|
24-NUR
SURESİ
Bu mübarek sûre, Medine-i
Münevverede nazil olmuştur. Altmış dört âyeti kerimeyi kapsar. Bu sûredeki dört
âyeti kerime, bütün kâinatı, ilâhi bir nurun ziyaları içinde bıraktığını, bütün
mahlûkata o kutsî nurun hayat verici olduğunu pek beliğ, güzel bir harici misâl
ile dikkat nazarlara sunduğu için bu aydınlık saçan sûreye "Nûr Sûresi" unvanı
verilmiştir.
Bu sûrei celîlenin
kapsadığı başlıca konuları şunlardır:
1. İslâm Cemiyeti'nin
temiz bir hayat içinde yaşamalarını temin edecek bir kısım cezai hükümler.
2. İslâm cemiyetlerinin
gelişmeye nail olacaklarına, bu cemiyetler arasında ahlâka, nezahate muhalefet
edenlerin hallerini ıslaha ne şekilde çalışılacağı.
3. İffet ile, güzel
ahlâk ile vasıflanmış namuslu müslüman kadınlar hakkında hürmete aykırı,
şereflerini ihlâl edecek boş, haince, sözlerden yakıştırmalardan kaçınmanın
lüzumu.
4. Islâmiyetin bütün
ufukları aydınlatacak ilâhi bir nur olduğu, bu kutsî nurun daima insanlık
âlemine aydınlık saçıp asla sönmiyeceğini müjdelemek.
5. İçtimai hayatın
temizlenmesini ve yücelmesini temin için ne şekilde hareket edileceğini emir ve
tavsiye.
6. İman nimetinden mahrum
olanların pek karanlık vaziyetlerini tasvir ve onları uyandırmak için en
kuvvetli delilleri getirmek, alâmetleri beyan.
7. Müminlerin yüce
Peygamberimize karşı alacakları hürmetkârane vaziyetlerin ve Islâmi ahlak
kurallarına uymanın gereğine emir ve işaret.
1. Bu bir sûredir ki, bunu
indirdik ve bunu farz kıldık ve bunda açık açık âyetler indirdik gerektir ki,
düşünesiniz.
1. Bu mübarek âyet, bu
sûrenin yüceliğine, bir takım hükümleri muhtevi olduğuna ve bunun nûzulündeki
hikmet ve menfaate işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!, Biliniz ki (bu)
Nûr sûresi (bir suredir ki) şerefi yüce, içindekiler pek mühim bir Kur'an
süresidir ki (bunu) kudret ve azametli Levh-i Mahfuz'da Cibril-i Emin
vasıtasiyle Resûl-i Ekrem'e (indirdik) ihsan buyurduk. (Ve bunu farz kıldık) bu
suredeki hükümleri kesin bir şekilde takdir veya vahyeyledik, onlara uyulması
icabetmektedir. (ve bunda) bu mübarek surede (açık açık âyetler indirdik.)
Hadlere, dinin esaslarına, öğütler, ve ibret veren misallere dair pek açık
âyetler indirmiş olduk, (gerektir ki, düşünesiniz) bu âyetleri güzelce düşünüp
ve tefekkür ederek nasihat alasınız, gerektirdiği gibi hareketinizi tanzim
edesiniz. Çünkü umumun selâmeti, bunlara uymakla temin edilmiş olur.
2. Zina eden kadın ile
zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun, eğer Allah'a ve ahiret gününe
inanıyorsanız. Allah'ın dinindeki bir emri tatbik ederken -bu ikisi hakkında bir
acımak sizi tutmasın ve bunların cezalarına- tatbik edilirken müminlerden bir
taife de şahit bulunsun.
2. Bu mübarek âyetler, zina
rezaletini işlemiş olan erkekler ile kadınlar hakkındaki seri hükmü beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yetkili olan hâkimleri. (Zina eden kadın ile zina
eden erkekten her birine) zinaları usulen sabit olunca (yüzer değnek vurun)
vücutlarının belirli yerlerine kamçı ile veya değnek ile yüzer darbede bulunun.
Köleler ile cariyeler hakkında ise bu cezanın yarısı tatbik edilir, yani
herbirine ellişer değnek vurulur. (Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız)
ilâhi hükümlere son derece riayetkar olmamız gerektiği için artık (Allah'ın
dininde) ona itaat huşunda onun hadler hakkındaki emirlerini hükümlerini tatbik
ederken (bu ikisi hakkında) zina eden erkek ile zina eden kadına karşı (bir
acımak) bir acıma ve merhamet (sizi tutmasın) ilâhi hüküm ne ise onu yerine
getirin. Çünkü kamunun selâmeti onunla kaimdir, (ve bunların cezalarına)
haklarında tatbik edilen zina haddi cezasına (müminlerden bir taife de şahit
bulunsun) o cezanın tatbiki zamanında hazır bulunsunlar. Tâki bu
suretle de onların o çirkin
halleri teşhir edilmiş, başkaları için de bu ceza bir uyanma vesilesi bulunmuş
olsun. Bu zatların hazır bulunmaları, bir denetleme vazifesini de içermektedir.
0 cezanın usulü dairesinde yapılıp ifrnat ve tefrite meydan verilmemesine bir
sebep olabilir. Bu taife; en az olarak üç veya dört kişi olmalıdır. Ibni Abbas
Hazretlerine göre dörtten kırka kadar olmalıdır. Böyle bir cezaya uğrayan erkek
hâkimce uygun görülürse bir sene kadar sürgün edilmesi de sünnetle sabittir.
Bu âyeti kerime, bu
suredeki birinci hükmü kapsamaktadır. Bununla beraber Muhsan ve muhsana olmayan,
yani: Evvelce evlenmiş bulunmayan erkekler ve kadınlar hakkındadır. Evlenmiş
bulunanlar hakkında ise usulen recm cezası tatbik edilir. Bu âyeti kerimedeki
umumilik, hadis-i şerif ile kayıtlanmış nesh edilmiştir, İhsan =evlenmiş olma
vasfına sahip olmayanlara mahsus bulunmuştur. Ancak köleler ile cariyeler
hakkında recm cezası uygulanmaz. Çünkü recm yarı bülünemez. Recm, ölümü doğurur,
köleler ile cariyeler hakkında bu zina cezası, hür kimseler hakkındaki bu
cezanın yarısı kadar olmak lâzımdır. Ölümün yarısı ile cezalandırmak ise mümkün
değildir.
3. Zina eden erkek, zina
eden kadından veya müşrik kadından başkasıyla evlenmez. Zina eden kadın da zina
eden erkekten veya müşrikten başkasıyla izdivaçta bulunmaz. Ve bu -evlenme-
müminlere haram kılınmıştır.
3. (Zina eden erkek, zina
eden kadından veya müşrik kadından başkasiyle evlenmez) yani: Onların âdi
tabiatları ekseri böyle bayağı kimselere meyyal bulunur. (Zina eden kadın da
zina eden erkekten veya müşrikten başkasiyle izdivaçta bulunamaz) çünkü zinaya
düşkün olan kadınlar da iffetli, salih kimseler ile evlenmek eyiliminde
bulunmazlar. Kendilerinin o rezaletlerine karşı öyle temiz, iffetli erkeklerin
müsamahada bulunmayacaklarını bilirler. Huylar, hareketler arasında bir birlik,
bir benzeyiş bulunmayan kimseler arasında kaynaşma ve muhabbet görülemez,
bilakis o hal, nefret ve ayrılığa sebebiyet vermiş olur. (Ve bu) evlenme, zina
eden erkek ve zina eden kadın ile evlenmek (müminlere haram kılınmıştır.) Çünkü
böyle bir nikâh, birçok fenalıklara sebebiyet verebilir, böyle bir evlilik, kötü
şöhrete sebep olur, soy hakkında kötü zanna sebebiyet verir, güzelce yaşamak
vaziyetini ihlâl eder. Binaenaleyh böyle bir nikâhtan kaçınmak, bir temizlik
görevidir. Binaenaleyh bu evlilikten aşırı derecede kaçınılması için temiz
tutmak maksadiyle olan engellemeye haram kılma denilmiştir. Gerçek şu ki: Her
selim tabiat, temiz kalp, iffetten mahrum olan kimselerden nefret eder, kaçınır
bununla beraber zina etmiş bir kadının veya erkeğin zina etmemiş bir kimse ile
nikâhları da sahih olabilir. Elverir ki, bir daha zina rezaletini
işlemesinler. Bu görüşe göre de bu haram kılınma, bu âyeti kerimenin
inmesine sebebiyet vermiş olan belirli kimselere mahsustur veyahut bu
hüküm,
(Aranızdaki bekârları
evlendirin. Nur sûresi, 32) âyeti kerimesiyle nesh edilmiştir. Çünkü "Eyama"
kocaları olmayan kadınlar demektir
ki, bu tabir zina eden
kadınları da içine alır. Binaenaleyh bir müslüman, vaktiyle zina etmiş olan bir
müslüman kadın ile veya zimmiyye ile evlenebilir. Elverir ki, bir daha iffete
aykırı harekette bulunmasın. Öteden beri iffetle vasıflanmış kadınlar ile
evlenmek ise elbette ki: Daha iyidir. Bu üçüncü âyet de bu suredeki ikinci hükmü
içermektedir.
1. "Zina" bir şer'i
akde dayanmış olmaksızın irade ile yapılan bir cinsel ilişkidir: Bunu yapan
erkeğe "Zani" kadına da "Zaniye" denir. Bu haram ilişkiyi kendi iradesiyle
değil, cebren yapmış olan erkeğe "mezniyyün bin", kadına "mezniyye" ve "mezniyyün
bina" denilir.
Zina, en büyük günahlardan
olan bir edepsizliktir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de ş onun hakkında büyük bir ceza
tayin kılınmıştır.
'e adam öldürme ile
birlikte yasak edilmiştir. 0 öyle pek çirkin bir hareket olduğundan
Bir hadis-i şerifte beyan
olduğu üzere zinanın altı kötü hasleti vardır ki: üçü dünyada, üçü de ahirette
ortaya çıkar. Dünyada insanın şeref ve sânını giderir, kendisine fakirliği
getirir, ömrünü kısaltıverir, ahirette Hak Teâlâ'nın gazabına uğrar fena bir
hesaba tâbi tutulur, ateş azabına uğrar. Evet.. Şüphe yok ki, zina rezaleti,
soyları zayi eder, aileler arasına hiyanet ve alçaklık düşürür, cemiyet
hayatını bozar, insanlar arasına düşmanlık ve husumet bırakır, ince temiz
aileleri mahcubiyet içinde yaşatır,
zinadan meydana çıkan
çocukların yüzlerinde bir talihsizlik vardır, onlar kendi vatanlarına ciddi
şekilde bağlı olamazlar, binaenaleyh cemiyet arasında böyle bir cinayetin
meydana gelmemesi veyahut azalması için etkili bir cezanın tatbikine lüzum
vardır. İşte hikmet dolu olan İslâm dinî bu etkili cezayı tâyin buyurmuştur ki,
hikmet ve faydanın kendisidir. Bununla beraber bu gibi cinayetlerden töbe ederek
bir daha böyle bir rezaleti işlemeyecek kimseler bulunabilir ve cemiyet fertleri
arasında bir düşmanlığa veya bir şüpheye binaen birbirine böyle bir cinayeti
isnat edenlerde eksik olmaz. İşte bu bakımdan da zina cezasını tatbik hususu, en
ağır şartlara bağlanmıştır. Meselâ Bir öldürme hâdisesi, bir ikrar ile veya iki
şahit ile sabit olacağı halde zina hâdisesi için ayrı ayrı dört defa ikrara veya
dört şahidin şahitliğine lüzum gösterilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte de:
Hadleri şüpheler ile terk ediniz, buyurulmuştur. Gerçekten bu şartlarda zina
cezası nadiren tatbik edilebilse de bunun tesiri pek ziyadedir, cemiyetin
ahlâkını, temizliğini temin için pek büyük bir çaredir.
2. "Celd" lügatte
deri üzerine vurmaktır. Her bir vuruşa "celde" denir. Fıkh ıstılahınca celde
muhsan ve muhsana (yani evvelce evlenmiş) olamayan zina eden erkek ve zina
eden kadının belirli azalarına hususi bir şekilde değnek veya kamçı ile
vurmaktır ki, bu ceza suçlunun cildi, yani derisi üzerine yapıldığı için
kendisine böyle celde denilmiştir. Bu cezanın tatbikinde uyulması lâzım gelen
hususlar vardır. Şöyle ki: Değnek orta halde ve acıtacak bir surette
olmalıdır, cezalandırılacak şahsın vücut azalarından bir kısmına
vurulmalıdır. Onun başına, yüzüne, karnına, husyelerine, tenasül organına
vurulmaz, bunlar müstesnadır. Yüklü bir kadın hakkında da çocuğunu doğurmadıkça
bu ceza tatbik edilmez. Çünkü çocuğa zarar verir.
3. "Pecm" lügatte
öldürmek, sövmek, terk etmek, lanetlemek, iftira etmek, atılan taş gibi mânaları
ifade eder. Çoğulu "Rücum" dur. Istılahta recm, evvelce evlenmiş olup da zina
eden erkek ile yine evlenmiş olup zina eden kadını özel bir şekilde taşlayarak
öldürmektir.
4. "Hudud" lügatte
menetmek mânasına olan haddin çoğuludur. Cenab-ı Hak'kın haram kıldığı şeylere
ve bütün ilâhi hükümlere "hududullah"=Allah'ın hududu denir. Çünkü
bunların üzerine tecavüz etmek, dinen yasaklanmıştır. Şeriat ıstılahında ise
had, Allah'ın hakkı olmak üzere uygulanması gereken, belirli miktarda bulunan
cezadır, azaptır. İşte zina cinayetini işleyenler hakkındaki, cezaya da
"zina haddi" denilmektedir. Zina cinayeti, selâhiyetli olan bir hâkimin
huzurunda usulen sabit olmadıkça bu husustaki ceza, tatbik edilemez.
Binaenaleyh zina haddinin icra edilebilmesi için bir kısım şartlar vardır. Şöyle
ki:
1. Zina cinayetini
işleyen, akıllı, buluğ çağına ermiş olmalı ve zorla yaptırılmış olmamalıdır.
2. Zina hadisesi, mülk
şüphesinden, ve karışıklığa mahal olan yerde karışıklık şüphesinden uzak
bulunmalıdır. Binaenaleyh bir kimse, kendi oğlunun cariyesine yaklaşsa veya bir
kör kendisinin karışıdır diye kendisine teslim edilen kadına yaklaşıp da daha
sonra kendi karısı olmadığı anlaşılırsa haklarında zina haddi uygulanamaz.
3. Bu cinsel
birleşme, nikâh akdi şüphesinden uzak bulunmalıdır. Bir akde bağlı olursa
İmamı Azam'a göre zina haddi icra edilmez. Fakat bunun haram olduğunu
bildikleri takdirde haklarında tazir şeklinde bir ceza lâzım gelir. Imameyne
göre ise bile böyle bir nikâh ile cinsel ilişkide bulunanlar hakkında zina haddi
lâzım gelir. Bilmemiş oldukları takdirde yalnız tâzin olunurlar. Yani haklarında
münasip görülecek bir terbiye cezası verilir.
4. Bu cinsel birleşme,
bir ücret karşılığında olmamalıdır. Bir bedel karşılığı olursa bundan dolayı
yalnız tazir cezası lâzım gelir. Bu İmamı Azam'a göredir. Imameyne göre bundan
dolayı da zina haddi lâzım gelir.
5. Bu birleşmede
bulunan şahıs, dilsiz olmamalıdır. Dilsizlik bir şüphe doğurur, dilsiz kendisini
müdafaa edemez. Bu sebeple hakkında zina haddi icare edilemez, had cezasını
mümkün olduğu kadar az tatbik etmek Islâmiyette gerekli görülmüştür. Mebsut ve
Bedayi kitaplarında yazılı olduğu üzere Hz. Ömer Radiallahu Teâlâ anh
buyurmuştur ki: "hadlan muktedir olduğunuz derecede düşürmeye çalışınız"
yani: Haddi uygulayarak hâkimin affetmede hatâ etmesi, ceza vermekte hata
etmesinden hayırlıdır, bir müslüman hakkında bir çıkış yolu bulduğunuz zaman
ondan haddi hemen düşürünüz.
6. Bu gayrı meşru
birleşme, adalet yurdunda İslâm yurdunda meydana gelmelidir ki, haddi icabetsin
binaenaleyh darı harbte yaptığı böyle bir cinsel ilişkiden dolayı bir müslüman
veya bir zimmi hakkında daha sonra İslâm yurduna gelince zina haddi tatbik
edilemez. Çünkü bu hâdise, İslâm hâkimiyetinin dışında meydana gelmiştir.
7. Bu birleşme,
İslâm yurdunda bulunan bir gayrı müslim tarafından yapılmış olunca o, İslâm
yurdunda bulunan gayrı müslimlerden bir erkek veya bir kadın İslâm
yurdunda bulunsa hakkında zina haddi uygulanmaz. Çünkü onlar İslâm
hükümlerini kabul etmiş değildirler. Bu mes'ele, İmamı Azam ile İmamı Muhammed'e
göredir. İmamı Yusuf'un içtihadına göre bunların hakkında da zina haddi lâzım
gelir. Zina bunlar İslâm yurdunda bulundukça zimmi hükmünde bulunmuş olurlar.
8. Bu cinsel
birleşimi yapan, bunun haram olduğunu bilebilecek bir durumda bulunmalıdır.
Binaenaleyh zinanın haram olduğunu bilmeyen bir millet arasında yaşamış olup da
Islamiyeti henüz kabul eden bir şahıs, bu husustaki seri hükmü daha öğrenmeden
zinada bulunsa hakkında zina haddi tatbik edilmez.
9. Bu cinsel ilişki,
hayatta bulunan bir insan ile gerçekleşmiş olmalıdır. Bir ölü ile gerçekleşmiş
bulunursa, tazir cezasını icabederse de zina haddini gerektirmez. Çünkü bundan
insan tabiatı zaten nefret eder. Nitekim hayvanattan hangi birine bir yaklaşma
da esasen tiksinilecek bir rezalet olduğundan bunu yapan hakkında ağır bir tazir
cezası verilir, had yönüne gidilmez. Fakat bazı fakihlere ve İmamı Şafii'den
rivayet olunan üçüncü bir görüşe göre böyle bir şahsın evlenmiş olsun olmasın
kılıç ile öldürülmesi icabeder. 0 hayvana gelince o da kesilip yakılır, bu
hayvandan artık istifade etmek, mekruhtur. Bedayi ve hedaye kitaplarında yazılı
olduğu üzere o hayvanın böyle aradan yok edilmesi, o çirkin ilişki hâdisesinin
kapatılmasına yardım eder. 0 hayvan başkasına ait ise ondan kıymetiyle satın
alınıp kesilmesi menduptur. Bu hayvan yiyilmesi helal olan hayvanlar kısmından
ise İmamı Azam'a göre bunun kesilip etinin yiyilmesi caizdir. Imameyne göre ise
mutlaka ya kılmalıdır.
10. Bu cinsel ilişki,
tenasül organı yoluyla vuku bulmuş olmalıdır. Ters bir yol ile vuku bulunsa ağır
bir cezayı gerektirir. Fakat zina haddini gerektirmez. Şu kadar var ki,
yönetici, yönetim açısından lüzum görürse bunu işleyeni öldürebilir. Bu İmamı
Azama göredir. Imameyne göre bu çirkin iş bir ecnebi hakkında işlenilmiş olunca
zina haddini gerektirir.
11. Bir gayrı meşru ilişki
usulen sabit olunca artık bunu işleyen şahsın cezası, yalnız tövbe etmesiyle
düşmez. Cumhuri fukaha bu görüştedir.
12. Hak'kında zina
haddi tatbikedilen ve ehli îmandan bulunan bir erkek veya bir kadın
ölünce yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslâm mezarlığına
defnedilir. Çünkü zinayı işleyen bir müslüman, büyük bir günaha girmiş olursa da
kâfir olmuş olmaz. Ancak zinayı helal görür olması ayrı..
4. Hür, iffetli olan
müslüman kadınlarına zina isnat eden, sonra dört şahit getirmeyen kimselere
seksener değnek vurun ve onların şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin ve onlar
ise fa sık kimselerdir.
4. Bu mübarek âyetler,
namuslu olan kadınlara isnat ettikleri zina suçunu dört şahit ile isbat
edemiyenlerin haklarında tatbik edilecek cezayı bildiriyor. Ve kendi eşlerine
zina cinayetini isnat eden erkekler ile o cinayeti inkâr eyleyen eşlerin de ne
suretle şahitlikte ve bed duada bulunacaklarını ve Cenab-ı Hak'kın lütuf ve
rahmetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Muhsenata yani: (Hür, iffetli olan
müslüman kadınlarına) kazfde bulunan, yani: Onlara (zina isnat eden) öyle bir
kadına: "Sen zina edensin", " sen zina ettin" veya "şu kadın zina etmiştir"
yahut "karnındaki çocuk zinadandır" gibi bir ifade ile gayrı meşru cinsel ilişki
isnadında bulunan (sonra) bu isnatlarını isbat için (dört şahit getiremeyen
kimselere) bir kazf haddi olmak üzere ey selâhiyetli olan hâkimler!. (Seksener
değnek vurun) çünkü bu halde onların yalan yere zina isnadında bulunmuş
oldukları ortaya çıkmış olacağı için böyle bedeni bir cezaya çarpılmaları
icabeder. (ve onların şahitliklerini ebediyen) hayatta bulundukları müddetçe
(kabul etmeyin) isterse, daha sonra tövbekar olsunlar. Bu da onlar için manevî
bir cezadır (ve onlar ise) öyle yalan yere kazfte, zina isnadında bulunan
şahıslar ise (fasık kimselerdir) çünkü, iffetli olan erkek ve kadınlara zina
isnadında bulunmak, en büyük günahlardandır.
5. Bundan sonra tövbe
edenler ve hallerini islâh eyleyenler müstenâ. Çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki,
çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
5. (Bundan sonra)
böyle bir günahı işlemenin ardından (tövbe edenler ve) tövbeden başka da
(hallerini islâh eyleyenler) iyi hal iyi ahlâk sahibi olanlar, kalplerini kırmış
oldukları kimselerden af dileyenler (müstesna) onlar bu fasıklık lekesinden
kurtulmuş olurlar. Bununla beraber onların yine şahitlikleri kabul edilmez.
Ancak onları, o fasıklıktan dolayı artık sorumlu tutulmazlar, (çünkü Allah Teâlâ
şüphe yok ki, gafurdur) evvelce işlemiş oldukları günahı af eden ve örter ve o
yüce yaratıcı (rahimdir)
onların haklarında kerem merhametle muamelede bulunur. İmamı Şafii'ye göre bu
tövbeden sonra onların şahitlikleri de kabul olunur.
§ Bu dürdüncü ve beşinci
ayetlerde bu suredeki üçüncü hükmü şer'i kapsamaktadır.
6. Ve o kimseler ki,
eşlerine zîna isnat ederler ve kendileri için kendi şahıslarından başka şahitler
de bulunmazsa her birinin şahitliği, Allah Teâlâ'nın ismiyle elbetteki, kendisi
doğru söyleyenlerdendir diye dört defa şahitlik etmektir.
6. (ve o kimseler
ki,) kendi (eşlerine) gerek mümin, hür kadınlar ve gerek kâfir veya cariye
bulunsunlar (zina isnat ederler) meselâ: "Sen zina eden bir kadınsın", "sen
zina ettin" derler (ve kendileri için) bu yaptıkları isnadı isbata mahsus
(kendi şahıslarından başka şahitler de bulunmazsa) bu halde o isnatta bulunan
kimselerden (her birinin şahitliği) iddiasının doğruluğu hakkında
(Allah Teâlâ'nın ismiyle) Allah'ın adıyla şahitlik ederim ki diyerek
(elbette ki, kendisi) o zina isnadında (doğru söyleyenlerdendir, diye dört
defa şahitlik etmektir.) bu dört şahitlik, dört şahidin şahitliklerine karşılık
demektir.
7. Beşinci de: Eğer
yalancılardan olmuş ise üzerine hakikaten Allah'ın laneti olsun demektir.
7. Bu şahitliklerin
(beşincisi de: Eğer yalancılardan olmuş ise) o zina isnadı hususunda iftirada
bulunmuş ise (üzerine hakikaten Allah'ın laneti olsun) demek suretiyle
yapılır. Koca, böyle deyince "Lean" da bulunmuş olur, artık kendisine
kazf haddi uygulanmaz, karısı ise tevkif edilir, ya zinayı itiraf ederek cezaya
uğrar veya o da, Handa bulunarak cezadan kurtulur.
8. Ve o kadından cezayı
bertaraf eder, dört defa: Billahi o -kendisine zîna isnat eden kocası- muhakkak
ki, yalancılardandır diye şahitlik etmesi.
8. (Ve o) kendisine
kocası tarafından zina isnat edilen (kadından) hapis gibi, recm gibi dünyevî
azaptan ibaret olan (cezayı kaldırır) o kadının mahkemede (dört defa
Allah'ın adıyla şahitlik ederim ki o) kendisine zina isnat eden kocası
(muhakkak ki, yalancılardandır.) İsnat ettiği zina iftiradan ibarettir (diye
şahitlik etmesi) bu da kadın eşe ait dört şahitliktir.
9. Beşincisi de: "Eğer o
-kocası- doğru söyleyenlerden ise kendi üzerine muhakkak ki, Allah'ın gazabı
olsun" demesidir.
9. Karıya ait
şahitliğin (beşincisi de: Eğer o) kendisine zina isnat eden kocası, (doğru
söyleyenlerden) o iddia ettiği zina hususunda doğru sözlü bulunmuş ise (kendi
üzerine muhakkak ki, Allah'ın gazabı olsun demesidir). İşte kadı da böyle bir
şahitlikte bulununca kendisinden zina cezası kalkmış olur, kocasıyle araları da
ayrılmış bulunur. Bu (6,7,8,9)uncu âyetler de bu suredeki dördüncü hükmü
kapsamaktadır.
§ Bu âyeti kerimenin iniş
sebebi hakkında birkaç rivayet vardır. Bununla birlikte bir âyetin inmesi için
birçok sebepler de olabilir. Bu cümleden olarak deniliyor ki: "Kazf" âyeti nazil
olunca Resûl-i Ekrem Sal lal lah u aleyhi vesellem minbere çıkmış, onu ashab-ı
kirama karşı okumuştu. Asım Ibni Ediyyilensarî ayağa kalkarak: "Allah Teâlâ beni
sana feda etsin, bir erkek karısıyla beraber başka bir erkeğin cinsel ilişkide
bulunduğunu görür de haber verirse kendisine seksen kırbaç vurulacak şahitliği
kabul edilmeyecek ve eğer gördüğü şahsi kılıç ile öldürürse kendisi de
katlolunacaktır, sükût ederse kin içinde kalacaktır, dört şahit getirmeğe gitse
o yabancı erkek, ihtiyacını yerine getirmiş bulunacaktır. Böyle derken ensardan
Hilâl Ibni Umeyye oraya gelmiş, karısı Havle ile Şüreyk bin Sehma'nın cinsel
ilişkide bulunduklarını gördüğünü söylemiş, durumu Resûlullaha arzetmişler,
Havle ise bu isnadı inkâr etmiş, bu isnadı yapan kocası ise müşkül durumda
kalmış iken bu âyeti kerime nazil
olmuş, aralarında lean
muamelesi yapılmış, bu sayede kazf haddinden, zina haddinden kurtulmuşlardır.
10. Ve eğer üzerinize
Allah'ın lütufu ve rahmeti olmasa idi -haliniz ne olurdu?- ve şüphe yok ki,
Allah Teâlâ tövbeleri kabul edicidir, hikmet sahibidir.
10. (ve) ey lanetleşmede
bulunan koca ile karı (eğer üzerinize Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasa idi)
haliniz ne olurdu?. Ne müşkül, ne rezilce bir vaziyette kalmış bulunurdunuz, o
kerem sahibi rabbiniz, size bir kurtuluş lütuf etti de bu şahitlikleriniz
vasıtasiyle cezadan kurtulmuş oldunuz. Artık bu ilâhi lütufu tekdir ve tebcil
ederek tövbekar olunuz, halinizi ıslaha çalışınız. Evet., (ve şüphe yok ki,
Allah Teâlâ tövbeleri kabul edicidir) işte bu hâdisede de eşlerden biri
şahitlikte yalancıdır. Böyle iken Cenab-ı Hak, onların bu şahitliklerine binaen
kendilerinden cezayı kaldırmıştır. Bu büyük bir ilâhi rahmet eseridir. Artık
tövbe ederek uhrevî sorumluluktan da kurtulmaya gayret etmelidir. Ve o yüce
yaratıcı (hâkimdir) bütün yüce hükümleri hikmet ve menfaati içermektedir, bunu
takdir ederek ilâhi zatına şükür sunmaya devam etmelidir.
§ Kazf "lügatte rem = atmak
manasınadır. Fıkh isti lan ınca; Bir kimseye ayıplamak ve sövmek maksadiyle zina
cinayetini isnat etmektir ki, bu isnadı yapana (kaziH denir. Kendisine zina
isnat edilen şahısa da "makzuf" ve zina isnadında kullanılan söze de "mekzufün
bin" denilmektedir.
§ İffetli kadınlara ve
namuslu erkeklere kazfde bulunan = zina isnat eden şahıs hakkında kazf haddi
cezasını verebilmek için şöyle şartlar vardır.
1. Kazıf, akıllı, buluğ
çağına ermiş, hür, isnat ettiği zina hâdisesini dört şahit ile isbattan âciz
olmalıdır.
2. Mekzuf = kendisine
zina isnat edilen şahıs, iffetli erkek veya kadın olmalıdır, tanınır
bulunmalıdır, kazıfın firuundan olmamalıdır.
3. Mekzuf, konuşur
bulunmalıdır, tenasül organları kesilmiş, hunsayi müşkül bulunmamalıdır. Makzufe
de retka, yani: Tenasül organında cinsel ilişkiye mâni bir bez veya bir et
parçası bulunmamalıdır. Bu şartlar bulunmayınca kazif tazir cezasını hak etmiş
olabilirse de kazf haddini hak etmiş bulunmaz. Bununla beraber kazifin hür;
müslüman, zina etmeyen olması, iftira ettiği anda sarhoş olmaması şarttır.
§ "Lan" kelimesi, lügatte
tardetmek, uzaklaştırmak, nefrette bulunmak demektir. Lian, telâun, mülâane
tâbirleri bu lan maddesinden alınmışlardır. Lian tâbiri, fıkh istılahınca: Koca
ile karısı tarafından yemin ile pekiştirilmiş ve lanet, ve gazap lâfzlarıyla
birlikte olarak yapılan 4 şahitlikten ibaret bulunmuştur. Bunu yapan koca, haddi
kaziften, karı da haddi zinadan kurtulmuş olur. Şövle ki: Karısına zina isnat
eden veya çocuğunun zinadan meydana geldiğinin iddiada bulunan, dava açıldığında
hâkimin huzuruna getirilerek karısına öyle zina isnadında "Allah'ın adıyla
şahitlik ederim ki ben doğru söyleyenlerdenim" diye dört defa şahitlik eder,
beşinci defa da "eğer bu zina isnadında yalancılardan isem Allah Teâlâ'nın
laneti üzerime olsun" der ve her defasında karısına işret eder. Sonra da karısı
dört defa "Allah'ın adıyla şahitlik ederim ki bana öyle zina isnadında kocam
yalancılardandır" diye şahitlik eder, beşinci defa da: "Eğer kocam bu isnatta
doğru söyleyenlerden ise üzerime Allah Teâlâ'nın gazabı olsun" diye bed duada
bulunur. Bu lanetleşmede kocanın lanet, karının gazab tâbirini kullanmalarının
çeşitli sebepleri olabilir. Kısaca deniliyor ki: Cazab tabiri burada lanet
tabirinden daha şiddetlidir. Bu hâdiseye karının sebebiyet vermiş olması daha
ziyade düşünülmüş olduğundan bu sebeple onun gazab tabiriyle şahitlikte
bulunması tercih edilmiştir. Mamafih koca, bu şahitiliği ile karısını
uzaklaştırdığı onun şahitliğinde lanet lâfzı münasip bulunmuştur, karı da
kocasını kızdırmış olacağı için onun üzerine gazab ile dua etmesi uygun
bulunmuştur. Lian yapılması, bir vecibedir. Hâkime müracaat vukuunda bakılır,
eğer karı müracaat etmiş ise hâkim, kocaya cebreder, ya Manda veya kendi
yalanlamada bulunmadıkça onu serbest bırakmaz, hapseder. Tersine koca lian
talebinde bulunmuş ise kadın hapsedilir, Manda veya ikrarda bulunmadıkça serbest
bırakılmaz.
Leanda af ve sulh ve
vekalet geçerli değildir. Ve lian, zaman aşımına uğramakla düşmez. İmamı
Şafii'ye göre lian, bir vecibe değildir. Eşlerin Mana tâbi tutulmaları
herhalde icabetmez. Şu kadar var ki, kendileri Manı gerekli görürlerse kazif
haddinden, zina haddin kurtulmuş olurlar. Lian yapılabilmesi için bir takım
şartlar vardır.
Şöyle ki:
1. Koca ile karıdan
her bir şahitliğe ehil olmalıdır. Yani: Akıllı, buluğ çağına ermiş, konuşabilen,
hür ve müslüman bulunmalıdır, evvelce kaziften dolayı hakkında had icra
edilmemiş olmalıdır.
2. Aralarında nikâh,
sahih bir nikâh olup zina isnadı zamanında devam eder olmalıdır ve bu kaziften
sonra da aralarında bir talak-ı bain ile boşanma meydana gelmiş bulunmamalıdır.
3. Lian yapılmasını
koca ile karıdan her ikisi de veya biri talep etmiş olmalıdır.
4. Kadın, zinadan
iffetli ve kendisine isnat edilen zinayı inkâr edici bulunmalıdır.
5. Zina isnadı, açık
veya açık yerinde geçerli bir tâbir ile yapılmış ve zina ile kazf, tenasül
organı hakkında vuku bulmalıdır.
6. Zina isnadı: İslâm
yurdunda yapılmış ve isbatı için delil bulunmamış olmalıdır. Bu şartlar, Hanefi
fakihlerine göredir. Bu şartlar bulunmadıkça lian yapılamaz. Diğer müctehitlere
göre bu hususlarda bazı ihtilâflar vardır. Hukuki Islâmiye kamusunda geniş bilgi
mevcuttur. Bu lian sebebiyle koca ile karı arasında meydana gelen ayrılık.
İmamı Azam ile İmamı Muhammed'e göre bir lian boşama hükmündedir. Bu hüküm,
müebbet değildir, koca bundan sonra kendisi yalanlayıp hakkında kazf haddi icra
edilse o kadın ile tekrar evlenmesi caiz olur. Fakat İmamı Ebu Yusuf'a
İmamı Züfere ve İmamı Şafii'ye göre bir lian ile talaksız bir ayrılık meydana
gelir ki, ebedî olarak haram kılmayı icabeder. Artık onların bundan sonra
yeniden evlenmeleri caiz olmaz.
11. Muhakkak o kimseler ki,
iftira ile geliverdiler, sizden bir zümredirler. Onu sizin için bir şer
saymayın, belki o sizin için bir hayırdır. Onlardan her kişiye de günahtan
kazandığı şey vardır. Onlardan o kimse ki, onun büyüğünü üstlenmiştir, onun için
de pek büyük bir azap vardır.
11. Bu mübarek âyetler,
münafıklar tarafından iftiraya uğrayan bir temiz yaratılışın iffet ve yüceliğini
beyan ile kendisine teselli verici olmaktadır. Bu iftirayı duyan müslümanların
bunu reddederek bunun aksine nasıl bir vaziyette, nasıl güzel bir kanaatta
bulunmaları gereğini bildiriyor. Bu iftiralarını dört şahit ile isbat edemiyecek
olan iftiracıların da Allah'ın kahrına uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey yüce Resul!. (Muhakkak o kimseler ki,) o kısmen münafık ve kısmen
güzelce düşünmeyen şahıslar ki, (iftira ile geliverdiler) yani: Doğruluktan çok
uzak olup "Ifk" denilen bir yalanı söyleyerek etrafa yaymak istediler, en
iffetli, temiz yaratılışa sahip, melek özelliğinde bir müslümanların annesi
hakkındaki bir iftirayı, aralarında söylemek gaflet ve cehaletinde bulundular,
onlar (sizden bir zümredirler) aranızda bulunan bir taifedir, o iftiranın
yapılmasına sebebiyet veren onlar olmuştur. Bununla beraber ey yüce Peygamber!,
(onu) o iftirayı (sizin için bir şey sanmayın) öyle gerçeğe aykırı bir isnat,
sizin için haddizatında bir fitne değildir, onu hiçbir mümin tasdik etmez,
(belki o sizin için bir hayırdır) o yüzden sevaba nail olmuş olursunuz, bu
husustaki âyetlerle sizlerin temizliğinizi, kadrinizin yüceliğini göstermiş
olacaktır, (onlardan) o iftirayı yapan ve etrafa yayan (her kişiye de günahtan
kazandığı şev vardır) onlar bu iftira ile meşgul oldukları nisbette günaha
girmiş, azabı hak etmiş bulunacaklardır. Bu azabı dünyada da kazf haddi cezası
şeklinde göreceklerdir, (onlardan) o iftirada bulunan taifeden (o kimse ki,
onun) o iftiranın (büyüğünü üstlenmiştir.) o iftirayı ilk evvel kendisi
çıkarmış, Hz. Peygambere düşmanlığından dolayı insanlar arasında o yaymaya
çalışmıştır, (onun için de pek büyük bir azap vardır) bu şahıs ise münafıklardan
olan Abdullah Ibni Ubeyyi'dir. Evet.. Bu şahıs, ahiret azabını hak etmiştir.
Dünyada da kazf haddine uğramış, şahitliğe ehliyetten mahrum kalmış, münafıklık
ile şöhret bulmuştur. "Bu iftira kıssası da bu suredeki beşinci hükmü
göstermektedir. Şöyle ki: Bu mübarek âyetlerin iniş sebebine dair bazı
tefsirlerde genişçe bilgi vardır. Özeti şöyledir: Resûl-i Ekrem Sallallahu
aleyhi vesellem Hazretleri bir sefere çıkınca muhterem eşleri arasında kur'a
çeker, hangisinin adına isabet ederse onu beraberine alır götürürdü. Hicretin
altıncı senesi "Beni Mustalik" seferinde Hz. Aişei Sıdıka validemizi saadet
yanlarına alarak sefere çıkmıştı. Medine-i Münevvere've dönüş başlarında
beraberindeki kuvvetler ile bir sahada akşamlamışlar, sonra
yollarına devam edilmesi
için emir etmiş, yine yollarını takibe başlamışlardı. Bu esnada ise Hz. Aişe,
tuvalet ihtiyacını gidermek için o kafileden uzakça bir yere çekilmişti, bununla
beraber de neceften yapılmış gerdanını mübarek boynundan düşmüş olduğunu
anlayarak onu da aramakla meşgul bulunmuştu. Kendisi ise pek zayıf bir genç
bulunduğundan devesindeki şutufun içinde zannedilmişti. Kafileden uzaklaşmış
olduğu bilinmeyerek yola devam edilmişti. Hz. Aişe, kafilenin bulunduğu yere
dönünce kafilenin gitmiş olduğunu görmüş, kendisini elbette arayıp bulacaklardır
diye beklemiş, bir aralıkta uykuya dalmıştı. Böyle seferber olan kafilelerde bir
âdet var idi ki, kafile yoluna devama başlayınca görevlendirilmiş olan bir kimse
o kafilenin konmuş olduğu yerde dolaşır, bir şey unutulup unutulmadığını
araştırırdı. Bu kafilede de bu vazifeye Sefvan Ibnilmüettelisselem'i
görevlendirmiş bulunuyordu. Bu zat, kafile mahallini dolaşırken Hz. Ayşe'ye
tesadüf etmiş, hemen onu kendi devesine bindirmiş, ikinci bir konaklama yerinde
kafileye yetişmişlerdi. İşte bu iki mübarek zatın böyle sonradan gelip kafileye
kavuştuklarını gören münafıkların reislerinden Abdullah Ibni Ubey, yaratı 11 ş ı
ndaki adiliği göstererek o tertemiz, üstün ahlâki vasıflara sahip iki zat
hakkında kötü zanda bulunarak iftiraya başlamış, etrafında bulunanlar da öyle
haince, münafıkça haber yaymaya cür'et göstermişlerdi. Onun o gerçek dışı,
düşmanca lakırdısından dolayı bazı saf müminler de fae, Mistah, Hemne binti Cehş
bu cümledendir. Halbuki, Hz. Aişe'nin temizliği, yaratı 11 ş ı ndaki yüceliği
pek açık bulunuyordu, fevkalade tesettüre riayet etmiş yolda Sefvan ile
konuşmakta bile bulunmamıştı. Sefvan ise ashab-ı kirnamın pek hayırlılarından
idi, Peygamberimizin bütün savaşlarında bulunmuştu. Bu muhterem zat, Hz. Ömer'in
halifeliği zamanında hicretin (19)uncu senesinde 'Ermeniyye' savaşında şehit
olmuştur. Radiyallahü anh. Aişei Sıddıka validemiz, o münafıkların o kötü
dedikodularından haberdar değildi. Bu seferden dönünce bir ay kadar hasta
kalmıştı. Bu müddet içinde Resûl-i Ekrem'in üzüntülü yaşadığını görüyor,
sebebini anlamıyarak pek üzülüyordu. Bir ay sonra iyileşince münafıkların
dırıltılarından haberdar olmuş, üzüntüsünden dolayı tekrar hastalanmıştı, Cenab-ı
Hak'ka sığınarak iffet ve temizliği hakkında Allah tarafından bir aklamanın
olmasına dua etmekte bulunmuştu. Bu düşmanca dedikodunun yayılması üzerine yüce
Peygamber Efendimiz, saadet mescidinde bir hutbe okuyarak buyurmuştu ki: Ey
müslümanlar topluluğu!. Benim ehli beytim hakkındaki ezası, bana yetişmiş olan
bir heriften dolayı bana kim teselli verici olabilir?. Allah'a yemin ederim
ben ailem hakkındaki hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Haz ret i Aişe ise:
"Allah benim günahsız olduğumu bilir, ben bir şey demem, ben bir salih kul
olan Hz. Yusuf'un pederi gibi (artık (bana düşeni hakkıyla sabretmektir.)
Anlattığınız karşısında yardır
edecek olan ancak
Allah'tır. (Yusuf Sûresi, 18) derim diyerek Cenab-ı Haktan yardım dileğinde
bulunuyordu.
Derken yüce Peygamberimize
ilâhi vahy inmeye başladı. Hz. Aişe'nin temizliği, kendisine isnat edilen şeyden
uzak olduğu Allah tarafından bildirilmiş, oldu. Resûl-i Ekrem de ıztırap içinde
bulunan hakiki müminler ve özellikle Hz. Aişe'yi ve muhterem pederi Ebu Bekri
Sıddık'ı müjdeleyerek onların kalplerindeki ıztıraba son verilmiş oldu. Aişe
sıddıka validemiz de: Ben kimseye değil, yalnız Allah Teâlâ'ya hamd ederim
demiştir. Radiyallahü an hu ma.
"Usbe" ondan kırka kadar
olan bir cemaat, bir güruh demektir.
12. Onu işittikleri zaman
mümin erkekler ile mümin kadınlar kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda
bulunarak bu bir apaçık iftiradır demeli değil mi idiler?.
12. Ey cemaati müsliminl.
(Onu) o iftirayı (işittikleri zaman mümin erkekler ile mümin kadınlar) güzelce
düşünüp de (kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda bulunarak) bir takım
münafıkların sözlerine kıymet vermiyerek (bu) isnat edilen hâdise (bir apaçık
iftiradır demeli değil mi idiler?.) bunu idrâk edemediler mi?. Güzel ahlâk bütün
müminlerce bilinen bir iffet ve fazilet örneği hakkında nasıl kötü zan
edilebilir?. Resûl-i Ekrem'in eşi olmak şerefine sahip olan, Hz. Sıddık'ın
kerimesi olup müminlerin annesi olma vasfına sahip bulunan pek muhterem bir
annemizin iffet ve ismeti daima Allah'ın korumasındadır. Bir yüce Peygamberin
eşi kâfir bulunmuş olabilir. Fakat bütün insanlığın tiksineceği iffetsizlikle
vasıflanmış olamaz. Bu bir hikmet gereğidir,
13. Onun üzerine dört
şahit getirmeli değil mi idiler?. Madem ki, şahitleri getiremediler, artık
onlardır. Allah katında yalancılar onlardır.
13. O iftirada
bulunanlar (Onun üzerine) o iftiralarını isbat için (dört şahit getirmeli değil
mi idiler?) herhangi bir iffetli kadın aleyhindeki böyle bir iftiradan dolayı
dört şahit getirilmesine şer'an lüzum görüldüğü halde iffetlilerin en üstünü
olan, müminlerin annesi bulunan fevkalâde temiz bir iffet örneği aleyhindeki
münafıkça sözlerden dolayı dört şahit olsun getirmekten âciz olanlar iftiraya
nasıl cür'et etmiş bulunuyorlar?. Halbuki, onların bu iddialarını isbat için bir
şahitleri bile yoktur, (madem ki, şahitleri getiremediler) zaten
getirebilmelerine de imkân yoktur, (artık onlardır) o iftiracılardır, o kötü
zanda bulunanlardır. (Allah katında yalancılar) evet (onlardır) yalan söylemekte
pek ileri gitmiş, yabancı oldukları gün gibi açık bulunmuş olan kimseler
onlardan ibarettir. Hiçbir şahide, bir görgüye dayanmış olmaksızın öyle bir
iftiraya, suizanna cür'et etmek, ne kadar çirkin bir yalandır, sorumluluğu
gerektiren bir harekettir. Binaenaleyh böyle kimseler hakkında kazf haddi cezası
bir hikmet ve fayda gereğidir. Binaenaleyh yukarıda isimleri yazılı olanlar
hakkında kazf haddi cezası tatbik olunmuştur.
14. Ve eğer Allah'ın fazlu
rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa idi elbette o içine daldığınız
yaygaradan dolayı sizi pek büyük bir azap kaplardı.
14. Bu mübarek âyetler de
temiz, iffetli zatların haklarında iftirada, kötü zanda bulunan kimselerin büyük
bir günah işlemiş, büyük bir azab hak etmiş olduklarını ihtar ediyor. Öyle bir
şayiaya karşı müslümanlara lâyık olan hareketi bildirerek o gibi iftiralara bir
daha temayül gösterilmemesini tenbih buyuruyor ve insanlığın üstünlüklerine ve
güzel ahlâkına delâlet eden âyetlerin açıklanmış olduğunu beyan ile insanlığı
uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) ey o iftirayı söyleyenler,
dinleyenler (eğer Allah'ın fazlü rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa
idi) sizi öyle günahlarınızdan dolayı hemen cezaya uğratmayıp tövbe etmenize
imkân vermesi gibi bir tövbeden sonra sizi af ve mağfirete nail buyurup ahirette
sorumlu tutup cezalandırmaması gibi ilâhî lütufları hakkınızda tecelli etmese
idi (elbette o içine daldığınız yaygaradan dolayı) o pek çirkin, mesuliyeti
gerektiren iftiradan dolayı, onu söyleyip durmanız yüzünden (sizi pek büyük bir
azap kaplardı) elbette ki, dünyada kınamaktan, kazf haddinden binlerce kat daha
şiddetli olan ahiret azabını hak etmiş olurdunuz. Böyle pek büyük bir
felâketten, azaptan ancak bir ilâhi lütuf sayesinde kurtulmuş oldunuz.
15. 0 vakit ki, onu
-iftirayı- dillerinizle karşılayıp kabul ediyordunuz. Kendisine sizin bilginiz
olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz ve onu kolay sanıyordunuz. Halbuki, o,
Allah katında pek büyüktür.
15. Evet.. Eğer
hakkınızda ilâhi lütuf tecelli etmemiş olsa idi sizi öyle pek müthiş bir azap
yakalardı, (o vakit ki onu) o iftirayı (dillerinizle karşılayp) yani: 0 asılsız,
mücerret lakırdıdan ibaret olan çirkin iftirayı, ağızlardan dinleyip
(kabul ediyordunuz) sonra da (kindinsine sizin bilginiz olmayan) öyle
iftiradan ibaret bir (şeyin ağızlarınızla söylüyordunuz) onu başkalarına
söylemekten geri durmuyordunuz (ve) siz (onu) öyle bir iftirayı (kolay
sanıyordunuz) büyük bir mesuliyeti gerektirdiğini tahmin edemiyordunuz.
(halbuki, o) sizin öyle kötü zanda bulunarak onu söyleyip durmanız (Allah
katında pek büyüktür.) son derece büyük bir günahtır, pek muazzam bir azabı
gerektirmektedir, ona nasıl cür'et etmiş oldunuz?. Eğer Cenab-ı Hak, tövbenizi
kabul etmeyecek olsa idi haliniz ne olurdu?.
16. Onu işittiğiniz zaman,
bunu söylemek bize lâyık olmaz, hâşâ, bu, pek büyük bir iftiradır, demeli değil
mi idiniz?.
16. Evet.. Ey
müslümanlarl. (onu) o iftira lakırdısını uyduranlardan veya onu etrafa
yayanlardan (işittiğiniz zaman) onları yalanlamak için (bunu söylemek bize)
hiçbir şekilde (lâyık) caiz, sahih (olmaz) bu, pek düşmanca bir isnattır (hâşa
bu, pek büyük bir iftiradır) ne kadar şaşılacak bir iftira! (demeli değil mi
idinniz?.) müminlere yakışan, derhâl böyle diyerek o isnadı reddetmekten
ibarettir. "Hayreti gerektiren bir şey görüldüğü vakit "subhanallah" denilmesi
bir âdettir. Burada bu iftiranın öyle temiz bir müslümanların annesi ile ashab-ı
kiramdan temiz bir zat hakkında yapılmasının son derece hayrete şayan bir bâtıl
iddia olduğuna işaret için "subhaneke" buyurmuştur.
17. Allah size öğüt
veriyor ki, bunun bir benzerine ebedî olarak dönmeyesiniz, eğer siz mümin
kimseler iseniz.
17. Binaenaleyh
(Allah size) Ey müminler!, (öğüt veriyor) sizi uyandırıyor, kalplerinizi
aydınlatıyor (ki, bunun bir misline) böyle bir iftirayı söyleyip etrafa yaymak
gibi pek büyük bir günaha (ebediyyen) hayatta bulundukça
(dönmeyesiniz) bu pek büyük bir günahtır (eğer siz mümin
kimseler iseniz) kuvvetli bir îman sahibi bulunuyorsanız artık bu gibi
bir günaha bir daha dönmeyiniz. Çünkü hakiki bir îman, sizi bundan engeller.
18. Ve Allah sizin için
âyetleri apaçık beyan ediyor, ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.
18. (Ve) Ey müminleri.
(Allah sizin için âyetlerini) dinî hükümlere ait delilleri, ahlâki faziletlere,
güzel ahlâka dair öğütleri (apaçık beyan ediyor) tâki ona göre hareket edesiniz,
ahlâk ve tavırlarınızı düzeltmeye muvaffak olasınız, İslâm, ahlâkına, üstün
insani vasıflara aykırı hareketlerden, lakırdılardan sakınınız. İnsanlık
hakkında ne büyük bir ilâhi lütuf!, (ve Allah bilendir) mahlûkatının büyük,
küçük, gizli ve aşikar bütün sözlerini, hallerini, bilir. Ve o yüce yaratıcı
(hikmet sahibidir) onun bütün emirleri, yasakları, bütün ilâhi fiilleri
birer hikmet ve menfaata dayanmaktadır, artık o yüce yaratıcının öğütlerine,
hükümlerine hakkiyle riayete çalışınız ki, dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete
eresiniz.
19. Muhakkak o kimseler
ki, îmân etmiş olanlar arasında çirkin, yaramaz şeylerin yayılmasını arzu
ederler, o kimseler için dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap vardır ve Allah
bilir, sizler ise bilmezsiniz.
19. Bu mübarek âyetler,
İslâm muhitinde kötü sözleri, iffet ve temizliğe aykırı şeyleri neşretmeğe
cür'et edenlerin pek kötü akıbetlerini bildiriyor yüce yaratıcının lütufu,
rahmeti olmasa insanların ne kadar felâketlere uğrayacaklarına işaret buyuruyor.
Mümin olan kulları şeytanların izlerini tâkibetmekten menediyor. 0 şeytanlar ne
kötü şeyleri insanlara telkin ettiklerini ve onlara uyanların pek kötü bir
durumda kalacaklarını ihtarda bulunuyor, ancak Allah Teâlâ'nın lütuf ve rahmeti
sayesinde insanların iffet ve temizliklerini muhafazaya muvaffak olacaklarını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (muhakkak o) Abdullah Ibni Ubeyyi gibi münafık
(kimseler ki: îman etmiş olanlar arasında) onların aleyhinde olan (çirkin,
yaramaz şeylerin) sözleri ve fiilleri ile çirkin sözlerin ve hareketlerin
(yapılmasını arzu ederler.) bazı zatları veya bir insan zümresini kirletmek
kasdında bulunurlar. Bundan dolayı (o kimseler için dünyada ve ahirette pek
acılı bir azap vardır.) dünyada yaptıkları iftira cezasına uğrarlar, müminler
arasında kötü şöhret bulmuş, gözden düşmüş olurlar. Tövbe ve istiğfar etmesizin
ahirete gidince de orada cehennem azabına ve Cenab-ı Hak'kın bildiği daha nice
felâketlere uğrarlar, (ve Allah bilir) bütün mahlûkatının halleri yüce zatınca
bilinmektedir. Herkesin fiil ve amellerini bilir, ona göre haklarında mükâfat ve
ceza verir, (sizler ise) Ey insanlar!. Öyle Cenab-ı Hak'kın bildiği her şeyi
(bilemezsiniz) sizler haberdar olamazsınız, ancak görünen şeyleri sahip
olduğunuz duyu organları vasıtasiyle görüp anlayabilirsiniz ve Hak Teâlâ'nın
sizlere emir ve beyan buyurduğu şeylerden haberdar olursunuz. Artık ona göre
hareketinizi tanzime çalışmalısınız.
20. Ve eğer Allah'ın fadlı
ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi -elbette ki, sizi azaplandırırdı- ve şüphe
yok ki, Allah çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.
20. (ve) Ey insanlar!.
Allah Teâlâ'nın hakkınızdaki lütuf ve iyiliğini düşününüz, (eğer Allah'ın fadlı
ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi) öyle pek temiz, fedakâr zatlar hakkındaki
iftiradan ve benzeri günahlardan dolayı elbette sizi derhal cezalandırırdı,
helake mâruz bırakırdı (ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir) rahmet ve
şefkati sonsuz derecededin ve (çok merhametlidir) merhamet ve şefkati pek ziyade
olup sürekli olarak mahlûkatı üzerinde görülmektedir. Bunun içindir ki, günahkâr
kullarını hemen köklerini kesecek şekilde bir azaba uğratmamaktadır. "Ibni Abbas
Hazretlerine göre bu âyeti kerimedeki, hitap, Hassan Ibni Sabit ile Mıstaha ve
Himneye yöneliktir. Ve onlar için bir müjdeyi, affa mazhar olduklarını
içermektedir. Bununla beraber bunun umuma yönelik olması da caizdir. Nice
insanlar birçok günahları işledikleri halde yine derhal azaba tutulmuyorlar,
kendilerine bir tövbe, bir kaybedileni telafi edecek zaman verilmiş oluyor ki,
bütün bunlar birer ilâhî lütuftur. Elverir ki, insanlar bunun kadrini bilip
Cenab-ı Hak'ka hamd ve şükürde bulunsunlar.
21. Ey îmân etmiş
olanlar!. Şeytanın adımlarına uymayın ve her kim şeytanın adımlarına uyarsa
elbette ki o, çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder. Ve eğer üstünüzde
Allah'ın lütufu ve
merhameti olmasa idi sizden hiç bir kimse ebediyen temize çıkamazdı velâkin
Allah dilediğini temize çıkarır ve Allah hakkiyle işiticidir, bilicidir.
21. (Ey îman etmiş
olanlar!.) Ey Allah Teâlâ'yı da, onun dinî hükümlerini de, onun bildirdiği
ahiret hayatını da bilip tasdik eden zatlar!. Sakın (şeytanın adımlarına
uymayın) onun gösterdiği yola gitmeyin, onun süslediği şeylere el atmayın, onun
dininize aykırı telkinlerine bir kıymet vermeyin (ve her kim şeytanın adımlarına
uyarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine kanarsa, hakkı bırakıp bâtılı
tutarsa (elbette ki, o) şeytan (çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder)
çirkin fiilleri dinen kötü şeyleri tavsiyede bulunur, bunları yaldızlayarak
sizleri aldatmak ister, artık ondan ne bekleyebilirsiniz?, (ve eğer) Ey
müminler!, (üstünüzde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasa idi) kısaca sizi irşad
eden bu ilâhi beyanlar, bu Kur'ani nasihatlar bulunmasa idi ve bir kısım
günahlar için birer kefaret olan hudud cezası meşru, tövbeler makbul olmasa idi
tövbelere nail olmak için ilâhî yardım yetişmeseydi (sizden hiçbir kimse
ebediyen temize çıkamazdı) hayatının sonuna kadar günahtan pâk olamazdı (velâkin
Allah dilediğini teiniz çıkarır) onun kalbine lütuf ve rahmetinin eserlerini
akıtarak onu uyanmaya, tövbe ve istiğfar etmeye muvaffak kılar, tövbesini kabul
ederek kendisini günahlarından ter temiz bir hale getirir, (ve Allah her şeyi
hakkiyle işiticidir) işte kullarının her söylediklerini ve tövbe ettiklerini,
afları hususundaki niyazlarını da hakkiyle işitmektedir ve o kâinatın
yaratıcısı, her şeyi (bilicidir) bütün mevcudat onca bilinmektedir. Binaenaleyh
kullarının kalplerinde olanı da, tövbelerine düşen en mühim vazife de o pek yüce
ilâhi vasıfları yüceltmektir, kendilerine göstermiş olduğu hidayet yolunu takip
edip bir takım şeytan meşreb aldatıcı, dinî terbiyeden mahrum kimselerin
aldatmalarına kapılmamalıdır. Başarı Allah'tandır.
22. Ve sizden fazilet
ve servet sahibi olanlar yakınlarına ve yoksullara Allah yolunda hicrette
bulunmuş olanlara birşey vermemek için yemin etmesin ve af etsinler,
bağışlasınlar, siz sevmez misiniz ki, Allah sizin için mağfiret buyursun ve
Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
22. Bu mübarek âyet,
müslümanlardan fazilet ve servet sahibi olan zatların kendi yakınlarına ve diğer
yardıma lâyık kardeşlerine yardım etmekten geri durmamalarını ve o din
kardeşlerinde görülen bazı kusurları af ve bağış ile karşılayarak ilâhi
mağfirete nail olmalarını emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey
müslümanlar!. (sizden fazilet ve servet sahibi olanlar) Ebubekris Sıddık gibi
güzel vasıflara sahip bulunanlar (yakınlarına) kendi akrabalarına (ve
yoksullara) fakirlere (ve) Mistah gibi (Allah yolunda hicrette bulunmuş) yardıma
muhtaç (olanlara) bazı kusurlarından dolayı kendilerine (birşey vermemek için)
onlara yardım etmemek için (yemin etmesin) böyle bir yemin uygun değildir. Hattâ
böyle yemin edilen bir şeyin aksi daha hayırlı bulunursa o hayırlı şeyi işleyip
bu yeminden dolayı kefaret verilmesi lazım gelir, (ve) onlarda görülen bazı
kusurları (af etsinler, bağışlasınlar) başlarına kakıp durmasınlar (siz) Ey
müslümanlar!. (sevmez misiniz ki,) pek ziyade arzu etmez misiniz ki, sizin bu
affınız karşılığında (Allah sizin için mağfiret buyursun) elbette ki,
seversiniz. Öyle ise bu af ve bağışlamayi terk etmeyiniz (ve Allah gafurdur)
kullarının nice günahlarını af edip örtmektedir. Onları cezalandırmaya kadir
olduğu halde cezalandırmayıp kendilerini mağfirete nail kılmaktadır. Ve o yüce
yaratıcı (rahimdir) kullarına merhameti pek ziyadedir. Artık ey o kerem sahibi
mabudun kulları. Siz de onun ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışınız. "Bu âyeti
kerime, Hz. Ebu Bekir ve emsali hakkında nazil olmuştur. Bir kere bu âyeti
kerime, Hz. Ebu Bekir'in değerinin yüceliğini gösteriyor, dinen fazilet sahibi
olduğuna bu sebeple Peygamberlerden sonra en büyük zat bulunduğuna işaret
buyuruyor. Bazı kusurlara karşı af ile muamele yapılmasının ilâhi mağfirete nail
olmak için bir vesile olacağını göstererek müslümanları bu hususa özendirip ve
teşvik ediyor, müslümanların birbirine karşı af ve kerem ile muamele yapmaya
sevkederek sosyal hayata büyük bir ahlâki fazilet dersi vermiş bulunuyor. Evet..
Hazreti Aişe'i Sıdıka validemiz hakkındaki lâyık olmayan, uydurma sözlerde
bulunan bir münafıkı dinlemiş, bunu reddetmeyip bundan dolayı gülümsemiş olan
bir zat da vardır ki, adi "Misteh" idi. Bu zat, Hz. Ebu Bekr'in teyzesinin oğlu
idi, Bedir savaşında bulunmuştu, durumu fakir olduğu için öteden beri Hz.
Sıddık'ın himayesinde yaşıyordu. 0 iftira hâdisesinden sonra Hz. Sıddık, onu
reddetmiş, ona bir daha yardım etmiyeceğine dair yeminde bulunmuştu. Misteh,
ihtiyaç içinde müşkül bir durumda kalmış oldu. Bunun üzerine bu âyeti kerime
nazil olmuş, bu gibi yakınları ve diğer muhtaç kimseleri ve muhacir zatları bazı
kusurlarından dolayı korumadan mahrum bırakmanın uygun olmayacağını bildirmiş,
bu husustaki affın, müsamahanın ilâhi mağfiretin tecellisine vesile olacağını
müjdelemiştir. Hz. Sıddık da bu ilâhi emri öğrenince hemen Misteh'i affetmiş
onu yine yanına kabul buyurmuş, sizi kovduğum, Cenab-ı Hak'kın size gazap ettiği
zamanda idi. Şimdi madem ki, Cenab-ı Hak
sizi affetmiştir, artık bu
husutaki ilâhî hükmü başım ve gözüm üzerine kabul ettim. Diyerek ilâhi emre olan
tam bağlılığını bu suretle de göstermiştir. İşte müslümanlara lâyık olan, böyle
iyilik sever, affedici harekette bulunmaktır.
23. Muhakkak o kimseler ki,
iffetli, habersiz, mümine olan kadınlara kötülük isnadında bulunurlar, o
kimseler dünyada ve ahirette lanete uğratılmıştır. Onlar için pek büyük bir azap
da vardır.
23. Bu mübarek âyetler de
iffetli, çirkin kuruntulardan kalpleri temiz, îman ile vasıflanmış, müslümanlar
namuslu kadınlar hakkında iftirada bulunanların pek müthiş âkibetlerini ve o
iftiracıların aleyhine kendi azalarının şahitlikte bulunacağını ihtar ediyor.
Murdar olan kadınların murdar olan erkeklere, murdar erkeklerin de murdar olan
kadınlara ait olduğunu ve bilakis iffetli kadınların iffetli olan erkeklere ve
iffetli olan erkeklerin de iffetli kadınlara mahsus bulunduğunu ve böyle
iffetli, temiz zatların kendilerine isnat edilen kötülüklerden uzak
bulunduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki) o münafık,
ahlâkı Islâmiyeden mahrum şahıslar ki (afife) tam bir iffet ve temizlik vasfı
ile vasıflanmış (habersiz) kendilerine isnad edilen kötülüğü hatırlarına
getirmekten bile uzak ve (mümine) îman edilmesi icabeden her şeyi bilip inanmış
(olan) İslâm (kadınlarına kötülük isnadında bulunurlar) onların üzerlerine
çirkin sözleri atarlar (o kimseler dünyada ve ahirette lanete uğratılmışlardır)
o kötü isnatlarından dolayı kendilerine müminler de, melekler de lanet okurlar.
(Onlar için pek büyük bir azap da vardır) o lanetten başka pek müthiş bir
cehennem azabına da tutulacaklardır. Bütün bunlar, o iftiralarının bir
cezasıdır. İşte bu ceza, bu ilâhi tehdit Abdullah Bir Ubey ile onun gibi bu
iftiraya cür'et eden münafıklara has bulunmuştur. Ne kadar büyük bir ilâhi
tehdit!.
24. 0 günde ki onların
aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte
bulunacaktır.
24. Evet.. Bu azap,
o iftiracılara yonelçektir, (o günde ki) o kıyamet zamanındaki, o vakit (onların
aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte
bulunacaktır.) onlar, ahirette müthiş felâketleri, azap merkezlerini görünce
titreyeceklerdir, dünyadaki yapmış olduklarını inkâr etmek isteyecekler, ne
yazık ki, buna imkân mı var?. Zaten dünyada yapmış oldukları amel defterlerine
yazılmış bulunacaktır. Bundan başka da ilâhi kudret ile onların bedeni azaları
dile gelecek, her aza, kendisinden nelerin meydana gelmiş olduğunu haber
verecektir. Bunu inkâra mahal yok. Allah'ın kudreti ile neler vücude gelemez.
Dünyada bile görüyoruz ki, bir demir parçası bile hayata sahip olmadığı halde
söylenilen sözleri tamamen aynı ahenk ile zaptediyor, o sizleri tekrar tekrar
aksettirip duruyor. Bu ne hârika!. Bir demire bu hassayı vermiş olan bir yüce
yaratıcı, kullarının esasen hareketli, hayat sahibi olan azalarında böyle bir
şahitlik özelliği yaratamaz mı?. Buna inanmışızdır!. Bunun daha nice üstünde
hârikaları da yaratabilir. Allah'ın varlığını, kudretini tasdik eden bir kimse,
bunda asla şüphe etmez.
25. 0 gün Allah onlara hak
ettikleri cezalarını tamamen verecektir. Ve bileceklerdir ki, şüphe yok Allah
apaçık haktır.
25. Evet.. (0 gün) o
kendi azalarının kendi aleyhlerinde şahitlik edeceği kıyamet zamanında (Allah
onlara) o münafık iftiracılara, tövbe ve istiğfar etmeksizin ahirete gittikleri
takdirde (hak ettikleri cezaları) hakkiyle sabit olan cinayetlerinin cezasını
(tamamen verecektir) onlar azap görüp duracaklardır. (Ve) öyle felâketleri,
azapları görünce, haklarındaki cezaların tahakkukunu anlayınca
(bileceklerdir ki, şüphe yok Allah) o her dilediğine gücü yeten hikmet
sahibi yaratıcı (apaçık haktır) onun yaratıcılığı, mâbudluğu açıktır,
adaleti, hikmeti zahirdir ve bir nice hakikatları kullarına göstermekte ve beyan
buyurrmaktadır.
26. Murdar olan
kadınlar, murdar olan erkekler içindir ve murdar olan erkekler de murdar olan
kadınlar içindir ve temiz kadınlar da temiz olan erkekler içindir ve temiz olan
erkekler de temiz olan kadınlar içindir. Bu temiz olanlar, onların dediklerinden
-iftiralarından- uzaktırlar. Bunlar için bir mağfiret vardır ve bir kerim rızık
vardır.
26. Bir takım
münafıklar, nasıl cür'et edenler de iffet ve temizlikleri açık olan bir kısım
İslâm kadınları hakkında iftirada bulunurlar? (murdan olan kadınlar) habisçe
olan lakırdılar, isnatlar (murdar olan erkekler içindir) onlar ona
lâyıktırlar aynı şekilde (murdar olan erkekler de murdar olan kadınlar içindir)
öyle murdar kadınlara,
lakırdılara lâyık
bulunmaktadırlar, (ve temiz olan kadınlar da) sözlerinde (temiz olan erkekler
içindir) onlara da böyle temiz olan erkekler lâyıktırlar, (ve temiz olan
erkekler de temiz olan kadınlar) sözler (içindir) evet. Murdar olanlara lâyık
olan, mundarlardır, temiz zatlara lâyık olan da temiz şeylerdir, (bu temiz
olanlar) özellikle en büyük bir temizliğe sahip bulunmuş olan Hz. Aişe de
(onların) o münafıkların (dediklerinden) yaptıkları iftiradan, kötü zandan
(uzaktırlar) bu temiz olanlar, insani üstün vasıflara sahip, isnat edilen
şeylerden masum bulunmaktadırlar. Binaenaleyh (bunlar için) bu temiz olan erkek
ve kadın zatlar için (bir mağfiret vardır) onlar Allah'ın korumasına
mazhardırlar. (ve) bunlar için (bir kerim rızık vardır) bunlar cennetlere nail,
orada çeşitli nimetler ile rızıklanacaklardır. Ne mutlu böyle Allah tarafından
aklanan, böyle saadet dolu bir gelecek ile müjdelenen temiz fıtret sahiplerine.
27. Ey îmân edenler, kendi
evlerinizden başka evlere müsaade istemeden ve sahiplerine selâm vermeden
girmeyiniz. Bu sizin için hayırlıdır. Umulur ki, düşünüp anlarsınız.
27. Bu mübarek âyetler,
görgü kurallarının en mühim bir kısmına işaret buyuruyor. Başkalarının evlerine
müsaadeleri alınmaksızın ve kendilerine selâm verilmeksizin girilmemesini
emrediyer. İçinde kimse bulunmayan bir eve de müsaade ile girilmesini ve izin
verilmeyince dönülüp gidilmesini, böyle bir hareketin ise sosyal temizlik
bakımından faideli olacağını bildiriyor. Belirli kimselere mahsus olmayıp içinde
kendisi için bir intmfa hakkı bulunan binalara girilmesinde bir sakınca
bulunmadığını beyan bu burmaktadır. Şöyle ki: (ey îman edenler!.) Ey müslüman
fertler!, (kendi evlerinizden başka evlere) sahiplerinden, içlerinde
oturanlardan (müsaade istemeden) izin talebinde bulunmadan (ve sahiplerine selâm
vermeden girmeyiniz) kendi kendinize sormadan, müsaade almadan girmek cür'etinde
bulunmayın (bu) izin talebiyle selâm verilmesi (sizin için) öyle müsaade
edilmeksizin: Selâm verilmeksizin girmekten (hayırlıdır) bunun aksine hareket,
cahiliyet zamanına ait bulunuyordu. Bir kimse, başkasının evine müsaadesini
almadan hemen giriverirdi. Böyle bir hareket, içtimai terbiyeye aykırıdır, bazı
hoş olmayan hallerin, sözlerin meydana gelmesine sebebiyet vermiş olabilir.
İslâm terbiyesi ise buna aykırıdır, (umulur ki) siz bu husustaki ilâhi emrin
hikmet faydasını güzelce (düşünüp anlarsınız) onun gereğince hareketinizi tanzim
edersiniz. "Evet... Hususi ikametgâhına müsaadesi olmaksızın girmekte birçok
sakıncalar vardır. Bu cümleden olarak: Böyle bir hareket, başkasının mülkünde
izni olmaksızın bir nevi tasarruf sayılır ki, bu caiz olamaz. Evde bulunan
kimse, başkalarından saklanılması icabeden bir şeyi açıkta bulundurmuş olabilir,
onun izni olmaksızın hanesine giren kimse ise bu maksadı ihlâl etmiş olur.
Bununla beraber böyle müsaadesiz başkasının hanesine girilmesi, bir nevi
hırsızlık ve suikast şüphesinden de uzak bulunamaz.
28. İmdi onlarda kimse
bulamaz iseniz artık size izin verilinceye değin içerilerine girmeyin ve eğer
size geri dönün denilirse geri dönün. Bu sizin için daha temizdir. Ve Allah
yapar olduklarınızı bilicidir.
28. (İmdi onlarda) o
içlerine girmek istediğiniz evlerde, içlerine girmeniz için size izin vermeğe
selahiyetli (kimse bulamaz iseniz) sabrediniz, hemen içine atılmayınız, (artık
size) selahiyetli olan kimse tarafından gelip (izin verilinceye değin) o
hanelerin (içerlerine girmeyin) aksi takdirde bir takım dedikodulara, mahzurlara
sebebiyet verilmiş olabilir, (ve eğer size) o haneler içinde bulunan kimseler
tarafından (dönün denilirse) o hanelere girmenize müsaade edilmezse (geri dönün)
orada durup içerisine girmek için ısrarda bulunmayın, böyle bir hareket,
insanlığa aykırıdır. Kalplerde nefret uyandırır (bu) dönüp gitmek (sizin için
daha temizdir) ısrar edip kapı önünde durmak ise adilik ve rezalet şüphesinden
uzak olamaz, buna tenezzül edilmemelidir, bu insanın simasını kirletir, lekeler
(ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.) başkalarının hanelerine onların
müsaadeleri ile mi, müsaadeleri olmaksızın mi girmiş olacağınızı bilir, ona göre
hakkınızda cezada bulunur. "Evet.. Bazen olabilir ki, bir hane sahibi, başka bir
yere gideceği için veya başkasiyle bir hususu mahremce görüşeceği için veya
başka bazı engellerden dolayı kendisiyle görüşmeğe gelen kimseyi kabul etmemek
mecburiyetinde kalabilir. Artık onu mazur görmelidir, gelen kimse, hemen kabul
edilmediğinden dolayı üzülüp onun aleyhinde bulunmamalıdır.
29. Meskûn olmayıp
kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere girmenizde sizin için bir günah
yoktur ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir.
29. (Meskun olmayıp) yani
muayyen kimseler için bir mesken edinilmeyip (kendinize ait içlerinde menfaat
bulunan evlere) yani: İnsanların faydalanmaları için, umumun istifadesi
için hazırlanmış, açık bulunmuş hanlar, misafirhaneler, hamamlar,
dükkânlar gibi binalara (girmenizde sizin için bir günah yoktur.)
bunların vücude getirilmesindeki gaye, zaten herkesin bunlardan usulen
istifade etmesidir, (ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir)
binaenaleyh kendi evlerinizin dışındaki evlere girmenizdeki maksatlarınızı
da o yüce yaratıcı tamamen bilmektedir, iyilik kasdiyle olan hareketler ile
kötülük maksadiyle olan hareketler de onca tamamen malûmdur. Artık bunu düşünüp
de hareketlerinizi buna göre tanzim ediniz. Ne büyük, bir ilâhi tehdit ve ne
yüce bir ilâhi öğüt.
'Bu mübarek âyetler bu
suredeki altıncı hükmü kapsamaktadır."
30. Müminlere de ki:
Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler bu onlar için çok
temizliktir. Şüphe yok ki, Allah ne yapar olduklarından haberdardır.
30. Bu mübarek âyetler de
ehli îmanı bir iffet ve temizlik içerisinde yaşamaya sevkediyor. İman sahipleri
olan erkekler ile kadınların gözlerini, namuslarını nasıl koruyacaklarına dair
kendilerine büyük bir içtimai terbiye dersi veriyor. Kadınların ziynetlerini
kimlere karşı saklayıp kimlere karşı açık bulundurabileceklerini belirtmekte ve
ehli îmanın hepsini de tövbeye, iyi hal sahibi olup saadete nail olmaya davet
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resul!, (müminlere de ki: Gözlerini) kendisine
bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan (sakınsınlar) men etsinler, helâl olan
şeylere bakmakla iktifa eylesinler, (ve avret mahallerini) kendilerine helâl
olmayan şeylerden (muhafaza etsinler) o mahalleri örtsünler, eşleri, cariyeleri
gibi kendilerine helâl olan kimselerden başkasına göstermesinler. (bu) gözleri
sakınmak, avret mahallerini korumak (onlar için) o müminler hakkında (çok
temizliktir) pek hayırlıdır, onların hallerinin iyiliğine hizmetçidir,
kendilerini töhmet altına, başkalarını fitneye, kötü zanna düşürmeğe engeldir
(Şüphe yok, Allah) kullarının (ne yapar olduklarından haberdardır.) Evet hikmet
sahibi yaratıcı Hazretleri, kullarının amellerini, niyetlerini, maksatlarını
tamamen bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh her hususta ilâhi
emre uymalıdır, haram olan şeylerden gözlerini de kalplerini de korumaya
çalışmalıdır, başkalarının fitneye, günaha tutulmalarına sebebiyet
vermemelidirler.
31. Ve mümin kadınlara
da söyle: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve
ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve baş örtülerini
yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak
kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi
oğullarına ve kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi
kardeşlerinin oğullarına veya kendi kız kardeşlerinin oğullarına veyahut kendi
kadınlarına veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelelerine veyahut erkeklikten
kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan
çocuklara -karşı açıverilmesi- müstesna. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin
diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar ve cümleten Allah'a tövbe ediniz, ey
müminleri. Tâki kurtuluşa erebilesiniz.
31. (Ve) Ey yüce
Peygamber!. Ümmetinden olan (mümin kadılara da söyle) ilâhi emri tebliğ et ki,
onlar da (gözlerini sakınsınlar) kendilerine bakmaları helâl olmayan şeylere
bakmaktan geri dursunlar, gözlerini men eylesinler (ve avret mahallerini
muhafaza etsinler) açmayıp örtsünler, gayri meşru eğilimlere meydan vermesinler
(ve ziynetlerini açmasınlar) ziynet yerlerini namahrem olanlara göstermesinler,
ziynet yenlerindeki küpe, gerdanlık, bilezik gibi şeyleri de ecnebilere karşı
açık bulundurmaktan sakınsınlar. Çünkü bunlara bakmak, bir fitneye sebep
olabilir, (onlardan) o ziynetlerden (zahir olanı müstesna) onların kendilerini
örtmek mümkün olamayacak bir vaziyette görülmeleri, bir mazerete dayanmış
olduğundan caiz bulunmuştur. Parmaktaki yüzüğün, eldeki kınanın, boyanın
görünmesi gibi. Bunları saklamak, güç olduğu için bunların görünmesi herhalde
memnu değildir. Bununla beraber mümkün olduğu kadar örtülmesi daha iyidir, (ve)
İslâm kadınları (başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar) çarşaflarını
başları üzerine örtsünler. Gahiliyet zamanında kadınlar, başörtülerini
arkalarına salıvererek gerdanlıklarını diğer ziynetlerini ona buna
gösterirlerdi, böyle bir vaziyet ise Islâmi terbiyeye aykırı olduğundan
yasaklanmıştır, (ve ziynetlerini açıvermesinler) yani: Yüzlerinden ve ellerinden
başka gerek namazda ve gerek yabancılara karşı açık bulundurulması caiz olmayan
azalarını ziynet mahallerini başkalarına göstermesinler (ancak) bunların
kendilerine gösterilmesi caiz. olan kimseler vardır. Onlara
gösterilebilir. İşte onlar şöylece beyan buyuruluyor: (kocalarına veyahut
kendi babalarına) babalarının ve analarının
babaları, dedeleri de bu
cümledendir, (veya kocalarının babalarına) gösterebilirler, (veya kendi
oğullarına) torunlarına (veya kocalarının oğullarına) veya torunlarına, yani
üvey evlât ve torunlara (veya kendi kardeşlerine veya kardeşlerinin oğullarına
veya kız kardeşlerinin oğullarına) bunların da oğullarına gösterebilirler.
Bunların arasında zaruri olarak görüşme bulunduğu, fitne korkusu pek az
olduğundan aralarında böyle bir müsaade geçerlidir. Amucalara, dayılara karşı
görünmek de caizdir. Bununla beraber ziynet mahallerini bunlara karşı açık
bulundurmamak daha iyidir. Tâki, kendi oğullarına tanıtmalarına bir sebebiyet
verilmiş olmasın, (veyahut) bu ziynetleri (kendi kadınlarına) yani: Kendilerine
sohbet ve hizmette bulunan hür, mümin kadınlara (veya kendi ellerinin sahip
olduğu cariyelerine) göstermeleri de caizdir. Kâfir olan kadınlar, manen erkek
mesabesindedirler, binaenaleyh onların yanlarında müslüman kadınların
elbiselerini seyunarak bütün ziynetlerini onalara göstermeleri uygun değildir.
Çünkü bunları kendi erkekleri yanında söylemekten çekinmezler. Bir kadının erkek
olan kölesi ise bir ecnebi erkek hükmünde olduğundan ona karşı ziynet
mahallerini açık bulundurmaması lâzımdır. Kendisiyle fetva verilmiş olan görüş
budur. Meğer ki, o köle, çok yaşlı biri olsun, (veyahut) o ziynet mahalleri
(erkeklikten kesilmiş) kadınlara ihtiyaçları kalmamış, ihtiyar (hizmetçilerine)
gösterilsin (veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan) şehvet çağına
ulaşmamış bulunan (çocuklara) karşı açıverilsin, bunlar da müstesnadır, bunlara
karşı açıverilmesi caizdir. Ancak göbekten diz kapaklarına kadar olan
mahallerini kocalarından başka hiç bir kimseye açı vermemeleri lâzımdır, (ve)
müslüman kadınları (ziynetlerinden gizledikleri) şeyler (bilinsin diye
ayaklarını birbirine vurmasınlar) yani: Ayaklarında halhallar bulunduğunu
başkalarına bildirmek için ayaklarını birbirine çarpıp durmasınlar, çünkü bu,
erkeklerin nazarı dikkatini çeker, kendilerine karşı gayrı meşru bir arzu
uyandırır. Cahiliyet zamanında böyle yapan kadınlar bulunmakta idi. İslâmiyet
ise bunu yasaklamıştır. Böyle şüpheleri davet eden İslâm temizliğine aykırı olan
hareketlerden kaçınmak lâzımdır. Ahlâki fazilet bu şekilde tecelli eder. Bir
zaruret hali de müstesnadır. Meselâ: Kesin bir zarurete binaen bu yasak azalara
doktorun tedavi için bakması, veya bir boğulmakta veya yanmakta olan bir kadını
kurtarmak için yasak azalarına bakılması, veya zina hâdisesine şahitlik
edilebilmesi için bakılmış olması caizdir. Bu, bir hayata maddî ve manevî hizmet
demektir, (ve) ey müslümanlar zümresi!, (toptan Allah'a tövbe ediniz) daima
Cenab-ı Hak'tan af ve mağfiret talebinde bulununuz. Çünkü insanlardan insanlık
hali bazı kusurların, caiz olmayan temayüllerin, bakışların vukuu mümkündür,
vâkidir. Artık daima uyanık bulunmalıdır, kusurlardan dolayı tövbe istiğfar
etmelidir. (Ey müminleri.) Böyle Cenab-ı Hak'kın emrettiği şekilde hareket
ediniz (tâki) bununla (kurtuluşa erebilesiniz) sizin dünyada da, ahirette de
selâmet ve saadetiniz ancak bu sayede temin edilmiş olur. Evet.. Bir insan
cemiyyetinin güzelce devamı, hayat intizamı, hakiki bir hürriyet içinde
yaşaması, bir takım ahlâki olmayan temayüllerden, lakırdılardan, töhmetlerden
korunması ve saadeti uhrevîyeye kavuşması ancak bu gibi pek mühim ve hikmet ve
menfaatin kendisi olan dinî emirlere, yasaklara riayet sayesinde tecelli eder.
İnsanlık için bu riayetten başka kurtuluş çaresi yoktur. Cenab-ı Hak, cümlemizi
bu kutsal ahkâma riayete muvaffak buyursun Amin.. Bu mübarek âyetler de bu
suredeki yedinci nevi seri hükmü kapsamış bulunmaktadır.
32. Ve sizden olan
bekârları ve kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi hali olanları evlendiriniz.
Eğer yoksul oldular ise Allah onları lütfundan zengin kılar ve Allah vâsidir,
alîmdir. |