23-MU'MINUN SURESİ

 

 

 

Bu mübarek sûre, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur, yüz onsekiz âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Müminlerin vasıflarını bildirdiği ve onların Allah'ın yardımına nail olacaklarını müjdelediği için kendisine böyle "Sûretül Müminun" unvanı verilmiştir. Bu müminun sûresinin ilk âyetleri ile bundan evvelki Hac sûresinin son âyetleri arasında büyük bir münasebet ve irtibat vardır. Şöyle ki: Hac sûresinin sonundaki âyetler, müminlerin kurtuluşa nail olabilmeleri için kendilerine yedi dinî vazife tebliğ etmektedir. Bu müminun sûresinin ilk âyetleri de yedi vasfı taşıyan, öyle yedi vazifeyi ifa eden, o husustaki ilâhi emre uymuş bulunan müminlerin kurtuluşa başarıya nail olduklarını müjdelemektedir.

Bu müminun sûrei celîlesi, yüce Peygamberlere ait beş kıssayı içermektedir. Özellikle Peygamber Efendimizin kadrinin yüceliğini, muvaffakiyetlere nail olacağını da bildirmektedir. Bu mübarek sûre, Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine ve diğer mukaddes sıfatlarına delâlet ve şahitlik eden başlıca dört nevi kudret eserleri ve insanların yaradılışlarındaki dokuz mertebeyi insanlığın ibret bakışına vazediyor. Bu kadar açık delillere, kanıtlara rağmen küfürlerinde ısrar edip duran inkarcıların da kurtuluştan mahrum, ilâhi cezaya ve ebedî azaba mâruz bulunacaklarını ihtar ediyor. Erhamürrahimin olan Allah Teâlâ'nın mağfiretine, rahmetine iltica edilmesi gereğine de işaret buyurmaktadır. Ve başarı Allah'tandır.

 

 

 

1. Muhakkak ki, müminler kurtuluşa ermişlerdir.

1,   Bu mübarek âyetler, yedi seçkin vasıflara sahip olan müminlerin başarı ve kurtuşa nail ve cennetlerin en yükseğine kavuşacaklarını kendilerine şöylece müjde verilmektedir. (Muhakkak ki, müminler) yani: Cenab-ı Hakkı birleyenler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik edenler, kıyametin vuku bulacağını itiraf edenler, zaruriyyatı diniyeden sayılan hükümleri yerine getirenler (kurtuluşa ermişlerdir) onların gelecekleri emniyete alınmıştır, onların kurtuluş ve saadeti adeta şimdi meydana gelmiş gibi kesin olarak kararlaştırılmıştır. İşte bu gibi müminler, yedi güzel sıfata sahip oldukları için şimdiden kurtuluşa nail olmuş gibidirler. Bu yüce vasıfların birincisi, en mühimi böyle îman, güzel inanç sahibi olmaktır.

5 Felah: Fevz-i necattır. Yani: İstenilen meşru şeylere kavuşmaktır, kötü, nahoş olan şeylerden de kurtulmaktır. İflah da böyle bir fevz-ü necata dahil olmak demektir.

 

 

 

2.  0 müminler ki, namazlarında huşu -tevazu- sahipleridir.

2.    Evet.. Kurtuluşa eren (o müminlerdir ki, onlar) mükellef oldukları ibadetlerin en yükseği olan (namazlarında huşu) tevazu, alçak gönüllülük (sahibidirler.) Namazlarını Cenab-ı Hak'ka kulluk arzında bulunmak için tam bir tevazu ile edaya çalışırlar. Namaz kılarken etrafa bakmayıp yalnız secde yerine bakanlar, elbiselerine, yüzlerine, gözlerine ellerini sürüp durmazlar, Hak Teâlâ'nın manevî huzurunda bulunduklarını düşünerek tam bir edeb ve itidal ile, kalp huzuru ile ve adab ve erkanına riayetle namazlarını kılmaya çalışırlar. Bu da müminlerin ikinci güzel vasfıdır.

 

 

 

3.  Ve o müminler ki, onlar, her lüzumsuz şeyden yüz çevirirler.

3.      (Ve o müminler ki) o muhterem kullarki (onlar her lüzumsuz şeyden) faidesi olmayan, fuzuli sözlerden, hareketlerden, oyun ve eğlence denilen yasak, faydasız şeylerden daima (yüz çevirirler) öyle "lağv" denilen boş, hayatı harcamayı gerektiren ve terk edilmesi hikmet gereği olan şeylere iltifatta bulunmazlar. Bu da onların üçüncü güzel vasıflarıdır.

 

 

 

4.  Ve o müminler ki, onlar zekâtı ifa edenlerdir.

4.      (Ve) kurtuluşa eren (o müminler) dir (ki, onlar zekâtı ifa edenlerdir.) Onlar öyle îman ile, mütevazice bir şekilde bedeni ibadet ile vasıflanmış, lağviyat türünden olan

şeylerden sakınır oldukları gibi malî ibadetlerde de bulunarak hak etmiş olanlara mallarından birer belirli hisse de ayırırlar, bu şekilde de nefislerini arındırmaya, cimrilik lekesinden temizlemeye muvaffak olurlar. Bu da o zatların dürdüncü övülen vasıflarıdır.

§ Zekât; taharet, temizlik demektir. "Tezkiye" de arındırmak, temizleme manasınadır. Faraya verilen bir mal da verenin malını temizleyeceği, ahlâkının güzelleştireceği için ona da zekat denilmiştir.

 

 

 

5. Ve o müminler ki, onlar elbette avret mahallerini muhafaza edenlerdir.

5.      (Ve 0 müminler ki, onlar) temiz bir hayat .aşamaya gayret ederler (avret mahallerini) tenasül organlarını ve şehvet güçlerini daima (muhafaza edenlerdir) haram olan ilişkilerden, insanlık terbiyesine aykırı olan vaziyetlerden kaçınırlar, örtülmesi icabeden azalarını açıvermekten son derece sakınırlar, ahlâka İslâmi edep kurallarına aykırı hareketlerde bulunmazlar. Bu da onların beşinci temiz vasıflarıdır.

 

 

 

6.  Ancak eşleri veya sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri müstesna. Çünkü onlar, -bu halde- kınanılmış değildirler.

6.  (Ancak) kendi (eşleri) nikâhları altında bulunan eşleri (veya sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri) yani: meşru şekilde elde edip kendilerine sahip bulundukları kadınlar (müstesna) bir mümin, kendi eşine ilişkide ve mülkü yemin denilen cariyesine şer'i bir mani bulunmayınca cinsel ilişkide bulunamaz veya cariyesini başkası ile evlendirmişse yine kendisinin cinsel ilişkide bulunması caiz olamaz. Fakat böyle bir şer'i mâni bulunmadıkça bu ilişki caizdir. (Çünkü onlar) o müminler, bu takdirde (kınanılmış değildirler) onların bu şartlar altında eşleriyle, cariyeleri ile cinsel ilişkilerine şer'i müsaade vardır. Bu sosyal hayatın meşru şekilde gelişmesine, devamına bir vesiledir. Artık o kınanıp ayıplanamaz.

 

 

7.  Artık kimler de bunların ötesini istemiş olursa işte haddi tecavüz etmiş olanlar, onlardır, onlar.

7.   (Artık kimler de bunların ötesini istemiş olursa) yani: Herkim kendisi için verilen böyle bir şer'i müsaade dışına çıkmak isterse, kendileriyle cinsel ilişki caiz olmayan kimseler ile böyle bir yasaklanmış şeyi yapmak arzusuna düşerse: Meselâ zinada, oğlancılıkta, mastürbasyonda veya hayvanlarla cinsel ilişkide ve diğer yasak olan ilişkilerde bulunursa (işte haddi tecavüz etmiş olanlar) caiz olan çerçeveyi bırakıp yasak alanlara can atmış, İslâmi terbiyeye muhalefette bulunmuş kimseler (onlardır, onlar.) İşte temiz yaratılıştan uzak düşmüş olanlar, o gibi şahıslardan ibarettir.

 

 

 

8.  Ve o müminler ki, onlar, emanetlerine ve antlarına riayet edenlerdir.

8.     (ve) kurtuluşa eren (o müminler) dir (ki onlar emanetlerine) riayet ederler. Hiç bir kimsenin hukukuna, namusuna, haysiyyetine tecavüzde bulunmazlar. Kendilerine bırakılan emanetleri vediaları sahipleri adına korurlar. Kendileri için birer emanet sayılan hayatlarını, kuvvetlerini de kötüye kullanmazlar. (Ve) onlar (ahidlerine) de, yani: Vermiş oldukları sözlere, yapmış oldukları mukavelelere de (riayet edenlerdir.) Gerek Allah Teâlâ'ya karşı üstlenmiş oldukları ibadetleri, vazifeleri güzelce ifaya çalışırlar ve gerek insanlar ile yapmış oldukları ahit, sözleşme hükümlerini mutlaka yerine getirirler. Bu da o müminlerin şayani takdir olan altıncı vasıflarıdır.

 

 

 

9.  Ve o müminler ki, onlar namazları üzerine muhafazada -devamda- bulunurlar.

9. (Ve) Allah katında makbul olup kurtuluşa ermiş olan (o müminler) dir (ki, onlar) namazlarını tam bir huşu ile kılmakla beraber (Namazları üzerine muhafazada) da (bulunurlar) yani: Namazlarına düzenli bir şekilde devam ederler. Namazlarının farzlarından, sünnetlerinden, âdabından bir şeyi terk eylemez, namazlarını vakitlerinde kılmaya çalışırlar.

Beş     vakit namaza, cuma namazına, teravih ve bayram namazlarına, vitir ve kuşluk namazlarına ve diğer nafile namazlara devam eder dururlar. Namazların en yüce bir

ibadet olduğunu bilerek onları eda ile kalben neşeli, ruhani bir zevke nail olurlar. İşte bu da kurtuluşa kavuşmuş olan hakiki müminlerin yedinci güzel vasıflarıdır.

 

 

 

10. İşte vâris olanlar, onlardır.

10.  O güzel vasıflar ile nitelenmiş olan müminler var ya, (işte vâris olanlar onlardır) Evet.. Yüce makamlara nail, vâris unvanına lâyık olan ancak o zatlardır.

 

 

 

11.  Onlardır ki, firdevse vâris olurlar, onlar orada ebedî olarak kalıcılardır.

11.       İşte (onlar ki) o güzel vasıflara sahip olan müminlerdir ki (firdevse vâris olurlar.) cennetlerin en yüksek derecesini, tabakasını teşkil eden o ebedî saadet mevkiine kendilerine başkalarından miras kalmış gibi sahip bulunurlar. (Onlar, orada) o firdevs cennetinde (ebedî olarak kalıcılardır.) Artık oradan ebedî olarak çıkmayacaklardır. İşte îmanın, Islâmi üstün vasıflara sahip olmanın büyük mükâfatı!

§ Ubadetübnüssamit; Radiallahu anh, Resûl-i Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem efendimizden şu mealde bir hadisi şerif rivayet etmiştir.

§ Cennette yüz derece vardır, her iki derecenin arasındaki mesafe, gök ile yer arasındaki mesafe gibidir. Firdevs ise derece itibariyle cennetlerin en yükseğidir, dört cennetin ırmakları ondan cereyan edip akan, onun üstünde de Rahman'ın arşı vardır.. Artık Allah Teâlâ'dan dileyeceğiniz vakit, ondan firdevsi dileyiniz. Cenab-ı Hak, cümlemize nasip buyursun. Amin..

 

 

 

12.  Ve andolsun ki, insanı çamurdan -ibaret olan- bir hülâsadan yarattık.

12.   Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın birlik, yaratıcılık ve uluculuk sıfatı ile vasıflanmasına ve kudret eserlerine dair delillerin birinci nevini kapsamaktadır. İnsanlığın yaratılış safhalarındaki dokuz değişim mertebesi ve insanlığın hallerinin sonunu bildirerek insanları düşünmeye davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, kullarını uyanmaya davet için şöyle buyuruyor, (ve andolsun ki,) muhakkaktır ki, her yüce yaratıcı, kudret ve büyüklüğüne (insanı) o mahlûk türünü, onların ilk babaları olan Hz. Adem'in yaratılışı içinde (çamurdan) ibaret olan (bir hülâsadan yarattık) yani: Evvelâ Adem Aleyhisselâmı bir toprak ile sudan ibaret olup "sülâle" denilen bir hülâsadan varatmış, sonra da onun neslini yine su ile topraktan meydana gelen yiyeceklerden oluşan meniden vesaireden vücude getirmiş olduk. İşte bu, insanlığın birinci yaratılış mertebesidir.

 

 

 

13.  Sonra onu sağlam bir karargâhta bir nutfe kıldık

13.        (Sonra onu) o hülâsayı veya insan nevini, Hz. Adem'in neslini evlât ve torunlarını (sağlam bir karargahta) annelerinin rahimlerinde 'bir nutfe kıldık) yani; Bel ile göğüsten gelen, meni denilen ak, katı bir su halinde vücude getirdik. Bu da insanlığın ikinci yaratılış mertebesidir.

 

 

 

14.   Sonra o nutfeyi bir donmuş kan yarattık, ardından o donmuş kanı da bir bir parça et kıldık, sonra o et parçasını da kemikler kıldık, kemiklere de bir et giydirdik. Sonra da onu başka bir yaratılışla inşa etmiş olduk. İmdi şekil verici takdir edici olanların en güzeli olan Allah Teâlâ, pek mübarektir.

14. (Sonra O nutfeyi bir donmuş kan yarattık) o meniyi "aleka" denilen kırmızı, uyuşmuş bir kan haline getirdik. Bu da üçüncü bir yaratılış mertebesidir. (Ardından) da (o donmuş kanı da bir parça et kıldık) yani: O uyuşmuş kanı da muazzam kudret ve kuvvetimle bir parça et halinde yaratmış oldum. Bu da insanlığın yaratılışının dürdüncü mertebesidir. (Sonra o et parçasını da kemikler kıldık) o et parçasının büyük bir kısmını da başlar, ayaklar ve bunların aralarındaki diğer kemikler gibi.

§ İzam; denilen kemikler halinde yaratmış olduk. Bu da beşinci yaratılış mertebesidir. (Kemiklere de bir et giydirdik) tekrar o kemikleri gerektiği gibi et ile donattık. Bu da    insanlığın yaratılışının altıncı mertebesidir. (sonra da onu) öyle mertebe mertebe teşekkül eden mahlûku (başka bir halk olarak inşa etmiş olduk) o bir damla su gide

gide hayat sahibi  bir mahlûk halinde dünyaya gelmiş oldu.  Görmekten,  işitmekten  söylemekten, düşünmekten yoksun  olan o mahlûk, daha sonra ruh  sahibi  mahlûk

olarak      dünyaya geliyor, birçok şeyleri düşünebiliyor, simasında fevkalâde eşsiz güzel bir manzara tecelli ediyor. İşte  bu da insanlığın yedinci yaratılış mertebesidir.

(imdi    musavvir olanların) şekil verme ve takdire kadir olanların (en güzeli olan) bütün kemâl sıfatlarına sahip bulunan  (Allah Teâlâ, pek mübarektir.) bütün noksanlık lekelerinden yücedir, bütün kâinatın yaratıcısıdır, her bakımdan ortak ve benzerden yücedir..

§   Bu âyeti  kerimede yaratıcılardan  maksat,  şekil veren, takdir edenlerdir.  Cenab-ı  Hak'kın yaratmış olduğu  şeylerden  birer manzara,  birer şekil ve sünneti tertib ve tanzim    edebilen kimselerdir. Yoksa yoktan var eden, yaratan mânasına olan yaratıcılık, ancak Allah Teâlâ'ya mahsustur. Nitekim diğer bir âyeti kerimede:    

Evet Allah Teâlâ'dan başka halk edici, yaratıcı yoktur. Buna inanmışızdır.

 

 

 

15. Sonra şüphe yok ki, siz, bundan sonra elbette ölmüş kimselersinizdir.

15.    (Sonra) Ey insanlar!. (Şüphe yok ki, siz) bu gelişmiş durumunuz (bundan sonra) öyle büyük harikulade bir şekilde yaratılıp hayata kavuştuğunuzu müteakip takdir edilen zamanlar gelince (elbette ölmüş kimselersinizdir) herhalde hepiniz de öleceksinizdir, bu muhakkaktır, dünya hayatı kimseye kalıcı değildir. Bu da insanlığın yaratılışının sekizinci mertebesidir.

 

 

 

16.  Sonra da muhakkak ki, siz kıyamet günü diriltilip kaldırılacaksınızdır.

16.    Ey insanlar!. Hepiniz öyle dünyaya gelip bir müddet yaşadıktan ve sonunda ölüme tutulmuş olduğnuzdan (sonra da muhakkak ki, siz kıyamet günü) ikinci üfleme gerçekleşince mahşerde toplanmak üzere ilâhi kudret ile (diriltip) kabirlerinizden (kaldırılacaksınızdır) Cenab-ı Hak'kın adalet mahkemesine sevkedileceksinizdir, dünyadaki amellerinize göre hakkınızda sevap ve ceza ile hükmolunacaktır. Bu da insanlığın yaratılışının dokuzuncu mertebesidir. Artık her insan, o sonu düşünmelidir, Allah'ın azabından kurtulup sevaba, mükâfata, cennetlere nail olabilmesi için daha dünyada iken fiil ve amellerini meşru şekilde tanzime çalışmalıdır. 0 ebedî geleceği temine çalışmamak, pek büyük bir felâkettir ki, insanlık sânına asla yakışmaz. Her insan, kendi yaradılışını, ebedî hayatını korumaya çalışmadan geri durmamalıdır, Hak Teâlâ Hazretlerinden de muvaffakiyet niyazında bulunmalıdır. İşte gözlerimizin önünde parlayıp duran bir nice yaratılış eserleri, o yüce yaratıcının varlığına, kudretine, Hanlığına, mahlûkatı hakkındaki merhamet ve şefkatine birer kesin delil bulunmaktadır.

17.  Ve yemin olsun ki, sizin üzerinizde yedi yol yarattık ve biz halktan gafiller olmadık.

17. Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, ilâhi kudretine dair olan ikinci, üçüncü ve dürdüncü nevi delilleri kapsamaktadır. 0 yüce yaratıcının kudretiyle yedi kat göklerin yaratılmış olduğunu, gökten indirilen sular ile yeryüzünde çeşitli bitkilerin, meyvelerin, ağaçların meydana geldiğini, bunlardan ve evcil hayvanlar ile denizlerdeki gemilerden insanlığın ne kadar istifade eder olduklarını birer uyanış ihtarı olmak üzere beyan buyurmaktadır, (ve yemin olsun ki) var olan bir gerçektir ki, Ey insanlar!. (Sizin üzerinizde) sizin üstünüzdeki sonsuz uzayda (yedi yol yarattık) yani: Yedi kat gökleri vücude getirdik, gök kubbeleri o kadar muazzam bir şekilde meydana getirilmiş bulunmaktadır. (Ve biz halktan gafil olmadık) gerek o muazzam mahlûkattan olan göklerden ve gerek diğer yaratılmış şeylerden ve bu cümleden olarak insanlardan, onların ikametgâhlarından habersiz değiliz. Hâşa. Kâinatın yaratıcısı Hazretlerinde gaflet, bilgisizlik düşünülemez. Onların hepsi de o yüce yaratıcının emri ve koruması altındadır. Hepsinin de devamı, değişme ve bozulması, umumun menfaatlerine hizmeti ilâhi iradeye tâbidir, birer ilâhi hikmet gereğidir. Bu âyeti kerime, yüce Allah hakkındaki delillerin ikinci nevini teşkil etmektedir.

§ Teraik; Tarikanın çoğuludur. Gökler, birbirinin benzeri olarak bazısı bazısının üstünde olduğu için onlara "Terayık" denilmiştir. Veyahut gökler, meleklerin yolları olduğu için veya eflâk denilen gökler, güneşin, ayın ve yıldızların yolları sayılıp oralarda dolaşıp durdukları için göklere "teraik" adı verilmiştir.

 

 

 

 

18. Ve gökten kâfi miktar su indirdik, sonra onu yerde yerleştirdik. Şüphe yok ki, biz onu gidermek üzerine de elbette kadiriz.

18.       (ve) Ey insanlar!. Hak'kınızdaki ilâhi lütuflara bakınız ki, Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor: (Gökten kâfi miktar su indirdik) yani: İnsanların ve yerde bulunan diğer hayat sahiplerinin içmeleri, istifade etmeleri için ve ekinlerin vesairenin büyüyüp gelişmeleri için yeryüzüne ilâhi kudret ile gökten yetecek miktarda yağmurlar indirmektedir. Yağmurlar esasen sema tabakasından indiriliyor veyahut yüksekliğinden dolayı kendisine sema denilen buluttan yağdırılıyor. Şöyle ki: Yeryüzündeki denizlerden, büyük ırmaklardan buharlaşarak havaya yükselen sular, orada toplarıp bulut haline geliyor, sonra da soğuk havanın dokunmasiyle yine su haline gelerek yeryüzüne yağmaya başlıyor. Velhasıl ne şekilde olursa olsun bütün bunları yaratan, böyle değişime, oluşuma tâbi tutan ancak Allah Teâlâ'dır. Ondan başka hiçbir kimse yoktan bir damla bile su yaratamaz. Ibni Abbas Radiallahu Teâlâ anhın rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre Allah Teâlâ cennet nehirlerinden yeryüzüne beş ırmak indirmiştir. Biri, Hind ırmağı olan Seyhundur. İkincisi Belh ırmağı olan Ceyhundur. Üçüncüsü ve dördüncüsü de Irak ırmağı olan Dicle ve Fırattır. Beşincisi de Mısır'ın ırmağı olan Nildir. İşte bunlarda semadan indirilmiş olan sular cümlesindendir. Bunlar, insanlık için ne büyük bir ilâhi lütuftur. Evet.. Genab-ı Hak buyuruyor ki: (sonra onu) o suyu (yerde yerleştirdik.) sabit kıldık, ondan yeryüzünün istifadesi, takdir edilen güne kadar devam edip duracaktır. Bununla birlikte (Şüphe yok ki, biz onu) o suyu (gidermek üzerine de elbette kadiriz) onu öyle indirmeye kadir olan bir yüce yaratıcı, onu dilediği zaman mahv ve yok etmeye her bakımdan kadirdir. Buna inanmışızdır. Artık öyle kıymetli hayat veren suların birer ilâhi nimet olduğunu bilip bundan dolayı da kerem sahibi yaratıcımıza şükran arzında bulunmaya devam etmeliyiz.

 

 

 

19.  Sonra sizin için onunla hurmalıklardan, üzümlüklerden bağlar inşa ettik ki, onlarda sizin için birçok meyveler vardır ve onlardan yersiniz.

19.  Evet.. 0 yüce yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (Sonra) o suları indirdiğimizi müteakip de ey insanlar!. (Sizin için) sizin yaşamanız, istifade etmeniz, menfaatine dayalı (onunla) o yeryüzüne indirdiğimiz su ile (hurmalıklardan, üzümlerden) ibaret olan güzel (bağlar inşa ettik) vücude getirdik (ki, onlardan) o bağlarda (sizin için birçok meyveler vardır) onlardan istifade edersiniz, onları alır satar ticarette bulunursunuz (ve onlardan) o bağlardan veya hurmalardan, üzümlerden, öyle faideli meyvelerden (yersiniz) gıdanızı, rızkınızı, geçiminizi temine muvaffak olursunuz.

 

 

 

20.  Ve bir ağaç da -inşa ettik- ki, Turi Sinadan çıkar, yiyecekler için yağ ile bir katı klik ile biter.

20.  Yüce yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (ve) özellikle (bir ağaç da) vardır ki, müstesna bir kıymeti, menfaati içermektedir. Onu da ilâhi kudretimle yaratıp icad ettim (ki) o ağaç, zeytun ağacından ibaret olup, (Turi Sinadan çıkar) orada çokça yetişip çoğalır. Orası onun asıl yetiştiği yerdir. Turi Sina ise, Cenab-ı Hak'kın mukaddes sözlerini Musa Aleyhisselâma yönelmiş olduğu mübarek bir dağın ismidir ki, Mısır ile Şam arasında veya Filistinde bulunmaktadır. O pek kıymetli, faideli ağaç ise (yiyecekler için yağ ile ve) ekmeğe sürülen zeytin yağı gibi (bir katık ile biter) neşvü nema bulur umumun faidesini temine hizmet eder. Bu (18, 19, 20) nci âyetlerde Allah Teâlâ'nın yaratıcılığı, kudret ve şefkati hakkındaki üçüncü nevi delilleri kapsamaktadır.

 

 

 

21.       Şüphe yok ki, sizin için enamda = ehli hayvanlarda bir ibret vardır. Size onların karınlarındakinden içiririz ve sizin için onlarda bir çok menfaatler de vardır. Ve onlardan yersiniz.

21. O yüce yaratıcı Hazretleri şunu da beyan buyuruyor ki: Ey insanlar!, (ve şüphe yok ki, sizin için enam da) deve, sığır, koyun, keçi, denilen evcil hayvanlarda da (bir ibret      vardır) Sular,  daima yenilenip duran  bağlar,  bahçeler  birer  kudret eseri  olduğu  gibi  hayat  sahibi  olan  bu  hayvanatta  birer  büyük  ibret vesilesidir,  bunların

varlıklariyle Allah Teâlâ'nın varlığına, büyüklük ve kudretine ve her dilediği şeyi yaratıp yok etmeğe kadir olduğuna, öldükten sonra dirilmenin de vuku bulacağına pek mükemmel delil getirilebilir. Evet.. Ey insanlar!. Bir kere düşününüz, ne nimettir ki, (size onların karınlarındakinden)yani: Sütlerinden (içiririz) o, sizin için pekfaideli, zevkinize uygun bir şurup mahiyetinde bulunmuş olur. (ve sizin için) Ey insanlar! (Onlarda) o evcil hayvanlarda (birçok menfaatler de vardır. ) Bunların yünlerinden, derilerinden, yavrularından istifade edersiniz, bunları alıp satmak suretiyle de ekonominize bir gelişme verirsiniz, (ve onlardan yersiniz) onların vücutlarından da böyle bir istifadede bulunur durursunuz, onlar size teslim olmaktan geri durmazlar.

 

 

 

22. Ve onların üzerlerine ve gemilerin üzerlerine yüklenilirsiniz.

22.    (Ve onların) develer gibi yüklenmeye kabiliyetleri bulunan hayvanların (üzerlerine ve gemlerin üzerlerine yüklenilirsiniz) bu vasıtalar ile karalarda ve denizlerde rahatça gezmeğe, seyyahatte bulunmaya muvaffak olursunuz. Bütün bunlar insanlık hakkında Allah Teâlâ'nın birer büyük lütuf ve ihsanıdır. Bu (21,22) nci âyeti kerimede yüce yaratıcı Hazretlerinin varlığına, kudretine, ilâhi lütfuna delil getirmek için bu mübarek sûrede getirilmiş olan delillerin dördüncü nevinden ibaret bulunmuştur. Bu hakikat böyle açık iken maalesef yine bir çok insanlar, yüce yaratıcı Hazretlerine kulluk arzında bulunmaktan şükran vazifelerini ifa etmekten kaçınmışlar, kendilerini ikaz ve irşada çalışan zatların nasihatlarına iltifatta bulunmamışlar, yine inkârlarına devam edip gitmişlerdir. İşte yüce Peygamberlere ait kıssalar, bunu pek açık bir şekilde göstermekte, insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır.

 

 

 

23.  Andolsun ki, Nuh'u kavmine gönderdik de dedi ki: Ey kavmim!. Allah'a ibadet edin, sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Artık sakınmada bulunmaz mısınız?.

23.     Bu mübarek âyetler, Nuh Aleyhisselâmın kıssasını, kavminin Allah'ın dinine davet buyurmuş olduğunu bildiriyor. Kavminden ileri gelenlerin de Hz. Nuh'un bir beşer olduğunu ileri sürerek onun risaletini inkâr, kendisine delilik isnat ve bir müddet beklenilmesini tavsiye etmiş olduklarını naklediyor. Hazreti Nuh'un da kavminin inkârına karşı Allah'ın yardımını niyazda bulunmuş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Andolsun ki) muhakkak bir tarihi olaydır ki, vaktiyle (Nuh'u kavmine) Peygamber (gönderdik) insanlığın ikinci babası sayılan o muhterem Peygamber, zamanında bulunan ve kendisiyle aynı lisanı konuşan, bu sebeple aralarındaki bir ırk birliği meydana gelmiş, fakat ilâhi dinden mahrum bulunmuş olan kimselere (dedi ki: Ey Kavmim!) yalnız (Allah'a ibadet edin) çünkü sizin ilâhınız, mabudunuz, yaratıcınız, ancak odur. (Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur) Gerçek mabûd olan ondan başka değildir, (artık sakınmaz mısınız?.) 0 yüce mabudun azabından korkmaz mısınız ki, bir takım mahlûkları mabut tanımış, dalâlete düşmüş bulunuyorsunuz!.

 

 

 

24.  Bunun üzerine kavminden kâfirler olmuş olan ileri gelen bir zümre dedi ki: Bu başka değil, ancak sizin gibi bir insan, istiyor ki, sizin üzerinize üstünlük etsin. Ve eğer Allah dilemiş olsa idi elbette melekleri indirirdi. Biz bunu evvelki babalarımızda işitmedik.

24. (Bunun üzerine) Hazreti Nuh'un bu ihtarına karşı (kavminden kâfirler olmuş olan ileri gelen bir zümre) kavminin eşrafından sayılan dinsiz bir taife, diğer halk takımına (dedi ki: Bu) Peygamberlik iddiasında bulunan Nuh -Aleyhisselâm- (başka değil) öyle iddia ettiği gibi Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber değil, o (ancak sizin gibi bir insan) aranızda bir fark yok, artık o nasıl olur da Peygamberlik gibi bir imtiyaza sahip bulunur!. 0 bu iddiası yi e (istiyor ki, sizin üzerinize üstünlük etsin) sizin âmiriniz olsun, sizi kendi arzusuna tâbi kılsın. (Ve eğer Allah dilemiş olsa idi) size bir Peygamber göndermek, sizi başkalarına ibadetten men eylemek istemiş bulunsa idi (elbette melekleri indirirdi) onları size Peygamber gönderirdi (biz bunu) yani: Yalnız bir Allaha ibadet edilip de başkalarına ibadet edilmemesini veyahut Nuh gibi peygamberlik davasında bulunmuş bir kimseyi (babalarımız arasında işitmedik) geçmiş ümmetler içinde böyle bir Allah'ın birliği inancı anlatılmış değildir.

Bu cahil kavmin sözleri, kendilerinin akıl ve mantığa aykırı şüpheler içinde kalmış olduklarını göstermektedir. Bunlar, taşlardan, ağaçlardan yapılmış putların Hanlığına, mâbudluğuna     inandıkları halde bir insanın peygamber olacağına razı, inanmış bulunmuyorlardı. Düşünmüyorlardı ki: Bütün insanlık fertleri, melekler ile görüşerek dinî

hükümleri o meleklerden bizzat işitip almaya müstait olamazlar. Allah Teâlâ ancak bir kısım seçkin kullarını melekler vasıtasiyle vahyi almaya müstait bir tabiatta yaratmıştır, böyle bir yetenek bütün insanlığa verilmemiştir. Bu hikmete aykırıdır. Bu sapıklar diyelim ki melekler insan şekline girip kendilerine görünecek, Allah'ın hükümlerini tebliğ edecek olsalardı yine o melekleri de insan sanarak inkâr ederlerdi.

 

 

 

25. Bu başka değil, kendisinde cinnet bulunan bir erkek. Binaenaleyh onu bir zamana kadar gözetiniz.

25.   0 cahil taife şöyle bir şüpheye de düşerek dediler ki: (bu) Nuh Aleyh i s selâm (başka değil, kendisinde delilik bulunan bir erkek) onun içindir ki Allah'ın birliğini iddia ederek bizi putlarımıza tapmaktan men ediyor, (Binaenaleyh onu bir zamana kadar gözetiniz) durumunun sonunu bekleyiniz, ya iyileşerek hastalıktan kurtulur, artık öyle bir iddiada bulunmaz veya ölüp gider de biz de onun tekliflerinden kurtulmuş oluruz.

 

 

 

26.  -Hazreti Nuh da- dedi ki: Yarabbü. Bana yardım et, onların beni tekzib etmelerine karşı.

26.     Hz. Nuh da sapıklık içinde çırpınıp duran kavminin durumunu ıslah etmesinden, hidayete, kurtuluşa ermesinden ümitsizliğe düşerek (dedi ki: Yarabbü. Bana yardım et) onlara karşı bana yardım buyur, o inkârlarında ısrar edip duran kâfirleri helak et (onların beni tekzib etmelerine karşı) onları bu yalanlamaları sebebiyle mahv et ve cezalandır. Çünkü bir Peygamberi yalanlamak, onu gönderen zatı da yalanlamak ve hafife almak olur. Artık Allah Teâlâ'nın muhterem bir resulünü tekzib etmek rezaletine cür'et eden kimseler, elbetteki helak olmaya lâyık olmuş olurlar. Onların yeryüzünde dolaşıp durmaları elbetteki, arzu edilmez.

 

 

 

27.    Artık ona vahyettik ki, bizim nezaretimiz ve vahyimizle gemiyi yap. Vaktaki emrimiz gelir de tennûr kaynamağa başlarsa hemen o gemiyi her birinden iki çift, aleyhinde söz geçmiş olandan başka aileni de al ve zulmetmiş olanlar hakkında bana bir hitapta bulunma. Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.

27.    Bu mübarek âyetler de Nuh Aleyhisselâmın bir gemi yapmakla ve mümin olanları o gemiye almakla ve o gemiye binince Cenab-ı Hak'ka hamd etmekle ve bir selâmet sahasına kavuşmasını Hak Teâlâ'dan niyaz eylemekle mükellef olmuş olduğunu bildiriyor ve Hz. Nuh'a ait olan bu birinci kıssada Allah'ın kudretinin büyüklüğüne, yüce peygamberlerin doğruluklarına ve güzelce sonlarına delâletler, işaretler bulunduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. Allah Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Nuh Aleyhisselâm'ın Allah'ın yardımını temennisi sebebiyle (artık ona vahyettik ki) Ey Nuh!. (Bizim nezaretimiz ve vahyimizle) yani: Yüce Mabûd'un hıfz ve koruması ile onun emir ve öğretmesiyle, sana vereceği kuvvet ve yetenek ile (gemiyi yap) seni ve sana tâbi olanları selâmet sahiline erdirecek bir gemi inşa et. Rivayete göre Cibril-i Emin, Cenab-ı Hak'kın emriyle Nuh Aleyh i s selâm'a geminin yapılmasını öğretmiş, ondan ne şekilde istifade edileceğini bildirmiştir. (Vaktaki emrimiz gelir de) yani: Dinsizler hakkında mukadder olan ilâhi emir yaklaşmış olur da (tennur kaynamağa başlarsa) yani: Hz. Ademden intikâl etmiş olan bir ekmek tandırı, adeta aykırı olarak bir su kaynağı kesilmeğe başlaşmış bulunursa veyahut yeryüzünden sular fışkırmaya yüz tutarsa (hemen o gemiye) hayvanların (her birinden iki çift) bir erkek, diğeri dişi olmak üzere ikişer adet al (ve aleyhinde söz geçmiş olandan başka) yani: Helakleri takdir edilmiş bulunan bir eşin ile oğlun Kenandan başka (aileni de al) mümin olan ehlibeytini de evlâdını da o gemiye al (Zulmetmiş olanlar hakkında) küfre düşmüş, nefislerini helake mâruz bırakmış olanlara dair (bana bir hitapta bulunma) onların Tufan azabından kurtulmaları için istekte, bir temennide bulunup durma. Zira (Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.) Onların şirk ve isyanları yüzünden boğulup cezalarına kavuşacakları hakkında ilâhi hüküm tahakkuk etmiştir. Onlar gördükleri birnice mucizelere, apaçık delillere rağmen küfürlerinde devam edip gittikleri için nefislerine zulmetmiş, artık o zulmün cezasına kavuşacakları zaman yaklaşmıştır.

 

 

 

28.  İmdi sen ve seninle beraber olanlar geminin üzerine çıktığınızda de ki: Hamd o Allah'a olsun ki, bizi o zalimler olan kavminden kurtardı.

28. (İmdi) Ey azim sahibi Peygamberlerden olan Hz. Nuh!. (Sen ve seninle beraber olanlar) mümin olan çoluk çocuğun ve diğer müminler ile birer çift hayvanat (geminin üzerine       çıktığınızda) orada oturup yerleştiğiniz zaman, sizi kurtuluşa erdirecek olan Allah Teâlâ'ya şükran arzında bulunarak (de ki: Hamd o Allah'a olsun ki, bizi o

zalimler olan kavimden) o kâfir inatçı kimselerden (kurtardı) onları boğulmaya mahkûm ederek bizi selâmete erdirdi. Evet.. Öyle dinsiz, ahlâksız bir taifenin içinden ayrılıp bir selâmet sahasına ermek, onların uğursuzluğundan dolayı bir felâkete, bir cezaya uğramamak büyük bir lütufi ilâhidir. Artık bundan dolayı o yüce yaratıcıya hamd ve övgüde bulunmak, bir kulluk vazifesidir.

 

 

 

29. Ve de ki: Yarabbil, beni bir mübarek yere indir ve sen indirenlerin en hayırlısısın.

29.   (Ve) Ey sânı yüce Nuh!. (De ki: Yarabbil. beni bir mübarek yere indir) gemimi bir selâmet sahiline kavuştur, beni, bana tâbi olanları hayır ve bereketi bol olan bir yere ulaştırmak lütfunda bulunan (ve sen) Ey Rabbi Kerim!. Şüphe yok ki, (indirenlerin) konuklayanların, bir iltifat yerine kabul edenlerin (en hayırlısısın) çünkü senin ilâhi zatın dilediği kullarını fevkalâde bir şekilde rahmete, nimete kavuşturur, korur.

Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Bizim gibi kullara yönelen en mühim vazife, daima Cenab-ı Hak'ka sığınmaktır, onun lütuflarını, himayesini niyazda bulunmaktır, dünyada da ahirette de hayırlı bir menzile, bir makama kavuşmamızı yüce, merhametli yaratıcımızdan temenni eylemektir ve o yüce rızık vericinin verdiği nimetlerden dolayı ulu zatına daima hamd ve şükürde bulunup durmaktır.

 

 

 

30.  Şüphe yok ki, bunda elbette birnice ibretler vardır ve hakikaten biz elbette pek imtihan edicileriz.

30.     (Şüphe yok ki, bunda) Nuh Aleyhisselâm'ın en garip olan bu kıssasında, müminlerin öyle selâmete kavuşup kâfirlerin bir azap tufanı ile mahv ve yok olmasından (elbette birnice ibretler vardır) Cenab-ı Hak'kın kudretine, Yüce peygamberlerin kadrinin yüksekliğine, onların bildirmiş oldukları şeylerin birer sırf hakikat olduğuna dair birçok deliller, kanıtlar vardır. Bu kıssadan pek büyük bir uyanış dersi alınabilir. Elverir ki, güzelce düşünülsün, (Hakikaten biz elbette pek imtihan edicileriz.) birçok hâdiseler ile kullarımız hakkında bir deneme muamelesi yapmış gibi oluruz. Evet.. İnsanlar, bu dünyada bazı vazifeler ile mükelleftirler, vakit vakit birnice nimetlere nail olurlar, bazan da, bir takım sıkıntılara mâruz kalırlar. Bunlar ile kendilerinin ilâhi hükme uyma dereceleri, ahlâki metanetleri, din bakımından metanet dereceleri meydana çıkmış olur. Bu bir imtihan demektir, bunda muvaffak olanlar büyük mükâfatlara nail olacaklardır, muvaffak olamayanlar da kendi kötü hareketlerinin cezasına uğrayacaklardır. Hak Teâlâ Hazretleri kullarının bütün kabiliyetlerini, onların neler yapıp neler yapmayacaklarını zaten ezeli ilmi ile tamamen bilmektedir. Böyle bir imtihandan maksat ise kullara kendi mahiyetlerini göstermek, onların kendi tercihlerini nasıl kullanmış olacağını meydana çıkarmak, ilâhi adaleti ortaya çıkarmak, ve kullar hakkında Allah'ın delilini gösterip bir itiraza asla mahal bırakmamak gibi hikmet gereği hususlardır. Nuh Aleyhisselâm'ın kıssası için Araf ve Yûnus ve Hud, Enbiya sûrelerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

 

 

 

31.  Sonra onların arkalarından başka bir nesil icat ettik.

31.  Bu mübarek âyetler de insanlara Hz. Nuh'tan sonra Hz. Hud ve Hz. Salih gibi birer Peygamber gönderilmiş olduğunun ve onlara ait bulunan ikinci kıssayı bildiriyor. O insanların Peygamberlerine karşı almış oldukları inkarcı vaziyetlerini ve ahiret hayatını nasıl inkâra cür'et eylemiş bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra onların arkalarından) Nuh kavminin helakini mükeakip (başka bir nesil) başka bir kavim (icat ettik) varlık alanına getirdik, hayata erdirdik. Bu kavimden maksat, tefsircilerin çoğuna göre Ad kavmidir. Bu, Ibni Abbas Hazretlerinden de rivayet olunmuştur. Zaten diğer sûrelerde de Nuh kavminin kıssasından sonra Ad kıssası getirilmektedir ki, kendilerine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti. Bir görüşe göre de bu kavimden maksat, Semûd kavmidir ki, kendilerine Salih Aleyhisselâm gönderilmiştir.

 

 

 

32.  Onların içinde de onlardan bir Peygamber gönderdik, -dedi ki: Siz Allah'a ibadet edin, sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Artık sakınmayacak mısınız?

32.    (Onların içinde de onlardan) onların arasında yetişmiş olanlardan (bir Peygamber gönderdik) ki, o da Hud veya Salih Aleyhimesselâm'dır. O mübarek Peygamber, o

kavmi tevhid dinine davet ederek dedi ki: Ey kavmim!. Siz (Allah'a ibadet edin) ondan başkalarını tanrı kabul ederek kendilerine ibadette bulunmayın. Çünkü (sizin için ondan başka) o ortak ve benzerden münezzeh olan Allah Teâlâdan başka (bir ilâh yoktur) yaratıcılık, mâbudluk sıfatına sahip olan ancak o yüce Allah'tır. (Artık sakınmayacak mısınız?) ilâhi azaptan korkarak şirk ve isyanı terk, yalnız o yüce mabuda ibadet ve itaate devam eylemiyecek misiniz?. Nedir bu sizdeki küfür ve isyan!.

 

 

 

33. Onun kavminden bir taife ki, kâfir oldular ve ahirete kavuşmayı tekzib ettiler ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz halde dediler ki: Bu başka değil, ancak sizin gibi bir insan, sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor.

33.   (Onun kavminden) o yüce Peygamberin kendilerine öyle ihtarlarda bulunduğu cemaatin ileri gelenlerinden (bir taife ki, kâfir oldular) Allah'ın birliğini inkâr ettiler (ve ahirete kavuşmayı tekzib ettiler) uhrevî hayatı, ebedî azabı inkâr edip durdular, Peygamberlerinin ihtarlarını yalan sandılar (ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz) kendilerini birçok nimetlere, evlât ve mallara nail kıldığımız (halde) bunları kendilerine ihsan buyuran yüce yaratıcının Peygamberini tasdik etmiyerek (dediler ki bu) Peygamberlik iddiasında bulunan zat, (başka değil) o da (ancak sizin gibi bir insan) o da sizin gibi aynı yaratılışta, aynı ihtiyaçta bulunuyor. 0 da (sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor.) artık o nasıl Resul olabilir, o cahil kavim, o Peygamberlerin sahip oldukları, yüceliği, seçkinliği, güzel vasıfları görmüyorlar da onların diğer insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacında bulunduklarını görüyorlardı.

 

 

 

34.  Ve eğer siz benzeriniz olan bir insana itaat ederseniz şüphe yok ki, o halde muhakkak hüsrana uğramış kimselersiniz.

34.   (Ve) diyorlardı ki: Ey millet fertleri!.. (Eğer siz benzeriniz olan bir insana) sizin gibi beşeri bir mahiyette bulunan bir mahlûka (itaat ederseniz) onun emir ve yasağına boyun eğer iseniz (Şüphe yok ki, o halde muhakkak hüsrana uğramış) aldanmış, zarar ve ziyana düşmüş (kimselersin!zdir) çünkü kendi benzerini kendi üzerimize tercih etmiş bulunursunuz. Bu inkarcı kimseler, ne kadar bir sapıklık içinde kalmışlardı. İnsani olgunluklara sahip olan, kendilerini dünya ve ahiret saadetine nail etmek isteyen bir zata, bir yüce Peygambere tâbi olmayı bir hüsran sanıyorlardı. Bir takım putlara ilâhlık sıfatı vermeye bir hüsran görmüyorlardı. Halbuki, bundan daha büyük bir hüsran mı olabilirdi?

 

 

 

35.  Size vâd ediyor ki, siz olduğunuz ve bir toprak ve bir takı kemikler kesildiğiniz vakit muhakkak ki, siz çıkarılmış olacaksınızdır.

35.    Yine o inkarcı, yüksek düşünceden mahrum kimseler diyorlardı ki: Ey millet fertleri!. 0 Peygamberlik iddiasında bulunan (size vâd ediyor ki, siz öldüğünüz ve bir toprak ve bir takım) çürümüş (kemikler kesildiğiniz vakit) büsbütün mahv ve yok olmuş olmayacaksınız (muhakkak ki, siz) kabirlerinizden diri olarak (çıkarılmış olacaksınızdır) ilk şekil ve heyetinizi yeniden almış bulunacaksınız.

 

 

 

36.  Ne uzak, ne uzak o vâd olunduğunuz şey!.

36.   0 inkarcılar, böyle yeni bir hayata nail olmayı inkâr ederek diyorlardı ki: (Ne uzak, ne uzak!.) cidden ne derece uzak, garip bir şey!, (o vâd olunduğunuz şey) öyle yeniden hayata nail almak işte ilâhi kudreti takdir edemedikleri için böyle bir inkârda bulunuyorlar, küfürlerinde devam edip duruyorlardı.

 

 

 

37.  0 -hayat- değildir, ancak bizim bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız ve biz tekrar hayata erdirilecekler değiliz.

37. Ve diyorlardı ki: (0) hayat başka (değildir) ayrı türlü tasavvur olunamaz. (Ancak bizim bu dünya hayatımızdan ibarettir) ikinci bir hayat yoktur. Tekrar hayata kavuşmak, mümkün değildir. Biz bu dünyada (ölürüz ve yaşarız) yani: Bizden bazıları, ölür, bazıları doğar dünyaya gelir, bir müddet yaşar. Bu hal asırların yok olmasına kadar böyle devameder, işte hayatımız bu dünya hayatından ibaretti, (ve biz tekrar) öldükten sonra (hayata erdirilecekler değiliz) yeniden hayata kavuşup mahşere sevkedilecek değiliz, o Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bu husustaki iddiası doğru değildir.

 

 

 

38. O başka değil, ancak bir erkektir ki, Allah'a karşı yalan yere iftirada bulunmuştur ve biz ona inananlar değiliz.

38.     O inkarcılar, bu gibi bâtıl sözlerini pekiştirmek için de diyorlardı ki (o başka değil) o peygamberlik iddiasında bulunan kimse de (ancak bir erkektir ki, Allah'a karşı yalan yere iftirada bulunmuştur.) o, öyle Peygamberlik iddiasında ve bizlerin öldükten sonra yeniden hayata erip mahşere sevkedileceğimize dair tehditkârane sözlerinde doğru değildir, o Allah adına yalan söylüyor (ve) artık (biz ona inananlar değiliz) onun sözlerini tasdik etmeyiz.

İşte o müşrik kavim, Peygamberlerinin insan oluşuna bakıp da onların Allah tarafından sahip oldukları yüce vasıflarına ve göstermeye muvaffak oldukları mucizelere bakmıyorlardı, küfürlerinde devam ederek artık ilâhi azaba tamamen lâyık bulunmuşlardır.

 

 

 

39.  - 0 Peygamber de- dedi ki: Yarabbü, beni tekzib ettikleri için bana yardım et.

39.       Bu mübarek âyetler de Hz. Hud gibi kavmi tarafından yalanlanan bir yüce Peygamberin Cenab-ı Hak'tan yardım istemiş olduğunu, bunun üzerine o kavmin bir azap sesi ile mahv ve yok olup gittiğini bildiriyor. Üçüncü bir kıssa olmak üzere de diğer Peygamberlerin kavimlerine gönderilmiş olduklarını ve kavimlerin takdir edilmiş vakitleri gelince inkârları yüzünden helake uğramış, birer ibret verici tarihi olay teşkil etmiş olduklarını bir uyanma vesilesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kavmi tarafından yalanlanmaya devam edilen Peygamber de, Hud ve Salih Aleyhimesselâm da vaki olan devamlı ve güzelce davetine rağmen kavminin îman etmesinden ümidi kesince Cenab-ı Hak'ka dua ve niyazda bulunarak (dedi ki: Yarabbü. Beni tekzib ettikleri için) bu sebepten dolayı onlara karşı (bana yardım et) artık onları durumlarını ıslah etmiyecekler, benim için onlardan intikam al, onları lâyık oldukları âkibete kavuştur.

 

 

 

40.  -Cenab- Hak da vahyen- buyurdu ki: Biraz sonra elbette ki pişman olarak sabahlayacaklardır.

40.    Hak Teâlâ Hazretleri de o Peygamberinin bu dua ve niyazını kabul edip kendisini ilâhi vahyi ile müjdeleyerek (buyurdu ki: biraz sonra elbette ki) o kavim kendilerine gelen azabı görürler de (pişman olarak sabahlayacaklardır.) Öyle küfre, yalanlamaya devam etmiş olduklarından dolayı pişman olacaklarsa da kendilerine bir faide vermiyecektir.

 

 

 

41.  Derken onları gerçekten bir ses yakaladı da biz onları bir sel süprüntüsü kıldık. Ardık zalimler olan kavim için bir uzaklık olsun.

41.      (Derken) onlar öyle yalanlamalarına devam ederken ansızın (onları hakkiyle bir ses yakaladı) kendileri için takdir edilmiş olup müdafaası mümkün olmayan bir ilâhi azap meydana geldi, (de) o ses sebebiyle (biz onları bir sel süpürüntüsü kıldık) "Huşa" selin getirdiği çerçöp ki, su üstünde veya kenarında görünür, (artık zalimler olan kavim için) öyle Peygamberlerini tekzib eden inatçı bir millet için Allah'ın rahmetinden (bir uzaklık olsun) onlar kendi kuvvetlerini kendileri hakkında pek hayır dileyen Peygamberleri aleyhine sarfettikleri için böyle bir bedduaya, bir helake lâyık olmuşlardır.

 

 

 

42.  Sonra onların ardından başka başka kavimler vücude getirdik.

42.      Allah Teâlâ Hazretleri bu mübarek sûrede üçüncü bir kıssa olmak üzere de özet olarak buyuruyor ki: (Sonra onların ardından) öyle Peygamberlerini yalanlamaları yüzünden helake mâruz kalan Nuh ve Hud kavimlerini müteakip (başka başka kavimler vücude getirdik) Salih, Lût, Şüayb Aleyhimesselâm gibi Peygamberlerin kavimleri gibi çeşitli milletler vüdude getirilmiş oldular, onları da kendi itikatlarına; amellerine göre lâyık oldukları âkibetlere kavuştular. Bütün onların tarihi hayatı umum insanlık için birer ibret levhasıdır.

 

 

 

43.  Hiçbir ümmet, ecelini geçemez ve geriye de kalamazlar.

43.    Her kavmin, her insanın bir hayat müddeti vardır, bu Allah katında malûmdur, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Binaenaleyh (hiçbir ümmet, ecelini geçemez) daha hayatı

müddeti tamam olmadıkça ölüp gidemez, (ve geriye de kalamazlar) hayatları müddeti tamam olduğu takdirde artık bir saniye bile yaşayamazlar.. Takdiri ilâhiyi kimse değiştirmeye kadir değildir. Binaenaleyh o kavimler de takdir edilmiş olan zamanları gelince hemen mahvolup gitmişlerdir.

 

 

 

44. Sonra birbirinin ardından Peygamberlerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete Peygamberi geldi ise onun tekzib ettiler. Artık biz de onların bazılarını bazılarına -helak suretiyle- tâbi kıldık ve onları birer acayip hâdise kılmış olduk, artık îmân etmezler olan bir kavim için uzaklık olsun.

44.   Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Sonra) öyle çeşitli kavimleri vücut sahasına getirdiğimiz gibi o kavimlere (birbirini müteakip) aralarında uzunca zamanlar bulunmayarak teker teker (Peygamberlerimizi) de (gönderdik) o muhterem Peygamberler, o kavimleri ilâhi dine davet, kendilerini uyandırmaya gayret edip durdular. Buna rağmen (her ne zaman bir ümmete Peygamberi geldi ise onu yalanladılar) işte Ad, Semud gibi kavimler bu cümledendirler. (Artık biz de onların) o eski asırlar kavimlerinin (bazılarını bazılarına) o yalanlamaları sebebiyle katmak hususunda (tâbi kıldık) artık onlardan insanlar arasında birer ibret verdi haberden başka bir şey kalmamış oldu. (ve onları birer ibret hâdisesi kılmış olduk) tâki, onların başlarına gelmiş olan felâketleri işitip duranlar onlardan öğüt almış olsunlar, (artık îman etmezler olan bir kavim için) Allah'ın rahmetinden (uzaklık olsun.) Öyle birnice âyetleri, hârikaları gördükleri halde ve kendilerinden evvelki kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketleri işitip bildikleri halde onlardan uyanma hissesi almamış bulunan cemiyetler elbette öyle öldürücü bir âkibete lâyıktırlar. Muhakkaktır ki: Kâfirler kurtuluş bulmazlar, ergeç ilâhi azaba kavuşurlar. Müminler de hikmet gereği geçici bir takım dünyevî sıkıntılara uğrasalar da sonları selâmettir, onlar için kurtuluş ve saadet takdir edilmiştir. Onlar dünyada da güzel bir ad bırakmış olurlar.

"Minnet hüdaya devleti dünya fena bulur"

"Baki kalır sahife-i âlemde adımız"

§ Ahâdis; hadisin çoğuludur ki: Sonradan olan şey, söylenilen söz, insandan sonra baki kalan zikir, nam ve nişan demektir. Peygamber efendimizin mübarek sözlerine, fi ilerine ve gördüğü halde men etmediği şeylere de hadis-i şerif denilir. Yahut ühdûsenin çoğuludur ki, kendisinden şaşılacak olan hikâye demektir.

 

 

 

45.  Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u âyetlerimizle ve bir açık delil ile gönderdik.

45.   Bu mübarek âyetler de dürdündü kıssa olmak üzere Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın birçok mucizeler ile, pek kuvvetli bir delil ile Firavunu ve kavminin eşrafını îmana davete görevli olduklarını bildiriyor. Firavun ile kendisine tâbi olanların ise böbürlenerek o iki yüce Peygamberi yalanlamaya cür'et etmiş, nihayet helake maruz kalmış olduklarını, Hz. Musa'ya ise kavminin hidayete nail olabilmeleri için Tevrat kitabı verilmiş olduğu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra) o eski kavimlere gönderilen Peygamberleri müteakip (Musa'yı ve kardeşi Harun'u) da (âyetlerimizle) çeşitli mucizeler ile, onların peygamberlik iddiasında doğru olduklarını gösteren bir takım        hayvancıkların ortaya çıkması gibi, Taunun, kıtlık ve pahalılığın yüz göstermesi gibi deliller ile ve özellikle (bir açık delil ile) asa gibi bir harika ile, öyle çarpmasıyle taşlardan çeşmelerin fışkırmasiyle, denizin yanrılmasiyle sihirbazların meydana attıkları şeyleri yutup yok etmesiyle temayüz etmiş olan pek kuvvetli bir mucize ile (gönderdik) yani: Kudret ve azametle o iki muhterem Peygamberi ilâhi dinî tebliğ etmekle görevlendirdim.

 

 

 

46.  Firavun'a ve onun kavmine. Onlar ise ululandılar ve kendilerini yüksek görür bir kavim oldular.

46. Evet.. 0 iki zat (Firâun'a ve onun kavmine) Firavun'un eşraftan sayılan cemaatine gönderildi, onlara gidip: Yalnız Allah Teâlâ'ya ibadet ediniz, ondan başka mabut yoktur" diye tebligatta bulundular, (onlar ise) Firâun ile kendisine tâbi olanlar ise (ululandılar) kibirlice bir vaziyet aldılar (ve kendilerini yüksek görür bir kavim oldular) hakkı kabulden kaçındılar, başkalarını kahır pençeleri altında yaşatabilmek istediler. 0 mübarek Peygamberlerin değerinin yüceliğini takdir edemediler.

 

 

 

47. Binaenaleyh dediler ki: Bizim benzerimiz olan iki insana îmân eder miyiz onların kavmi ise bizim için kulluk edenlerdir.

47.      (Binaenaleyh) öyle kibirlice, ve inatçı bir şekildeki tavırlarından dolayı (dediler ki: Bizim benzerimiz olan iki insana) bizim gibi insanlık vasfını taşıyan iki şahsa (îman eder miyiz?.) onları tasdik ederek yalnız bir Allah'ın varlığına inanır mıyız? (onların kavmi ise) İsrail oğulları ise (bizim için kulluk edenlerdir) onlar birer köle gibi bize zilletle boyun eğmiş bulunanlardır. Artık onları nasıl tasdik edebiliriz?

 

 

 

48.  Bu cihetle onları tekzib ettiler de artık helak olmuş olanlardan oldular.

48.       (Bu yüzden) böyle yanlış bir düşünce, bir iddia neticesi olarak (onları) Hz. Musa ile Hz. Harun'u Firavun ile taraftarları (yalanladılar artık) Firavun ile kendisine tâbi olanlar (helak olmuş olanlardan oldular.) Kızıl Deniz'de boğulup gittiler, onların iddia ettikleri kuvvetleri, mevkileri kendilerini böyle bir felâketten kurtaramadı. Öyle zayıf, köle sandıkları İ s rai loğ u I lar ı selâmet sahasına erdi, kendileri ise denizin dalgalar arasında mahvolup gittiler.

 

 

 

49.  Andolsun ki, Musa'ya kitap verdik, -kavmi- hidayete erebilsinler.

49.  (Andolsun ki,) muhakkak bir ilâhi lütuftur ki, (Musa'ya) Firavun'un boğulması ve helakinden sonra (kitap verdik) ona Tevrat'ı indirdik. 0 mübarek kitabın hükümlerini kavmi olan İ s rai loğ u I lan 'na telkin buyursun da o sayede onun kavmi, sapıklıktan, cehaletten kurtularak (hidayete) hak yola, marifetlere, dinlerinin hükümlerini idrake (erebilsinler diye) kendilerini öyle bir nimete nail kıldık. Artık onlar da bu ilâhi lütuftan istifade edemez de inkâra, yalanlamaya kalkışırlarsa elbette ki, onlar da Firavun ile taraftarlarının kötü sonuna uğrarlar. "Bu mübarek âyetler gösteriyor ki: Bir takım cahiller, Peygamberleri de kendileri gibi birer insan gördükleri için onlara tâbi olmayı bir alçalma sanmışlardır. Halbuki, insanlar, insanlık itibariyle eşit iseler de haiz oldukları üstün vasıflar itibariyle eşit değildirler. İnsanlar bu bakımdan muhtelif tabakalara ayrılmışlardır. Hak Teâlâ Hazretleri bir kısım kullarını hikmeti gereği bir büyük yeteneğe nail kılmıştır. Onlar birer temiz ruh ile yükseltmiştir, onları birer mukaddes kuvvet ile desteklemiştir, onlarda ruhani ve cismani birer harikulade yücelik tecelli etmekte bulunmuştur. Artık öyle seçkin, yüce yaratılış sahibi zatların pek hayır diler tekliflerine, tavsiyelerine iltifat edilmesi, onun pek büyük bir selâmet vesilesi telâkki olunması icabetmez mi? İşte bu yüceliği takdir edemiyen Firavun ile onun gibi bir insanın maddî servetine, saltanatına bakarak kendisine tapınmakta bulunan cahil kavmi sonunda lâyık oldukları fecî âkibete kavuşmuşlardır. Bu kudret harikasını gören i s rai loğ u I lar ı da daha sonra Musa Aleyhisselâm'a karşı isyankârca bir vaziyet alarak onun emirlerine, Tevrat'ın hükümlerine muhalefette bulunmuşlar, bu yüzden bir yıldırım azabına tutulmuşlardır.

§ Hud, Salih, Musa ve Harun Aleyhimüsselâtü vesselamın kıssaları için "Bakara", "Araf", "Yûnus", Hud", "İbrahim", "Isrâ", "Kehf", "Ta Ha", "Enbiya" sûrelerinin tefsirine de müraacat ediniz!.

 

 

 

50.  Ve Meryem'in oğlunu ve anasını bir harika kıldık ve ikisini bir oturaklı ve akar sulu yüksek bir mekânda barındırdık.

50. Bu mübarek âyetler de Hz, Isa ile muhterem annesine ait beşinci kıssaya ve onların birer ilâhi kudret alameti olduğuna işaret ediyor. Allah'ın dininin yalnızca İslâm dininden ibaret bulunduğunu bildiriyor. Buna rağmen milletlerin muhtelif fırkalara ayrılıp dinlerini aralarında parçalamış ve her taifenin kendi diniyle sevinçli bulunmuş olduğunu gösteriyor. Öyle sapıklık içinde kalmış taifelerin dünyadaki maddî varlıklarının bir kıymeti olmadığını, onların haklarında hayır ve saadetin takdir edilmiş bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Allah Teâlâ kudret ve yüceliğine diğer bir delil olmak üzere buyuruyor ki: (Ve Meryem'in oğlunu) Isa Aleyhisselâmı (ve) bu yaradılış harikasının (anasını) Hz. Meryem'i (bir harika kıldık) onları yüce kudretime delâlet eden birer âyet olarak vücude getirdik. Çünkü Hz. Meryem, son derece temiz yaratılışa sahip olup kendisine hiçbir erkek temas etmemiş olduğu halde Hz. Isa gibi bir melek yüzlüyü doğurmuştur. Isa Aleyhisselâm da babası olmaksızın dünyaya gelmiş, daha beşikte    iken annesinin temizliğini,  kendisinin  peygamber olduğunu  söylemiş,  nasıl  bir kudret hârikası olduğunu göstermiştir.  İşte bunlar,  ne kadar büyük bir ilâhi

kudret alâmetidir, işaretidir. (Ve ikisini) Hz. Meryem ile muhterem oğlunu (bir oturaklı) sabit, geniş, kolaylıkla üzerinde oturulur bir yerde (ve akar sulu) gözlerin göreceği şekilde açıktan akan bir ırmak civarı olan (yüksek bir mekânda barındırdık.) Bu mekandan maksat ise Ibni Abbas Hazretlerine göre Beytülmukaddestir. Diğer zatlara göre de ya Dımışk'tır veya Remke'dir veya Mısır'dır. Veyahut Filistin topraklarıdır.

§ Iyva; İskân etmek, bir yere götürüp yerleştirmek ve ilticada bulunmak manasınadır.

§ Rebve; Yerden yüksek olan mekân demektir. "Main" açıktan akıp gözler ile görülen sudan, ırmaktan ibarettir. Isa Aleyhisselâm için Al-i Imran, Nisa ve Meryem sûrelerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

 

 

 

51. Ey Resuller!. Safi, helâl şeylerden yiyin ve iyi amelde bulunun şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi tamamiyle biliciyim.

51.     Ve Allah Teâlâ beşeriyete vakit vakit birer Peygamber olarak göndermiş olduğu zatlara olan ilâhi hitabını şöylece hikaye buyuruyor: (Ey Resuller!.) Her biriniz, tayyibattan yani: (Safi, helâl şeylerden) yiyi I meleri mubah olan leziz yiyeceklerden, meyvelerden (yiyin ve iyi amelde bulunun) farz ve nafile ibadetlere gizli ve açık olarak devam edin. (şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi) zahiri ve batini amellerinizi (tamamiyle biliciyim) Bir olan yüce zatıma hiçbir şey gizli kalamaz. Herkese amellerine göre mükâfat veririm, artık yüce mabudunuzdan başka hiçbir kimseden korkmayarak ibadet ve itaatinize devam edin.

 

 

 

52.  Ve muhakkak ki bu, -İslâmiyet- bir tek din olarak hepinizin dinidir. Ve ben de Rabbinizim, artık bana ittikada bulunun.

52.     (Ve) Ey Resuller!. Ve ey ümmetler. (Muhakkak ki, bu) beyan olunan İslâm dinî ilâhi şeriat (bir tek din olarak hepinizin dinidir.) Hepinizin bu dinî vahdet üzere devam ve sebat etmeniz gereklidir, (ve) bu din, aranızda tek din olduğu gibi (ben de Rabbinizim) sizi yaratan, besleyen, size rızık ihsan eden ancak benim. Bu hakikati kabul etmeyen şirke düşmüş, helak olmuş olur. (Artık bana ittikada bulunun) benim bir olan zatımdan korkun, ilâhi dine aykırı hareketlerden kaçının, muhtelif kitaplara tâbi olarak boş ihtilâflara düşmeyin.

 

 

 

53.  Fakat ümmetler, fırka fırka olarak aralarında dinlerini parçaladılar. Her fırka kendi yanlarında olan ile mesrurlardır

53.      (Fakat) böyle bir ilâhi uyarıya rağmen (ümmetler grup grup olarak) farklı cereyanlara kapılarak, veya muhtelif kitaplara tâbi olarak (aralarında dinlerini parçaladılar) birlikten sonra iltilâfa düştüler, Yahudi, Hıristiyan, Ateşperest vesaire gibi milletler, muhtelif dinlere tâbi oldular. Ve (her fırka kendi yanlarında olan ile sevinçlidirler.) hakiki bir dine, yani: İslâm dinine mensup olanlar, bu mukaddes dinleriyle övünür ve sevinir oldukları gibi, bâtıl, bozulmuş dinlere mensup olanlar da kendilerinin o makbul olmayan dinlerinden dolayı memnun ve hoşlanır bulunmaktadırlar. Bunlar ne kadar sapıklık içinde yaşadıklarının farkında değildirler. Kendilerine tebliğ edilen İslâmiyet i, o hakiki, ilâhi dinî kabule yanaşmıyorlar.

§ Zubur, kelimesi, Zeburun çoğulu olup fırkalar manasınadır. Kitaplar mânâsını da ifade eder.

 

 

 

54.  Artık sen onları kendi sapıklıklar! içinde bir zamana kadar terk et.

54.   (Artık) Ey hâtemülmürselin!. (Sen onları kendi sapıklıkları içinde bir zamana kadar terket) seni inkâr eden Mekke'deki kâfirleri vesair müşrikleri katledilecekleri veya ölüp gidecekleri bir vakte kadar içine batmış oldukları küfür ve sapıklık dalgaları içinde bırak, onların azaplarını acele isteme. Sen vazifeni ifa etmiş bulunuyorsun, onların halinden, azaba hemen uğramamış olduklarından dolayı üzülmeye lüzum yok, onlar lâyık oldukları âkibete elbetteki, kavuşacaklardır. Bu, Resûl-i Ekrem hakkında bir tesellidir.

 

 

 

55.  Zannediyorlar mı ki, onlara kendisiyle imdad ettiğimiz mal ve evlât ile.

55.    Evet.. O inkarcılar, o batı 1 inanç sahipleri (zannediyorlar mı ki, onlara kendisiye imdat ettiğimiz mal ve evlât ile) öyle dünyada hal rızk, çoluk çocuk vermiş olmakla onları hayra kavuşturmak isteriz. Ne yanlış bir kuruntu!.

 

 

 

56.  Onlar için hayırları hususunda acele ederiz. Hayır anlamıyorlar.

56.  Evet Zannederler mi ki, kendilerine öyle muvakkat şeyleri vermekle (onlar için hayırları hususunda acele ederiz.) Onları biran evvel hayra kavuşturmak dileriz. Ne boş bir düşüncel. (Hayır) onlar (anlayamıyorlar) kendilerinin hayırdan ne kadar uzak olduklarını bilemiyorlar. Kendilerine verilen fâni, dünyevî şeyler, bir yaşça helake götürmek içindir, yani: Kâfirlere hacetlerini, istedikleri dünyevî şeyleri vakit vakit verip onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak içindir. Onlar az

sonra yakalanacaklar, lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Nail oldukları nimetlerin şükrünü ifa etmemiş olacakları için bundan dolayı da ayrıca cezalandırılacaklardır. Binaenaleyh öyle hakiki bir dinden mahrum kimselerin dünyada geçici bir zaman için elde edebildikleri fani varlıkların, servetlerin haddizatında bir kıymeti yoktur, gıpta edilecek, kazanılmaya ve takibine çalışılacak şey, müminlerin halleri ve davranışlarıdır.