|
25-FURKAN
SURESİ
Bu mukaddes sure, Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Ancak bazı zatlara göre yalnız (68, 69, 70) nci
âyetleri Medine-i Münevvere'de inmiştir.
Bu mübarek sûre, hak ile
bâtılın arasını ayırd eder, bu sebeple "Fürkan" unvanına da sahip bulunan Kur'an-ı
Kerim'in öyle yüce âyetleri kapsamış olduğu için kendisine böyle "Fürkan Sûresi"
adı verilmiştir. Bu muazzam sûre Kur'an-ı Kerim'in inmesindeki hikmeti
bildirmektedir. Kâinatın yaratıcısı Hazretlerinin birliğini isbata, kutsî
vasıflarını beyana ait ayetleri içermektedir. O yüce yaratıcının kudret ve
azametini, bütün noksanlardan yüce olduğunu izah buyurmaktadır. Risalet ve
peygamberliğe, kıyametin hallerine, hâlis müminlerin en şerefli vasıflarına dair
beyanları içermektedir. Bütün insanlık için pek büyük bir öğüt, pek mühim bir
irşad ve uyanma vesilesi bulunmaktadır.
1. Hayır ve bereketi
sonsuzdur, o zatın ki, furkanı kulu üzerine indirdi ki: Bütün âlemlere bir
sakındırıcı olsun.
1. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın her şeyden yüce, sonsuz hayır ve berekete sahip olduğunu
bildiriyor. İnsanlığı aydınlatmak ve sakındırmak Hak ile bâtılı ayıran Kur'an-ı
Kerim'i Resulüne indirmiş olduğunu haber veriyor. Bütün kâinata sahip olan o
ezeli Yaratıcının evlât edinmekten, ortak ve benzerden münezzeh olduğunu beyan
buyuruyor. Buna rağmen bir takım âciz mahlûkları kendilerine mabut edinmiş olan
müşriklerin cehaletlerine aşağılıklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır
ve bereketi sonsuzdur) yani: Bütün mahlûkatı hakkında hayır ve ihsanı pek ziyade
boldur, her bakımdan üstün kudret ve hâkimiyete sahiptir, ve zatı ve sıfatları
bütün kâinattan yücedir. (O zatı ki) o hikmet sahibi yaratıcının ki (fûrkanı)
hak ile bâtılı ayıran ve âyetleri hikmet gereği parça parça nazil olmuş bulunan
Kur'an-ı Kerim'i (kulu) Hz. Muhammed Aleyhisselâtu vesselam (üzerine indirdi ki)
o apaçık kitabı indiren Yüce Yaratıcı veya o indirilen hikmet dolu veya
kendisine o yüce kitap indirilmiş bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm (bütün
âlemlere bir sakındırıcı) bir uyarıcı ve müjdeleyici (olsun) bütün mükellef
mahlûkatı haktan, kulluk vazifelerinden haberdar eylesin. Resûlullahın bu kutsal
vazifesi, bütün Allah'ın mahlûkatı hakkında bir rahmet eseridir, bir sırf
hayırdır. Çünkü onları uyandırmaya, ebedî bir selâmet ve saadete kavuşturmaya en
mükemmel bir vesiledir.
5 Bu âyeti kerime, Kur'an-ı
Kerim'in inmesindeki hikmeti beyan buyuruyor. Bu hikmet ise bütün âlemlere,
yani: Mükellef kullara bir müjdeleyici ve uyarıcı olmaktan ibarettir. Bu sebeple
yüce Peygamberimizin de bütün insanlara bir Peygamber gönderilmiş olduğu gibi
meleklere, cinlere de bir Peygamber gönderilmiş olduğuna bir işarettir. Çünkü:
§ Alemin; tâbiri bunların
hepsini içine alır. Fakat Resûl-i Ekrem'in meleklere de Peygamber gönderilmiş
olduğu hakkında alimler arasında ihtilâf vardır. Cumhurun görüşüne göre
meleklere Peygamber gönderilmemiştir. Şu kadar var ki, Kur'an-ı Kerim'in ilâhi
beyanlarından meleklerin de faydalanmaları düşünülebilir. Bu bakış açısından
Kur'an-ı Kerim, onların haklarında bir ilâhi rahmet demektir. Resûl-i Ekrem
Efendimizin âlemlere bir rahmet olduğu ise yine Kur'an-ı Kerim'in beyanlarıyla
sabittir.
§ Tebareke; kelimesi,
bereketi ve hayrın çokluğunu ve fazlalığını ifade eder, Hak Teâlâ'ya mahsus bir
saygı kelimesidir, başkaları hakkında kullanılamaz.
§ "Fûrkan"dan maksat ise
Kur'an-ı Kerimdir. Çünkü Kur'an-ı, hak ile bâtılın aralarını ayırdığı için ve
âyetleri birbirinden farklı olarak yirmi üç senede parça parça nazil olmuş
bulunduğu için kendisine böyle "Fürkan" ismi de verilmiştir.
2. Öyle zat ki, göklerin
ve yerin mülkü O'nun içindir ve hiç oğul edinmemiştir. Ve O'nun için mülkünde
bir ortak da yoktur ve her şeyi yaratmıştır, onu bir miktar ile takdir
buyurmuştur.
2. O Kur'an-ı
Kerim'i indirmiş olan yüce Allah (öyle) bir (zat)dır. (ki: göklerin ve yerin
mülkü) özel olarak (O'nun içindir) kesin hâkimiyet, üstün bir saltanat o yüce
yaratıcıya muhsustur, bütün mahlûkat O'na muhtaçtır, onun kudreti ve iradesi
altında bulunmaktadırlar (ve) ortak ve benzerden münezzeh olan o Ezeli Yaratıcı
(hiç bir oğul edinmemiştir) O'nun yaratıcılığı, her bakımdan birliği evlât
edinmekten yüce olduğunu göstermektedir. Binaenaleyh Hristiyanlar'n Hz. Mesih'e
"Allah'ın oğlu" demeleri Sümeniyye" taifesinin meleklere "Allah'ın kızları"
demeleri pek bâtıl birer iddiadır, ilâhlık sânına aykırıdır. (Ve O'nun için
mülkünde bir ortak da yoktur) o Yüce Yaratıcı Hanlığında da, kâinata sahip
oluşunda da tektir, bütün göklerin yerlerin mülkü ve hâkimiyeti o eşsiz
yaratıcıya muhsustur. Artık bir takım mahlûk, yok olmaya mahkum şeylere nasıl
yaratıcılık, mabutluk isnat edilebilir?. (0 her şeyi yaratmıştır.) Bütün
mahlûkatı ve onların fiillerini o Yüce Yaratıcı, hikmetinin gereğine göre vücude
getirmiş ve getirmektedir. Mahlûkattan hiç biri, yaratıcılık sıfatına sahip,
kendi fiillerini bile yaratacak bir kabiliyete sahip değildir.. Ve 0 Hikmet
Sahibi Yaratıcı (onu) her yarattığı şeyi (bir miktar ile takdir buyurmuştur) her
yarattığı şeye bir özel şekil vermiştir, her birini bir harika mahiyette
bulundurmuştur, her yarattığının yaratılışında bir hikmet ve menfaat vardır, her
birini hayat müddeti, devam zamanı, halinin âkibeti Allah katında takdir
edilmiştir, bilinmektedir.
3. Öyle iken ondan
başkasını ilâhlar edindiler ki, hiçbir şey yaratamazlar. Halbuki, onlar
yaratılırlar ve kendi nefisleri için ne bir zarara ve ne de bir faydaya sahip
değildirler. Ne ölüme ve ne hayata ve ne de ölüleri kabirlerinden diriltip
kaldırmağa mâlik bulunmazlar.
3. (Öyle iken) Cenab-ı
Hakk'ı bütün yarattığı eserlerinde birliği, hâkimiyeti, kudret ve büyüklüğü
görünüp durmakta iken bir takım kimseler, küfür ve şirke düşerek (O'nun) o
benzersiz mabûddan (başkasını ilâhlar edindiler ki,) o ilâh sandıkları şeyler
(hiçbir şey yaratamazlar) onlar âciz şeylerdir, bir zerreyi bile yoktan var
edemezler. (Halbuki onlar yaratılırlar) onlar da diğer mahlûkat gibi Allah'ın
kudreti ile vücude getirilmekte bulunurlar. Artık bir yaratıcıya muhtaç olan,
bir zerreyi bile yaratmaya kadir bulunmayan şeyler, Hanlık vasfına nasıl sahip
olabilir ki, onlara tapınmak uygun olabilsin?. (Ve) o ilâh edinilen mahlûklar
(kendi nefisleri için) bile (ne bir zarara) bir zararı defetmeğe (ve ne de bir
faideye) bir menfaati celbetmeğe (sahip değildirler) artık onlar başkaları
hakkında neye sahip, kadir olabilirler ki, onlara tapınmak istenilsin?.. Evet..
0 ilah edinilen şeyler (ne ölüme ve ne de hayata ve ne de ölüleri kabirlerinden
diriltip kaldırmaya mâlik bulunmazlar.) Bu hususlarda hiçbir tasarrufa kadir
olamazlar. Ne bir kimseyi öldür meye ve ne de diriltmeye; yeniden varlık alanına
getirmeğe kudretleri yoktur. Bütün bu gibi hâdiseler, bütün kulların fiilleri,
Cenab-ı Hak'kın kudretiyle, takdiriyle, yaratmasıyle vücude gelmektedir. Artık
her bakımdan âciz, kendilerine tapanları sevaba nail edecek azaptan
koruyabilecek bir kudrete sahip bulunmayan mahlûk şeylere nasıl ilâhlık isnat
edilerek kendilerine tapılabilir?. Kendilerine bile hiç bir faide veremiyecek
şeylerden başkaları hakkında nasıl bir faide beklenebilir?. Kısacası ilâh olan
zat bu gibi üstün vasıfları kendisinde toplamaktadır:
1. Kendisi yaratıcı olup
asla yaratılmış değildir. 2. Zararları savmaya, menfaatleri çekmeye kadirdir. 3.
Dilediğini öldürmeğe ve dilediğini diriltmeğe muktedirdir. 4. Ölüleri diriltip
bir mükâfat ve ceza âlemine sevkedecektir. İşte bu seçkin vasıflara sahip
olmayanlar, ilâhlık vasfına asla sahip olamazlar.
4. Ve kâfir olanlar,
dediler ki: Bu bir yalandan başka değil, onu kendisi uydurdu ve ona başka bir
kavim de yardım etti. Muhakkak ki, -o kâfirler- bir zulüm ve bir iftira ile
geldiler.
4. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin Kur'an-ı Kerim hakkındaki yanlış görüşlerini ikinci şüphelerini,
bâtıl iddialarını red ve teşhir ediyor. 0 apaçık kitabın çok iyi bilen,
bağışlayan ve esirgeyen kâinatın yaratıcısı tarafından indirilmiş bir mukaddes
ilâhî kitap olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûl-i Ekrem'in yüce
vaziyetini, Kur'an-ı Kerim'in bir ebedî mucize olduğunu takdir edemiyen bir
takım (kâfir olanlar) Nadr İ bn i I hars, Abdullah Ibni Ümeyye, Nevfel Ibni
Hureyl gibi bâtıl kanaatte bulunan dinsizler (dediler ki: Bu) Kur'an kitabı (bir
yalandan başka değildir) gerçeğe aykırı bir şey (onu kendisi uydurdu) onu
Muhammed -Aleyhisselâmkendi tarafından vücude getirdi, bir yalan olarak Cenab-ı
Hak'ka isnâd etti (ve ona) bu hususta (başka bir kavim de yardım etti) yani:
Yahudiler ona eski ümmetlerin haberlerini hikâye ettiler, Mekke'de bulunan
bir takım ehli kitap da ona Tevrata, İncil'e dair bilgiler verdiler. (Muhakkak
ki) böyle bir isnatta bulunanlar, Hz. Peygamberin başkalarından
istifade etmiş olduğunu
iddia eden kâfirler (bir zulm ve bir iftira ile geldiler) onların bu iddiaları,
bir zulümden, büyük bir yalandan başka değildir. Çünkü Resûlullah onların bu
iddialarından tamamen uzaktır, onun hiçbir kimseden bir şey öğrenmemiş olduğu
kesin olarak bilinmektedir. Kur'an-ı Kerim'in içerdiği ise binlerce hakikatlara
aittir, sahip olduğu edebi vasıf itibariyle de bütün insan eserlerinin üstünde
olduğu açıktır. Artık onun hakkındaki böyle bir iddia, pek cahilce bir iftiradan
başka değildir.
5. Ve dediler ki -0-
evvelkilerin yazmış oldukları uydurmalardır. On lan-yazdırmıştır. Artık onlar
O'na sabah ve akşam okunuyor.
5. (Ve) 0 cahil, iftiracı
kimseler (dediler ki:) 0 Kuran (evvelkilerin yazmış oldukları uydurmalardır)
eski milletlerin hurafeler kabilinden olarak kaleme almış bulundukları yalan
şeylerdir (onları yazdırmıştır) onları kendisi için eski kavimlerden istemiştir.
(Artık onlar) o uydurma şeyler (ona) o Peygamberlik iddia eden zata (sabah ve
akşam okunuyor) yani: Daima veya gizlice vakit vakit okunuyor ki, onları
kavrasın, ezberlesin, sonra halka yaysın ve tebliğde bulunsun. İşte o kahrolası
topluluk, böyle bir bozuk iddiaya cür'et etmişlerdi.
6. De ki: Onu o zat
indirmiştir ki, göklerde ve yerde olan gaybı bilir. Şüphe yok ki, o çok
yarlıgayan, çok merhamet edendir.
6. Cenab-ı Hak da o
lanetlileri red için yüce habibine hitaben şöyle buyuruyor: Resulüm!. 0
inkarcılara (deki: Onu) o bir sûresinin bile benzerini yazmaktan âciz
bulunduğunuz Kur'an-ı Kerim'i (o zat indirmiştir ki) o Kâinatın Yaratıcısı sana
indirmiştir ki, o Ezeli Yaratıcı (göklerde ve yerde olan gaybı bilir) O'nun
ilmi, bütün açık ve gizli olan kâinatı kuşatmış, bulunmaktadır. İşte o apaçık
kitapta haber verdiği şeylerin bir büyük kısmı da gaip şeylere aittir ki, onlar
birer birer görünme alanına gelecektir. Artık böyle bir nice gerçekleri içeren
bir kitap nasıl uydurmalardan, geçmiş milletlerin uydurdukları yalan şeylerden
ibaret sanılabilir?. Böyle bâtıl, inançlarda bulunanlar, derhal azabı hak etmiş
olurlar. Fakat (0) Yüce Yaratıcı (çok yarlıgayan) dır, çok af eden ve örtendir.
Ve (çok merhamet edendir) bu yüce sıfatlarından dolayıdır ki, azabı hak etmiş
olanları derhal kahr ve helak etmiyor. Onlara bir uyanabilecek hayat müddeti
veriyor. Bundan istifade etmeyen inkarcılar, elbette ki, lâyık oldukları cezaya
sonunda uğrayacaklardır.
7. Ve dediler ki: Bu
Resul için ne var ki, yemek yiyor ve çarşılarda yürüyor. Ona bir melek
indirilmeli değil mi idi ki, artık onunla beraber bir korkutucu olsa idil.
7. Bu mübarek âyetler de o
kâfirlerin üçüncü bâtıl iddialarını teşhir ediyor. Onların Hz. Peygamber
hakkındaki edepsizce iddialarından ve getirdikleri misâllerden dolayı sapıklığa
düşmüş, doğru yolu bulmaktan mahrum kalmış olduklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: (ve) o inkarcılar (dediler ki: Bu Resul için) böyle paygamberlik
iddiasında bulunan kimse (ne var ki) o da bizim gibi (yemek yiyor ve çarşılarda
yürüyor) ihtiyaç içinde bulunuyor, geçimini sağlamaya çalışıyor, artık
peygamberlik sıfatıyle bizden nasıl üstün olmuş bulunabilir?. Pegamber olan,
melek olmalı, bu gibi ihtiyaçlardan vareste bulunmalı değil midir?. Veyahut (ona
bir melek indirilmeli değil mi idi ki) onu tasdik etsin, onun peygamberliğine
şahitlikte bulunsun. (Artık onunla beraber) o melek ile birlikte (bir korkutucu
olsa idil.) 0 zaman onun
peygamberliği sabit olurdu.
Bu cahil inkarcılar, yiyip
içmenin, geçimi sağlamaya çalışmanın peygamberliğe engel olmayacağını
anlayamıyorlardır, insanlara yine insanlardan Peygamber gönderilmesinin menfaat
ve hikmet gereği olduğunu düşünemiyorlardı. Hz. Peygamberin risaletini
desteklemek için bir melek gönderilmiş olsa idi, onu görmek duyarlığına sahip
olmadıkları için yine maksatları sağlanmış olamazdı. Gördükleri takdirde onu
yine bir insan veya bir hayal zannederek bâtıl idialarında yine devam eder
dururlardı. Halbuki: Peygamberliğe sahip olan zatın fayda, ve ortaya koymaya
muvaffak olduğu mucizeleri, onun peygamberliğini yeter bulunmuştur.
8. Yahut ona bir hazine
indirilmeli veya onun için ondan yiyivereceği bir bostan olmalı değil mi idi, ve
zalimler dedi ki: Siz başka değil, bir büyülenmiş adama tâbi oluyorsunuz.
8. O inkarcılar, bu
dilemelerini güya hafifleterek dediler ki: Yahut ona bir hazine indirmeli) değil
mi idi ki, onunla idaresini temin edip geçim talebinde bulunmasa idi (veya onun
için) hiç olmazsa (bir bostan olmalı değil mi idi ki, ondan yi yi verse idi)
onun ürünlerinden geçimini temin etmiş olsa idi. (Ve) o inkarcı (zalimler)
müminlere hitaben (dediler ki: Siz başka değil, bir büyülenmiş adama tâbi
oluyorsunuz) sihre uğramış, aklen mağlûp olmuş bir kimseyi Peygamber sanarak onu
kendinize rehber ediniyorsunuz. 0 zalimler, bu sözleriyle müminleri de sapıtmak
istiyorlardı. Allah'ın nurunu ağızlariyle söndürmek arzusunda bulunuyorlardı.
Fakat bu mümkün mü?. Asla.
9. Bak senin için nasıl
misaller getirdiler!. Artık sapıklığa düştüler, artık hiçbir yol bulmaya da
güçleri yetmez.
9. İşte Cenab-ı Hak da o
inkarcıların öyle câhilce iddialarını, yanlış düşüncelerini kınamak ve Resûl-i
Ekrem'ine teselli vermiş olmak için buyuruyor ki: Ey mahlûkâtın en değerlisi!.
(Bak! Senin için) o zalimler (nasıl misaller getirdiler) sana büyülenmiş
dediler, geçimini temin edecek şeylere seni muhtaç sandılar, seni doğrulamak
için seninle beraber bir melek bulunmasına gerek gördüler. (Artık) Şüphe yok ki,
o zalimler, bu bâtıl iddialariyle (dalâlete düştüler) bütün hidayet yollarından
uzak kaldılar (artık) kendilerini bir kurtuluş sahasına eriştirebilmek için
(hiçbir yol bulmaya da) ne şu anda ve ne de gelecekte (güçleri yetmez) onlar o
yanlış kanaatleri yüzünden sürekli zarara uğramış bulunacaklardır. Onlar fâni
dünyayi dikkate alıyorlar, fâni mülk ve mala, servet ve hâkimiyete kıymet
veriyorlar, Resûl-i Ekrem'de meydana gelen şahsi üstünlükleri görmekten yoksun
bulunuyorlardı.
10. Hayır ve nimeti pek
ziyade olan zat ki, eğer dilerse sana ondan daha hayırlısını, altlarından
ırmaklar akan güzel bostanlar -nasip- kılar ve senin için köşkler vücude
getirir.
10. Bu mübarek âyetler de
kâfirlerin bâtıl iddialarını, yanlış düşüncelerini onlara karşı bir cevap teşkil
ediyor ve o kâfirlerin kötü kanaatlarda, durumlarda bulunduklarını göstermekle
kendilerini en şiddetli bir azap ile tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır ve
nimeti pek ziyade olan) uğur ve bereketi sabit bulunan (zat ki) bir sânı yüce
yaratıcıdır, her dilediğini vücude getirmeğe gücü yeter (eğer dilerse) Ey Kadri
Yüce Peygamber!. (Sana ondan) o inkarcıların bir istihza ve alay yolu ile
söyledikleri hazineden, bostandan (daha hayırlısını) yani: (altlarından ırmaklar
akar olan güzel bostanlar) nasip (kılar) o bostanları, bahçeleri, çeşitli
ırmakların akıp durduğu yerlerde yaratıp Resulüne ihsan buyurur, o Yüce
Hâlik'ın, kudreti her şeye fazlası ile kâfidir, (ve senin için) Ey
Peygamberlerin en değerlisi! (köşkler vücude getirir) nice yüksek ikametgâhlar
yaratır. Nitekim ahirette nice yüce makamlar ihsan buyuracaktır. Artık o
münkirler, o alaycı şekildeki iddialarından utansınlar.
11. Üstelik kıyameti de
tekzib ettiler. Biz de kıyameti tekzib edenler için şiddetli bir ateş
hazırladık.
11. O münkirler,
yalnız Resûlullahın risaletini inkâr ile kalmamışlardır. (Belki kıyameti de
yalanladılar) o da onların diğer bir cinayetidir. Onlar yalnız dünya varlığını
tanırlar, ahiret hayatını düşünüp tasdik etmezler. O husustaki delilleri düşünüp
onlardan yararlanmazlar. İşte Cenab-ı Hak da onların kötü âkibetlerini ihtar
için buyuruyor ki: (Bizde kıyameti tekzib edenler için şiddetli bir ateş
hazırladık) o inkarcılar öyle alevlenmesi pek şiddetli olan cehennemlere
sevkedileceklerdir. Bu ilâhi açıklamada cehennemlerin bu gün yaratılmış olduğunu
göstermektedir.
12. Onları uzak bir yerden
görünce onun için bir öfke ve bir şiddetli ses işitirler.
12. Cehennem (onları)
o cehenneme sevkedilecek inkarcıları (uzak bir mekândan) bir senelik ve bir
rivayete göre yüz senelik bir mesafeden görünce (onun için) o cehennem için ona
sevkedilecek olanlar (bir galeyan) bir öfke eseri (ve bir şiddetli ses
işitirler) Evet. ilâhî kudret ile bu haller meydana gelecektir. Cenab-ı Hak,
büyük kudreti ile cehennemler için böyle bir görme, bir anlayış, bir heybet ve
şiddet yaratacaktır, o inkarcıları da öyle fevkalâde şiddetli bir azaba
uğratacaktır.
13. Ve o ateşten dar bir
yere elleri boyunlarına bağlı bir halde atıldıkları zaman oradaki helaki davet
eder dururlar.
13. (Ve) O inkarcılar,
kendileri için bir zillet olmak üzere (o ateşten) o cehennemin ateşinden (dar
bir yere elleri boyunlarına bağlı bir halde atıldıkları zaman orada) o sen
derece dar ve ezici yerde (helaki davet eden dururlar) "Ey helaki. Neredesin?.
Gel artık senin zamanındır" diye bir temennide bulunurlar. Heyhat kil. 0
felâketten kurtulmak onlar için ne mümkün!.
14. -Onlara denilir ki,-
Bugün tek bir helaki davet etmeyiniz, bir çok helaki davet ediniz.
14. 0 kâfirlere
melekler veya zebaniler tarafından denilir ki: Ey kâfirleri. (Bugün tek bir
helaki davet etmeyiniz) artık sizin için tekrar ölüp de bu azaptan kurtulmak
imkânı yoktur. (Birçok helaki davet ediniz) siz mâruz kaldığınız şiddetli
azaptan dolayı, ne kadar helakinizi isteseniz yine azdır. Fakat böyle helaki
istemekle bu azaptan kutulabilecek misiniz?. Ne mümkün.
§ Bir rivayete göre bu
âyetler, Ebu Cehl'in ve o bâtıl inançlarda, şüphelerde bulunan kâfirlerin
hakkında nazil olmuştur.
15. De ki: Ya bu mu daha
hayırlıdır, yoksa takva sahipleri için vâd edilmiş olan huld cenneti mi ki,
onlar için bir mükâfat ve bir varılacak yer olmuştur.
15. Bu mübarek
âyetler de cehenneme sevkedilecek olan müşriklere karşı kınamak için, yönelecek
soruyu, ehli cennetin de nail olacakları nimetleri bildiriyor. Ve kıyamet günü o
kâfirleri dünyada iken kendilerine tapmış oldukları şeylerin tekzib edeceklerini
ve o şeylerin o büyük azapları tadacak olan kâfirlere asla yardımda
bulunamıyacaklarını ihtar bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. 0 kâfirlere
(de ki: Ya bu mu) böyle ateşli bir mahal mi, bu müthiş cehennem felâketi mi
(daha hayırlıdır, yoksa muttakiler için) Allah katından (vâd edilmiş olan Huld
cenneti mi?.) o bir daimî ikamet mahalli mi daha hayırlıdır?. (Ki,) o ebedî
cennet (onlar için) o takva sahibi zatlar için bir lütfü ilâhi olarak (bir
mükâfat ve bir varılacak yer olmuştur) bu bir hakikattir ki, Allah'ın ilminde
sabittir, Levh-i Mahfuzda yazılmıştır.
§ Cenneti Huld; Nimetleri
kesilmeyen cennet demektir. Huld ile Hulûd eşittir. Şükr ile şükür gibi.
Cennetler zaten birer Hulûd yurdudur. Böyle Huld ile tavsif edilmesi, onların
üstünlüğünü açıklamak içindir veya dünyevî cennetlerden, bahçelerden ayrılması
içindir.
§ Cehennemlerde hayr
bulunmadığı bilinmektedir. Burada: "Cehennem mi daha hayırlıdır, cennet mi?"
Denilmesi, bir kınamak, bir takrı = başa kakmak hikmetine dayanır ve ebedî
diyalog gereklerindendir. Nitekim efendisinin yaptığı iyiliklere karşı isyanda
bulunan bir köleyi efendisinin döğüp de: "Şimdi bu dayak mı daha hayırlı, yoksa
o iyilikler mi?." Demesi bu kabildendir.
16. Onlar için orada ebedî
kalacaklar oldukları halde diledikleri her şey vardır. -Bu- Rabbin üzerine almış
olduğu istenen bir vâd olmuştur.
16. (Onlar için) o cennete
lâyık olacak takva sahibi zatlara mahsus (orada) o cennette (ebedî kalacaklar
oldukları halde diledikleri her şey vardır) kendilerinin arzu eyledikleri her
türlü nimetlere nail olurlar. Üyle bir haldeki, artık nail oldukları o
nimetlerle huzurlu bir halde yaşarlar, kendilerinden daha ziyade nimetlere nail
olanların hallerine bakıp da onlar kadar kendilerinin de yüksek mertebelere nail
olmaları arzusunda bulunmazlar, böyle bir hatır onların kalplerinden Allah'ın
hikmeti yok edilmiş bulunur. Ehli cennetin böyle dilediklerine nail
olmaları (Rabbin üzerine almış olduğu istenen) ehli cennet tarafından
istenilecek (bir vâd olmuştur) bu mutlaka gerçekleşecektir. Bunu
müminler, daha dünyadalarken Cenab-ı Hak'tan istirhamda bulunurlar.
Nitekim
Pabbimiz! Peygamberlerin
vasıtası ile bize vadettiklerini ver bize..." (Al-i Imran 3/194^ âyeti kerimesi
de bunu göstermektedir.
17. Ve o gün ki, onları ve
Allah'tan gayrı kendilerine ibadet ettiklerini hasreder de derki: Şu kullarımı
siz mi saptırdınız, yoksa onlar mı yolu kaybettiler?.
17. (Ve) Resulüm!. O
kâfirlere hatırlat (o gün ki, onları ve Allah'tan gayrı kendilerine ibadet
ettiklerini) bir takım putları ve melekleri, cinleri, Hz. Isa ile Hz. Üzeyr'i
Allah Teâlâ (hasreder de der ki:) Ey kendilerine dünyada iken müşriklerin
tapmakta bulunmuş oldukları mahlûkatıml. (Şu kullarımı) size tapan şu şahısları
(siz mi saptırdınız) kendinize tapmaya davet ettiniz (yoksa onlar mı yolu kayb
ettiler?.) Hidayet yolundan çıkarak sapıklığa düştüler?. Böyle bir sorudaki
hikmet ise bu hakikatin herkese karşı ortaya çıkmasını temindir, bir takım
zatların ilâhlık iddiasında bulunmamış olduklarını umuma karşı meydana
çıkarmaktır, müşriklerin ne kadar bilgisizce hareketde bulunmuş olduklarını
teşhirdir.
18. -0 mabûd ittihaz
edilenler de-derler ki: Sen zatı ahadiyetine-lâyık olmayan şeylerden
münezzehsin. Bizim için yaraşmaz ki, senden başka veliler ittihaz edinelim.
Fakat onları ve babalarını nimetlere nail kıldın, taki, zikri unuttular ve bir
helak olmuş kavim oldular.
18. Böyle bir soruya
cevaben 0 mabûd edinilmiş olanlar da kendilerine isnat edilen şeyden dolayı
şaşkınlıklarını açıklayarak (derler ki:) Yarabbi!.. (Sen) bir olan zatına (lâyık
olmayan şeylerden münezzehsin) senin ortak ve benzerin yoktur. Buna inamışızdır.
(Bizim için yaraşmaz ki) asla sahih ve doğru olmaz ki (senden başka veliler
edinelim) onlara tapınalım ve kendimizi mabut göstererek başkalarını kendimize
taptıralım (fakat) Yarabbi!. (Onları ve babalarını nimetlere nail kıldın) o
nimetlerin kadrini bilip şükrünü ifa etmeleri icabederken onlar arzu ve
heveslerine, nefsani şehvetlerine daldılar (tâki zikri unuttular) Yarabbi!.
Onlar, seni zikretmekten, senin Kur'an-ını okuyup anlamaktan, senin nimetlerine
şükr eylemekten gaflette bulundular, (ve helak olmuş kavim oldular) Yarabbi!.
Onlar senin ezeli ilminde, ezeldeki hikmet dolu hükmün sebebiye ebedî helake,
hüsrana manüz kaldılar, kendi kötü iradelerinin, hareketlerinin cezasına
kavuştular.
§ Melekler gibi, Hz. Isa
gibi zatlar konuşmaya kadir oldukları gibi cansızlar kabilinden olan putlara da
Cenab-ı Hak ahirette konuşma kabiliyeti verecektir. Bununla beraber onların
lisanı hali de kendilerini böylece aklamaya çalışacaktır.
19. -Ey müşrikler!.- İşte
sizi söyler olduğunuz şeylerde tekzib ettiler. Artık ne -azabı- bertaraf etmeğe
ve ne de yardıma muktedir olamayacaksınızdır ve sizden her kim ki, zulmeder ise
ona büyük bir azap tattıracağizdir.
19. 0 mabûd
edinilenlerin öyle tekzibleri üzerine o müşriklere susturmak için ilâhi hitab
yönelerek buyrulacaktır ki: Ey müşrikler!. 0 mabûd edinilmiş olduğunuz şeyler
(işte sizi söyler olduğunuz şeylerde tekzib ettiler) onlara öyle ilâhlık
isnadında yalancı olduğunuzu bildirirler, onların öyle bir ilâhlık iddiasında
bulunmamış oldukları kesin kes orataya çıkmıştır. (Artık) Ey müşrikler!. Siz
kendinizden (ne) azabı diğer bir felâketi (uzaklaştırmağa ve ne de kendinize
yardıma muktedir olamayacaksınızdır) Evet.. Ne siz kendi nefislerinize ve ne de
mabut edinmiş olduklarınız, sizlere bir faide vermiş olamıyacaktır. (Ve sizden
her kim ki, zulmeder ise) şirk ve küfre düşer kalırsa, tövbe ve istiğfar etmiş
olmazsa (ona) ahirette (büyük bir azab tattı racağ izdir.) Onlar cehennem
ateşine atılacaklardır. Onların dünyada öldürülmek ile, esaret ile, cizyeye tâbi
tutulmakla azap görecek olmaları da bu azap cümlesindendir.
20. Ve senden evvel de
Peygamberlerden göndermedik ki, illâ onlar da elbette yemek yerlerdi ve
çarşılarda gezerlerdi ve sizin bazınızı bazınız için bir fitne kıldık.
Sabredecek misiniz?. Ve rabbin -her şeyi tam manasıyla, görücü bulunmaktadır.
20. Bu mübarek âyetler de
bütün Peygamberlerin yemek yemelerini ve çarşılarda yürümelerinin bir sürekli
âdet olduğunu, binaenaleyh bunun peygamberlik sânına engel bulunmadığını
bildiriyor. Ahiret hayatını inkâr edenlerin bâtıl inançların başka bir şekilde
kibirli bir tazda göstermeğe cüret etmiş olduklarını ve görmek istedikleri
melekleri ahiret âleminde görünce nasıl bir mahrumluğa uğrayacaklarını ve
dünyadaki amellerinin bütün yok edilmiş ve tükenmiş olacağını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Resullerin en şereflisi!. (Senden evvel de
peygamberlerden göndermedik ki, illâ onlar da yemek yerlerdi) onlar da diğer
insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacında bulunurlardı (ve çarşılarda gezerlerdi)
onlarda ihtiyaçlarını temin için çarşıya pazara çıkarlardı. Bu insanlık arasında
câri olan bir sürekli âdettir. Böyle bir hâl yalnız son peygambere mahsus
değildir. Artık bundan dolayı onun peygamberliğinde nasıl şüphede bulunulabilir?
(Ve) Ey insanlar! (Sizin bazınızı bazınız için bir fitne kıldık) insan
topluluğundan bir kısmı
diğer bir kısmı için bir imtihan mahiyetinde bulunmuştur. Nitekim Peygamberlere
karşı, insanların bir kısmı bir fitne, bir bela hükmünde bulunmuştur, o
kendilerini irşad etmek isteyen zatlara karşı ne kadar düşmanlıklarda lâyık
olmayan lakırdılarda bulunup durmuşlardır. Yine bir takım insanlar, hikmet
gereği servete, nimete nail bulunurlar, bunlara karşı bir kıskançlık gözüyle
bakanlar ise kendi hallerine razı olmazlar, düşmanca bir vaziyet alanak bir
fitne kesilmiş olurlar, o servetlerin, nimetlerin elden çıkmamasını arzu
ederler, rekabet duygusundan kendilerini kurtaramazlar. Fakat bu gibi fitnelere
karşı sabırlı olmak lâzımdır, haktan yardım beklemelidir. İşte Cenab-ı Hak, buna
işaret için buyuruyor ki: (Sabredecek misiniz?.) Öyle görüp tutulduğunuz
fitnelere, imtihanlara karşı sabır ile, dirençle mukabelede bulunacak mısınız?
Yani: Sabırdan ayrılmayınız, insanlara lâyık olan sabır esbattır. (ve) Ey Yüce
Peygamberi. (Rabbin) her şeyi eksiksiz olarak (görücü bulunmaktadır) sana karşı
bir takım inkarcıların nasıl bir vaziyet aldıklarını, neler söylediklerini görüp
bilmektedir. Artık onların o çirkin vaziyetlerinden dolayı üzülme. Şüphe yok ki,
sen Peygamberlik vazifeni ifa etmiş olduğundan dolayı dünyevî ve uhrevî
mükâfatlara kavuşacaksın. Sen dünyâ ve âhiret saadetine namzet bulunmaktasın. Ne
büyük bir ilâhî vâ'd!..
§ "Senin Rabbin"; denilerek
Rab, ismi şerifinin Resûl-i Ekrem'e izafe edilmesi de yine Hz. Peygamberin
şerefini yüceltmek ve kendisine büyük bir iltifat içindir.
21. Ve bize kavuşmayı ümit
etmeyenler dedi ki: Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil mi idi?. Veya
Rabbimizi görmeli idik. Andolsun ki, -onlar- nefislerinde bir büyüklük
görmüşlerdir ve büyük bir azgınlık ile azgınlıkla bulunmuşlardır.
21. 0 inkarcıların
diğer bâtıl bir lakırdılarını dördüncü bir şüphelerini hikâye için de Cenab-ı
Hak buyuruyor, ki: (Ve bize kavuşmayı ümit etmeyenler) yani: öldükten sonra
hayat bulup Allah Teâlâ'nın mânevi huzuruna sevkedileceklerıne inanmış
bulunmayanlar, öldükten sonra diriltilmekten korkmayanlar, Allah'ın büyüklüğünü
düşünüp titremeyenler, bir inkâr ve alay maksadiyle (dedi ki bizim üzerimize
melekler indirilmeli değil mi idi?.) Onlar gelip de Hz. Muhammed'in hakikaten
bir Peygamber olduğunu bize haber vermeli idiler, yahut ona melek indirildiği
gibi bize de Peygamberlik yolu ile melek gönderilmeli idi (veya Rab'bimizi
görmeli idik) başka vasıtaya ihtiyaç kalmaksızın dilediğini bizlere emin etse
idi, neden böyle olmuyor?, (andolsun ki) o münkirler (nefislerinde bir büyüklük
görmüşlerdir) büyüklük taslar bir vaziyet almışlar, hakkı kabulden kaçınmışlar.
Taki öyle iddialarda bulunmaya cür'et göstermişlerdir. (Ve büyük bir azgınlıkta
bulunmuşlardır) zulüm ve taşkınlık huşunda haddi aşmışlar, bunun son mertebesine
varmışlar, o kadar mucizeleri gördükleri halde onlara inanmamışlar, her birinin
bir Peygamber olmasını veya Hak Teâlâ'yı bizzat görüp onunla vasıtasız konuşmayı
istemek cür'etinde bulunmuşlardır. Bunların bu hâlleri, iddiaları ne kadar
hayret vericidir.
§ Utuv; Zulümde haddi
aşmaktır ve kibirli olmaktır ve çok yaşlı olmaktır.
22. Melekleri görecekleri
gün günahkârlar için o gün de bir müjde yoktur ve derler ki: -Müjde- haram,
yasak.
22. 0 inkarcılar, melekleri
mi görmek istiyorlar?. Onlar (Melekleri görecekleri gün) ölecekleri zaman veya
kıyamet gününde artık öyle (suçlular için o gün de bir müjde yoktur) onlar
melekler tarafından bir müjdeye nail olamayacaklardır, cennetler ile
müjdelenmek, müminlere mahsus bir nimettir, kâfirler bundan ebediyyen
mahrumdurlar. (ve derler ki) müjde (haram, yasak) Yani: 0 kâfirler, görmek
istedikleri melekleri görünce, o meleklerin kendilerine karşı nasıl korkunç bir
vaziyet aldıklarını görünce o kâfirler diyeceklerdir ki: Bize müjde haramdır,
yasaktır, biz bu nüjdeye nail olamayacağızdır. Yahut melekleri öyle pek heybetli
bir vaziyette görünce diyeceklerdir ki: Aman bu melekler bizden uzak olsunlar,
biz onların öyle korkunç vaziyetlerini görmüş olmayalım. Diğer bir görüşe göre
de o gün melekler o kâfirlere hitaben diyeceklerdir ki o cennetlere girmek sizin
için haramdır, haram edilmiştir, yasaktır. Siz ondan ebediyen mahrumsunuzdur.
§ "Hicnen, mehcuren"
tabiri, bir düşman, bir korkunç şey gördüğü zaman bir sığınma, bir yardım dileme
maksadiyle söylenilen bir kelimedir, "aman bizden uzak olsun" gibi bir manayı
ifade eder. "Hicr" lügatte haram olan şey demektir ve Şam nahiyesinde semüd
diyarı denilen bir yerdir. Ve Kabe'nin kuzeyi tarafından Hatîm dedikleri yere "Hicrülkâbe"
ve ayın etrafındaki daireye de "hicrülkamer" denilir.
23. Ve onların amelden en
işlemiş bulundular ise önüne geçtik de onu bir saçılmış ince zerreler kıldık.
23. Kâfir olanlar,
dünyada iken bazı güzel davranışlarda bulunsalar da bunların âhirete âit bir
kıymeti yoktur, îmanı olmaksızın yapılan ameller zâyidir. İşte bunu ihtar için
buyruluyor ki: (ve onların) o kâfirlerin (amelden ne işlemiş bulundular ise)
güzel ahlâk gibi, akrabayı ziyâyet gibi, muhtaçlara yardım gibi ne yapmış
oldular ise (önüne geçtikde) yani: Onun ehemmiyetsizliğinin büyük kudretimizle
kast ve takdir buyurduk da (onu) o yapmış oldukları herhangi dünyevî bir ameli
(biz saçılmış ince zerreler kıldık.) Artık o amellerinden ahirette istifade
edemez olacaklardır. Çünkü o ameller, îmanla birlikte değildir. Onlar o
amellerinin karşılığını ancak bu dünyada görebilirler.
§ Heba; Toz, zerre, bir
pencereden içeriye giren güneşin ışınlarında toz, toprağa benzer gibi görülen
zerrelerden ibarettir. "Mensur" da seçilmiş, dağılmış bir halde bulunan şey
demektir. Bunlar faidesiz şeylerdir.
24. 0 günde cennet ehli,
karargâh itibariyle hayırlıdır, istarahatgâhça da daha güzeldir.
24. Bu mübarek âyetler,
cennete nail olanların pek mutlu hallerini bildiriyor. Kıyamet kopacağı,
meleklerin gökten indirileceği zaman kâinat üzerindeki ilâhi hükümranlığın
eksiksiz bir şekilde tecelli edeceğini beyan buyuruyor. Artık o zaman kâfirlerin
pek korkunç, pişmanlıkları artmış bir vaziyette kalacaklarını, boş yere bir çok
temennilerde bulunacaklarını, şeytanın da insanlar için ne kadar zararlı bir
mahlûk olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (0 günde) o kıyamet anında,
müminlere müjdeler verilip kâfirlerin pişmanlıklar gösterecekleri vakit de
(cennet ehli) mümin olan zatlar (karargâh itibariyle hayırlıdır) ekserî
yakıtlarda duracakları yer pek faidelidir, bir zevk ve sevinç ile oturup
konuşmaya pek elverişlidir ve o müminler (istirahatgâhca da daha güzeldir.)
Kendi zevceleri ile istirahate çekilecekleri yer itibariyle de pek güzel
bulunmaktadır.
5 Mekîl; Kuşluk zamanında
istirahat edilecek yer demektir. Buna kaylûle, zamanı denir. İşte cennet ehli,
böyle güzel, rahat bir vaziyette bulunacaktır. Cehennem ehli de ateşe
sevkedilecektir. Ibni Mesud Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre kıyamet
gününde daha gündüz yarı olmadan cennet ehli cennete varıp istirahate
kavuşacaktır. Cehennemlikler ise cehenneme sevkedilecektir.
25. Ve o gün ki, gök bir
bulutta parçalanacaktır, melekler de indirilmekle indirilecektir.
25. (Ve o gün ki, gök
bulutla parçalanacaktır) yani: Bulutun gökten doğmuş olması ile bundan gök
levhası açılıp ayrılmış bir hale gelecektir. (Melekler de indirilmekle
indirilecektir) acayip bir tarzda ve amel defterleri ellerinde olduğu halde o
bulutlar arasından çıkarılarak görünmeğe başlayacaklardır. Allah'ın kudreti bu
şekilde de tecelli edecektir.
26. 0 gün sabit olan mülk,
Rahmanındır. Kâfirlere ise gayet güç bir gün olmuştur
26. (0 gün) o bulutlar
ile semanın yarılacağı zaman (sabit olan mülk) yok olması mümkün olmayan ezici
saltanat, her şeyi kuşatan hâkimiyet açık ve gizli olarak ve sahip olmak ve
tasarruf (Rahmanındır) her iki âlemde de rahmeti, şefkati tecelli edip duran
kerem sahibi yaratıcı hazretlerinindir. Artık o günde hiç bir kimsenin ne manen
ve ne de zahiren bir mülke sahip olma hakkı yoktur. Artık o gün (kâfirlere ise
gayet güç bir gün olmuştur.) Dünyada iken görmek istedikleri melekler o gün
görünecek o kâfirler, o melekleri görünce tirtir titreyecekler, neye
uğrayacaklarını anlayacaklardır. Müminler için ise o gün, bir saadet
başlangıcıdır, pek hafif bulunacaktır. Hattâ deniliyor ki: 0 kıyamet günü bir
mümin için dünyada iken kıldığı bir farz namazdan daha hafif bulunacaktır.
27. Ve o gün ki, zalim iki
elini ısırır, der ki: Keşke ben Peygamber ile bir yol tutmuş olsa idim.
27. (Ve o gün zalim)
dünyada iken küfür ve şirk ile yaşayıp hayata veda etmiş olan kimse, göreceği
korkunç felâketlerden dolayı pek çok üzülüp ve etkilenerek (iki elini ısırır)
çok fazla pişmanlık izhâr eder (der ki: Keşke ben) nefsime hâkim olup da
(Peygamber ile beraber bir yol tutmuş olsa idim) Hz. Muhammed Sallallahü aleyhi
vesellem'e tâbi olarak onun gösterdiği hidayet yolunu tâkibetmiş bulunsa idim de
şimdi böyle dehşetli bir felâket karşısında kalmasa idim.
28. Eyvah bana!. Keşke
falanı döş edinmese idim.
28. Böyle bir kâfir,
devamlı olarak üzüntülerini açığa vurarak diyecektir ki: (Eyvah banal.) Ey
Helaki. Neredesin, gel?. Senin gelecek zamanındır. (Keşke) ben (falanı) beni
yoldan çıkaran şahsı (dost edinmese idim) o beni azdırdı, sapıklığa düşürdü, her
şimdi böyle şiddetli bir azap karşısında kalmış oldum.
29. Andolsun ki, beni
zikirden sapıttırdı, -o zikr- bana geldikten sonra ve şeytan insan için yardımcı
olmayıp -O'nu- perişan bir halde terkeder olmuştur.
29. Nasıl helaki temenni
etmiyeyim ki: 0 şahıs (Andolsun ki, beni zikirden saptırdı) yani: Beni Allah'ın
zikrinden mahrum bıraktı ve Kur'an-ı dinleyip gereğine göre hareketten beni
engelledi veya Resûl-i Ekrem'in öğütlerinden veya kelime-i şehâdeti söyleyip
İslâmiyeti kabul eylemekten beni gafil bıraktı. Evet.. 0 zikir, o Kur'an-ı
Kerim, o mübarek öğüt (bana geldikten) tebliğ edildikten (sonra) böyle bir
saadet bana yönelmiş iken benim ondan istifade etmememe engel oldu, o her şahıs
benim için bir şeytan kesilmiş bulundu (ve şeytan) ise (insan için yardımcı
olmayıp) insanı (zelilâne bir halde terkeder olmuştur) insana asla yardım etmez,
bilakis onu büyük bir sapıklığa sevkeder, onu helake maruz kılmış olur, ona asla
bir faide veremez. İşte insanlar için lâzımdır ki, hakiki dost ile düşmanı
tanısınlar, şeytan tabiatlı kimseleri dost edinmesinler, onların vesveselerine,
gaflete düşürmelerine kapılmasınlar. Sonra kendilerinin başlarına bir felâket
gelince o şeytanlardan asla bir faide beklenilemez, yapılacak bir pişmanlık,
sahibine bir faide vermiş olamaz.
§ Rivayete göre bu âyeti
kerime "Ukbe" adındaki bir dinden dönmüş kimse ile benzerleri hakkında nazil
olmuştur. Sabi merhumun rivayetine göre Ukbe, Ümeyye'nin dostu imiş, Ukbe,
müslümanlığı kabul etmiş, Ümeyye bundan haberdar olunca demiş ki: "Ey Ukbe!.
Eğer sen Muhammed'e -Aleyhisselâm- beyatte bulunur isen yüzüm yüzüne haram
olsun" bunun üzerine kıymet vererek dinden yoksun kalan mürted kimselerdir.
Artık öyle zararlı şahıslara karşı pek uyanık, muhalefet eden bulunmalıdır. Aksi
takdirde pek büyük bir felâket mukadderdir.
30. Ve Peygamber dedi ki:
Yarabbü. Şüphe yok benim kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terkettiler.
30. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in Kur'an-ı Kerim'in emir ve yasaklarını gözetmeyen kavminden
şikâyetini içine almaktadır. Cenab-ı Hak'kın geçmiş ümmetlerin durumlarına
işaretle muhretem Peygamberine teselli vermekte olduğunu bildirmektedir. Ve
kâfirlerin Kur'an-ı Kerim hakkındaki beşinci şüphelerini, bâtıl düşüncelerini ve
onlardan itirazlarının bâtıl oluşunu teşhir ediyor ve öyle itirazcıların ne acı
bir vaziyette cehenneme sevkedileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki:
Kavminin Kur'an-ı Kerim hakkındaki bâtıl iddialarını işitip duran (Peygamber de)
Hz. Muhammed Aleyhisselâm da (dedi ki: Yarabbü. Şüphe yok, benim kavmim bu
Kur'an-ı) nazarı dikkate almadılar, onu tamamı ile (terk ettiler) ona
inanmadılar, onu bir gerçek kabul etmediler, onun yüce beyanlarını dinlemek
istemediler. Bunun içindir ki: Bir takım alaycı temennilerde bulundular.
31. Ve işte biz böyle
herbir Peygamber için günahkârlardan bir düşman kılmışızdır. Ve sana bir yol
gösterici ve yardım edici olarak Rabbin kifayet eder.
31. Hak Teâlâ da o nezih
peygamberine teselli vermiş olmak için buyuruyor ki: (ve işte biz böyle) sana
kendi kavminden hikmet gereği düşmanlar meydana getirimiş olduğumuz gibi
vaktiyle de (herbir Peygamber için) kendi kavimleri arasında (günahkârlardan bir
düşman) topluluğu halk (kılmışı zd ir) bu bir hikmet gereğidir. Artık Ey Son
Peygamber!. Sen de diğer Peygamberler gibi sabır et, kavmin arasındaki
iftiracıların sözlerinden dolayı fazla üzülme (ve) seni himaye edecek olan,
ancak Kerim Yaratıcıdır. Evet., (sana bir yol gösterici ve yardım edici
olarak Rab'bin kifayet eder.) Nitekim bu ilâhi vâd da gerçekleşmiş, Resûli Ekrem
Efendimiz, müşriklere üstün
gelerek İslâmiyet i her
tarafa yaymağa muvaffak olmuş, hidâyet nuru Arap Yarımadası ve yavaş yavaş nice
diyarları aydınlatıp durmakta bulunmuştur.
32. Ve kâfir olanlar dedi
ki: Kur'an O'nun üzerine toplu bir halde indirilmiş olmalı değil mi idi?. Onunla
kalbini takviye etmek için böyle parça parça indirdik. Ve onu âyet âyet beyan
ettik.
32. (Ve kâfir olanlar)
düşmanlıkları, kıskançlıkları sebebi ile hakkı kabul etmeyen, Kur'an-ı Kerim'in
yüceliğini görmeyen kimseler (dedi ki: Kur'an-ı onun üzerine) o Peygamberlik
iddiasında bulunan zata (toplu bir halde indirilmiş olmalı değil mi idi?.)
Tevrat, Zebur, İncil birden indirilmiş olduğu gibi Kur'an da birden indirilmeli
idi, öyle parça parça indirilmemeli idi. Bu inkarcılar Kur'an-ı Kerim ile diğer
kitaplar arasında farkı ve parça parça indirilişindeki hikmeti anlayamıyorlardı.
İşte Cenab-ı Hak bu hususta da işaret için buyuruyor ki: Ey yüce Peygamber
(onunla) o Kur'an-ın âyetleriyle (kalbini takviye etmek için) onu (böyle parça
parça indirdik) görülen faide ve hikmetten dolayı âyet âyet, sûre sûre inmiş
oldu (ve onu âyet âyet beyan ettik) duruma göre bir güzel şekilde düzenleyip ve
üstün kılmak söz mucizesi meydana getirmiş olduk.
Evet.. 0 inkarcılar, Kur'an-ı
Kerim ile diğer semavî kitaplar arasındaki farkı takdir edemiyorlardı. Halbuki,
Kur'an-ı Kerim birçc! özelliklere sahiptir. Özet olarak:
1. Gerçek şu ki, diğer
semavî kitaplar da pek mübarektir, bir kısım dinî hükümleri içinde
bulundurmaktadır. Fakat onlar, kendilerini tebliğ eden Peygamberlerin
peygamberlikleri hakkında bir söz mucizesi mahiyetinde değildir. Beyanı çok açık
olan Kur'an ise hem birçok hükümleri kapsar, hem de Resûl-i Ekrem'in
peygamberliği hakkında bir büyük mucizedir.
2. Resûl-i Ekrem
Efendimiz hiçbir kimseden bir şey okuyup yazmamış olduğu halde onun tebliğ
ettiği Kur'an'ın âyetleri pek beliğ, güzel bir tarzda bulunmaktadır, her yüce
âyet, Peygamber efendimizin peygamberliğine biter şahit mesabesinde olup bir
kısmı gayb bilgilerine ait haberleri kapsamaktadır.
3. Yüce Peygamber
efendimizden vakit vakit birçok şeyler soruluyor, bunlara cevap olmak üzere
âyetler nazil oluyordu ve yine o yüce peygambere zaman zaman zahmetler
veriliyor, mübarek kalbini mahzun edecek lakırdılar söyleniyordu, bunlara cevap
olmak ve birer teselli vesilesi bulunmak için de âyetler vakit vakit nazil
oluyordu.
4. Kur'an âyetlerinin
bir defada, birden inmemesindeki bir büyük hikmet de bu müslümanlar hakkında
kolaylıklar göstermektir. Çünkü birden nazil olsa idi müslümanların daha
İslâm'ın başlangıcında bütün seri hükümler ile birden mükellef olmaları
icabederdi, kendilerine böyle bir teklif pek ağır gelirdi. Halbuki, yavaş yavaş
nazil olması dinî hükümlere kolayca alışmaya vesile olmuştur.
5. Cibril-i Emin'in vakit
vakit inerek Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini getirmesi, bu vesile ile Resûl-i
Ekrem'le tekâr tekrar karşılaşması, Peygamber Efendimiz hakkında bir ilâhi sevgi
ve şefkat idi, onun mübarek kalbini güçlendirmeye kendisine teselli vermiş
olmaya sebep bulunmakta idi, ve o sayede Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi
vesellem efendimiz, bir takım gaybi haberlere ait hallere vâkıf bulunmuş
oluyordu.
33. Ve onlar sana herhangi
bir mesel ile gelmezler ki, illâ biz sana hakkı ve tefsirce daha güzelini
getirmiş oluruz.
33. (Ve) Ey mahlûkatın en
şereflisi eşsiz peygamberi, (onları) o inkarcılar (sana herhangi bir mesel ile)
peygamberlik sânına aykırı bir iftira ile, bâtıl bir şüphe ile, mesela: gökten
bir hazinenin inmesi gibi, Kur'an-ı Kerim'in birden nazil olması gibi hikmete
aykırı bir temenni ile (gelmezler ki illâ) geldiler mi?, (biz sana hakkı) ortaya
çıkaracak olan bir cevabı (ve tefsirce daha güzelini) açıklama bakmından en
mükemmelini, haddizatında en yüksek güzellik derecesi ve üstünlüğe sahip olan
açıklamaları (getirmiş oluruz) seni her yönden aydınlatır ve güçlendirir,
hısımlarına karşı pek mükemmel cevaplar vermeğe gücü yeter bir halde bulundurmuş
oluruz.
Dâima galip gelme,
peygamberlik tarafından tecelli eder durur.
34. -Onlar, o kimselerdir
ki: Yüzleri üzerine cehenneme haşrolunurlar. İşte onlar mevkice en fena ve yolca
en sapkındırlar.
34. (Onlar) 0 Resûl-i
Ekrem'e karşı muhalif cephe de yer alanlar (o kimselerdir ki) yarın kıyamet günü
(yüzleri üzerine cehenneme haşrolunurlar) dünyadaki ters düşüncelerinin bir
cezası olmak üzere öyle perişan bir halde cehenneme sevkedilmiş bulunurlar (İşte
onlar) o îmandan uzak kalan lânetli kimseler (mevkice en fena) bir haldedirler
(ve yolca) da, tâkibettikleri yol itibariyle de (en sapıkdırlar) en ziyade
sapıklığa düşmüş, hidayetten uzak kalmış kimselerdir. "Ebu Hüreyre Radiallahu
Teâlâ anhın Resûl-i Ekrem Sallallahu Teâlâ aleyhi vesellemden rivayet ettiği bir
hadis-i şerife göre insanlar, mahşerde üç sınıfa ayrılacaktır.
Bir sınıfı hayvanlara
binerek haşroluracaktır, bir sınıfı da yaya olarak haşredilecektir, bir sınıfı
da yüzleri üzerine hasredilmiş olacaktır. Yine Resûl-i Ekrem'den şöyle buyurduğu
rivayet edilir: "Onlar ayakları üzerine yürütmeğe kadir olan Allah Teâlâ, onlar
yüzleri üzerine yürütmeğe de kadirdir" buna inanmışızdır. Artık insanlar daha
dünyadalarken hallerini güzelce tanzim etmelidirler ki, ahiret âleminde müşkül
bir durumda bulunmasınlar. Ve başarı yalnız Allah'tandır.
35. Ve Celâlim hakkı için
Musa'ya kitabı verdik ve onun maiyetinde kardeşi Harun'u vezir kıldık.
35. Bu mübarek âyetler
de Resûl-i Ekrem'i teselli etmek için ve kavminin dikkat nazarlarını celb için
Hz. Musa ile Hz. Harun'un bir Hz. Nuh'un kıssalarını bildiriyor, Peygamberlerine
karşı düşmanca bir vaziyet almış olan Ad, Semud gibi eski kavimlerin fecî
felâketlere uğramış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey son
peygamber!, (cemâlim hakkı için) bir olan zatıma yemin olsun ki (Musa'ya kitabı
verdik) ve Tevrat'ı indirdik (ve onun maiyetinde) ona yardımcı olarak (kardeşi
Harun'u vezir kıldık) Hz. Harun, aynı zamanda peygamberlik ve risalet hususunda
Hz. Musa'ya ortak bulunuyordu. Çünkü "Essiracül münîr" adlı eser de denildiği
gibi peygamberlik ve risalet ile vezirlik arasında aykırılık yoktur. Bir zamanda
birçok peygamberler gönderilip birbirlerine vezirlikle, yardım etmekle memur
olmuş olabilirler.
36. 0 vakit dedik ki:
Bizim âyetlerimizi tekzib etmiş olan kavme gidin. Sonra o kavmi tam bir helak
ile helak ediverdik.
36. (0 vakit) Hz. Musa
ile Hz. Harun'a (dedik ki: Bizim âyetlerimizi) Firavun ile kavmine karşı açıkça
gösterilen beyaz al gibi, âsa gibi çeşitli mucizeleri (tekzib etmiş olan kavme
gidin) yani: Kıbt taifesine, Firavun'un kavmine, yardımcılarına giderek onları
Allah'ın dinine davet edin. Musa Aleyhisselâm ile muhterem kardeşi ise bu emre
binaen giderek onları hak dine davette bulundular, fakat onlar küfürlerinde
sebat ettiler, o iki mübarek Peygamberi yalanlamağa cür'et gösterdiler, (sonra)
o devam ettikleri yalanlamayı müteakip (o kavmi tam bir helak ile helak
ediverdik) onların haklarında hayret verici bir helak ile mahv ve yok olmalarına
ait ilâhi hüküm tecelli etmiş oldu, küfürlerinde ısrarın cezasına kavuşmuş
oldular. Artık ey peygamberlerin sonuncusu!. Bilinmiş oluyor ki: Peygamberliği,
kitabı ilk inkâr edilen Peygamber yalnız sen değilsin. İşte Hz. Musa ile
kardeşinin kıssası sana bir numune. Hz. Musa'ya Tevrat kitabı birden inmiş
olduğu halde onu da yalanladılar, nice mucizeleri gördükleri halde onları da
tasdik etmediler. İşte o Peygamberlere yardım etmiş olan büyük yaratıcı, sana da
vâd buyurmuş olduğu yardım ihsanı buyuracaktır. Onun kudreti her şeye fazlası
ile kâfidir. İşte bu birinci bir kıssa.
"Tedmir": Hayret verici,
korkunç, aslı idrak edilemeyecek derecede şiddetli olan bir yok etme demektir.
Sonraki Sayfa

|