getirmeye çalışırlar, (ve zekatı verirler) fakir olan din kardeşlerine yardımda bulunurlar, bu hususta Allah'ın emrine itaatlerini ve ruhlarındaki cömertliği göstermiş olurlar, (ve onlar) 0 hakiki müminler (ahirete de) kıyametin vukuuna, insanlığın başka bir âleme sevkedileceğine, o âlemde mükâfat ve ceza görüleceğine de evet., (onlar) 0 mümin zatlar (kat'i surette inanırlar) itikatlarında büyük bir sağlamlık vardır, bu husustaki dinî haberlere, şüpheden tereddütten uzak bir şekilde inanmış olurlar. İşte uhrevî saadet, bu zatlar için takdir edilmiştir, kendileri de bununla müjdelenmiş bulunmaktadırlar.

 

 

 

4.  Şüphe yok, o kimseler ki, ahirete inanmazlar, onlar için yaptıklarını süslemişizdir. Artık onlar şaşkın bir halde bulunurlar.

4.  (Şüphe yok) öyle samimi bir îman ile vasıflanmış olmayanlar, Evet., (o kimseler ki, ahirete inanmazlar) Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği o âlemi, oradaki sevap ve cezayı

inkâr eder dururlar, artık (onlar bir yaptıklarını) çirkin, felâket getiren amellerini, hareketlerini o kötü inançlarının bir cezası olmak üzere (süslemişizdir) o çirkin şeyleri, nefsani arzuları için uygun görmüşlerdir, onlardan hoşlanmışlardır, onları seve seve işlemekte bulunmuşlardır.. Evet. Nice kimseler vardır ki; kendi dinsizliklerinin, zararlı hareketlerini bir hüner sanırlar, kendilerini o çirkin hallerinden dolayı aydın sayarlar, başkalarını da aldatmaya çalışırlar (Artık onlar) o küfür içinde yaşayıp duranlar (şaşkın bir halde bulunurlar) sapıklık vadisinde şaşkın tereddütlü bir halde dolaşırlar, hiç ilerisini düşünmeksizin o fenalıklara kapılmış, onlar ile uğraşıp durmakta bulunmuş olurlar.

 

 

 

5. Onlar öyle kimselerdir ki, azabın en kötüsü onlar içindir ve onlar ki, ahirette en çok ziyana düşenler onlardır.

5.       (Onlar) öyle sapıklıkta kalmış olanlar (öyle kimselerdir ki) dünyada (azabın en kötüsü) öldürülme gibi, esir düşmek gibi, bir takım facialara uğramak gibi felâketler, korkunç musibetler (onlar içindir) onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem'e karşı düşmanlıkta bulunmuş olanlar, Bedir gazvesinde bu gibi felâketlere uğramışlardır, (ve onlar ki) 0 kâfirler ki, o küfürleri yüzünden (ahirette) de (en çok ziyana düşenler onlardır) onlar sevaba erişme kabiliyetini zayi etmiş, cezaya lâyık bulunmuş oldukları için insanların en zarar ve ziyana uğrayan gurubunu oluşturmuş bulunacaklardır.

 

 

 

6.  Ve muhakkak ki, Kur'an, bir hakîm, Alîm -olan Allah Teâlâ, tarafından sana ulaştırılmaktadır.

6.   (Ve) Ey mahlûkatın en şereflisi olan son peygamber!., (muhakkak ki, Kur'an) bütün insanlığı Allah'ın dinine davet eden, bütün insaniyet âlemine hidayet yollarını gösteren o apaçık kitap (Bir hikmet sahibi, her şeyi bilen tarafından) yani: Bütün kâinattaki tasarrufları, kullarına yönelik olan bütün yükümlülükleri birer hikmet ve faydaya dayanan ve ilâhî zatında bütün dinî mükemmellikleri tecelli eden yüce bir zat tarafından (sana ulaştırılmaktadır) sana âyetleri vakit vakit vahyedilerek buyurulmaktadır. Binaenaleyh, o Kur'an-ı Kerim'deki akaide, seri hükümlere ait beyanlar, birer hikmetten, birer kurtuluş vesilesinden ibarettir. Yine o yüce kitaptaki kıssalar, gayba ait haberler, birer hakikattir, insanları uyanmaya, hayatı tanzime muvaffak olarak güvenilir bir geleceğe kavuşmalarına birer vesiledir. Ne mutlu onlardan istifade edenlere!.

 

 

 

7.  Hani Musa ailesine demişti ki: ben muhakkak bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim veyahut size bir parlak ateş koru getiririm. Belki ısınırsınız.

7.       Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın ailesiyle beraber sefer durumunda iken mazhar olduğu nurlu bir tecelliyi tasvir ediyor. 0 mübarek Peygamberin ilâhi kitaplara kavuştuğunu, âsa mucizesinin meydana geldiği ve Peygamberin korkudan emin olup kimlerin korkmaları icabedeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibiml. Musa Aleyhisselâm'ın kıssasını hatırlat (Hani) o vakti ki, (Musa ailesine) eşine, Şüayb Aleyhisselâm'ın kızı olan hanımına Medyen'den Mısır'a gittikleri zaman (demişti ki: Ben muhakkak bir ateş gördüm) karşıda parlayıp duruyor ben onun bulunduğu tarafa gidip (ondan size bir haber getireceğim) biraz bekleyiniz, (veyahut size parlak ateş koru getiririm) Bu soğuk havada belki) ondan (ısınırsınız) Hz. Musa, eşi ile beraber takip edecekleri yol hakkında tereddüde düşmüştü, bir taraftan da hava pek soğuk imiş. Binaenaleyh o ateş tarafında bulunacak kimselerden yol hakkında bilgi almak istemiş hiç olmazsa o ateşin bulunduğu yerden bir ateş parçası getirip ısınmalarını temin etmek arzusunda bulunmuştu.

 

 

 

8.        Ne zaman ki oraya vardı, kendisine şöyle seslenildi ki: Bu ateşte olan da ve bunun etrafında bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah - Teâlâ -münezzehtir.

8. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm, eşinin yanından ayrılıp (oraya) o ateş bulunduğunu zannettiği mevkie (vardı) Turi Sina tarafından (kendisine seslenildi ki, Bu ateşte olan da) yani: Bu ateş sandığı mahalle gelmiş olan Musa da (ve bunun) ateş mahalli sanılanın (etrafında bulunan da) yani: Melekler de (mübarek kılınmıştır) bu nida, Hz. Musa hakkında ilâhi bir iltifat idi, onun hakkında bereketle yapılmış olan bir selâmlama, bir müjdelemeden ibaret bulunuyordu. 0 ateş sanılan şey ise, çoğu müfessire göre bir

nur idi ki: Etrafında bulunanlar, teşbih etmek ve kutsamakla meşgul bulunuyorlardı. Diğer bir yoruma göre de o nur içinde bulunanlar, melekler idi, etrafında bulunan da Hz. Musa'dan ibaret idi. Başka bir görüşe göre de o ateşin içinde görülen "mübarek yer" idi. Onun etrafında bulunan da Şam-ı Şerif arazisidir ki, bunlar mübarek kılınmıştır. 0 havalide nice Peygamberler ortaya çıkmış, ahalisi nice nimetlere kavuşmuştur. (Ve) 0 yüce nidanın Allah tarafından olduğunu hissettirmek içinde şöyle buyuruldu: (âlemlerin Rabbi olan) Allah Teâlâ (münezzehtir) bir mekânda bulunmaktan, bütün noksanlardan, ihtiyaçlardan uzaktır. Yani Ya Musa!.. Bu karşılaşıp hayretler içinde kaldığın nida da o Yüce Yaratıcı tarafındandır, başka nidalar kabilinden değildir. Gerçekte bu kutsal nida, Hz. Musa'ya her taraftan yönelmiş, onu bütün kuvvetleriyle işitmekte bulunmuştu.

 

 

 

9. Ey Musa!.. Şüphe yok ki, o -seslenen- ben mutlak galip ve, hikmet sahibi olan Allah'ım.

9.      Hak Teâlâ Hazretleri, bir büyük iltifat olmak üzere de buyurdu ki: (Ey Musa!.. Şüphe yok ki o) işittiğin nidayı yapan, senin berekete ulaşmanı sana müjdeleyen kutsal varlık (ben aziz) her şeye kadir olan, seni mucizeler göstermeye kudretli kılan ve (hâkim olan) her emri, her eseri bir hikmete, menfaata dayalı bulunan (Allah'ım) sen benim en kutsal nidama kavuşmuş bulundun.

 

 

 

10.      Ve âsânı bırak. Ne zaman ki, onu sanki küçük bir yılanmış gibi deprenir gördü, geriye dönerek kaçtı ve arkasına bakmadı, -buyuruldu ki-: Ey Musa: Korkma, şüphe yok ki, ben -bir kerim mabudum ki- benim huzurumda Peygamberler korkmaz.

10.    (Ve) Allah Teâlâ, kudretini başka bir hârika vücude getirmekle de göstermek için şöylece nida buyurdu: Ya Musa! (Asanı bırak) o da hemen yere bırakıverdi, (vaktaki) Hz. Musa (onu) o asayı yeryüzünde (sanki küçük) hafif, süratli hareket eden (bir yılanmış gibi çalkalanır) titrer bir halde (gördü, geriye dönerek kaçtı) korku içinde kaldı (ve arkasına dönmedi) o yılanın ne yolda harekete devam etmekte olduğunu bakıp takib etmedi. Hak Teâlâ Hazretleri de o mübarek Peygamberine arız olan bu korku ve dehşeti gidermek için yine nida buyurarak dedi ki: (Ya Musa!. Korkma) O gördüğün hârikalar vesaireden dolayı korkup durma, ilâhi zatıma itimat et. (şüphe yok ki, ben) kerem sahibi bir mabudum ki, (benim huzurumda Peygamberler korkmaz) yani: Benim korumama ve himayeme kavuşan Peygamberler, öyle yılanlardan vesaire felâketlerden korkmazlar. Onlar masum oldukları için kendilerinden bir günah çıkmaz ki, ondan dolayı azap göreceklerini düşünerek korksunlar. İşte ilâhi nidaya mazhar oldukları vakit de Allah'ın işlerinin hikmet ve yüceliğini mütalâaya dalacaklarından dolayı yine kaplerine korku ve dehşet âriz olmaz. Bununla beraber diğer vakitlerde Peygamberlerin kalplerinde de Allah'ın zatının büyüklük ve heybetini düşünme neticesi olarak iradesiz en büyük bir ilâhi korku tecelli eder.

 

 

 

11.   Ancak -diğer insanlardan olup da- zulmeden korkmalıdır, -fakat- sonra kötülüğün arkasından -zulmü- güzelliğe çeviren -kimseler- başka -onlar da korkudan kurtulabilirler- artık şüphe yok ki, ben mağfiret, rahmet ediciyim.

11.     (Ancak) Diğer insanlardan olup da (zulmeden) kimseler müstesna, onlar konkmahdinlan. Fakat (sonra kötülüğün arkasından) o yaptıklan zulmü müteakip tövbe ederek o zulmü (güzelliğe çeviren) kimseler (başka) onlar da korkudan kurtulabilirler, (artık şüphe yok ki, ben) Kerem sahibi yaratıcı (mağfiret, rahmet ediciyim) öyle tevbe edip af dileyen kullarımın günahlarını affeder ve bağışlarım, haklarında ilâhi rahmetim tecelli etmiş olur. Bazı müfessirlerin beyanına göre bu âyeti kerime, Musa Aleyhisselâm'a diğer bir bakımdan da teselli verici olup onun korkusunu gidermektedir. Şöyle ki: Hz. Musa, vaktiyle bir kıptiye sille vurup bir kaza eseri olarak onun ölümüne sebebiyet vermişti. Bunu bir zulüm telâkki ederek korkmuş, hemen af dileğinde bulunmuştu. İşte bu hâdiseden dolayı da artık korkuya lüzum kalmadığına işaret buyurulmuştur.

 

 

 

12.  Ve elini koynuna sok, bembeyaz, kusursuz olarak çıkıversin. Dokuz mucize ile Firavun'a ve kavmine -git- şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.

12.    Bu  mübrek âyetetler de Hz.  Musa'nın diğer bir ilâhi  nidaya kavuşarak "yadibeyza" mucizesine erişmiş  bulunduğunu  bildiriyor.  Firavun  ile adamlarını  ise bu gibi

mucizeleri, -vicdani kanaatlerine aykırı olarak- sırf bir zulüm ve kibir sebebiyle sihir kabul ettiklerini beyan ve bu gibi kimselerin müthiş âkibetlerine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Allah Teâlâ Hazretleri Peygamberi Musa Aleyhisselâm'a diğer bir mucizesini, bir kudret eserini göstermek için buyurdu ki: Ya Musa!, (elini koynuna sok) Yakandan içeriye sok, o el (bem-beyaz) güneş gihi ışıklı olarak ve (kusursuz olarak) "beras" gibi vücuda alacalık lekesi düşüren bir hastalıktan uzak bulunarak müşahede meydanına (çıkıversin) bu mübarek el, âsa gibi, cevheri ve mahiyeti, başka bir cevhere ve mahiyete dönüşmeksizin bizzat kendisi, güneş gibi her tarafa ışık saçıcı bir hale gelmiş bulundu. Ve yine Hz. Musa'ya Şöyle de emir olundu: (dokuz mucize ile Firavun'a ve kavmine) git. Zira (şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular) onları küfür ve isyan hususunda haddi aşmış bir vaziyette bulunmaktadırlar. Onlara Cenab-ı Hak'kın kudret ve azametine şahitlik eden hârikaları gösterilir de onlar yine ilâhi dinî kabul etmez, küfürlerinde devam ederlerse artık ilâhi delil tamam olmuş olur, cehaletlerini bahane ederek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaz. Bu dokuz âyetten, hârikalardan maksat ise şunlardır: Asa, Yeddibeyzâ, Tufan, Kuraklık, Çekirge, Kene, Kurbağa, Kan, Kıtlık seneleri. Bazı zatlara göre bir de ekinlerin noksaniyeti ve denizin yarılması alâmeti vardır. Buna göre bu hârikaların sayısı onbire ulaşır. Bu görüşe göre âyeti kerime, şu mealde bulunmaktadır. Ya Musa!. Asa ve yedibeyza mucizesinden başka dokuz mucize ile de Firavun'a ve kavmine git. Araf sûresine de bakınız!.

 

 

 

13. Ne zaman ki, onlara mucizelerimiz, açık olarak -hidayet yolunu gösteri bir halde- geldi. Dediler ki: Bu bir apaçık sihirden ibarettir.

13.  (Ne zaman ki, onlara) Firavun ile kavmine (âyetlerimiz) o çeşitli harikalar, mucizeler, hâdiseler, Hz. Musa'yı desteklemek için (açık olarak) hidayet yolunu gösterir bir halde açıkça (geldi) gözlerinin önünde tecelli edip durdu, o inkarcı herifler (dediler ki: Bu) görülen fevkalâde şeyler (bir apaçık sihirden ibarettir.) bunlar binen hayaldir, bunların bir hakikati yoktur, bunların birer hayal olduğu aşikare bulunmaktadır.

 

 

 

14.  ve bu âyetleri, vicdanları da tam bir kanaat getirdiği halde bir zulüm ve kibirden dolayı inkâr ettiler. Artık bak, o bozguncuların akibeti nasıl oldu.

14.      (Ve bu âyetleri) Öyle açık, yoruma ihtiyaç kalmadan gördükleri (vicdanları da) bunların birer hârika, birer mucize olduğuna (tam bir kanaat getirdiği halde) yine onu tasdik edip, hareketlerini değiştirmediler, o muazzam alametlere karşı (bir zulüm ve kibirden dolayı) onları (inkâr ettiler) o hârikaların ilâhi kudret ile meydana gelmiş birer mucize olduklarını vicdanen bildikleri halde yalnızca bir zulüm ve gurur tesiriyle Hz. Musa'nın Peygamberliğini kabule yaklaşmadılar, yine inkâra devam edip durdular, (artık) ey mahlûkatın en şereflisi olan Son Peygamber!, (bak o bozguncuların âkibeti nasıl oldu) Onlar nihayet dünyada pek korkunç bir şekilde boğularak helake uğradılar, ahirette ise cehennem azabı içinde ebedî olarak kalacaklardır. İşte Ey Peygamberlerin en faziletlisi!. Seni inkâr edenler de senin gösterdiğin mucizeleri kabul etmeyenler de senin gerçekliği, yüceliği apaçık olan dinini, sırf bir gurur, dinsizlikte bir ısrar neticesi olarak inkâra cür'et gösterenler de elbette bir gün öyle müthiş bir âkibete uğrayacaklardır. Hz. Musa'ya ait birinci kıssa, burada nihayete ermiştir. Bütün insanlık için ne büyük bir ibret muamelesi!. Hz. Dâvud ile Hz Süleyman'a ait olan ikinci kıssaya sıra gelmiştir.

 

 

 

15.  And olsun ki, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik ve dediler ki: Hamd o Allah'a olsun ki, bizi mümin kullarından bir çoğu üzerine üstün kılmıştır.

15. Bu mübarek âyetler, Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman'ın eriştikleri nimetlerden dolayı Allah Teâlâ'ya hamd ve senada bulunmuş olduklarını bildiriyor. Süleyman Aleyhisselâm'ın ne kadar muhterem bir zata mirasçı, ne kadar çeşitli mahlûkattan meydana gelen ordulara kavuşmuş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, Kur'an-ı Kerim'in hikmet sahibi ve her şeyi bilen zatı tarafından telâkki edilmekte olduğunu bir başka delil ile de bildirmek için iki büyük Peygambere ait mühim bir kıssa pek edebi bir şekilde beyan ediyor ve bu kıssanın ehemmiyetine işaret için yüce zatına yemin ederek şöyle buyuruyor: (And olsun ki, Davud'a) Ve oğlu (Süleyman'a bir ilim verdik) onları dinî hükümlere ait, bir nice hakikatlara dair, sânlarına lâyık bir bilgiye kavuşturduk. Onlar da bu ilâhi ihsana şükür ettiler, ilimlerinin gerektirdiği şekilde amelde bulundular (ve dediler ki: Hamd o Allah'a olsun ki:) 0 Kerem sahibi Yaratıcı (bizi mümin kullarında bir çoğu üzerine) peygamberliğe,     ilim  ve  hikmete,   hükümdarlığa  kavuşma  sebebiyle  (üstün   kılmıştır)  bu   iki   muhterem   Peygamberin  eriştikleri   nimetlerden  dolayı   Cenab-ı   Hak'ka

hamdetmeleri, bütün insanlık için uyulması gereken bir örnek olmak, bir kulluk dersi vermek hikmetini içermektedir. Evet.. Her hangi bir eriştiği bir nimetin, bir ilim ve marifetin değerini bilmelidir, onu kendisine ihsan buyuran kerem sahibi yaratıcıya ve şükürde bulunmalıdır. Böyle bir hamd ve şükür, nimetin artmasına ve Allah'ın rızasının kazanılmasına bir vesile olmuş olur.

 

 

 

16. Ve Süleyman Davud'a vâris oldu ve dediki: Ey insanlar!. Bize her kuşun dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphe yok ki, bu, elbette bu, apaçık bir lütuftur.

16.       (Ve Süleyman) Aleyhisselâm, babası (Davud'a) o muhterem zata peygamberlik, ilim ve hükümdarlık itibariyle (mirasçı oldu) Davut Aleyhisselâm'ın on dokuz oğlu varmış, içlerinden yalnız Hz. Süleyman o muhterem babası gibi peygamberliğe erişmiş ve büyük bir hükümdarlığa sahip bulunmuştur, (ve) 0 mübarek Süleyman Aleyhissâm, nimeti anmak için ve sahip olduğu mucizeleri yadederek halkı hak dine davet için (dedi ki: Ey insanlar!. Bize) yani: Birçok nimetler ile seçkin kılınan bana, hükmeden zatıma (her kuşun dili öğretildi) her kuşun kendine muhsus bir konuşması, bir işareti, maksadını anlatmaya ait bir kabiliyeti, bir ötüşü vardı. Zaten bütün hayvanat, görülüyor ki: Muhtelif vaziyetlerinde başka başka sesler çıkarıyorlar. Kendi maksatlarını, ihtiyaçlarını başkalarına anlatmak istiyorlar. İşte kuşların ötüşleri, nameleri de kendilerine mahsus birer konuşma demektir. Hz. Süleyman da bütün kuşların bu kabil lisanlarını bir mucize olarak bilirdi. Bu kâinatta sürekli olarak tecelli eden eşsiz kudreti görüp takdir edenler, kuşların da birer lisana sahip olduğunu ve bu onların lisanlarını bir yüce Peygamberin mucize olarak bilmesini asla uzak görmezler. Hz. Süleyman da böylece bir ilme erişmenin ilâhi bir lütuf olduğunu takdir ederek bunu etrafında bulunanlara bildirmiş (ve bize her şeyden verildi) demiştir. Yani: Cenab-ı Hak, bizi peygamberliğe, ilme, hâkimiyete kavuşturdu: Cinleri, insanları, rüzgârları emrimize verdi, (şüphe yok ki, bu) eriştiğimiz çeşitli nimetler (elbette bu) büyük ilâhi lütuflar, (apaçık bir inayettir) Allah Teâlâ tarafından ihsan buyurulmuş pek açık bir ihsandır. Bu, kimseye karşı gizli kalacak bir hal değildir. Süleyman Aleyhisselâm, bir şükür ve hamd maksadiyle böyle buyurmuştur.

 

 

 

17.  Ve Süleyman için cinlerden ve insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Artık onlar bir düzen, üzere sevkolunuyordu.

17.  Evet.. Hz. Süleyman hakikaten pek çok ve benzersiz nimetlere erişmiştir. İşte buyuruluyor ki: (Ve Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları topladı.)

0, zat böyle çeşitli kuvvetlerden meydana gelen, harikulade bir askeri kuvvete sahip bulunuyordu, (artık onlar) 0 orduyu meydana getiren kuvvetler (bir intizam üzere sevkolunuyordu) bu orduların başları ile sonları arasında güzel bir irtibat vardı, bunların bir ara kolaylıkla toplanabilmeleri mümkün bulunuyordu. Böyle bir vaziyet, selâmetin, zaferin ve düşmana karşı heybetin görünmesine pek elverişli bulunmuştur.

 

 

 

18.    Ne zamanki, karınca vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: Ey Karıncalar!. Yuvalarınıza giriniz, Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi ezmesinler.

18. Bu mübarek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm'ın bir muzice olarak bir karıncanın diğer karıncalara olan ihtarını anlamış olduğunu bildiriyor ve bu ihtara vakıf olmaktan dolayı tebessüm ve Cenab-ı Hak'ka hamd ve şükrederek pek lüzumlu teminatta bulunmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Süleyman Aleyhisselâm bir kısım ordusiyle (Ne zamanki, karınca vadisi üzerine geldiler) burası Şam veya Taif tarafında bulunan bir vadidir ki, karıncaları pek çok olduğu için kendisine böyle "karınca vadisi" adı verilmiştir, (bir karınca) 0 muhteşem ordunun gelişini görünce diğer karıncalara hitaben (dedi ki:) Ey Karıncalar!, (yuvalarınıza giriniz) Yoldan savuşunuz, (Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi ezmesinler) böyle bir şeye sebebiyet vermek sizin zamanında yuvalarınıza çekiliveriniz. "Bu karıncadan maksat, hakikatleri bilinen karınca hayvanıdır. Cenab-ı Hak, hayvanlara da maksatlarını hemcinslerine anlatabilecek derecede bir nevi konuşma kuvveti ihsan buyurmuştur. Evet.. Hayvanların kendilerine ait birer lisanı, kendi dileklerini hemcinslerine anlatabilecek birer hususi işaretleri bulunduğunu bugün bir çok araştırıcı da kabul ve iddia etmektedirler. Hatta Amerika'lı "Gazner" gibi lisan alimleri tavuk, kaz, maymun gibi hayvanların I i salan ı n ı foğoğraf yardımiyle tetkik etmişler bunların     lisanlarına dair dilbilgisi kitaplarının bile yazılacağını ümit edilmekte bulunmuştur. Tutu ve papağan gibi bazı kuşların öğretme sayesinde insanlar gibi birçok

sözleri söyledikleri de daima görülmektedir". Şu da şüphesizdir ki: Allah Teâlâ Hazretleri, dilediği kuşlara lisan ve anlayış ihsan edeceği gibi dilediği bir kuluna da kuşların lisanlarını öğretir ve anlatır. İşte Hz. Süleyman da böyle bir ilâhi öğretime erişmiştir. Bu, o Peygamber hakkında bir mucize demektir nice mucizelere muvaffak olan bir yüce Peygamber, bu mucizeye de kavuşabilir. Bunu imkânsız görmeye, o vadideki karıncadan maksat, insanlardan meydana gelen bir kabileden ibarettir demeğe lüzum yoktur. Öyle bir iddia, Hz. Süleyman'ın eriştiği mucizeleri kısmen inkârdan, Kur'ani beyanları keyfi bir şekilde değiştirmekten başka birşey değildir.

 

 

 

19. -Hz. Süleyman- Artık onun sözünden gülercesine tebessüm etti ve dediki: Yarabbü. Bana ilham buyur, bana ve anama babama vermiş olduğun nimetine şükredeyim ve senin razı olacağın iyi amelde bulunayım ve beni rahmetinle iyi olan kullarının arasına kat.

19.      Hz. Süleyman, karıncanın bu pek hayırlı ihtarını işitince hayrete düştü. (Artık onun sözünden) 0 şefkatli, takdir edici ifadesinden dolayı (gülercesine) yani: Fazlaca (tebessüm etti) çünkü bir karınca olduğu halde kendisine mahsus fasih bir lisan ile arkadaşlarına hitab ettiği, onların haklarında şevkat gösterdiğini ve Hz. Süleyman ile ordusunun zulmen ve kasden değil, bilmeden bir zarar verebileceklerini karıncalar ihtar eylediğini görünce Cenab-ı Hakk'ın dilediği mahlûklarına ne kadar mühim kabiliyetler vermiş olduğunu düşünerek bir gönül ferahlığına kavuştu, (ve) Kendisinin de harikulade bir bilgiye, hayvanların sözlerini anlamak kabiliyetine erişmiş bulunduğundan dolayı (dedi ki: Yarabbü.) ey bana lütuf ve ihsan t bol olan Kerem sahibi yaratıcım!. (Bana ilham, buyur) Muvaffakiyet ver (bana ve anama babama vermiş olduğun nimetine şükür edeyim) yani: İhsan buyurduğun nimetin kadrini, kıymetini bileyim, o nimeti, ona olan ihtiyacımı göstermek suretiyle kabul edeyim ve o nimetten dolayı hakiki nimet verici olan Cenab-ı Hak'ka, cömertlik ve keremini hatırlayarak övgüde ve hürmette bulunayım. İşte şükür vazifesi bu üç şeye riayetle meydana gelmiş olur. Hz. Süleyman'ın bu duasğ şunu da gösteriyor ki: Bir kimsenin anasğna, babasına ait bir nimet de, kendisine ait bir nimet durumundadır. Binaenaleyh ondan dolayı da Cenab-ı Hak'ka şükür etmelidir, (ve) Süleyman Aleyhisselâm, duasına devam ederek dedi ki: Ey Allah'ım!, (senin razı olacağın iyi amelde bulunayım.) Bazı güzel ameller vardır ki, samimiyete iyi niyete bağlı olmasa haddizatında övgüye ve Allah'ın rızasına lâyık olamaz. Gösteriş için yapılan ibadetler, sadakalar gibi. İşte o Yüce Peygamber bunu da işaret için Allah'ın rızasına uygun olan iyi işler yapmak niyazında bulunmuştur. Ve buna muvaffakiyetin ise ancak ilâhi bir lütuf sayesinde mümkün olacağına işaret için buyurdu ki: (Ve beni rahmetle iyi olan kulların arasına kat.) Yani: beni de Ibrahtm, Ishak, Yakup Aleyhimmüselâm gibi ve diğer Peygamberler gibi gerçekten iyi hal ile, günahsızlıkla vasıflanmış bulunan zatların zümreleri arasında cennetine kavuştur. Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet edildiğine göre Süleyman Aleyhisselâm bu duasiyle bunu kastetmiştir. Hz. Süleyman'ın bu duası, şunu da gösteriyor ki: iyi hale kavuşmak da, cennete girmekde ancak Hak Teâlâ'nın bir fazlı ve rahmeti ile mümkündür, yoksa kulların hak etmeleri ile değildir. Deniliyor ki: Peygamberler, masum oldukarı için onların dereceleri iyi kimselerin derecelerinden üstündür. 0 halde neden böyle bir temennide bulunmuşlardır. Cevaben de deniliyor ki. Bundan maksat, olgunluk sahibi kimselerdir ki, onlar, Allah Teâlâ'ya isyan etmezler, bir günah, işlemek kasdında da bulunmazlar. Bu ise, yüce bir derecedir ki, ancak Peygamberlerde görülür. Binaenaleyh böyle bir duada bulunan zat, Peygamerler zümresi arasında bulunmayi niyaz etmiş olur ve o zümrenin makamının yüceliğine işaret etmiş bulunur. Ve bu mübarek dua gösteriyor ki: Bir zat, masum olsa da yine Cenab-ı Hakk'ın korumasına ihtiyaçtan uzak kalamaz.

 

 

 

20.  Ve kuşları gözden geçirdi de dediki: Bana ne oldu? Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?

20. Bu mübarek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm'ın saltanat işlerinde Hüdhüd kuşunun kullanıldığını gösteriyor. Bir müddet kaybolan Hüdhüd'ün gelip de mazeretine dair bir delil getirmediği takdirde şiddetli bir azaba uğrayacağını bildiriyor. Hüdhüd'ün ise bilâhara gelip Seba melikesine ve halkına dair bilgi verdiği, onların şeytana uyup güneşe taptıklarını birliğine sahip, kâinatın bütün sırlarını bilen, büyük arşın Rabbi olan Kerem sahibi yaratıcıya secde etmemek istediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Rivayete göre Süleyman Aleyhisselâm muhterem pederi Davut Aleyhiselâm'ın vefatı üzerine henüz oniki yaşinda iken onun yerine geçti, o da Peygamberlikle hükümdarlığı kendisinde topladı, dört sene sonra pederinin vasiyeti üzerine Beytülmukaddesi, yâni: Mescid-i Aksayı yaptırdı, sonra da kudsi şerifte büyük bir hükümet sarayı  yaptırmış oldu. Sonra doğuda ve batıda bulunan hükümdarlar, kendisine hürmet ve itaat gösterdiler. Bir aralık Mekke-i Mükerreme'ye, oradan da Yemen'e gitmişti.

Beraberinde insanlardan, cinlerden, kuşlardan meydana gelen bir ordu bulunuyordu. Bu kuşlar arasında Hüdhüd, büyük bir kabiliyete sahip idi, yerlerin altındaki suları görür, haber verirdi. Yolculuk esnasında susuz bir yere gelinmiş, suya ihtiyaç görülmüş idi. Nerelerde su bulunduğunu haber vermesi için Hüdhüd'ün gelmesi istenilmişti. Binaenaleyh Hz. Süleyman bakıp Hüdhüd'ü göremedi (Ve kuşları teftiş etti) onların hallerini, vaziyetlerini anlamak istedi (dedi ki: Bana ne oldu?.. Hüdhüd'ü göremiyorum) o da kuşlar arasında hazır bulunmuyor mu?. Onu görmeye bir şey mi engel oluyor. Sonra onun kaybolduğunu anlayınca buyurdu ki: (yoksa) Hudhüd, (kayıplara mı karıştı?..) öyle görülüyor, siz ne dersiniz?.

 

 

 

21. Herhalde ona şiddetli bir azap ile azap ederim, veya onu boğazlarım, yahut bana apaçık bir delil getirir.

21.    Hz. Süleyman, Hüdhüd'ün ordudan ayrılmış olduğuna kanaat getirince buyurdu ki: (Herhalde ona şiddetli bir azap ile azap ederim) 0 gibi kuşların cezalandırılmaları, tüylerinin yoldurulması, kendilerinin sıcak güneşe mâruz bırakılması veya kendilerinin zıt lan olan kuşlar ile beraber bir kafese konulması veyahut kendi arkadaşlarından ayrı düşürülmeleri gibi bir şekilde yapılırdı. Hz. Süleyman, (veya onu) Hüdhüd'ü (boğazlarım) diyerek başkaları için ibret numunesi olmak üzere Hüdhüd'ü daha ağır bir cezaya uğratacağını söylemiş oldu. Bunda şuna da işaret vardır ki, bu orduyu meydana getiren erlerden, kuvvetlerden herhangi birinin kesin bir özre dayanmaksızın ve kumandanından müsaade almaksızın orduyu terketmesi, büyük bir isyan demektir, ordunun kuvvetini azaltmak mahiyetindedir. Binaenaleyh böyle bir hareket, büyük bir cezayı gerektirir. Süleyman Aleyhisselâm, Hüdhüd'ün bir mazeretinden dolayı ayrılmış olduğunu da dikkate alarak buyurdu ki: (yahut bana apaçık bir delil getirir) özrüne dair kanaat verecek bir delil getirir, o zaman cezadan kurtulur. Çünkü özür, Allah katında ve müsamahakâr olan insanların yanında.

 

 

 

22.  Derken -Hüdhüd- çok geçmeden -geldi de- dediki: Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Seb'edan muhakkak bir haber ile geldim.

22.       Hz. Süleyman, böyle söylemişti (Derken) Hüdhüd, aradan daha (çok) zaman (geçmeden geldi) Süleyman Aleyhisselâm huzuruna tam bir saygı ile vardı, kendisini, faideli bir haber getirmek suretiyle mazur göstermek için (dedi ki: Ben senin bilmediğin bir şeyi) bir memleketin her tarafını, olanca varlığını ben (öğrendim) her vaziyetinden haberdar oldum, sana mühim bir hizmette bulunmak istedim (ve) binaenaleyh (sana Seb'adan) o kabileden (muhakkak) kesin ve mühim (bir haber ile geldim) "seb'a" Yemen'de senanın doğu tarafında, üç günlük bir mesafede bulunan bir eski ülkenin ismidir. Merkezi bütün Yemen diyarının eski başşehri olan "Ma'rib"şehri idi. Bu şehire de bu isim verilmiştir. Bu âyeti kerimedeki Seb'adan maksat, oranın ahalisidir, siyasi teşkilatıdır. Oradaki bir kabileden ibarettir. Deniliyor ki: Hüdhüd, Süleyman Aleyhisselâm'ın namaz ile, yemek ile meşgul oduğunu görünce uçup havaya yükselmiş, dünyanın her tarafını seyretmiş. Belkıs adındaki bir kadın hükümdarın başkenti olan Sebâ şehrini görmüş, o kadının büyük bir taht ve ihtişam sahibesi olduğunu görüp bilmişti.

 

 

 

23.  Muhakkak ben, bir kadın buldum ki, onlara hükümdarlık ediyor, ve kendisine her şeyden verilmiş ve onun için pek büyük bir taht da var.

23.     Hüdhüd, getirdiği haberi Hz. Süleyman'a ayrıntılı olarak arz etmek için dedi ki: (Muhakkak ben) Seba kavmi arasında (bir kadın buldum ki, onlara) o kavme (hükümdarlık ediyor) onların hükümet başkanlığında bulunuyor, (ve kendisine) o kadına (her şeyden verilmiş) hükümdarların muhtaç oldukları her şey kendisinde mevcut (ve onun için pek büyük bir taht da var) altun ile gümüş ile yapılmış, her tarafı cevherler ile süslenmiş bir saltanat tahtı. "Bu kadının adı Belkıs idi. Babası, "Şerahil" adında bir hükümdardı. Onun baba ve dedeleri arasında kırk kadar hükümdar bulunmuş idi. Şerahil'in ise oğlu bulunmadığından kızı Belkıs yerine hükümdar olmuş idi. Bütün Yemen kıtasına sahip bulunuyordu. Bunların zamanlarında Yemen ve Hazremevt tarafları Yagreb bin Ikah'ın neslindendir. Bu Yagberin oğlu "Himyer" Yemen kızasında "Himyerîler" ismiyle meşhur devlet kurmuştu. Bunlar vaktiyle Arap devletlerinin en büyüğü bulunuyorlardı. İşte Belkıs da bu Himyerîlerdendir.

 

 

 

24.    Onun ve kavminin Allah'tan başka güneşe secde ettiklerini gördüm ve şeytan onlara amellerini süslemiş, artık onları yoldan sapıtırmış, binaenaleyh onlar hidayee eremezler.

24.    Hüdhüd Belkıs'a ve kavmine dair bilgi vererek dedi ki: Ben (Onun) o kadının (ve kavminin Allah'tan başka) Cenab-ı Hak'ka ibadeti bırakarak (güneşe secde ettiklerini gördüm.) Öyle mabutluk mertebesine sahip olmayan bir mahlûka tapınmakta bulunuyorlar (ve şeytan onlara amellerini süslemiş) öyle güneşe tapınmayı, öyle kâfirce hareketleri onlara güzel bir ibadet gibi göstermiş artık (onları yoldan sapıttırmış) onları hak ve savab olan Allah yolundan mahrum bırakmış (binaenaleyh onlar) o müşrik olan kavim, (hidayete eremezler) doğru bir yolu takibedemezler.

 

 

 

25.    Allah'a secde etmemeleri için -böyle yapmış- o Allah'a, ki göklerdeki ve yerdeki her gizliyi -meydana- çıkarır ve neyi gizlediğinizi ve neyi de aşikâre yaptığınızı bilir.

25.  Evet.. Şeytan (Allah'a secde etmemeleri için) o kavmi böyle yapmış, Allah yolundan uzaklaştırmış, onlara çirkin amellerini güzel göstermiş. Evet.. (0 Allah'a) Secde yapmaktan menetmek istemiş (ki,) 0 Yüce Yaratıcı (göklerdeki ve yerdeki bir gizliyi) meydana (çıkarır) nice, yüce, ışık saçan gök cisimlerini ve yerlerdeki nice muazzam hâdiselerin, yaratılış eserlerini yaratır, müşahede alanına koyar, (ve) Sizin de ey insanlar!, (neyi gizlediğinizi ve neyi de aşikâre yaptığınızı bilir.) Artık böyle ilim, ve hikmete, yüce bir kudret sahip bir yaratıcı var iken öyle bir takım müşrikler, ne cehalettir ki, şeytanların sözlerine aldanıyorlar da öyle mahlûk olan güneşe vesaireye tapınıp duruyorlar?.. Bu âyeti kerime bir secde âyetidir.

 

 

 

26.  Allah, o büyük arşın Rabbidir ki, ondan başka ilâh yoktur.

26.      Evet.. (Allah) 0 kâinatın yaratıcısı (o büyük arşın) bütün gök cisimlerini başı ve büyüğü bulunan o yüce âlemin (Rabbidir ki, ondan başka ilâh yoktur,) bu apaçık bir hakikat iken maalesef öyle bir takım kavimler, güneşe aya, o gibi mahlûkata tapmak cehaletinde, alçaklığında bulunmuşlardı, hâlâ da bulunanları vardır. 'Bu (25, 26) ncı âyetlerdeki beyanat, Hüdhüd'e ait olduğuna göre o mübarek kuş, bu husustaki ilim ve bilgiyi Hz. Süleyman'dan aldığını göstermiştir ve temiz bir itikat sahibi olduğunu Hz. Süleyman'a karşı göstererek onun sevgisini kazanmak istemiş ve mazaretinin kabul edilmesini temennide bulunmuş olmalıdır. "Deniliyor ki: Bir Hüdhüd bu hakikatları nasıl bile bilir? Çünkü Cenab-ı Hak herhangi bir mahlûkuna böyle bir kabiliyet verebilir, Hüdhüd'ün böyle bir kabiliyete erişmesi, Hz. Süleyman için bir mucize demektir. Evet Hak Teâlâ Hazretleri: Dilediğini ilm ve marifeti dilediği bir mahlûkuna ilham buyurabilir. Bir demir parçası bile insanların vesairenin bütün konuşmalarını, nağmelerini zaptederek sürekli olarak nakledip duruyor, nice uzaklardaki manzaraları zaptederek halka gösteriyor. Bu da bir yaratılış harikası değil mi? Halbuki, böyle bir hârika keşfedilmeden evvel söylenilse idi birçok kimseler bunu mümkün görmezlerdi. İşte Cenab-ı Hak, vakit vakit böyle hârikaları meydana getiriyor, artık Allah'ın kudreti ile daha bunların üstünde de nice harikaların da meydana gelebileceğini hangi akıl sahibi ve düşünen bir insan inkâr edebilir?.. "Şu da denilemez ki: Hz. Süleyman, o kadar büyük bir saltanata sahip iken neden Sebâ melikesi hakkında bilgileri Hüdhüd'den almıştır?. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Hz. Süleyman'ın bunlara dair hiç haberi yok idi diye buyurmuyor. Ayeti kerimede tam kavrayış yoluyla olan bilginin bulunmadığı zikredilmiştir. Tam bir kavrayışın olmaması ise şüphe yok ki, tamamen bilgisizliği gerektirmez. Caizdir ki, o sözkonusu Peygamber o vakite kadar zikredilen hükümetin büyüklüğünden ve saltanatının derecesinde ve idaresine bir kadının bulunduğundan haberdar olmamıştı. Sonra bir hârika suretiyle onu öğrenmiştir. Zaten ilk zamanlarda muhabere vasıtaları bilinmiyordu, kavimler arasında siyasî, iktisadî münasebetler sınırlı idi, hemen hemen de yoktu. Süleyman Aleyhisselâm'ın bu gibi hususları vaktiyle manevî vasıtalar ile vesaire ile tamamen bilmesi ise zaruri bir iş değildir. 0 Peygamberini takdir edilen bir zamanda onlardan haberdar buyurmuştur.

 

 

 

27.  Hz. Süleyman Hüdhüd'e dedi ki: Bakacağız, doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mı oldun?..

27. Bu mübarek âyetler, Hüdhüd'ün ifadesindeki doğruluğunu meydana çıkarmak için onun vasıtasiyle Hz. Süleyman'ın, Sebâ kavmine bir mektup gönderip onları İslâm dinine davet buyurmuş olduğunu bildiriyor ve Sebâ hükündarı olan Belkıs'ın da o mektubu alıp mahiyeti hakkında kavmine bilgi verdiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hüdhüd,    gelip de Sebâ kavmine,  hükümdarına dair Süleyman Aleyhisselâm'a haber verince Hz.  Süleyman,  Hüdhüd'e (dedi  ki:  Bakacağız) seni tecrübe etmiş olacağız

(doğru mu söyledin) ki seni mazur görelim (yoksa yalancılardan mı oldun) öyle yalancılığı alışkanlık edinen kimselerden mi bulundun ki, bizim huzurumuzda yalana cür'et etmiş olasın.

 

 

 

28. şu mektubumu götür, hemen onlara bırak, sonra onlardan çekil de bak ki, neye yaracaklar?.

28.   Hz. Süleyman, hemen bir mektup hazırlayarak Hüdhüd'e hitaben buyurdu ki: (Şu mektubum ile git) Durmaksızın koş, bu mektubu (onlara bırak) o güneşe taptıklarına dair haber verdiğin kimselerin üzerine at (sonra onlardan çekil) onlara karşı saklanarak hallerine dikkat et (bak ki, neye varacaklar?.) düşün, anlaki birbiriyle ne yolda konuşmada, istişarede bulunacaklar, neye karar verecekler?.

 

 

 

29.  -Hükümdar olan kadın- dedi ki: Ey ileri gelenler: Şüphe yok ki bana çok şerefli bir mektup bırakıldı.

29.      Hüdhüd, aldığı emirden dolayı yıldırım gibi süratle Belkıs'ın sarayına varmış, götürdüğü mektubu oradakilerin yanlarına münasip bir suretle atıvermiş, onların hükümdarı olan kadın da bu mektubu alıp okuyunca Hz. Süleyman'mn mührünü, imzasını görmüş, onun pek muazzam bir hükümdar olduğunu anlayarak titremeye başlamıştı. Yanında bulunan ileri gelenlere hitaben (Dedi ki: Ey Ulular, beyleri.) Ey kavmimin eşrafı ve ileri gelenleri (şüphe yok ki, bana çok şerefli bir mektup) Evet., (bana bırakıldı) Yani: Kerem, şeref ve şân sahibi, pek büyük bir hükümdar tarafından gönderilmiş bulunmakta.

 

 

 

30.  O muhakkak ki, Süleyman tarafından ve şüphe yok ki o: "Rahman, Rahîm olan Allah'ın ismiyle" -başlanarak yazılmıştır.-

30.   Evet.. (O) Mektup (muhakkak ki, Süleyman tarafından) öyle muazzam bir hükümdarın katından gelmiş (ve şüphe yok ki, o) mektup (Rahman, rahim olan Allah'ın ismiyle) başlanılarak yazılmış.

 

 

 

31.  -Şöyle ki:- Bana baş kaldırmayın ve bana müslümanlar olarak geliniz.

31.   O yüce hükümdar şöyle emretmiş ki: (bana baş kaldırmayın) Teklifimi reddederek bir takım zorba hükümdanlar gibi büyüklük taslamayın (ve bana müslümanlar olarak geliniz.) teklifimi kabul ederek İslâm dinî ile şerefleniniz. Teslimiyetten ayrılmayınız.

 

 

 

 

32.  Dedi ki: ey ileri gelenleri. Bu işim hakkında bana fetva veriniz. Siz hazır bulununcaya kadar ben bir işimi kestirip atmam.

32.  Saba hükümdarı olan kadın, almış olduğu mektubu yanında bulunan kavminin ileri gelenlerine bildirmiş, onların reylerini almak istemiş olduğu için onlara hitaben (Dedi ki: Ulular, beyler!) Ey ülkemizin eşraf ve ileri gelenleri!. (Bu işim hakkında bana fetva veriniz) Beni dehşetler içinde bırakan bu mektuba karşı ne cevap vereceğiz?. Lütfen bana bildiriniz. Bu kadın, mühim bir hâdise karşısında kaldığını, anlamış, yurdunun ileri gelenleriyle istişareye lüzum görmüş, ileri sürecekleri reyin ehemmiyetine işaret için "bana fetva veriniz" demişti. Çünkü "fetva" ekseri müşkül hâdiselere; meselelere dair verilen cevap mânasında kullanılmaktadır. Ve işin ehemmiyetine işaret için şöyle de dedi: (siz hazır bulununcaya kadar ben bir işi kestirip atmam) Yani: memleketimizin işleriyle ilgili bir hususta, isterse, ehemmiyetsiz olsun, sizin gıyabınızda bir hüküm vermiş, bir işi halletme ve çözmüş değilim. Artık bu pek mühim bir hususta sizin reyiniz olmadıkça ben bir hüküm verebilir miyim?. O kadın, bu sözleriyle güzel bir akıla, tedbire sahip olduğunu ve memleketinin adamlarına karşı hürmette, saygıda bulunduğunu göstermiş bulunuyordu ve onların gönüllerini alarak kendisine karşı muhalif bir cephe kurmamalarını temine çalışmış idi. Bunda istişarenin ehemmiyetine: Desbotca hareketletin uygun olmadığına bir işaret vardır.

 

 

 

33.  Dediler ki: Biz kuvvetli kimseleriz ve zorlu savaş erbabıyız ve emir sana aittir. Artık bak, ne emir edeceksen et..

33.  O hükümet adamları da savaş taraftarı olduklarını göstermek için (Dediler ki: Biz kuvvetli kimseleriz) ordumuz, harp malzemelerimiz servet ve ihtişamımız çoktur.

(ve) Biz (zorlu bir savaş erbabıyız) yiğitlikle, kuvvetle, muharebe hususunda kararlılık ve gayretle vasıflanmış bulunmaktayız, (ve) Maamafih ey hükümdarımız!, (emir sana aittir) Savaş ve barış hususunda hüküm vermek, sana bağlıdır, (artık bak, ne emredeceksen ki) Biz senin emrine itaatkâr bulunmaktayız. 0 hükümet adamları, bu sözleriyle hükümdalarına karşı bir hürmet göstermiş ve kendilerine rey ve istişareleri olmaksızın da onun emirlerine riayete hazır bulunduklarını söylemek istemişlerdi.

 

 

 

34. Dedi ki: Şüphe yok, hükümdarlar bir şehre girdikleri vakit onu perişan ederler ve ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar ve işte öyle yaparlar.

34.     Hükümdar olan kadın, Hz. Süleyman'ın ne muazzam kuvvetlere sahip olduğuna kendi hükümet adamlarının vâkıf olmadıklarını harbe eğilimli olduklarından anladığı için ve harbin mühim bir hâdise olup âkibetinın neden ibaret olacağını bilemediğinden dolayı o hükümet adamlarına (Dedi ki: Şüphe yok, hükümdanlar) bir savaş yoluyla (bir şehire girdikleri vakit onu perişan ederler) oradaki bayındır yerleri harab, malları yağma ederler dururlar (ve ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar) o şehrin mevki, şeref sahiplerini öldürürler, sürerler, esir alırlar vesair çeşit çeşit ihanetlere mâtuz bırakılırlar, (ve işte) hükümdarlar (öyle yaparlar) bu, hükümdarların sürüp giden âdetleridir. Artık emrine, insanlardan başka vahşi hayvanlar ve kuşlar ve diğenlerinin de itaat ettiği bir hükümdar, neler yapamaz, bunu bir düşünmeliyiz.

 

 

 

35.  Ve muhakkak ki, ben onlara bir hediye ile -bir heyet- göndereceğim, artık gönderilenlerin ne ile dönüp geleceklerine bakacağım.

35.        (Ve muhakkak ki, ben onlara) Hz. Süleyman ile kavmine (bir hediye ile) büyük hediye ile bir heyet (göndereceğim) onların bize karşı alacakları tavrı anlamak istiyorum, (artık gönderilenlerin) 0 heyet fertlerinin (ne ile dönüp geleceklerine bakacağım) ona göre vaziyet almalıyız. Rivayete göre birçok köleler, cariyeler, mücevherler, pek kıymetli kumaşlar göndermiş, bakalım demiş, eğer o hükümdar, Peygamber ise bu hediyemizi kabul etmez ve eğer Peygamber değilse kabul eder. Bu hediyelerin nelerden ibaret olduğu Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiş değildir. Bunlara dair tefsirde muhtelif rivayetler vardır. Bunları kesin şekilde tâyin mümkün olmadığından Allah'ın ilmine havale etmelidir. Nitekim Fahri Râzi de bunu sunmaktadır.

 

 

 

36.     Ne zamanki -hediyeyi getirenler- Süleyman'a geldi, dedi ki: Bana bir mal, ile yardım mı ediyorsunuz?. İşte Allah'ın bana verdiği size verdiğinden hayırlıdır. Belki siz hediyenizle sevinirsiniz.

36.      bu mübarek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm'ın kendisine gönderilen hediyelere iltifat etmeyip onları getirenlere karşı tehdit edici bir hitapta bulunmuş olduğunu bildiriyor. Hükümdar Belkıs'a ait muhteşem bir tahtında harikulade bir suretle hemen Hz. Süleyman'ın yanına götürülmüş bulunduğunu, bir muvaffakiyete kavuşmaktan dolayı da o muhterem Peygamberin Cenab-ı Hak'ka şükrettiğini ve şükür etmemenin nimete karşı büyük bir nankörlük olacağını söylemiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Belkıs'ın gönderdiği hediyeyi getirmekle görevlendirilen heyet, (Ne zamanki) Hz. (Süleyman'a geldi) hediyeyi takdim etmek istedi, Süleyman Aleyhisselâm, onlara (dedi ki: Bana bir mal ile) öyle âdi bir şey ile, (yardım mı ediyorsunuz?) benim öyle bir mala ihtiyacım mı var?, (işte) Görüyorsunuz (Allah'ın bana verdiği) bu pek büyük mülk ve saltanat ve özellikle peygamberlik ve hikmet (size verdiğinden hayırlıdır) yani sizin ülkeleriniz, dinden, peygamberlik şerefinden mahrum bulunuyor, mallarınızın ise ne ehemmiyeti vardır. İşte hediye adıyla getirdiğiniz şeyler de haddizatında öyle ehemmiyetsiz şeylerdir, (belki siz hediyenizle) biribirinize hediye vermekle (sevinirsiniz) dünyevî varlıktan başka bir şey düşünmediğiniz için mallarınızın artmasından dolayı kalben sevinçli bulunursunuz. Bir Peygamberin ise öyle bir mala ihtiyacı yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak ona din ve peygamberlik ihsan etmiş, onu hakiki bir hükümdarlığa kavuşturmuştur.

 

 

 

37.       Onlara dön, elbette onlara öyle ordular ile gelirim ki, onların bunlara karşı takatları yoktur. Ve elbette onları zelil ve hakir -kuvvetten mahrum- kimseler oldukları halde oradan çıkarırım.

37. Hz. Süleyman, hediyeyi getiren heyet başkanına hitaben buyurdu ki: (Onlara) Belkıs ile kavmine (dön) onların yardımına, imdadına ihtiyacımız olmadığını onlara anlat,     (elbette) Allah'a and olsun ki: (onlara öyle ordular ile) Bir nice muazzam kuvvetler ile (gelirim ki, onların bunlara) bu bizim kuvvetlerimize (karşı takatları yoktur)

onlar benim bu kuvvetlerime karşı koymaya kadir olamayacaklardır (ve elbette onları zelil ve onlari hakir) kuvvetten mahrum, esir düşmüş (kimseler oldukları halde oradan) o Saba diyarından (çıkarırım) yani: Onlar, İslâmiyeti kabul etmez, öyle küfür ve şirk içinde yaşarlarsa onları mutlaka öyle bir felâkete mâruz bırakırım, bunu onlara gidip haber ver.

 

 

 

38. -Hz. Süleyman- Dedi ki: Ey ulular!. Hanginiz bana onun tahtını onların bana teslimiyet gösterip gelmelerinden evvel getirir.

38.    Hz. Süleyman'ın böyle bir ihtarı üzerine hediyeyi getirenler geri dönmüşler, durumu Belkıs'a anlatmışlardı. Belkıs da Süleyman Aleyhisselâm'ın öyle sıradan dünya hükümdarları gibi olmayıp büyük bir kudrete ve peygamberliğe sahip olduğunu anlamış, tam bir teslimiyet göstermek üzere bir çok kimseler ile beraber yola çıkmış, Hz. Süleyman'ı ziyarete gelmekte bulunmuştu. Süleyman Aleyhisselâm ise onun böyle gelmekte olduğunu öğrenince ona başka bir mucize daha göstermek için kendisinden evvel, o muhteşem tahtının fevkalâde bir surette Kudüs'e getirilmesini uygun görmüştü. Binaenaleyh ordusundaki kimselere hitaben (Dedi ki: Ey ulular!.) Ey ileri gelenler ve reisler!. (Hanginiz bana onun) Belkıs'ın (tahtını onların bana müslüman olarak gelmelerinden evvel getirir?.) Süleyman Aleyhisselâm, o müşrik kavme bu suretle de kendisinin mucizeler ile desteklenmiş bir Peygamber olduğunu göstermek ve Allah tarafından öyle harikulade bir kuvvet ve heybete kavuşmuş olduğunu göstermek istemişti. Ve onların müslüman olduktan sonra rızaları olmadıkça mallarını ellerinden almak caiz olmayacağı için de "daha müslüman olarak gelmeden evvel" tahtının getirilmesini emretmişti.

 

 

 

39.  Cin taifesinden bir ifrit dedi ki: Ben onu daha sen makamından kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben ona elbette güç yetiririm ve bana güvenebilirsiniz.

39.   Hz. Süleyman'ın bu teklifine cevaben ordusunda bulunan (Cin taifesinden bir ifrit) yani: Dahî veya şiddetli, kuvvetli veya kötü, kaba olan bir fert ki, adı: Zekvan veya Sahr imiş (dedi ki: Beni onu) o tahtı (daha sen makamından kalkmadan) hükümet işlerini yürütmek için öğleye kadar oturmakta olduğun makamdan, hüküm meclisinden henüz ayrılmadan o tahtı (sana getiririm) bu vazifeyi bana havale et. (ve şüphe yok ki, ben onun üzerine) 0 tahtı sapa sağlam getirmek için (elbette kuvvetliyim) ondan âciz kalmam ve onun hakkında (eminim) o tahttaki mücevherlere ve diğerlerine bir hainlik yapacak değilim.

 

 

 

40.       Yanında kitaptan bir ilm bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki -Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.

40. Süleyman Aleyhisselâm, o tahtın daha çabuk getirilmesini arzu buyurduğu için (Yanında kitaptan bir ilm bulunan zat) yani: Bütün vahiy ve ilmin yollarını bilen veya Levh-i Mahfuz'daki yazılara vakıf bulunan veya Hz. Süleyman'a ait bir kitabın içeriğini bilen bir yüce zat da (dedi ki: Ben onu) o tahtı Ey Muhterem Hz. Süleyman!, (sana daha gözünü açıp kapamadan getiririm) Yani: Bir şeye bakıp da daha ondan bakışını çekmeden o tahtı huzuruna getirmiş olurum. Bunu diyen zat hakkında ihtilâf vardır. Bu zat, çoğu müfessirlere göre Süleyman kâtibi veziri "Asaf Ibni Berhiyâ" dır veya Hızır Aleyhisselâm'dır, yahut Cibril Aleyhisselâm'dır. (Ne zaman ki,) bu konuşmayı müteakip Hz. Süleyman (onu) o tahtı (yanında yerleşmiş olarak gördü) öyle harikulade bir şekilde hemen huzuruna getirilmiş buldu (dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır) böyle büyük bir tahtın uzak bir beldeden buraya kadar bir an içinde getirilmiş bulunması, Allah'ın lütfundan başka bir şey değildir, bizim buna bir hakkımız yoktur. O kerim Rabbim, böyle bir lütufta bulundu (tâki beni imtihan etsin ki) benim bu ilâhi ihsanı nasıl karşılayacağımı meydana çıkarsın ki, ben buna karşı (şükür mü ederim, yoksa nimete karşı nankörlükte mi bulunurum) yani: Bu ilâhi lütufun değerini bilir, bundan dolayı da şükür vazifesini yerine mi getiririm, yoksa aksine hareket ederek nankörlükte mi bulunurum, bu ortaya çıkmış olsun. Evet.. Bu suretle de halka bir kulluk dersi verilmiş olsun, kavuştuğu bir nimetten dolayı Yüce Peygamberin nasıl şükür secdesine kapandığını umuma karşı uyulması gereken bir örnek olmak üzere tecelli etmiş bulunsun. İşte Hz. Süleyman da bu şükrün lüzumuna işaret için şöyle buyurmuştu:     (ve herkim  şükrederse ancak kendi  nefsi  lehine şükreder) çünkü o şükrün faidesi  kendisine aittir,  nail olduğu  nimetin artmasına sebep olur,  insanlık

vazifesini yerine getirmiş bulunur, (ve) Bilakis (kim de küfranı nimette bulunursa) kendi zararına hareket etmiş olur, şükür vazifesini yetine getirmemiş nankörlük göstermiş, fazla nimete ulaşmak kabiliyetinden mahrum kalmış bulunur. (Şüphe yok ki, Rabbim ganidir) kimsenin teşekkürüne muhtaç değildir. Şükrün terkedilmesi, haşa Allah'ın zatına bir zarar vermez, o Allah Teâlâ (kerîmdir) şükretmeyen kullarına danimet verir, onları hemen cezalandırmaz. Artık o yüce yaratıcının nimetlerine kavuştukları halde nankörlükte bulunanlar, şükür vazifesini yerine getirmeye çalışmayanlar, kendilerini bu insani olmayan vaziyetlerinden biraz utanç duymalı değil midirler?

 

 

 

41. Dedi ki: Ona tahtını değiştirin, bakalım onu tanımaya muvaffak olacak mı, yoksa muvaffak olamayacaklardan mı olacak?.

41.  Bu mübarek âyetler de esasen müşrik olan kavmine, uyarak Allah'ın dininden mahrum bulunan Belkıs'ın zekasını anlamak, uyanmasına vesile olmak için kendisine iki garip manzaranın gösterilmiş olduğunu bildiriyor. Belkıs'ın da gördüğü harikulade hallerden dolayı kusurunu itiraf edip İslâmiyet i kabul etmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Belkıs'ın tahtı bir mucize olarak hemen getirilince Hz. Süleyman, hizmetçilerine (Dedi ki: Ona) o şehrimize gelmekte olan Belkıs'a karşı (tahtını değiştirin) onun görünüşünü bir şekilde değiştirin (bakalım, onu tanımaya muvaffak olacak mı?.) bu suretle onun zekâ derecesi bir tecrübeye tâbi tutulmuş olur. Yahut o tahtın böyle harikulade bir şekilde getirilmiş olduğunu görür de onun bir mucize eseri olduğunu anlayarak İslâm dinini kabul eder. (yoksa) Tanımaya, İslâm dinini kabule (muvaffak olamayacaklardan mı olacak?) yoksa anlayışsızlığı böyle bir muvaffakiyete engel mi bulunacak?.

 

 

 

42.  Ne zamanki - o hükümdar kadın - geldi, denildi ki senin tahtın böyle midir?. Dedi ki: bu, sanki o. Maamafih bize ondan evvel bilgi verilmiş idi ve bizler müslümanlar olduk.

42.       (Ne zamanki) 0 hükümdar olan Belkıs, Süleyman Aleyhisselâm'ın yanına (geldi) kendisine Hz. Süleyman tarafından bizzat veya birisi vasıtasiyle (denildi ki senin tahtın böyle midir?) buna benzetmekte bulunuyor mu? 0 kadında (dedi ki: Bu, sanki o) Yani: taht âdeta benim tahtım gibi, aralarında bir fark göremiyorum. Kadın; "bu o'dur veya değildir" demekte bulunmamış kendisinin yalanlanacağından korkmuş, fazla bir ihtiyat ve akıl alameti göstermiş oldu. Ve o pek zeki kadın dedi ki: (maamafih bize ondan evvel) Bu tahtın buraya böyle bir mucize olarak getirilmesinden evvel (bilgi verilmiş oldu) biz Hz. Süleyman'ın yüce bir Peygamber olduğuna, Allah'ın kudretiyle ne kadar mucizeler göstermeye muvaffak bulunduğunu öğrenmiştik. Kısacası Hüdhüd'ün mektubu getirmesi, hediyelerin kabul edilmemesi de bu bilgiyi temin eden sebeplerden bulunmuştur, (ve) Binaenaleyh (bizler müslümanlar olduk) Hz. Süleyman'ın Peygamberliğini tasdik ederek ona teslimiyeti bir vazife bildik.

 

 

 

43.  Onu, Allah'ın başka tapdığı şeyler -İslâmiyetten- men etmiş idi. Şüphe yok ki o, kâfirler olan bir kavimden idi.

43.        Görülüyor ki: Belkıs pek akıllı düşünen, konuşan bir kadın imiş. (Onu, Allah'ın başka taptığı şeyler) Öyle güneşe tapınması, İslâmiyetten (men etmiş idi) böyle pek fahiş bir cereyana tâbi olmuş idi. Evet.. (Şüphe yok ki, o kâfirler olan bir kavimden idi) Onlara uymuş, Hz. Süleyman'ın yanına gelinceye kadar o kâfir kavminden korkarak tevhit dinî ile şereflenmemişti, şimdi Süleyman Aleyhisselâm'ın koruması sayesinde o korkudan kurtularak İslâmiyetini ilan etmiştir.

 

 

 

44.  Ona denildi ki saraya gir. Ne zamanki onu gördü, onu derin bir su sandı, iki baldırını açıverdi. -Hz. Süleyman- dedi ki: 0 hakikaten billurdan döşenmiş, düz, açık bir yerdir. -Kadın da- dedi ki: Yarabbi! ben nefsime zulmettim ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.

44. Belkıs Hz. Süleyman'ın sarayına gelince teşrifatçılar tarafından (Ona) Belkıs'a (denildi ki, saraya gir) içeriye git. Halbuki: 0 sarayın giriş, beyaz şeffaf, billurdan bir tabaka ile döşenmiş altından da akan su bulunmuş idi. 0 ince cam tabaka adeta bir engin deniz, derin bir su safhası gibi görünüyordu. Belkıs, (Ne zamanki,) gelip (onu gördü, onu derin) muazzam (bir su sandı) oradan geçmek için (iki baldırını açıverdi) Belkıs'ın bu hareketini karşıdan gören Hz. Süleyman, ona bakmamak için mübarek gözlerini    başka tarafa çevirerek seslendi: (dedi  ki:  0) su  sandığın (hakikaten  billurdan) ince camlardan (döşenmiş düz, açık bir yerdir) öyle açılmaya lüzum yok.  0

hükümdar olan kadın da (dedi ki: Ey Rabbim!. Ben nefsime zulmettim) şimdiye kadar senden başkasına ibadette bulundum, şimdi uyandım, (ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.) Ey Yüce Mabudum! Senin birliğini tasdik yalnız ilâhi zatına ibadetle mükellef olduğumu idrak ederek İslâm dinini kabul eyledim. İşte bu zeki kadın, bu hâdiseden de bir ders almış oldu, böyle bir camdan meydana gelmiş su sahası sanarak hataya uğradığını anladı, vaktiyle güneşi mabut sanarak ona ibadet etmiş olmasının da bir hata bir sapıklık olduğunu düşündü. Kısacası: Hz. Süleyman'ın böyle bir manzarayı ona göstermiş olması onun için bir uyanma vesilesi teşkil etmişti. Bir rivayete göre Belkıs İslâmiyeti kabul ettikten sonra yine Yemen'e hükümdar olarak gönderilmiş, orada ölünceye kadar kalmıştır. Belkıs'ın Hz. Süleyman ile evlendiğine ve anasının bir cin olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de bir işaret yoktur. Süleyman Aleyhisselâm, kırk sene kadar hükümdarlıkta bulunmuş, elli üç yaşında iken ahirete irtihal buyurmuştur. Kendisinden sonra oğlu hükümdarlık makamını elde etmiş ise de Beni İsrail arasında ihtilâflar meydana gelmiş. Yehuda ve İsrail devleti adıyla iki devlete ayrılmıştır. Yehuda devletinin payitahtı, Kudüs-i Şerif idi, hükümdarları Hz. Süleyman'ın oğulları ve torunları bulunuyordu. İsrail devletini de Süleyman Aleyhisselâm'ın hizmetçilerinden biri kurmuş, sonra bunlar on sıbttan = bir babadan türemiş on kabileden ibaret bulunmuşlardır ki: Esbatı beni İsrail denilir. Bunların başkentleri "Nablus" sonra "Sâmiriyye" şehri idi. Bunlar tamamen yoldan çıkmış, nice bâtıl yollara, kanaatlere sahip olmuşlardır.

"Sarh" Köşk, saray, yüksek ve muhkem bina demektir. "Lücce" toplanmış çok su, suyun orta, derin mahalli, engin deniz mânasındadır. "Sâk" baldır, incak ağacın kök ile dalları arasındaki kısımdır. "Mümerred" düz kaypak bir yer demektir. "Kavarir" de camdan şişeden, sırçadan yapılan kap vesair manâsına olan "karûrenin" çoğuludur.


Sonraki Sayfa