|
38. Şüphe yok ki, Allah
Teâlâ îmân eden kimselerden kâfirlerin eziyetini defeder. Muhakkak ki, Allah
Teâlâ herhangi bir haini, nankörü sevmez.
38. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın müminleri vazifelerini ifâ etmelerine engel olan kâfirlere karşı
müdafaaya ve zafere nail buyuracağı müjdeliyor. Öyle zulme, uğratılmış,
yurtlarından çıkarılmış olduklarından dolayı müslümanları cihada izinli
olduklarını ve cihadın meşru oluşundaki hikmet ve faydayı bildiriyor. Ve Cenab-ı
Hak'kın ne gibi yüce vasıflara sahip olan kullarına yardım edeceğini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, müminlere yardım edeceğine vâd buyurmuştu.
Bu ilâhi
vâd'ini pekiştirmek ve
bunun sebebine işaret etmek için de şöyle buyuruyor: (şüphe yok ki, îman eden
kimselerden kâfirlerin eziyetlerini defeder) müminler kalben mutmain olsunlar,
Hak Teâlâ, düşmanlarına karşı müminlere zafer verecektir, onları hac gibi,
vazifelerini yerine getirmekten men edemiyeceklerdir. (Muhakkak ki, Allah Teâlâ
herhangi bir haini) yani: Herhangi emanetlere, Hak Teâlâ'nın emirlerine ve
yasaklarına hiyanet edenleri ve herhangi (nankörü) Cenab-ı Hak'kın verdiği
nimetleri inkâr edenleri, küfre ve şirke düşmüş olanları (sevmez) onlar Allah'ın
muhabbetine lâyık olamazlar.
39. Kendileriyle savaşta
bulunulanlara zulm olunduklarından dolayı izin verildi, ve şüphe yok ki, Allah
onlara yardım etmeğe elbette kadirdir.
39. (kendileriyle sa açta
bulunanlara) yani: Kendilerine karşı kâfirler tarafından savaşa başlanılmış olan
müslümanlara (zulm olunduklarından dolayı) onların hayatlarına, yurtlarına,
dinlerine tecavüzler vuku bulmakta olduğu için bu sebeple müslümanların cihadda
bulunmalarına o zalim kâfirlere karşı savaşa atılmalarına (izin verildi) artık
kendilerine ruhsat verilmiştir. (Ve şüphe yok ki, Allah onlara) o zulme uğramış
olan müslümanlara (yardım etmeğe) onları zafere nail buyurmaya (elbette
kadirdir.) onun ilâhi kudreti her şeye fazlasıyla yeterlidir, bunda asla
tereddüt edilemez. Bu ilâhi beyan, müslümanların zaferlere nail olacaklarına
dair bir müjdeyi içermektedir. Nitekim o zulme uğramış olan müslümanlar az sonra
birnice zaferlere, fetihlere nail olmuşlardır.
§ Bu âyeti kerime, cihada
müsaade için ilk nazil olmuş olan bir âyeti kerimedir. Hz. Peygamberin
hicretinden ashab-ı kiram, müşriklerden pek çok eziyet görmekte idiler.. Bu
zatlar Resûl-i Ekrem'e müracaat ettikçe kendilerine sabır etmelerini tavsiye
ediyordu. "Bana savaş için emir verilmemiştir." diye buyuruyordu. Vaktaki hicret
vuku buldu, artık cihada izin verildiğine dair bu âyeti kerime nazil oldu.
Halbuki, bundan evvel yetmişten fazla âyet ile savaşmaktan nehy edilmişti. İşte
müslümanlıkta savaşın meşruiyeti, öyle bir zulüm ve tecavüze karşı bir müdafaa
zaruretine mebni meşru kılınmıştır
40. Onlar ki, haksız
yere, ancak Rabbimiz Allah'tır, demelerinden dolayı yurtlarından çıkarıldılar.
Eğer insanların bazılarını bazıları ile Allah'ın defetmesi olmasa idi
manastırlar, kilisler, havralar, ve içlerinde Allah'ın adı çok zikredilen
mescitler elbette ki, yıkılırdı, ve elbette ki Allah kendi dinine yardım
edenlere yardım eder. Şüphe yok ki, Allah elbette pek kuvvetlidir, pek
izzetlidir.
40. (Onlar ki,) o zulme
uğradıklarından dolayı kendilerine cihat için izin verilen zatlar ki (haksız
yere) yurtlarından çıkarılmasını gerektiren bir sebep olmaksızın (ancak Rabbimiz
Allah'tır demelerinden) Allah'ın birliğine inanmış bulunmalarından, öyle
yurtlarında, kalmalarını icabeden bir yüce ikrarlarından dolayı (yurtlarından
çıkarıldılar) Mekke-i Mükerreme'den çıkıp Habeşistan'a, Medine-i Münevvere'ye ve
diğer yerlere hicrete mecbur edildiler. İşte bu mağdur, mazlum zatlar, o
düşmanlarına karşı cihada izinlidirler, bu cihad, bir hikmet gereğidir. Evet..
(Eğer insanların bazılarını bazılariyle Allah'ın defetmesi olmasa idi) yani:
Eğer Hak Teâlâ, savaşı takdir buyurmasa idi, müminleri her asırda kâfirlerin
üzerine musallat, o kâfirler ile cihada mezun kılmasa idi, elbette bir takım
dinsizler, kendi zamanlarındaki muhtelif milletler üzerine saldırır, onların
yurtlarını istila eder, mabetlerini harab eder dururlardı. Artık rahiplere ait
(manastırlar) Hıristiyanlara ait (kiliseler) ve Yahudilere ait olup da ibranice
seluta ve muarrebine "selevat" denilen (havralar ve) müslümanlara ait olup da
(içlerinde Allah'ın adı) mukaddes isimleri (çok zikredilen mescitler) İslâm
mabetleri, camileri (elbetteki, yıkılırdı.) Birçok dinsiz zalimler cür'et
göstererek bu gibi ibadet mahallerini tahribe çalışır dururlardı. Fakat her
asırda dindar olan ümmetlerin ilâhi dinî müdafaa için cihada mezun olmaları
diğer kavimlerin de birbirleriyle çarpışıp durmaları mabetlerin öyle umumi
şekilde tahrib edilmesine mâni olmuştur, (ve elbetteki) andolsun ki, (Allah
kendi dinine) kendisinin velilerine, mümin kullarına (yardım edenlere yardım
eder.) nitekim Hak Teâlâ Hazretleri müminler hakkındaki bu vadini yerine
getirmiş, kıymetli muhacirleri, saygı değer ensarı arap müşriklerine, rum
kayserlerine, acem kisralarına galip kılmış, islam orduları o düşmanları mağlup
ederek onların ülkelerine sahip olmuşlardı, (şüphe yokki, Allah elbette pek
kuvvetlidir) her dilediğini vücude getirmeğe kadirdir. İşte ehli Islama zaferi
de bu cümledendir. Ve o yüce yaratıcı (pek izzetlidir) en büyük bir azamet ve
galibiyet sahibidir. Onun iradesinin tecellisine mâni olacak bir kuvvet,
mutassavver değildir. Hak Teâlâ'nın bu âlemdeki hikmetli mukadderatı
daha gözlere çarpacaktır. Meselâ: Sovyetler gibi bir takım
dinsizler, bütün dinleri mahvetmek, bütün
ibadethaneleri yeryüzünden
kaldırmak istemektedirler. Halbuki, Cenab-ı Hak, buna meydan vermemektedir de
inşallah kıyamete kadar kendi varlığını, kendi mukaddesatını muhafazaya muvaffak
olacaklardır.
Onların karşısında bir çok
milletler, hükümetler bulunarak kendi yurtlarını, mabetlerini müdafaaya,
muhafazaya çalışıyorlar muaffak oluyorlar. İslâm âlemi de inşallah kıyamete
kadar kendi varlığını kendi mukaddesatını korumaya muaffak olacaktır.
41. Onlar ki, eğer onları
yeryüzünde yerleştirirsek - bir iktidar makamına getirirsek- namazı dosdoğru
kılarlar ve zekâtı verirler ve iyiliği emir ederler ve kötülükten mert eylerler
ve bütün işlerin akibeti ise Allah Teâlâ'ya aittir.
41. (Onlar ki) o
müslümanlar ki, o yurtlarından çıkarılmış muhacirler ile onlara yardım eden
ensarı kiram ki, o pek muhterem seçkin sahabe ki (eğer onları yeryüzünde
yerleştirirsek) onları bir iktidar makamına getirirsek, cihada izinli
olduklarından dolayı İslâm varlığını müdafaaya başlarsa onlar dininin direği,
kulluk arzının en büyük vesilesi olan (namazı dosdoğru kılarlar) dünya ile
meşguliyetleri bu yüce ibadetlerine mâni olmaz. (Ve) o muhteren zatlar (zekâtı
verirler) milletin fakirlerini himaye ederek onlara kendi servetlerinden bir
hisse ayırırlar, sırf kendi menfaatlerini düşünmezler. (Ve iyilik ile emir
ederler) bütün insanlığın hayrını, selâmetini arzu ettikleri için onları irşada
çalışır, onlara güzel, hayırlı, faideli şeyleri tavsiyede bulunurlar (ve) o
hayır ister zatlar insanları kötülükten, zararlı, çirkin, umumun selâmetine
aykırı şeylerden (nehy ederler) bütün insanlığı fenalıklardan korumak ister,
herkesin de bir fazilet, bir huzur, bir selâmet dairesinde yaşamasını isterler.
Ne yüce insani olgunluklar!. Gerçekten de Cenab-ı Hak'kın vaktiyle beyan
buyurmuş olduğu bu yüce vasıflar, bütün eshabı kiramda hakkiyle meydana gelmiş,
o muhterem zatlar fetihlere nail olunca hem bizzat ibadet ve itaate fazlasıyla
devam etmekte bulunmuşlar, hem de bütün insanlığın güzel bir toplum halinde
yaşamasını temin için çalışmışlar, bütün insanlık dünyasını nasihatlariyle
aydınlatma ve ıslaha çalışmışlardır. (Ve bütün işlerin âkibeti ise Allah
Teâlâ'ya aittir) Evet.. Bütün kâinat olayları hikmet sahibi yaratıcının,
takdirine racidir. Bütün kâinatta müstakilen hâkim, tasarrufa kadir olan ancak
yüce yaratıcıdır, âhiret âleminde de yalnız onun hükmü tecelli edecektir, onun
izni olmadıkça hiç bir kimse bir söz söylemeğe bile kadir olamayacaktır.
42. Ve eğer seni tekzib
ederlerse -üzülme- muhakkak ki, onlardan evvel Nuh, Ad ve Semud kavmi de
-Peygamberlerini- tekzib etmişti.
42. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekremden evvelki Peygamberlerin de kavimleri tarafından yalanlanmış
olduklarını beyan ile Peygamber efendimize teselli veriyor. 0 yalanlayan eski
kavimlerin nasıl birer müthiş biçimde helak olduklarını düşünmek için gözler
önüne koyuyor. Zamanı saadetteki inkarcıların yeryüzündeki gezip de geçmiş
kavimlerin nasıl mahvolup gitmiş olduklarına ibretle bakmadıklarını
kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son peygamber! (Eğer) kavmin (seni tekzib
ederlerse) senin peygamberliğini inkâr ederek sana ve eshabına zahmet
verirlerse, sizi hicrete mecbur kılarlarsa üzülme sabret (Muhakkak ki onlardan
evvel) o seni inkâr edenlerden önce (Nuh, Ad ve Semud kavmi de) Peygamberlerini
(tekzib etmişti) onlar, büyük kuvvetlere, büyük cüsselere, muhteşem yurtlara
sahip idiler. Fakat sonra yalanlamaları yüzünden nasıl felâketlere uğradılar!.
Bir düşünülmeli!.
43. Ve İbrahim'in kavmi ve
Lût'un kavmi de tekzib etmişti.
43. (Ve İbrahim'in) o
kibirli, zulûmkâr (kavmi ve Lût'un) pek kötü ahlâk ve davranış sahibi kimseler
olan (kavmi de) o muhterem Peygamberlerini (tekzib etmişti) onlar da bu
yalanlamaları yüzünden ilâhi kahra uğradılar.
44. Medyen ahalisi de
-tekzib etti- Musa da tekzib olundu. Nihayet o kâfirler için bir mühlet verdim,
sonra onları yakaladım. Artık -onların yaptıklarını- inkârım nasıl oldu bir
düşünmeli!.
44. (Medyen ahalisi de)
o pek çok servet ve mala sahip olan şahıslar da kendilerine gönderilmiş olan
Peygamberleri Şüayb Aleyhisselâm'ı yalanladılar, sonunda bu
yüzden bir azap sayhası ile
helak olup gittiler. Özellikle birnice mucizeler ile müeyyed olan (Musa da
tekzib olurdu) o muhterem zat, kavminin vesairenin ne kadar ezasına, zulüm ve
gadrine mâruz kaldı (nihayet o kâfirler için bir mühlet verdim) onları o
yalanlamalarını müteakip hemen helak etmedim, ilâhi delilim tamam olmak için
onları bir uyanabilecekleri miktar daha yaşattım. Fakat onlar uyanmadılar,
küfürlerinde devam ettiler (sonra onları yakaladım) o kavimlerden her birini
kendisine verilen mühleti müteakip tutup helake uğrattım (artık) onların, o
Peygamberlerini tekzib eden kavimlerinn yaptıklarını, kötü amellerini,
hareketlerini (inkârım) çirkin görmem, gayri meşru saymam (nasıl oldu!)
haklarında ne gibi cezaları gerektirdi, herbiri nasıl bir felâkete uğrayarak
helak olup gitti!. Bu tarihi facialar şimdiki tekzib eden kâfirlerin bir
düşünmeleri icabetmez mi? Artık resulüm sen de kendini teselli et, seni inkâr
edenlerin âkibetleri de öyle birer felâketten başka olmayacaktır.
45. Evet.. Nice beldeyi o
zalim olduğu halde onu helak ettik ki, onun duvarları, tavanları üzerine
yıkılmış, ve nice muattal kuyu ve nice yüksek köşk -sahipsiz bırakılmıştır-.
45. (Evet.. Nice
beldeyi) bir çok eski şehirler ahalisini (o) beldeler ahalisi (zalim olduğu
halde) küfre düşmüş, Peygamberlerini yalanlamış bulundukları için (helak ettik
ki, onun) o beldelerden her birinin (duvarları, tavanları üzerine yıkılmış)dır.
Yani: Birer azap sebebi ile tavanları çökmüş, sonra duvarları da o tavanların
üzerine yıkılmış, pek ibretbahş bir manzara vücude gelmiştir, (ve nice muattal
kuyu) sahiplerinin helâkiyle terk edilmiş bir halde kalmıştır, (ve nice yüksek
köşk) de sahiplerinin ölmeleriyle başıboş bırakılmıştır. Bütün bunlar ne mühim
birer ibret levhası!.
46. Yeryüzünde gezip
dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlar ile düşünecekleri kalpler olsun veya
onlar ile işitecekleri kulaklar olsun. Velhasıl -onların- gözleri körleşmez
fakat göğüsleri içindeki kalpleri körleşir.
46. Artık Ey son
peygamber!, seni yalanlayan kâfirler de (yeryüzünde gezip dolaşmadılar mi ki)
bir kısmı ticaret vesaire maksadiyle dolaşmakta bulunmuşlardır, bir kısmı da bir
seyyahate çıkıp da o ibret verici tarihi beldeleri, o helake uğramış kavimlerin
eski yurtlarını, eserlerini görmeli değil midirler ki, (kendileri için onlar
ile) öyle gözleriyle gördükleri ve görecekleri şeyler sebebiyle (düşünecekleri
kalpler olsun) o tarihi felâketleri kalben düşünebilsinler, (veya kendileriyle
işitecekleri kulakları olsun) o kulaklar ile helake uğramış eski kavimlere ait
tarihi haberleri dinleyip duymuş bulunsunlar. (Velhasıl) sözün özü onların
(gözleri körleşmez) onların zahiri gözleri görüp duyuyor, sapasağlam (velâkin
göğüsleri içindeki kalpleri körleşir) akıllarını zâyederler. Heva ve hevese
kapılırlar, bir takım hâdiselerden ibret almak için düşünceye dalmazlar; bu
şekilde asıl kalben körleşmiş bulunurlar. Artık onlar, gün gibi açık olan bir
yüce Peygamberin risaletini, dinini inkâra cüret ederler, kendilerini ebedî
azaba mâruz bırakmış olurlar.
47. Ve senden azabın acele
gelmesini isterler. Halbuki, Allah vadinden asla dönmez ve şüphe yok ki, Rabbin
katındaki birgün, sizin sayacaklarınızdan bir yıl gibidir.
47. Bu mübarek
âyetler, azaplarını alay yoluyla alelacele isteyen inkarcıları tehdit
etmektedir. Nice inkarcı kavimlerin sonunda helak olup azaplara kavuştuklarını
ihtar buyuruyor. Mümin, salih olan kulların nail olacakları mükâfatları,
inkarcıların, hakkı ibtale koşup duranların da pek fecî âkibetlerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resulüm!. İnkarcıların bir gün ilâhi azaba
uğrayacaklarını kendilerine tehdit için bildirdiğin zaman, onu inkâra devam
ederler (ve) o inkarcılar (senden azabın acele gelmesini) bir alay yoluyla
(isterler) inkârlarından vazgeçmezler (halbuki, Allah vadinden asla dönmez) vad
edilmiş olan azap mutlaka meydana gelecektir, velevki, hikmet gereği bir müddet
tehire uğrasın. Cenab-ı Hak, halimdir, cezaları acele vermeyip bir müddet tehire
bırakması da bir hikmet gereğidir, (ve şüphe yok ki, Rabbin katındaki bir gün)
yani: Ahirette kâfirlerin azap görecekleri bir gün (sizin) dünyada
(sayacaklarınız) seneler (den bin yıl gibidir) o bir gün, böyle bir seneye
denktir. Artık öyle şiddetli devamlı bir azap gününü ne için öyle alelacele
istiyorlar. Allah Teâlâ halim, çok sabırlı oduğu için onların azabını bir müddet
ertelemiş oluyor. Maamafih onların bir çoğu bir müddet sonra Bedir gazvesinde
katledilerek va'd edilen cezalarına kavuşmuşlardır.
48. Ve nice belde vardır
ki, o zalim olduğu halde ona mühlet verdim. Sonra da onu yakaladım. Ve bütün
dönüş de banadır,
48. O inkarcılar,
tarihten ibret almalı değil midirler?. Cenab-ı Hak buyuruyor ki (ve nice belde
vardır ki, o) beldenin ahalisi de o inkarcılar gibi (zalim olduğu halde ona) o
belde ahalisine de vaktiyle (mühlet verdim) şimdi bu inkarcılara verilen mühlet
de o kabildendir, (sonra da onu yakaladım) azaba uğrattım (ve bütün dönüş de
banadır) hepsi de ölüp mahşere sevkedileceklerdir, hiç birisi kendisini
kurtaracak bir kimseye iltica edemiyecektir. 0 azaplarını acele isteyenler de bu
cümledendirler. Artık lâyık oldukları azaplardan nasıl kaçıp kurtulabilirler ki,
o azapları inkâr ederek alaycı bir şekilde istemekte bulunuyorlar?.
49. De ki: Ey insanlar!.
Muhakkak ki, ben sizin için ancak apaçık bir korkutucuyum.
49. Ey Resulüm!. 0
inkarcılara, bütün kavmine vesair insanlara hitaben (de ki,) ey insanlar!. Ey
mükellef olan insanlık zümresi!. (Muhakkak ki, ben sizin için ancak apaçık bi
korkutucuyum) benim peygamberlik görevim size Allah'ın azabını bildirerek sizi
îman ve iyilik dairesinde yaşamaya davet etmektir. 0 azabın inkarcılara ne zaman
yöneleceğini ise ancak Cenab-ı Hak bilir. Onu benden sormanıza mahal yok.
50. O kimseler ki, îmân
ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular, onlar için bir mağfiret vardır ve
kerim bir rızık vardır.
50. (Artık o kimseler ki
îman ettiler) ilâhi dinî kabul ve ikrar ederek (güzel güzel amellerde
bulundular) îman iddialarını tasdik ve teyid eden namaz gibi, oruç gibi güzel
ibadetlere devam ettiler, haram olan şeylerden kaçındılar (onlar için bir
mağfiret vardır) insanlık icabı kendilerinden meydana gelen bazı günahları,
kusurları Cenab-ı Hak, af eder ve örter (ve) onlar için (kerîm) devamlı, hal
(bir rızk vardır) onlar dünyada ganimetlere vesaireye nail olurlar, âhirette de
cennetin sonsuz nimetlerine kavuşmuş bulunurlar.
51. Ve o kimseler ki,
bizim ayetlerimiz hakkında muacizler olarak koşuşmuşlardır, işte onlar
cehennemin sahipleridir.
51. (Ve) bilakis (o
kimseler ki,) îmandan mahrum oldular (bizim âyetlerimiz hakkunda) Kur'an-ı
Kerim'i -hâşâ- ibtal, kıymetini gidermek, inkarcıları ona intisaptan men etmek
kasdiyle (muacizler olarak) yani: Hazreti Peygamber'e tâbi olanları âciz
sayarak, onları îmandan geri bırakmak isteyerek (konuşmuşlardır) öyle lanetlice
bir çalışma ve gayrette bulunmuşlardır (işte onlar) için devamlı azap vardır,
onlar (cehennemin sahipleridir) onlar o cehennem azabına ebedî şekilde lâyık
olmuş kimselerdir. Artık onlar, asil âciz ve azaplara lâyık olan kimselerin
kendilerinden ibaret olduğunu bilmeli değil midirler?.
52. Ve senden evvel bir
Resul bir nebi göndermedik ki, illâ bir temennide bulunduğu zaman onun
temennisine şeytan bir şey atıvermiştir. Fakat Allah şeytanın attığım defeder,
sonra Allah âyetlerini muhkem kılar ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.
52. Bu mübarek âyetler,
yüce Peygamberlerin ümmetleri hakkında temenni edip beyan buyurdukları şeylerin
yanlış telâkki edilmeleri için şeytanın insanlara vesvese atar olduğunu, Cenab-ı
Hak'kın ise o vesveseyi def ve yok edip Peygamberlerinin beyanlarının tesbit
buyurduğunun bildirmektedir. Ve öyle bir vesveseye müsaade edilmesinin ise
kalplerinde bir manevî hastalık ve katılık bulunanlar hakkında bir imtihan için
olduğunun, o vesveseyi red edip ve Peygamberlerin beyanlarını sırf hakikat bilen
ehli ilim için de bir sevap vesilesi bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Ve) Ey son Peygamber!, (senden evvel) bir çok kavimlere (bir Resul) ilâhi vahye
semavi bir kitaba veya sahifelere nail bir Peygamber (ve bir nebi) ilâhi vahye
nail, bir Resulün kitabiyle amel eden, onun hükümlerini ümmetine tebliğ ile
görevli memur bir Peygamber (göndermedik ki, illâ) o Peygamber (bir temennide
bulunduğu zaman) ümmetine karşı bir dinî hükmü tebliğ veya kendi tarafından
diyanete, ahlâk ve fazilete dair bir şeyi beyan ve onun kabul edilmesini kalben
arzu ettiği vakit (onun) bu (temennisine) o Peygamberin öyle yüce arzusuna
(şeytan bir şey atıvermiştir.) Onu dinleyenlerin kalplerine bir vesvese düşürmek
istemiştir. O Peygamber tarafından tebliğ edilen şeylerin yanlış telâkki edilip
güzelce takdir edilmemesini sağlamıştır.
§ Bütün Peygamberler, masum
oldukları için bir dinî hükmü ümmetlerine bir hatâ neticesi olarak yanlış bir
şekilde telkin etmiş olmazlar. Ancak sonra şeytan veya şeytan yaratılışında olan
bir takım bozguncu kimseler o telkini yanlış göstermeğe çalışırlar. Nitekim:
Kadı I yaz merhum "Kitabüşşifa" da diyor ki: Bütün ümmetin icmaı vardı ki,
Peygamberimiz Aleyh i s selâtu vesselam, tebliğ eylediği şeylerde masumdur. Öyle
hiç bir şeyin aksini ne kasden, ne âmden, ne sehven, ne de gaflet olarak haber
vermiş değildir. Binaenaleyh bütün Peygamberlerin tebligatında yanlışlık vuku
bulmuş değildir. Belki şeytanlar, o tebligatın yanlış anlaşılması için bazı
kimselere vesvesede bulunmuş olurlar. Bunun hilâfina olan rivayetler, bâtıldır,
uydurma kabilindendir, onlara iltifat olunamaz. Evet. 0 şeytanlar, bir kötü
maksatta öyle vesveselerde bulunurlar: (Fakat Allah şeytanın attığını) kalplere
düşürdüğü yanlış fikirleri, tevitleri (defeder) onların bâtıl olduğunu ortaya
çıkarır. (Sonra Allah âyetlerini muhkem kılar) onların yüce mahiyetleri tecelli
etmiş olur. Cenab-ı Hak, elbette buna kadirdir (ve Allah âlimdir) mahlûkatının
bütün hallerini bilir ve (himet sahibidir) bütün emirleri, yasakları ve her
vücude getirdiği şey bir hikmete, bir menfaata dayanmaktadır. Peygamberlerin
temennilerine, çatışıp çabalamalarına karşı şeytanların öyle vesveselerde
bulunmalarına, o temennileri yanlış göstermeğe çalışmalarına meydan verilmesi de
bir hikmete mebnidir.
53. -Şeytanın bu
vesvesesine müsaade verilmesi ise- şeytanın atıverdiği şeyin kalplerinde
hastalık olan kimselere ve yürekleri katı olanlara bir imtihan kılınması
içindir. Ve şüphe yok ki, zalimler bir uzak ayrılık içindedirler.
53. Evet.. Şeytanın öyle
vesvesesine meydan verilmesi de (şeytanın atıverdiği şeyin) o Peygamberlerin
telkin at inin yanlış anlaşılması için yaptığı vesvesenin (kalplerinde hastalık
olan kimselere) şek ve nifak bulunanlara (ve yürekleri katı olanlara) hakkı
kabulden kaçınan müşriklere (bir imtihan) bir tecrübe sebebi (kılınması içindir)
bu dünya bir imtihan âlemidir, birçok kimseler çeşit çeşit imtihanlara tâbi
tutulurlar, bununla mahiyetleri meydana çıkarılmış olur. Sağlam yaratılışını
koruyan, bu imtihanda muvaffak olur, hakka sarılır, şeytani vesveselere
kapılmaz, lâyık olduğu âkibete kavuşur. (Ve şüphe yok ki, zalimler) öyle kalp
hastalığına, tabiat katılığına tututmuş olanlar, haki katları değiştirmeğe
çalışan insanları mukaddesatından uzak düşürmek isteyenler (bir uzak ayrılık
içindedirler) onlar, Allah'ın seçkin kullarından ayrılmış, bunlara karşı
şiddetli bir düşmanlıkta, tam bir muhalefette bulunup durmuş kimselerdir.
54. Ve bir de
kendilerine ilim verilmiş olanların bilmesi içindir ki, şüphesiz o. -Kur'an-
Rabbin tarafından -gelmiş- bir hakikattir. Artık ona îmân etsinler de onun için
kalplerinde bir itminan meydana gelmiş olsun. Ve şüphe yok ki, Allah, îmân
edenleri elbette dosdoğru bir yola hidayet edicidir.
54. (Ve) şeytanın öyle
vesveselerine, haki katları yanlış göstermelerine meydan verilmesi: (Kendilerine
ilim verilmiş olanlar) dimağları ilim ve irfan ile donanmış, beyanatı diniyeyi
aklî ve naklî deliller ile bilip takdir etmeğe kadir bulunanların (bilmesi
içindir ki, şüphesiz o) Peygamherlerin bildikleri ilâhî hükümler, tebliğ
eyledikleri semavî kitaplar, bu cümleden olarak Kur'an-ı Kerim (Rabbin
tarafından gelmiş bir hakikattir) sır bir haktır. (Artık) o zatlar, böyle bir
kalp kanaatinde bulunup (ona) o kendilerine tebliğ edilen ve doğruluğu açık
bulunan dinî beyanata, ilâhi kitaplara (îman etsinler de anın için) o hakikatin
tebliği için, o ilâhi kitabı için (kalplerinde bir itminan husule gelmiş olsun)
şeytani vesveselerin bâtıl olduğunu bilerek onlara iltifat eylemesinler, bu
vesile ile de büyük sevaplara nail otmuş olsunlar (ve şüphe yok ki, Allah îman
edenleri) Peygamberlerinin tebliğgatını olduğu gibi kabul ve tasdik eden,
şeytanın o tevillerine iltifat eylemeyen kullarını (elbette dosdoğru bir yola)
İslâmiyet yoluna (hidayet edicidir.) artık onlar, ilâhi dinî kabule vesile olan
bir nazarı sahihe, bir kalp kanaatine nail bulunmuş olurlar. İşte şeytan
tabiatlı kimselerin aldatmalarına, yanlış telkinatına kıymet vermeyip de İslâm
dininin her bakımdan akla, hikmete muvafık olan hükümlerini, telkinlerini
güzelce tasdik eden, onları yücelten zatlar için böyle ebedî bir selâmet ve
saadet takdir edilmiştir. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu gibi hakikati gören seçkin
zümrelerden ayırmasın. Amin.
§ Ihbat alçak gönüllülük,
tevazu, itminan manasınadır.
55. Ve kâfir olanlar ise
kendilerine kıyamet ansızın gelinceye veya onlara kısır bir günün azabı
gelinceye kadar ondan Kur'andan- bir şek içinde bulunur, dururlar.
55. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin ölüp gidinceye kadar şek ve şüpheden ayrılmış olmayacaklarını
bildiriyor. Kıyamet kopunca da Cenab-ı Hak'kın mülk sahipliği ve hâkimiyeti
tamamen tecelli edip îman ve ile amel sahiplerinin nimetleri bol cennetlere
nail olacaklarını, Allah'ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerin de şiddetli
azaplara
de öyle birer felâketten
başka olmayacaktır. uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir
olanlar ise) tabiatı inkarcı, küfür ile vasıflanmış bulunan kimseler ise
(kendilerine kıyamet) veya kıyamet alametleri veya ölüm (ansızın gelinceye)
kadar (veya onlara kısır bir günah) yani kıyamet gününün veya kâfirler için
hiçbir hayrı olmayıp onları "riyhi akim = kas ip kavuran rüzgâr" gibi kahveden,
zürriyetten mahrum bırakan Bedir gününün mağlûbiyeti gibi bir kahr ve şiddetli
ceza (azabı gelinceye kadar) o kâfirler (ondan) o Kur'an-ı mübinden, onun
Resûlullaha nazil olan bir ilâhi kitap olduğundan (bir şek içinde bulunur
dururlar) bu hal, kendilerinden ölüp gidinceye kadar yok olmaz.
56. Mülk o günde Allah'a
muhsustur. Onların arasında hükmeder. Artık iman edenler ve güzel güzel
amellerde bulunanlar naim cennetlerindedir.
56. (Mülk) bütün kâinatın
varlığı, mülkiyeti (o günde) o kıyamet zamanında (Allah'a mahsustur) bütün
mahlûkatı üzerinde hâkimiyeti ve tasarrufları bağımsız olarak geçerli, o gün hiç
bir kimse bir hâkimiyete, bir tasarrufa sahip, kadir olamaz, şöyle ki, o yüce
yaratıcı (onların) müminler ile kâfirlerin (arasında hükmeder) onların
haklarında lâyık olduktari hükümleri verir (artık îman edenler) Kur'an-ı Kerim'i
tasdik etmiş olanlar (ve güzel güzel amellerde bulunanlar) Cenab-ı Hak'kın
Kur'an-ı Kerim vasıtasiyle emir etmiş olduğu güzel ibadetlere hareketlere devam
etmiş zatlar (naim cennetlerindedirler) nimet, tezzet, emniyet yeri olan
cennetlere nail olmuş olurlar, haklarında ilâhi hüküm böyle tecelli etmiş olur.
57. Ve o kimseler ki,
kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi tekzid eylediler, artık onlar için şedit bir
azap vardır.
57. (ve o kimseler ki)
bilakis dünyada iken (kâfir oldular) Allah'ın birliğini inkâr ettiler, gözleri
önünde parlayan birlik delillerinden göz yumdular, onları örtmeye çalıştılar (Ve
bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kur'an-ı Kerim gibi bir ilâhi kitabı inkâr
ederek onun ne kadar büyük bir ebedî mucize olduğunu düşünmediler, ilâhi dinin
yüceliğine, hak olduğuna şahitlik eden binlerce delilleri, kanıtları görüp
anlamak istemediler, fıtretlerini, kabiliyetlerini kötüye kullandılar, (artık
onlar için şedit bir azap vardır) işte bu onların dinî ilâhiyi inkâr,
mukaddesata ihanet etmelerinin ebedî bir cezasıdır.
58. Ve o kimseler ki,
Allah yolunda hicret ettiler, sonra öldürüldüler veya öldüler elbette onları
Allah güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır. Ve şüphe yokki, Allah
rızık verenlerin hayırlısıdır.
58. Bu mübarek âyetler,
Allah yolunda hicret edenlerin nail olacakları mükâfatları bildiriyor.
Düşmanları tarafından eziyetlere uğrayan ve onlara o eziyetle misillemede
bulunmakla beraber sonra daha fazla zulümlere mâruz kalar müminlere Allah
Teâlâ'nın zafer vereceğini müjdeliyor. Bu kâinatta her bakımdan tasarruflarda
bulunan yüce yaratıcının bütün mükemmel vasıfları kendisinde topladığını,
yaratıcılık ve mâbudluk sıfatlarının bir olan zatına muhsus bulunduğunu beyan
ile o yüce yaratıcının dilediği kullarına yardım edeceğine işaret buyurmaktadır.
Şöyle ki: Hz. Peygamber zamanında ashab-ı kiramdan bir kısmı, Mekke
müşriklerinin tehakkümü altında kalmışlardı, Cenab-ı Hak, onları hicrete teşvik
ve hallerini beyan için şöyle buyuruyor: (Ve o kimseler ki, Allah yolunda) din
uğrunda, nail oldukları İslâm dinini muhafaza için (hicret ettiler) vatanlarını,
aşiretlerini terkettiler, Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvere'ye hicret
ettiler (sonra) hicreti müteakip cihada atılarak din düşmanları tarafından
(öldürüldüler) şehit edildiler (veya öldüler) düşmanları tarafından öldürülmüş
olmadılar (elbette onları) o iki İslâm zümresini (Allah güzel bir rızık ile
rızıklandıracaktır) onlar Allah katında hayatta bulunmaktadırlar, kendilerini
cennetlerde sonsuz nimetlere nail buyuracaktır, (ve şüphe yok ki, Allah) o yüce
yaratıcı o kullarını diriltme ve öldürmeye kadir olan yüce mabûd (rızık
verenlerin hayırlısıdır) çünkü o kerem sahibi yaratıcı, kullarını hesapsız
rızıklandırır. Gerçek rızık veren, ancak o'dur, insanlara rızık veren denilmesi
mecazdır, ilâhi rızkı bazı kimselere kavuşturmaya vesile oldukları için
kendilerine bu vasıf mecazen verilmiştir.
59. Elbette onları hoşnut
olacakları bir meskene girdirir. Şüphe yok ki Allah, elbette pek bilendir, pek
hilm sahibidir.
59. Evet.. Alemlere rızık
verici olan Allah Teâlâ (elbette onları) o iki zümreyi (hoşnut olacakları bir
meskene) cennete (girdirir orada fevkalâde güzel) bir şekilde rızıklandırır,
orada hatır ve hayale gelmeyen nimetlere nail kılar (şüphe yok ki, Allah) o
rahmeti evrensel, büyüklüğü akılları hayrete düşüren kâinatın yaratıcısı
(elbette
pek bilendir) kullarının
bütün amellerini, maksatlarını bilicidir ve (pek hilm sahibidir) kullarının
birçok kusurlarını af eden, kendilerini alelacele cezaya uğratmaz, kendilerine
bir tövbe ve istiğfar mühleti ihsan buyurur.
§ Rivayet olunuyor ki:
Ashab-ı kiramdan bazı zatlar, Resûlullah Efendimize müracaat ederek: Ey Allah'ın
Nebisi!. Allah yolunda katledilenlere Cenab-ı Hak'kın hayırdan neler vereceğini
biliyoruz, biz de onlar gibi seninle beraber cihatda bulunuyoruz, ya biz
öldürülmez de seninle beraber vefat edersek bizim için ne vardır? demişler.
Bunun üzerine bu iki âyeti kerime nazil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki, öyle
mücahit zatlar, harp sahasında şehit edilmiş olmasalar da yine şehitler gibi
mükâfatlara nail olacaklardır. Onlar, güzel niyetlerinden, yüksek
fedâkârlıklarından dolayı şehit gibi cennetlere, lütuflara kavuşacaklardır. Ne
büyük bir ilâhî müjde!.
60. Bu böyledir. Ve her kim
kendisine yapılan bir eziyete misliyle eziyette bulunur da sonra yine kendisine
zulmedilirse elbette ona Allah yardım eder. Şüphe yok ki, Allah elbette af
edicidir yariıgayıcıdır.
60. (Bu böyledir)
evet.. Allah Teâlâ'nın vasıflarına, lütuflarına dair verilen bilgi beyan
olunduğu üzeredir (Ve) müminlerden (herkim kendisine) müşrikler tarafından
zulmen (yapılan bir eziyete misliyle eziyette bulunur da) onların mücadele ve
vuruşmalarına karşı aynı şekilde misillemede bulunur da (sonra yine kendisine) o
müşrikler tarafından (zulmedilirse) mesela: Yurdundan çıkarılırsa, malları
elinden alınırsa (elbette ona) o zulme uğrayan müslümana (Allah yardım eder) o
zalimden intikamını alır. (şüphe yok ki, Allah elbette af edicidir.) öyle
düşmanından intikam alan mümin kulunu af eden, onu mazur görür ve o yüce
yaratıcı (yariıgayıcıdır) o mümin kulunun daha iyi olan af ve sabır tarafını
tutmayıp da intikam tarafını tercih etmiş olduğundan dolayı onu cezalandırmaz,
kusuru olsa da örter.
§ Bu âyeti kerimede işaret
buyurulmuş oluyor ki: Bazı tecavüzlere, eziyetlere karşı intikam hissi
beslemeyip de af ile, sabır ile muamele yapılması daha iyidir, bir âlicenaplık
alametidir. Nitekim Cenab-ı Hak da: "Af'etmeniz takvaya daha yakındır" diye
buyurmuştur.
61. Bu böyledir, çünkü
Allah geceyi gündüzün içine girdirir ve gündüzü de gecenin içine girdirir. Ve
şüphe yok ki, Allah, tamamiyle işiticidir, görücüdür.
61. Evet.. (Bu
böyledir.) Allah Teâlâ müminlere yardım eder, o her şeye kadirdir (çünkü Allah
geceyi gündüzün içine girdirir) kullarının menfaatleri için geceleri kısaltır,
gündüzlerin aydınlıkları ile gecelerin karanlıklarını giderir (ve gündüzü de
gecenin içine girdirir) gündüzün aydınlığını giderir, geceleri uzatır,
kullarının istirahat zamanlarını arttırmış olur. Böyle mahlûkatından bazısını
bazısı üzerine galip kılar, böyle birbirine muhalif şeyleri vücude getirir.
Binaenaleyh o yüce yaratıcı, kullarına yardım etmeğe de pek ziyade kadirdir, (ve
şüphe yok ki, Allah tamamiyle işiticidir.) her söyleneni işitir, müminler
aleyhinde o düşmanlarının lakırdılarını da işitmektedir, bilmektedir. Ve o
hikmet sahibi mabûd (görücüdür) her yapılan şeyi görür, ona karşı hiç bir şey
gizli kalamaz. O düşmanların bütün hareketlerini ve durmalarını da görmektedir.
İşitmek için gecenin sessizliğine, görmek için gündüzün aydınlığına muhtaç
değildir. Kullarının gizli ve açık hiç bir sözü, hiçbir hareketi o yüce
yaratıcıya karşı gizli kalamaz, buna inanmışızdır.
62. İşte bu böyledir.
Çünkü hak olan, ancak Allah'tır. Ondan başka ibadet ettikleri ise o batıldır ve
muhakkak ki, en yüce ve en büyük olan ancak Allah'tır.
62. Evet.. (İşte bu
böyledir) Cenab-ı Hak, tam bir kudretle, sonsuz bir ilm ile vasıflanmıştır, onun
ilmi herşeyi kapsar, (çünkü hak olan) bizzat var olan ve varlığı zorunlu olan
(ancak Allah'tır) o bütün kâinatın yegâne yaratıcısıdır, terbiye edicidir (ondan
başka ibadet ettikleri) o müşriklerin mabut tanıdıkları herhangi şey (ise o
bâtıldır) hadizatında yoktur, ilahlık vasfını asla sahip olmayan şeylerden
ibarettir. (Ve muhakkak ki, en yüce, en büyük olan) kudretiyle her şeyden yüce
ve azametiyle bütün kâinattan büyük bulunan (ancak Allah'tır) Evet.. Bütün
mahlûkât, onun kudreti altında bulunmaktadır, onun birer eseridin. Artık onun bu
mahlûkatından herhangi bir şey, o yüce yaratıcının nasıl ortak ve benzeri
olabilir? O ezeli mabudun varlığına, birliğine, azamet ve kudretine şahitlik ve
delâlet eden nice açık, parlak, kesin deliller vardır. Buna inanmışızdır.
63. Görmedin mi ki,
muhakkak Allah, gökten bir su indirdi de yeryüzü yemyeşil olarak sabahlar oldu.
Şüphe yok ki, Allah çok lütufkârdır, çok haberdardır.
63. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın kudretine, nimetlerine delâlet ve şahitlik eden altı tür
yaratılış harikalarını, kudret eserlerini, dikkat nazarı önüne koyuyor. 0 yüce
yaratıcının üstün vasıflarını beyan ve birnice insanları nankörlükte bulunur
olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insani, (görmedin mi ki,)
elbette ki, bakıp görmüş, anlamışsındır ki, (Allah gökten bir su indirdi)
rüzgarları gönderdi, bulutları kaldırdı, yeryüzüne yağmurlar yağdırdı (da
yeryüzü) kurumuş, âdeta ölü bir halde bulunmuş iken (yemşeyil olarak sabahlar
oldu) vakit vakit bahar feyzi ile yeniden hayat bularak güzel bir manzara teşkil
eder bulundu, umumun menfaatlerine hizmetçi oldu. (şüphe yok ki, Allah)
kullarına (çok lütufkârdır) yağmunlar ile bitkileri vücude getirerek kullarını
bol bol rızıklandırır. Ve o yüce yaratıcı (tamamen haberdardır) mahlûkatının
faydalarını, menfaatlerini onların gizli ve açık hallerini, temennilerini
hakkiyle bilir. İşte bu birinci nevi bir kudret delilidir.
64.Göklerde olanlar da ve
yerde olanlar da onundur. Ve şüphe yok ki Allah elbette o, zengindir, övgüye
lâyıktır.
64.Evet. (Göklerde olanlar
da) bu cümleden olarak güzel sularda (ve yerde olanlar da) çeşit çeşit bitkiler
vesaire de (onundur) o Yüce Yaratıcının birer kudret eseridir, mük ve yaratılış
olarak ona aittir, (ve şüphe yok ki, Allah elbette o) Yüce Yaratıcı zengindir
her şeyden bizzat müstağnidir, hiç bir şeye hâşâ muhtaç değildir ve o (övgüye
lâyıktır) bütün vasıfları ve fiilleri itibariyle hamd ve övgüye lâyıktır. Bu da
ikinci nevi bir kudret delilidir.
65. Görmedin mi ki,
muhakkak Allah, sizin için yerde olanları ve emriyle denizde yüzen gemileri de
hizmetinize verdi ve göğü de izni olmaksızın yerin üzerine düşmekten tutuyor,
şüphe yok ki, Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
65. Ey akıllı insani.
(Görmedin mi ki,) bilinen bir gerçektir ki (muhakkak Allah, sizin için yerde
olanları) hizmetinize vermiştir, yeryüzü emrinize hazırdır. İstediğiniz yerlere
gidersiniz, istediğiniz taraflara yollar açarsınız, bir çok hayvanattan istifade
edersiniz, bütün ekinlerden, ağaçlandan geçiminizi temine muktedir olursunuz. Bu
da üçüncü tür bir kudret delilidir. (Ve) o yüce yaratıcı (emriyle) iradesiyle
(denizde yüzen gemileri de) size (hizmetinize verdi) o muazzam nakil
vasıtalariyle denizlerde seyrü seferde bulunursunuz, o gemiler o kadar büyük, o
kadar ağır oldukları halde denizlerin dibine batmıyorlar, suların yüzünde,
dalgalar arasında yüzüp gidiyorlar, insanlık için nice menfaatleri temine vesile
oluyorlar. Bunlar da dürdüncü tür bir kudret delilidir. (Ve) o kudret sahibi
yaratıcı (göğü de izni olmaksızın yerin üzerine düşmekten tutuyor) o kadar
muazzam bir varlık, kendisindeki milyonlarca büyük büyük nurani cisimler ile
beraber üstümüzde sabit bir halde bulunuyor, başımızın üzerine düşmüyorlar.
Ancak Allah'ın izni olursa, o zaman düşerler, kıyamette olacağı gibi. Bununla
birlikte bazen bir uyanma olmak üzere bazı yıldırımlar ve saireler bazı yerlere
düşerek onların ne kadar büyük kuvvetlere sahip oldukları görülmüş oluyor.
Bunlar da beşinci tür bir kudret delilidir, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ
Hazretleri insanlara çok (şefkatlidir) onları çok esirgeyicidir, haklarında
ilâhî koruması daima tecelli etmektedir ve (çok merhametlidir) onları için nice
menfaat kapıları açmış, kendilerine istifade kabiliyeti vermiştir. Kendilerini
zararlı şeylerden korumuş, kendilerine selâmet ve saadete ermelerine vesile
olacak hükümleri bildirmiştir.
66. Ve o, o zattır ki,
sizi diriltmiştir, sonra sizi öldürecektir, sonra sizi diriltecektir. Şüphe yok
ki, inan elbette çok nankördür.
66. (ve o) yüce yaratıcı
(o) sânı yüce zat (dir ki,) Ey insanlar!. (Sizi diriltmiştir) yoktan, bir damla
sudan yaratıp vücude getirmiştir (sonra) takdir edilen eceliniz tamam olunca
(sizi öldürecektir) tâki, bu hayat değişimi, basiret sahipleri için bir öğüt
mahiyetinde bulunmuş olsun (sonra sizi) Ey insanlar!. 0 yüce yaratıcı, bas günü
yine (diriltecektir) ilâhi adaleti tecelli ederek herkesi dünyadaki amellerinin
mükâfat ve cezasına kavuşturacaktır. İşte bu da altıncı tür bir kudret
delilidir, (şüphe yok ki, insan) kifür ve şirke düşmüş olan herhangi bir
insanlık taifesi (elbette çok nankördür) o kadar nimetlere nail oldukları ve
gözlerinin önünde bu kadar kudret ve azamet delilleri, eserleri parlayıp,
durduğu halde onlar yine nimete nankörlükte bulunmaktan geri durmazlar, yine
dinsizliklerinde devam eder dururlar. Ne büyük bir aptallık!. Ne korkunç bir
cür'et!.
67. Herbir ümmet için bir
şeriat kıldık kij onlar onunla amel edenlerdi. Artık din işinde seninle
çekişmede bulunmasınlar. Ve Rabbine davet et. Şüphe yok ki, sen elbette dosdoğru
açık bir din üzerindesin.
67. Bu mübarek âyetler,
Cenab-ı Hak'kın vaktiyle de her ümmeti bir şeriate nail buyurmuş olduğundan
artık son peygamberin şeriatini inkâra mahal bulunmadığını bildiriyor. Buna
rağmen Resûl-i Ekrem'e karşı mücadelede bulundukları takdirde Hazreti
Peygamberin onlara nasıl karşılık vereceğini beyan buyuruyor. Ve Allah Teâlâ
göklerde ve yerlerde olan her şeyi hakkiyle bildiğinden onların da o
mücadelelerini bilip tesbit buyurmuş olduğu için haklarında lazım gelen hükmü
vereceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Her bir ümmet için) o kadim zamandan
beri (bir şeriat kıldık ki onlar onunla) o şeriatiyle (amel ederlerdi) mesela;
Hz. Musa zamanında onun ümmeti onun şeriatiyle, onun kitabı olan Tevrat ile amel
ederlerdi. Sonra Isa Aleyhisselâm Peygamber gönderilince zamanındaki ümmeti onun
şeriatiyle, kitabı olan İncil ile amele başlamışlardı. Binaenaleyh daha sonra
son peygamber Hazretleri de yeni bir şeriatle, yeni bir kitap ile bütün
insanlığa Peygamber gönderilmiş olduğundan artık bütün insanlık, onun ümmeti
olmak üzere bir birlik teşkil etmektedir, yalnız onun şeriatiyle, onun kitabı
ile amel etmekle mükellef bulunmuşlardır. Bu, kararlaştırılmış bir dinî emirdir.
(Artık) böyle bir (emirde) Resulüm!. Seninle o inkarcılar (çekişmede
bulunmasınlar) öyle bir mücadeleye, münakaşaya selâhiyetleri yoktur, mes'elenin
hakikati, akıl sahiplerince pek açık bir şekilde malûmdur (ve) Resulüm!.. Sen
bütün ümmetini, bütün insanlığı (Rabbine) o muhsin olan mabudunun dinî olan
Islâmiyete (davet et) zira (Şüphe yok ki, sen elbette dosdoğru, apaçık bir din
üzerindesin) senin dinin bir hidayet dinidir, bir saadet dinidir, insanlığı ona
davet etmek, insanlık hakkında pek büyük bir hayır isterlikten başka değildir.
68. Ve eğer seninle
mücadelede bulunurlarsa artık de ki: Sizin ne yapar olduğunuzu Allah pek iyi
bilendir.
68. (Ve) böyle hak, açık
bulunmuş ve böyle bir hayır isterlik gösterilmiş olduğuna rağmen bir takım
inkarcı inatçılar (eğer) Resulüm!, (seninle) din işinde (mücadelede bulunurlarsa
artık) onlara bir tehdit ve irşad maksadiyle (de ki, sizin ne yapar olduğunuzu
Allah pek iyi bilendir.) Sizin bütün hallerinizi ve böyle bâtıl yere
mücadelenizi de şüphe yok ki, bilmektedir, elbette ki, sizi lâyık olduğunuz
cezalara kavuşturacaktır.
69. Allah, kendisinde
ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında kıyamet günü aranızda hüküm edecektir.
69. Ey yüce Peygamber!.
0 seninle mücadeleye cür'et edenlere şunu da de ki: (Allah kendisinde ihtilâf
eder olmuş olduğunuz şeyler hakkında) dinî meseleler hususunda (kıyamet günü
aranızda hüküm edecektir) sizi muhakemeye tâbi tutacak, sizinle müminler
arasında ihtilâfı hal ve fasi edecek, sizin ne kadar boş bir şekilde mücadeleye
cür'et etmiş olduğunuz meydana çıkacak, ona göre hakkınızda ceza tertip
edilecektir. Artık o müthiş muhakeme gününü bir düşünmeniz icab etmez mi?
70. Bilmedin mi ki,
şüphesiz Allah, gökte ve yerde olanı bilir. Muhakkak ki, o bir kitaptadır.
Hakikaten o, Allah'a göre pek kolaydır.
70. Ey kadri yüce
habibim!. Onların o inkarcı hareketlerinden fazla müteessir olma!. (Bilmedin mi
ki,) elbette ki, pek iyi bilirsin ki, (şüphesiz Allah, gökte ve yerde olanı
bilir) o yüce yaratıcıya hiç birşey gizli kalamaz. İşte o inkarcıların
dedikoduları da bu cümledendir. Onların o haksız münkaşaları Allah katında
malûmdur. (Muhakkak ki, o) gökte ve yerde her ne varsa, her ne oluyor ve olacak
ise (bir kitaptadır) Levh-i Mahfuz'da daha meydana gelmelerinden evvel bir
kudret kalemi ile yazılmış, tesbit edilmiş bulunmaktadır. (Hakikaten o) her
şeyin Levh-i Mahfuzda yazılmış olması, Allah'ın ilminin her şeyi kuşatmış
bulunması (Allah'a göre pek kolaydır) bu, asla inkâr edilemez. Çünkü o yüce
yaratıcının ilmi, kudreti kendi zatının gereğidir, ona hiç bir şey gizli
kalamaz, ve hiçbir mümkün onca müşkil bulunamaz, onun mukaddes ilim ve kudreti
bütün kâinatı kapsar. Artık şüphe yok ki, o inkarcıların o bâtıl iddialarını da
bilir, onların ona göre cezalarını verir. Sen üzülme ey yüce Peygamber!.
71. Ve Allah'tan başka
öyle bir şeye ibadet ederler ki, ona dair bir delil indirmemiştir. Ve onlar için
ona ait bir bilgi de yoktur ve zalimler için bir yardımcı da yoktur.
71. Bu mübarek
âyetler, kâfirlerin naklî ve aklî bir delile dayanmış olmaksızın bir takım
putlara tapınıp durduklarını kınamak için haber veriyor. O münkirlerin
kendilerine karşı okunan
Kur'an-ı Kerime ve onu okuyanlara ne kadar düşmanlık göstermekte olduklarını ve
bu yüzden pek şiddetli bir ateşe atılacaklarını ve hiç bir yardımcı
bulamıyacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) o müşrik kimseler
(Allah'tan başka) rablık ve mâbudluk sıfatına asla sahip olmayan (öyle bir şeye)
bir takım putlara, âciz ve fani şeylere (ibadet ederler ki) Allah Teâlâ (ona
dair) onlara ibadetin caiz oluşuna ait (bir hüccet) bir seri delil
(indirmemiştir) bilakis onlara ibadetin caiz olmadığını bildiren birçok
deliller, ihtarlar vardır, (ve onlar için) o müşriklere mahsus (ona ait) o
putlara ibadetin caiz olunduğuna dair (bir bilgi de yoktur) onlara ibadetin
cevazına dair akli bir delil de mevcut değildir. Onlar öyle hiçbir esasa
dayanmaksızın cahilce bir biçimde putlara tapınır dururlar, (ve) bu küfrü
işleyen o (zalimler için bir yardımcı da yoktur) onların böyle bâtıl olduğu açık
olan tapınmalarını mazur gören, bu hareketlerine müsaade eden, onlardan ilâhi
azabı defedebilecek bulunan bir yardımcı mevcut değildir. Onlar ahirette ebedî
azaplara uğrayıp duracaklardır.
72. Onlara karşı
ayetlerimiz apaçık oldukları halde okunduğu zaman o kâfir olanların yüzlerinde
bir inkâr -bir kin ve gazab alâmeti görür- anlarsın. Onlar, kendilerine karşı
âyetlerimizi okuyanlara az kalır ki, saldırı ve r s i n I e r. De ki: Size o
inkârınızdan daha şerlisini haber vereyim mil, -o- ateştir. Onu Allah kâfir
olanlar için vâd etmiştir. Ve ne fena gidilecek yer!
72. Evet.. 0 müşrikler
böyle bir buhrana, bir ebedî felâkete uğrayacaklarıdır. Çünkü (onlara karşı)
kendilerini uyandırmak için (âyetlerimiz) Kur'an-ı Kerim'in hükümleri, öğütleri
(apaçık oldukları halde) açık bir şekilde (okunduğu zaman 0 kâfir olanların
yüzlerinde bir inkâr) o âyetlere karşı bir kin ve gazap alâmeti görür (anlarsın)
onların yüzleri, ruhî hallerini göstermeğe yeter. Onlar o derecede bir heyecana,
düşmanlığa kapılırlar ki, (onlar) o müşrikler (kendilerine karşı âyetlerimizi
okuyanlara az kalır ki, saldırı ve r s i n I e< r) 0 dinsizler, Cenab-ı Hak'kın
birliğine, mukaddes vasıflarına ve diğer dinî hükümlere ait âyetlerin
okunmasından son derece dargın, kızgın olarak kendilerinde öyle kâfirce bir
heyecan zuhura gelir. İşte söylenilen hak sözlere karşı inkarcıların,
nefislerinin havalarına mağlûp olanların ruhi durumları böyle düşmanca, alçakça
hareketlerden başka değildir. Ey Resûl-i Ekrem!. 0 gibi inkarcılara (de ki: Size
o inkârınızdan) öyle hakkın kelâmından kızgın olup da heyecanlara, ıstıraplara
kapılmanızdan (daha şerlisini haber vereyim mi?) nedir mi o diyorsunuz?. (0)
muhakkak ki, (ateştir) cehennem ateşidir. Evet.. Öyle Kuran okumasından kızmış
olanlar, ıstıraplara düşenler, yarın ahirette bu hallerinden binlerce kat elem
verici olan cehennem ateşleri içinde kalacaklardır. (Onu) o cehennem ateşini
(Allah kâfir olanlar için vâd etmiştir.) o kâfirler o ateşe mutlaka
atılacaklardır. Ne korkunç bir tehdit!, (ve) o ateş (ne fena gidilecek yer!.)
artık o kâfirler, bu ebedî cezayı hiç düşünmezler mi?. Onlar, kendilerini
uyandıracak olan âyetler, emirleri ve yasakları hiç dinlemeyip de o
cehaletlerine bir son vermezler mi? Nedir o kadar cehalet ve sapıklık!.
73. Ey insanlar!. Bir
misal verildi, onu artık dinleyiniz!. Şüphe yok ki, Allah'tan başka kendilerine
ibadet ettikleriniz, bir sinek bile yaratamazlar, isterse onun için hepsi de
toplansınlar ve eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa onu ondan geri de
alamazlar. İsteyen de, istenilen de zayıf olmuştur.
73. Bu mübarek âyetler, bir
takım mâbud edinilen âciz, fanî şeylerin mâbudluk vasıflarından ne kadar uzak
olduklarını bir beliğ nükte ile bildiriyor. Meleklerin de mâbudluk vasfına sahip
olmayıp bir kısmının paygamberlik şerefine nail bulunmuş olduklarına işaret
ediyor. Allah Teâlâ'nın ise bütün üstün vasıfları toplamış ve bütün kâinatın
yegâne mukaddes mercii olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!.)
ey küfrün, cehaletin eseri bulunan bir takım kimseler!, (bir misal verildi)
sizin güzelce düşünüp de cehaletinizi, gayrı mâkul hareketlerinizi
anlayabilmeniz için bu Kur'an-ı Kerim'de bir garip, düşünülmeye lâyık bir kıssa,
bir açık misâl beyan buyuruldu, (onu) o uyanma vesilesi misâli (artık
dinleyiniz) onu bir sükûnetle tefekküre dalınız. Şöyle ki: Siz bir takım cansız
varlıklar türünden putlara tapınıp duruyorsunuz. (Şüphe yok ki, Allah'tan başka
kendilerine ibadet ettikleriniz) o putlar, akıldan, fikirden mahrum, başkalarına
ve hatta o kendilerine bile bir faide vermekten âciz şeylerdir. Onlar (bir sinek
bile yaratamazlar) öyle pek küçük bir hayvancağızı bile var edemezler (isterse,
onun için) o sineği yaratmak için o putların (hepsi de toplansınlar) bir araya
gelsinler, yine öyle naçiz bir şeyi bile yaratmaya kadir olamazlar. Artık daha
büyüğünü hiç yaratmaya kadir olabilirler mi?. Ne mümkün (ve eğer sinek onlardan
bir şey kapacak olsa onu) o putlar, kendilerinden o kapılan şeyi (ondan) o kapan
sinekten (geri alamazlar) o putların bu kadar basit bir şeye de kudretleri
yoktur. İşte (isteyen de istenilen de zayıf olmuştur.) yani: 0 putlara ibadet
edenler de o kendilerine ibadet olunan putlar da haddizatında birer zayıf
mahlûktan
başka değildir veyahut o
sineklerde zayıf, o putlar da âciz şeylerdir. Artık öyle şeyler nasıl mâbud,
ibadete lâyık olabilirler?. Hiç bu kadar açık bir şeyi o müşrikler
düşünemiyorlar mı?.
74. Allah'ın kadrini
hakkıyla takdir edemediler, şüphe yok ki, Allah elbette kuvvetlidir, güçlüdür.
74. Evet.. 0 müşrikler
büyük bir cehalet içinde yaşıyorlar. Onlar (Allah'ın kadrini) kudret ve
büyüklüğünü ve diğer yüce vasıflarını (hakkiyle takdir edemediler) öyle âciz,
zayıf, mahlûk şeylere ilahlık, mâbudluk isnadında bulundular, onlara taparak
onlardan bir faide bekler bulundular, (şüphe yok ki, Allah elbette kuvvetlidir)
bütün kâinatı yaratmaya kadirdir ve (güçlüdür) bütün mahlûkatı üzerine galiptir,
hiç bir şeyi yaratmadan âciz değildir. Artık bir sivri sineği bile vücude
getirmekten âciz olan şeyler, nasıl ilahlık ve mâbudluk vasfına sahip
olabilirler? Bu kadar açık bir hakikati düşünemeyip de o putlara tapmak, ne
kadar bir gaflet, bir aptallık eseridir. Bir kere düşünmeli, Cenab-ı Hak,
insanlara akıl vermiştir ve Peygamberleri, kitapları vasıtasiyle insanlığa o
hakikati haber vermiştir. Artık nasıl olur da birçok cemiyetler öyle bir cehalet
karanlığı içinde yaşamaya devam ederler?
75. Allah meleklerden
Rasuller seçer ve insanlardan da. Muhakkak ki, Allah tamamen işiticidir,
görücüdür.
75. Evet. (Allah
Meleklerden resuller seçer) Cebrail, Mi kail, İsrafil ve Azrail Aleyhimüsselâtu
vesselam gibi. (ve insanlardan da) Resuller seçmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Musa,
Hz. Isa ve Hz. Muhammed Mustafa sallâllahü teâlâ aleyhim vesellem gibi. Allah
Teâlâ, böyle bir kısım seçkin kullarını yüce ruhlara sahip, mukaddes göç ile
desteklemiştir. Bu yüce zatlar ile ruhanî ve cismanî âlemleri ilâhi feyizlerine
mazhar kılmıştır. Peygamberlik vazifesi, yalnız meleklere mahsus değildir, öyle
bir inhisar iddiası bâtıldır. (Muhakkak ki, Allah, tamamen işiticidir.)
Kullarının bütün sözlerini, iddialarını, münakaşalarını, inkârlarını ve tevhid
ve teşbihlerini tamamen işitir, bilir. Ve o kâinatın ayartıcısı Hazretleri her
şeyi (görücüdür) kullarının bütün fiil ve hareketlerini görmektedir, hiç bir şey
o yüce yaratıcıya karşı gizli, meçhul kalamaz. Buna inanmışızdır!.
76. Onların ilerilerinde
olanı da ve arkalarında olanı da bilir. Ve Allah'a bütün işler döndürülür.
76. Evet.. 0 yüce
Mâbudi Hazretleri (onların) o Peygamberlerinin (ilerilerinde olanı da) bilir,
geçmiş zamanlara ait hiçbir şey kendisine meçhul kalmaz (ve) o Peygamberlerin
(arkalarında olanı da) bilir, kendilerinden sonra ümmetleri arasında ortaya
çıkan hâdiseleri de tamamen bilmektedir, ilâhi ilmi bütün bunları kuşatmıştır.
(Ve Allah'a bütün işler döndürülür) sonunda kıyamet gününde bütün mahlûkatının
işleri, Cenab-ı Hak'kın hükmü adaletine tâbi olur. Haklarında adaletin gereği ne
ise o tecelli eder. Ondan başka yaratıcı, mâbud, bütün âlemin hallerini bilen,
bütün mahlûkat üzerinde hâkim yoktur. Ne mutlu daha dünyada iken bu hakikati
bilip de o eşsiz yaratıcıya tam bir samimiyetle ibadet ve taatde bulunmuş
olanlara..
77. Ey îmân edenler, rükûa
varınız ve secde ediniz ve Rabbinize ibadette bulunun ve hayır işleyiniz, tâki
kurtuluşa erebilesiniz.
77. Bu mübarek âyetler,
müminlerin yerine getirmekle mükellef oldukları başlıca şer'i hükümleri
bildiriyor. İslâm dininin güçlükten uzak ve her bakımdan yüce olduğunu ve
Peygamberlerin kendi ümmeti üzerine ve şerefli müsüman adına sahip olan bu
ümmetin de bütün ümmetler üzerine şahitlikte bulunacaklarını haber veriyor ve bu
müslüman ümmetin ilâhi korumaya nail bulunduklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey
îman edenler!) Ey ümmeti Muhammed!. İmanınızın güzel bir alâmeti olmak üzere
(rükûa varınız ve secde ediniz) namazlarınızı rükû ile secde ile kılınız,
Cenab-ı Hak'ka karşı en mükemmel bir tevazu ve kulluk alameti olan bu ibadet
tarzına devam ediniz. (Ve Rabbinize ibadette bulunun) diğer çeşitli ibadetlere
de riayet eyleyiniz (ve hayır işleyiniz) nafile ibadetlerde de bulunan güzel
ahlâk ile vasıflarının, sılai rahm gibi, hasklarına riayet gibi, akrabalık
haklarına riayet gibi güzel, içtimaî vazifeleri terk etmeyin. (Tâki kurtuluşa
erebilesiniz) ahirette cennetlere nail olabilesiniz. Evet.. Böyle ibadet ve
itaatde bulunmak bir kulluk vazifesidir, bir insanlık alametidir.
Bunlara muvaffakiyet ise
bir ilâhi lütuftur. İnsan kendi ibadet ve itaatine, yaptığı iyiliklerle
gurunlanmamalıdır, o sayede başarı ve kurtuluşa nail olmasını Cenab-ı Hak'tan
niyaz eylemelidir.
§ Lealle = umulur ki;
kelimesi buna işaret etmektir.
§ Bu âyeti kerime imamı
Şafii'ye göre ve diğer bir kısım zatlara göre bir secde âyetidir. İmamı Azama
göre ise bu secde, rükû ile beraber zikredildiği için, bu zikr bunun bir tilâvet
olmadığını göstermektedir.
78. Ve Allah yolunda
hakkiyle cihad ile mücahedede bulununuz. 0 sizi seçti ve sizin üzerinize dinde
hiçbir güçlük kılmadı. Babanız İbrahim'in milleti gibi. 0 bundan evvel size
müslümanlar ismini vermişti ve bunda da: Ta kî: Resul sizin üzerinize şahit
olsun ve siz de insanlar üzerine şahitler olasınız. Artık namazı dosdoğru
kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah'a sığınınız. 0 sizin mevlânızdır. İşte ne
güzel mevlâ ve güzel yardımcı..
78. (Ve) Ey îman edenler!.
Özellikle (Allah yolunda hakkiyle cihad ile mücahedede bulununuz) dinin
düşmanlarını cezalandırmak, Allah'ın dinini yaymak, İslâm'ın mukkadesatını
müdafaa ve muhafaza etmek için cihad meydanlarına atılın, nefislerinizi arıtmak
ve ahlâk ve davranışlarınızı ıslah için nefse karşı cihadda bulunun: (0) yüce
yaratıcı. Ey müslümanlar!. (Sizi seçtim) sizi İslâm dinine hizmet için tercih
buyurdu. Sizin Peygamberinizi resullerin en şereflisi kıldı, sizin dininizi de
dinlerin en mükemmeli kıldı, kitabınız olan Kur'an-ı Kerim'i de semavî
kitapların en büyüğü kıldı, sizi de ümmetlerin en şereflisi kılmak lütfunda
bulundu, (ve sizin için din de hiç bir güçlük kılmadı) nail oduğunuz İslâm
dininin bütün hükümleri, kolaylıkla yerine getirilebilir. İslâm dinî, hiçbir
kimseyi gücünün üstünde bir şey ile mükellef tutmaz. Mükellef olduğumuz
ibadetler, güçlükleri içermeyip birnice maddî ve manevî faideleri içermektedir.
Sefer halinde, hastalık halinde gösterilen şer'i müsaadeler, kolaylıklar da
malûmdur. İslâm dinine göre en günahkâr kimseler de tövbe ve istiğfar edince
ilâhi affa nail olurlar. Evet.. İslâm dininin hükümlerini güzelce tatbik
edenler, onların sahip oldukları menfaatleri, hikmetleri iyice dikkate alanlar,
İslâm dinini bir kolaylık, bir şefkat ve merhamet, bir fazilet ve yücelik dinî
olduğunu itirafa mecbur olurlar. Ey müslümanlar!. Sizin bu mübarek dininiz
(babanız İbrahim milleti gibi) dir, onun gibi gayet mukaddestir, onun gibi gayet
geniştir.
Hz. İbrahim,
Peygamberimizin büyük babasıdır. Bu bakımdan müslümanların da mübarek bir babası
bulunmuştur. Çünkü bir Peygamberin ümmeti onun evlâdı hükmündedir. Cenab-ı Hak,
işte müslümanları bu şerefe de nail buyurmuştur.
§ Millet, din gibidir.
Cenab-ı Hak'kın Peygamberleri lisaniyle kulları için meşru kılmış olduğu
şeylerin ismidir. Millet tâbiri yalnız Peygamberlere izafe edilir. Allah
Teâlâ'ya ve diğer insanlara izafe edilmez. Meselâ: Milleti İbrahim, milleti
Muhammed Aleyhisselâm denilir. Milletullah, milletuzeyd denilmez. "Ragıbı
Isfehani".
Ey müslümanlar!. (0) yüce
yaratıcı (bundan evvel) Kur'an-ı Kerim'in inmesinden önce indirmiş olduğu diğer
kitaplarında (size müslümanlar ismini vermişti ve bunda da) bu Kur'an-ı Kerim'de
de size o seçkin ismi vermiştir, (tâki, Resul) Aleyhisselâm kıyamet gününde
(sizin üzerinize şahit olsun) size dinî hükümleri tebliğ etmiş olduğunu
bildirsin (ve siz de insanlar üzerine şahitler olasınız) yani: 0 eski kavimlere
de Peygamberlerinin dinî hükümleri, vazifeleri tebliğ etmiş olduklarını Kur'an-ı
Mübin vasıtasiyle bilmiş olduğunuz için bu hususa dair diğer ümmetlere karşı da
siz şahitlikte bulunasınız. Bu da Ey İslâm ümmeti!. Size verilmiş bir şeref, bir
ayrıcalık demektir. Artık bununda şükrünü ifaya çalışınız, (artık) ey seçkin
ümmeti Muhammediye!. üzerinize düşen (namazı) erkân ve âdabına riayetle
(kılınız) Cenab-ı Hak'ka manevî ulaşmaya vesile olan o kutsal namaz ibadetine
devam eyleyiniz. (ve zekâtı veriniz) ki, o da ruhunuzu temizler, sizde
âlicenaplık özelliğini vücude getirir, sizin ile din kardeşleriniz arasındaki
bağlılığı, muhabbeti artırır, (ve Allah'a sığının) her hususta ona ilticada
bulunan, üzerinize düşen vazifeleri güzelce yapmaya muvaffakiyeti o kerem sahibi
mabûddan niyaz eyleyin, zaferi, kurtuluşu ancak o kerem sahibi yaratıcınızdan
dileyin. Çünkü (o sizin mevlânızdır.) Bütün işlerinizin mütevellisi bulunan,
sizlere muvaffakiyet veren ancak odur. (İşte) o yüce yaratıcı (ne güzel mevlâ)
dır ne güzel koruyucudur, destekleyicidir, (ve ne güzel yardımcıdır) din.
Dilediği kullarına pek mükemmel bir şekilde yardım, muvaffakiyet ihsan
buyurur. Artık müminler için ne büyük bir saadet!. Öyle ezeli, kerem sahibi,
yüce bir mabuda îman etmiş,
İslâmiyet şerefini kazanmış
bulunan kullar, ne kadar mutludurlar. Binaenaleyh müslümanlar, nail oldukları bu
şeref ve saadetten dolayı daima şükran secdesine kapanmalıdırlar, daima ibadet
ve itaate devam ederek kulluk vazifesini tam bir zevk ve şevk ile ifaya
çalışmalıdırlar. Her hususta muvaffakiyeti, kulları hakkında merhamet ve şefkati
sonsuz olan yüce kerem sahibi yaratıcıdan niyaza devam etmelidirler. Başarı
sadece Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|
|