|
37. Ve Nuh kavmini de
-helak ettik- Peygamberleri tekzib ettikleri vakit onları boğduk ve onları
insanlara bir helak ile helak ediverdik. Zalimler için bir acıklı azap
hazırladık.
37. (Ve Nuh kavmini de)
helak ettik, onlar da helake uğramış oldular (Peygamberlerini tekzib ettikleri
vakit) Nuh Aleyhisselâm'ın ve ondan evvelki Peygamberlerin peygamberlik ve
risaletlerini inkâr küfürlerinde direttikleri zaman (onları garkettik) gökten
kırk gün yağmurlar yağmış, yerlerin altındaki sular da fışkırıp çıkmış, yer
yüzü bir deniz kesilmiş.
Nuh Aleyhisselâm'ın gemisine sığınan müminler o tufan azabından kurtulmuş, bütün
kâfirler de suların içinde kalmış, boğulup gitmişlerdir, (ve onları) o
kâfirlerin boğulmalarını veya onların bu kıssalarını (insanlara ibret kıldık)
onlardan sonra dünyaya gelecek kimseler için bir uyanış dersi kılmış olduk,
onlar gibi inkâra devam edenlerin âkibetleri böyle pek korkunç bir helakten
başka değildir, (ve zalimler için) öyle kâfirlere mahsus (bir acıklı azap) da
(hazırladık) ki, o da âhiret azabıdır, pek elim olan cehennem ateşidir. Bu da
ikinci kıssadır.
38. Ve Ad'ı da, Semud'u da
ve Res ashabını da ve bunların arasında bir çok asırlar erbabını da -helak
ettik-.
38. (Ve Adı'da) Hud
Aleyhisselâm'ın kavmini de rüzgâr ile helak ettik. Bu da üçüncü bir kıssa. (Semud'u
da) Salih Aleyhisselâm'ın kavmini de bir gürültü ile helak ettik. Bu da dördüncü
bir kıssa, (ve Ress ashabını da) helak ettik. Bu da beşinci bir kıssadır. Bir
rivayete göre bu kavim, Yemame civarındaki bir bölgede veya Antalya'da Res
denilen bir kuyu civarında ikâmet edip putlara tapınan bir taife imiş.
Kendilerine Şüayb Aleyhisselâm Peygamber gönderilmişti. 0 mübarek zatı inkâr
ettiler, nihayet kuyularının suları kurumuş, kendileri bir zelzele ile mahvolup
gitmişlerdir, (ve bunların arasında) bu muhtelif, inkarcı taifelerin arasında
(bir çok asırlar erbaşını da) helak ettik. Evet.. Küfürleri yüzünden daha nice
kavimler de helak olmuşlardır ki, onların miktarı, tafsilâtını ancak Cenab-ı Hak
bilir.
39. Ve bütün onların
kendileri için misaller getirdik ve hepsini de kırdık geçirdik.
39 (ve bütün onların
kendileri için) o felâketlere uğramış eski kavimlere küfür ve isyandan
kaçınmaları için Peygamberleri vasıtası ile (misaller verdik) birçok acib
kıssalar, uyanmayı gerektirecek olaylar beyan buyurduk, onlara doğru yolu
göstermiş olduk. Buna rağmen onlar nasihat almadılar, yine inkârlarında,
isyanlarında devam ettiler (ve hepsini de) bu kötü hareketlerinin bir cezası
olmak üzere (kırdık geçirdik) hepsini de acib bir surette helak etmiş olduk.
İşte küfür ve isyanın müthiş âkibetü. Artık sen peygamber Hazretlerinin
risaletini kabul etmeyen, onun tebligatına muhalefet eden taifeler de bunu
düşünsünler, onlar da o eski kavimlerin tarihi hallerine pekâlâ vâkıf
bulunmaktadırlar.
40. Ve andolsun ki,
felâket yağmuruna tutulmuş olan beldeye varmışlardı. Artık onu görür olmamışlar
mı idi? Hayır öldükten sonra dirilip kalmayı ummaz olmuşlardır.
40. Bu mübarek âyetler,
peygamber asrındaki bir kısım müşriklerin de eski kavimlerin yok olan yurtlarını
gördükleri halde onlardan ibret almadıklarını bildiriyor. Bilakis Hz.
Muhammed'in peygamberliğini uzak görerek onunla alaya cür'et gösterdiklerini
kınamak için teşhir ediyor. O müşriklerin neticede azaba uğrayınca doğru yoldan
çıkmış olduklarını anlayacaklarını ve öyle nevalarına tapan kâfirlere Resûl-i
Ekrem'in ilgilenme ve savunmada bulunamıyacağını ve onlardan ekserisinin
hayvanlardan daha sapık ve işitmek, anlamak kabiliyetinden yoksun kimseler
olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve andolsun ki,) o Muhammed'in
Peygamberliğini inkâr eden Kureyş müşrikleri ve diğerleri (felâket yağmuruna
tutulmuş olan karyeye) Lût kavminin mahv ve harâb olan yurtlarına varmışlardı,
(artık onu görür olmamışlar mı idi) elbette görmüşlerdi, ondan bir ibret dersi
almalı değil mi idiler?. Küfürlerinden ve eşcinsellik gibi çirkin
hareketlerinden dolayı Lût kavminin beş beldesinden dördü üzerine gökten taşlar
yağarak hepsi de helak olmuşlardı. Yalnız bir belde ahalisi öyle çirkin bir
harekette bulunmadıkları için onlar bu felâkete uğramamışlardı, (hayır) o çağdaş
müşriklerde (öldükten sonra dirilip kalkmayı ummaz olmuşlardır) onlar da
kıyameti inkâr edenler, bunun içindir ki, tarihten ibret almazlar, sonunda daha
nice azaplara tutulacaklarını düşünmezler, bu sebeple o şirk dolu hareketlerinde
devam eder dururlar.
41. Ve seni görünce de
seni ancak bir eğlence yerine tutuyorlar, Allah'ın Peygamber olarak gönderdiği
bu mudur diyorlar.
41. (Ve) Ey yüce
peygamber!. O müşriklerin cahilliğine davranışlarının alçaklığına son yoktur.
Hatta onlar (seni görünce de seni ancak bir eğlence yerine tutuyorlar) senin
yüceliğini, faziletini, onların haklarında ne kadar iyilik ister olduğunu takdir
edemiyorlar, bilakis alay etme alçaklığında bulunuyorlar. (Allah'ın Peygamber
olarak gönderdiği bu mudur, diyorlar.) Hz. Muhammed'in öyle Peygamberliği apaçık
olan bir zatın risaletini uzak görüyorlar.
42. Az kaldı ki bizi
mabutlarımızdan sapıtıversin, eğer biz onların üzerine sabreder olmasa idik
-diyorlar- ve yakında azabı gördükleri zaman yolca kimin daha sapık olduğunu
bileceklerdir.
42. 0 müşrikler, küfür
ve şirk üzere sebat ettiklerini bir başarı sanarak şöyle de iddiada
bulunuyorlar: (az kaldı ki,) o Peygamberlik iddia eden zat (bizi mabutlarımızdan
sapıtıversin) bizi onlara ibadetten uzak düşürsün (eğer biz onlar üzerine
sabreder olmasa idik) onların ibadetlerine devam hususunda sabır ve sebat
göstermese idik elbette bizi onlara tapmaktan yoksun bırakacak idi diyorlar,
(ve) Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: Onlar (yakında azabı gördükleri zaman) ahirete
sevkedilerek cehennem ateşine atılacakları vakit artık dünyada iken (yolca kimin
daha sapık) bulunmuş (olduğunu bileceklerdir.) müminlerin mi, yoksa kendilerinin
mi sapıklık içinde yaşamış olduklarını anlayacaklardır. Artık kendilerinin
sapıklık içinde kalmış oldukları gerçekleşmiş olacaktır. Ama ne yazık ki, artık
geçmişi geri getirme imkânı yoktur.
43. Gördün mü o hevasını
mabut edineni?. Artık seni mi onun üzerine bir vekil olacaksın?
43. Ey yüce Rasûl! 0
müşriklerin halleri ne kadar kınamaya lâyıktır?. (Gördün mü o hevasını mabut
edineni?.) bir delile, bir düşünceye dayanmak mahlûkata tapınan kimsenin o pek
cahilce hali ne kadar gariptir, tuhaftır, akıl ve hikmete aykırıdır. Binaenaleyh
ey sânı yüce Resul!. Sen mazursun, öyle bir kimseyi düzeltmeğe bizzat güç
yetiremezsin. (artık sen mi onun üzerine bir vekil olacaksın?.) Onu öyle heva ve
hevesine tâbi olmaktan geri bırakıp muhafaza edeceksin?. 0 kabiliyetini öyle
kötü kullanarak hidayet yolundan ayrılmıştır. Öyle sapıklık erbabını korumaya
senin kudretin yoktur, sen mazursun.
44. Yoksa zanneder misin
ki, onların ekserisi işitirler veya akıllaca düşünürler?. Onlar başka değil,
hayvanlar gibidirler, belki onlar yolca daha sapıklardır.
44. Ey Yüce Resul!.
Sen o gibi mürşik kimseleri olanca azim ve gayretle irşada, aydınlatmaya
çalışıyorsun. Ne yazık ki onlar, istifade kabiliyetlerini kaybetmiş kimselerdir
(yoksa zanneder misin ki, onların ekserisi işitirler) senin öğütlerini dinlerde
kendilerini fenalıklardan uzaklaştırırlar? (veya) onları (akıllıca düşünürler?.)
ne gezer.. Onlar yaratılıştan gelen güzel kabiliyetlerini, akli güçlerini elden
çıkarmış kimselerdir. Onlar güzelce düşünmek, haklarındaki hayır ister öğütleri
takdir edebilmek kabiliyetinden mahrum kalmışlardır, (onlar başka değil,
hayvanlar gibidirler) nasihatlardan, âyetlerden yararlanmış olmamak huşundan
hayvanlar kabilinden kimselerdir, (belki onlar) o müşrikler (yolca) hayvanlardan
(daha sapıklardır) Çünkü: Hayvanlar, kendilerini besleyen sahiplerine boyun
eğerler. Kendilerine zararlı olan birçok şeyleri bilirler, onlardan çekinirler,
kendi atlayacakları yerleri bilip dosdoğru oraya giderler. 0 müşrikler ise
kendilerini yaratan Yüce Yaratıcının emirlerine itaat etmezler, onun kendi
haklarındaki lütuf ve ihsanını takdir edemezler, karşılarında parlayıp duran
Allah'ın birliğini kudret ve azamet delillerini görmezler, körükürüne yaşarlar,
şeytanca vesveselere tâbi olurlar, bir takım âciz, fani mahlûklara, kendi heva
ve heveslerine tapınmak cehaletinden geri durmazlar. Mamafih, hayvanlar,
mükellef olmadıkları için kendi hareketlerinden sorumlu değildirler. İnsanlar
ise mükelleftirler, bütün amellerinden dolayı sorumludurlar "Heva ve heves"
kendilerine uyulan bâtıl, zararlı şeyler demektir.
45. Görmedin mi, gölgeyi
nasıl uzatmıştır. Eğer dileyecek olsa idi onu elbette sakin kalırdı Sonra güneşi
gölge üzerine bir delil kıldık.
45. Bu mübarek âyetler,
âlemi yaratan Allah Teâlâ hazretlerinin mukaddes varlığına şahitlik eden çeşitli
delilleri kapsar. İnsanlığın istifadesi için yaratılmış olan bir kısım yaratılış
izlerini tefekkürün gereğine işaret ediyor. Buna rağmen birçok insanların
nankör, kıymet bilmez bir halde bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey
sânı Yüce Resul!. (Görmedin mi) Kerim olan yaratıcının kudretinin sanatına,
hilkatinin şaheserine bakmadın mı? Elbette ki, bakmış bulunuyorsun, (gölgeyi
nasıl uzatmıştır) fecrin doğuşu ile güneşin doğuşu arasında uzatılmış bir tarzda
ortaya çıkan gölge, daha güneş bulunmadığı halde nasıl şahane şekilde vücude
gelmektedir. Sonra güneşin doğuşu anında her şeyin gölgesi ne kadar uzun, bir
biçimde görünmeğe başlamaktadır, (eğer) o Kudret sahi Allah (dileyecek olsa idi
onu) o gölgeyi (elbette sakin kilarda) o gölge sabit bir halde kalırdı, onu
güneş yok edemez, değiştiremezdi. Ve Cenab- Hak buyuruyor ki: (sonra güneşi
gölge üzerine bir delil kıldık) artık insanlar güneş ile onun yürüşündeki
değişmeler ile gölgelerin hallerine, bir yerde ne kadar sabit olacağına, ne
zaman oradan ayrılacağına delil getirmiş bulunurlar.
Eğer güneş olmasa idi gölge
bilinemezdi, nur olmasa idi karanlık bilinemezdi, çünkü eşya zıtlarıyla bilinir.
46. Sonra onu -o gölgeyi-
azar azar kendimize -dilediğimiz yöne-çekip almışızdır.
46. Cenab-ı Hak, diğer
bir kudret ve hikmet belirtisine işaret için buyuruyor ki: (Sonra onu) o gölgeyi
(azar azar) yavaş yavaş (kendimize) dilediğimiz yöne (çekip almışızdır) artık
hiçbir yaratık onu başka bir yöne çevirmeğe gücü yetmez. Gölgelerin devamlı
olarak durması uygun olmadığı gibi hemen birden uzaklaştırılması da insanların
faydasına uygun değildir, aksi takdirde insanlam birçok işleri yüzüstü
bırakılmış bir halde kalmış olur. Binaenaleyh güneşin bir müddet devamı,
gölgenin ona göre değişim göstermesi, sosyal hayatın ihtiyaçlarını tatmin,
hikmet ve faydasını kapsamaktadır.
47. (0, o) mukaddes zat
(dır ki: Sizin için geceyi bir örtü ve uykuyu bir rahat, ve gündüzü de bir
yayılma zamanı kıldı.-
47. (0) güneşi,
gölgeleri ve diğer hâdiseleri yaratan (o) en yüce zat (dır ki) Ey insanlar!,
(sizin için geceyi bir örtü) kılmıştır. Gecenin karanlığı bir elbise gibi sizi
örter, eşyayı gizler (ve uykuyu bir rahat) kılmıştır. Geceleyin meşgalelere son
verilir, bedenler rahata kavuşur, herkes uykuya dalarak istirahate kavuşur (ve
gündüzü de bir yayılma zamanı kıldı) gündüz olunca herkes uyanır, yeni bir hayat
faaliyeti başlar, rızkını vesair menfaatlerini temine çalışır. Adeta bir ölüm
demek olan uykudan uyanıp kalkar, bir haşir ve neşir hükmünde bulunan uyanıklık
haline gelmiş olur.
48. (Ve o, o) Kerim zat
(tır ki: Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderdi ve gökten tertemiz
bir su indirdik.
48. (ve o) Hikmet sahibi
yaratıcının mukaddes varlığına şahadet eden şu delile de bakınız ki: (o) yüce
zat (dır ki: Rüzgârları rahmetinin önünde) yani: Yağmurlardan önce (bir müjdeci
olarak gönderdi) yağmur yağacağını müjdelemektedir. Bu ne büyük bir ilâhi
lütuftur?. Evet.. 0 yüce halikın, lütuflarına bakınız ki, şöyle buyuruyor: (ve
gökten) buluttan, üstünüzden hayatın mayası olan (tertemiz bir su indirdik) bir
su ki, hem de başkasını temizleyicidir. İnsanlığın hayatını devam ettirmesine
bir vesiledir, birçok faidelere sahiptir.
49. Tâki onunla bir ölü
beldeyi ihya edelim ve yaratmış olduklarımızdan birnice hayvanları ve birçok
insanları sulayalım.
49. İşte o Kerim olan
yaratıcı buyuruyor ki: 0 suyu indirdik (Tâki onunla bir ölü beldeyi diriltelim)
o belde arazisini bitki bitirme gücüne nail kılalım, birçok ekinler ile,
sebzeler ile, ağaçlar ile yeniden bir hayat bulmuş gibi olsun (ve yaratmış
olduklarımızdan) develer, sığırlar, koyunlar gibi (birnice hayvanlar ve birçok
insanları sulayalım) bu hayat sahipleri o sulardan istifade ederek en büyük
hayati ihtiyaçlarını sağlamaya muvaffak olsunlar. İşte bu hikmet dolayısı iledir
ki, yeryüzünün her tarafında çeşitli su kaynakları mevcuttur, birnice ırmaklar
çeşmeler akıp durmaktadır. Bütün bunlar, birer büyük ilâhi nimettir.
50. Mukaddes zatım
için onu -o yağmur nimetini- tefekkür etsinler diye aralarında türlü türlü
suretlerde bulundurmaktayız. Halbuki insanların pek çoğu ancak nankörlükte
bulunmuştur.
50. İşte Hak Teâlâ
Hazretleri buyruyor ki: (Zatı akdesim hakkı için onu) o yağmurların inişini, o
nimetlerin arka arkaya gelişini insanlar (tefekkür etsinler için aralarında)
öteden her (türlü türlü suretlerde bulundurmaktayız) muhtelif yerlerde vakit
vakit yağmurlar yağıyor, oralarda bulunanlar ondan istifade ediyorlar. Bu ne
büyük bir nimeti. Diğer bir görüşe göre de: "Yağmurları, bulutları yaratıp,
varetmeye ait izahları, gerek Kur'an-ı Kerim ile ve gerek diğer semavi kitaplar
vasıtasiyle insanlar arasında tetrar tekrar ifade etmişizdir" tâki bu beyanattan
insanlar yararlanmış olsunlar, nail oldukları nimetlerin kıymetini bilip şükrünü
edaya çalışsınlar. (Halbuki: İnsanların pek çoğu ancak nankörlükte bulunmuştur)
bu nimetleri kendilerine ihsan eden yüce yaratıcıya kulluk etmekten kaçınmış,
bir takım yaratıklara tapınmakta bulunmuş, Allah fikrinden mahrum kalmışlardır.
Hattâ deniliyor ki: Cahiliyyet zamanında bir takım kimseler, yağmurların
yağmasını bir takım yıldızların düşmesi veya
doğmasına hamleder, bu
yıldızları birer hakiki yaratıcı tanır, bunlara tapınırlardı. Şöyle ki: Onlara
göre tan yerinin ağarması ile beraber batı tarafındaki bir yıldız menzilinden
düşer, onun rakibi olan diğer bir yıldız da hemen doğu tarafından doğmuş olur.
İşte bu, yıldızların böyle düşmesi üzerine bu yağmurlar yağmaya başlarmış.
Yıldızların bu düşmesine "Nev" denilir ki: çoğulu "Enva"dir. Böyle bir iddia,
tabiata tapma neticesinde oluşan bir kanaattir ki bâtıl oluğu gayet açıktır.
51. Ve eğer dilemiş olsa
idik elbette her beldede bir korkutucu gönderirdik.
51. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün beldeler ahalisine Peygamber gönderilmiş
olduğunun ve bu hususta münkirlere aldırmayıp onlara karşı cihad ile vazifeli
bulunduğunu bildiriyor. Yüce Yaratıcı Hazretlerinin birliğine, kudretine diğer
birer delil olmak üzere denizlerin farklı durumlarını ve insanların iki kısma
ayrılmış olduğunu düşünmek için gözler önüne koyuyor. Kâfirlerin de ne cahilce
hareketlerde bulunduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son
peygamber!, (eğer dilemiş olsa idik elbette her karyede) her beldede onun
ahalisi için (bir korkutucu) bir Peygamber (gönderirdik) bu peygamberlik
vazifesi, yalnız sana bağlı kalmazdı. Fakat senin kadrini yüceltmek seni diğer
Peygamberlere üstün kılmak için böyle müstakil ve bütün insanlığa yönelmiş bir
sânı yüce Peygamber olmak üzere göndermiş olduk.
52. Artık sen kâfirlere
itaat etme ve onlara karşı kur'ân ile büyük bir cihat ile macahedede bulun.
52. (Artık) ey seçkin
ve yüce peygamber!, (sen kâfirlere itaat etme) onlara karşı yumuşaklık gösterme,
öyle güzel muamele ile İslâm dâiresine girecek kabiliyette bulunmayanların
kalplerini ısındırmak için kendilerine yaltaklanarak muamelede bulunma (ve
onlara karşı bununla) Kur'an-ı Kerim'i okuyarak, ondaki öğütleri, kıssaları,
eski inkarcı kavimlerin başlanna gelmiş olan azapları bildirmek suretiyle (büyük
bir cihad ile mücahedede bulun.) Çünkü bütün insanlığı bu şekilde İslâm dinine
davet etmek, büyük bir cihattır, açık ve gizli mücahedeleri camidir. Bu suretle
birçok kimseler uyanarak İslâm şerefine nail olabilirler. Hattâ deniliyor ki:
Câhil ahmak kimselere karşı böyle ilmi deliller ile cihatta bulunmak, düşmanlara
karşı kılıç ile cihatta bulunmaktan daha büyüktür. İşte güzel öğütün mühim
neticeleri!.
53. Ve o, o -büyük
yaratıcı- dir ki: İki denizi kendi mecralarına salıvermiştir, şu lezzetlidir
fazlaca tatlıdır, şu da tuzludur, acı bir sudur. Ve ikisinin arasına da bir
hail, görülemiycek bir perde vücude getirmiştir.
53. (Ve 0, 0) Büyük
Yaratıcı (dır ki: İki denizi kendi akış istikametlerine salıvermiştir) onlar
birbirine yakın, bitişik ve pek geniş oldukları halde yine biribirine
karışmıyorlar. İlâhi Kudret ile ayrı ayrı akıp duruyorlar, (şu) deniz suyu
(lezzetlidir, fazlaca tatlıdır) son derece lezzetli bulunmaktadır (şu da) şu
ikinci deniz de yakıcı bir derecede (tuzludur, acı bir sudur) böyle biribirine
yakın iki deniz oldukları halde suları arasında böyle büyük fark vardır. Bu ne
büyük bir ilâhi kudret eseri!, (ve) o Büyük Yaratıcı bu (ikisinin arasıda da bir
engel) bir mâni (görülemiyecek bir perde) veya pek ziyade bir zıtlaşma (vücude
getirmiştir) herbiri sanki diğerinden uzaklaşarak kaçınır, birinin suyu diğerine
tesir edemez. Nitekim ırmaklar ile denizler arasında da böyle bir fark
görülmektedir. Irmak suları tatlı olduğu halde birçok denizler acı
bulunmaktadır. Bütün bunlar Allah'ın birer kudret eseridir.
54. Ve o, o -kerim
yaratıcı- dir ki, sudan insanı yaratmıştır, sonra onu erkek ve dişi kılmıştır ve
Rab'bin -her şeye- tamamiyle kadirdir.
54. (Ve o, o) Kerim
yaratıcı (dır ki: Sudan insanı yaratmıştır) Hz. Ademi başlangıçta sudan
yaratmış, onun asıl yaratılışı sudan ibarettir. Onun çocukları ve torunları da
birer damla su mesabesinden bulunan döl sularından yaratılmış ve yaratılmakta
bulunmuşturlar (sonra onu) ilk suyu, bir yaratma devirleri neticesi olarak iki
kısma ayırmış (erkek ve dişi kılmıştır) bu suretle aralarında neseb ve akrabalık
meydana gelmiştir. Bir kısmının arasında nikâh caiz olmaz, bir kısmının arasında
ise nikah helâl bulunur, bu şekilde de insanlar arasında akrabalık denilen bir
yakınlık meydana gelmiş olur.
55. -Böyle iken
kâfirler- Allah'ın gayrı kendilerine ne menfaat ve ne de zarar veremiyecek
olan şeylere taparlar ve kâfirler, - Rabbine karşı -şeytanlara- yardımcı
olmuştur.
55. Böyle iken, Cenab-ı
Hak'kın varlığı, kudret ve hikmeti bu denizler, bu insanlığın yaratılması
sebebiyle de gözüküp durmakta iken o kâfirler (Allah'ın gayrı) yaratıcılık ve
mabûdluk mertebesinin gerisinde bulunan, bu gibi yüksek vasıflara asla sahip
olamayan ve (kendilerine ne menfaat ve ne de zarar veremiyecek olan şeylere
taparlar) onların taptıkları putların hiçbir şeye gücü yetmediği bilinmektedir.
İnsanlardan hiçbir fert de Cenab-ı Hak'kın takdiri, müsaadesi olmadıkça ne bir
faideye ve ne de bir zarara kendi başlarına muktedir olamazlar, (ve) bu böyle
iken yine herhangi bir (kâfir) Ebu Cehil gibi bir inkarcı (Rabbine karşı) o
kudret ve azameti zikredilen yüce yaratıcının emirlerine muhalefet ederek ins ve
cin şeytanlarına (yardımcı olmuştur) Islâmiyete karşı düşmanlık hususunda, bâtıl
şeylere tapınmak hususunda şeytanlara, şeytan tabiatlı kimselere uyan kâfirler,
ne kadar cehalette bulunmaktadır, kendilerini yaratmış, nimetlere nail kılmış
olan Kerim Rabbe ibadeti, şükretmeyi bırakarak öyle bâtıl, faydasız şeylere
tapınmakta bulunuyorlar, kendilerini irşada çalışan, haklarında hayır isteyen
bir yüce peygamberin gösterdiği selâmet yolunu tâkibetmiyerek kendilerini
dehşetli bir helake aday etmiş oluyorlar. Ne kadar üzülünecek, bir hareket!.
56. Ve biz seni ancak bir
müjdeleyici ve bir korkutucu olarak -gönderdik-.
56. Bu mübarek âyetler.
Resûl-i Ekrem'in ne gibi vasıflara sahip olduğunu, peygamberlik vazifesi
karşılığında bir ücret istemeyip onun yüce gayesinin insanlığı doğru yola
iletmek olduğunu bildiriyor. Ve o yüce peygamberin ne kadar çok nefret
gösterdiklerini kınamak için teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak yüce
peygamberine iltifatta bulunuyor (ve) buyuruyor ki Ey yaratılanların en
şereflisi olan Hz. Muhammed (biz seni göndermedik) seni bu sahip olduğun
peygamberlik vazifesiyle mükellef kılmadık (ancak bir müjdeleyici ve korkutucu
olarak) gönderdik, risalet vazifesiyle vazifeli kıldık, senin başlıca vazifen,
îman ve taat sahiblerini sevap ile müjdelemektir, küfür ve isyan içinde
yaşayanları da ceza ile, ilâhi azap ile korkutmaktır.
57. De ki: Ben bunun
üzerine sizden bir ücret istemiyorum, ancak Rabbine doğru bir yol edinmek
isteyen kimseyi -istiyorum-.
57. Ve Ey Yüce Peygamber!.
0 îmana davet ettiğin kimselere (de ki: Ben bunun üzerine) bu risaletimi size
tebliğ ettiğimin karşılığında (sizden bir ücret istemiyorum) öyle bir zanda
bulunmayın, benim peygamberlik şerefim, öyle zanlardan, töhmetlerden uzaktır,
(ancak Rabbine doğru bir yol edinmek isteyen kimseyi) istiyorum, benim
tebligatım üzerine imân şerefine nail, hidayete ulaşanların varlığını, o vesile
ile Allah yanında ecir ve mükâfata nail olmamı Cenab-ı Hak'tan niyaz eyliyorum.
Artık her insaf sahibi, düşünen insan için lâzım değil midir ki, bunu takdir
ederek Allah'ın yoluna girmiş olsun?.
58. Ve ölmeyecek olan bir
hayat sahibine tevekkül et ve ona hamd ile beraber teşbihte bulun ve kullarının
günahlarına onun haberdar olması kifayet eder.
58. (Ve) Ey sânı yüce
Resul!. Bütün menfaatlerin elde edilmesi zararların giderilmesi hususunda
(ölmeyecek olan bir hayat sahibine) yani ölmeyecek diri olan ve kıdem ve beka
sıfatlariyle vasıflanmış bulunan Allah Teâlâ'ya (tevekkül et) yalnız ona
itimatda bulun. Çünkü tevekkül ve itimada en lâyık olan, ancak O'dur. Ölüme
mahkûm olan mahlûkat ise tevekküle mahal olamaz, onlar fanidirler, onlara
tevekkül edenler onların ölmeleriyle büyük ümitsizlik ve kedere, hayal
kırıklığına uğramış olurlar, (ve) Ey en kerim dost!, (ona) o ezeli ve baki olan
mabuduna (hamd ile beraber teşbihte bulun) onun nimetlerine hamd ve şükret, onun
mukaddes zatını bilcümle noksanlardan tenzihe çalış. Bu kulluk vazifesini ifa
için (#) mübarek cümlesini çokça okumalıdır, (ve kullarının günahlarına onun) o
büyük yaratıcının (haberdar olması kifayet eder) onların gizli ve aşikâr bütün
günahlarını ve peygamber aleyhindeki dedikodularını, kötü niyetlerini Cenab-ı
Hak tamamen bilmektedir. Artık sen, Ey Yüce Resul!. Üzülme, onların
küfürlerinden dolayı sen mesul değilsin. Onlar kendi cinayetlerinin cezasına
ergeç uğrayacaklardır.
59. 0 ki, gökleri ve yeri
ve bunların arasında olanları altı günde yarattı, sonra arş üzerine hükümran
oldu. 0, Rahmandır, onu haberdar olandan sor.
59. Ey Yüce Peygamber!.
(0 ki) seni tevekkül ile tevhit ve teşbih ile mükellef kılan kerim mâ'bud ki
(gökleri ve yeri ve bunların arasında olanları) fezaları, maddeleri,
çeşitli hayat sahiplerini
(altı günde yarattı) yani: O kadar bir müddet içinde yoktan meydana getirdi,
(sonra arş üzerine hükümran oldu) yani: İlâhi hükümranlığı tecelli etti, bütün
bu vücude geten âlemler üzerinde Cenab-ı Hak'kın tedbiri, idari hâkimiyyeti
cereyan etmeğe başladı. İşte (o) bu kâinatı böyle yaratıp idare buyuran
(Rahmandır) o Kerim ve merhamet sahibi olan yaratıcıdır ki, ondan başkasına
kulluk edip bağlılık arzetmek, ta'zim secdesinde bulunmak asla caiz değildir.
Artık (o'nu) öyle kısaca bildirilen kâinatın yaratılışına Cenab-ı Hak'kın arş
üzerine istivasına ait meseleyi her şeyden hakkıyla (haberdar olandan sor) yani:
Bütün kâinatın zahirine, içyüzüne tamamiyle vakıf olan sânı yüce yaratıcı
Hazretlerinden sual et, onun Kur'an lisanı ile, vahiy ve ilhamiyle
açıklamalarını bekle. Çünkü o pek muazzam şeyler hakkında layı ki ile bilgi
sahibi olabilmek için başka çare yoktur.
60. Ve onlara "Rahmana
secde ediniz" denildiği zaman, dediler ki: Rahman nedir?. Bize emrettiğine biz
secde eder miyiz?. Ve -bu emir- onların daha ziyade nefretlerini arttırdı.
60. (Ve onlara) o
müşriklere (Rahmana secde ediniz) namaz kılınız kulluk secdesinde bulununuz
(denildiği zaman) o kâfirler, bilmezlikten gelen bir vaziyet alarak (dediler ki:
Rahman nedir?) biz onu bilmiyoruz, artık (bize emrettiğine) böyle neden ibaret
olduğunu bilmediğimize (biz secde eder miyiz?.) Biz böyle bir secde emrine asla
riayette bulunmayız, (ve) böyle rahmana secde ile emir veya müslümanların
secdeye vardıklarını görmeleri (onların) o müşriklerin (daha ziyade) îmandan,
hakka tâbi olmaktan (nefretlerini arttırdı) dinsizliklerinde ısrar edip
durdular, böyle hidâyetlerine vesile olacak bir emre riayet etmediler, kulluk
secdesinden kaçındılar. Ne büyük bir mahrumiyeti. Bu âyeti kerime, yedinci secde
âyeti bulunmaktadır. Bunu okuyanın ve dinleyenin tilâvet sevdesinde bulunması
hanefilere göre vacip, diğer imamlara göre sünnettir.
61. Pek yüce o, -büyük
yaratıcı- ki, gökte burçlar vücude getirmiştir ve orada bir çırağ ve bir nurani
ay yaratmıştır.
61. Bu mübarek âyetler,
Allah'ın zatı için kullarının kulluk secdesi etmekle mükellef olduklarını büyük
yaratıcının bir kısım yüce kudret eserlerine dikkat nazarları çekiyor. Hâlis
kulların hareket tarzlarını ve ne gibi yakarışlarda bulunarak ibadete ve taate
devam ettiklerini bildiriyor ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu
hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Pek yücedir) ortak ve benzerden uzaktır (o) Büyük
yaratıcı (ki; Gökte burçlar vücude getirmiştir) bunlar gezegen denilen yedi
yıldız için birer yüksek köşk mesabesinden bulunan yüksek menzillerdir, (ve
orada) o gökte veya burçlarda (bir çırağ) yani: Güneş (ve bir nurani ay)
geceleyin ışık saçan ayı (yaratmıştır) bunlar ne kadar büyük birer kudret
eseridir!. "Burûç" lügatte burcun çoğuludur, yüksek makamlar, saraylar, köşkler
demektir. Astronomi tâbirine göre: Oniki semavi makamdan ibarettir ki, bunlar
Kuzu, Boğa, İkizler, Yengeç, Asian, Başak, Terazi, Akrep, Yay, oğlak, Kova,
Balık, adındaki burçlardır. Kuzu ile Akrep, Merih yıldızının menzilleridir. Boğa
ile Terazi, Zühre yıldızlarının menzilleridir. İkizler ile Başak, Utarit
yıldızının mezilleridir. Yengeç, Ayın menzilidir, Aslan, Güneşin menzilidir. Yay
ile Balık Müşteri yıldızının menzilidir. Oğlak ile Kova da Zuhal yıldızının
menzilleridir. Bu burçlar, tabiat itibariyle üçer üçer olarak dört kısma
ayrılmıştır. Şöyle ki: Boğa, Başak ve Oğlak burçları yaratıştan toprakla
ilgilidir. Kuzu, Aslan ve Yay burçları yaratılıştan âteşle ilgilidir. İkizler,
Terazi ve Kova burçları yaratmışlarından hava ile ilgilidir. Yengeç, Akrep ve
Balık burçları da yaratılıştan su ile ilgilidir.
62. Ve o, -o Halikı
Kerimdir ki: Tefekkür eden veya şükürde bulunmak isteyen kimse için geceyi ve
gündüzü birbiri ardınca gelmekte kılmıştır.
62. (Ve o) Kerim yaratıcı
(dır ki, tefekkür eden) Cenab-ı Hak'kın şefkatini tefekkür edip, kudretinin
san'atını düşünen (veya şükürde bulunmak isteyen) onun nail olduğu çeşitli
nimetlerine karşı şükretmeye bir kulluk vazifesi bilen (kimse için geceyi ve
gündüzü birbiri ardınca gelmekte kılmıştır) bunlardan her bir diğerine halef
oluyor, biri diğerinin yerine geliyor, herbiri kendisine ait nurdan, ışıktan
yeryüzündeki olanları faydalandırıyor. Bunlardan her biri, kendi hareketindeki,
varlığındaki intizam ve hikmet itibariyle bir kudret hârikası, bir Allah'ın
birliğinin delili mahiyetinde bulunmaktadır. Eğer bunların her biri daima aynı
vaziyette bulunsa nizamı âlem, insanların menfeatleri zayi olur gider.
63. Ve Rahmanın -hâlis-
kulları, onlardır ki, yer yüzünde mütevâzi bir halde yürürler ve cahiller onlara
hitabettikleri vakit "selâmetle" derler.
63. (Ve Rahmanın) 0
Rabbi Kerim'in samimi, düşünen (kulları) ise öyle kulluk secdesinden kaçınan
kimseler gibi değildirler. 0 muhterem kullar (onlardır ki: Yeryüzünde
mütevaziane bir halde bulunurlar) Allah'ın büyüklüğünü düşünerek kibir ve
gururdan kaçınırlar, kendi acizliklerini bilerek yumuşaklık ile, tevazu ile
hareket ederler, kimseye karşı kibirli olarak, kendilerini öven bir vaziyet
almazlar, (ve cahiller onlara hitabettikleri vakit) bir takım ahmaklar, o alçak
gönüllü zatlara karşı hoş görülemiyecek lakırdılarda bulundukları zaman, o
muhterem zatlar, fena bir tarzda karşlıkta bulunmazlar, belki (selâmetle
derler.) yani: Haydi işinize gidiniz, sizinle bizim aramızda ne hayır ve ne de
şer vardır, biz sizden selâmette bulunmaktayız, siz de hâlinizi düzelterek
selâmete kavuşunuz.
64. Ve onlar ki: Rableri
için secde edenler ve kıyamda bulunanlar olarak gecelerler.
64. (Ve onlar ki:) 0
samimi müminler ki (Rableri için secde edenler) oldukları: halde (ve kıyamda
bulunanlar olarak) ibadete devam eder bir halde (geceler), böyle gecelerini
ibadet ve taatle tamamen veya kısmen değerlendirmeğe çalışırlar, kerim
mabudumuza kulluk etmeye devam ederler.
65. Ve onlar ki: Ya
rabbenal. Bizden cehennem azabını defet derler. Şüphe yok ki, onun azabı,
bertaraf olmayan bir hüsrandır.
65. (Ve onlar ki) 0
ibâdet eden mütteki kullar ki, Hak Teâlâ'ya yakarışta bulunarak (Ey Rabbimizl.
Bizden cehennem azabını defet derler) kendi güzel amellerine bu amellerinin
devam edeceğine aldanmayarak böyle bir şefkat istemeye gerek görürler. Evet..
(Şüphe yok ki, o'nun) o müthiş cehennemin (azabı bertaraf olmayan bir
hüsrandır.) bir sürekli felâkettir. Artık ondan korunmak, öyle bir azaba
uğramamak temennisinde bulunmak her düşünen insan için bir görevdir.
66. Filhakika o -cehennem-
pek kötü bir karargâh bir ikâmetgâhtır.
66. (Filhakika o)
Cehennem, o ebedî azap yurdu (pek kötü bir karagâh) dır, pek ateşli bir istikrar
yeridir (ve) orası kâfirler için pek müthiş, sonsuz (bir ikametgâhtır) orada
sürekli azap görüp duracaklardır. Artık böyle pek korkunç bir ceza yurduna
sevkedilmemek için kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışmaktan ve kerem ve
merhamet sahibi olan mabudumuzun korumasına sığınmaktan başka çare yoktur. İşte
samimi, düşünen müminler, bu görevi pek güzel değerlendirirler.
67. Ve onlar ki: Harcama
yaptıkları zaman ne israfta ve ne de darlık göstermekte bulunmuş olmazlar. Bunun
arasında mutedil bir halde bulunmuş olurlar.
67. Bu mübarek
âyetler de samimiyet sahibi, mutteki olan kulların bir kısım seçkin
özelliklerini güzel göstermek için beyan buyurur. Dinen yasak olan şeyleri
işleyenlerin de ne büyük bir sorumluluğa düşeceklerini hatırlatıyor. Fakat daha
sonra tevbe edip, af dileyip de yararlı amellerde bulunacak olanların da ilâhi
affa nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve onlar) o salih kişiler
(ki, harcama yaptıkları zaman) itidalden ayrılmazlar, (ne israfta ve ne de
darlık göstermekte bulunmuş olmazlar) üzerlerine düşen malî vazifeleri,
sadakaları yerine getirirler, fakirlere, zayıflara iyilikte bulunurlar. Fakat
lüzumsuz yere, gösteriş için israfta bulunmazlar, kendilerini ihtiyaç içinde
bırakacak derecede başkalarına yardıma koşmazlar, aksine cimrilik göstererek
yardım etmeye muhtaç olanlara da yardım etmekten geri durmazlar, (bunun
arasında) böyle israf ile cimrilik arasında (mutedil bir halde bulunmuş olurlar)
hayatlarında bir intizam bulunur, hem kendilerini muhtaç, güç bir halde
bulunmaktan korurlar, hem de başkaları hakkında yardımda, iyi muamelede bulunur
dururlar.
68. Ve onlar ki,
Allah ile beraber başka bir tanrıya dua etmezler ve Allah'ın haram kıldığı nefsi
öldürmezler, hakkiyle olan müstesna ve zinada bulunmazlar ve her kim bunu
yaparsa büyük bir cezaya uğrar.
68. (Ve onlar ki) o dürüst,
düşünen kullar ki: (Allah ile beraber başka tanrıya dua etmezler.) Cenab-ı
Haktan başka mabûdluk sıfatına hiç bir kimsenin sahip olmadığını bilir,
yalnız o sânı yüce yaratıcıya kullukta bulunurlar, ona duaya ve yalvarmaya devam
ederler, (ve Allah'ın) öldürülmesini (haram kıldığı nefsi öldürmezler) öyle
suçsuz
kimselerin hayatlarına
suikasdde bulunmaz (hak ile olan) kati ise (müstesna) usulü dairesinde kısas
tatbiki gibi, İslâm varlığına hücum eden din düşmanlarına karşı savaşta
bulunulması gibi haller, müstesna, bu takdirde halkın selâmetini temin için
öldürmek caiz ve bazan da gerekli olur. (ve) o iyi kullar (zinada) da
(bulunmazlar) çünkü zina en çirkin, en mesuliyeti gerektiren bir cinayettir, (ve
herkim bunu yaparsa) bu beyan olunan haramlardan hangi birini işlerse (büyük bir
cezaya uğrar) hakkında ağır bir ceza uygulaması gerekli olur.
69. Onun için kıyamet
gününde azap kat kat olur ve orada çeşit çeşit zillete tutulmuş olarak devamlı
kalır.
69. (Onun için) o dinî
yasakları işleyen herhangi bir şahıs için (kıyamet gününde azap kat kat olur)
yaptığı alçaklığın lâyık olan cezasına uğrar (ve orada) o azap içinde (çeşit
çeşit zillete tutulmuş olarak devamlı kalır) bedeni ve ruhani bir surette azap
görür durur. İşte küfrün ve ona bağlı kötülüklerin neticesi, böyle dehşetli,
ebedî bir azaptır.
70. Ancak tövbe eden ve
îmân eden ve salih amel ile amelde bulunan müstesna. Artık Allah onların
günahlarını sevaplara tebdil eder ve Allah çok yariığayıcı, çok esirgeyici
bulunmaktadır.
70. (Ancak) daha
dünyada iken, bir güzel düşünce neticesinde (tövbe eden) yapmış oldukları
kusurları terkederek onlardan kaçınan, Cenab-ı Hak'tan aflar temenni ederek
(salih amel ile amelde bulunan) dinen övülmüş sevaba vesile bulunan güzel
hareketlere, ibadetlere başlayan kimse (müstesna) Cenab-ı Hak onu af ve mağfiret
buyurur. Evet.. (Allah Teâlâ) öyle tövbe istiğfar etmiş (olanların günahlarını
sevaplara tebdil eden) kötülüklerini af ederek kendilerini güzel mükâfatlara
nail buyurur (ve Allah çok yariıgayıcı)dır. Tövbekar kullarının kusurlarını
afveder ve örter ve o Kerim Yaratıcı (çok esirgeyici bulunmaktadır.) kusurlarını
bilip itiraf eden, onları terk eyeleyen kullarını azaptan korur, haklarında
rahmet ve şefkat ile muamele yapar.
71. Ve her kim tövbe etmiş
ve salih amelde bulunmuş olursa artık şüphe yok ki, o Allah Teâlâ'ya rızasını
kazanmış olarak döner.
71. Evet.. (Ve her kim
tövbe etmiş ve salih amelde bulunmuş) meşru olmayan davranışlarına samimi bir
şekilde son vererek üzerine düşen dinî vazifelerini ifaya başlamış (olursa artık
şüphe yok ki, o) kimse bu güzel hareketi neticesinde (Allah Teâlâ'ya rızasını
kazanmış olarak döner) artık vaktiyle yapmış olduğu günahları, kusurları ilâhi
afv sayesinde işlenilmemiş gibi olur. İşte Hak Teâlâ Hazretlerinin kulları
hakkında lütuf ve şefkati böyle pek ziyadedir. Binaenaleyh günahkâr olanlar,
ümidsizliğe düşmemelidirler, hemen tövbe edip ve afv dileyerek ilâhi afva
sığınmada bulunmalıdırlar.
72. Ve onlar ki, yalan
yere şahitlikte bulunmazlar ve faidesiz bir şeye uğradıkları vakit kerimler
olarak geçer giderler.
72. Bu mübarek
âyetler de o seçkin kulların diğer bir kısım güzel vasıflarını, temennilerini
bildiriyor, o muhterem zatların o yüksek vasıfları sebebiyle ne kadar güzel,
muazzam, ebedî mevkilere, nimetlere nail olacaklarını şöyle müjdelemektedir. (Ve
onlar ki) o salih, mutteki kullar ki (yalan yere şahitlikte bulunmazlar) yahut
yalan sözler söylenilen yerlerde hazır bulunup durmazlar, hakka aykırı, adaba
zıt lakırdıları dinlemekten kaçınırlar. Çünkü, o gibi bâtıl şeyleri seyredip
durmakta onlara ortak olmak demektir, (ve) o muttekiler (faidesiz bir şeye
uğradıkları vakit) meselâ: Çirkin bir lakırdıyı işittikleri veya ahlâka aykırı
bir hareket gördükleri zaman (kerimler olarak geçer giderler) kendi şereflerini
koruyarak o gibi kötülüklerden yüz çevirmiş olurlar veyahut mümkün ise iyilik
ile emir kötülükten sakındırarak işlenilen kötülüklerin ortadan kalkmasını
sağlamaya çalışırlar, bu suretle de insanlık adına iyilikte, ihsanda bulunmuş
olurlar.
73. Ve onlar ki,
Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiği zaman ona karşı sağır ve kör
olarak yıkılıp durmazlar.
73. (Ve onlar ki) o
güzel inançlı zatlar ki fPablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiği
zaman) nasihatleri, hükümleri ihtiva eden Kur'ân âyetleri kendi yanlarında
okunduğu zaman onları tam
bir hürmet ile dinlerler (ona) o verilen öğüte (karşı sağır ve kör olarak
yıkılıp durmazlar) onun yüce hakikatini idrak ederler, onu düşünüp dinleyerek
kulluk secdesine kapanırlar, bir takım inançsızların, cahillerin, zillet
çukurunda yıkılıp kalmış kimselerin o çirkin vaziyetlerinde asla bulunmazlar.
74. Ve onlar ki: "Ey
Rabbimiz"! Bize eşlerimizden ve zürriyetlerimizden gözler aydınlığı ihsan et ve
bizi takva sahiplerine iman kıl derler.
74. (Ve onlar ki) o
ibâdetlerden mütteki müminler ki, daima Cenab-ı Hak'ka yakarış ve niyazda
bulunurlar (Ey Rabbimiz!. Bize zevcelerimizden ve zürriyetlerimizden gözler
aydınlığı ihsan et) diye dua ederler. Çünkü, bir kimsenin temiz, iffetli, dinî
terbiyesi olan bir hanımefendiye sahip olması büyük bir mutluluk alâmetidir
yine: Bir kimsenin itaatkâr, güzel inanç, ahlâka sahip evlâd ve torunlan
bulunması, kendisi için tebrike değer büyük bir bahtiyarlık alâmetidir, ruhen
pek ziyade rahat olmasına büyük bir sebeptir. Binaenaleyh her akıllı, dindar
zat, böyle yüksek ahlâk ile, güzelliklerle aydınlanmış olan bir aileye, bir
hanedan fertlerine nail olmasını Hak Teâlâ'dan temenni eder. (ve) öyle salih
zatlar, ey Rabbimiz!. Bizi (takva sahiplerine imam kıl derler) yani: Ey
Allah'ım!. (Bizi din ilmi ile, ahlâki faziletler ile vasıflandır. Bir haldeki,
mümin, mutteki olan din kardeşlerimiz, dinî görevlerini ifa hususunda bize
uysunlar. Biz hakdan korkan, dinî vazifelerini ifa etmek isteyen kimselere birer
davranış rehberi olarak bu yüzden de manevî mükâfata nail olalım. Diğer bir
görüşe göre de Yarahbü. Mütteki zatları bizim için bir davranış klavuzu kıl,
onlara tâbi olalım, onlar ile beraber dinî vazifelerimizi ifa edelim. "Kurrete
a'yun" gözlerin nuru, aydın olması demektir. Kalbin ferahlaması ruhun huzur
bulmasuna ve iftihara vesile olan şey için kullanılır.
75. İşte onlar sabretmiş
oldukları şey karşılığında en yüksek köşkler ile mükâfatlanacaklardır ve orada
bir sağlık ve selâmet duasıyla karşılanacaktır.
75. (İşte onları) o
açıklanan yüksek meziyetlere sahip, büyük mertebelere nail olan zatlar
(sabretmiş oldukları şey karşılığında) yani: Dini vazifelerini hakkiyle yerine
getirme hususunda ve bir takım inkarcıların dedikodularına kıymet vermeyerek
birtakım eziyetlere, hoş olmayan hallere tahammül etmeleri dolayısiyle gösterniş
oldukları sabır ve sebatin bir güzel neticesi olarak (en yüksek köşkler ile) en
üstün derecedeki cennet makamlariyle (mükâfatlanacaklardır) öyle bir ilâhi
merhamete mazhar olacaklardır (ve orada) o yüksek makamda melekler tarafından
(bir sağlık ve selâmet duasıyla karşılanacaklardır.) melekler, onları
karşılayarak onların ebediyen yaraşarak selâmet içinde hayat sürmelerine dua
edeceklerdir, onları böyle ebedî bir saadetle müjdelemiş olacaklardır. Diğer bir
görüşe göre de: 0 cennetlere girmek mutluluğuna eren zatlar, birbirlerine Allah
ömür versin, diyerek selâmda bulunacak, bütün belâlardan uzak olarak
yaşamalarına dua ederek bu vesile ile de Cenab-ı Hak'ka hamd ve şükürde bulunmuş
olacaklardır. "Gurfe" lügatte yüksek çardak, yüce derece ulu makam, cennet,
yedinci gök demektir. Çoğulu: Guref ve Gurufattır. Bundan maksat cennetlerin en
yüksek tabakalarıdır. "Tehiyye" de dua, övmek, selâm, mülk manasınadır. "Allah
ömürünü uzun etsin" yerinde kullanılmaktadır.
76. Orada ebedî olarak
kalacaklardır, -orası- bir karargâh ve bir ikametgâh olmak üzere ne güzel
olmuştur.
76. Artık o cennetlere nail
olacak kişiler (Orada) o yüksek cennet âleminde (ebedî olarak kalacaklardır)
artık ne öleceklerdir ve ne de oradan çıkarılacaklardır. Yarabbü. Bu ne büyük
bir şefkat ve saadet!. Orası, o cennet âlemi ne kadar ebedî (bir karargâh) bir
istikrar yeri (ve) orası ne kadar sürekli (bir ikametgâh olmak üzere ne güzel
olmuştur) ne kadar temenniye lâyıktır, ebedî saadet için nekadar yüce bir
tecelli yeridir. İşte bütün bu nihayetsiz nimetler, şefkatler, gerçek bir îmana
hali olmanın ebedî bir mükâfatıdır. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi kendi
ihsanı ile böyle bir mükâfata nail buyursun, Amin. "Görülüyor ki: (63)üncü âyeti
celîleden işbu (76)ıncı âyeti kerimeye kadar olan mübarek âyetler, mümin, salih
kulların dokuz seçkin özelliklerini açıklamaktadır Şöyle ki: (1) nci özellik; o
kulların yeryüzünde alçak gönüllü olarak yürümeleridir. (2)inci özellik,
cahillerin dedikodularına karşı "selâmetle" deyip, iyilik dilemektedirler. (3)
üncü özellik Cenab-ı Hak'ka ibadetle secdelere, kıyamlara devam etmelidir. (4)
üncü özellik, Hak Teâlâ'ya sığınarak cehennem azabından emin olmalarını temenni
eylemeleridir. (5)inci özellik, harcamada bulundukları zaman israftan ve
cimrilikten kaçınmalarıdır. (6)ıncı özellik Allah Teâlâdan başkasına kulluk
etmemeleri ve haksız yere insan öldürmemeleri ve zina rüsvaylığından
sakınmalarıdır. (7)inci özellik, yalan yere şâhidlik etmekten
kaçınmaları ve faidesiz, terkedilmesi gerekli şeyler ile meşgul
olmamaları ve fenalıklara karşı kendi
haklarında soylu bir
vaziyet almalarıdır. (8)inci özellik, kendilerine âyetler ile öğüt verilince onu
tam bir saygı ve şuur ile dinleyip pek hürmet edici bir vaziyet almalarıdır.
(9)uncu özellik de, zevceleri, aile fertleri haklarında hayırlı dualarda,
temennilerde bulunarak kendilerinin de muttakiler için birer uyulacak önder
olmalarını istemeleridir. İşte bu üstün vasıfların böyle beyan buyurulması,
bütün müslümanlar için bir uyarı ve aydınlatma hikmetini taşımaktadır. Artık her
müslüman bu gibi yüksek vasıflar ile bezenmeye çalışmalıdır ki, yüce yaratıcının
övgüsüne, şefkatine lâyık olabilsin bu gibi üstün vasıflardan yoksun kalan
kimselerin ise gelecekleri pek dehşetlidir.
77. Deki: Sizin ibadetiniz
olmayınca Rabbim size ne kıymet verir. Halbuki, siz yalanladınız, artık -bu
yalanlamanın cezası size- yakın bir zamanda gelecektir.
77. Bu mübarek âyetler de
iyi kullara aykırı bir durumda bulunan ibadet ve itaaten yoksun, dinî gerçekleri
inkâr eden kimselerin Allah yanında hiçbir mevkii olmayıp ebedî hüsrana
uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey Sânı Yüce Resul!. Mekke-i
Mükerreme'deki kâfirlere ve benzerlerine (deki: Sizin ibadetiniz olmayınca) Siz
Allah Teâlâ'ya îman ve ona ibadet ve itaatle meşgul olmadıkça, o Kerim
yaratıcıya muhtaç olduğunuzu bilerek daima ona dua ve yalvarışta bulunmadıkça
(Rabbim size ne kıymet verir.) İnsanların Allah yanında makbul, iltifata lâyuk
olabilmeleri için îman ile, güzel ameller ile bezenmiş olmaları lazımdır.
Cenab-ı Hak cinleri de, insanları da ancak kulluk vazifelerini ifa etmeyen,
yaratılış gayelerine aykırı hareketlerde bulunan kimselerin hayyanlardan ne
farkları olabilir?. Hatta öyle kimseler, hayvanlardan daha aşağı
bulunmaktadırlar. Çünkü hayvanlar zaten mükellef değildirler, insanlar ise
mükelleftirler. Artık ey inkarcılar, ey ibadet ve itaatten kaçınanlar!. Siz
nasıl bir kıymete sahip, iltifata lâyık olabilirsiniz?, (halbuki siz
yalanladınız) Size sunulan ilâhî hükümleri tasdik etmediniz, Allah'ın
Peygamberini inkâra yeltendiniz, hakkı kabulden kaçındınız, (artık) bu
yalanlamanızın, bu kötü hareketlerinizin cezası, size (yakın bir zamanda
gelecektir) o cezanın size gelmesi gereklidir, tesbit edilmiştir. Evet.. Öyle
inkarcılar, ergeç felâketlere, azaplara maruz kalacaklardır. Nitekim bir kısmı
Bedir savaşında öldürülerek cezalarına kavuşmuşlardı, bir kısmı da dünyada bir
cezaya uğraması da ölür-ölmez ebedi cezaya kavuşmuş olacaktır. Artık öyle kendi
irâdelerini kötüye kullanarak küfre düşen, o sebeple ebedî olarak felâkete maruz
kalan kimseler, kendi korkunç geleceklerini düşünsünler. Resûl-i Ekrem,
Sallallahu Aleyhi Vesellem efendimiz, peygamberlik vazifesini hakkiyle yerine
getirmiş olduğu için kendisi mesul değildir, üzülmesine gerek yoktur. Ebedi
mutluluk o Peygambere ve ona uyanlara aittir. Nitekim "Şuara Sûresinin" ilk
âyetleri de bu gerçeği beyan ederek yüce Peygamberimize teselli vermiş
olmaktadır. Ve hamd ancak Allah'a mahsustur.
Sonraki Sayfa

|
|