|
35. Allah Teâlâ, göklerin
ve yerin nurudur. Nurunun meseli, içinde güzel bir çırağ bulunan bir kandillik
gibidir, o çırağ ise bir kandil içindedir. 0 kandil ise sanki bir incimsi
yıldızdır, doğusu ve batısı olmayan mübarek bir zeytin ağacından
tutuşturulmaktadır. Onun yağı bir halde ki, kendisine ateş dokunmasa bile hemen
hemen ışık verecektir. Nur üstüne nurdur. Ve Allah nuruna dilediğini kavuşturur.
Ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir ve Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla
bilicidir.
35. Bu mübarek âyetler,
ilahiyata ait en beliğ, en parlak bir temsili içermektedir. Allah'ın nurunun
bütün kâinatı aydınlıklar içinde bırakacak bir mahiyette olduğunu en açık bir
temsil ile anlatmakta ve tasvir buyurmaktadır. Bu yüce nuraniyetinin en fazla
tecelli ettiği yer olan mukaddes mabetlerde ehli îmanın nasıl ibadet ve itaatle
teşbih ve tehlil ile meşgul bulunduklarını beyan ve böyle manevî nimetlere
kavuşmanın bir ilâhi feyz eseri bulunduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah
Teâlâ göklerin ve yerin nurudur) bunları yaratıp aydınlatan O'dur. Bunları güneş
gibi, ay gibi ışıklı, nurani vasıtalarla maddeten aydınlattığı gibi göklerin
melekleriyle, yer yüzünü de muhterem Peygamberleriyle, velileri ile manevî bir
şekilde aydınlatmış ve tezyin buyurmuştur. Nurdan mahrum olan muhitlerde
yaşamak, hayata hizmet eden şeyleri görüp elde edebilmek mümkün değildir. Allah
Teâlâ, mahlûkatının tümünden kinaye olarak zikredilen göklerin, yerlerin, yani:
Bütün âlemlerin icad edicisi, tanzim edicisi, idare edicisi ve aydınlatıcısı
olmasa idi bu âlemlerden asla eser görülemezdi, bütün kâinat, sırf yokluktan
ibaret bulunurdu. Binaenaleyh bütün gökler, yerler, bütün âlemler, yüce Allah'ın
varlığına, birliğine kudret ve yüceliğinin sonsuzluğuna, yücelik nurunun bütün
âlemlere yayılmış olduğuna birer şahittir. 0 Ezeli yaratıcının nuru, her türlü
tasavvurların, yüceliklerin üstündedir. 0 nuru hakkiyle anlamak, onun künhüne
ermek, insanlık için mümkün değildir. Ancak o kutsi nurun ebedî parlaklığın;
zihinlere bir dereceye kadar yaklaştırmak mutlak hâkim olan kerim mabudumuz,
şöyle bir temsil ile beyan buyuruyor, (nurun meseli) yüksek sıfatı (içinde güzel
çırağ bulunan bir kandillik gibidir) sanki bir daireye aydınlatmak için evvelce
özel şekilde yapılmış bir hücre, bir meşale bucağı bulunuyor, bunun içinde de
muazzam, sabahı andıran bir çırağ parlayıp duruyor, (o çırağ ise bir kandil
içindedir) o güzel meşale ise bir kandil, bir saf, temiz sırça, bir parlayan
fanus içindedir, bir berrak şişe ampul içinde parıldayıp etrafa ziyalar dağıtan
bir mükemmel elektrik kuvveti gibi bulunmaktadır, (o kandil ise sanki bir
incimsi yıldızdır) o güzel çırağı sinesinde tutan, kandil =fanus ise sanki bir
inci gibi saf, acib, parıldayıp duran bir yıldız gibidir, öyle alelade bir
kandil değil, belki hanhangi bir parlak yıldız gibidir, öyle alelade bir kandil
değil, belki harhangi bir parlak yıldız gibi son derecede parlak bir halde
bulunur. (Doğusu ve batısı olmayan bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır.)
yani: 0 yıldız gibi parlayıp duran kandilin içindeki güzel çırağ, o ilâhi lamba,
öyle mübarek, menfaati çok bir zeytin ağacından tutuşur, her tarafa ışıklar
dağıtmaya devam eder ki, o mübarek ağaç, ne doğuya, ne de batıya mensuptur, o
öyle yalnız doğuş zamanında veyahut yalnız batış anında güneşe mâruz kalarak
noksan şekilde gelişip büyümüş âdi bir zeytin ağacı değildir. Belki o, bütün
güne güneş görmüş, doğu ve batı arasında bulunan, hakkiyle gelişip büyüyen
mükemmel bir
ağaçtır. Bir görüşe göre bu
ağaç, Şam'a aittir. Çünkü Şam, yerin ortasında bulunmaktadır, ne doğuda ve ne de
batıdadır, onun zeytin yağı pek mükemmeldir. Veya o cennete ait bir ağaçtır
yahut onun gelişmesi ve neması, nur ve ışığı yalnız doğuya veya batıya mahsus
olmayıp o, bütün âlemleri kapsar, mekansız bir varlık sahibidir. Denilebilir ki,
o, anlaşılmasını bir dereceye kadar kolaylaştırmak ve zihne yaklaştırmak için
elektrik cereyanı gibi bir kuvvetle temsil edilebilecek güzel, akıcı, mahiyeti
bizce görülmeyen bir kudret harikasıdır, (onun yağı bir halde ki, kendisine ateş
dokunmasa bile hemen ışık verecektir.) Evet.. 0 mübarek ağacın yağı, meyvesinin
yanıp parlayan usaresi, bir haldedir ki, kendisine ateş başlar, başkasının ateş
tutuşturarak yandırmasına ihtiyaç göstermiyecek bir mahiyettedir, daima ışık
yaymaya yakın, hazır bulunur. Kur'an-ı Kerim, bu beliğ beyaniyle, iniş tarihine
göre keşfi geleceğe ait olan elektirik kuvvetinin hususi vasıflarını tasvir
etmiş gibi bulunmuyor mu?. Bu da Kur'an'ın mucizelerinden sayılmaya lâyık olsa
gerek!. (Nur üstüne nurdur) o, öyle sınırlı bir nur değil, kat kat, katmerli bir
ışık kitlesidir, bir aydınlık kaynağıdır. İstenildiği kadar artar ebedî bir ışık
ve berraklık mecmuasıdır. Malûmdur ki: Eşyanın tam manasıyla ortaya çıkması ve
görülmesi zıt lan ile olur. Karanlıklar arasında parlayan muazzam bir çırağın,
nuru, kendi varlığını hakkiyle hissettirir, muhitindeki karanlıkları açarak
kendi varlığındaki faideleri açıkça göstermiş olur. Karanlıklarla birlikte
olmayan bir nur, bir ışık ise bu üstün varlığını öyle herkese hissettirmiş
olmaz. İşte ilâhi nur da şüphesiz sapıklık karanlıkları arasında parlayıp onları
yok ettiği için güneşin vesair parlak cisimlerin nur ve ışığıyla temsil
buyrulmayıp muazzam bir lambanın nuru ile temsil buyrulmuştur. Bununla beraber
bir lamba ile temsil buyurulmuştur ki, onun fanusu bile parlak yıldızlar gibi
parlak bulunmaktadır. Ve o, öyle boş bir fezada değil, binlerce müminin secde
yeri olan kutsî mabetlerde parlayıp durmaktadır. Artık onun zatındaki
aydınlığın, aydınlatmak özelliğinin azametini düşünmeli!. Özet olarak: Allah'ın
nuru, her şeyin üstündedir, onu kabiliyeti olan gözler görür, uyanık kalpler
sezer, hidayete nail olan zatlar kavramaya muvaffak olur. Evet., (ve Allah Teâlâ
nuruna dilediğini kavuşturur) aradan karanlık perdeleri kaldırarak istediği
mutlu kullarını o nura erdirir, bu sahada bir hakkı hak ile görme tecellisine
buyurur. Yoksa böyle bir hidayet ve yardım bulunmadıkça o âlemleri kapsayan
nurun karşısında gözler kamaşır, sapık ruhlar, birer yarasa kesilerek o ilâhi
nuru inkâra cür'et gösterir durur, (ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir)
bir takım haki katları, aklî ve manevî varlıkları, anlaşılmalarını
kolaylaştırmak için maddî, alışılmış hâdiselere, varlıklara benzetme yoluyla
beyan buyurur. Ta ki, insanlar gözlerini açsın, selim yaratılışı üzere hareket
etsin, hidayete kavuşmak için kabiliyetli bir halde bulunsun, (ve Allah Teâlâ
her şeyi hakkiyle bilendir.) onun ezeli ve ebedî olan ilmi, her şeyi
kuşatmıştır, onun ilminde hiçbir şey hâriç kalamaz. 0 yüce yaratıcı, kullarının
yeteneğini, eğilimini, fiillerini ve hareketlerini tamamen bilir, onların
uyanmalarına vesile olacak şekilde ilâhi ayetlerini gözler önüne serer, nurunu,
kudret ve azametini temsil yoluyla beyan ederek kendilerini hidayet ve saadet
yoluna davet buyurur.
36. -0 kandillik- birnice
evlerde ki, Yüce Allah, o evlerin yükseltilmesine ve içlerinde -mübarek- isminin
zikredilmesine izin vermiştir. 0 evlerde kendisi için sabahleyin ve akşam
üstleri teşbihle bulunurlar.
36. İşte o bilen ve ezeli
olan mabudumuzun hikmet ve ilâhî nurunun misali olan o kandillik ve lamba,
bakınız ne kutsî yerlerde bulunmaktadır: (birnice evlerde) yani mescitlerde (ki,
yüce Allah o evlerin) o ibadethanelerin maddeten ve manen (yükseltilmesine) yüce
tutulmalarına, saygı gösterilmelerine (ve içlerinde) mukaddes (isminin
zikredilmesine izin vermiştir.) Evet.. 0 ibadethaneler daima yüce, daima
hürmetsizce hareketlere, lakırdılara mahal olmaktan uzak olup her zaman
müslümanların birer ulu secde yeri bulunmaktadırlar, (o evlerde), o mübarek
mabetlerde (kendisi için) Allah Teâlâ'ya mahsus olarak (sabahleyin ve akşam
üstleri) yani: Bütün namaz ve niyaz vakitlerinde (teşbihte bulunurlar) o yüce
mabudu takdis ve tenzihe devam eder dururlar. "Bu âyeti kerime, mescitlerin
muhterem tutulmalarının gereğine ve yüksek" muazzam bir tarzda yapılmalarını
övülmüş olduğuna bir delildir. "Buyut" kelimesi, beytin çoğuludur. Beyt ise
lügatte ev, ikametgâh demektir. Bu âyeti kerimedeki buyuttan maksat ise
mescitlerdir. Bunlar birer manevî nur ile ziyadece aydınlanmış bulunmaktadırlar.
Bazı zevata göre bu buyut ile maksat, Allah'ın izni ile yer yüzünde Peygamberler
tarafından yapılmış, değerleri yüceltilmiş olan dört mübarek mescittir. Biri
Kâbe-i Muazzamadır ki, bunu İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm yapmışlardır.
İkincisi: Beytülmukaddesdir ki, bunu da Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm
yapmışlardır. Üçüncüsü ile dördöncüsü de: Mescidi.. Küba ile Mescidi Medinedir
ki, bunları da bizim yüce Peygamberimiz tesis buyurmuştur.
37. Birçok erler ki, onları
ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ'nın zikrinden ve namazı
hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin
muztarip olacağı bir günden korkarlar.
37. Evet.. 0 kutsal
mescidlerde daima ibadette, tevhit ve teşbihte (birçok erler) bulunurlar (ki,
onları ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ'nın zikrinden ve
namazı hakkiyle kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz) o ibadet eden, takva
sahibi kullar, ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirirler, daima
ibadet ve taatle uğraşır dururlar, yahut hem dinî vazifelerini yaparlar, hem de
meşru şekilde ticaretleriyle, alış verişleriyle meşgul olurlar, bu dünyevî
meşguliyetleri, kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı
kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini ahiretten
gafil bırakmaz, malî ve bedeni ibadetlerine de aldanıp durmazlar. Belki (onlar,
kalplerin ve gözlerin muztarip) ve allak bullak (olacağı bir günden) kıyamet
gününün mesuliyetinden (korkarlar) Allah korkusu ile titreyen kalpleri,
kendilerini daima zikir ve fikre sevkeder, onları gafil bulunmazlar, daima korku
ve endişe üzere uyanık birhalde bulunurlar.
38. Tâki, Allah
Teâlâ onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin ve onlara ziyadesini de
kendi kereminden ihsan buyursun ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız
derecelerde merzuk buyurur.
38. (Tâki, Allah Teâlâ
onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin) amellerindeki kusurlarını
gidersin, kendilerini amellerini en güzel mükâfatına erdirsin. (ve onlara
ziyadesini de kendi kereminden) lütuf ve ihsanından (versin) onların güzel
amellerini kat kat iyilikle karşılasın, kendilerini hatır ve hayale gelmedik
nimetlere muvaffak kılsın. 0 kerem sahibi mabudumuzun lütuf ve ihsanının sonu mu
vardır?, (ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız derecelerde rızıklandırır) onu
maddî ve manevî nice lütuflara kavuşturur. Onun lütuf ve keremi, her türlü
tasavvurların üstündedir. Binaenaleyh kulların vazifeleri de ilâhi nur sayesinde
hareket sahasını aydınlatarak saadet yollarını tâkibetmektir, o kerem ve
merhamet sahibi olan Hak Teâlâ Hazretlerinden aflar, lütuflar niyaz ederek o
mukaddes ezeli mabudun şeref ve yücelik huzuruna işlerini, bütün varlıklarını
terk eylemektir. Bundan başka selâmet çaresi yoktur.
"Bu âyeti kerime hakkında
bazı yorumlar: Değerli tefsircilerden bazılarına göre "Meselü nurihî.."
âyeti kerimesindeki nurdan maksat: Ya Kur'an-ı mübindir, veya dinî İslâmdır
veya Resûl-i Ekrem'dir veyahut müminlerin kalplerinde parlayıp duran bir îman ve
hidayet, bir ibadet ve itaat nurudur. Şöyle ki:
1, Bir kere şüphe yok,
Kur'an-ı Kerim, elbette bir ilâhî nurdur. Nitekim: ve size apaçık bir nur
indirdik (Nisa, 174) âyeti kerimesi de bunu söylemektedir. Mushafları süsleyen,
kalpleri aydınlatan Kur'an-ı Kerim, Hak Teâlâ'nın vahyine dayanan, Allah kelamı
olmakla pek kutsî pek mübarek bir varlığa sahiptir. Bu hikmet sahibi kitabın
âyetleri öyle doğu ve batı eseri değildir. Zaman ve mekândan münezzeh olan yüce
Allah'ın kelâmıdır. Bu âyetlerin hükümleri yalnız doğuya ve yalnız batıya değil
bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu semavî kitabın ihtiva ettiği hakikatlar,
hikmetler şerh ve tefsir edilmese bile gözler önünde olanca açıklığı ile, olanca
nurluluğu ile parlayıp duracak bir vaziyettedir. Bu, bir nurlar, feyzler,
mucizler mecmuasıdır. Artık böyle kutsî, mübarek ilâhî bir kitaba kavuşmak,
şüphe yok ki bir hidayet eseridir.
2. Dinine gelince bu
da muhakkak ki, ilâhî bir nurdur. Nitekim: "0 öyle bir Allah'tır ki, size rahmet
eder, melekleri de hakkınızda mağfiret diler. Tâki sizi karanlıklardan
aydınlığa çıkarsın, yani: Siz küfür ve günah karanlıklarından kurtararak îman
ve itaat nuruna, İslâmiyet'in ebedî feyizlerine mazhar buyursun. 0 kerim mabut,
müminlere
çok merhametlidir" (Ahzab/43)
mealinde bulunan âyeti kerimesi de bunu bildirmektedir. Evet.. İslâm dinî,
bir nurdur, onun semavi varlığı Arap yarımadasından parlamaya başlayıp azbir
zaman içinde yeryüzününün birçok parçalarını aydınlatmaya muvaffak olmuştur. Bu
makaddes dinin koruyucusu, Allah Teâlâ'dır tebliğcisi de son peygamber
efendimizdir. Bu bir fıtri ve umumi bir dindir, bunun hitabeleri yalnız doğuya,
yalnız batıya ait olmayıp bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu mübarek dinin
yüce mahiyeti o kadar aydınlık, o kadar açık, o kadar hikmetlidir ki, bunu isbat
için delile bile ihtiyaç yoktur. Bu, nurlar kaynağıdır, bütün esasları, bütün
hükümleri birer nurdur, birer hidayet meşalesidir. ksek hakiki bir dine
kavuşmak, ne büyük bir hidayet eseridir, ne muazzam bir ilâhi yardım
neticesidir!. Bunu düşünmeli!.
Nurunun meseli" nazmı
kerimindeki nurdan maksat, Resûl-i Ekrem, sallallahu aleyhi vesellem olduğuna
göre (kandillik) o yüce resulün temiz,güzel, mübarek görüşlerinden kinayedir.
(Kandil) den maksat, onun nurlu, tertemiz, mübarek kalbidir, (çerağ)dan maksat
da sahip oldukları peygamberlik ve risalettir. (mübarek ağaç) dan maksat da nail
bulundukları peygamberlik zinciridir ki, tâ İbrahim Aleyhisselâm'da son
bulmaktadır.
Onun yağı neredeyse ışık
verecektir) mübarek sözünden maksat da Resûl-i Ekrem'in peygamberlik
risaletinin tam manasiyle zahir, apaçık olmasıdır ki, diyelim kendisi bir yüce
peygamber olduğunu söylemese bile bütün vasıfları ve davranışları, bütün fıtri
güzellikleri ve olgunlukları kendisinin bir
yüce Peygamberi
olduğunu âleme karşı göstermeğe kâfidir.
Doğu ve batısı olmayan)
mübarek sözü de Resûlullah'ın ibadetlerin^
batıya yüz çeviren
Yahudilerden ve doğuya yüz döndüren Hristiyanlardan uzak olup hanif, müslüman,
Allah'ın Ka'besine yönelmiş, yüksek bir mertebeye sahip, olduğuna
- - _
■
- - - a 4.4
şarettır.
= Mübarek bir ağaçtan
tutuşturulmaktadır.) yüce sözündeki mübarek ağaçtan maksat da İbrahim
Aleyhisselâmdır ki, Fahr
âlem efendimiz, o
yüce peygamberin neslinden meydana gelerek insanlık âlemini nurlar içinde
bırakmıştır. = nur üstüne nur) dan maksat
Resûl-i Ekrem'in
zatındaki peygamberlik ve asalet nuru ile büyük pederleri Hz. İbrahim'in ve Hz.
İsmail'in zatlarındaki peygamberlik ve asalet nurlarından ibarettir ki, bunlar
birbirine katılmış, son peygamber efendimiz bütün bu kat kat nurlara mazhar
olmakla yükselmiştir.
= Allah nuruna dilediğini
kavuşturur).
Yüce nazmından maksat da
Hak Teâlâ'nın dilediği herhangi bir mutlu kulunu Resûl-i Ekrem'in yoluna
sevkedip onun peygamberlik nurundan istifade ettirmesi onun mukaddes dininine
tâbi olmakla başarı ve kurtuluşa nail buyurmasıdır. Nitekim diğer bir âyeti
kerime de Resûl-i Ekrem Efendimize "siracı münir" denilmiştir ki, parlak, etrafı
aydınlandıran çırağ manasınadır.
4.Nurunun meseli) mübarek
nazmındaki nurdan maksat, müminlerin kalplerindeki îman ve hidayet, ibadet ve
itaat nuru olduğuna göre di
(kandillik) maksat,
herhangi bir müminin temiz nefsidir, (kandil) den maksat, saf sinesidir. (Çerağ)dan
maksat, kalbindeki parlayan îman ve Kur'andan ibarettir, (mübarek ağaç) dan
maksat da yalnız Allah Teâlâ'ya olan ihlâstır. (doğusu ve batısı olmamasından)
maksat da müminin bir takım hâdiselerin doğması ve batmasından etkilenmeyip
kendi istikametini, kendi diyanetini, kendi güzellik ve temizliğini korumaya
muvaffak olmasıdır. Bir halde ki, rızıklanınca şükreder, müptelâ olunca sabr
eder, hükmedince adalete riayet eder, söyleyince de doğru söyler.
Onun yağı nerede ise
ışıklandırır.) Yüce nazmından maksat da müminin kalbi durumunu beyandır ki,
kendisine telkin edilmese bile hak
ve hakikati bilip anlayacak
bir kabiliyette olur, sahip olduğu selim bir yaratılışla birçok meseleleri ve
yüksek fikirleri anlamaya hazır, keşfe muvaffak bulunur. Nitekim bir had i s-i
şerifte: "Müminin ferasetinden sakının, çünkü o, Allah'ın nuriyle bakar"
buyurulmuştur. "Nurun alâ nur"= (Nur üstüne nur) yüce sözünden maksat da müminin
nurlar içinde yüzmesidir. Şöyle ki: Olgun bir müminin sözü nurdur, işi nurdur,
gireceği yer nurdur, çıkacağı yer nurdur, kıyamet gününde gideceği yer de
nurdur. Böyle bir müminin kalbi nurlar merkezidir, bir hidayet kaynağıdır, her
dinî eseri, her ilâhi hükmü görüp işittikçe kalbindeki îman ve hidayet nurları
artar durur.
İşte bütün bu nurlara nail
olmak, bir ilâhî hidayet eseridir. Ne mutlu bu nurlara mazhar olanlara!.
Ayetünnur ile gayr oldu
gönüller nura,
Döndü îman dolu her sine
mukaddes tura.
"Bu âyeti kerimeden
alınacak dersin özeti: Allah Teâlâ Hazretlerinin nurundan maksat, gerek bizzat
birliğinin nuru olsun, gerek Kur'an-ı Kerim olsun ve gerek Resûl-i Ekrem
Efendimiz ile müminlerin kalplerindeki îman ve İslâm nuru olsun, bundan şu
hakikat çıkmaktadır ki: Bütün kâinatın hakiki hayatı, bu nur ile kaimdir. Bu bir
ilâhi, kutsi nurdur. Öyle ilâhi bir nur ki, bütün insanlık âlemi için yegâne bir
hidayet ve saadet meşalesidir. İnsanlar için yaşamak, doğru yolu görüp
tâkibetmek, maddî ve manevî muvaffakiyete ermek için en birinci, en zaruri olan
rehber, bu ilâhi nurdan başka değildir. Bu ilâhî nurun parlaklığını,
kutsallığını tasvir için âciz, fâni lisanlar, kalemler yeterli olmaz, bu ilâhi
nurun yüceliği, beyanı mucize olan Kur'an-ı Kerim'in lisanından temsil şeklinde
şöyle anlaşılmaktadır. Binlerce ehli îmanın bütün gün secde yeri olan, birnice
Allah adamlarının tesbihleriyle, tahlilleriyle süslenen muazzam mabetlerinden
herhangi birindeki bir kandillik içine konulmuş güzel bir lamba, parlak bir
çırağ, düşünülsün ki billur bir kandil, parıldayan bir yıldız gibi saf bir fanus
içinde parlayıp etrafı aydınlatıyor, doğuya ve batıya mensup olmayan fevkalâde
bir zeytin ağacından meydana gelen yağı, kesintisiz parlamaya hazır, etraf o
ışıkları yayması için ateşe temas ihtiyacından uzak, bizzat aydınlatmaya
yetenekli, kat kat nur, aydınlığına son yok. İşte ilâhi, manevî nurun haricî bir
timsali!. Artık insan böyle bir nura can atmaz mı?. Böyle kutsî bir nurdan
hakkiyle istifade etmek istemez mi? Bu mübarek nura kavuşmak içinse Allah
Teâlâ'ya sığınmaktan başka çare yok. Çünkü Allahu Azimuşşan, bu mukaddes nura
yalnız dilediği mutlu kullarını kavuşturur, muvaffak eder. Onun nurundan mahrum
ettiği kimseler için artık nur bulunamaz. 0 mutlak hükümdarın dalâlete
düşüreceği kimseler için artık hidayete erdirecek mevcut olamaz. Evet.. Kendi
fıtretini, kendi iradesini kötüye kullananlar böyle bir cezaya çarpılacaklardır.
0 halde insan, daima hakka yönelmeli, daima kerem ve hikmet sahibi olan mabuduna
ya I varmalı, daima aslî yaratılışını korumaya çalışıp üzerine düşen
vazifelerini ifaya gayret etmeli, ve bu hususta muvaffakiyete ulaşmak için
mukaddes
yaratıcısının yardım ve
korumasına sığın mal id ı r ki, dünyada da ahirette de hidayet ve kurtuluşuna
vesile olan bu ilâhi nura nail olabilsin. Yarabbü. Ya ilâhi!, bizleri bu ebedî,
kutsî nuruna mazhar olan seçkin kullarının zümresine kat. Peygamberlerin
efendisinin hürmetine duamızı kabul buyur. Hamd sana mahsustur, ey âlemlerin
Rabbü.
"Bu âyeti kerimedeki bazı
kelimelerin izahı:
1: "NUR" lügatte ışık,
aydınlık manasınadır ki, eşyanın gözlere görünmesine sebep olur. Nur, güneş, ay,
ateş gibi ışıklı, parlak cisimlerden diğer karanlık cisimlere yansıyıp yayılarak
bir kısım görülmesini temin eder, kendisi de göz ile görülebilen maddî, seyyal
bir cisim veya bir keyfiyettir. Bu, maddî ve cismani bir nurdur. Bir de göz ile
görülemeyen, kalb ile sezilip anlaşılan manevî bir nur vardı ki, bir kısım ilâhi
varlıkların, bir takım kutsî mahiyette bulunan zatların taşımış oldukları manevî
aydınlıktan, aydınlatmak hassasından ibarettir, bununla hakikatlar meydana
çıkar. Bu, nur, ebedî hayat için bir hidayet meşalesidir, bununla takibedilecek
saadet yolları açılıp görülür. Allah Teâlâ'ya nur denilebilir mi?. Bunda ihtilâf
vardır. Mamafih lügat mânası itibariyle "NUR" denilemiyeceği şüphesizdir. Çünkü
bu mânaca nur, yaratılmıştır, kendisi görülür ve görme vasıtası olur, fakat
kendisi göremez. Bir de bu nur, cisim olsun, cisim ile kaim bir keyfiyetten
ibaret bulunsun herhalde bülünmesi, parçalanması, yok olması mümkündür, yoğun
buhar cisimler ile kaim olmaya bağlıdır, zaman ve mekâna muhtaçtır ve birçok
nevilere ayrılıp mahiyetleri birbirine benzemektedir. Yüce Allah ise
yaratıcıdır, ezelidir, ebedidir, cisim olmaktan, bülünmekten, yok olmaktan, ve
mekâna ihtiyaçtan yücedir ve hiç bir şeyin dengi ve benzeri değildir.
Binaenaleyh Allah Teâlâ'ya nur denilmesi mecazdır veya bir teşbihi beliğ
kabilindendir. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri nur sahibidir, kâinatın
yaratıcısıdır, tanzim edenidir, aydınlatanıdır, hidayete erdirendir. İşte bu
gibi itibarlar ile mukaddes zatına nur denilmesi caiz görülmüştür. Nitekim
adaletle, lütuf ve keremle vasıflanmış bir zata âdil, kerim, cömert yerinde
sebebiyet ve mazhariyet gibi bir alâka ile adi, kerem, cud denilmesi adettir.
Kur'an-ı Kerim, Arab lisanı üzere nazil olmuştur. Kur'anda nur denilince bunun
en evvel sözlük mânası hatıra gelir, bu itibar ile bu âyeti kerimede nurdan
ilâhi maksadın ne olduğunda değerli müfessirlerin çeşitli yorumları vardır.
Bu cümleden olarak bu
nurun, aydınlatan, hidayete erdiren, idare eden, tanzim eden, bilen, ortaya
çıkaran veya nur sahibi manasında olduğu görüşünde olanlar vardır. Bu halde
"Allah göklerin ve yerin nurudur" demek, gökleri ve yeri aydınlatandır, hidayete
erdirendir, idare edendir, tanzim edendir, bilendir, orataya çikarandır veya nur
sahibidir demek meâlindedir. "Meselü nuruhi= Nurunun meseli" yüce nazmındaki
nurun, Allah'ın zatına izafesi de bunu göstermektedir. Çünkü gramerde tamlayanın
tamlanandan başka olduğu malûmdur. Fakat İmamı Gazali gibi bir kısım tasavvuf
ehhine göre hakikt nur ancak Allah Teâlâ'dır. 0 en yüce nurdur, bizzat
mevcuttur, anlayıcıdır, görendir, kâinatın yaratıcısıdır, aydınlatıcısıdır. Bu
sebeple Allah Teâlâ'ya nur denilmesi, bir hakikattir. 0 ezeli nurun feyz ve
lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine
sahip olan fâni nurlara nur denilmesi, bir hakikattir. 0 ezeli nurun feyz ve
lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine
sahip olan fâni nurlara nur denilmesi ise bir mecazden başka değildir. Sadeddini
Kunevî de diyor ki: Hakiki nur ile başkaları görülüp idrâk olunur, kendisi ise
idrâk edilemez. Çünkü o nur, nisbetlerden izafetlerden soyutlaşması hasebiyle
hakkın zatının aynıdır. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem Sal lal lah u aleyhi
vesellem Hazretleri: "Rabbini gördün mü" sualine cevaben "nurunrahü =bir nurdur,
onu nasıl görebilirim" diye buyurmuştur. Ruhulbeyan sahibi de diyor ki: "nur"
esmai hüsnadandır. Allah Teâlâ'ya nur denmesi hakikattir, mecaz değildir,
nurlandıran manasınadır. Bununla beraber nur lâfzı, bazı kıraatlara göre
münevvir olarak okunmaktadır.
2: "Semavat" gök, üst taraf
mânasına olan "sema" lâfzının çoğuludur. Kur'an-ı Kerim'in beyan ettiği semavat,
muhtelif katlardan meydana gelmiş, bugünkü astronomi ilminin keşfi dairesinden
yüce bir kısım muazzam âlemlerden ibarettir ki, bunlar melâikei kiramın
karargahı, ilâhi kudretin birer tecelli ettiği yer olarak bulunmaktadır,
göklerin yükseldiği, genişliği, onlardaki mahlûkatın çokluğu, azamet ve
ihtişamı, temizlik ve mukaddesliği bizlerin tahmin edeceğimiz mertebelerden
milyonlarca kat daha büyüktür. Yalnız dünya semasını bezeyen güneşin, ayin,
yıldızların büyüklüklerini, ışıklarını, aralarındaki binlerce senelik
mesafelerini, özellikle Samanyolu denilen yıldızlar manzumesini teşkil
eden hesapsız büyük yıldızların birer âlem olduğunu dikkate almak,
Allah'ın mülkünün büyüklüğünü düşündürüp insanları
hayretlere düşünmeğe yeter.
Yer küresinin üstünde yedi kat göklerin bulunduğunu çeşitli âyetlerde beyan
buyurmaktadır.
3: "Arz" Yer yüzü, yer
küresi, insanlığın geçici yurdu, göklere göre küçük bir saha ki, böyle nisbeten
küçüklüğü ile beraber binlerce, milyonlarca harikaların, kudret, eserlerinin bir
teşhir yeri bulunmaktadır. Bunun içindir ki, yüce hükümdar olan Allah Teâlâ
Hazretleri bizim gözlerimizi daima göklere çevirmemizi istediği gibi yere de
çevirmemizi istemiştir. Allah'ın nurunun birer tecelli yeri olan bu âlemlerden
bir uyanma dersi almamızı tavsiye buyurmaktadır.
"Olanlar feyzyâbi intibah
asarı kudretten"
"Alırlar hissei ibret,
temaşayı tabiattan"
4: " M i ş kât = ka n d i
11 i k" bir odanın, bir salonun, bir toplantı yerinin, bir mabedin muayyen bir
tarafında hazırlanmış olan hususi bir pencereden, arkası kapalı bir hücrecikten
ibarettir ki, orada kandil, lamba, elektirik ampulü gibi bir şey konulur, onun
dağılacak ziyalariyle gecenin karanlığı aydınlığa dönüştürülmüş olur.
5: "Misbah = lamba" çırağ,
kandil fitilesi, elektirik lambası gibi ışık saçan güzel, lâtif bir meşale, bir
aydınlatma âleti ki, bu sayede gecenin karanlığı açılır, etraf aydınlanır,
nurani bir sabah yüz göstermiş gibi olur.
6: "Zücace" Sırça, billur
kandil, kalın kenarlı camdan yapılmış fanus, şeffaf, içindekini gösterir, parlak
bir zarf, safiyetin, samimiyetin, kalb nuraniyetinin bir harici timsali.
Kandillik denilen yerde böyle billur bir fanus içinde bulunan bir çırağın ışığı,
karşılıklı yansıma ve kırılma kanunları gereğince kat kat artar, lüzumsuz taraf
o dağılmadan korunmuş olur, istenen tarafları kuvvetli bir tarzda aydınlatır
durur.
7: "Dürriye"; İncimsi bir
şey, inci gibi makbul, saf bir madde, parıltısıyla, temizliği ile gözleri
kamaştıran manevî bir varlık. Malum olduğu üzere yıldızlar, gezegen ve sabite
kısımlarına ayrılmıştır. Müşteri, Zühre, Mirrih, Zuhal, Utarit birer parlak
gezegendir. Bunlara "beş inci" denir. Sabitler de kendilerine mahsus, açık
titreşimli birer nur merkezidir. Bu sebeple bunlardan her biri bir "incimsi
yıldız"dır. Binaenaleyh âyeti kerimedeki kandil, bunlardan herhangi birine
benzetilmiş demektir.
S: "Hidayet" Hûda, doğru
yola gidiş, hakka kavuşma, doğru yolu gösterme ve irşat; Allah Teâlâ'nın
kullarına ait fiilleri, amelleri kendi ilâhi rızasına muvafık bir halde vücude
getirmesi, Hak Teâlâ'nın gösterdiği doğru yolu takibederek ebedî saadete
kavuşmak demektir. Bu son manâdaki hidayete, ihtida da denilir.
9: "Cudüv"; Bir işe
sabahleyin başlamak mânasında olup "gedat" yerinde kullanılmıştır. Cedat ise
sabah namazı vakti, tan atmasından güneşin doğmasına kadar olan vakittir.
10: "Asal" ikindiden akşama
veya yatsıya kadar olan vakit manâsına gelen Aslın çoğuludur, "aş i yy" gibi.
Bununla beraber an vaktinden başka namaz vakitlerine de kullanılır ki, öğle,
ikindi, akşam ve yatsı vakitlerini kapsamaktadır. "Cudüv" vün tekil, "asal"ın
çoğul olarak zikredilmesi de bunu göstermektedir. Binaenaleyh bu iki tâbir ile
farz namazların beş vaktine işaret buyrulmuş oluyor.
39. Kâfir olanların
amelleri ise bir engin çöldeki bir serap gibidir ki, susamış kimse onu bir su
sanır, nihayet ona vardığı zaman onu bir şey olarak bulmamış olur. Ve amelinin
yanında Allah'ı bulmuş olur. O da hisabını tamamen ifa etmiştir ve Allah hisabı
sür'atle görücüdür.
39. Bu mübarek âyetler de
kâfirlerin pek karanlıkça olan hallerini ve pek fecî olacak âkibetlerini pek
hayret verici bir misâl ile tasvir ediyor, onların nasıl şiddetli azaplara
tutulacaklarını, onların hidayet nurundan mahrum olduklarını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: Müminlerin pek nurlu halleri, gelecekleri yukarıda
gösterilmiş bulunuyor (kâfir olanların amelleri ise) bilakis pek karanlıklıdır,
pek faidesizdir, bilakis büyük bir felâkete götürücüdür. Evet.. Kâfirlerin
amelleri (bir engin çöldeki serap gibidir) onların karanlık halleri müminlerin
aydınlanmış hallerinin tersinedir. Öyle (ki, susamış kimse onu bir su sanır)
ziyadesiyle susuzluk harareti içinde kalmış bir
şahıs, o serabi, o
karşısında su gibi görülen hayali, su sanarak ona koşan, (nihayet ona vardığı
zaman onu) o su gibi parıldayan hayali (bir şey olarak bulmamış olur) onun bir
kuru hayalden ibaret olduğunu anlamış bulunur (ve) o seraba koşan bir kâfir
(amelinin yanında Allah'ı bulmuş olur) yani: Allah Teâlâ'nın muhasebesine tâbi
olmuş, onun cezasına uğramış bulunur (0 da) o hikmet sahibi yaratıcı da (ona) o
kâfire (hesabını tamamen ifa etmiştir) amellerinin cezasını tamamen vermiş olur
(ve Allah hesabı süratle görücüdür) cezaya lâyık olanları derhal cezaya
kavuşturur. İşte kâfirler de cezalarına kavuşacaklardır. Onların dünyadaki
varlıkları, servetleri, çalışmaları yarın ahirette kendilerine faide verici
olamıyacaktır. Onlardan istifade edemiyeceklerdir. "Serap"; Gündüzün sıcak
günlerinde ıraktan su gibi görünen ve ışığın yarışmasından ileri gelen hayaldir.
(Bekia) Açık, yayılmış,
düz, her tarafı aynı durumda olan yer yüzü demektir.
40. Yahut -onların
amelleri- bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga vurur,
üstünden bir dalga bir bulut- ihata eder. Bunlar -birbiri üstünde olan
zulmetlerdir. Elini çıkardığı zaman onu görmeğe yaklaşamaz. Ve her kim için ki,
Allah bir nur nasib- kılmamıştır, artık onun için nurdan bir şey yoktur.
40. (Yahut) o
kâfirlerin çirkin amelleri (bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi
bir dalga bürür) onu tamamen kaplar, örter, o dalgayı da (üstünden) diğer (bir
dalga) kaplar. Onun (üstünden) de (bir bulut) ihata eder, karanlık bir bulut
havayı kaplar, yıldızların bile görülmelerine mâni olur. Bütün bunlar (birbiri
üstünde olan karanlıklardır) böyle üç nevi karanlık, birbirini kaplamış bulunur
ki: Bunların biri, denizin karanlık olmasıdır. İkincisi: Dalgaların karan 11 ki
ı bulunmasıdır. Üçüncüsü de bulutun karanlığı artırıcı bir manzara teşkil
etmesidir. Bir haldeki, böyle müthiş bir hâdise karşısında kalan kimse (elini
çıkardığı zaman onu) o elini bile (görmeğe yaklaşamaz) onu görmek değil, görmeğe
yaklaşmış bile olamaz, o kadar karanlık, her tarafı kaplamış bulunur (ve her kim
için ki, Allah bir nur) bir hidayet, bir dine muvaffakiyet nasip (kılmamıştır)
yani: Hangi bir şahıs ki, o şahsın kendi yarattığını ibtâl, iradesini kötüye
kullanarak ilâhî dine aykırı cereyanlara tâbi bulunmuş olduğundan dolayı onu
hidayet yolundan mahrum bırakmıştır, (artık onun için nurdan bir şey yoktur)
artık o asla nurlanmış olamaz ona hiçbir kimse hidayet edici bulunamaz, o
ebediyyen karanlıklar içinde kalmış, ebedî azaba lâyık bulunmuş olur. İşte
küfrün müthiş sonu! Kısaca: Bu mübarek âyetler, kâfirlerdeki manevî
karanlıkları, üç nevi maddî karanlıklar ile temsil buyurmaktadır. Denizlerin
karanlığı, dalgaların karanlığı, bulutların karanlığı birer maddî karanlıktır,
eşyanın gürülmesine birer engel teşkil etmektedirler. Kâfirlerin ise kalplerinde
inanç karanlığı vardır. Sözlerinde hakka muhalefet karanlığı vardır, amellerinde
de ilâhî hükümlere muhalefet karanlığı vardır, bunlar da birer manevî
karanlıktır. Artık bu karanlıklar da o kâfirlerin bir takım harikaları
görmelerine, bütün kâinatın birer hal lisanı ile Cenab-ı Hakkı tevhit ve
teşbihte bulunduğunu işitip anlamalarına birer engel teşkil etmiş bulunmaktadır:
Onun içindir ki, İslâmiyet gibi nurlar ufuklara yayılıp duran hakiki bir güneşi
göremiyorlar, onun ışıklarından istifade edemiyorlar, bilakis onu inkâra cünet
gösteriyorlar. O maddî karanlıklar, kat kat bölünmüş olduğu gibi kâfirlerin
mânevi karanlıkları da öyle kat kat bir halde bulunmaktadır.
41. Görmedin mi ki, şüphe
yok göklerde olan da ve yerde olan da ve kanatlarını açıp uçan kuşlar da o Allah
Teâlâ için teşbihte bulunur. Herbiri gerçekte namazını ve teşbihini bilmiştir.
Ve Allah Teâlâ da ne yapar olduklarını hakkıyla bilendir.
41. Bu mübarek âyetler,
Allah'ın birliğini, ilâhi kudreti açık olarak isbata yeterli olan çeşitli
delilleri uyanmak için gözler önüne koyuyor. Böyle pek parlak delilleri
göremeyenlerin ise sırf kalplerindeki karanlıklardan dolayı bu görmekten mahrum
bulunmuş olduklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resul!., (görmedin
mi) ilâhi vahiy ile sahip olduğun paygamberlik nuru ile, gayb âleminin sırlarını
bilmenle âdeta gözün ile görmüş gibi bilmedin mi (ki) elbette bilmişsindir ki
(şüphe yok göklerde olan da ve yerde olan da) bütün hayat sahipleri, bütün
mevcudat (ve kanatlarını açıp) havada, gök boşluğunda (uçan kuşlar da) (O)
kâinatın yaratıcısı olan (Allah Teâlâ için teşbihte bulunur.) Evet.. Bütün
mahlûkat, yüce yaratıcıyı devamlı olarak tenzihte, onun birliğine, kudret ve
büyüklüğüne delâlet ve şahitlikte bulunur dururlar. Çünkü bütün yaratılış
sırları, bir yüce yaratıcının kudret eseridir, onun varlığına, kudret ve
ululuğuna hal lisanı ile şahitlikte bulunmaktadır. Gerçekten bir
kısım kimseler,
yaratılışlarını kötüye kullanarak sapıklığa düşmüş, o yüce mabudu birleme ve
yüceltme nimetinden muhrum kalmışlardır. Fakat onların da varlığı, o ezeli
yaratıcının varlığına bir delildir. Ne yazık ki, karanlıklar içinde kalmış
gafiller, bu hakikattan habersiz bulunmaktadır. Yoksa bütün mahlûkattan (herbini
gerçekte) haddizatında (namazını) yani dua ve niyazını (ve teşbihini bilmiştir)
Cenab-ı Hak'ka muhtaç olup ona sığınmada, niyazda bulunmak ve o yüce yaratıcıyı
teşbih ve yüceltmek kabiliyetinde yaratılmıştır, (ve Allah Teâlâ da)
mahlûkatının (ne yapar olduklarını hakkiyle bilendir) onların kabiliyetlerini
iyiye kullandıklarını da, o yeteneklerine aykırı harekette bulunduklarını da
tamamen bilir, ilâhi dinî, bütün mahlûkatının hallerini tamamen kuşatmıştır.
Buna inanmışızdır. Evet.. Bütün melekler, bütün îman sahipleri Cenab-ı Hak'kı
bilfiil birleme ve teşbihte bulundukları gibi kendi mevcudiyetleri de Allah'ın
birliğine, ilâhi kudrete delâlet edip durmaktadır. Bir takım kuşların
vaziyetleri de hal lisanı ile Allah Teâlâ'yı birlemekte ve teşbih etmektedir.
Bununla beraber kuşların vasıflarına dair hayvanat ilmi gözününe alınırsa
görülür ki: 0 kuşların arasında fevkalâde kabiliyetlere sahip, hayatlarını
korumak çarelerine, maksatlarını temin edecek vasıtaları bilen zümreler vardır.
Artık onlar da mazhar oldukları bir zekâ, bir kabiliyet, bir ilâhi ilham
sayesinde Hak Teâlâ'nın varlığını bilip kendilerine mahsus birer lisan ile o
yüce mabudu birleme ve teşbihte bulunabilirler. Bunu kimse uzak göremez.
42. Ve göklerin de, yerin
de mülkü, Allah'ındır ve gidiş de Allah'adır.
42. Evet.. Bütün mahlûkat,
Allah Teâlâ'nın birer kudret eseridir (ve) onu tevhit ve teşbihe devam
etmektedir. Çünkü (göklerin de, yerin de mülkü) varlığı (Allah'ındır) onun birer
yaratılış eseridir, başkasının değil, zira bunların hepsi de sonradan
yaratılmıştır, mümkün olan şeylerden, böyle sonradan yaratılmış olan her şey ise
elbette ezeli olan bir vacibilvücude muhtaçtır, onun birer kudret eseridir, (ve
gidişde de Allah'adır) bütün bu mahlûkat, Cenab-ı Hak'kın iradesiyle yok olacak,
daha sonra Allah'ın kudreti ile bir kısım mahlûkat yeniden hayat bulup mahşere
sevkedilecektir, orada Allah'ın hâkimiyeti tam manasıyle tecelli edip
duracaktır. Evet.. Cenab-ı Hak'kın sonsuz kudretine, mutlak hâkimiyetine delâlet
eden sonsuz eserler gözlerimizin önünde daima parlayıp durmaktadır. İşbu (41,
42) nci âyetler de tevhid delillerinin bir nevini kapsamaktadır.
43.Görmedin mi ki, muhakkak
Allah Teâlâ, bir bulutu sevkediyor, sonra arasını telif ediyor, sonra onu
üstüste yığıyor. Artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor ve gökten,
ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onu dilediği kimseye isabet ettiriyor ve
onu dilediğinden uzaklaştırıyor. Az kalıyor ki, şimşeğinin parıltısı, gözleri
gideri versin.
43. Ey Allah'ın kulu!.
(Görmedin mi) elbette daima gözlerinle görüp duruyorsun (ki, muhakkak Allah
Teâlâ bu bulutu sevkediyor) onu yoktan yarattıktan sonra tam bir merhamet
dilediği semte gönderiyor, muhtelif durumlarda bulunduruyor (sonra arasını telif
ediyor) o bulutun aykırı yönlerde olan cüzilerini topluyor, büyük bir bulut
tabakası haline getiriyor (sonra onu üstüste yığıyor) onun pek ince olan
parçalarını birbirine katarak gayet geniş geniş bir kıta halinde bulunduruyor
(artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor) o bulutun arasından yağan
yağmurlar yeryüzünü sular içinde bırakıyor (ve) Cenab-ı Hak, (gökten) havadan
(ondaki dağlardan) dağlar gibi pek büyük bulunan bulutlardan (bir dolu indiriyor
da onu) o doluyu (dilediği kimseye isabet ettiriyor) o kimseyi yağmura doluya
tutulmuş bulunduruyor (ve onu) o doluyu, yağmuru (dilediğinden uzaklaştırıyor)
dilediği kimseleri onun sıkıntısından kurtarmış oluyor (az kalıyor ki şimşeğinin
parıltısı) fevkalâde parlaklığından dolayı (gözleri gideriversin) bütün bunlarda
Allah'ın kudretinin birer parlak delili bulunmaktadır. Şimşeğin pek kuvvetli
olması, bulutların yoğunluğuna alâmettir, yağmurun fazlaca olacağına işarettir.
Ve yıldırımların düşeceğini de bir ihtar mahiyetindedir. Bu vasıfları taşıyan
bir şimşek şüphe yok ki, pek büyük bir ateş bulunmuş oluyor. Ateş ise suyun,
dolunun zıddıdır. Buna rağmen suyun bunlardan çıkması, zıddan çıkması demektir
ki, bu ancak kudreti ilâhiyye ile mümkün bulunmaktadır. Binaenaleyh bu
hâdiselerin hepsi de Allah'ın birliğinin birer delilidir.
44. Allah geceyi ve
gündüzü çeviriyor. Şüphe yok ki, bunda gözleri olanlar için elbette bir ibret
vardır.
44. Evet.. (Allah)
Teâlâ her şeye kadirdir, karanlığı aydınlığa, aydınlığı karanlığa çevirir,
(geceyi ve gündüzü çeviriyor) bu sebeple insanlık alanında bir takım
değişiklikler vücude geliyor, bunların müddetleri vakit vakit azalıyor,
çoğalıyor. Artık (şüphe yok ki, bunda) şu beyan olunan pek büyük hâdiselerden
her birinde (gözleri olanlar için) basiret sahibi olup Allah'ın kudretini takdir
edip yüceltenlere mahsus (elbette bir ibret vardır) kâinatın yaratıcısı
hazretlerinin varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna bütün eşyayı ilmen
kuşatmış olduğuna delâlet ve şahitlik mevcuttur. Ancak kalpleri karanlıklar
içinde kalmış olanlar, bu kadar parlak eserlerindeki kudretini, birliğinin
delillerini görüp tasdik etmek duygusundan mahrum bulunmuşlardır. İşbu (43, 44)
üncü âyetler de tevhid delillerinin ikinci bir nev'ini kapsar bulunmuştur.
45. Ve Allah her
hayvanı bir sudan yarattı. Artık onlardan kimisi karnı üstüne yürüyor, ve
onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor ve onlardan kimisi de dört ayak üzerine
yürüyor. Allah dilediğini yaratır. Şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle
kadirdir.
45. Bu mübarek âyetler
de Cenab-ı Hak'kın yaratıcılığına, kudret ve hikmetine ait diğer bir nevi
delilleri kapsamaktadır. Ve insanlığa hidayet yolunun gösterilmiş, lâzım gelen
bilgilerin açıkça beyan buyurulmuş olduğunu ve Allah Teâlâ'nın dilediği
kullarını doğru yola sevkedeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Bütün kâinat, Allah
Teâlâ'nın birer yarattığı harikasıdır, kudretinin birer eseridir, (ve) bu
cümleden olarak (Allah) yeryüzünde dolaşıp duran (her hayvanı bir sudan yarattı)
o kadar muhtelif hayvanların asıl maddeleri, sudan, nutfeden ibarettir. (Artık
onlardan) o hayat sahiplerinden (kimisi karnı üstüne yürüyor) yılanlar gibi. (ve
onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor) insanlar ile kuşlar gibi. (Ve onlardan
kimisi de dört ayak üzerine yürüyor) koyunlar, sığırlar, bir takım vahşi
hayvanlar gibi. Örümcek akrep gibi dörtten çok ayaklı hayvanlar da vardır. Fakat
hepsinin yürüyüşlerinde en ziyade dayandıkları, dörder ayaktan ibarettir. (Allah
dilediğini yaratır) yarattığı şeyleri muhtehif şekillere, tabiatlara, kuvvetlere
sahip kılar. Nitekim melekleri nurdan, cin taifesini ateşten, Hz. Ademi
topraktan, Hz. Isayı özel bir üfürükten yaratmıştır. Mamafih Tefsiri kebirde ve
diğerlerindeki bir rivayete göre: Cenab-ı Hak, ilk evvel bir cevher yaratmış,
ona bir heybet bakışı ile bakmakla o su kesilmiş, sonra o su da bölünerek ondan
ateş, hava, nur ve toprak yaratılmıştır. Binaenaleyh bu âyeti kerimeden
kasdediler asıl hilkati beyandır. Bu asıl hilkat ise sudan ibarettir, (şüphe yok
ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kadirdir.) dilediği şeyleri ezeli iradesi
yönünde muhtelif şekillerde, kabiliyetlerde olarak vücude getirebilir. Onun
ilâhi kudreti, bunların hepsine de fazlasıyla yeterlidir. Artık bu kadar çeşitli
kudret eserleri karşımızda tecelli edip dururken bunların yüce yaratıcısını
insan nasıl inkâr edebilir?.
46. Yemin olsun ki, açık
açık beyan eden âyetler indirdik ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola
iletir.
46. İşte o yüce
yaratıcı, buyuruyor: (Yemin olsun ki) muhakkak bir gerçektir ki (açık açık beyan
eden âyetler indirdik) gerek bu Nur Sûresinde ve gerek diğer surelerde dinî
hükümlerin, kevni eserleri, ilâhi kudreti gösteren yaratılış eserlerine hikmetli
beyanatta bulunduk, nice güzel misâller, harikalar anlattık, ve bütün bunlar
Kâinatın yaratıcısının kudret ve azametini, ilâhi dinin hükümlerini göstermekte
bulunmuştur. Artık bunlar böyle parlak bir şekilde meydanda iken kim kendi
cehaletini bir mazeret makamında ileri sürebilir?, (ve Allah dilediği kimseyi
dosdoğru bir yola iletir) yani: Selim yaratılışlarını muhafaza eden, kulluk
vazifelerini, ifaya çalışan, ilâhi muvaffakiyetlere kabiliyetli bulunan
kullarını bir ilâhi lütuf olmak üzere İslâm dinine nail kılar, o sayede saadet,
yoluna, başarı ve kurtuluşa erdirir, cennetlerine sokar. Bu Rabbimin
lütfundandırl. "Bu (45, 46) ncı âyetlerde Allah'ın birliği hakkındaki delillerin
üçüncü bir nev'ini kapsamaktadır.
47. Ve derler ki; Allah'a
ve Peygambere inandık ve itaat ettik, bundan sonra onlardan bir taife yüz
çevirirler ve onlar îmân etmiş kimseler değildirler.
47. Bu mübarek âyetler de
açık ve hakikatin kendisi olan İslâm dinini lisanlariyle kabul ve itiraf edip
kalben kabul etmeyen bir takım münafık kimselerin o çirkin ruhi hallerini teşhir
etmekte ve kınamaktadır. Şöyle ki: (ve) o münafıklar, o Allah'ın hidayetinden
mahrum kimseler lisanlariyle (derler ki: Allah'a ve Peygamber'e inandık ve)
onlara, onların emir ve yasak ettikleri şeylere (itaat ettik) fakat onların bu
iddialarında ciddi olmadıkları müteakiben sabit olur. (bundan sonra) böyle îman
ve itaat iddialarını müteakip (onlardan bir taife yüz çevirirler) kalben olan
inkârlarını açığa vurarak Allah'a ve resulüne îmandan, itaattan kaçınırlar (ve)
binaenaleyh (onlar) o öyle
îman ve itaat iddiasında
bulunanlar, bu iddialarında samimi olmadıkları için ve bir kısmı da bu
iddialarına fiilen muhalefet ederek yüz çevirdikleri için haddizatında (îman
etmiş kimseler değildirler) onlar, hakikaten kalpleri sözlerine uygun olan
samimi müminler zümresine dahil bulunmamaktadırlar.
48. Aralarında hükmetmesi
için Allah'a ve Resulüne davet olundukları vakit de onlardan bir fırka
kaçıverirler.
48. 0 îman, itaat
iddiasında gerçek dışı olarak bulunanlar, hangi bir hâdiseden dolayı (aralarında
hükmetmesi için Allah'a) Cenab-ı Hak'kın hükmüne (ve resulüne) o hükmü resulünün
tatbik ve beyan etmesine (davet olundukları vakit de onlardan bir fırka
kaçıverirler) haklarında ilâhi bir hükmün tatbikini istemezler, kendilerinin
haksız oldukları, Resûlullahın ise adaletten ayrılmayacağını bildikleri için
Resûl-i Ekrem'in hükmüne razı olmayarak ona müracaattan kaçınır dururlar.
49. Ve eğer hak
kendilerinin lehine ise ona boyun eğerek geliverirler.
49. (Ve) diyelim ki (hak
kendilerininn lehine ise) o zaman (ona) o adaletli tam bir süratle koşar (boyun
eğerek) mutluluk huzuruna (geliverirler) çünkü bu takdirde o yüce peygamberin
kendi lehlerine hükmedeceğine kani bulunurlar. Onların bu müracaatları Allahu
Teâlâ'nın ve Resûlü'nün hükmüne razı, itaat etmiş olduklarından değil, sırf
kendi lehlerinde hükmedileceğini bildiklerinden dolayıdır. Halbuki, hakiki
bir mümin, herhalde ilâhi hükme, peygamberin hükmüne razı bulunur, isterse
kendi aleyhinde olsun.
50. Onların kalplerinde
bi hastalık mı vardır?. Yoksa şüphe mi ediyorlar?. Yoksa onlara Allah'ın ve
Peygamberinin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar?. Hayır.. 0 şahıslar zalim
kimselerdir.
50. Nedir, o kimselerin bu
fasıkca, münafıkça durumları?.. (Onların kalplerinde bir hastalık mı var?.) O
kaçınmaları, fıtretlerinin uğramış olduğu bir manevî hastalıktan mı
kaynaklanıyor?, (yoksa) o cahiller (şüphe mi ediyorlar?.) Resûl-i Ekrem'in
peygamberliğinde, onun hak ve hakikati takibedip etmemesinde şüpheleri mi var?.
Kendilerinin haklarında âdilce hükmetmiyeceğini mi zannediyorlar?, (yoksa onlara
Allah'ın ve Peygamberi'nin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar?.) hiç kerem
ve rahmet sahibi olan yüce yaratıcının ve onun bütün ahlâki olgunluklara sahip
bulunan yüce Peygamberi de hiçbir kimseye bir haksızlıkta bulunmaz, onların yüce
sânları bu gibi töhmetlerden uzaktır müberradır. (Hayır..) Allah Teâlâ ile
Resûl-i Ekrem'i hakkında öyle bir düşünceye asla yer yoktur. Ancak (o şahıslar
zalim kimselerdir) onlar, haktan ayrılmış, küfre ve nifaka düşmüş, kendi
nefislerine zulmeylemiş şahıslardır. Eğer öyle olmasa idi, Hak Teâlâ'nın ve
mübarek Resûlü'nün hükümlerine tam bir memnuniyetle razı olur kalben ve lisanen
onları tasdik eder ve yüceltirdi, samimi şekilde îman ve itaat sahibi
bulunurlardı. Çünkü, hakiki müminler, bu gibi yüce vasıflara sahiptirler. "Bu
âyetler, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Kısaca denilyor ki, münafıklardan
"Bişr" namındaki bir şahıs bir Yahudi ile bir arazi dâvasında bulunmuştu.
Yahudi, muhakeme için Resûlullah'a müracaat edilmesini teklif etmiş, Bişr ise bu
müracaata razı olmamış, bu hususta münafıklardan olan "Kebüleşref'e" müracaat
edilmesini teklif etmişti. Diğer bir rivayete göre de münafıklardan "Mugiretübnü
Vail" Hz. Ali ile aralarında müşterek bir tarlanın satılması ve bölünmesi
hususunda tartışmada bulunuyor, Hz. Ali, keyfiyeti Resûl-i Ekrem'e arz ile onun
hükmüne teklif ediyor, Mugire ise "ben onu hakem tâyin edemem, çünkü o beni
sevmez, korkarım ki, hakkımda gadreder" demiştir. İşte böyle birer sebebten
dolayı bu mübarek âyetler nazil olmuş, münafıkların o çirkin kanaatları,
hareketleri teşhir buyurulmuştur.
51. Aralarında
hükmetmek için Allah'a ve peygamberine davet olundukları zaman müminlerin sözü
ancak "işittik ve itaat ettik" demeleridir ve işte kurtuluşa ermiş olanlar da
onlardan ibarettir.
51. Bu mübarek âyetler
de müminlerin övülmeye lâyık hallerini, Allah'ın hükmüne olan itaatlerini ve bu
sayede kurtuluşa nail bulunduklarını bildiriyor. Münafıkların da çirkin
olan hallerine işaret ederek itaat edenlerin hidayete ereceğini, Resûl-i
Ekrem'in de yüce vazifesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hakiki müminlere
gelince
(aralarında hükmetmek için
Allah'a) o hikmet sahibi yaratıcının indirmiş olduğu ahkâma (ve) hakkı tatbike
memur olan, havadan bir şey söylemeyip Cenab-ı Hak'kın kendisine vahiy ve ilham
buyurduğu hükümleri tatbik edecek bulunan (Peygamberine davet olundukları zaman
müminlerin sözü ancak "işittik" ve itaat ettik demelidir) yani: 0 yüce
Peygamberin huzuruna davet edilince hemen icabed ederler, ve haklarında vereceği
hükme isterse, aleyhlerinde olsun razı olurlar. Çünkü bilirler ki, Hz. Peygamber
hak ve adaletten ayrılmaz, Allah'ın hükümleri her ne ise onu tatbikten asla geri
durmaz. İşte müminlere lâyık olan da böyle icabet ve itaattan ibarettir, (ve
işte kurtuluşa ermiş olanlar da onlardan ibarettir) Evet.. 0 hâlis, itaatkâr
müminler, başarı ve kurtuluşa ererler, korkunç âkibetlerden emin bulunmuş
olurlar.
52. Ve her kim Allah'a ve
resulüne itaat ederse ve Allah'tan korkarsa ve ona korunursa işte kurtuluş
bulacak olanlar, ancak bunlardır.
52. Evet.. (Ve) şüphe
yok ki, (her kim Allah'a ve resulüne itaat ederse) onların her
husustaki emirlerine, hükümlerine seve seve riayette bulunursa (ve
Allah'tan korkarsa) kendisinden insanlık hali meydana gelen veya gelecek olan
günahları düşünerek Allah korkusu ile kalbi titrerse (ve ona korunursa) tam bir
sakınmakla kalbini aydınlatarak hayatta olduğu müddetçe Cenab-ı Hak'ka
iltica eylerse (İşte kurtuluş bulacak olanlar) uhrevî selâmet ve saadete
kavuşacak, gözlerin görmediği kulakların işitmediği, kalplerin düşünemediği
nimetlere nail olacak olan zatlar (ancak bunlardır) böyle itaatle, Allah
korkusuyla vasıflanmış olan müminlerdir.
53. Ve Allah'a en ağır
yeminleriyle yemin ederler ki: Eğer onlara -cihat ile- emredersen elbette
-cihada- çıkacaklardır. De ki: Yemin etmeyin, -bu sözünüz- bilinmiş bir
itaattir. Şüphe yok ki, Allah yapar olduğunuz şeylerden hakkyla haberdardır.
53. (Ve) fakat samimi
şekilde mümin olmayanlar, kalpleri nifak ve düşmanlıktan boş bulunmayan kimseler
ise (Allah'a en ağır yeminler ile yemin ederler ki) yani: Son derece gayret ve
takatlarını sarfederek, meselâ: "Vallahilâzim" diyerek yalan yere yeminlerde
bulunurlar ki, (eğer onlara) neyi emreder ise meselâ cihada çıkmalariyle
(emreder isek elbette) cihada (çıkacaklardır) emirlerine muhalefette
bulunmayacaklardır. Ey yüce Resul!. 0 münafıklara red ve men için (de ki: Yemin
etmeyiniz) öyle bana itaatde bulunacağınıza dair yeminde bulunmayınız, çünkü bu
sözünüz, itaat iddianız (bilinmiş bir taattır) o, münafıkça bir itaattan, bir
itaat iddiasından ibaretti, lisanlarınız ile söylemiş, fakat uygun düşmemiş
bulunmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri sizin (yapar olduğunuz
şeylerden hakkiyle haberdardır) sizin görünen ve görünmeyen bütün amellerinizi,
maksatlarınızı bilir, işte bu yalan yere and içmeniz de o cümledendir. Artık
şüphe yok ki, o hikmet sahibi yaratıcı, bir gün sizin bu ahlâki rezaletinizi de
teşhir edecektir, sizi nifakınızdan dolayı cezaya uğratacaktır. İşte nifakın
müthiş neticesi!.
54. De ki: Allah'a itaat
edin ve Peygambere itaat edin. İmdi eğer yüz çevirirseniz artık onun üzerine
olan, -ona- yükletilmiş olandır. Ve sizin üzerinize düşen de, size yükletilmiş
olandır ve eğer ona itaat ederseniz hidayete erersiniz ve Peygamber üzerine ait
olan -vazife- ise apaçık tebliğden başka değildir.
54. Ey son peygamber!, (de
ki:) Ey Allah'ın kulları!. (Allah'a itaat edin) o mabudu kerimin bütün
emirlerine, hükümlerine riayette bulunun (Ve Peygambere itaat edin) o hikmet
sahibi yaratıcının dinî hükümlerini size tebliğe memur olan yüce Resulüne de
itaat de bulunun, onun da emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine muhalefette
bulunmayın. (İmdi eğer) Ey kullar!. Selâmet sebebiniz olacak olan bu tebligatta
riayet etmez de bundan (yüz çevirirseniz) bunun müthiş neticesini siz
düşününüz!, (artık onun üzerine olan) o Resûl-i Ekrem'in üzerine düşen (ona
yükletilmiş olandır) risaletini size tebliğden, Allah'ın hükümlerini size
beyandan ibarettir ki, o da bu kutsal vazifesini yapmış bulunuyor (ve sizin
üzerinize düşen de) sizi kabuliyle mükellef bulunmuş olduğunuz şey de (size
yükletilmiş olandır) sizin Allah'ın hükümlerine riayet etmenizdir, Cenab-ı
Hak'ka ve Resulüne samimi bir şekilde itaat etmeniz ve boyun eğmenizdir. (Ve
eğer) ey mükellef insanlar! (ona) o yüce peygambere, size emir ve tebliğ ettiği
dinî vazifeler hususunda, (itaat ederseniz hidayete erersiniz) asıl maksad olan
hayra, ebedî selâmete nail olursunuz (Ve peygamber üzerine ait olan) vazife
(ise) ilâhi hükümleri sizlere (apaçık tebliğden başka değildir) o kadri yüce
Peygamber ise bu yüce vazifesini pek mükemmel yapmış, insanlığa dinî vazifeleri,
hükümleri Kur'an lisanı ile, hadis-i şeriflerle bildirmiş, onun bu açık beyanatı
tesbit edilmiş, göstermeye muvaffak olduğu mucizeler ile kuvvetlenmiş bütün doğu
ve batıya yayılmıştır. Artık bu hakikati insanlık düşünmelidir, ona göre
hareket tarzını belirlemeye çalışmalıdır ki, ebedî mesuliyetten kurtulsun, bir
ebedî selâmet ve saadete
kavuşsun. Hakiki müminler,
itaatli kullar hakkında Allah Teâlâ'nın lütuf ve ihsanı dünyada da, ahirette de
tecelli edip duracaktır. Ne büyük başarı!.
55. Allah sizden îmân eden
ve güzel güzel amellerde bulunanlara vâd etmiştir ki, elbette onları yeryüzüne
sahip edecektir. Nasıl ki, onlardan evvelkileri sahip etmiştir ve elbette onlara
kendileri için razı olduğu dinlerini temkin edecektir. Ve muhakkak ki, onları
korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir. Bana ibadet ederler bana bir şeyi
ortak koşmazlar, ve bundan sonra kim kâfir olursa artık fasıklar olan, onların
kendileridir.
55. Bu mübarek âyetler,
ehli îman ve itaat için va'dedilmiş olan güvenli bir geleceğe, bir mili
hâkimiyet ve ilâhi lütuflara işaret ediyor. Allah'ın rahmetine vesile olacak
olan başlıca ibadet ve itaati gösteriyor, kâfirlerin ise ilâhi kahrı
uzaklaştıramayıp
sonunda ateşin cehenneme
mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktır. Şöyle ki: Ey yüce Resûll. İnsanlara
hitaben buyurur ki: (Allah sizden îman eden) mümin olarak dünyaya gelen ve mümin
olarak yaşayan veya küfrü terkederek İslâmiyeti samimi şekilde kabul eyleyen (ve
güzel güzel amellerde bulunanlara) îmanlarını kuvvetlendiren ve iyi hallerini
artıran güzel ibadetlere devam edenlere (vâd etmiştir ki, elbette onları) o
mümin, iyi kulları (yeryüzüne sahip edecektir) onları başkalarının yerine
geçirecek, bir çok yerlere hâkim kılacaktır, hükümleri birnice yerlerde geçerli
bulunacaktır, (nasıl ki, onlardan evvelkileri sahip etmiştir.) onlardan evvelki
ümmetler arasında böyle halef kılma meydana gelmiştir. Nitekim Firavun'un ve bir
kısım zorbaların yok edilmesinden sonra İ s rai loğ u I lar ı n ı da Mısır'a ve
Şam bölgesine hâkim kılarak kendilerini o helak edilen kimselerin yerlerine
halef kılmıştır, daha evvel de Nuh, Ad, Semud kavimlerinin helakiyle de onların
yerlerine başkaları yerleşmiştir. Bir takım dindar olan kavimler, o dinsizlerin
yerlerini elde ederek o yerlerde hükümran olmuşlardır, (ve elbette onlara) o
mümin, salih kullara (kendileri için) Cenab-ı Hak'kın (razı olduğu dinlerini)
yani: İslâm dinini (yerleştirecektir) o apaçık dinî onların kalplerinde tesbit
ve takviye buyuracaktır, onun mübarek hükümlerine riayette devam edip
duracaklardır, (ve muhakkak ki, onları) o samimi müminleri düşmanlarına karşı
olan (korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir) o korkudan onları kurtarıp
tam bir emniyet ile, kalp huzuru ile yaşayacaklardır. Nitekim de bu ilâhî vâd,
az sonra tecelli etmiştir. Evet. Resûl-i Ekrem'i tasdik edip İslâm şerefine olan
ashab-ı kiram, on sene kadar Mekke-i Mükerreme'de müşriklerin birçok eza ve
cefalarına karşı tahammül etmiş, bir korku ve heyecan içinde yaşamışlardı,
bilahara Medine-i Münevvere'ye hicret etmişler, düşmanlarının eza ve cefasından
kurtulmuşlar ve az sonra da Mekke-i Mükerreme'ye de Arap Yarımadasına da hâkim
olmuşlardır, doğu ve batı taraflarında nice beldeleri fethetmişler, Kisraların,
Kayserlerin yerleini elde ederek onların hazinelerine sahip bulunmuşlar, evvelce
hiç bir ümmete nasip olmamış olan böyle muazzam bir hâkimiyeti ele
geçirmişlerdir. İşte Cenab-ı Hak'kın müminler hakkındaki ilâhî vadi, böyle
parlak bir şekilde meydana gelmiştir. Kur'an-ı Kerim'in bir mucize olduğu bu
vesile ile tezahür eylemiştir, Artık şüphe yok ki, müslümanlar, İslâm dininin
hükümlerine, tavsiyelerine daima riayet ettikleri takdirde yine bir çok
nimetlere, hâkimiyetlere nail olacaklardır. Elverir ki: Üzerlerine düşen kulluk
vazifesini hakkiyle ifaya çalışsınlar. İşte Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: 0
müminler, öyle bir îman sahipleridir ki: Yalnız (bana ibadet ederler, bana bir
şeyi ortak koşmazlar) şirkten uzak oldukları halde Allah'a ibadete devamda
bulunurlar, (ve bundan sonra) öyle müminler hakkındaki ilâhi vâd
gerçekleşmesinden veya dinsizlerin yerlerine müminler hâkim olduklarından sonra
(kim) dinden döner de (kâfir olursa) nail olduğu ilâhi dinin kadrini takdir
edemez de ondan yüz çevirirse (artık fasıklar olan) şüphe yok ki (onların) öyle
dinden dönenlerin ta (kendileridir) binaenaleyh böyle fıska, bir öldürücü
felâkete mâruz kalmamak için İslâm dininin pek yüksek kıymetini, ehemmiyetini
güzelce bilip ona tam bir samimiyetle sarılmalı, o sayede ilâhi feyizlerin
tecellisini, devamını niyazda bulunmalıdır.
56. Ve namazı dosdoğru
kılın ve zekâtı verin ve Peygambere itaat edin tâki rahmete erdirilesiniz.
56. İşte Hak Teâlâ
Hazretleri bizlere yükselme yolunu, ilâhi lütufa nail olmanın yolunu göstermek
için buyuruyor ki: (ve) Ey müslümanlar!. (namazı dosdoğru kılın) namazları
adab ve erkanına tamamen, riayetle yerine getirin, o en büyük bir ibadettir,
kalplerde îman nurunun parlayıp durmasına bir vesiledir, mânevi yakınlığı temine
ne güzel bir çaredir (ve zekâtı verin) çünkü zekât, din kardeşliğini
temin, ruhlarda cömertliğin tecellisine pek büyük bir hizmetçidir, (ve
peygambere itaat edin) o yüce
peygamberin bütün
emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine riayetten ayrılmayınız. Çünkü o yüce
peygambere itaat, onu peygamberlik mertebesine nail buyurmuş olan yüce
yaratıcıya itaati gerektirmektedir. Siz Ey müminleri. Bu tebliğ edilen
hususlara, emirlere hakkiyle riayet eyleyiniz (tâki rahmete erdirilesiniz) ilâhi
rahmete kavuşma ümidine sahip bulunmuş olasınız. Çünkü rahmete, ebedî saadete
ermek için bundan başka çare yoktur.
57. Sakın kâfir olan
kimseleri yeryüzünde âciz bırakacak kimseler sanma ve onların varacakları yer
ateştir ve elbette ne fena bir gidiştir.
57. Ey Allah'ın mümin
kulu!. Öyle dinsiz kimselerin dünyadaki fani varlıklarına, kuvvetlerine kıymet
verme, (sakın kâfir olan kimseleri yeryüzünde) hâşâ Cenab-ı Hakkı, onun
koruyacağı müminleri (âciz bırakacak kimseler sanma) o kâfirler sonunda helake
maruz kalacaklardır, onların varlıkları fânidir. Yüce yaratıcının varlığı
ebedidir, kuvvet ve kudreti sonsuzdur, onun iradesine engel olacak bir kuvvet,
düşünülemez. 0 kuvvetli, saltanatlı görülen kâfirler ise bir gün helake
uğrayacaklardır. (Onların varacakları yer ateştir) onlar ahirette ebedî olarak
cehennem içinde yanıp duracaklardır (ve elbette) onların bu ateşe gidişleri (ne
fena bir gidiştir) artık kendilerini böyle ebedî bir ateşten kurtarmaya kadir
olamayan kimseler, hâşâ Cenab-ı Hakkı ve onun korumuş olduğu müminleri nasıl
âciz birakabilirler? Elbette samimi müminleri, muvaffakiyetlere nail
buyuracaktır. Elverir ki: müminler dinin bütün hükümlerine riayet etsinler.
İslamiyetin verdiği terbiyeden, ahlaki faziletlerden ayrılmasınlar.
58. Ey îmân etmiş
olanlar!. Ellerinizin altında olan kimseler ve sizden olup da henüz bulûğ çağına
ermemiş bulunanlar, üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce ve öğle
vaktinde elbiselerinizi çıkarmış olduğunuz sırada ve yatsı namazından sonra,
-bunlar- sizin için üç avrettir. Bu vakitlerden sonra üzerinize bakınız bazısı
üzerine dolaşır olmalarından dolayı ne sizin üzerinize ne de onların üzerlerine
bir günah yoktur. İşte Allah âyetlerini size böyle açıkça beyan ediyor ve Allah
bilendir, hikmet sahibidir.
58. Bu mübarek âyetler,
İslâm cemiyetinin yüce bir insani terbiye dairesinde yaşamaları için kendilerine
pek mühim içtimai bir ders veriyor. İnsanların avret yerlerini örtmeye
riâyetlerini, başkalarının mahrem azalarına bakmamalarını, bazı vakitlerde bir
müsaade almak suretiyle birbirlerinin huzuruna girmelerini emir ve tavsiye
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar!.) yani: Ey îman sahibi olan
erkekler ve kadınlar. Bu hitap, özellikle erkeklere yönelik ise de kadınlar da
bu nassın delaletiyle bu hükme girerler veyahut tağlub yoluyla iki zümreye de
yöneliktir, (elleriniz altında olan kimseler) yani: Boyunlarına sahip olduğunuz
köleler ve cariyeler, (ve sizden olup da henüz buluğ çağına ermemiş bulunanlar)
yani: Hür müslüman çocuklarından olup da henüz ihtilâm görmeğe başlamamış buluğa
ermemiş, bir halde bulunan çocuklar, sizin yanınıza girmek isterlerse (üç defa
izin istesinler) gece ve gündüze ait üç vakitte izin istemeksizin yanınıza
girmesinler. Bu bir vecibedir. Bu vecibe baliğ olan kölelere yöneldiği gibi
baliğ olmayan çocukların da velilerine yöneliktir ki, onlara öyle bir terbiyeyi
öğretsinler. Bu vakitlerin birisi: (sabah namazından önce) dir ki, girmek
isterlerse izin istesinler. Çünkü bu vakitte yataktan yeni kalkmış, urbalarını
tamamen giymemiş, kısmen açık bir halde bulunmuş olabilirler, (ve) ikincisi:
(öğle vaktinde) dir ki, girmek istenilirse izin istemelidirler. Zira o vakit de
sıcaktan vesaireden dolayı elbise kısmen çıkarılmış, kaylûlede = gündüzün
ortasında uyumak arzusunda bulunulmuş olabilir, (ve) üçüncüsü de (yatsı
namazından sonra) dır ki, bu vakitte de izin isteğinde bulunmalıdırlar. Çünkü
bu, artık gündüze mahsus elbiseden soyunarak yatağa yatmak halvette bulunmak
zamanıdır. Böyle zamanlarda başkalarının yanlarına girivermek, hoş gözükmeyecek
görmelere, hâdiselere sebebiyet vermiş olabilir. İşte ey müslümanlarl. Bunlar
(sizin için üç ayettir.) Yani: Yürürlükteki adete göre örtünmenin düzensiz olup
açıkça bulunulacak birer zamandır. Bunlara riayet lâzımdır, (bu vakitlerden
sonra üzerinize, bazınızın bazısı üzerine) izinsiz olarak (dolaşır olmalarından
dolayı ne sizin ne de onların) o köleler ile cariyelerin ve çocukların
(üzerlerine bir günah yoktur) çünkü o üç vakitten başka zamanlarda örtünmeye
ziyadesiyle riayet edileceği, hoş olmayan bir vaziyetin görülmüş olması,
düşünülmediği ve o hizmetçilerin hizmetlerine fazlaca ihtiyaç görüleceği için
kendilerinin için istemeksizin girmelerine ruhsat vardır. Mesela: üç zamanın
dışında bir köle, efendinin veya bir çocuk annesinin yanına izin istemeden de
girebilir. (İşte Allah) dinî hükümlere vesaireye dair olan (âyetleri size böyle
açıkça beyan ediyor) sizi aydınlatma lütufunda bulunuyor (Ve Allah) o yüce
yaratıcı, şüphe yok ki: (alimdir) her şeyi tamamen bilir, insanlığın
bütün hallerini ve tavırlarını da
bilmektedir. Ve o yüce
mabûd (hâkimdir) bütün emirleri, yasakları birer hikmete dayanmaktadır. Evet..
Bu husustaki emirleri insanlığın iyilik ve selâmetini temin hikmetini
içermektedir. "Ebussuud tefsirinde diğerlerinde yazılmış olduğu üzere Resûl-i
Ekrem, Sal lal lah u aleyhi vesellem efendimiz bir öğle vakti Hz. Ömer'i
çağırmak için Müdlic Ibni Ömeril'ensarîi'yi göndermişti. Müdlic Hz. Ömer'in
yanına müsaade istemeksizin girmiş, onu uyku halinde elbisesi üzerinden açılmış
bir halde bulmuştu. Hz. Ömer, bunun üzerine demişti ki: Cenab-ı Hak'tan temenni
ederim ki, bu saatlarde babalarımızı, oğullarımızı, hizmetçilerimizi izin
istemeden yanımıza girmekten men buyursun. Sonra Hz. Ömer, o genç ile beraber
Resûl-i Ekrem'in yanına girince o yüce peygambere bu âyetin nazil olmuş olduğunu
görmüş, Hak Teâlâ'ya hamdeylemiştir. Binaenaleyh Hz. Ömer'in temennisi, bu âyeti
kerimenin bir nüzul sebebi hükmünde bulunmuştur.
59. Sizden olan çocuklar da
buluğa erince artık onlar da kendilerinden evvel olanların izin istemeleri gibi
izin istesinler. İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça beyan buyuruyor ve
Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.
59. Ey müslümanlarl.
(Sizden olan çocuklar da) hür olan müslüman çocuklar da (buluğa erince) ihtilâm
yaşına ermiş, yani kameri aylar itibariyle onbeş yaşında bulunmuş ise ki, bu
fakihlerin umumuna göredir. İmamı Azama göre de çocukların bulûğu ihtilam
iledir. Yani: rüyalarında cinsel ilişkide bulunmakladır. Böyle ihtilam olmayınca
oğlanlar onsekiz, kızlarda on yedi yaşlarında buluğ çağına ermiş, mükellef
bulunmuş olurlar, (artık onlar da kendilerinden evvel olanların) yani:
Kendilerinden evvelce mükellefiyet yaşında bulunan hür müminlerinn (izin
istemeleri gibi) başkalarının yanlarına girmeleri için her defasında ve her ne
vakitte olursa olsun izin istedikleri gibi siz de (izin isteyin) müsaade
edilmedikçe hanelerine, odalarına girmeyiniz. Mesela bir bulûğa ermiş baliğ
çocuk, izin istemeden babasının veya anasının bile hususi odasına girmemelidir.
İslam terbiyesi bunu icabetmektedir. (İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça
beyan buyuruyor) İslâm milletini aydınlatmak, ahlâki olgunlukları temin
buyuracak olan dinî hükümleri böyle açık bir şekilde beyan lütufunda bulunuyor,
(ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) bütün mahlûkatının hallerini,
onların haklarında hayırlı olup olmayan şeyleri tam manasiyle bilmektedir. Ve o
yüce mabûd, (hikmet sahibidir) kullarına her emir ve tavsiye buyurduğu şey,
elbette ki, bir mühim hikmete bağlıdır. Binaenaleyh biz kullar da o yüce
yaratıcının bütün emirlerine, beyanatına göre hareketlerimizi tanzim etmeliyiz.
Bizim için bundan başka selâmet çaresi yoktur.
60. Evlenme arzuları
kalmayan oturmuş kadınların ise bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde üst
örtülerini bırakmalarından kendileri için bir günah yoktur. Mamafih iffete
ziyadesiyle riayet etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır ve Allah bihakkın
işiticidir, hakkıyla bilicidir.
60. Bu mübarek âyet,
pek ihtiyar kadınlar hakkındaki bir şer'i müsaadeyi ve riayet edilmesi daha
uygun olan bir vaziyeti beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (evlenme arzuları
kalmayan) ihtiyar olduklarından dolayı erkekler ile evlenmek
ümidinde bulunmayan (oturmuş) hayzından kesilmiş, çocuk doğuramaz
bir hale gelmiş, başkalarının şehvet bakışlarını çekecek bir vaziyette
bulunmamış (kadınlar ise) haklarında şöyle bir müsaade vardır. Onların (bir
ziynet ile açılıvermemeleri halinde)
teşhir etmesinler (Nur/31)
ilâhi emre uyarak gizli tutulması icabeden ziynetleri, ziynet
mahallerini göstermemek,
I I
örtülmesi lâyık olan
güzelliklerini namahreme göstermek suretiyle (üst örtülerini) elbiselerinin,
başlarındaki örtülerinin üzerine ayrıca almış oldukları perdelerini,
feracelerini, çarşaflarını (bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur)
örtülmesi lazım gelen azalarını, ziynetlerini örtünce o üst örtülerini
kaldırmaları kendi haklarında bir günah teşkil etmez. Onların artık dikkat
çekmeyecek halleri, haklarında böyle bir müsaadeye vesiledir, (maamafih) o
ihtiyar kadınların da (iffete ziyadesiyle riayet etmeleri) iffetli davranışta
bulunmaları, yani: Yabancılardan sakınıp örtünmeleri (kendileri için daha
hayırlıdır) çünkü bu şekilde Islâmi ahlâka daha ziyade riayet etmiş, kendilerini
töhmetten uzak bulundurmuş olurlar (ve Allah hakkiyle işiticidir) bütün
kullarının söylediklerini işitir ve (hakkiyle bilicidir) bütün kullarının
kalplerinde olanı, hepsinin niyetlerini; emellerini, tasavvurlarını bilir.
Binaenaleyh bütün erkek ve kadınlar arasında cereyan eden sohbetleri,
konuşmaları
tamamen işitir, bilir. Buna
inanmışızdır!. Artık insanlık için lâzımdır ki, bu hakikati bilip hayatlarını
temiz bir şekilde tanzime çalışsınlar.
61. Kör üzerine bir güçlük
yoktur, topal üzerine bir güçlük yoktur ve hasta üzerine bir güçlük yoktur ve
kendi nefisleriniz üzerine de bir güçlük yoktur, kendi evlerinizde veya
babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde veya kardeşlerinizin
evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya
halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin
evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz -evlerde- veya sadık dostunuzun
-evinde yemenizden dolayı-sizin üzerinize gerek toplu ve gerek dağınık bir halde
yemenizden dolayı da bir günah yoktur. İmdi evlere girdiğiniz zaman Allah
tarafından mübarek, hoş bir sağlık dilemek üzere kendinize selâm veriniz. İşte
Allah sizin için âyetleri böyle açıkça beyan buyuruyor, tâ ki, akıl erdiresiniz.
61. Bu mübarek âyet, bir
kısım zararlı kimselerin başkalarıyle birlikte yemek yemelerinde bir mahzur
olmadığını bildiriyor ve yine bir takım kimselerin aralarında soy yakınlığı
bulunan zatların hanelerinde veya sahiplerinin izniyle tasarrufuna selâhiyatli
oldukları hanelerde yemek yemelerinde bir vebal, bir güçlük olmadığını haber
veriyor ve müslümanların bir arada ayrı ayrı veya toplu olarak yemek yemelerinde
bir günah bulunmadığını beyan buyuruyor. Ve evlere girilince kendilerine bir
bereket ve rahmet vesilesi olmak üzere selâm vermelerini emir ve tavsiye
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Sizden (kör) olanlar (üzerine bir
güçlük yoktur.) hiçbir sıkıntıyı gerektirici değildir (topal) bulunanlar
(üzerine) de (bir güçlük yoktur) onların haklarında bir vebali gerektirmez (ve)
yine (hasta) olanlar (üzerine) de (bir güçlük yoktur) onlar da başkalariyle
beraber toplanarak yemek yiyebilirler. Böyle bir arızaya tutulmuş olan
müslümanlardan yine temiz, nezih dindaşlar bulunmaktadırlar. Böyle olduğu halde
onlar, bedenleri sağlam dindaşlariyle beraber bir sofrada bulunup yemek yemektan
sıkılmakta bulunuyorlarmış, kendilerinin vasıfları ve tavırlarından başkalarının
tiksinecekleri, üzüleceklerini düşünerek onlar ile beraber bir sofrada oturup
yemek yemekten çekinir bulunmuşlardır. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil
olmuş, onların diğer din kardeşleriyle bir arada yemek yemelerinde bir güçlük
bir vebal, çekinmeği gerektiren bir vaziyet olmadığını bildirmiş, müslümanların
arasında bağlılık ve sevginin devamının lüzumuna bu vesile ile de işaret
buyurulmuştur. (ve) Ey müslümanlar!. (kendi nefisleriniz üzerine de bir güçlük
yoktur) bir külfet, sakınılacak bir yön mevcut değildir, (kendi evlerinizde)
yani: Karılarınızın, çocuklarınızın hanelerinde yemek yemekte. Çünkü koca ile
karı arasında büyük bir bağlılık vardır. Evlâdın haneleri de babalarının
haneleri hükmündedir. Nitekim bir hadis-i şerifte: "sen de, senin malın da baban
içindir" buyurulmuştur. (ve babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde)
yemek yemekte de bir sakınca yoktur. İsterse soy bakımından uzak bulunsunlar,
çünkü dedeler de babalar, analar makamındadırlar. Bunların aralarında da büyük
bir bağ, bir bütünlük ve parçalık mevcuttur. (Veya er kardeşleriniz evlerinde
veya kız kardeşlerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir vebal yoktur. Bunların
baba ana bir kardeşler almalariyle yalnız baba bir veya ana bir kardeşleri
olmaları eşittir. Herhalde bunların aralarında da büyük bir velayet, bir
bağlılık vardır, (veya amucalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde)
yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, bunlar da babaların birer parçaları
demektir, aralarında büyük bir yakınlık vardır, (veya dayılarınızın evlerinde
veya teyzelerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir sakınca mevcut değildir.
Bunlar da annelerin birer parçasıdır, bunların da hanelerinde gidip yemek
yemeğe, adeta göre müsaadeleri vardır. Meğer ki, açıkça men edilmiş olsunlar,
(veya anahtarlarına sahip olduğunuz) evlerde, yani: Sahiplerinin vekil olup
kendilerinde tasarrufata selahiyetli bulunduğunuz hanelerde veya köleleriniz
hanelerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, çünkü bu takdirde izin
verilmiş olur. Efendiler ise köleleri üzerinde mülkiyet hakkına sahiptirler
(veya sadık dostunuzun) evinde yemek yemekte bir vebal yoktur, isterse, arada
bir soy yakınlığı bulunmasın. Çünkü dostlar arasında büyük bir bağlılık, bir
yardımlaşma geçerli bulunur. Ve ey müslümanlar!. (sizin üzerinize gerek toplu ve
gerek dağınık bir halde yemenizden dolayı da bir günah yoktur) yani: Bir hanede
toplanan müslümanlar, içlerinde kör gibi mazeret sahipleri bulunsun, bulunmasın,
bir kaptan toplu olarak yemek yiyecekleri gibi ayrı ayrı da yiyebilir, bir kere
öyle toplu olarak yemekde çirkin görülecek bir cihet yoktur, bunun birliği
temine, külfeti mene hizmet edeceği de düşünülebilir.
Bununla beraber her ferdin
kendi arzusuna göre yemek alarak tek başına yemesi de caizdir, bunda da bir
zarar yoktur. Bununla birlikte tefsirlerde deniliyor ki: Vaktiyle
müminlerden "Beni Leys" gibi öyle âlicenap, misafirperver zatlar varmış ki,
hanelerde misafir bulunmadıkça tek başına yemek yemekten üzülür imişler, hattâ
içlerinden
bazıları misafir gelmedikçe
aç durur, birgün aradan geçse bile yemek yemez, misafir gelmesini beklerdi. Bazı
müslümanlar da fakir olan yakınlarının veya dostlarının hanelerine gidince
onların ihtiyaçlarını göz önüne alarak yemeklerinden yemek istemezlerdi. Bu
âyeti kerime ise böyle bir harekette bulunmaya lüzum olmadığını bildirmiş, tek
başına da, toplu olarak da yemek yenilebileceğini ve belli yakınlık sahiplerinin
vesairenin hanelerindeki yemeklerden istifade edilebileceğini beyan buyurmuştur.
(İmdi) Ey müslümanlar!. Cenab-ı Hak'kın müsaadesinden istifade ediniz, onun
lütuflarına sığının, şu beyan olunan (evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından)
sabit, onun emriyle meşru bulunan (mübarek) ziyade hayır ve sevaba vesile olacak
(hoş) işitenlerin nefislerini hoş ve taltif edecek olan (bir sağlık dilemek
üzere kendinize) fertlerinden bulunduğunuz o haneler ehline (selâm veriniz)
böyle selâm vererek, büyük bir hayır dilerlik eseridir, bir dostluk nişanesidir,
Allah katında kabule karin olacak bir güzel duadır. Hatta deniliyor ki: Bir
kimse eve girince ailesine selâm vermelidir. Onlar selâma daha lâyıktırlar.
Hanede kimse bulunmazsa: "Esselâmü aleyna ve alâ ibadillahissalihin" = Selâm
bizim üzerimize ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun." diye selâm
vermelidir, melekler bunu selâm ile karşılarlar. Tefsiri kebirde ve Ebussuud
efendinin tefsirinde yazılı olduğu üzere ashab-ı kiramdan Hz. Enes demiştir ki:
Resûlullah sallallahu aleyhi veselleme on sene hizmet ettim, yaptığım bir şey
için "bunu ne için yaptın" diye sormadı ve terkettiğim bir şey için de "onu
niçin terkettin" duye sual buyurmadı, yani başında bulunarak ellerine su
döküyordum, mübarek başını kaldırarak buyurdu ki: "Her ne zaman ümmetimden bir
kimseye tesadüf edersen ona selâm ver, ömrün uzun olur ve hanene girince onlara
selâm ver, hanenin hayrı artmış olur ve kuşluk namazını da kıl, çünkü Allah'a
yönelen iyilerin namazıdır" yani: Hak'ka dönen ümmetin iyilerinin devam
edecekleri bir güzel nafile namazdır. (İşte) ey ehli İslâm! (Allah sizin için
ayetleri böyle) bir lütuf olmak üzere tekrar tekrar ve (açıkça beyan buyuruyor)
sizi irşad ve uyanmaya davet buyurmuş oluyor (tâki akıl erdiresiniz) güzelce,
akıllıca düşünerek o hikmet sahibi yaratıcının sizlere yönelen emirlerindeki,
ebedî saadetinizi temine muvaffak olasınız. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.
62. Muhakkak müminler,
onlardır ki, Allah'a ve resulüne îmân etmişlerdir ve onun maiyetinde cemiyetli
bir iş üzerinde bulundukları zaman da ondan izin istemedikçe gidivermiş
olmazlar. İşte onlar, öyle kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne îmân ederler.
Binaenaleyh bazı işleri için senden izin istedikleri zaman artık sen de onlardan
dilediğine izin ve onlar için mağfiret iste, şüphe yok ki, Allah çok bağışlayan,
pek esirgeyendir.
62. Bu mübarek âyet, hakiki
müminlerin dinlerine ne kadar bağlı, peygamberin emrine ne derece itaatli
olduklarını ve mühim bir hâdise dolayısiyle toplu bir halde bulundukları zaman,
içtimai ahlâka riayet edip Resûl-i Ekrem'den müsaade almadıkça meclislerini terk
etmediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem'in de bunlardan dilediğine müsaade
vermeğe Allah tarafından izinli ve onların haklarında istiğfarda bulunmakla
görevli bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak müminler) mükemmel
îmana sahip zatlar (onlardır ki) o müminlerdir ki: (Allah'a ve Resulüne îman
etmişlerdir) görünürde ve gizlide mümin (bulundukları zaman da) yani: Cuma ve
bayram namazlarını kılmak veya cihada dair veya diğer mühim bir hadise hakkında
danışmada bulunmak için peygamberin huzurunda toplanılmış olunca da
îmanlarındaki olgunluğu gösterirler (ondan) o yüce peygamberinden (izin
istemedikçe) ondan müsaade almadıkça o meclisi bırakıp (gidivermiş olmazlar) o
müminler, bu kadar itaatkâr zatlardır. İşte onların güzelliklerini ifade etmek
için buyruluyor ki: (onlar, öyle kimselerdir ki: Allah'a ve Resûlü'ne îman
ederler) Ve bu îmanlarının tesiriyledir ki Resûlullah'tan izin istemeyi terk
etmezler (binaenaleyh) o müminler (bazı) mühim (işleri için) Ey yüce Peygamber!,
(senden izin istedikleri zaman) serbestsin (artık sen de onlardan dilediğine
izin ver) hangisinin izin istemesi bir fayda ve hikmete dayanıyorsa onun
hakkında müsaade lütufunda bulun (ve onlar için mağfiret iste) gerçekte izin
isteği, özre, ihtiyaca mebni olsa da yine de istenmemesi daha iyi kabilinden
olabilir ve dünyevî bir işin uhrevî bir işe takdimi lekesinden uzak olamaz. Bu
sebeple haklarından mağfiret istemek faideden boş değildir, (şüphe yok ki, Allah
çok bağışlayandır) kullarının kusurlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek
esirgeyendir) kullarının üzerlerine ilâhi rahmetini ziyadesiyle akıtmaktadır.
İşte o müminler için müsaade verilmesine, istiğfarda bulunulmasına dair olan
ilâhi emir de bu mağfiret ve rahmet cümlesindendir. "Deniliyor ki: Resûl-i
Ekrem, hutbe okurken münafıklığı ayıpladı. Orada bulunan münafıklar ise sağa
sola bakar, kendilerini kimse görmeyecek ise hemen oradan çıkar giderlerdi,
Kendilerini görecek kimse bulunursa o zaman durur, müslümanlar ile beraber namaz
kılarlardı. Halbuki, hakiki müminler, bir lüzum görülmedikçe ve izin
almadıkça o toplantı mahallinden ayrılıp gitmezlerdi. İşte bu âyeti
kerime, bunlara işaret buyuruyor ve şuna da işaret
buyurulmuş oluyor ki:
Umuma ait mühim bir içtimai mesele hususunda toplanmış olan müslümanlara
lâyık olan odur ki: Gerekmedikçe o meclisi terketmesinler. Bir lüzum görüldüğü
takdirde de o meclise başkanlık eden zattan müsade istesinler. Çünkü içtimai
ahlâk, İslâm terbiyesi bunu icab eder.
63. Aranızda
Peygambere ait olan çağırmayı, bazınızın bazınıza olan çağırması gibi
kılmayınız. Muhakkak ki: Allah, sizden saklanarak azar azar savuşup gidenleri
bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne ermesinden
veya kendilerine elem verici bir azabın çarpmasından sakınsınlar.
63. Bu mübarek âyetler de
Resûl-i Ekrem'e karşı saygılı bir şekilde hitaplarda bulunulmasını emrediyor, o
yüce Peygamberin huzurundan ayrılan, emirlerine muhalefette bulunan münafıkların
dünyevî ve uhrevî felâketlere uğrayacaklarını bildiriyor. Bütün kâinatın yüce
yaratıcısına karşı kullarının yapar oldukları şeylerin gizli kalamıyacağını ve
herkesin kendi ameline göre muamele yapılacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ey müminler!, (aranızda Peygambere ait olan çağırmayı) yani: 0 yüce peygamberin
hangi bir husus hakkında sizi huzuruna davet etmesini diğer bir yoruma göre de o
yüce Peygamberin aleyhinizdeki duasını ve başka bir yoruma göre de Resûl-i
Ekrem'e hitab etmeyi, onu hatırlamayı (bazınızın bazımıza olan çağırması gibi
kılmayınız) Hazreti Peygamberin dâvetine hemen icabet ediniz, saadet huzuruna
koşup gidiniz. Çünkü onun emrine koşuvermek bir görevdir. İkinci yoruma göre de:
0 yüce resulün aleyhinizdeki bed duasına sebebiyet vermeyiniz, zira onun duası,
ümmetin fertlerinin duaları gibi değildir, o yüce peygamberin duaları kabul
olunur. Üçüncü yoruma göre de buyrulmuş oluyor ki: 0 kadri yüce peygambere karşı
tam bir hürmet ve saygı ile nidada bulunun, meselâ: Ona yalnız mübarek ismiyle
veya künyesiyle hitabederek: "Ya Muhammedi ." yahut "ya ebelkasım" diye hitapta
bulunmayın, belki: "Ey Allah'ın Resulü!.", "Ey Allah'ın nebisi!." gibi saygılı
bir şekilde hitab ediniz. 0 yüce Resulü daima saygı ile anınız, (muhakkak ki,
Allah sizden) Ey cemaati müslimin!. (saklanarak azar azar savuşup gidenlerin)
bir takım münafık güruhunu (bilir) 0 bilen yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli
kalmaz, (artık onun) Cenab-ı Hak'kın veya Resûl-i Ekrem'in veyahut Hak Teâlâ ile
yüce Peygamberden her birinin (emrine muhalefet edenler) Hz. Peygamberin
huzurundan izin istemeksizin çıkıp savuşanlar, Resûl-i Ekrem'e karşı
hürmetkârane vaziyet almaktan, şu muhterem Peygambere karşı tam bir saygı ile
hitabetmekten kaçınanlar (kendilerine) dünyada (bir fitne) bir hastalık,
bir musibet, bir mağlûbiyet (ermesinden veya kendilerine) ahirette (elem
verici azabın çarpmasından) kendilerine cehennem ateşinin isabet etmesinden
sakınsınlar) çünkü onların
o kötü hareketleri böyle bir cezadan boş olamaz. Bununla birlikte haklarında hem
dünyevî, hem de uhrevî felâket ve azabın birlikte olması da düşünülebilir.
"Rivayete göre
münafıklar, cuma günleri peygamber mescidinde durmadan ve özellikle Hz.
Peygamberin hutbesini dinlemekden sıkılarak mescid-i şeriften gizlice
çıkmaya cür'et ederlerdi. İşte bu âyeti kerime, onların bu fena hallerini
bildirmektedir.
"Tecellül" cemaat arasından
azar azar çıkarak savuşmak demektir.
"Livaz" da biribiri ardında
gizlenerek hareketini gizlemeye çalışmaktır.
64. Haberiniz olsun,
iyi biliniz. Göklerde ve yerde ne varsa şüphe yok ki, Allah'ındır. Muhakkak ki,
sizin üzerinde olduğunuz hâli ve ona döndürülecekleri günü bilir. Artık onlara
yapmış olduklarını haber verecektir. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
64. Ey insanlar!. Cenab-ı
Hak'kın her şeye kadir, dinsizleri de istediği şekilde cezalandırmağa muktedir
olduğu şüphesizdir. Bir kere o yüce yaratıcının, kudret eserlerini gözününe
alınız. Evet., (haberiniz olsun, iyi biliniz!. Göklerde ve yerde ne varsa) hepsi
de (şüphe yok ki, Allah'ındır) hepsini de yaratan, hepsine de sahip olan,
hepsini de yok etmeğe ve tekrar diriltmeğe kadir bulunan ancak o yüce
yaratıcıdır, (muhakkak ki, sizin üzerinde olduğunuz hali) hal ve durumları ve
kısaca ilâhi dine muvafakatta mı, muhalefette mi bulunduğunuzu, samimiyetle mi,
münafıklık ile mi vasıflanmış olduğunuzu bilmektedir, (ve) bütün dinsizlerin,
münafıkların (ona) o ezeli yaratıcıya, onun mahkeme'i kübrasına
(döndürülecekleri günü) de (bilir.) Buna inanmışızdır. Ona hiçbir şey gizli
kalamaz, (artık) o hikmet sahibi yaratıcı (onlara) o mânevi huzuruna
getirilmiş olacak kullarına dünyadalarken neler (yapmış olduklarını haber
verecektir.) kendilerini dünyadaki amellerine göre cezaya uğratacaktır, artık
bunu düşünmelidirler!, (ve
Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) onun ilminden çerçevesinden bir zerre
bile hâriç kalamaz. Binaenaleyh o yüce mâbud, itaat eden ve âsi bulunan bütün
kullarının da amellerini maksatlarını tam manasıyla bilmektedir, kendileri ona
göre mükâfata veya cezaya kavuşturacaktır. Evet.. 0 Hikmet sahibi yaratıcı
Hazretleri, insanları irşad edecek olan Peygamberlerini, kitaplarını insanlık
âlemine lütufen göndermiş, ilâhi kudretini gösteren âyetleri, yaratılış
harikalarını teşhir buyurmuş, artık hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine
imkân kalmamıştır. Nitekim bu son bulan mübarek sureyi takib eten Fürkan
suresinde bu hakikatları izah buyurmaktadır. Artık, her akıllı insanın bunları
güzelce düşünerek hayatını ona göre tanzim etmesi lâzımdır. Başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|
|