60.  Ve o kimseler ki, onlar Rablerinin huzuruna muhakkak varacaklarından dolayı kalpleri şiddetli korkarak verdiklerini -sadakaları ve saireyi- verirler.

60.  (Ve) onların dördüncü güzel vasıflarına gelince onlar (o kimseler) dir (ki, onlar Rablerinin huzuruna muhakkak varacaklarından) kıyamet gününde yeniden hayat bulup mahşere, bir mahkemei kübraya sevk edileceklerinden, orada dünyadaki amellerine göre mükâfat veya cezaya uğrayacaklarından (dolayı kalpleri şiddetli korkarak) kendilerinden kabul edilmeyeceğini, kendilerini ilâhi azaptan kurtaramıyacağını düşünerek (verdiklerini verirler.) Zekâtlarını, sadakalarını fakirlere dağıtırlar veya üzerlerindeki diğer emanetleri sahiplerine teslim ederler, uhrevî sorumluluktan korkarak böyle salih amellere koşarlar.

 

 

 

61.  İşte onlar hayırlarda sür'at gösterirler ve onlar onun için ileri gidenlerdir.

61. (İşte onlar) bu dört güzel vasfa sahip olan zatlar ki, (hayırlarda sür'at gösterirler.) Ölüm gelmeden evvel öyle iyi amelleri ifaya koşarlar. (Ve onlar) o zatlar (onun için) o       iyi amelleri yerine getirmek için (ileri gidenlerdir) başkalarından öne geçenler onlardır. Onlar, daha ahirete gitmeden bu güzel amelleri ifaya çalışmış bulunurlar. İşte

hakikaten mutlu, gelecekleri tamamen temin edilmiş yüce makamlara sahip olan zatlar da bunlardan ibarettir. Yoksa bir takım ihtilâflara düşmüş, kendileri için tevhid dinine muhalif birer din edinmiş kimseler değildir. Allah katında makbul olan dinî tevhidin yani İslâm dininin ise bütün mübarek hükümleri hikmet ve menfaate uygun, tatbiki her bakımdan kolay olan pek faideli şeylerden ibaret bulunmaktadır.

 

 

 

62. Ve biz bir kimseye gücünün yettiğinden başka bir şey ile teklifte bulunmayız ve bizim katımızda bir kitap vardır ki, hakkı söyler ve onlar zulmolunmazlar.

62.   Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin kullarını güçlerinin üstünde bir şey ile mükellef kılmayacağını ve ahvalin hakikatini söyleyen bir kitabın varlığını ve hiçbir kimsenin zulme uğramayacağını bildiriyor. Küfür içinde kalmış olanların başlıca üç tür kötülüğü işler bulunduklarını, onların başlarında bulunup kendilerini saptıranların azaplara giriftar olacaklarını, fakat onlara artık yardım edilmeyeceğini, çünkü onların kendilerine telkin edilen âyetleri dinlemeyip gerisin geriye kaçındıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve biz bir kimseye gücünün yettiğinden) gücünün üstünde (bir şey ile) bir ibadet ve itaat ile (teklifte bulunmayız) iyi kulların yaptıkları ibadetler de onların güçlerinin üstünde değildir. Evet Cenab-ı Hak, merhametlidir, herşeyin sahibidir, kullarını zor şeyler ile mükellef kılmaz. Meselâ: Ayakta namaz kılamayacak bir kuluna oturduğu yerde namaz kılmasına, oruç tutamıyacak bir kulunun iftar etmesine müsaade buyurmuştur. (Ve) o Yüce Yaratıcı şunu da buyuruyor ki: (ve bizim katımızda) kudret katımızda (bir kitap) yani: Levh-i Mahfuz veya herkese ait bir amel defteri (vardır ki,) o apaçık kitap (hakkı söyler) herkesin söz ve fiilleri o kitapta yazılmıştır, ona bakılınca her şey bilinmiş olur. Cenab-ı Hak, her şeyi bizzat tamamen bilici oduğu halde her şeyi de öyle bir kitapta tesbit buyurmuştur. (Ve onlar) bütün halk (zulmolunmazlar) hiçbir kimsenin iyi amelleri noksan gösterilmez. Kötü amelleri de arttırılmış olmaz, ilâhi adalet her bakımdan tecelli eder.

 

 

 

63.  Fakat kâfirlerin kalpleri bundan derin bir cehalet içindedir ve onlar için bundan başka işler vardır. Onlar o işler için çalışanlardır.

63.      (Fakat kâfirlerin kalpleri bundan) bu beyan olunan hakikattan veya bunu bildiren Kur'an-ı Kerim'den veya koruyucu meleklerinin tesbit ettikleri amel defterinden (derin bir cehalet içindedir) onlar gaflet ve inkâr dalgaları arasında gark olup gitmiş bir haldedir, (ve onlar için) o kâfirlere mahsus (bundan başka) böyle kalpleri bir cehalet içinde kalmış olmaktan aynı (başka işler) de (vardır) onlar devam ederler, onlar öylece bâtıl, kötü şeyleri adet üzere işleyerek lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.

§ Camre; şiddet, zahmet, insanlardan bir galiplik ve örtmek manasınadır. Yeryüzünü örttüğü için denize gamr" denilir. Hayret ve derince tefekkür manâsında mecazdır.

 

 

 

64.  Nihayet biz onların ileri gelenlerini azap ile yakaladığımız zaman onlar o an bağırıp yalvarmağa başlarlar.

64.   (Nihayet biz onların ileri gelenlerini) onların eşrafından sayılıp kendilerine servet, çoluk çocuk verilmiş bulunanlarını (azap ile yakaladığımız zaman) yani: Bedir savaşında öldürülecekleri vakit veya Resûlullah'ın duasiyle kendilerine âriz olacak olan açlık, kıtlık ve pahalılık zamanındaki, köpekleri, İaşeleri, kendi çocuklarını bile yemeğe mecbur kalmışlardır. Elbette (onlar) kâfirler, öyle bir felâkete maruz kalacaklarını evvelce düşünmemiş olanla inkarcılar, (o an) o felâket zamanı (bağırıp yalvarmaya başlarlar) feryat ve figan ederek Cenab-ı Haktan yardım istemekte bulunurlar. Na yazık ki artık vakti geçmiştir.

§ Mutrif; nimet, servet sahibi, rahat yaşayan kimse, ileri gelenler ve eşraf manasınadır.

§ Ce'r ve cüar; feryat ve figan, yakarmak için ses kaldırmak, yardım için müracaat edip yalvarmak demektir.

 

 

 

 

 

 

65.  Bugün bağırıp yalvarmayınız. Şüphe yok ki, siz bizden yardım olunamazsınız.

65.     Allah tarafından bir lisanı hal ile onlara denilir ki: Siz (Bugün bağırıp yalvarmayınız) artık bu dua ve niyazınız sizin için bir faide verecek değildir, (şüphe yok ki, siz

bizden yardım olunamazsınız) bizim tarafımızdan sizi kurtaracak bir yardıma nail olamazsınız. Sizdeki başlıca üç kötü özellik bu mahrumiyetinize sebeptir. 66. Muhakkak ki, size karşı benim âyetlerim, okunuyordu da siz ardınıza dönüyordunuz.

 

 

 

66.       Evet.. Siz ilâhi yardıma kavuşma selâhiyetini kaybetmiş bulunuyorsunuz (muhakkak ki, size karşı benim âyetlerim okunuyordu da) Kur'an-ı Kerim'in âyetleri sizi uyandırmak için ehli îman tarafından tilâvet olunuyor, ahkâmı sizlere tebliğ buyuruluyordu da (siz ardınıza dönüyordunuz) o mübarek Kur'anın âyetlerini dinlememek için gerisin geriye kaçıyordunuz. İşte yardımdan mahrum olmanıza birinci sebep budur.

§ Nükûs; ardına dönmek, geri çekilmek demektir. Burada haktan kaçınmak manasınadır.

 

 

 

67.  Onunla böbürlenerek geceleyin konuşan bir cemaat halinde hezeyanlarda bulunuyordunuz.

67.    Evet.. Ey Hz. Muhammedin peygamberliğini inkâr eden kâfirleri. Siz (onunla) Kâbede bulunmakla, onun hizmeçileri olmakla (böbürlenerek) iftihar ederek İslâm dinini kabul etmiyor, biz Allah'ın harem evinin halkıyız, bize kimse galip alamaz diyordunuz, halbuki siz Allah Teâlâ'ya âsi oluyor harem-i şerifin kadrini, hürmetini ihlâl ediyordunuz, bu da muhrum olmanızın ikinci sebebidir. Ve sizler (geceleyin) Beytülharemin çevresinde toplanıp (konuşan bir cemaat halinde hezeyanlarda bulunuyordunuz) Resûl-i Ekrem'in ve onun mübarek ashabının aleyhinde lakırdı sarfediyordunuz, Cenab-ı Hak'ka îmandan, onun Peygamberini tasdikten, Kur'an-ı Kerim'i kabulden kaçınıyordunuz. Mucize Kur'an'a sihir ve şiir demekten sıkılmıyordunuz. İşte bu da mahrum olmanızın üçüncü sebebidir. Artık bu inkarcı vasıflar ile yaşayıp ölenler, ilâht yardıma, rahmeti subhaniyeye nasıl nail olabilirler?.

§ Samir; geceleyin konuşan cemaat demektir. Müsamere de geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır.

§ Hucr; da fuhş, hezeyan, kötü lakırdıları söylemek, çoğulu "Hevacir" dir.

 

 

 

68.  Ya o kelâmı hâlâ tefekkür etmezler mi?. Yahut onara evvelki atalarına gelmemiş bir şey mi gelmiş oldu.

68.     Bu mübarek âyetler, ilâhi yardım nail olamayacak olan inkarcıların dört cahilce zanlarını reddediyor. Kendilerine yönelip şereflerine, iyilikle anılmaya nail olmalarını sebep olacak olan Kur'an-ı Kerim'den kaçındıklarını bildiriyor. Öyle kâfirlerin nevalarına uymanın ne büyük felâketlere sebebiyet vereceğini ihtar eyliyor. Resûl-i Ekrem'in ise âlemlerin rızkının yegâne vericisi olan yüce yaratıcının rızası için dinî hükümleri insanlara tebliğ etmekte olup karşılığında kimseden bir ücret istemediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: son peygamber Hazretlerinin ve ona indirilen Kur'an-ı Kerim'in aleyhinde söz söyleyen o cahil, dinden mahrum kimseler (ya o kelâmı) Resûl-i Ekrem'in doğruluğuna delalet ve şahitlik eden Kur'an-ı Kerim'i (hâlâ tefekkür etmezler mi?.) Onun ne büyük bir mucize olduğunu, insanlık için ne yüksek bir hareket bulunduğunu düşünmezler mi?. Ne için onun hakkında öyle kâfirce iddialarda bulunurlar?. Bu onların birinci fasit zanlarıdır. (yahut onlara) o inkarcı şahıslara (evvelki atalarına gelmemiş bir şey mi gelmiş oldu?.) Meselâ: Ismaili takib eden Adnan, Kahtan gibi kabilelere ve diğer insan topluluklarına Allah tarafından birer Peygamber, birer şeriat, birer kitap gönderilmiş olduğu halde yalnız o inkarcılara mı bunlar gönderilmiş bulunuyor?. Onlar böyle bir zanda mı bulunuyorlar, bu da onların ikinci bâtıl kuruntuları demektir. Halbuki, Cenab-ı Hak, bütün eski milletlere de Peygamberleri vasıtasiyle ilâhi hükümlerini bildirmiş, onları da ilâhi dinine davet buyurmuştur.

 

 

 

69.  Yoksa Peygamberlerini bilmediler mi?. Bunun için midir ki, onu inkâr edicilerdir.

69. (Yoksa) Hz. Peygamber zamanındaki inkarcılar (Peygamberlerini bilmediler mi?.) kendilerine Allah tarafından Peygamber gönderilmiş olan Hz. Muhammed Aleyhisselâtü vesselamı pekâlâ bilirler. 0 mübarek zatın ne kadar doğruluk ve emniyetle, güzel ahâk ile vasıflanmış ve hiçbir kimseden bir şey öğrenmemiş olduğu halde

ne kadar fevkalâde dinî olgunluklara sahip olduğunu görüp bilmiyorlar mı? (Bunun için midir ki) bu bilmeyişlerinden dolayı mıdır ki (onu) o yüce Peygamberi (inkâr edicilerdir.) İşte bu inkârları da onların üçüncü bâtıl zanları ve iddialarıdır. Çünkü o pek büyük Peygamberin yüksek hayatı, ahlâki faziletleri ve yaydığı dinin kutsiyeti, insanlığın mutluluğunu temin edecek bir mahiyette bulunduğu zahirdir. Her insaflı ve düşünen insanın tasdik edeceği bir vaziyette bulunmaktadır.

 

 

 

70. Yoksa onda cinnet vardır mı diyorlar? Hayır onara hak ile gelmiştir. Halbuki, onların ekserisi haktan hoşlanmayanlardır.

70.  (Yoksa) o inkarcılar (onda) o yüce Peygamber'de (cinnet vardır mı diyorlar?.) ne kadar bâtıl olduğu açık kâfirce bir zan!. İşte bu zan da onların pek çirkin, bâtıl olduğu açık olan dördüncü zanlarıdır. Halbuki, o peygamberlerin en üstünü, akıl, zihin ve görüş bakımından bütün insanlığın üstündedir. Onun bütün hareket tarzı, bütün yüce tebligatı kendisinin ne kadar temiz bir ruha, ne kadar nurani bir kalbe, ne kadar hikmetli bir idareye, ne derece faideler sağlayan bir emir yasağa sahip olduğunu gün gibi açık bir şekilde gösterip durmaktadır. (Hayır) o inkarcılar çok büyük bir zulmet cehalet içinde kalmışlar, bu hakikati takdir edemiyorlar. O eşsiz Peygamberi ise (onlara) o inkarcılara (Hak ile gelmiştir) Kur'an-ı Kerim gibi ilâhi bir kitap ile gönderilmiştir, onun bütün beyanatı hakikatin kendisidir, (halbuki onların) o inkarcıların (ekserisi hakkı çirkin görenlerin) onlar kendi zararlı isteklerine tâbi, hayvani şehvetlerine esir oldukları için hakkı çirkin görerek ondan kaçınırlar. Onların bir takımı da başlarında bulunan şahıslara fazlaca uyarak sırf bir korku, bir taklit, bir maddî menfaat tesiriyle öyle inkârda devam ederler. Fakat bazıları da daha sonra uyanır, güzelce düşünmeye başlar, hakkı kabul eden, Allah'ın yardımlarına nail olarak İslâm şerefine nail bulunur.

 

 

 

71.   Eğer hak onların nevalarına uyacak olsa idi elbette gökle ve yer onlarda olanlar fesada uğramış olurdu. Hayır., biz onlara -şereflerine vesile olacak olan- Kur'an'ı, getirdik, onlar ise-kendi vesilei şerefleri olan- Kur'andan yüz çevirenlerdir.

71.   Evet.. Allah Teâlâ, yüce hikmet sahibi yüce yaratıcıdır. Bütün emirleri, yasakları birer hikmet gereğidir. Peygamberlerinin ifadeleri, tebliğ ettikleri kitaplar da birer hikmet ve faydayı içermektedir. Diyelim ki (eğer hak) harhangi hikmete uygun olan şey, mesela Kur'an-ın beyanları (onların) o inkarcıların (nevalarına uyacak olsa idi) meselâ, onların bâtıl iddialarına kıymet vererek Allah'ın birliğini inkâr, birden çok ilahın varlığına inansaydı veyahut faraza iki ilâh bulunsa idi (elbette gökler ve yer ve onlarda olanlar fesada uğramış olurdu.) bütün ulvi ve süfli âlemler böyle bir intizama sahip olamayıp bu görülen nizam ve intizamdan çıkmış bulunurdu, akla hikmete, hakikate uygun şeyler bulunmamış olurdu. Halbuki, bütün kâinattaki nizam ve ihtişam, bir hikmet sahihi yaratıcının varlığına şahitlik etmektedir. Bütün yaratılış eserlerinin hak ve hakikate, bir hikmet ve menfaate bağlı olduğu pek güzel görülmektedir. (Hayır biz onlara) o inkarcılara ya bütün insanlığa hakkı, yani: Onların şereflerine, iyilik ile anılmaya nail olmalarına vesile olacak olan (Kur'an-ı getirdik) ki, o insanlığın iftihar ve şerefini temin edecek hak bir ilâhi kelâmdır. (Onlar ise) o inkarcılar topluluğu ise kendi şereflerine, dünyada ve ahirette güzel üne kavuşmalarına vesile olacak olan haktan o (Kur'andan yüz çevirenlerdir.) ona iltifat etmiyorlar, ondan feyz almak istemiyorlar, o sayede hakka kavuşup sapıklıktan kurtulmak arzusunda bulunmuyorlar, sapıklıklarında devam edip durmak istiyorlar.

 

 

 

72.  Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun?. İşte Rabbin ecri daha hayırlıdır ve o rızık verenlerin en hayırlısıdır

72.   (Yoksa) Ey yüce Resul!. Sen onlardan, o inkarcılardan o peygamberlik karşılığında (bir ücret mi istiyorsun?.) Elbette ki, istemiyorsun. Öyle bir şeye asla muhtaç değilsin. (İşte) senin hakkında (Rabbin ecri) dünyadaki rızkı ve ahiretteki sevabı (daha hayırlıdır) daha geniştir, daha devamlıdır. (Ve o) yüce yaratıcı elbette ki (rızık verenlerin en hayırlısıdır) o seni dünyada da ahirette de rızıklandırır, büyük mükâfatlara nail buyurur. Artık senin başkalarından bir ücret istemeğe ne ihtiyacın olabilir ki, onlardan öyle bir talepte bulunasın?. Artık ne oluyor ki o pek yanlış düşünceli kimseler, senin peygamberliğini kabul etmiyorlar?. Nedir o kadar cehalet!. Kur'an-ı Kerim'in bu husustaki beyanatı da Resûl-i Ekrem'in kadrini yüceltmekte ve aleyhinde bulunanların cahil olduklarını bildirmekte ve onları kınamaktadır.

 

 

 

73.  Ve şüphe yok ki, sen onları dosdoğru bir caddeye davet ediyorsun.

73.       Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in pek doğru bir yola insanları davet buyurduğunun, ahirete îman etmeyenlerin ise o yoldan yüz çevirir olduklarını bildiriyor. Kendilerine merhamet edip de uğradıkları felâketler kaldırılacak olsa onların yine sapıklıklarında ısrar edeceklerini ve onların azaplara uğratıldıkları halde yine Cenab-ı Hak'ka yalvarıp niyazda bulunmadıklarını ve kendilerine şiddetli bir azap yöneleceği zaman da ümitsizlikde kalıp duracaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki, Ey yüce Resul!. Sen bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygambersin (ve Şüphe yok ki; sen onları) insanları (dosdoğru bir caddeye) bir hidayet yoluna (davet ediyorsun) bütün selim akıllar, o yolun doğruluğuna, yolcularını selâmet ve saadete kavuşturacağına şahitlik eder. Artık nasıl oluyor da bir takım inkarcılar, senin peygamberliğini inkâra cür'et edebiliyorlar?. Bu ne büyük cehalet!.

 

 

 

74.  Ve muhakkak o kimseler ki, ahirete îmân etmezler, elbette onlar yoldan sapıtmışlardır.

74.     (Ve muhakkak o kimseler ki, ahirete îman etmezler) bu dünya hayatından başka hayat olmadığına inanırlar, kıyameti, sevap ve cezayı inkâr ederler (elbette onlar yoldan) takib edilmesi icabeden herhangi bir caddeden (sapıtmışlardır.) Binaenaleyh onlar asıl dosdoğru yol olan, mensuplarını selâmete eriştiren İslâmiyet yolundan da ayrılmış, sapık kimselerdir. Bundan dolayıdır ki, kendilerini bir felah ve kurtuluş yoluna davet eden bir yüce Peygamberi de inkâra cüret gösterirler.

 

 

 

75.  Ve eğer onlara merhamet etsen ve kendilerindeki zararı açuersen elbetteki, yine azgınlıklarında devam edip tereddütte bulunacaklardır.

75.    Evet.. 0 inkarcılar, nankörler, kendilerine gönderilen Peygamberin, kendi haklarında ne büyük bir nimet olduğunu takdir edemiyorlar, (ve eğer onlara merhamet etsek) onları herhalde korumada bulunsak (ve kendilerindeki zararı) kıtlık ve pahalılığı, cemiyetlerine isabet eden yedi senelik bir açlık devresini (açıversek) giderip kendilerini genişliğe kavuştursak onlar (elbette ki, yine azgınlıklarında devam edip) o küfürlerindeki, böbürlenmelerindeki, aşırılıktan ayrılmazlar, yine (tereddütte bulunacaklardır.) Hidayeti kabule yanaşmıyacaklardır. Yine Resûl-i Ekrem'e düşmanlıkta bulunup duracaklardır.

5 Rivayete göre Peygamber efendimizin duası üzerine Mekke'deki müşrikler bir müddet kıtlık ve pahalılığa uğramış, pek aç bir halde kalmışlardı. Ebu Süfyan, Resûl-i Ekrem'e müracaat etmiş, sen âlemlere rahmet olarak gönderildiğini iddia ediyorsun, halbuki, kavmin açlıktan ölmekte bulunmaktadır, demiş, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Evet.. Buyurulmuş oluyor ki: 0 bir kimsenin inkarcılar, öyle kimselerdir ki, kendilerine isabet eden musibetler de birer uyanma vesilesi olmak üzere bir rahmet eseri demektir. Fakat onlar yine uyanmazlar. Hattâ bu musibetler giderilip kendilerine büyük nimetler verilse de onlar yine nankörlüklerinde devam edip dururlar.

 

 

 

76.  Andolsun ki, biz onları azap ile yakaladık, onlar yine Rableri için tevazuda bulunmadılar ve yalvarışta bulunmadılar.

76.    Evet.. Onlar öyle küfürlerinde ısrar eden kimselerdir. (Andolsun ki) muhakkak bir hâdisedir ki (biz onları azap ile yakaladık) Bedir savaşında öldürülmeğe, esarete uğradılar ve senelerce kıtlık içinde kaldılar (onlar yine Rableri için tevazuda bulunmadılar) alçak gönüllü bulunarak onun af ve mağfiretine iltica etmediler, (ve yalvarışta bulunmadılar) o kendilerine musibetlerin giderilmesi için kerim olan Rabbülâlemine dua ve niyaza başlamadılar, yine âdetleri olan kibir ve gururdan geri durmadılar.

 

 

 

77,  Sonunda onların üzerine bir şiddetli azabı olan kapı açlığımız vakit de onlar onun içinde ümitsizliğe düşmüş şaşkın kimselerdir.

77. Evet.. Onlar öyle uyanıştan mahrum, kusuru itiraftan kaçınan, gafil kimselerdir ki: (Sonunda onların üzerine bir şiddetli azapkarin kapı açtığımız vakit de) yani: Bir savaş neticesinde katledilince veya ölünce vayahut kıyamet kopup kendilerini yakalayınca da (onlar onun içinde) öyle açılan müthiş bir felâket kapısı dairesinde (ümitsizliğe düşmüş şaşkın kimselerdir.) onlar, her türlü hayırdan, kurtuluş ümidinden mahrum kalmış lâyık oldukları cezaya kavuşmuş bulunurlar. Artık yaratılıştan sahip oldukları kuvvetleri kötüye kullanmayıp da bu elem verici âkibeti düşünmeli değil midirler?.

 

 

 

78. Halbuki, o, o -yüce yaratıcı- dır ki, sizin için kulağı ve gözleri ve kalpleri yaratmıştır. Sizler ise ne kadar az şükredersiniz.

78.    Bu mübarek âyetler, kâinatın yaratıcısı Hazretlerinin insanlara vermiş olduğu bir kısım mühim kuvvetleri ve onları yeryüzünde yaymış olduğunu ve onların ahirete sevkedileceklerini bildiriyor ve o âlemlerin Rabbinin kudretiyle meydana gelen hayat ve ölüm hâdiselerini ve geceler ile gündüzlerin ihtilâfını uyanmak için gözlen önüne koyuyor. Bu kadar kudret eserlerini bir şekilde tefekkür etmeyen bir takım inkarcıların ise eski kavimler gibi ahiret hayatını inkâr edip buna dair beyanları eski milletlerin hurafeleri kabilinden saymak cehaletinde bulunduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey ahirete îman etmeyip doğru yoldan yüz çeviren, sapıklık içinde çırpınıp duran inkarcılar!. Siz neden böyle cahilce bir vaziyette bulunuyorsunuz?. (Halbuki o) sizi yaratan, sizi îman ile mükellef kılan (o) yüce yaratıcı (dır ki, sizin için kulağı) yaratmıştır, siz öyle bir işitme kuvvetine sahip, onunla birçok şeyleri, sizi uyandıracak hikmetli nasihatları işitirsiniz, (ve) o hikmet sahibi mabûd, sizin için (gözleri) yaratmıştır.. Onlar ile yollarınızı görüp takibedersiniz, birnice kudret eserlerini görürsünüz, bu kadar kudret harikaları gözlerinizin önünde parlayıp dururken onları yaratan yüce yartıcı nasıl inkâr edilebilir?. Onun kudretiyle ahiret hayatının meydana gelmesi nasıl imkânsız sanılabilir?. (ve) o yüce yaratıcı sizin için (kalpleri) de (yaratmıştır) birer akıl merkezi olan kalpler sayesinde siz birçok şeyleri tefekkür edebilirsiniz. Onlar ile Cenab-ı Hak'kın varlığına şahitlik eden âyetler, hârikalar anlaşılarak bunlar ile o ezeli yaratıcının varlığına, kudretine delil getirilir. Artık siz böyle pek büyük nimetlere nail bulunduğunuz halde bunları size bir lütuf olarak vermiş olan Kerem sahibi yaratıcınıza kulluk arzında, onun kadr ve büyüklüğünü tasdik edip yüceltmeli değil misiniz?.. Maalesef (sizler ise) bu kadar nimetleri size veren o yüce mabuda (ne kadar az şükür edersiniz?.) O'nun o kadar büyük nimetleri karşısındaki inkarcı vaziyetiniz, ilâhi kudret ile ahiret hayatının meydana geleceğini inkâr etmeniz, ne kâfirce bir cür'ettir ki. artık bir nevi şükreder olsanız da o yok mertebesindedir.

 

 

 

79.  Ve sizi yerde yaratıp yayan. O'dur ve O'na haşrolunacaksınız.

79.       (Ve) o yüce yaratıcının şu nimetini de düşünmeli değil misiniz ki: (sizi yerde yaratıp yayan O'dur.) dünya hayatına nail oldunuz, üreme şeklinde artıp cemiyetler kurdunuz. (ve) kıyamet günü (Ona) yalnız o Ezeli yaratıcının manevî huzuruna, O'nun tâyin buyuracağı mahşer sahasına (haşrolunacaksınızdır.) Yeniden bir hayata kavuşacaksınızdır. Artık o hayatınızın mutlu olması için, dünyada iken Cenab-ı Hak'kın kudret ve büyüklüğünü tasdik etmeniz, bir olan zatına ibadet ve itaatle şükür arzında bulunmanız icabetmez mi?.

 

 

 

80.  Ve o, -yüce yaratıcı- diriltir ve öldürür ve gecenin ve gündüzün ihtilâfı da O'nun -dilemesiyle- dir. Hâlâ akıllıca düşünmez misiniz?

80.   Ve o, (o) kudret sahibi yaratıcı (dır ki,) dilediğini (diriltir) hayata erdirir (ve) dilediğini (öldürür) kimse O'na mâni ve ortak olamaz. Artık öldürdüklerini yeniden diriltimesine ne mâni olabilir ki, bunu inkâr ediyorsunuz?. (Ve gecenin ve gündüzün ihtilâfı da) yani: Artıp eksilmeleri, karanlık ve aydınlık olmaları da (o'nun) o yüce yaratıcının dilemesiyle (dir.) Bu vakitlerin böyle ihtilâfı ise nice faideleri, hikmetleri kapsamaktadır. (Halâ akıllıca düşünmez misiniz?.) Bütün bunlara kadir olamaz mı?. Neden bunları tefekkür etmiyor da ahiret hayatını inkâra cür'et gösteriyorsunuz?.

 

 

 

81.  Hayır.. Evvelkilerin dedikleri gibi dediler.

81.   (Hayır) o inkarcılar, akıllıca düşünmezler, belki onlar (evvelkilerin dedikleri gibi dediler) Nuh kavmi gibi vesair eski inkarcı kavimler gibi, kendilerinin cehalet içinde ölüp gitmiş olan babaları gibi iddiada bulundular.

 

 

 

82.  Dediler ki: Olduğumuz ve toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı biz herhalde dirilip kaldırılacağız?.

82. Evet.. Onlar da o eskiler gibi kibirlice bir vaziyet alarak (dediler ki: Öldüğümüz ve toprak ve) çürümüş (kemikler olduğumuz zaman mı biz herhalde diriltilip kaldırılacağız?.)     Bu ne mümkün!. Bu, onların birinci şüpheleri. O inkarcılar, bir kere düşünmeli değil midirler ki, vaktiyle hiç mevcut değiller iken daha sonra topraktan,

bir damla sudan yaratılmışlardır. Artık ikinci defa yaradılmaları neden uzak görülsün?. Onları öyle ilk defa yaratan bir yüce yaratıcı, onları toprak kesildikten sonra tekrar iade edemez mi?. Neden gözleri önünde parlayan sonsuz kudret harikalarını görüp düşünmüyorlar?.

 

 

 

83. Andolsun ki, biz de ve evvelce babalarımız da bununla vâd olunmuşuzdur. Şüphe yok ki, bu evvelkilerin efsanelerinden başka değildir.

83.    Evet.. 0 inkarcılar, bu bâtıl iddialarında ısrar edip kibirlice bir tarzda şöyle de dediler: (Andolsun ki, biz de ve evvelce babalarımız da bununla) böyle öldükten sonra dirilmek ile, yeniden hayata ereceğimiz ile (vâd olunmuşuzdur.) yani: Bu vâd bize Muhammed Aleyhisselâtü vesselam tarafından vâki bulunmuştur. Halbuki, henüz gerçekleşmedi. (Şüphe yok ki, bu) vâd olunan yeni hayat meselesi (evvelkilerin efsanelerinden başka değildir) eski milletlerin yazmış oldukları hakikati olmayan şeyler kabilindedir. Bu eski kavimler arasında yaygın olan yalan haberlerden ibarettir. Bu da o cahillerin ikinci şüphesidir. 0 cahil kimseler bu haşir ve neşir hâdisesinin hemen bu dünyada vâki olacağını sanmışlar, aradan asırlar geçtiği halde vâki olmadığını göz önüne alarak onu inkâra kalkışmış bulunuyorlardır. Halbuki, bu dünya hayatı ne kadar uzasa da birgün son bulacaktır. Yeniden hayata kavuşmak meselesi ise ahiret âlemine muhsus bir hâdisedir ki ergeç vâki olmadığını göz önüne alarak onu inkâra kalkışmış bulunuyorlardı. Halbuki, bu dünyada hayatı ne kadar uzasa da birgün son bulacaktır. Yeniden hayata kavuşmak meselesi ise ahiret âlemine mahsus bir hâdisedir ki ergeç vâki olacaktır. Yerleri, gökleri göz önüne alan, bu dünya hayatında nice hârikaların vücude geldiğini görüp düşünen akıllı bir kimse ilâhi kudret ile kıyamet hayatının da vuku bulacağını elbette inkâr edemez, bu aklen mümkündür, bunun tahakkuk edeceği ise doğru sözlü oldukları göstermiş oldukları nice mucizeler ile sabit olan mübarek Peygamberler tarafından kesin bir şekilde haber verilmiştir. Birer sırf hakikat olan semavi kitaplar da bunu haber vermektedir. Artık bunu inkâr etmek, pek büyük bir cehalet ve sapıklık alâmetinden başka değildir.

 

 

 

84.  De ki: Yer ve on'da olanlar, kimindir? Eğer siz bilir, kimseler oldunuz ise -söyleyin-.

84.     Bu mübarek âyetler, kıyameti veya Allah'ın birliğini inkâr eden cahilleri ikaz ve onları çeşitli deliller ile susturup tehdit ediyor, Allah tarafından hak ve hakikatin meydana gelmiş olduğuna ve bunu itiraf etmelerine rağmen o münkirlerin yine bâtıl inançlarda bulunarak yalancı kimseler olduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûll. 0 inkarcıları susturmak için birinci delil olarak (de ki: Yer ve onda olanlar kimindir?.) 0 kadar geniş olan yeryüzü ve onun üzerinde bulunan çeşitli, türlü türlü mahlûkat, hangi zatın kudret eseri?. (Eğer siz bilir kimseler oldunuz iseniz) bilmek kabiliyetine sahip bulunuyorsanız, haber veriniz, bu koskoca varlık, kimin mahlûkudur. Siz ne için hiçbir akıllı kimsenin inkâr edemiyeceği bir hakikati inkâra cüret ediyorsunuz?.

 

 

 

85.  Elbette diyeceklerdir ki: Allah'ındır. De ki: 0 halde düşünmez misiniz?.

85.    Bu kınamak ve susturmak için kendilerine yöneltilen suale cevap olarak o inkarcılar (elbette diyeceklerdir ki) bunlar (Allah'ındır) onun birer kudret eseridir. Onlar böyle bir itirafta bulunacaklardır. Çünkü bu meselenin açıklığı ve Allah'ın yaratıcılığının bu kâinattaki tecellisi, onları böyle bir itirafa mecbur edecektir. Onlara (de ki: 0 halde) siz hiç (düşünmez misiniz?.) Nedir sizdeki o sapıklık!. Madem ki: Bu kâinatı yoktan var eden bir yaratıcının varlığını itiraf ediyorsunuz?. Yahut madem ki, Allah Teâlâ'yı bütün mahlûkatın yaratıcısı biliyorsunuz, artık neden O'na bir takım mahlûkatı ortak eyliyorsunuz?. Bir kere güzel düşünüp de böyle bâtıl inancınızı terketmeniz icabetmez mi?

 

 

 

86.  De ki: Yedi semanın Rabbi ve o yüce arşın Rabbi kimdir?.

86.     Ve Ey yüce Peygamberi. 0 inkarcıları susturmak için ikinci bir delil olarak da (de ki Yedi göğün Rabbi) yaratıcısı, idare edicisi kimdir?, (ve o yüce arşın Rabbi kimdir?.) göklerden ve yerlerden daha geniş olan o âlemi ulvinin, o kudret kürsüsünün yaratıcısı, sahibi hangi zattır?. Haber veriniz..

 

 

 

87.  Hemen diyeceklerdir ki: Allah'ındır. De ki: 0 halde korkmaz mısınız?

87.     O inkarcılar, başka cevap bulamayarak (hemen diyeceklerdir ki) bu gökler gibi o yüce Arş da (Allah'ındır) onun bir kudret eseridir, bunların yaratıcısı da, ezeli Rabbi de Allah Teâlâdan başka değildir. Ey Resûl-i Ekrem!. Sen de onlara de ki: (0 halde korkmaz mısınız?.) 0 yüce yaratıcıya başkalarını nasıl ortak edebiliyorsunuz?. 0 kâinatın yaratıcısının insanlığı tamamen öldükten sonra tekrar dirilteceğini neden inkâr ediyorsunuz?. Şu sonsuz âlemleri var eden bir yüce yaratıcı, insanlık kitlesini tekrar hayata kavuşturamaz mı?. Siz bu şirk ve inkârınızdan dolayı azabı ilâhiye uğrayacağınızı düşünüp de hiç titremez misiniz?

 

 

 

88.     De ki: Her şeyin melekütu elinde -kudret elinde- olan, kimdir ki: 0 himaye eder ve kendisine karşı kimse himaye edilemez. Eğer siz bilir kimseler olduğunuz iseniz -söyleyin bakalım-.

88.        Ey Fahri Kâinat!. Ey insan ve cinlerin peygamberi!. 0 inkarcılara, ikaz için üçüncü bir delil, olmak üzere de (de ki: Her şeyin melekütu) tamamen mülkiyyeti, tasarrufları, hâkimiyeti (elinde olan) kudret ve dilemesi altında bulunan (kimdir) o zikredilen âlemlerin bütün meleklerin, bütün insan ve cinlerin mülkiyeti hangi zata aittir (ki, o) zat, dilediği mahlûkunu (himaye eder) muhafaza buyurur, artık O'na kimse zarar veremez, kimse O'nun sahasına yanaşamaz (ve kendisine karşı kimse himaye edilemez.) 0 yüce yaratıcının gazab ettiği bir kimseye başkaları yardım edip onu kurtaramaz, ilâhi iradeye aykırı bir şey yapılamaz. İşte kudret ve azamet sahibi, bütün kâinata hâkim olan zat kimdir?. (Eğer) ey inkarcılar!. (Siz bilir kimseler oldunuz iseniz) bana cevap veriniz, söyleyin bakalım!.

 

 

 

89.  Hemen diyeceklerdir ki: Allah içindir. De ki: Artık siz nereden büyüleniyorsunuz?.

89.        Bu suale cevaben de o inkarcılar (hemen diyeceklerdir ki, Allah içindir) her şeyin mülkiyyeti, hâkimiyeti Allah'a mahsustur, o dilediğini korur, onun korumak istemediğini de hiç bir kimse koruyamaz, (artık) ey inkarcılar!. (Siz nereden büyükleniyorsunuz?) Sizi kimler aldatıyor da inkâra sapıyorsunuz?. Böyle Allah Teâlâ'nın varlığının, hâkimiyetini itiraf ettiğiniz halde neden O'na ortak koşabiliyorsunuz?. Veya O'nun vücude getirdiği ahiret hayatını inkâr edip duruyorsunuz?. Eğer siz büyülenmiş şuuru bozulmuş olmasanız öyle apaçık olan Allah'ın birliğini, ahiret hayatını inkâra cür'et edemezsiniz.

 

 

 

90.  Hayır.. Biz onlara hakkı getirdik. Onlar ise şüphe yok ki, elbette yalancılardır.

90.     (Hayır) onların o inkârları bâtıldır (biz onlara hakkı getirdik) yaratıcıyı birlemeye, öldükten sonra dirilmeye dair olan beyanatımız, getirdiğimiz deliller, hakikatin kendisidir. (Onlar ise) o inkarcılar güruhu ise (şüphe yok ki, elbette yalancılardır.) Onların hayatı ahirete ait olan ilâhi vadi inkâr etmeleri ve Cenab-ı Hak'ka ortak koşmaları ve o mahlûkatın yaratıcısına çocuk isnadında bulunmaları birer yalandır, hakikata aykırıdır, Allah tarafından red edilmektedir.

 

 

 

91.      Allah hiçbir çocuk edinmedi ve O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. O zaman her ilâh, kendi yarattığı ile giderdi ve bazıları bazısı üzerine yükselirdi. Allah ise onların vasfettiklerinden münezzehtir.

91. Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın evlât edinmesinden ve ortağı bulunmaktan yüce olduğunu bildiriyor, Allah'ın birliğini ispat eden iki mühim delil getiriyor. İnkarcılar hakkında Resûl-i Ekrem'in nasıl dua edeceğine ve o inkarcılara va'd edilmiş felâketin Hz. Peygambere gösterileceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah hiçbir velet ittihaz etmedi) Öyle Hıristiyanların dediği gibi Hz. Isa Allah Teâlâ'nın oğlu değildir ve bir takım kâfirlerin iddia ettikleri gibi melekler Cenab-ı Hak'kın kızları değildirler. Bütün bunlar, o yüce yaratıcının birer kudret eseridir, o Ezeli yaratıcı, evlâda ihtiyacı yoktur, kendisiyle aynı hüviyette hiçbir şey olamaz, (ve onunla beraber hiçbir ilâh da yoktur) o yüce mâbud, her bakımdan birdir. O'na Hanlıkta benzer, ortak hiçbir şey bulunamaz. Puta tapanların putperestlik iddiaları son derece bâtıldır. (Ve o zaman) diyelim ki çeşitli ilâhlar olduğu takdirde (her ilâh kendi yarattığı ile giderdi) her biri kendi yarattığı üzerine bağımsız olarak, müstebitçe muamelede bulunurdu, her birinin mülkü, hâkimiyet alanı, diğerinin mülkünden, hâkimiyeti dairesinden ayrılmış Hanlıkları, yaratıcılıkları sınırlı bulunmuş, aralarında ihtilâflar cereyana  başlamış olurdu. (Ve bazıları bazısı üzerine yükselirdi) hiç birinin elinde bütün kâinatın hâkimiyeti bulunmamış, bazıları âciz bir durumda kalmış bulunurdu,

aralarında çekişmeler, savaşlar meydana gelirdi. Nitekim birçok hükümdarlar arasında bu gibi hâdiseler daima görülmektedir. (Allah ise onların) o müşriklerin (vasfettiklerinden yücedir.) O'nun ilâhlık sânı, evlat edinmekten, kendisine ortak ve benzer bulunmasından uzaktır, yücedir, o bütün kâinatın yaratıcısıdır, mutasarrıfıdır. İşte bu yüce beyan, Cenab-ı Hak'kın ortaktan yüce olduğuna ait bir kesin delildir.

 

 

 

92. Gaip olanı da, aşikâre bulunanı da bilendir. İşte onların ortak koştuklarından yücedir.

92.     Evet.. 0 mukaddes kâinatın yaratıcısı (gaip olanı da aşikâre bulunanı da bilendir.) O'nun ilminden hiçbir şey hariç değildir. Bu da o yüce mabudun ortaktan yüce, eşsiz olduğuna dair ikinci bir delildir. (İşte) böyle yüce, sonsuz evsaf ve üstünlükleri kendisinde toplamış olan âlemlerin yüce yaratıcısı (öyle bir kısım müşriklerin) o yüce yaratıcıya ilahlık, yaratıcılık gibi hususlarda (ortak koştuklarından yücedir) hiçbir şey, o ezeli yaratıcıya ortak ve benzer olamaz, hepsi de O'nun mahlûkudur, hepsi de onun tasarruf dairesinde olup emir ve takdirine boyun eğmiş şeylerdir. Bunun aksine inananlar, elbetteki lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.

 

 

 

93.  De ki: Yarabbü. Eğer onlara yapılan tehdidi bana herhalde gösterecek isen..

93.   Allah Teâlâ Hazretleri Resûl-i Ekrem'ine olan şefkatini göstermek, onun dualarının Allah katında makbul olduğuna işaret buyurmak için emrediyor ki, Resulüm!. Dua ve niyazda bulunarak (de ki: Yarabbil.) Ey bana ihsanı bol olan ezeli yaratıcım! (Eğer onlara) o müşriklere (edilen tehdidi) onların dünyada da azaplara uğrayacaklarına dair tehdidi (bana herhalde gösterecek isen) onların başlarına gelecek felâketi ben de seyredecek isem:

 

 

 

94.  Yarabbü, beni o zalimler olan kavmin içinde bulundurma.

94.  (Yarabbü. Beni o zalimler olan) müşrik (kavmin içinde bulundurma) o müthiş azabı öyle yakından görmüş olmayayım. Çünkü onun seyri bile fevkalâde müthiştir. Yüce Peygambere Allah tarafından böyle bir tavsiyede bulunulması, o müşriklere gelecek dünyevî azabın da pek dehşetli olacağına işareti içermektedir. Ve Resûl-i Ekrem, masum, ilâhi korumada korunmuş olduğu halde böyle bir dua ile mükellef olması, bütün ümmetine bir işareti içermektedir ki, daima Cenab-ı Hak'kın korumasına ve himayesine sığınsınlar, dinsizlerden uzak bulunsunlar, duadan ve niyazdan geri durmasınlar. Her bakımdan Allah'ın korumasına mazhar olan yüce Peygamberi, böyle bir duada bulunursa artık ümmetinin de daima böyle dualarda bulunması elbette ki, icabeder. Maamafih dua bir nevi ibadettir. Cenab-ı Hak'kın kudret ve azametini itiraftır. Bu yüzden de dua yapılması dinen pek övülmüştür.

 

 

 

95.  Ve şüphe yok ki, biz onlara yapmış olduğumuz tehdidi sana göstermeğe elbette kadirleriz.

95.      (ve) Cenab-ı Hak, yüce Resulüne şöyle de beyan buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) azamet ve kudretimizle (onlara) o müşriklere (yapmış olduğumuz tehdidi) onların haklarında va'd olunmuş ve kararlaşmış olan dünyevî ve uhrevî azabı (sana göstermeğe elbette kadirleriz) onların başlarına gelecek olan azabı sen de görebilirsin. İlâhi kudret buna fazlasıyla yeterlidir. Fakat bir hikmet gereği olarak o azap sonraya bırakılmış olur. Onlardan bazıları veya onların evlât ve ahfadı daha sonra mümin olacaklardır. Resûl-i Ekrem'in vücudu da, âlemlere rahmet olduğundan onun zamanındaki inkarcılar, birden kökünü kazacak azaba uğramayacaklardır. Bununla beraber onlara daha dünyadalarken gelen bir kısım azapları Resûl-i Ekrem görmüştür. Bedir savaşı ve Mekke-i Mükerremenin fethi zamanında bir takım müşriklerin öldürülmeleri bu cümledendir. 0 merhamet abidesi Peygamberin pek güzel, pek hayırlı olan emirlerini, öğütlerini, dinlemeyenler elbetteki, birçok cezalara lâyık olurlar.

 

 

 

96.  Sen o kötülüğü en güzel olan şey ile defet. Biz onların   neler ile vasfeder olduklarını daha iyi biliriz.

96. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in bir takım kötülüklere karşı pek güzel bir şekilde muamelede bulunmakla memur olduğunu bildiriyor ve kendisinin Cenab-ı Hak'ka    ne şekilde sığınacağını dua ve niyazda bulunacağını gösteriyor. Ölüme mâruz kalacak kâfirlerin yapacakları temennilerinin ise artık vakti geçmiş olduğunu ihtar

buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!. (Sen) o inkarcılardan gördüğün (kötülüğü) fena lakırdıları, çirkin muameleleri (en güzel olan şey ile) en faideli olan sözler ile, fiiller ile (defet) onların kötülüklerine karşı sen iyilikten ayrılma, onlara karşı af ve bağış ile, güler yüz ile muamelede bulun. (Biz onların neler ile vasfeder olduklarını) seni ve ilâhi zatımı nelerle nitelerdirmede bulunduklarını (daha iyi biliriz) öyle olduğu halde onların cezalarını hemen vermiyoruz. Artık sen de sabret, nitekim diğer azim sahibi Peygamberler de sabır etmişlerdir. Bu ilâhi beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi ve inkarcılar hakkında da bir tehdidi içermektedir. Bir takım cahilce inkarcı sözlere karşı mukabelede bulunmak veya pek nazikçe, halimce bir tarzda karşılık vermek bir ahlâki fazilet mes'elesidir. Böyle bir muamele, bazan düşmanı dost etmeğe vesile olur. Nitekim "Hasmın sitemin anlamamak, hasma sitemdir" de denilmiştir. Su kadar var ki, yapılacak yumuşak mnuamele, dine, mürüvvete, insan karakterine aykırı bir şekilde olmamalıdır. Böyle bir yumuşaklık caiz değildir.

"Var iken elde müdara cenk-ü gavgadır abes"

"Düşmeni bed tıynete amma müdaradır abes"

 

 

 

97. Ve de ki: Yarabbü. Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım!.

97.       (Ve) Ey yüce Resul!. (De ki: Yarabbü. Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım) senin mukaddes emirlerine, yasaklarına aykırı hareketlere götüren ve güzel ahlâka aykırı olan ve bu cümleden olarak kötülüklere karşı iyilikle muamelede bulunulmasına engel kesilen şeytani aldatmalardan beni muhafaza buyur, ey kerem sahibi Rabbim!.

 

 

 

98.  Ve yarabbü, sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden.

98.   (Ve) şöyle de duada bulun ki: (Yarabbü. Sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden) o şeytanların herhangi bir vakit yanıma gelerek vesveselerine cür'et etmelerinden beni koru, namaz kılarken veya Kur'an okurken veya ölüm anı gelip çatmışken o pis şeytanın vesveseleri artar. Artık onun vesveselerine uğramamak için Cenab-ı Hak'ka niyazda bulunmalıdır. Yüce Peygamberimize olan bu ilâhi uyarı, onun bütün ümmetine yöneliktir. Her insan daha hayatta iken noksanlarını telâfiye çalışmalıdır, Hak Teâlâ'dan muvaffakiyet dilemelidir.

 

 

 

99.  Nihayet onlardan birine ölüm gelince derki: Yarabbü. Beni geri gönderin.

99.       Fakat insanlardan bir çokları küfür ve isyan içinde yaşarlar, şeytanların vesveselerine uyar dururlar (nihayet onlardan birine ölüm gelince) ahiret halleri, azap haileleri gözleri önünde görülmeye başlayınca, kusurlarının kötü neticesini düşünerek pişmanlık ile (der ki: Yarabbü. beni geri gönderin) bana bir müddet daha hayat verin, yaşayayım. Böyle Cenab-ı Hak'ka çoğul kipiyle hitabedümesi saygı içindir. Nitekim hükümdarlardan ve diğer büyüklerden her birine sen; yerine 'siz", diye hitabedilir. Yahut geri döndürülmek hususunda meleklerin de hizmetleri olacağı için çoğul kipiyle hitap, Cenab-ı Hak ile meleklere yönelik bulunmuştur.

 

 

 

100.   Belki ben terkettiğim şey hususunda bir iyi amel isterim. Hayır, bu bir lakırdıdır ki: Bunu söyleyen O'dur ve onların önlerinde dirütüecekleri güne kadar engel vardır.

100. Evet.. Yarabbü. Beni bir müddet daha yaşat, dünyada bulundur, (belki ben terkettiğim şey hususunda) kaybetmiş olduğum îmana, bedeni ve malî amellere dair (bir iyi amel işlerim) kaybedileni telef etmeye çalışırım, bu yüz gösteren felâketten kurtulmuş olurum. Fakat bu temennisi reddedilerek deniliyor ki: (Hayır) sana öyle bir müddet daha verilemez. (Bu) senin temenni ettiğin şey (bir lakırdıdır ki) bir sözdür ki, (bunu) bu sözü (söyleyen O'dur) o ölüme mahkûm şahsın hasret ve pişmanlıktan doğan, vakti geçmiş olan ve kabule şayan bulunmayan bir temennisinden ibarettir. Antik bu vaziyetteki kimselerin pişmanlıkları kendilerine bir faide vermez. (Ve onların

önlerinde diritilecekleri güne kadar bir engel vardır) onların dünyaya dönmelerine mânidir. Onların kabirlerde bulunmaları, ruhlarının berzah âlemine gitmiş olması, kıyametin kopmasına da daha bir müddet bulunması sebebiyle onların tekrar hayat bulup bu dünyaya gelmeleri takdir edilmiş delildir. Binaenaleyh onlar öyle geri döndürülmek ümidinden vazgeçsinler, o temennileri boş yeredir, kendilerine bir faide vermeyecektir. Daha sonra kabirlerinden kalkınca dünyaya değil, mahşere ve cehenneme sevkedilecekledir.

 

 

 

101. Sura üfürüleceği zaman artık aralarında ne soy bağları vardır ve ne de soruşurlar.

101.    Bu mübarek âyetler, Sura üfürülmekle kıyametin kopacağının ve insanların o göndeki durumunu ve kimlerin kurtuluşa nail olup kimlerin hüsrana uğrayacaklarını bildiriyor, cehennem ateşine mâruz kalanları azarlamak ve kınamak suretiyle yönelecek olan ilâhî hitabı da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sura üfürüleceği zaman) İsrafil Aleyhimesselâmın sur denilen fevkalâde bir âlete üfüreceği vakit, yani: kıyametin kopması için ikinci üfleme denilen müthiş hâdisenin meydana gelip ruhların cesetlere iade edileceği an (artık) insanlar yeniden hayat alanına atılmış olurlar, kendi dertlerine düşerler, pek büyük bir hayret ve dehşet içinde kalırlar, birbirlerine karşı ilgisiz ilim vaziyet alırlar. O vakit (aralarında ne soy bağları vardır) ki, kendilerine bir faide versin. Öyle bir zamanda her insan kendi kardaşından, anasından, babasından ve evlâdından firar eder, zararlarının dokunmasından titrer dururlar. (Ve) o zaman (ne de soruşurlar) birbirlerinin hallerini sual de etmezler. Çünkü her şahıs kendi nefsiyle meşgul olur, başkalarının hallerini sormaya mecali bulunmaz. Fakat bu müthiş vaziyet, ikinci üfleme zamanına mahsustur. Ondan sonra insanların arasında konuşmalar, soruşmalar vâki olacaktır.

 

 

 

102.  Artık kimin tartıları ağır gelirse işte kurtuluşu bulmuş olanlar, onlardır.

102.   Bu ikinci üflemeyi müteakip herkes mahşer alanına sevkedilecek, dünyadaki amelleri bir kudret terazisi ile tartılacaktır, (artık kimin tartıları) tartılan iyi ameller, inanç, ibadet ve itaate ait dünyadaki iyi amelleri (ağır gelirse işte kurtuluş bulmuş) istedikleri nimetlere kavuşmuş, korktukları şeylerden kurtulmuş (olanlar, onlardır) o iyilikleri galip olan müminlerdir.

 

 

 

103.  Ve kimin tartıları da hafif olmuş olursa işte nefislerine yazık etmiş olanlar, cehennemde ebedî kalanlar da onlardır.

103.      (Ve) bilakis (kimin tartıları da hafif olmuş olursa) yani: kendisinin îman ile birlikte Allah katında makbul, tartılacak, iyi amelleri bulunmazsa böyle kimseler de kurtuluştan tamamen mahrumdurlar. (İşte nefislerine yazık etmiş olanlar) dünyadaki ömürlerini heva ve heves ile geçirmiş, nefislerinin hayvani arzularına tâbi olmuş, kendilerini Allah katında makbul faziletlerden mahrum bırakmış bulunanlar, onlardır. Evet.. (Cehennemde ebedî kalanlar da onlardır.) çünkü, küfr ile ahirete gidenler cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Küfür gibi en büyük bir cinayet cezası da öyle müthiş ilim âkibettir. Bu hususa dair sûrei Enbiyanin "47" nci âyetinin tefsirine de müracaat ediniz!.

 

 

 

104.  Onların yüzlerini ateş şiddetle yakar ve onlar orada dudakları açılarak dişleri sırıtıp duran kimselerdir.

104. (Onların yüzlerini) o cehenneme atılacak kâfirlerin en mühim azaları olan yüzlerini (ateş şiddetli yakar) artık diğer azalarının da ne kadar müthiş ilim ateş azabı içinde kalacağı düşünülsün, (ve onlar orada) cehennem içinde kalarak oradaki ateşin şiddetli tesirinden dolayı (dudakları açılarak dişleri sırıtıp duran kimselerdir) onlar cehennemde böyle tuhaf, hayret verici bir vaziyet alacaklardır. Öyle şiddetli ilim ateş içinde kaldıkları halde azapları devam etmek için yanıp gitmeyeceklerdir. Vücutları daima ateşler içinde kalıp azap çekeceklerdir.

§ Lefh; vurmak, ve şiddetle yakmak manasınadır. 'Kelh" "Külûh" katı yüzlü, ekşi yüzlü olmak, üst ve alt dudakları açılıp dişlerin sırıtması, açığa çıkması demektir.

 

 

 

105. Değil mi ki benim âyetlerim size karşı okunuyordu da siz onları tekzib ediyordunuz.

105.      Kâfirlere cehennemde kınamak için, tutuldukları azab hak edilmiş olduklarını kendilerine ihtar için Allah tarafından şöyle denilecektir: (değil mi ki, benim âyetlerim) Kur'an-i Kerim gibi semavî kitaplarım (size okunuyordu da) size o kitapların hükümleri bildiriliyordu, ilâhi din her tarafa yayılmakta olup parlayıp duruyordu da (siz onları tekzib ediyordunuz!.) Evet.. Siz ilâhi âyetleri inkâr ediyor, onları size tebliğ edenleri tekzibe cür'et gösteriyordunuz. Artık siz kendinizi mazeretli sayabilir misiniz? Elhetteki, sayamazsınız.

 

 

 

106.  Diyeceklerdir ki: Ey Rabbimizl, bizim üzerimize azgınlığımız galip geldi ve biz sapıtmışlar olan bir kavim olduk.

106.     Bu mübarek âyetler, cehennemdeki kâfirlerin gerçekleşecek ilâhi kınama üzerine kendi cinayetlerini itiraf edip bir cinayetlerde bulunmayacaklarını arz ile cehennemden çıkarılmalarını rica edeceklerini bildiriyor. Ve onların sükûta davet edilerek dünyada iken bir kısım ehli îman hakkında ne kadar hakaretlerde bulunmuş olduklarının kendilerine ihtar edileceğini ve ahiret âleminde o müminlerin mükâfata ve kurtuluşa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cehenneme atılacak kâfirlere: Ayetlerim size okunduğu halde siz onları inkâr etmiyor mu idiniz?. "Diye Allah tarafından kınama vâki olunca onlar kendi kâfirce haraketlerini itiraf ederek (diyeceklerdir ki: Ey Rabbimizl. Bizim üzerimize azgınlığımız galip geldi) nefsimizin arzusu, kötü irademiz hâkim kesilerek bizi müthiş bir âkibete sevkeylemiş oldu. (Ve biz) o sebeple hak yoldan (sapıtmışlardan olan bir kavim olduk) bundan dolayıdır ki, kötü hareketlerde bulunmuş, saadet yolundan mahrum kalmış bulunduk.

§ Şıkvet; âdi lezzet, nefsin arzusu gibi şeylerdir ki, bunlar şekavete götürücü olacakları için bu adı almışlardır.

 

 

 

107.  Ey Rabbimizl, bundan bizleri çıkar, İmdi bir daha dönersek artık şüphe yok ki, biz zalim kimseleriz.

107.    O kâfirler, öyle cinayetlerini itiraf ederek şöyle niyazda bulunacaklardır: (Ey Rabbimizl. Bundan bizleri çıkar) bizi lütfen bu cehennem ateşinden kurtar, dünya hayatına iade et, senin rızana uygun hareketlerde bulunalım (imdi bir dönersek) evvelce işlemiş olduğumuz azgınlığın, sapıklığın bir benzerini işlersek (artık şüphe yok ki, biz zalim kimseleriz.) Nefsimize zulmetmiş, zulümda haddi aşmış, böyle ebedî bir azaba lâyık kimseler bulunmuş oluruz.

 

 

 

108.  Buyuracaktır ki: Alçakça sükût edip durun orada, bana bir şey söylemeyin.

108.   Cenab-ı Hak da bunların bu talebine cevaben melek lisaniyle (buyuracaktır ki,) artık siz bu cehennemde (alçakça) bir şekilde (sükût edip durun orada) köpekler gibi ürüp durmayın, siz bu azabı dünyadaki cinayetinizden dolayı hak etmiş bulunuyorsunuz. Şimdi (bana bir şey söylemeyin) bu ateşten çıkarılıp dünyaya iade edilmenizi isteyip durmayın. Bunun zamanı geçmiştir

§ Hisa; zillet ve horluk ile sükût etmektir. Ihseû; da zillet içinde sükût ediniz manasınadır. Köpeğe karşı "ihsa" deniliyor ki: Ürüp durma, çekil git demektir.

 

 

 

109.        Çünkü kullarımdan bir zümre var idi ki, "Ey Rabbimizl. Sana îmân ettik, artık bizi yarlığa ve bize merhamet buyur ve sen rahmet edenlerin elbette hayırlısısın" derlerdi.

109. (Çünkü kullarımdan bir zümre var idi ki,) onlar dünyada îman sahibi idiler, hürmete lâyık zatlar idiler, onlar kendi îmanlarındaki sağlamlığı, inançlarındaki temizliği daima göstererek (Ey Rabbimizl) ey bizi yaratan, rızıklandıran, bizlere lütuf ve ihsanda bulunan mabudumuz!. Biz (sana îman ettik) senin muhterem Peygamberinin tebligatını kabul eyledik, senin birliğine inanır ve seni takdis ederiz (artık bizi yarlığa) kusurlarımızı affet ve ört (ve bize merhamet buyur) bizi ilâhi rahmetine nail buyur (ve sen) ey Mukaddes mabudumuz!. (Rahmet edenlerin hayırlısısın) çünkü sen rahmetine lâyık olan kullarını her felâketten kurtarırsın (derlerdi) böyle îmanlarını açtılar, Allah'ın merhametine iltica ederek dua ve niyazda bulunurlardı.

 

 

 

110. Halbuki, siz onları alaya aldınız, tâki, bunlar -böyle maskaralıklarınız- size beni hatırlamayı unutturdular ve onlardan -alay ederek- güler kimseler olmuştunuz.

110.      (Halbuki,) Ey kâfirleri, (siz onları) o mümin kulları (alaya aldınız) onların öyle samimi dua ve niyâzlariyle alayda bulundunuz. Şimdi siz ne yüzle dua ediyorsunuz?. Cehennemden çıkmanızı niyaz eyliyorsunuz?. Ey inkarcılar!. (Tâki bunlar) böyle maskaralıklarınız, o muhterem müminler ile istihzada bulunmanız (size beni yâd etmeyi unutturdular) öyle alay etmelerle fazlaca iştigalinizden dolayı Allah'ın zatını zikretmez, ilâhi azaptan korkmaz olmuş idiniz, (ve) siz (onlardan) o mümin kullardan alay ile (güler kimseler olmuştunuz) kendi kusurlarınızı görmüyordunuz, o müminlerin îmanlariyle, dualariyle alay ederek onlara karşı alay eder bir şekilde kahkahalar ile gülüp duruyordunuz. Artık o kötü, kâfirce, edepsizce hareketlerinizin bu cezasına katlanın durun. Elbetteki, ilâhi dinî inkâr eden, mukaddesatı diniyeyi maskaraya alan: Müminlerin halisane dualariyle ibadet ve itaatleriyle alayda bulunan kimselerin âkibetleri böyle müthiş ebedî bir azaptır.

§ Bu âyeti kerime, Kureyş kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Onlar ashab-ı kiramın fakirlerinden olan Bilâli Habeşi, Ammar, Suheyb ve Habbab Radiallahuteâlâ anhum gibi zatlar ile alayda bulunuyorlardı. Cenab-ı Hak da onların bu alay etmeleri yüzünden daha sonra ne şiddetli azaplara giriftar olacaklarını ihtar buyurmuştur ki, hükmü umumidir. Bütün o gibi inkarcı, alaycı kimseleri kapsar.

 

 

 

111.  Şüphe yok ki, bugün ben onları sabrettikleri sebebiyle mükâfata nail ettim, muhakkak ki, kurtuluşa ermiş olanlar da onlardır, onlar.

111.      Hak Teâlâ Hazretleri o dinlerinde sebat eden ve bir takım düşmanların eza ve cefasına karşı sabredip katlanan müminler hakkında da şöyle müjdelerde bulunuyor. (Şüphe yok ki, bugün) bu ahiret âleminde (ben onları sabrettikleri sebebiyle) öyle dinsizlerin alay etmelerine aldırmayarak, ibadet ve itaatlarında devam edip durduklarından dolayı (mükâfata nail ettim) onları sürekli olarak cennet nimetlerinden faydalanır kıldım. (Muhakkak ki, kurtuluşa ermiş) muratlarına kavuşmuş (olanlar da onlardır) evet (onlardır) o müminlerden başkası değildir. İşte îmanın, hak yolundan sabır ve sebatin neticesi böyle ebedî bir kazanç ve kurtuluştur. Ne muazzam bir mükâfat!.

 

 

 

112.  Buyuracaktır ki: Yerde ne kadar seneler kaldınız?.

112.     Bu mübarek âyetler, dünyaya döndürülmelerini isteyecek olan cehennem ehline karşı yönelecek ilâhi suali bildiriyor. Ahiret hayatına göre dünya hayatının az bir müddetten ibaret olduğuna işaret ediyor, Allah Teâlâ'nın abes yere bir şey yaratmamış olduğunun ve bütün kâinatın sahip ve hâkimi olan o yüce yaratıcının mânevi huzuruna insanlığın döndürüleceğini ihtar eyliyor. O yüce yaratıcıdan başka bir yaratıcı ve mabudun bulunduğuna asla bir delil bulunmadığını, bunun aksini iddia edenlerin asla kurtuluş bulamayacaklarını ve o kerem ve merhamet sahibi yüce yaratıcıya ne şekilde dua ve niyazda bulunulmasını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cehenneme atılacak kâfirlere karşı Hak Teâlâ Hazretleri veya onun emrettiği melek bir kınamak için (buyuracaktır ki) siz (yerde) o kendisine iade edilmenizi istediğiniz dünyada (ne kadar seneler kaldınız?) O dünya hayatını bir kurtuluş vesilesi mi sanarak ona tekrar dönmenizi istiyorsunuz?

 

 

 

113.  Diyeceklerdir ki: Ya bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık. İmdi sayanlara sor.

113.       Kendilerine böyle her hitap yönelecek olan o kâfirler de (diyeceklerdir ki) biz dünyada (ya bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık) onlar ahiret hayatının ebediliğine bakarak dünya hayatını o kadar az görmekte bulunmuşlardır veyahut kendilerini büyük bir dehşet ve korku sarmış olacağından dünyadaki hayatlarının müddetini belirtmeye muktedir olamayacaklardır. Bundan dolayı diyeceklerdir ki: (imdi sayanlara sor) yani: O müddeti tesbit etmiş olan, insanlığın ömürlerini, amellerini sayıp yazmış bulunan meleklere sual buyur. Çünkü biz mâruz kaldığımız bu azaptan dolayı hayretlere düşmüş, dünyadaki hayatımız müddetini belirleyecek bir yetenekten mahrum kalmış bulunuyoruz.

 

 

 

114.  Buyuracaktır ki: Siz ancak pek az kaldınız, eğer siz hakikaten bilir kimseler oldunuz iseniz..

114.       Onların o aczlerine itiraflarına karşı Cenab-ı Hak veya melek (buyuracaktır ki,) bu sözünüz doğrudur (siz ancak pek az kaldınız) zira madem ki, dünya hayatı fâni idi, orada ne kadar çok kalınsa da yine ahiret hayatına göre pek az bir müddetten ibarettir. (Eğer siz hakikaten bilir kimseler oldunuz iseniz) yani: Siz eğer ilim ehli olsa idiniz, daha dünyada iken orada pak az kalacağınızı bilir, hayatınızı boş yere zâyetmiş olmaz, geleceğinizi temine çalışırrdınız.

 

 

 

115.  Ya siz zannetiniz mi ki, biz sizi ancak bir abes yere yarattık ve hakikaten siz bize döndürülmeyeceksiniz?.

115.       Ve kâfirlere kınamak için buyuracaktır ki: (Ve siz zannettiniz mi ki: Biz sizi ancak bir abes yere yarattık) sizin yaradılışınız bir hikmete dayanmış değildir, siz bir ibadet ve itaatle mükellef değilsiniz, böyle mi sandınız? (ve hakikaten siz) sandınız mi ki (bize döndürülmeyeceksiniz?.) Ahiret âlemine sevkedilmeyeceksiniz?. Bu ne kadar yanlış bir zan, bir kanaati. Hayır.. Siz hakka ibadet edip amellerinize göre mükâfat ve ceza görmek için yaradılmışsınızdır, niçin onu anlamadınız?.

 

 

 

116.  Hakkıyla hükümdar olan Allah Teâlâ   pek yücedir. O'ndan başka bir ilâh yoktur.   -0- yüce arşın Pabbidir.

116.       Ey inkarcılar! Siz bilmediniz mi ki, Allah Teâlâ abes yere bir şey yaratmamıştır. (Hakkiyle hükümdar olan) bütün kâinata sahip ve her şeyde hükmü geçer bulunan, zatı da sıfatları da bâtıl şeylerden yüce olup kendisi için ve hâkimiyeti için yok olmak düşünülemeyen (Allah Teâlâ pek yücedir) boş şeyleri yaratmaktan yaratıcı yücedir. (Ondan başka bir ilâh yoktur) onun ne mukaddes zatında ve ne yüce sıfatlarında ve ne de fiillerinde bir ortak ve benzeri bulunamaz, o (yüce olan arşın Rabbidir.) bütün kâinatı kuşatmış olan bir yüce tahtın, bir yüce arşın sahibidir, mâlikidir, yaratıcısıdır.

§ Arşı azim; Kur'an-ı Kerim gibi ilâhi vahyin indiği yer olduğundan veya hayır ve bereketin, ilâhi rahmetin mahlûkata o taraftan geldiğinden veya yüce olan Cenab-ı Hak'ka nisbet edildiğinden dolayı ona böyle "arşı kerim" verilmiştir. "Kâfirlerin cehenneme sevkedilecekleri ve onlara bir kınamak için ilâhi hitabın geleceği kararlaştırılmış olduğu için bunların gerçekleşmesine bir işaret olarak gelecek zaman kipi yerinde mazi kipi getirilmiş, "yekulü=der" yerinde "kale=dedi" denilmiştir. Bu bir edebi sanat gereğidir.

 

 

 

117.       Ve her kim Allah ile beraber bir ilâha da taparsa ki, bunun için ona biçbir delil yoktur, artık onun hisabı muhakkak ki Rabbinini katındadır. Şüphe yok ki, kâfirler kurtuluşa nail olmazlar.

117.     (Ve her kim Allah ile beraber başka bir ilâha da taparsa) başkasını tek olarak mabut tanırsa veya Cenab-ı Hak'ka başkasını ortak koşarsa (ki, bunun için) böyle yanlış bir harekette bulunup başkasına da ibadet edildiğinden dolayı (ona hiçbir delil yoktur) o kimse, bu husustaki kanaatinin doğruluğunu isbat edecek bir delile sahip olamaz halbuki, delile dayanmayan bir kanaat bâtıldır. Özellikle ki, öyle bir kanaatin bâtıl olduğu aklen ve naklen apaçık sabit olursa artık öyle bâtıl bir kanaatte, inançta nasıl devam edilebilir?. (Artık onun) öyle bâtıl bir itikatta, ibadette bulunan kimsenin (hesabı muhakkak ki, Rabbinin katındadır.) Elbette ki, onu hak ettiği derecede cezalandıracaktır. (Şüphe yok ki, kâfirler kurtuluşa nail olmazlar) onlar kurtuluşa, selâmete, saadete, asla kavuşamazlar. Artık o gibi gelecekleri pek kötü olacak kimseler, daha dünyadalarken o ghbi kötü hareketlerinin neticesini düşünerek hallerini ıslaha, Allah'ın hükümlerini gözetmeye son derece çalışmalı, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah Teâlâ'dan başarılar temenni etmeli değil midirler?. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur.

Bu mübarek sûrenin başlangıcında müminlerin kurtuluş bulacakları, bunun sonunda da kâfirlerin kurtuluş bulmayacakları beyan buyurulmuş, bu iki grubun gelecekleri gösterilmiştir. Bu; insanlığa büyük bir nasihat demektir.

 

 

 

118.  Ve de ki: Yarabbü. Mağfiret ve rahmet buyur ve sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.

118.     Allah Teâlâ Hazretleri, kullarının kurtuluşa nail olmaları için ilâhi rahmete kavuşmaları için daima ilâhi zatına ilticada, dua ve niyazda bulunmalarının gereğine bir

işaret olmak üzere yüce Peygamberine emrediyor ki: (Ve) Resulüm!. (De ki: Yarabbil.) Ey bana lütuf ve ihsanı sonsuz olan mabudum!. (Mağfiret ve rahmet buyur) böyle çokça niyaz ederek Allah'ın şefkatine sığın (ve) de ki: Yarabbü. (Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın) ancak senin merhametin ve şefkatin sayesindedir kin, bizler felah ve kurtuluşa nail oluruz. Resûl-i Ekrem'e yönelik olan bu ilâhi hitap, onun hakkında bir ilâhi iltifat alâmetidir. Ve onu ümmeti için bir uyulacak örnek göstermek hikmetini içermektedir. Evet.. Her bakımdan masum, olan bir yüce Peygamber ilâhi mağfiret ve rahmeti niyaz eder onlara ihtiyaç gösterirse, artık birçok kusurlardan uzak olmayan ümmetin fertleri içinde elbette lâzımdır ki, daima yüce yaratanın mağfiretini, rahmetini niyaz ederek o sayede kurtuluş ve saadete nail olsunlar.

Bu sûrei celîlenin ilk âyetinde müminlerin kurtuluş bulacakları, bu sonunda da kâfirlerin kurtuluş bulmayacakları beyan buyurulmuş, iki grubun da geleceği gösterilmiştir. Bu, insanlık için büyük bir nasihat demektir. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan yüce mabudumuz!. Bütün mahlûkatın birbirine olan şefkat ve merhameti, senin rahmet denizine göre ondan yararlanmış bulunan bir damla hükmündedir. Biz mümin kulların daima senin sonsuz olan rahmetine, affına ve bağışlamana iltica ederiz, biz âciz kullarını ilâhi rahmetinden ve mağfiretinden mahrum bırakma, Peygamberlerin efendisinin hürmetine!. Salat ve selâm onun ve diğer peygamber ve resullerin üzerine olsun. Hamd sana mahsustur ey âlemlerin Rabbü. Velhamdüleke Yarabbelâlemin..


Sonraki Sayfa