|
27-NEML
SURESİ
Bu mübarek sûre Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur, doksanüç âyetten ibarettir. Bu âyetler, Şüara
sûresinin sonunda beyan olunan zalimlerin, inkarcıların gelecekte ne korkunç
değişikliklere uğrayacaklarını izah ediyor, bu müthiş hâdiselerin imkânına
işarette bulunuyor, vuku bulacağını kuvvetlendirmek için geçmişe ait bir kısım
müthiş olayları birer misâl olarak göstermiş oluyor. Bu sûrei celîlede Hz.
Musa'nın, Hz. Davut ile Hz. Süleyman'ın Hz. Salih ile Hz. Lût'un kıssalarını
beyan ederek Allah'ın kudretiyle ne kadar garip, harikulade hâdiselerin meydana
gelmiş olduğunu gösteriyor. Haşr ve neşre, kıyametin kopmasına ait vuku bulacak
harikulade hadiseleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Bunları inkâr edenlerin
bâtıl iddialarını red eyliyor. Nihayet kimlerin selâmet ve hidayete
ereceklerini, kimlerin de inkârları yüzünden sapıklıkta kalarak lâyık oldukları
cezalara kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Süleyman Aleyhisselâm'ın bir
hârika olmak üzere vahşi hayvanların ve kuşların lisanlarını bilen ve "Nemi"
denilen karıncaların bulunduğu vadiye gittiği vakit karıncaların neler söyleyip
ne kadar bir vaziyet almış olduklarını hikâye buyurduğu için bu mübarek sûreye
"Nemi Sûresi" adı verilmiştir.
1. Ta, Sin, bu sana
Kura'nın ve pek açıkça beyan eden bir kitabın ayetleridir.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini bildiriyor, dinî vazifelerini yerine getiren salih
müminler için ne büyük bir hidayet ve müjde vesilesi olduğunu haber veriyor.
Ahirete îman etmeyenleren de ne kadar aldanmış, fena bir azaba aday bulunmuş en
çok ziyana uğramış kimseler olduklarını ihtar ediyor. Kur'an-ı Kerim'in de hâkim
ve alim olan Allah tarafından vahy ve telkin buyurulmakta olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta, Sin) Bu mübarek kelime, müteşabihattandır.
Maamafih bu kelimenin, bu surenin bir ismi olduğunu kabul edenler de vardır.
Ibni Abbas Radiallahu Anh'tan rivayet edildiğine göre de Allah'ın isimlerinden
bir isimdir, (bu) Bu sûrei celîle, yahut bu yüce, ve nazmı eşsiz beyanlar,
Resulüm!., (sana Kur'an'ın) 0 dinî hakikatları içeren, hak ile bâtılın arasını
ayıran, mucize bir Mushaf-ı Şerifin âyetleridir, (ve pek açıkça beyan eden)
İnsanlığın dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadeti için lâzım gelen hükümleri,
vazifeleri, ahiret hallerini, kısacası sevaba ve azaba vesile olan şeyleri
açıkça bildiren (bir kitabın) pek yüce hükümleri bir ilâhi mecmuanın veya Levh-i
Mahfuz'un (âyetleridir) Evet.. Bu âyetler, o kadar yüce, o kadar kutsidir.
2. Müminler için
hiyatettir ve bir müjdedir.
2. Evet.. Bu Kur'an-ı
Kerim, bu ilâhi kitap (Müminler için) samimi surette İslâmiyeti kabul etmiş olan
zatlar hakkında (bir hidayettir) onları bir selâmet ve saadet sahasına
kavuşturur (ve bir müjdedir) o müminlerin Allah'ın rahmetine, nice nimetlere
ulaşacaklarını kendilerine müjdelemektedir.
3. Öyle -mümîn- kimseler
ki: Namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete de -evet- onlar
kat'i surette inanırlar.
3. Samimi surette îman
sahipleri kimlerdir?. İşte onu da izah etmek ve o zatların vasıflarını beyan
için buyuruluyor ki: Onlar (öyle) mümin, îman ile hakkıyla vasıflanmış
(kimseler) dir (ki) en büyük kulluk vazifelerinden olan (namazı doğruca
kılarlar) namazların şartlarına, rükularına riayette bulunurlar, Cenab-ı Hak'ka
kulluk etmek için o kutsî ibadeti tam bir samimiyetle, bir gönül ferahlığı ile
yerine getirmeye çalışırlar, (ve zekatı verirler) fakir olan din kardeşlerine
yardımda bulunurlar, bu hususta Allah'ın emrine itaatlerini ve ruhlarındaki
cömertliği göstermiş olurlar, (ve onlar) 0 hakiki müminler (ahirete de)
kıyametin vukuuna, insanlığın başka bir âleme sevkedileceğine, o âlemde mükâfat
ve ceza görüleceğine de evet., (onlar) 0 mümin zatlar (kat'i surette inanırlar)
itikatlarında büyük bir sağlamlık vardır, bu husustaki dinî haberlere, şüpheden
tereddütten uzak bir şekilde inanmış olurlar. İşte uhrevî saadet, bu zatlar için
takdir edilmiştir, kendileri de bununla müjdelenmiş bulunmaktadırlar.
4. Şüphe yok, o kimseler
ki, ahirete inanmazlar, onlar için yaptıklarını süslemişizdir. Artık onlar
şaşkın bir halde bulunurlar.
4. (Şüphe yok) öyle samimi
bir îman ile vasıflanmış olmayanlar, Evet., (o kimseler ki, ahirete inanmazlar)
Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği o âlemi, oradaki sevap ve cezayı
inkâr eder dururlar, artık
(onlar bir yaptıklarını) çirkin, felâket getiren amellerini, hareketlerini o
kötü inançlarının bir cezası olmak üzere (süslemişizdir) o çirkin şeyleri,
nefsani arzuları için uygun görmüşlerdir, onlardan hoşlanmışlardır, onları seve
seve işlemekte bulunmuşlardır.. Evet. Nice kimseler vardır ki; kendi
dinsizliklerinin, zararlı hareketlerini bir hüner sanırlar, kendilerini o çirkin
hallerinden dolayı aydın sayarlar, başkalarını da aldatmaya çalışırlar (Artık
onlar) o küfür içinde yaşayıp duranlar (şaşkın bir halde bulunurlar) sapıklık
vadisinde şaşkın tereddütlü bir halde dolaşırlar, hiç ilerisini düşünmeksizin o
fenalıklara kapılmış, onlar ile uğraşıp durmakta bulunmuş olurlar.
5. Onlar öyle kimselerdir
ki, azabın en kötüsü onlar içindir ve onlar ki, ahirette en çok ziyana düşenler
onlardır.
5. (Onlar) öyle
sapıklıkta kalmış olanlar (öyle kimselerdir ki) dünyada (azabın en kötüsü)
öldürülme gibi, esir düşmek gibi, bir takım facialara uğramak gibi felâketler,
korkunç musibetler (onlar içindir) onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim
Resûl-i Ekrem'e karşı düşmanlıkta bulunmuş olanlar, Bedir gazvesinde bu gibi
felâketlere uğramışlardır, (ve onlar ki) 0 kâfirler ki, o küfürleri yüzünden (ahirette)
de (en çok ziyana düşenler onlardır) onlar sevaba erişme kabiliyetini zayi
etmiş, cezaya lâyık bulunmuş oldukları için insanların en zarar ve ziyana
uğrayan gurubunu oluşturmuş bulunacaklardır.
6. Ve muhakkak ki, Kur'an,
bir hakîm, Alîm -olan Allah Teâlâ, tarafından sana ulaştırılmaktadır.
6. (Ve) Ey mahlûkatın en
şereflisi olan son peygamber!., (muhakkak ki, Kur'an) bütün insanlığı Allah'ın
dinine davet eden, bütün insaniyet âlemine hidayet yollarını gösteren o apaçık
kitap (Bir hikmet sahibi, her şeyi bilen tarafından) yani: Bütün kâinattaki
tasarrufları, kullarına yönelik olan bütün yükümlülükleri birer hikmet ve
faydaya dayanan ve ilâhî zatında bütün dinî mükemmellikleri tecelli eden yüce
bir zat tarafından (sana ulaştırılmaktadır) sana âyetleri vakit vakit
vahyedilerek buyurulmaktadır. Binaenaleyh, o Kur'an-ı Kerim'deki akaide, seri
hükümlere ait beyanlar, birer hikmetten, birer kurtuluş vesilesinden ibarettir.
Yine o yüce kitaptaki kıssalar, gayba ait haberler, birer hakikattir, insanları
uyanmaya, hayatı tanzime muvaffak olarak güvenilir bir geleceğe kavuşmalarına
birer vesiledir. Ne mutlu onlardan istifade edenlere!.
7. Hani Musa ailesine
demişti ki: ben muhakkak bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim
veyahut size bir parlak ateş koru getiririm. Belki ısınırsınız.
7. Bu mübarek
âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın ailesiyle beraber sefer durumunda iken mazhar
olduğu nurlu bir tecelliyi tasvir ediyor. 0 mübarek Peygamberin ilâhi kitaplara
kavuştuğunu, âsa mucizesinin meydana geldiği ve Peygamberin korkudan emin olup
kimlerin korkmaları icabedeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibiml. Musa
Aleyhisselâm'ın kıssasını hatırlat (Hani) o vakti ki, (Musa ailesine) eşine,
Şüayb Aleyhisselâm'ın kızı olan hanımına Medyen'den Mısır'a gittikleri zaman
(demişti ki: Ben muhakkak bir ateş gördüm) karşıda parlayıp duruyor ben onun
bulunduğu tarafa gidip (ondan size bir haber getireceğim) biraz bekleyiniz,
(veyahut size parlak ateş koru getiririm) Bu soğuk havada belki) ondan
(ısınırsınız) Hz. Musa, eşi ile beraber takip edecekleri yol hakkında tereddüde
düşmüştü, bir taraftan da hava pek soğuk imiş. Binaenaleyh o ateş tarafında
bulunacak kimselerden yol hakkında bilgi almak istemiş hiç olmazsa o ateşin
bulunduğu yerden bir ateş parçası getirip ısınmalarını temin etmek arzusunda
bulunmuştu.
8. Ne zaman ki oraya
vardı, kendisine şöyle seslenildi ki: Bu ateşte olan da ve bunun etrafında
bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah - Teâlâ
-münezzehtir.
8. (Vaktaki) Musa
Aleyhisselâm, eşinin yanından ayrılıp (oraya) o ateş bulunduğunu zannettiği
mevkie (vardı) Turi Sina tarafından (kendisine seslenildi ki, Bu ateşte olan da)
yani: Bu ateş sandığı mahalle gelmiş olan Musa da (ve bunun) ateş mahalli
sanılanın (etrafında bulunan da) yani: Melekler de (mübarek kılınmıştır) bu
nida, Hz. Musa hakkında ilâhi bir iltifat idi, onun hakkında bereketle yapılmış
olan bir selâmlama, bir müjdelemeden ibaret bulunuyordu. 0 ateş sanılan şey ise,
çoğu müfessire göre bir
nur idi ki: Etrafında
bulunanlar, teşbih etmek ve kutsamakla meşgul bulunuyorlardı. Diğer bir yoruma
göre de o nur içinde bulunanlar, melekler idi, etrafında bulunan da Hz. Musa'dan
ibaret idi. Başka bir görüşe göre de o ateşin içinde görülen "mübarek yer" idi.
Onun etrafında bulunan da Şam-ı Şerif arazisidir ki, bunlar mübarek kılınmıştır.
0 havalide nice Peygamberler ortaya çıkmış, ahalisi nice nimetlere kavuşmuştur.
(Ve) 0 yüce nidanın Allah tarafından olduğunu hissettirmek içinde şöyle
buyuruldu: (âlemlerin Rabbi olan) Allah Teâlâ (münezzehtir) bir mekânda
bulunmaktan, bütün noksanlardan, ihtiyaçlardan uzaktır. Yani Ya Musa!.. Bu
karşılaşıp hayretler içinde kaldığın nida da o Yüce Yaratıcı tarafındandır,
başka nidalar kabilinden değildir. Gerçekte bu kutsal nida, Hz. Musa'ya her
taraftan yönelmiş, onu bütün kuvvetleriyle işitmekte bulunmuştu.
9. Ey Musa!.. Şüphe yok ki,
o -seslenen- ben mutlak galip ve, hikmet sahibi olan Allah'ım.
9. Hak Teâlâ
Hazretleri, bir büyük iltifat olmak üzere de buyurdu ki: (Ey Musa!.. Şüphe yok
ki o) işittiğin nidayı yapan, senin berekete ulaşmanı sana müjdeleyen kutsal
varlık (ben aziz) her şeye kadir olan, seni mucizeler göstermeye kudretli kılan
ve (hâkim olan) her emri, her eseri bir hikmete, menfaata dayalı bulunan
(Allah'ım) sen benim en kutsal nidama kavuşmuş bulundun.
10. Ve âsânı bırak. Ne
zaman ki, onu sanki küçük bir yılanmış gibi deprenir gördü, geriye dönerek kaçtı
ve arkasına bakmadı, -buyuruldu ki-: Ey Musa: Korkma, şüphe yok ki, ben -bir
kerim mabudum ki- benim huzurumda Peygamberler korkmaz.
10. (Ve) Allah Teâlâ,
kudretini başka bir hârika vücude getirmekle de göstermek için şöylece nida
buyurdu: Ya Musa! (Asanı bırak) o da hemen yere bırakıverdi, (vaktaki) Hz. Musa
(onu) o asayı yeryüzünde (sanki küçük) hafif, süratli hareket eden (bir yılanmış
gibi çalkalanır) titrer bir halde (gördü, geriye dönerek kaçtı) korku içinde
kaldı (ve arkasına dönmedi) o yılanın ne yolda harekete devam etmekte olduğunu
bakıp takib etmedi. Hak Teâlâ Hazretleri de o mübarek Peygamberine arız olan bu
korku ve dehşeti gidermek için yine nida buyurarak dedi ki: (Ya Musa!. Korkma) O
gördüğün hârikalar vesaireden dolayı korkup durma, ilâhi zatıma itimat et.
(şüphe yok ki, ben) kerem sahibi bir mabudum ki, (benim huzurumda Peygamberler
korkmaz) yani: Benim korumama ve himayeme kavuşan Peygamberler, öyle yılanlardan
vesaire felâketlerden korkmazlar. Onlar masum oldukları için kendilerinden bir
günah çıkmaz ki, ondan dolayı azap göreceklerini düşünerek korksunlar. İşte
ilâhi nidaya mazhar oldukları vakit de Allah'ın işlerinin hikmet ve yüceliğini
mütalâaya dalacaklarından dolayı yine kaplerine korku ve dehşet âriz olmaz.
Bununla beraber diğer vakitlerde Peygamberlerin kalplerinde de Allah'ın zatının
büyüklük ve heybetini düşünme neticesi olarak iradesiz en büyük bir ilâhi korku
tecelli eder.
11. Ancak -diğer
insanlardan olup da- zulmeden korkmalıdır, -fakat- sonra kötülüğün arkasından
-zulmü- güzelliğe çeviren -kimseler- başka -onlar da korkudan kurtulabilirler-
artık şüphe yok ki, ben mağfiret, rahmet ediciyim.
11. (Ancak) Diğer
insanlardan olup da (zulmeden) kimseler müstesna, onlar konkmahdinlan. Fakat
(sonra kötülüğün arkasından) o yaptıklan zulmü müteakip tövbe ederek o zulmü
(güzelliğe çeviren) kimseler (başka) onlar da korkudan kurtulabilirler, (artık
şüphe yok ki, ben) Kerem sahibi yaratıcı (mağfiret, rahmet ediciyim) öyle tevbe
edip af dileyen kullarımın günahlarını affeder ve bağışlarım, haklarında ilâhi
rahmetim tecelli etmiş olur. Bazı müfessirlerin beyanına göre bu âyeti kerime,
Musa Aleyhisselâm'a diğer bir bakımdan da teselli verici olup onun korkusunu
gidermektedir. Şöyle ki: Hz. Musa, vaktiyle bir kıptiye sille vurup bir kaza
eseri olarak onun ölümüne sebebiyet vermişti. Bunu bir zulüm telâkki ederek
korkmuş, hemen af dileğinde bulunmuştu. İşte bu hâdiseden dolayı da artık
korkuya lüzum kalmadığına işaret buyurulmuştur.
12. Ve elini koynuna sok,
bembeyaz, kusursuz olarak çıkıversin. Dokuz mucize ile Firavun'a ve kavmine
-git- şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.
12. Bu mübrek âyetetler
de Hz. Musa'nın diğer bir ilâhi nidaya kavuşarak "yadibeyza" mucizesine
erişmiş bulunduğunu bildiriyor. Firavun ile adamlarını ise bu gibi
mucizeleri, -vicdani
kanaatlerine aykırı olarak- sırf bir zulüm ve kibir sebebiyle sihir kabul
ettiklerini beyan ve bu gibi kimselerin müthiş âkibetlerine işaret
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Allah Teâlâ Hazretleri Peygamberi Musa
Aleyhisselâm'a diğer bir mucizesini, bir kudret eserini göstermek için buyurdu
ki: Ya Musa!, (elini koynuna sok) Yakandan içeriye sok, o el (bem-beyaz) güneş
gihi ışıklı olarak ve (kusursuz olarak) "beras" gibi vücuda alacalık lekesi
düşüren bir hastalıktan uzak bulunarak müşahede meydanına (çıkıversin) bu
mübarek el, âsa gibi, cevheri ve mahiyeti, başka bir cevhere ve mahiyete
dönüşmeksizin bizzat kendisi, güneş gibi her tarafa ışık saçıcı bir hale gelmiş
bulundu. Ve yine Hz. Musa'ya Şöyle de emir olundu: (dokuz mucize ile Firavun'a
ve kavmine) git. Zira (şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular)
onları küfür ve isyan hususunda haddi aşmış bir vaziyette bulunmaktadırlar.
Onlara Cenab-ı Hak'kın kudret ve azametine şahitlik eden hârikaları gösterilir
de onlar yine ilâhi dinî kabul etmez, küfürlerinde devam ederlerse artık ilâhi
delil tamam olmuş olur, cehaletlerini bahane ederek bir mazeret ileri
sürmelerine imkân kalmaz. Bu dokuz âyetten, hârikalardan maksat ise şunlardır:
Asa, Yeddibeyzâ, Tufan, Kuraklık, Çekirge, Kene, Kurbağa, Kan, Kıtlık seneleri.
Bazı zatlara göre bir de ekinlerin noksaniyeti ve denizin yarılması alâmeti
vardır. Buna göre bu hârikaların sayısı onbire ulaşır. Bu görüşe göre âyeti
kerime, şu mealde bulunmaktadır. Ya Musa!. Asa ve yedibeyza mucizesinden başka
dokuz mucize ile de Firavun'a ve kavmine git. Araf sûresine de bakınız!.
13. Ne zaman ki, onlara
mucizelerimiz, açık olarak -hidayet yolunu gösteri bir halde- geldi. Dediler ki:
Bu bir apaçık sihirden ibarettir.
13. (Ne zaman ki, onlara)
Firavun ile kavmine (âyetlerimiz) o çeşitli harikalar, mucizeler, hâdiseler, Hz.
Musa'yı desteklemek için (açık olarak) hidayet yolunu gösterir bir halde açıkça
(geldi) gözlerinin önünde tecelli edip durdu, o inkarcı herifler (dediler ki:
Bu) görülen fevkalâde şeyler (bir apaçık sihirden ibarettir.) bunlar binen
hayaldir, bunların bir hakikati yoktur, bunların birer hayal olduğu aşikare
bulunmaktadır.
14. ve bu âyetleri,
vicdanları da tam bir kanaat getirdiği halde bir zulüm ve kibirden dolayı inkâr
ettiler. Artık bak, o bozguncuların akibeti nasıl oldu.
14. (Ve bu âyetleri)
Öyle açık, yoruma ihtiyaç kalmadan gördükleri (vicdanları da) bunların birer
hârika, birer mucize olduğuna (tam bir kanaat getirdiği halde) yine onu tasdik
edip, hareketlerini değiştirmediler, o muazzam alametlere karşı (bir zulüm ve
kibirden dolayı) onları (inkâr ettiler) o hârikaların ilâhi kudret ile meydana
gelmiş birer mucize olduklarını vicdanen bildikleri halde yalnızca bir zulüm ve
gurur tesiriyle Hz. Musa'nın Peygamberliğini kabule yaklaşmadılar, yine inkâra
devam edip durdular, (artık) ey mahlûkatın en şereflisi olan Son Peygamber!,
(bak o bozguncuların âkibeti nasıl oldu) Onlar nihayet dünyada pek korkunç bir
şekilde boğularak helake uğradılar, ahirette ise cehennem azabı içinde ebedî
olarak kalacaklardır. İşte Ey Peygamberlerin en faziletlisi!. Seni inkâr edenler
de senin gösterdiğin mucizeleri kabul etmeyenler de senin gerçekliği, yüceliği
apaçık olan dinini, sırf bir gurur, dinsizlikte bir ısrar neticesi olarak inkâra
cür'et gösterenler de elbette bir gün öyle müthiş bir âkibete uğrayacaklardır.
Hz. Musa'ya ait birinci kıssa, burada nihayete ermiştir. Bütün insanlık için ne
büyük bir ibret muamelesi!. Hz. Dâvud ile Hz Süleyman'a ait olan ikinci kıssaya
sıra gelmiştir.
15. And olsun ki, Davud'a
ve Süleyman'a bir ilim verdik ve dediler ki: Hamd o Allah'a olsun ki, bizi mümin
kullarından bir çoğu üzerine üstün kılmıştır.
15. Bu mübarek âyetler, Hz.
Dâvud ile Hz. Süleyman'ın eriştikleri nimetlerden dolayı Allah Teâlâ'ya hamd ve
senada bulunmuş olduklarını bildiriyor. Süleyman Aleyhisselâm'ın ne kadar
muhterem bir zata mirasçı, ne kadar çeşitli mahlûkattan meydana gelen ordulara
kavuşmuş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri,
Kur'an-ı Kerim'in hikmet sahibi ve her şeyi bilen zatı tarafından telâkki
edilmekte olduğunu bir başka delil ile de bildirmek için iki büyük Peygambere
ait mühim bir kıssa pek edebi bir şekilde beyan ediyor ve bu kıssanın
ehemmiyetine işaret için yüce zatına yemin ederek şöyle buyuruyor: (And olsun
ki, Davud'a) Ve oğlu (Süleyman'a bir ilim verdik) onları dinî hükümlere ait, bir
nice hakikatlara dair, sânlarına lâyık bir bilgiye kavuşturduk. Onlar da bu
ilâhi ihsana şükür ettiler, ilimlerinin gerektirdiği şekilde amelde bulundular
(ve dediler ki: Hamd o Allah'a olsun ki:) 0 Kerem sahibi Yaratıcı (bizi mümin
kullarında bir çoğu üzerine) peygamberliğe, ilim ve hikmete,
hükümdarlığa kavuşma sebebiyle (üstün kılmıştır) bu iki muhterem
Peygamberin eriştikleri nimetlerden dolayı Cenab-ı Hak'ka
hamdetmeleri, bütün
insanlık için uyulması gereken bir örnek olmak, bir kulluk dersi vermek
hikmetini içermektedir. Evet.. Her hangi bir eriştiği bir nimetin, bir ilim ve
marifetin değerini bilmelidir, onu kendisine ihsan buyuran kerem sahibi
yaratıcıya ve şükürde bulunmalıdır. Böyle bir hamd ve şükür, nimetin artmasına
ve Allah'ın rızasının kazanılmasına bir vesile olmuş olur.
16. Ve Süleyman Davud'a
vâris oldu ve dediki: Ey insanlar!. Bize her kuşun dili öğretildi ve bize her
şeyden verildi. Şüphe yok ki, bu, elbette bu, apaçık bir lütuftur.
16. (Ve Süleyman)
Aleyhisselâm, babası (Davud'a) o muhterem zata peygamberlik, ilim ve hükümdarlık
itibariyle (mirasçı oldu) Davut Aleyhisselâm'ın on dokuz oğlu varmış, içlerinden
yalnız Hz. Süleyman o muhterem babası gibi peygamberliğe erişmiş ve büyük bir
hükümdarlığa sahip bulunmuştur, (ve) 0 mübarek Süleyman Aleyhissâm, nimeti anmak
için ve sahip olduğu mucizeleri yadederek halkı hak dine davet için (dedi ki: Ey
insanlar!. Bize) yani: Birçok nimetler ile seçkin kılınan bana, hükmeden zatıma
(her kuşun dili öğretildi) her kuşun kendine muhsus bir konuşması, bir işareti,
maksadını anlatmaya ait bir kabiliyeti, bir ötüşü vardı. Zaten bütün hayvanat,
görülüyor ki: Muhtelif vaziyetlerinde başka başka sesler çıkarıyorlar. Kendi
maksatlarını, ihtiyaçlarını başkalarına anlatmak istiyorlar. İşte kuşların
ötüşleri, nameleri de kendilerine mahsus birer konuşma demektir. Hz. Süleyman da
bütün kuşların bu kabil lisanlarını bir mucize olarak bilirdi. Bu kâinatta
sürekli olarak tecelli eden eşsiz kudreti görüp takdir edenler, kuşların da
birer lisana sahip olduğunu ve bu onların lisanlarını bir yüce Peygamberin
mucize olarak bilmesini asla uzak görmezler. Hz. Süleyman da böylece bir ilme
erişmenin ilâhi bir lütuf olduğunu takdir ederek bunu etrafında bulunanlara
bildirmiş (ve bize her şeyden verildi) demiştir. Yani: Cenab-ı Hak, bizi
peygamberliğe, ilme, hâkimiyete kavuşturdu: Cinleri, insanları, rüzgârları
emrimize verdi, (şüphe yok ki, bu) eriştiğimiz çeşitli nimetler (elbette bu)
büyük ilâhi lütuflar, (apaçık bir inayettir) Allah Teâlâ tarafından ihsan
buyurulmuş pek açık bir ihsandır. Bu, kimseye karşı gizli kalacak bir hal
değildir. Süleyman Aleyhisselâm, bir şükür ve hamd maksadiyle böyle buyurmuştur.
17. Ve Süleyman için
cinlerden ve insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Artık onlar bir düzen,
üzere sevkolunuyordu.
17. Evet.. Hz. Süleyman
hakikaten pek çok ve benzersiz nimetlere erişmiştir. İşte buyuruluyor ki: (Ve
Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları topladı.)
0, zat böyle çeşitli
kuvvetlerden meydana gelen, harikulade bir askeri kuvvete sahip bulunuyordu,
(artık onlar) 0 orduyu meydana getiren kuvvetler (bir intizam üzere
sevkolunuyordu) bu orduların başları ile sonları arasında güzel bir irtibat
vardı, bunların bir ara kolaylıkla toplanabilmeleri mümkün bulunuyordu. Böyle
bir vaziyet, selâmetin, zaferin ve düşmana karşı heybetin görünmesine pek
elverişli bulunmuştur.
18. Ne zamanki, karınca
vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: Ey Karıncalar!. Yuvalarınıza
giriniz, Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi ezmesinler.
18. Bu mübarek âyetler de
Süleyman Aleyhisselâm'ın bir muzice olarak bir karıncanın diğer karıncalara olan
ihtarını anlamış olduğunu bildiriyor ve bu ihtara vakıf olmaktan dolayı tebessüm
ve Cenab-ı Hak'ka hamd ve şükrederek pek lüzumlu teminatta bulunmış olduğunu
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Süleyman Aleyhisselâm bir kısım ordusiyle (Ne
zamanki, karınca vadisi üzerine geldiler) burası Şam veya Taif tarafında bulunan
bir vadidir ki, karıncaları pek çok olduğu için kendisine böyle "karınca vadisi"
adı verilmiştir, (bir karınca) 0 muhteşem ordunun gelişini görünce diğer
karıncalara hitaben (dedi ki:) Ey Karıncalar!, (yuvalarınıza giriniz) Yoldan
savuşunuz, (Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi
ezmesinler) böyle bir şeye sebebiyet vermek sizin zamanında yuvalarınıza
çekiliveriniz. "Bu karıncadan maksat, hakikatleri bilinen karınca hayvanıdır.
Cenab-ı Hak, hayvanlara da maksatlarını hemcinslerine anlatabilecek derecede bir
nevi konuşma kuvveti ihsan buyurmuştur. Evet.. Hayvanların kendilerine ait birer
lisanı, kendi dileklerini hemcinslerine anlatabilecek birer hususi işaretleri
bulunduğunu bugün bir çok araştırıcı da kabul ve iddia etmektedirler. Hatta
Amerika'lı "Gazner" gibi lisan alimleri tavuk, kaz, maymun gibi hayvanların I i
salan ı n ı foğoğraf yardımiyle tetkik etmişler bunların lisanlarına dair
dilbilgisi kitaplarının bile yazılacağını ümit edilmekte bulunmuştur. Tutu ve
papağan gibi bazı kuşların öğretme sayesinde insanlar gibi birçok
sözleri söyledikleri de
daima görülmektedir". Şu da şüphesizdir ki: Allah Teâlâ Hazretleri, dilediği
kuşlara lisan ve anlayış ihsan edeceği gibi dilediği bir kuluna da kuşların
lisanlarını öğretir ve anlatır. İşte Hz. Süleyman da böyle bir ilâhi öğretime
erişmiştir. Bu, o Peygamber hakkında bir mucize demektir nice mucizelere
muvaffak olan bir yüce Peygamber, bu mucizeye de kavuşabilir. Bunu imkânsız
görmeye, o vadideki karıncadan maksat, insanlardan meydana gelen bir kabileden
ibarettir demeğe lüzum yoktur. Öyle bir iddia, Hz. Süleyman'ın eriştiği
mucizeleri kısmen inkârdan, Kur'ani beyanları keyfi bir şekilde değiştirmekten
başka birşey değildir.
19. -Hz. Süleyman- Artık
onun sözünden gülercesine tebessüm etti ve dediki: Yarabbü. Bana ilham buyur,
bana ve anama babama vermiş olduğun nimetine şükredeyim ve senin razı olacağın
iyi amelde bulunayım ve beni rahmetinle iyi olan kullarının arasına kat.
19. Hz. Süleyman,
karıncanın bu pek hayırlı ihtarını işitince hayrete düştü. (Artık onun sözünden)
0 şefkatli, takdir edici ifadesinden dolayı (gülercesine) yani: Fazlaca
(tebessüm etti) çünkü bir karınca olduğu halde kendisine mahsus fasih bir lisan
ile arkadaşlarına hitab ettiği, onların haklarında şevkat gösterdiğini ve Hz.
Süleyman ile ordusunun zulmen ve kasden değil, bilmeden bir zarar
verebileceklerini karıncalar ihtar eylediğini görünce Cenab-ı Hakk'ın dilediği
mahlûklarına ne kadar mühim kabiliyetler vermiş olduğunu düşünerek bir gönül
ferahlığına kavuştu, (ve) Kendisinin de harikulade bir bilgiye, hayvanların
sözlerini anlamak kabiliyetine erişmiş bulunduğundan dolayı (dedi ki: Yarabbü.)
ey bana lütuf ve ihsan t bol olan Kerem sahibi yaratıcım!. (Bana ilham, buyur)
Muvaffakiyet ver (bana ve anama babama vermiş olduğun nimetine şükür edeyim)
yani: İhsan buyurduğun nimetin kadrini, kıymetini bileyim, o nimeti, ona olan
ihtiyacımı göstermek suretiyle kabul edeyim ve o nimetten dolayı hakiki nimet
verici olan Cenab-ı Hak'ka, cömertlik ve keremini hatırlayarak övgüde ve
hürmette bulunayım. İşte şükür vazifesi bu üç şeye riayetle meydana gelmiş olur.
Hz. Süleyman'ın bu duasğ şunu da gösteriyor ki: Bir kimsenin anasğna, babasına
ait bir nimet de, kendisine ait bir nimet durumundadır. Binaenaleyh ondan dolayı
da Cenab-ı Hak'ka şükür etmelidir, (ve) Süleyman Aleyhisselâm, duasına devam
ederek dedi ki: Ey Allah'ım!, (senin razı olacağın iyi amelde bulunayım.) Bazı
güzel ameller vardır ki, samimiyete iyi niyete bağlı olmasa haddizatında övgüye
ve Allah'ın rızasına lâyık olamaz. Gösteriş için yapılan ibadetler, sadakalar
gibi. İşte o Yüce Peygamber bunu da işaret için Allah'ın rızasına uygun olan iyi
işler yapmak niyazında bulunmuştur. Ve buna muvaffakiyetin ise ancak ilâhi bir
lütuf sayesinde mümkün olacağına işaret için buyurdu ki: (Ve beni rahmetle iyi
olan kulların arasına kat.) Yani: beni de Ibrahtm, Ishak, Yakup Aleyhimmüselâm
gibi ve diğer Peygamberler gibi gerçekten iyi hal ile, günahsızlıkla vasıflanmış
bulunan zatların zümreleri arasında cennetine kavuştur. Ibni Abbas
Hazretlerinden rivayet edildiğine göre Süleyman Aleyhisselâm bu duasiyle bunu
kastetmiştir. Hz. Süleyman'ın bu duası, şunu da gösteriyor ki: iyi hale kavuşmak
da, cennete girmekde ancak Hak Teâlâ'nın bir fazlı ve rahmeti ile mümkündür,
yoksa kulların hak etmeleri ile değildir. Deniliyor ki: Peygamberler, masum
oldukarı için onların dereceleri iyi kimselerin derecelerinden üstündür. 0 halde
neden böyle bir temennide bulunmuşlardır. Cevaben de deniliyor ki. Bundan
maksat, olgunluk sahibi kimselerdir ki, onlar, Allah Teâlâ'ya isyan etmezler,
bir günah, işlemek kasdında da bulunmazlar. Bu ise, yüce bir derecedir ki, ancak
Peygamberlerde görülür. Binaenaleyh böyle bir duada bulunan zat, Peygamerler
zümresi arasında bulunmayi niyaz etmiş olur ve o zümrenin makamının yüceliğine
işaret etmiş bulunur. Ve bu mübarek dua gösteriyor ki: Bir zat, masum olsa da
yine Cenab-ı Hakk'ın korumasına ihtiyaçtan uzak kalamaz.
20. Ve kuşları gözden
geçirdi de dediki: Bana ne oldu? Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa kayıplara mı
karıştı?
20. Bu mübarek âyetler de
Süleyman Aleyhisselâm'ın saltanat işlerinde Hüdhüd kuşunun kullanıldığını
gösteriyor. Bir müddet kaybolan Hüdhüd'ün gelip de mazeretine dair bir delil
getirmediği takdirde şiddetli bir azaba uğrayacağını bildiriyor. Hüdhüd'ün ise
bilâhara gelip Seba melikesine ve halkına dair bilgi verdiği, onların şeytana
uyup güneşe taptıklarını birliğine sahip, kâinatın bütün sırlarını bilen, büyük
arşın Rabbi olan Kerem sahibi yaratıcıya secde etmemek istediklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Rivayete göre Süleyman Aleyhisselâm muhterem pederi
Davut Aleyhiselâm'ın vefatı üzerine henüz oniki yaşinda iken onun yerine geçti,
o da Peygamberlikle hükümdarlığı kendisinde topladı, dört sene sonra pederinin
vasiyeti üzerine Beytülmukaddesi, yâni: Mescid-i Aksayı yaptırdı, sonra da kudsi
şerifte büyük bir hükümet sarayı yaptırmış oldu. Sonra doğuda ve batıda bulunan
hükümdarlar, kendisine hürmet ve itaat gösterdiler. Bir aralık Mekke-i
Mükerreme'ye, oradan da Yemen'e gitmişti.
Beraberinde insanlardan,
cinlerden, kuşlardan meydana gelen bir ordu bulunuyordu. Bu kuşlar arasında
Hüdhüd, büyük bir kabiliyete sahip idi, yerlerin altındaki suları görür, haber
verirdi. Yolculuk esnasında susuz bir yere gelinmiş, suya ihtiyaç görülmüş idi.
Nerelerde su bulunduğunu haber vermesi için Hüdhüd'ün gelmesi istenilmişti.
Binaenaleyh Hz. Süleyman bakıp Hüdhüd'ü göremedi (Ve kuşları teftiş etti)
onların hallerini, vaziyetlerini anlamak istedi (dedi ki: Bana ne oldu?..
Hüdhüd'ü göremiyorum) o da kuşlar arasında hazır bulunmuyor mu?. Onu görmeye bir
şey mi engel oluyor. Sonra onun kaybolduğunu anlayınca buyurdu ki: (yoksa)
Hudhüd, (kayıplara mı karıştı?..) öyle görülüyor, siz ne dersiniz?.
21. Herhalde ona şiddetli
bir azap ile azap ederim, veya onu boğazlarım, yahut bana apaçık bir delil
getirir.
21. Hz. Süleyman,
Hüdhüd'ün ordudan ayrılmış olduğuna kanaat getirince buyurdu ki: (Herhalde ona
şiddetli bir azap ile azap ederim) 0 gibi kuşların cezalandırılmaları,
tüylerinin yoldurulması, kendilerinin sıcak güneşe mâruz bırakılması veya
kendilerinin zıt lan olan kuşlar ile beraber bir kafese konulması veyahut kendi
arkadaşlarından ayrı düşürülmeleri gibi bir şekilde yapılırdı. Hz. Süleyman,
(veya onu) Hüdhüd'ü (boğazlarım) diyerek başkaları için ibret numunesi olmak
üzere Hüdhüd'ü daha ağır bir cezaya uğratacağını söylemiş oldu. Bunda şuna da
işaret vardır ki, bu orduyu meydana getiren erlerden, kuvvetlerden herhangi
birinin kesin bir özre dayanmaksızın ve kumandanından müsaade almaksızın orduyu
terketmesi, büyük bir isyan demektir, ordunun kuvvetini azaltmak mahiyetindedir.
Binaenaleyh böyle bir hareket, büyük bir cezayı gerektirir. Süleyman
Aleyhisselâm, Hüdhüd'ün bir mazeretinden dolayı ayrılmış olduğunu da dikkate
alarak buyurdu ki: (yahut bana apaçık bir delil getirir) özrüne dair kanaat
verecek bir delil getirir, o zaman cezadan kurtulur. Çünkü özür, Allah katında
ve müsamahakâr olan insanların yanında.
22. Derken -Hüdhüd- çok
geçmeden -geldi de- dediki: Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana
Seb'edan muhakkak bir haber ile geldim.
22. Hz. Süleyman,
böyle söylemişti (Derken) Hüdhüd, aradan daha (çok) zaman (geçmeden geldi)
Süleyman Aleyhisselâm huzuruna tam bir saygı ile vardı, kendisini, faideli bir
haber getirmek suretiyle mazur göstermek için (dedi ki: Ben senin bilmediğin bir
şeyi) bir memleketin her tarafını, olanca varlığını ben (öğrendim) her
vaziyetinden haberdar oldum, sana mühim bir hizmette bulunmak istedim (ve)
binaenaleyh (sana Seb'adan) o kabileden (muhakkak) kesin ve mühim (bir haber ile
geldim) "seb'a" Yemen'de senanın doğu tarafında, üç günlük bir mesafede bulunan
bir eski ülkenin ismidir. Merkezi bütün Yemen diyarının eski başşehri olan "Ma'rib"şehri
idi. Bu şehire de bu isim verilmiştir. Bu âyeti kerimedeki Seb'adan maksat,
oranın ahalisidir, siyasi teşkilatıdır. Oradaki bir kabileden ibarettir.
Deniliyor ki: Hüdhüd, Süleyman Aleyhisselâm'ın namaz ile, yemek ile meşgul
oduğunu görünce uçup havaya yükselmiş, dünyanın her tarafını seyretmiş. Belkıs
adındaki bir kadın hükümdarın başkenti olan Sebâ şehrini görmüş, o kadının büyük
bir taht ve ihtişam sahibesi olduğunu görüp bilmişti.
23. Muhakkak ben, bir
kadın buldum ki, onlara hükümdarlık ediyor, ve kendisine her şeyden verilmiş ve
onun için pek büyük bir taht da var.
23. Hüdhüd, getirdiği
haberi Hz. Süleyman'a ayrıntılı olarak arz etmek için dedi ki: (Muhakkak ben)
Seba kavmi arasında (bir kadın buldum ki, onlara) o kavme (hükümdarlık ediyor)
onların hükümet başkanlığında bulunuyor, (ve kendisine) o kadına (her şeyden
verilmiş) hükümdarların muhtaç oldukları her şey kendisinde mevcut (ve onun için
pek büyük bir taht da var) altun ile gümüş ile yapılmış, her tarafı cevherler
ile süslenmiş bir saltanat tahtı. "Bu kadının adı Belkıs idi. Babası, "Şerahil"
adında bir hükümdardı. Onun baba ve dedeleri arasında kırk kadar hükümdar
bulunmuş idi. Şerahil'in ise oğlu bulunmadığından kızı Belkıs yerine hükümdar
olmuş idi. Bütün Yemen kıtasına sahip bulunuyordu. Bunların zamanlarında Yemen
ve Hazremevt tarafları Yagreb bin Ikah'ın neslindendir. Bu Yagberin oğlu "Himyer"
Yemen kızasında "Himyerîler" ismiyle meşhur devlet kurmuştu. Bunlar vaktiyle
Arap devletlerinin en büyüğü bulunuyorlardı. İşte Belkıs da bu Himyerîlerdendir.
24. Onun ve kavminin
Allah'tan başka güneşe secde ettiklerini gördüm ve şeytan onlara amellerini
süslemiş, artık onları yoldan sapıtırmış, binaenaleyh onlar hidayee eremezler.
24. Hüdhüd Belkıs'a ve
kavmine dair bilgi vererek dedi ki: Ben (Onun) o kadının (ve kavminin Allah'tan
başka) Cenab-ı Hak'ka ibadeti bırakarak (güneşe secde ettiklerini gördüm.) Öyle
mabutluk mertebesine sahip olmayan bir mahlûka tapınmakta bulunuyorlar (ve
şeytan onlara amellerini süslemiş) öyle güneşe tapınmayı, öyle kâfirce
hareketleri onlara güzel bir ibadet gibi göstermiş artık (onları yoldan
sapıttırmış) onları hak ve savab olan Allah yolundan mahrum bırakmış
(binaenaleyh onlar) o müşrik olan kavim, (hidayete eremezler) doğru bir yolu
takibedemezler.
25. Allah'a secde
etmemeleri için -böyle yapmış- o Allah'a, ki göklerdeki ve yerdeki her gizliyi
-meydana- çıkarır ve neyi gizlediğinizi ve neyi de aşikâre yaptığınızı bilir.
25. Evet.. Şeytan (Allah'a
secde etmemeleri için) o kavmi böyle yapmış, Allah yolundan uzaklaştırmış,
onlara çirkin amellerini güzel göstermiş. Evet.. (0 Allah'a) Secde yapmaktan
menetmek istemiş (ki,) 0 Yüce Yaratıcı (göklerdeki ve yerdeki bir gizliyi)
meydana (çıkarır) nice, yüce, ışık saçan gök cisimlerini ve yerlerdeki nice
muazzam hâdiselerin, yaratılış eserlerini yaratır, müşahede alanına koyar, (ve)
Sizin de ey insanlar!, (neyi gizlediğinizi ve neyi de aşikâre yaptığınızı
bilir.) Artık böyle ilim, ve hikmete, yüce bir kudret sahip bir yaratıcı var
iken öyle bir takım müşrikler, ne cehalettir ki, şeytanların sözlerine
aldanıyorlar da öyle mahlûk olan güneşe vesaireye tapınıp duruyorlar?.. Bu âyeti
kerime bir secde âyetidir.
26. Allah, o büyük arşın
Rabbidir ki, ondan başka ilâh yoktur.
26. Evet.. (Allah) 0
kâinatın yaratıcısı (o büyük arşın) bütün gök cisimlerini başı ve büyüğü bulunan
o yüce âlemin (Rabbidir ki, ondan başka ilâh yoktur,) bu apaçık bir hakikat iken
maalesef öyle bir takım kavimler, güneşe aya, o gibi mahlûkata tapmak
cehaletinde, alçaklığında bulunmuşlardı, hâlâ da bulunanları vardır. 'Bu (25,
26) ncı âyetlerdeki beyanat, Hüdhüd'e ait olduğuna göre o mübarek kuş, bu
husustaki ilim ve bilgiyi Hz. Süleyman'dan aldığını göstermiştir ve temiz bir
itikat sahibi olduğunu Hz. Süleyman'a karşı göstererek onun sevgisini kazanmak
istemiş ve mazaretinin kabul edilmesini temennide bulunmuş olmalıdır. "Deniliyor
ki: Bir Hüdhüd bu hakikatları nasıl bile bilir? Çünkü Cenab-ı Hak herhangi bir
mahlûkuna böyle bir kabiliyet verebilir, Hüdhüd'ün böyle bir kabiliyete
erişmesi, Hz. Süleyman için bir mucize demektir. Evet Hak Teâlâ Hazretleri:
Dilediğini ilm ve marifeti dilediği bir mahlûkuna ilham buyurabilir. Bir demir
parçası bile insanların vesairenin bütün konuşmalarını, nağmelerini zaptederek
sürekli olarak nakledip duruyor, nice uzaklardaki manzaraları zaptederek halka
gösteriyor. Bu da bir yaratılış harikası değil mi? Halbuki, böyle bir hârika
keşfedilmeden evvel söylenilse idi birçok kimseler bunu mümkün görmezlerdi. İşte
Cenab-ı Hak, vakit vakit böyle hârikaları meydana getiriyor, artık Allah'ın
kudreti ile daha bunların üstünde de nice harikaların da meydana gelebileceğini
hangi akıl sahibi ve düşünen bir insan inkâr edebilir?.. "Şu da denilemez ki: Hz.
Süleyman, o kadar büyük bir saltanata sahip iken neden Sebâ melikesi hakkında
bilgileri Hüdhüd'den almıştır?. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Hz. Süleyman'ın bunlara
dair hiç haberi yok idi diye buyurmuyor. Ayeti kerimede tam kavrayış yoluyla
olan bilginin bulunmadığı zikredilmiştir. Tam bir kavrayışın olmaması ise şüphe
yok ki, tamamen bilgisizliği gerektirmez. Caizdir ki, o sözkonusu Peygamber o
vakite kadar zikredilen hükümetin büyüklüğünden ve saltanatının derecesinde ve
idaresine bir kadının bulunduğundan haberdar olmamıştı. Sonra bir hârika
suretiyle onu öğrenmiştir. Zaten ilk zamanlarda muhabere vasıtaları
bilinmiyordu, kavimler arasında siyasî, iktisadî münasebetler sınırlı idi, hemen
hemen de yoktu. Süleyman Aleyhisselâm'ın bu gibi hususları vaktiyle manevî
vasıtalar ile vesaire ile tamamen bilmesi ise zaruri bir iş değildir. 0
Peygamberini takdir edilen bir zamanda onlardan haberdar buyurmuştur.
27. Hz. Süleyman Hüdhüd'e
dedi ki: Bakacağız, doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mı oldun?..
27. Bu mübarek âyetler,
Hüdhüd'ün ifadesindeki doğruluğunu meydana çıkarmak için onun vasıtasiyle Hz.
Süleyman'ın, Sebâ kavmine bir mektup gönderip onları İslâm dinine davet buyurmuş
olduğunu bildiriyor ve Sebâ hükündarı olan Belkıs'ın da o mektubu alıp mahiyeti
hakkında kavmine bilgi verdiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hüdhüd, gelip
de Sebâ kavmine, hükümdarına dair Süleyman Aleyhisselâm'a haber verince Hz.
Süleyman, Hüdhüd'e (dedi ki: Bakacağız) seni tecrübe etmiş olacağız
(doğru mu söyledin) ki seni
mazur görelim (yoksa yalancılardan mı oldun) öyle yalancılığı alışkanlık edinen
kimselerden mi bulundun ki, bizim huzurumuzda yalana cür'et etmiş olasın.
28. şu mektubumu götür,
hemen onlara bırak, sonra onlardan çekil de bak ki, neye yaracaklar?.
28. Hz. Süleyman, hemen
bir mektup hazırlayarak Hüdhüd'e hitaben buyurdu ki: (Şu mektubum ile git)
Durmaksızın koş, bu mektubu (onlara bırak) o güneşe taptıklarına dair haber
verdiğin kimselerin üzerine at (sonra onlardan çekil) onlara karşı saklanarak
hallerine dikkat et (bak ki, neye varacaklar?.) düşün, anlaki birbiriyle ne
yolda konuşmada, istişarede bulunacaklar, neye karar verecekler?.
29. -Hükümdar olan kadın-
dedi ki: Ey ileri gelenler: Şüphe yok ki bana çok şerefli bir mektup bırakıldı.
29. Hüdhüd, aldığı
emirden dolayı yıldırım gibi süratle Belkıs'ın sarayına varmış, götürdüğü
mektubu oradakilerin yanlarına münasip bir suretle atıvermiş, onların hükümdarı
olan kadın da bu mektubu alıp okuyunca Hz. Süleyman'mn mührünü, imzasını görmüş,
onun pek muazzam bir hükümdar olduğunu anlayarak titremeye başlamıştı. Yanında
bulunan ileri gelenlere hitaben (Dedi ki: Ey Ulular, beyleri.) Ey kavmimin
eşrafı ve ileri gelenleri (şüphe yok ki, bana çok şerefli bir mektup) Evet.,
(bana bırakıldı) Yani: Kerem, şeref ve şân sahibi, pek büyük bir hükümdar
tarafından gönderilmiş bulunmakta.
30. O muhakkak ki,
Süleyman tarafından ve şüphe yok ki o: "Rahman, Rahîm olan Allah'ın ismiyle"
-başlanarak yazılmıştır.-
30. Evet.. (O) Mektup
(muhakkak ki, Süleyman tarafından) öyle muazzam bir hükümdarın katından gelmiş
(ve şüphe yok ki, o) mektup (Rahman, rahim olan Allah'ın ismiyle) başlanılarak
yazılmış.
31. -Şöyle ki:- Bana baş
kaldırmayın ve bana müslümanlar olarak geliniz.
31. O yüce hükümdar şöyle
emretmiş ki: (bana baş kaldırmayın) Teklifimi reddederek bir takım zorba
hükümdanlar gibi büyüklük taslamayın (ve bana müslümanlar olarak geliniz.)
teklifimi kabul ederek İslâm dinî ile şerefleniniz. Teslimiyetten ayrılmayınız.
32. Dedi ki: ey ileri
gelenleri. Bu işim hakkında bana fetva veriniz. Siz hazır bulununcaya kadar ben
bir işimi kestirip atmam.
32. Saba hükümdarı olan
kadın, almış olduğu mektubu yanında bulunan kavminin ileri gelenlerine
bildirmiş, onların reylerini almak istemiş olduğu için onlara hitaben (Dedi ki:
Ulular, beyler!) Ey ülkemizin eşraf ve ileri gelenleri!. (Bu işim hakkında bana
fetva veriniz) Beni dehşetler içinde bırakan bu mektuba karşı ne cevap
vereceğiz?. Lütfen bana bildiriniz. Bu kadın, mühim bir hâdise karşısında
kaldığını, anlamış, yurdunun ileri gelenleriyle istişareye lüzum görmüş, ileri
sürecekleri reyin ehemmiyetine işaret için "bana fetva veriniz" demişti. Çünkü
"fetva" ekseri müşkül hâdiselere; meselelere dair verilen cevap mânasında
kullanılmaktadır. Ve işin ehemmiyetine işaret için şöyle de dedi: (siz hazır
bulununcaya kadar ben bir işi kestirip atmam) Yani: memleketimizin işleriyle
ilgili bir hususta, isterse, ehemmiyetsiz olsun, sizin gıyabınızda bir hüküm
vermiş, bir işi halletme ve çözmüş değilim. Artık bu pek mühim bir hususta sizin
reyiniz olmadıkça ben bir hüküm verebilir miyim?. O kadın, bu sözleriyle güzel
bir akıla, tedbire sahip olduğunu ve memleketinin adamlarına karşı hürmette,
saygıda bulunduğunu göstermiş bulunuyordu ve onların gönüllerini alarak
kendisine karşı muhalif bir cephe kurmamalarını temine çalışmış idi. Bunda
istişarenin ehemmiyetine: Desbotca hareketletin uygun olmadığına bir işaret
vardır.
33. Dediler ki: Biz
kuvvetli kimseleriz ve zorlu savaş erbabıyız ve emir sana aittir. Artık bak, ne
emir edeceksen et..
33. O hükümet adamları da
savaş taraftarı olduklarını göstermek için (Dediler ki: Biz kuvvetli kimseleriz)
ordumuz, harp malzemelerimiz servet ve ihtişamımız çoktur.
(ve) Biz (zorlu bir savaş
erbabıyız) yiğitlikle, kuvvetle, muharebe hususunda kararlılık ve gayretle
vasıflanmış bulunmaktayız, (ve) Maamafih ey hükümdarımız!, (emir sana aittir)
Savaş ve barış hususunda hüküm vermek, sana bağlıdır, (artık bak, ne
emredeceksen ki) Biz senin emrine itaatkâr bulunmaktayız. 0 hükümet adamları, bu
sözleriyle hükümdalarına karşı bir hürmet göstermiş ve kendilerine rey ve
istişareleri olmaksızın da onun emirlerine riayete hazır bulunduklarını söylemek
istemişlerdi.
34. Dedi ki: Şüphe yok,
hükümdarlar bir şehre girdikleri vakit onu perişan ederler ve ahalisinin
şereflilerini zelil kılarlar ve işte öyle yaparlar.
34. Hükümdar olan
kadın, Hz. Süleyman'ın ne muazzam kuvvetlere sahip olduğuna kendi hükümet
adamlarının vâkıf olmadıklarını harbe eğilimli olduklarından anladığı için ve
harbin mühim bir hâdise olup âkibetinın neden ibaret olacağını bilemediğinden
dolayı o hükümet adamlarına (Dedi ki: Şüphe yok, hükümdanlar) bir savaş yoluyla
(bir şehire girdikleri vakit onu perişan ederler) oradaki bayındır yerleri harab,
malları yağma ederler dururlar (ve ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar) o
şehrin mevki, şeref sahiplerini öldürürler, sürerler, esir alırlar vesair çeşit
çeşit ihanetlere mâtuz bırakılırlar, (ve işte) hükümdarlar (öyle yaparlar) bu,
hükümdarların sürüp giden âdetleridir. Artık emrine, insanlardan başka vahşi
hayvanlar ve kuşlar ve diğenlerinin de itaat ettiği bir hükümdar, neler yapamaz,
bunu bir düşünmeliyiz.
35. Ve muhakkak ki, ben
onlara bir hediye ile -bir heyet- göndereceğim, artık gönderilenlerin ne ile
dönüp geleceklerine bakacağım.
35. (Ve muhakkak ki,
ben onlara) Hz. Süleyman ile kavmine (bir hediye ile) büyük hediye ile bir heyet
(göndereceğim) onların bize karşı alacakları tavrı anlamak istiyorum, (artık
gönderilenlerin) 0 heyet fertlerinin (ne ile dönüp geleceklerine bakacağım) ona
göre vaziyet almalıyız. Rivayete göre birçok köleler, cariyeler, mücevherler,
pek kıymetli kumaşlar göndermiş, bakalım demiş, eğer o hükümdar, Peygamber ise
bu hediyemizi kabul etmez ve eğer Peygamber değilse kabul eder. Bu hediyelerin
nelerden ibaret olduğu Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiş değildir. Bunlara dair
tefsirde muhtelif rivayetler vardır. Bunları kesin şekilde tâyin mümkün
olmadığından Allah'ın ilmine havale etmelidir. Nitekim Fahri Râzi de bunu
sunmaktadır.
36. Ne zamanki
-hediyeyi getirenler- Süleyman'a geldi, dedi ki: Bana bir mal, ile yardım mı
ediyorsunuz?. İşte Allah'ın bana verdiği size verdiğinden hayırlıdır. Belki siz
hediyenizle sevinirsiniz.
36. bu mübarek âyetler
de Süleyman Aleyhisselâm'ın kendisine gönderilen hediyelere iltifat etmeyip
onları getirenlere karşı tehdit edici bir hitapta bulunmuş olduğunu bildiriyor.
Hükümdar Belkıs'a ait muhteşem bir tahtında harikulade bir suretle hemen Hz.
Süleyman'ın yanına götürülmüş bulunduğunu, bir muvaffakiyete kavuşmaktan dolayı
da o muhterem Peygamberin Cenab-ı Hak'ka şükrettiğini ve şükür etmemenin nimete
karşı büyük bir nankörlük olacağını söylemiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Belkıs'ın gönderdiği hediyeyi getirmekle görevlendirilen heyet, (Ne
zamanki) Hz. (Süleyman'a geldi) hediyeyi takdim etmek istedi, Süleyman
Aleyhisselâm, onlara (dedi ki: Bana bir mal ile) öyle âdi bir şey ile, (yardım
mı ediyorsunuz?) benim öyle bir mala ihtiyacım mı var?, (işte) Görüyorsunuz
(Allah'ın bana verdiği) bu pek büyük mülk ve saltanat ve özellikle peygamberlik
ve hikmet (size verdiğinden hayırlıdır) yani sizin ülkeleriniz, dinden,
peygamberlik şerefinden mahrum bulunuyor, mallarınızın ise ne ehemmiyeti vardır.
İşte hediye adıyla getirdiğiniz şeyler de haddizatında öyle ehemmiyetsiz
şeylerdir, (belki siz hediyenizle) biribirinize hediye vermekle (sevinirsiniz)
dünyevî varlıktan başka bir şey düşünmediğiniz için mallarınızın artmasından
dolayı kalben sevinçli bulunursunuz. Bir Peygamberin ise öyle bir mala ihtiyacı
yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak ona din ve peygamberlik ihsan etmiş, onu hakiki bir
hükümdarlığa kavuşturmuştur.
37. Onlara dön,
elbette onlara öyle ordular ile gelirim ki, onların bunlara karşı takatları
yoktur. Ve elbette onları zelil ve hakir -kuvvetten mahrum- kimseler oldukları
halde oradan çıkarırım.
37. Hz. Süleyman, hediyeyi
getiren heyet başkanına hitaben buyurdu ki: (Onlara) Belkıs ile kavmine (dön)
onların yardımına, imdadına ihtiyacımız olmadığını onlara anlat, (elbette)
Allah'a and olsun ki: (onlara öyle ordular ile) Bir nice muazzam kuvvetler ile
(gelirim ki, onların bunlara) bu bizim kuvvetlerimize (karşı takatları yoktur)
onlar benim bu kuvvetlerime
karşı koymaya kadir olamayacaklardır (ve elbette onları zelil ve onlari hakir)
kuvvetten mahrum, esir düşmüş (kimseler oldukları halde oradan) o Saba
diyarından (çıkarırım) yani: Onlar, İslâmiyeti kabul etmez, öyle küfür ve şirk
içinde yaşarlarsa onları mutlaka öyle bir felâkete mâruz bırakırım, bunu onlara
gidip haber ver.
38. -Hz. Süleyman- Dedi ki:
Ey ulular!. Hanginiz bana onun tahtını onların bana teslimiyet gösterip
gelmelerinden evvel getirir.
38. Hz. Süleyman'ın
böyle bir ihtarı üzerine hediyeyi getirenler geri dönmüşler, durumu Belkıs'a
anlatmışlardı. Belkıs da Süleyman Aleyhisselâm'ın öyle sıradan dünya
hükümdarları gibi olmayıp büyük bir kudrete ve peygamberliğe sahip olduğunu
anlamış, tam bir teslimiyet göstermek üzere bir çok kimseler ile beraber yola
çıkmış, Hz. Süleyman'ı ziyarete gelmekte bulunmuştu. Süleyman Aleyhisselâm ise
onun böyle gelmekte olduğunu öğrenince ona başka bir mucize daha göstermek için
kendisinden evvel, o muhteşem tahtının fevkalâde bir surette Kudüs'e
getirilmesini uygun görmüştü. Binaenaleyh ordusundaki kimselere hitaben (Dedi
ki: Ey ulular!.) Ey ileri gelenler ve reisler!. (Hanginiz bana onun) Belkıs'ın
(tahtını onların bana müslüman olarak gelmelerinden evvel getirir?.) Süleyman
Aleyhisselâm, o müşrik kavme bu suretle de kendisinin mucizeler ile desteklenmiş
bir Peygamber olduğunu göstermek ve Allah tarafından öyle harikulade bir kuvvet
ve heybete kavuşmuş olduğunu göstermek istemişti. Ve onların müslüman olduktan
sonra rızaları olmadıkça mallarını ellerinden almak caiz olmayacağı için de
"daha müslüman olarak gelmeden evvel" tahtının getirilmesini emretmişti.
39. Cin taifesinden bir
ifrit dedi ki: Ben onu daha sen makamından kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok
ki, ben ona elbette güç yetiririm ve bana güvenebilirsiniz.
39. Hz. Süleyman'ın bu
teklifine cevaben ordusunda bulunan (Cin taifesinden bir ifrit) yani: Dahî veya
şiddetli, kuvvetli veya kötü, kaba olan bir fert ki, adı: Zekvan veya Sahr imiş
(dedi ki: Beni onu) o tahtı (daha sen makamından kalkmadan) hükümet işlerini
yürütmek için öğleye kadar oturmakta olduğun makamdan, hüküm meclisinden henüz
ayrılmadan o tahtı (sana getiririm) bu vazifeyi bana havale et. (ve şüphe yok
ki, ben onun üzerine) 0 tahtı sapa sağlam getirmek için (elbette kuvvetliyim)
ondan âciz kalmam ve onun hakkında (eminim) o tahttaki mücevherlere ve
diğerlerine bir hainlik yapacak değilim.
40. Yanında kitaptan
bir ilm bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne
zamanki -Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu
Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü ederim yoksa nimete
karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür
eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç
bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.
40. Süleyman Aleyhisselâm,
o tahtın daha çabuk getirilmesini arzu buyurduğu için (Yanında kitaptan bir ilm
bulunan zat) yani: Bütün vahiy ve ilmin yollarını bilen veya Levh-i Mahfuz'daki
yazılara vakıf bulunan veya Hz. Süleyman'a ait bir kitabın içeriğini bilen bir
yüce zat da (dedi ki: Ben onu) o tahtı Ey Muhterem Hz. Süleyman!, (sana daha
gözünü açıp kapamadan getiririm) Yani: Bir şeye bakıp da daha ondan bakışını
çekmeden o tahtı huzuruna getirmiş olurum. Bunu diyen zat hakkında ihtilâf
vardır. Bu zat, çoğu müfessirlere göre Süleyman kâtibi veziri "Asaf Ibni Berhiyâ"
dır veya Hızır Aleyhisselâm'dır, yahut Cibril Aleyhisselâm'dır. (Ne zaman ki,)
bu konuşmayı müteakip Hz. Süleyman (onu) o tahtı (yanında yerleşmiş olarak
gördü) öyle harikulade bir şekilde hemen huzuruna getirilmiş buldu (dedi ki: Bu
Rabbimin lütufundandır) böyle büyük bir tahtın uzak bir beldeden buraya kadar
bir an içinde getirilmiş bulunması, Allah'ın lütfundan başka bir şey değildir,
bizim buna bir hakkımız yoktur. O kerim Rabbim, böyle bir lütufta bulundu (tâki
beni imtihan etsin ki) benim bu ilâhi ihsanı nasıl karşılayacağımı meydana
çıkarsın ki, ben buna karşı (şükür mü ederim, yoksa nimete karşı nankörlükte mi
bulunurum) yani: Bu ilâhi lütufun değerini bilir, bundan dolayı da şükür
vazifesini yerine mi getiririm, yoksa aksine hareket ederek nankörlükte mi
bulunurum, bu ortaya çıkmış olsun. Evet.. Bu suretle de halka bir kulluk dersi
verilmiş olsun, kavuştuğu bir nimetten dolayı Yüce Peygamberin nasıl şükür
secdesine kapandığını umuma karşı uyulması gereken bir örnek olmak üzere tecelli
etmiş bulunsun. İşte Hz. Süleyman da bu şükrün lüzumuna işaret için şöyle
buyurmuştu: (ve herkim şükrederse ancak kendi nefsi lehine şükreder)
çünkü o şükrün faidesi kendisine aittir, nail olduğu nimetin artmasına sebep
olur, insanlık
vazifesini yerine getirmiş
bulunur, (ve) Bilakis (kim de küfranı nimette bulunursa) kendi zararına hareket
etmiş olur, şükür vazifesini yetine getirmemiş nankörlük göstermiş, fazla nimete
ulaşmak kabiliyetinden mahrum kalmış bulunur. (Şüphe yok ki, Rabbim ganidir)
kimsenin teşekkürüne muhtaç değildir. Şükrün terkedilmesi, haşa Allah'ın zatına
bir zarar vermez, o Allah Teâlâ (kerîmdir) şükretmeyen kullarına danimet verir,
onları hemen cezalandırmaz. Artık o yüce yaratıcının nimetlerine kavuştukları
halde nankörlükte bulunanlar, şükür vazifesini yerine getirmeye çalışmayanlar,
kendilerini bu insani olmayan vaziyetlerinden biraz utanç duymalı değil
midirler?
41. Dedi ki: Ona tahtını
değiştirin, bakalım onu tanımaya muvaffak olacak mı, yoksa muvaffak
olamayacaklardan mı olacak?.
41. Bu mübarek âyetler de
esasen müşrik olan kavmine, uyarak Allah'ın dininden mahrum bulunan Belkıs'ın
zekasını anlamak, uyanmasına vesile olmak için kendisine iki garip manzaranın
gösterilmiş olduğunu bildiriyor. Belkıs'ın da gördüğü harikulade hallerden
dolayı kusurunu itiraf edip İslâmiyet i kabul etmiş bulunduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Belkıs'ın tahtı bir mucize olarak hemen getirilince Hz.
Süleyman, hizmetçilerine (Dedi ki: Ona) o şehrimize gelmekte olan Belkıs'a karşı
(tahtını değiştirin) onun görünüşünü bir şekilde değiştirin (bakalım, onu
tanımaya muvaffak olacak mı?.) bu suretle onun zekâ derecesi bir tecrübeye tâbi
tutulmuş olur. Yahut o tahtın böyle harikulade bir şekilde getirilmiş olduğunu
görür de onun bir mucize eseri olduğunu anlayarak İslâm dinini kabul eder.
(yoksa) Tanımaya, İslâm dinini kabule (muvaffak olamayacaklardan mı olacak?)
yoksa anlayışsızlığı böyle bir muvaffakiyete engel mi bulunacak?.
42. Ne zamanki - o
hükümdar kadın - geldi, denildi ki senin tahtın böyle midir?. Dedi ki: bu, sanki
o. Maamafih bize ondan evvel bilgi verilmiş idi ve bizler müslümanlar olduk.
42. (Ne zamanki) 0
hükümdar olan Belkıs, Süleyman Aleyhisselâm'ın yanına (geldi) kendisine Hz.
Süleyman tarafından bizzat veya birisi vasıtasiyle (denildi ki senin tahtın
böyle midir?) buna benzetmekte bulunuyor mu? 0 kadında (dedi ki: Bu, sanki o)
Yani: taht âdeta benim tahtım gibi, aralarında bir fark göremiyorum. Kadın; "bu
o'dur veya değildir" demekte bulunmamış kendisinin yalanlanacağından korkmuş,
fazla bir ihtiyat ve akıl alameti göstermiş oldu. Ve o pek zeki kadın dedi ki: (maamafih
bize ondan evvel) Bu tahtın buraya böyle bir mucize olarak getirilmesinden evvel
(bilgi verilmiş oldu) biz Hz. Süleyman'ın yüce bir Peygamber olduğuna, Allah'ın
kudretiyle ne kadar mucizeler göstermeye muvaffak bulunduğunu öğrenmiştik.
Kısacası Hüdhüd'ün mektubu getirmesi, hediyelerin kabul edilmemesi de bu bilgiyi
temin eden sebeplerden bulunmuştur, (ve) Binaenaleyh (bizler müslümanlar olduk)
Hz. Süleyman'ın Peygamberliğini tasdik ederek ona teslimiyeti bir vazife bildik.
43. Onu, Allah'ın başka
tapdığı şeyler -İslâmiyetten- men etmiş idi. Şüphe yok ki o, kâfirler olan bir
kavimden idi.
43. Görülüyor ki:
Belkıs pek akıllı düşünen, konuşan bir kadın imiş. (Onu, Allah'ın başka taptığı
şeyler) Öyle güneşe tapınması, İslâmiyetten (men etmiş idi) böyle pek fahiş bir
cereyana tâbi olmuş idi. Evet.. (Şüphe yok ki, o kâfirler olan bir kavimden idi)
Onlara uymuş, Hz. Süleyman'ın yanına gelinceye kadar o kâfir kavminden korkarak
tevhit dinî ile şereflenmemişti, şimdi Süleyman Aleyhisselâm'ın koruması
sayesinde o korkudan kurtularak İslâmiyetini ilan etmiştir.
44. Ona denildi ki saraya
gir. Ne zamanki onu gördü, onu derin bir su sandı, iki baldırını açıverdi. -Hz.
Süleyman- dedi ki: 0 hakikaten billurdan döşenmiş, düz, açık bir yerdir. -Kadın
da- dedi ki: Yarabbi! ben nefsime zulmettim ve Süleyman ile beraber âlemlerin
Rabbi olan Allah'a teslim oldum.
44. Belkıs Hz. Süleyman'ın
sarayına gelince teşrifatçılar tarafından (Ona) Belkıs'a (denildi ki, saraya
gir) içeriye git. Halbuki: 0 sarayın giriş, beyaz şeffaf, billurdan bir tabaka
ile döşenmiş altından da akan su bulunmuş idi. 0 ince cam tabaka adeta bir engin
deniz, derin bir su safhası gibi görünüyordu. Belkıs, (Ne zamanki,) gelip (onu
gördü, onu derin) muazzam (bir su sandı) oradan geçmek için (iki baldırını
açıverdi) Belkıs'ın bu hareketini karşıdan gören Hz. Süleyman, ona bakmamak için
mübarek gözlerini başka tarafa çevirerek seslendi: (dedi ki: 0) su
sandığın (hakikaten billurdan) ince camlardan (döşenmiş düz, açık bir yerdir)
öyle açılmaya lüzum yok. 0
hükümdar olan kadın da
(dedi ki: Ey Rabbim!. Ben nefsime zulmettim) şimdiye kadar senden başkasına
ibadette bulundum, şimdi uyandım, (ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabbi olan
Allah'a teslim oldum.) Ey Yüce Mabudum! Senin birliğini tasdik yalnız ilâhi
zatına ibadetle mükellef olduğumu idrak ederek İslâm dinini kabul eyledim. İşte
bu zeki kadın, bu hâdiseden de bir ders almış oldu, böyle bir camdan meydana
gelmiş su sahası sanarak hataya uğradığını anladı, vaktiyle güneşi mabut sanarak
ona ibadet etmiş olmasının da bir hata bir sapıklık olduğunu düşündü. Kısacası:
Hz. Süleyman'ın böyle bir manzarayı ona göstermiş olması onun için bir uyanma
vesilesi teşkil etmişti. Bir rivayete göre Belkıs İslâmiyeti kabul ettikten
sonra yine Yemen'e hükümdar olarak gönderilmiş, orada ölünceye kadar kalmıştır.
Belkıs'ın Hz. Süleyman ile evlendiğine ve anasının bir cin olduğuna dair Kur'an-ı
Kerim'de bir işaret yoktur. Süleyman Aleyhisselâm, kırk sene kadar hükümdarlıkta
bulunmuş, elli üç yaşında iken ahirete irtihal buyurmuştur. Kendisinden sonra
oğlu hükümdarlık makamını elde etmiş ise de Beni İsrail arasında ihtilâflar
meydana gelmiş. Yehuda ve İsrail devleti adıyla iki devlete ayrılmıştır. Yehuda
devletinin payitahtı, Kudüs-i Şerif idi, hükümdarları Hz. Süleyman'ın oğulları
ve torunları bulunuyordu. İsrail devletini de Süleyman Aleyhisselâm'ın
hizmetçilerinden biri kurmuş, sonra bunlar on sıbttan = bir babadan türemiş on
kabileden ibaret bulunmuşlardır ki: Esbatı beni İsrail denilir. Bunların
başkentleri "Nablus" sonra "Sâmiriyye" şehri idi. Bunlar tamamen yoldan çıkmış,
nice bâtıl yollara, kanaatlere sahip olmuşlardır.
"Sarh" Köşk, saray, yüksek
ve muhkem bina demektir. "Lücce" toplanmış çok su, suyun orta, derin mahalli,
engin deniz mânasındadır. "Sâk" baldır, incak ağacın kök ile dalları arasındaki
kısımdır. "Mümerred" düz kaypak bir yer demektir. "Kavarir" de camdan şişeden,
sırçadan yapılan kap vesair manâsına olan "karûrenin" çoğuludur.
Sonraki Sayfa

|
|