|
22-HAC
SURESİ
Bu mübarek sûrenin birçok
âyetleri Mekke-i Mükerreme'de, bir kısım âyetleri de Medine-i Münevvere'de nazil
olmuştur, yetmiş sekiz âyeti kerimeden meydana gelmektedir. İbrahim
Aleyhisselâm'ın hac vazifesini nasıl ifa etmiş olduğunu, bu müslümanların da bu
hac vazifesiyle nasıl görevli bulunduğunu bildirdiği için kendisine "Hac Sûresi"
unvanı verilmiştir.
Bu kutsî sûrede de bundan
evvelki Enbiya Sûresinin ahirinde ihtar buyurulmuş olan gelecekteki azaptan,
sorumluluktan kurtulmak için takvaya sarılmayı tavsiye buyuruyor. İbadetleri,
Islâmi faziletleri ibret verici kıssalar, cihad, sulha dair âyetleri kapsamış
bulunuyor. Ahiret hayatını isbat edecek bir kısım açık misalleri ve hâdiseleri
gözler önüne koyuyor. Birtakım insanların nasıl cahilce bir gaflet ve sapıklık
içinde yaşadıklarını ve bir kısım eski ümmetlerin dinsizlikleri yüzünden
başlarına gelmiş olan felâketleri bildiriyor. Müminler ile kâfirlerin
âkibetlerine, uyanmaları için dikkat çekerek müminlerin kavuşacakları mükâfatlar
ile kâfirlerin uğrayacakları cezaları bildiriyor. Bu mukaddes sûre, hac
farizasının Önemine, haiz olduğu yüce menfaatlere işaret ediyor. Allah yolunda
cihadda, savaşta bulunanların nail olacakları zaferleri uhrevî nimetleri
müjdeliyor. Allah Teâlâ'dan başkasını mabut kabul edenlerin ne kadar sapıklığa
düşmüş olduklarına dikkati çekiyor, müslümanlarla üzerlerine düşen kutsal
ibadetlere devam etmelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır ve ilâhi kudreti
gösteren birnice yaratılış harikalarına enzarı dikkati çekmektedir. Mukaddesatı
diniyeyi, İslâm varlığını muhafaza ve müdafaa için cihadın farz olduğunu
bildirmektedir. Bu mübarek sûre, muhakkak gerçekleşecek kıyametin ne zaman
kopacağını Allah Teâlâdan başkasının bilmediğini bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem
Efendimize teselli veren ve onun fetihlere muaffak olacağını bildiren âyetleri
de içermektedir ki bunların geleceğe ait olan bu haberleri daha sonra tahakkuk
etmiş, Kur'an-ı Kerim'in bir mucize olduğu bu şekilde ortaya çıkmıştır.
1. Ey insanlar! Pabbinizden
korkunuz. Şüphe yok ki, kıyametin depremi, pek büyük bir şeydir.
1. Bu mübarek âyetler,
insanları kurtuluş sebeplerini olacak olan takvaya davet ediyor, kıyamete ait en
müthiş bir hâdisenin vuku bulacağını bildiriyor, ilâhi din hususunda cahilce
münakaşalarda bulunup da şeytana uyan ve haktan yüz çeviren kimselerin ne fecî
azaplara uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Ey
mükellef olan insanlık zümresi!. (Rabbinizden korkunuz) sizi yaratan, besleyen,
nice nimetlere nail buyurmakta olan yüce yaradanınıza âsi olmayınız, O'nun
azabını düşününüz. Bu cümleden olarak (Şüphe yok ki, kıyametin depremi, pek
büyük bir şeydir.) İnsanlar bir gün ansızın böyle tasavvurların üstünde korkunç
bir musibete uğrayacaklardır. Evet... Yerler şiddetle hareket edecek, nice
kimseler birden bire hayattan mahrum kalacaklardır. Bu depremin vakti, bazı
zatlara göre kıyamet günüdür, diğer bazı zatlara göre de güneşin batı tarafından
doğacağı zamandır. Bu zaman kıyamete en yakın bir vakittir.
2. Onu göreceğiniz gün
her emzikli kadın emzirdiğinden gaflet eder -onu- unutur ve her yüklü kadın,
yükünü düşürür ve insanları sarhoşlar görürsün, ve halbuki, onlar sarhoş
değildirler velâkin Allah'ın azabı şiddetlidir.
2. Evet.. 0 deprem, pek
müthiştir. Şöyle ki: (Onu göreceğiniz gün) fevkalâde bir korku içinde
kalınılacaktır, (her emzikli kadın) o depremin verdiği bir korku ve heyecan ile
(emzirdiğinden gaflet eder) onu emzirmekte olduğunu (unutur) kendi derdine
düşer, titrer durur (ve her yüklü kadın) da o depremin şiddetinden dolayı
(yükünü düşürür) yüklü olduğu çocuğunu düşürür, büyük bir korku ve dehşetin
tesiri altında kalır (ve insanları) o zaman uğradıkları dehşet ve şaşkınlıktan
dolayı (sarhoşlar görürsün) onları görecek olsan şarabın tesiriyle sarhoş olmuş
kimseler sanarsın (ve halbuki, onlar sarhoş değildirler) öyle şarabın vesairenin
tesiriyle o hale gelmiş olmayacaklardır. (Velâkin Allah'ın azabı şiddetlidir.)
İşte o deprem de bu azap cümlesindendir, onun tesiriyle insanlar öyle akıl ve
fikirden mahrum bir hale düşmüş olurlar. Azap, ilâhî azap, işte böyle
şiddetlidir. Artık bütün insanlar daha hayattalarken bunu düşünüp de
hareketlerini güzelce tanzim, güzel bir inanç ve amel ile vasıflanmalı değil
midirler?
3. İnsanlardan öylesi de
vardır ki, Allah hakkında bilmeksizin mücadelede bulunur ve herbir inatçı
şeytana uyar.
3. Ne yazık ki:
(İnsanlardan öylesi de vardır ki,) nefsini ıslaha, inancını iyileştirmeye ve
ahlâkını düzeltmeye çalışmaz da (Allah hakkında bilmeksizin mücadelede bulunur)
o yüce yaratıcının kudretiyle öyle müthiş felâketlerin, kıyamet alâmetlerinin ve
diğer şeylerin meydana geleceğini inkâra cür'et eden, Allah hakkında bir takım
bâtıl kanaatlarda bulunur (ve her bir inatçı şeytana uyar.) insanlardan ve
cinlerden olan birnice dinsizlerin, bozguncuların telkinlerine kıymet verir,
mukaddesata karşı düşmanca bir vaziyet alır, bâtıl münakaşalara cür'et eder.
Rivayete göre bu âyeti
kerime "Nazrubnulhars" hakkında nazil olmuştur. Bu, mücadeleci bir inkarcı imiş,
melekler Allah'ın kızlarıdır, Kuran evvelkilerin masallarından ibarettir,
öldükten sonra dirilmek yoktur dermiş. İşte bu âyeti kerime, onun ve onun gibi
inatçı kimselerin öyle bâtıl iddialarını reddetmekte ve kınamaktadır.
4. Onun üzerine
yazılmıştır ki, muhakkak herkim onu dost tutarsa elbette o, onu saptırır ve onu
alevli azap ateşine götürür.
4. (Onun) lanetli
şeytanın (üzerine yazılmıştır ki) öyle kesin bir şekilde ilâhi takdiri
gerçekleşmiştir ki: (Muhakkak herkim onu dost tutarsa) ona tâbi olursa, onun
vesveselerine uyarsa (elbette o) şeytan (onu) o kendisini dost tutanı (saptırır)
onu hak yoldan, cennet sahasından uzak düşürür (ve onu alevli azap ateşine
götürür.) böyle bir azabı gerektiren olan çirkin, bâtıl şeyleri bezeyerek
bunları o saptırdığı kimseye güzel gösterir, onun hidayetten mahrum, cehennem
azabına mâruz kalmasına sebebiyet vermiş olur. Artık öyle şeytan tabiatlı
kimselerin sözlerine kıymet verip de kıyamet günü gibi vesaire gibi bir takım
hakikatları inkâra cür'et etmek nasıl uygun olabilir?..
5. Ey insanlar!. Eğer siz
öldükten sonra tekrar dirilmekten bir şüphede iseniz -düşününüz ki- biz sizi
topraktan, sonra safi bir sudan, sonra kırmızı bir kan parçasından, sonra da tam
yaratılmış veya tam yaratılmamış bir et parçasından yarattık, size açıkça
anlatalım -diye- ve dilediğimiz rahimlerde belirli bir vakte kadar durduruyoruz,
sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz, sonra da kemâle eresiniz -diye
yaşatıyoruz- ve sizden kimi vefat ettiriliyor, ve sizden kimi de ihtiyarlık
çağına itiliverilir, tâki, bilgiden sonra bir şey bilmez olsun. Ve yeryüzünü
kurumuş bir halde görürsün. Vaktaki, onun üzerine suyu indiriveririz, harekete
gelir ve kabarır ve her güzel çiftten otları bitirir.
5. Bu âyeti kerime,
öldükten sonra tekrar hayata ereceğimizi isbat için deliller getirerek
insanlığın yaratılışı hakkındaki ilâhî kudrete işaret ediliyor. İnsanların hayat
merhalelerine ve yer yüzündeki çeşit çeşit bitkilerin nasıl güzel bir manzara
teşkil etmeğe başladığına nazarı dikkatlerimizi çekiyor. Şöyle ki: (Ey
insanlar!.) Ey bütün insanlar!. Veya ey ahiret hayatını inkâr eden kimseler!
(eğer siz öldükten sonra tekrar dirilmekten bir şüphede iseniz) onu imkânsız
görerek ona dair bir delile ihtiyaç görüyorsanız, bir kere düşününüz,
yaratılışın başlangıcına bakınız, (biz sizi topraktan) yarattık, bir kere büyük
babanız Hazreti Âdem topraktan yaratılmıştı, sonra onun çocukları ve torunları
olduğunuz için bu yaratılış, onun yaratılışı içinde sizi de kapsar. Bununla
beraber bütün insanlar, gıda vasıtasiyle dünyaya gelmekte ve yaşamaktadırlar.
Gıda denilen şeyler ise hayvansal ve bitkisel kısımlarına ayrılır. Bunlar ise
netice itibariyle yerden, sudan kaynaklanıyor, doğmuş oluyor. Bu itibar ile de
bütün insanlar topraktan yaratılmış demektir. (Sonra) Ey insanlar!. Sizi nutfe
denilen (safi bir sudan) yarattık. Bu ise topraktan daha garip bir hayat
kaynağı. Çünkü, nutfe, beyaz, saf, ince, akan ve çekilip uzanan bir şeytan
ibarettir, böyle olduğu halde hayat vesilesi kılınmıştır, (sonra) alâka denilen,
uyuşmuş (kırmızı bir kan parçasından) yarattık ki, o donmuştur, onda akma
kabiliyeti yoktur (sonra da tam yaratılmış veya tam yaratılmamış) müzga denilen
ufak (bir et parçasından yarattık) insanları böyle tertibe ve derece derece
gelişmeye, kimisini yaratılışı tam olarak vücude getirdik, kimisini de düşmeye
maruz bıraktık veya bazı azasının noksan yaratmış olduk. Bütün insanlığın yaratı
11 ş ı ndaki bu safhalar, dereceler, Allah'ın kudretine birer şahittir. Bunların
böyle yaratılışı, birer hikmete dayanmaktadır ve özellikle (size açıkça
anlatalım) hikmet ve kudretimizi göstermiş olalım diye sizi böyle çeşitli
vasıtalarla derece derece yaratılış sahasına getirdik. Artık bunları düşünen bir
insan, Allah'ın kudreti uzak görülebilir, nasıl imkânsız görebilir. Bir şeyi
yoktan yaratan bir zat onu iadeye kadir olamaz mı? Elbette kadir olur. Evet..
Bir kere düşününüz ki, ey insanlar!. (Ve) sizden (dilediğimizi rahimlerde)
annelerinin içlerinde (belirli bir vakte kadar durduruyoruz) bu müddetin en azı
altı aydır, en çoğu da iki
veya dört senedir.
Rahimlerin kuvveti iliği ve zayıflığı gibi sebepler ile gebelik müddeti böyle
değişir (sonra sizi bir çocuk olarak) annelerinizin içerilerinden dışarıya
(çıkarıyoruz) artık annelerinizin içerilerinde kalarak onların perişan bir hâle
gelmelerine sebebiyet verilmemiş oluyor, (sonra da) Ey insanlar!. Büyüyüp
(kemâle eresiniz) diye sizi öyle dışarıya çıkarılmış kılıyoruz, sizi
yaşatıyoruz, tâki kuvvet, akıl, bilgi kazanmak itibariyle olgunluk derecesine
ermiş olabilesiniz. Deniliyor ki, bu müddet, otuz ile kırk yaş arasındaki hayat
müddetidir. (Ve sizden kimi) daha genç iken (vefat ettiriliyor) fazla
yaşatılmıyor (ve sizden kimi de) erzeli ömür denilen (ihtiyarlık çağına
itiliverilir) çokça yaşatılmış olur. Bu kuvvetlerin zaafa uğradığı; akıla
bozukluk geldiği, vücuttaki âletlerin gerektiği gibi işlemediği bir kocalık
zamanıdır, (tâki, bilgiden sonra bir şey bilmez olsun) yeniden çocukluk haline
iade edilmiş gibi bulunsun, bu şekilde de bu dünyanın fâni, Allah'ın kudretinin
meydana geldiği anlaşılsın. İşte insanlığa ait bu halleri, bu i n ki lapları
meydana getirmeğe kadir olan bir Yüce Yaratıcı, elbetteki, onları öldürdükten
sonra tekrar yaratmaya da, onlara tekrar kuvvet, akıl ve iz'an vermeğe de
kadirdir. Buna inanmışızdır!. İşte bir örnek daha!. Ey insan!. Sen vakit vakit
(yeryüzünü kurumuş,) sonbahara uğramış, bir ölü gibi sükûna dalmış (bir halde
görürsün) yeryüzü de âdeta hayattan mahrum kalmış gibi bir vaziyette bulunur.
Fakat, (vaktaki, onun üzerine suyu indiriveririz) kudretimizle yağmurları
yağdırır, mevsimleri değiştiririz. 0 zaman, yeryüzü yeniden (harekete gelir)
bitkileri meydana çıkarmaya kabiliyet kazanır, (ve kabarır) yükselir, bir
bitirme gücüne kavuşur (ve her güzel çiftten otları bitirir.) Tatları, kokuları;
menfaatları, miktarları farklı ve pek güzel, rengârenk ağaçları, çiçekleri,
ekinleri vücude getirir, yeryüzü pek parlak bir güzellik levhası kesilir. İşte
bütün bunlar da ilâhî kudret ile meydana gelen şeylerdir. Öyle olmuş bir halde
bulunan yerküresini yeniden bir bahar feyzi ile hayata kavuşturan kerem sahibi
yüce yaratıcı, artık insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturamaz
mı? Onlara lâyık oldukları vaziyetleri veremez mi? İnanmışızdır ki bunların
hepsine de fazlasıyla kadirdir. Akıllı olan, bu dünyadaki hârikaları, eşsiz
yaratılmış şeyleri seyreyleyen bir insan, insanların tekrar hayata ereceklerini,
bir ebediyet âlemine sevkedileceklerini asla inkâr edemez.
§ Hamide; olmuş, kurumuş,
bitkisiz bulunmuş şey demektir.
§ İhtizaz, hareket etmek,
titremek, depretmek manasınadır.
§ Rebet, kabardı, arttı,
bitki ile yükseldi demektir.
§ Zevç, renk, vasıf, çift
demektir.
§ Behic; de güzel, gayet
süslü ve her şey, sevinçli ve mutlu manasınadır. Ibtihac da sevinç, mutlu olmak
demektir.
6. 0 -yaradılış, şu
sebepdendir ki- şüphesiz hak olan, o Allah'tır ve muhakkak ki, o, ölüleri
diriltir ve şüphe yok ki, o, her şey üzerine ziyadesiyle kadirdir.
6. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın her şeye kadir ve her fiilinin bir hak ve hikmede dayanmış
olduğunu bildiriyor ve kıyametin mutlaka kopacağını ve kabirlerde olanları Cenab-ı
Hak'kın dirilteceğini haber veriyor. İnsanlardan bir kısmının da bir bilgiye,
bir esasa dayanmış olmaksızın Hak Teâlâ'ya karşı mücadelede bulunduklarını ve
böyle inkarcı hareketleriyle insanları Allah yolundan alıkoymak istediklerini
beyan ve onların bu yüzden ne müthiş âkibetlere uğrayacaklarını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (0) yaratılış, insanların ve yeryüzünün hayata nail
kılınmaları (şu sebeptendir ki) yani: Ey insanlar!. Sizin bilip anlamanız
içindir ki (Şüphesiz hak olan) bizzat sabit olup zatında, sıfatında ve ef'alinde
doğru bulunan (o Allah'tır) bütün o üstün vasıflara sahip olan Yüce yaratıcıdır,
başkaları ise sonradan yaratılmışlardır, fânidirler, yaratıcılık sıfatına sahip
değildirler (ve muhakkak ki, o) Ezeli yaratıcı, (ölüleri diriltir) buna ner
bakımdan kadirdir. Bir damla sudan insanı yaratan, kurumuş kalmış yeryüzüne
hayat veren bir yüce yaratıcı, elbetteki ölüleri de diriltir, (ve şüphe yok ki,
o) âlemlerin yaratıcısı (her şey üzerine ziyadesiyle kadirdir.) onun kudreti
içerisinde olmayan hiç bir hâdise düşünülemez, dilediği şey hakkında bir kerre
ol deyince o şey hemen oluverir. İşte içinde yaşadığımız bu âlemdeki pek
mükemmel, muazzam varlıklar da o hikmet sahibi yaratıcının varlığına, kudret ve
büyüklüğüne şahitlik edip durmaktadır.
7. Ve muhakkak ki, kıyamet
gelicidir, onda şüphe yoktur ve muhakkak ki, Allah kabirlerde olanları diriltip
kaldıracaktır.
7. (Ve muhakkak ki,
kıyamet gelicidir) ileride meydana gelecektir. Ölüler diriltilerek mahşere
sevkedileceklerdir (onda şüphe yoktur) Cenab-ı Hak, onun vücude geleceğini haber
vermiştir, Hak Teâlâ'nın her beyanı ise bir hakikattir, o hâşa gerçeğe aykırı
bir şeyi beyan buyurmaz ve onun kudreti de bu kıyameti meydana getirmeğe
fazlasıyla yeterlidir. Artık kıyametin kopmasında nasıl şek ve şüphe
edilebilir?. (Ve muhakkak ki, Allah kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır)
onları mahşer yerine sevkedecektir, onları dünyadaki amellerinin mükâfatına ve
cezalarına kavuşturacaktır, bütün bunlar, Cenab-ı Hak'kın kudreti içerisindedir
ve onun hikmetinin gereğidir. Artık bunlarda şüpheye, tereddüde asla mahal
yoktur.
8. Ve insanlardan öylesi
de vardır ki, ne bir ilme ve ne bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba sahip
olmaksızın Allah hakkında mücalede bulunur.
S. (Ve insanlardan öylesi
de vardır ki) kendi cehaletini görmez, kâinatın yaradılışını düşünemez (ne bir
ilme) bir zarurî bilgiye, selâhiyetle bir zatdan alınan bir habere (ve ne bir
rehbere) kendisine bilgi verecek doğru bir görüşe, bir delil getirecek yola veya
kendisini irşad edecek bir mürşide (ve ne de aydınlatan bir kitaba) hakkı
gösteren bir vahye (sahip olmaksızın) böyle üç kısım bilgi yollarından mahrum
bulunduğu halde (Allah hakkında mücadelede bulunur) Cenab-ı Hak'kın kudretini
takdir edemez, onun dinî hükümlerini inkâra cür'et eden, kıyametin kopacağına
inanmaz, yüce Peygamberin beyanatına karşı cahilane münakaşalarda bulunur durur.
§ Bu âyeti kerime Ibni
Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre Ebu Cehil hakkında nazil olmuştur
ki, hükmü onun gibi diğer kâfirlere de şâmildir. 0 pis adam, insanları
saptırmaya çalışarak Resûl-i Ekrem'e tâbi olmaktan alıkoymak isterdi.
9. Boynunu böbürlenip
bükerek, Allah yolundan şaşırtmak için -öyle mücadelede bulunur - onun için
dünyada zillet vardır ve ona kıyamet gününde yangın azabını tattırırız.
9. İşte öyle cahil bir
şahıs, kendi cehaletini görmez de böbürlenirce bir vaziyet alır (boyununu
böbürlenip bükerek) îmandan kaçınır, öyle bir halde mücadelede bulunur (Allah
yolundan) başkalarını da (şaşırtmak için) öyle mücadeleye cür'et göstermiş olur.
Artık (onun için) o mücadeleci kâfir hakkında (dünyada zillet vardır.) sonunda
zelilce bir halde ölür gider. Nitekim Ebu Cehl de Bedir savaşında öldürülmüş,
zillete uğramış oldu. (ve ona) o böbürlenen kâfire (kıyamet gününde de yangın
azabını tattırırız.) Onu ebedî olarak cehenneme atmış oluruz, lâyık olduğu
âkibete kavuşmuş olur.
§ Saniye itfihi; küfründen,
büyüklenmesinden dolayı zikirden kaçınan, hakkı kabul etmeyen, hakkı küçümseyen,
arkasını döndürüp duran kimse demektir.
10. -Denilir ki- bu - azab-
senin iki elinin evvelce yaptığından dolayıdır. Ve şüphe yok ki, Allah kulları
için hiçbir zulmeden değildir.
10. Ve kıyamette öyle
bir kâfire hitaben denilir ki, veya lisanı hal ile denilmiş olur ki: (Bu) senin
uğradığın dünyevî ve uhrevî azap (senin iki elinin evvelce yaptığından
dolayıdır.) senin dünyada iken yaptığın amellerin, inkarcı bir şekildeki
hareketlerin, mücadelelerin bir neticesidir. Bu azaplara sebebiyet veren, senin
kötü muamelelerindir. İnsanlar, birçok işlerini kendi elleriyle gördükleri için
yaptıkları işler böyle ellerine nisbet edilmiştir ki, bu bir adet gereğidir. (Ve
şüphe yok ki, Allah kulları için hiçbir zulüm eden değildir.) Hak Teâlâ
Hazretleri, bir âdildir zulümden münezzehtir, hiçbir kulunu günahları olmadıkça
cezalandırmaz. İnkarcıların uğradıktan daimî azapları ise, kendi kötü
hareketlerinin, inançlarının bir neticesidir. Bu da hikmet gereğidir, bu teklif
âlemin icaplarından bulunmuştur.
11. Ve insanlardan
öylesi de vardır ki, Allah'a bir tereddüt üzere ibadet eder. Eğer ona bir hayır
dokunursa onunla yüreği rahat eder ve eğer bir musibet dokunursa yüzü üzerine
geri döner. Dünyada da ahirette de ziyana uğramıştır. İşte apaçık ziyan budur,
bu.
11. Bu mübarek âyetler,
bazı insanların sırf şahsi menfaat düşüncesiyle Allaha ibadet edip
kendilerine bir zarar dokununca da hemen dinden dönercesine harekette
bulunur olduklarını ve bu
yüzden ziyana uğradıklarını bildiriyor. Kimseye bir faide ve bir zarar
veremiyecek olan putlara veya zararları fa idelerinden daha ziyade olan
kimselere tapınanların da pek çirkin durumlarını gösteriyor. Ihlaslıca îmanda ve
güzel güzel amellerde bulunanların da ne kadar ebedî nimetlere nail olacaklarını
müjdelemekte ve Cenab-ı Hak'kın her şeye kadir olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (ve insanlardan öylesi de vardı ki,) İslâm dinini, kesin bir inanca
dayanmış, kat'i bir kanaatle, tam bir samimiyetle kabul etmiş değildir. Belki
(Allah'a bir tereddüt üzere ibadet eder) yani: Bir tepenin bir kenarı üzerinde
düşmek tehlikesine mâruz bir vaziyette bulunuyormuş gibi bir halde, şek ve şüphe
içinde ibadette bulunur.
(Eğer ona), sağlık, servet
gibi (bir hayır dokunursa onunla), o dokunan hayır sebebiyle (yüreği rahat eder)
yatışır, dinî üzerine sebat eder. (Ve eğer bir musibet dokunursa) yani: Nefsine,
ailesine, malına hastalık gibi, zarar ve ziyan gibi bir tecrübe ve imtihan
vesilesi olacak bir hâdise isabet ederse hemen (yüzü üzerine geri döner) yine
küfrüne dönmüş olur. Çünkü onun dinî kabulü temiz bir kanaate, bir yüce maksada
dayanmış değildir. Maddi faideler uğrunda her türlü mukaddesatı feda edecek bir
kabiliyettedir. Artık öyle bir kimse, şüphe yok ki: (dünyada da ahirette de
ziyana uğramıştır.) ümit ettiği faidelerden mahrum kalmış din adına yapmış
olduğu ameller zayi olmuş, dinden dönmesi sebebiyle ebedî azaba aday
bulunmuştur. (İşte apaçık ziyan budur.) bu bildirilen dünyevî ve uhrevî
hüsrandır, evet (bu) dur. Çünkü, bunun gibi bir hüsran olamaz.
§ Rivayete göre bu âyeti
kerime çöllerden Medine-i Münevvere'ye hicret eden bir takım bedevi Araplar
hakkında nazil olmuştur. Bunlardan bir Medine-i Münevvere'de sağlık, rahat,
servet bulunca eşi erkek çocuk doğurunca İslâmiyet güzel bir din, onun sayesinde
hayıra nail oldum der, kalben tatmin olurmuş. İş tersine olup da böyle maddî bir
faide göremeyince, meselâ hasta veya fakir düşünce her şerre uğramış oldum,
başka değil diyerek İslâm dininden dönüverirmiş. Bir rivayete göre "müellefetülkulub
= kalpleri Islama ısındırılmış" denilen kimseler hakkında nazil olmuştur.
§ Bir kerre düşünmelidir
ki, dindar olmaktan asıl gaye, ebedî hayatı temin etmek, îman şerifine nail olup
Allah'ın rızasını kazanmaktır. Uhrevî azaptan emin olup ebedî saadetlere
kavuşmaktır. Bu dünyada mümin olanlar da, olmayanlar da, bazan musibetlere
sıkıntılara mâruz kalabilirler. Evet.. Bir kere düşünmelidir ki, Yüce yaratıcı,
kullarını bu dünyada yaşatıyor, kendilerini bir çok nimetlere nail buyuruyor,
bir kısmını da bazan hastalık gibi, fakirlik gibi arızalara uğratıyor, elbetteki
bunda da bir hikmet vardır. Özellikle ilâhi takdire rıza göstererek bu gibi
arızlara karşı sabreden müminler bunun mükâfatını dünyada olmasa bile ahirette
göreceklerdir. Artık böyle geçici bir arızadan dolayı gücenip de dine aykırı
harekete nasıl cü'ret edilebilir. Böyle bir cü'retin kötülüğü, pek korkunç
âkibeti düşünülmeli değil midir?.
§ Harf; kelimesi, taraf,
bir tepenin kenarı, uçurum yeri mânasında olup tereddütten, ıstıraptan kuşku ve
şüpheden, dinin bir kenarında bulunup onun ortasında, merkezinde bulunmamaktan
kinayedir.
12. Allah'tan başka
kendisine na zarar ve ne de menfaat veremiyecek olan şeye ibadet eder. İşte bu,
en uzak sapıklıktır.
12. Evet.. Ne büyük
bir hüsran ki, o ilâhi dinden mahrum kalan kimse Cenab-ı Allah'a ibadeti bırakır
da (Allah'tan başka kendisine ne zarar ve ne de menfaat veremiyecek olan şeye)
cansızlar türünden olan putlara (ibadet eder) Evet.. 0 putlar, kendilerine
ibadet edenlere bir faide veremiyecekleri gibi kendilerine ibadet etmeyenlere
bir zarar veremezler. Artık öyle âciz, mahlûk şeylere nasıl ibadet edilebilir?.
(İşte bu) putlara ibadet, haktan, hidayetten, akıllıca hareketten (en uzak
sapıklıktır) artık bunun kadar korkunç, felâket sebebi bir hareket bulunamaz.
13. Zararı fa idesinden
daha yakın olan kimseye ibadet eder. Ne fena yardımcı ve ne fena sahip!.
13. Öyle kâfirlerden bir
kısmı da ^zararı faidesinden daha yakın olan kimseye ibadet eder) meselâ
Firavun, Nemrut gibi reislerine tapınırlar, onların dünyevî varlıklarına
bakarak, kendilerinden maddî menfaatler umarlar, Halbuki, bunlar (ne
kötü yardım ve ne kötü sahip) kimselerdir!. Çünkü bunlara tapanlar,
dünyada öldürülmeye,
harekete lâyık olurlar,
ahirette ise en şiddetli azaplara ebediyen uğrarlar. 0 taptıkları şahıslardan
ümit ettikleri dünyevî menfaatler ise ya hiç gerçekleşmez, veya gerçekleşse de
çabucak yok olup mes'uliyeti gerektirir olacağından onun da ne kıymeti
olabilir?. Artık böyle ebedî felâketlere sebep olan bir harekete, insan
perestliğe aklı başında olan bir insan nasıl cüret edebilir?..
§ Aşir; kelimesi, eş,
sahip, kabile mânasındadır. Cem'i aşayirdir. On cüzden birisi mânasını da ifade
eden "öşr" gibi.
14. Muhakkak ki; Allah,
îmân eden ve güzel güzel amellerde bulunanları altlarından ırmaklar akan
cennetlere girdirir. Şüphesiz ki Allah dilediği şeyi işler.
14. Fakat bir kerre
düşünmelidir ki: Yalnız Allah Teâlâ'ya ibadet edenler, ne kadar mutlu,
gelecekleri ne kadar emniyete almış zatlardır. Evet.. (Muhakkak ki, Allah) Teâlâ
Hazretleri, kendisine (îman eden ve) namaz gibi, oruç gibi, zekât ve sadaka gibi
(güzel güzel amellerde bulunanları) dünyada da, ahirette de hayra, selâmete
erdirir. Fetihlere nail kılar (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir)
onları dünyada nice güzel ülkelere hâkim kılan, onları ahirette de ebedî
cennetlere kavuşturur. Cenab-ı Hak, bunların hepsine kadirdir. Evet.. 0 yüce
yaratıcıdır (Şüphesiz ki, Allah) o kerem sahibi mabûd (dilediği şeyi işler) her
dilediğini meydana getirir. Binaenaleyh îman ve itaat sahiplerini her türlü
selâmet ve saadete kavuşturacaktır, kendisine îman ve itaat etmeyenleri de her
çeşit azaplara, felâketlere uğratacaktır. Onun için bir engel ve mâni yoktur.
Buna inanmışızdır.
15. Her kim O'na
-Peygambere- Allah'ın ne dünyada ve ne de ahirette yardım etmeyeceğini
zannediyor ise semaya bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin, artık baksın
ki, kendisinin bu hilesi, onun nefret ettiği şeyi giderecek mi?.
15. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın yüce peygamberine yardım etmiyeceği kuruntusunda bulunan
münafıkların ne kadar yanlış düşündüklerini, kendi nefislerini feda etseler bile
o yardıma mâni olamayacaklarını bildiriyor ve Kur'an âyetlerinin birer açık
delil olduğunu ve Cenab-ı Hak'kın dilediği kuluna yardım ve hidayet ihsan
buyuracağını telkin buyuruyor ve müminler ile diğer milletlerin aralarını her
şeyi hakkiyle görüp bilen Allah Teâlâ Hazretleri, Peygamberi Muhammed
Aleyhisselâma elbetteki, dünyada da, ahirette de yardım edecektir. (Her kim ona)
o yüce Resule (Allah'ın ne dünyada ve ne de ahirette yardım etmiyeceğini
zannediyorsa) bu yardımın meydana gelmesini arzu etmiyorsa buna mâni olmak için
(semaya) göğe veya hanesinin tavanına (bir ip uzatsin) onu boynuna takıp havaya
yükselmek istesin (sonra onunla intihar etsin) yerden alâkasını keserek gebersin
gitsin, (onun nefret ettiği şeyi) Resûlullaha olan ilâhi yardımı (giderecek
mi?.) Ne mümkün, elbette ilâhi yardım dinin yüceltilmesi tecelli edecektir. Onu
istemeyenler ise kin ve düşmanlıklarından dolayı mahvolup gitsinler.
§ Bu âyeti kerime, bir
takım din düşmanlarının ve Özellikle "Gatfan" ve "Beni esed" kabilelerinden bazı
kimselerin haklarında nazil olmuştur. Bunlar, Cenab-ı Hak'kın Peygamberine
yardım etmiyeceğini zannediyorlar ve yardım etmesini istemiyorlardı. Bunlar
Islâmiyete davet edilince bundan kaçınıyorlardı. Ve diyorlardı ki: bizimle
Yahudi'ler arasında bir sözleşme vardır, onlar bize yiyecek, hurma gibi, erzak
veriyorlar, eğer biz müslüman olursak bu erzaktan mahrum kalırız, Peygamberin
yardıma nail olacağını ise ummuyoruz. İşte bu âyeti kerime öyle âdi, dünyevî bir
menfaat uğrunda ilâhi din gibi saadet sebebi olan bir muazzam, ebedî nimeti feda
edenlerin o pek çirkin, cahilce düşüncelerini, hareketlerini red etmekte ve
kınamaktadır.
16. Ve işte onu böyle açık
açık âyetler olarak indirdik. Ve şüphe yok ki, Alah dilediğine hidayet eder.
16. Evet.. Cenab-ı Hak,
Resulüne yardım edecektir, Kur'an-ı Kerim'in âyetleri bunu müjdelemektedir.
(İşte onu) o Kur'an-ı Kerim'i (böyle açık açık âyetler) lâfzan ve hükmen birer
mucize, birer söz harikası (olarak indirdik) o Peygambere ihsan ettik, onun
zafere nail olacağını bu vasıta ile de kendisine müjdelemiş olduk. (Şüphe yok
ki, Allah dilediğine hidayet eder.) Onu hidayette sabit kılan, ona maddî ve
manevî nimetlerini, yardımlarını ihsan buyurur. Artık buna o inkarcılar, o
hainler mi mâni olacak?. Ne mümkün!. Nitekim Hz. Peygamber hakkında ilâhi
yardım tecelli etmiş, az bir zaman içinde düşmanlarına galip olarak Mekke-i
Mükerremeyi ve diğer yerleri
fetheylemiş, İslamiyet
nurları doğu ve batıyı aydınlatmaya devam buyurmuştur.
17. Muhakkak o kimseler ki,
iman ettiler ve o kimseler ki, Yahudi oldular ve Sabîîler ve Hıristiyanlar ve
Mecusîler, ve şirke düşenler yok mu, muhakkak ki; Allah Teâlâ kıyamet gününde
onların aralarını ayıracaktır, şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyi görüp
bilendir.
17. Evet.. Hak Teâlâ
dilediğine hidayet eden ve dilediğini hidayetten mahrum bırakır. İşte (muhakkak
ki, o kimseler ki, îman ettiler) Allah Teâlâ'yı ve bütün Peygamberleri, semavi
kitapları tasdik eylediler, elbetteki, onlar hidayete mazhar olan zatlardır, (ve
o kimseler ki, Yahudi oldular) Yahudilik dinini kabul etmiş bulundular, sonra
birnice hükümleri değiştirdi ve bir kısım Peygamberleri inkâr ettiler (ve)
onları ki (sabiîler) dir, bazı, yıldızlara tapan ve yaratılış eserlerini o
yıldızlara isnat eden bir taifedir (ve) onlar ki (Hristiyanlar) dır.
Hıristiyanlık dinini kabul etmiş, sonra Hazreti Isaya Allah'ın oğludur demeğe
cür'et göstermiş kimselerdir, (ve) onları ki (mecusiler) dir. Peygamberlere
inanmayıp güneşe, aya, ateşe tapan ve bu âlem için nur ile zulmetten ibaret iki
asıl vardı demekte bulunan kimselerdir (ve şirke düşenler) dir. Peygamberleri
tasdik etmeyip esnam denilen putlara tapan bir yığın cahillerdir. İşte bunlar
(yok mu) böyle altı kışıma ayrılan din mensupları var ya, (muhakkak ki, Allah
Teâlâ kıyamet gününde onların aralarını ayıracaktır.) doğru yolda olanlar ile
bâtıl yolda olanları tâyin buyuracaktır. Her bakımdan açık bir hakikattir ki, bu
muhtelif dinler arasında yalnız İslâm dinî, ilâhi bir dindir, bütün Peygamberler
ümmetlerine esasen bu ilâhi dinî tebliğ etmişlerdir. Diğer dinler ise
bozulmuştur ve bâtıldır, şeytani bir mahiyette bulunmaktadır. Dinler arasında
güzelce tetkikatta bulunanlar bu hakikati itirafa mecbur olurlar. (Şüphe yok ki,
Allah Teâlâ her şeyi görüp bilir.) hiç bir şey, Hak Teâlâ'nın müşahede alanından
ezeli ilminin dairesinden hariç olamaz. Artık muhakkaktır ki, ahirette de ilâhi
hükmü tecelli edecektir. Doğru yolda olanlar bile bâtıl yolda olanları tâyin
buyuracaktır. Doğru yolda olan ehli îmanı cennetlere, birnice tecellilere
erdirecektir, küfre düşmüş olanları da cehenneme sevk buyuracaktır, her kul,
lâyık olduğu âkibete kavuşmuş olacaktır. İlâhi adalet, ilâhi hikmet bunu
gerektirmektedir.
18. Görmedin mi ki,
muhakkak Allah'a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar
da ve dağlar, ve bütün hayvanat da ve insanlardan bir çoğu da secde ederler. Ve
birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah
bedbahtlığa düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki,
Allah dilediğini işler.
18. Bu mübarek âyetler,
göklerde ve yerde bulunan bütün cisimlerin, bütün eserlerin ve insanlardan bir
çoklarının Cenab-ı Hak'ka karşı tazim secdesine kapanmakta olduklarını ve
insanlardan bir çoklarının da -küfürleri yüzünden- azaba mahkûm, yardımdan
mahrum bulunduklarını bildiriyor. Bu iki zümreden küfre düşmüş olanların ne
kadar ateşin azaplara mâruz kalacaklarını ve ateşten her çıkmak istedikleri
zaman tadınız o yangın azabını diye kendilerine hitabedilerek ve ateşe iade
edileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef, bilgi kabiliyetine
sahip insan!. (Sen görmedin mi?) güzelce düşünüp bilmedin mi ki, (muhakkak
Allah'a) o kâinatın yaratıcısına (göklerde olanlar da ve yerde olanlar da) bütün
semalarda ve yeryüzünde bulunan melekler de diğer ruhani mahlûklar da secde
ederler, yani o yüce yaratıcının takdir ve tedbirine tamamiyle boyun eğerler,
bütün varlıkları, parlaklıkları, neşvünemaları birer ilâhi kudret eseri
olduğundan hepsi de Allah'ın birliğine delâlet ve şahitlik eder durur. Bu
bakımdan bütün insanlar da, cinler de böyle bir boyun eğme ve delalete
sahiptirler, (ve) böyle yalnız akıl sahipleri değil (güneş) de (ay) da
(yıldızlar) da (ve dağlar, ağaçlar) da ve bütün (hayvanat da) secde ederler
yani: ilâhi iradeye her bakımdan boyun eğer teslimiyette bulunurlar. Artık böyle
birer mahlûk, ilâhi iradeye tâbi olan şeylere nasıl mâbudluk ve ilâhlık isnat
edilebilir?. (Ve insanlardan bir çoğu da secde ederler) yani mümin, iyi olan
insanlar, Cenab-ı Hakkı birlemeğe, ibadet ve itaate devam ve iradeleriyle vakit
vakit kulluk secdesine kapanırlar, (ve) insanlardan (birçokları da vardır ki)
secdeden kaçınır, kendi iradesiyle ibadette bulunmaz (onun üzerine de azap hak
olmuştur.) İşte kâfirler, îmanın gereği olan secdeden kaçındıkları için
haklarında bir ebedî azap mukadder bulunmuştur. (Ve kimi ki Allah bedbahtlığa
düşürürse) yani: Hangi bir şahıs ki, kendi iradesini şerre ve küfre sarfettiği
için hakkında bedbahtlık takdir edilmiş bulunursa (artık onu saadete erdirecek
bir kimse yoktur) onu dalâletten kurtarıp hidayete erdirecek bir kerem sahibi
bulunamaz. Çünkü buna Cenab-ı Haktan başkası kadir değildir. (Şüphesiz ki,
Allah dilediğini işler) hikmetin gereğine göre iradesi tecelli eder. Elbette ki,
mümin olan kullarının hidayete, saadete, ermeleri, kâfir olanların da sapıklığa,
ihanete düşmeleri, birer
hikmet gereği olup Allah'ın düşmesi cümlesindendir.
§ Bu âyeti kerime altıncı
secde âyetidir.
19. Şu ikisi, iki
düşmandır. Rableri hakkında çekişmede bulunmuşlardır. Artık o kimseler ki, kâfîr
olmuşlardır, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üzerine de
kaynar su dökülür.
19. İşte (Şu ikisi)
mümin olan zümre ile kâfir olan taife (iki düşmandır) birbirlerine hasım olan
iki fırkadır. Onlar (Rableri hakkında) o yüce yaratıcının dinî, zat ve sıfatı
hususunda birbirleriyle münakaşada (çekişmede bulunmuşlardır) müminlerden
meydana gelen zümre, hakikat caddesini takibeder, Allah'ın birliğine inanır,
bütün Peygamberleri, semavi kitapları tasdik eder ve yüceltir. Diğer zümre
fertleri ise bâtıl itikatlarda bulunurlar, bunların bir takımı bir kısım
Peygamberleri, mukaddesatı inkâr ederler, bir takımı da gök cisimlerine ve diğer
mahlûkata ilâhlık isnâd ederek putlara taparlar, (artık o kimseler ki, kâfir
olmuşlardır) tevhit dininden ayrılmış bulunmaktadırlar (onlar için ateşten esvap
biçilmiştir.) kendileri için vücutlarını her bakımdan kuşatacak olan cehennem
ateşi, öyle müthiş bir felâket takdir edilmiştir, (başlarının üzerine de) o
cehenneme atıldıkları zaman (kaynar su dökülür) Ibni Abbas Radiallahu anh
demiştir ki: Eğer o sudan bir damla dünya dağları üzerine damlayacak olsa
elbette ki, onları eritiverir.
§ Bu âyeti kerimenin iniş
sebebi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre Bedir savaşında
ashab-ı kiram ile müşrikler arasında vuku bulan mübareze hakkında nazil
olmuştur. Şöyle ki: Müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid Ibni Utbe, harp meydanına
atılmışlar, kendilerine karşı ensar-ı kiramdan bazı zatlar mübarezeye çıkmak
isteyince müşrikler böbürlenerek demişler ki: Bunlar bizim eşimiz değildirler,
bize karşı Kureyş'ten emsalimiz olan kimseler savaşa atılmalıdırlar. Bunun
üzerine Hazreti Ali, Hazreti Hamza ve Hazreti Ubeyde meydana atılmışlar, Hz.
Ali, Şeybe'yi, Hazreti Hamza da Utbe'yi öldürmüş, Hazreti Ubeyde Velid ile harb
ederken Hazreti Ali gelip onu öldürmüştür. Diğer bir rivayete göre de bu âyeti
kerime, müslümanlar ile ehli kitap denilen inkarcılar arasındaki bir münakaşa
üzerine nazil olmuştur. Şöyle ki: Ehli kitaptan olanlar, demişler ki: Ey
müslümanlar!. Bizim Peygamberimiz sizin Peygamberinizden öncedir, bizim
kitabımız da sizin kitabınızdan öncedir. Binaenaleyh biz sizden Allah katında
üstünüz. Müslümanlar da demişler ki: Hayır.. Biz Allah katında üstünüz. Çünkü
bizim kitabımız, bütün kitaplar üzerine hâkimdir, bizim Peygamberimiz de son
peygamberdir. Bunun yanında biz bütün semavi kitaplara ve sizin Peygamberinize
de îman etmiş bulunuyoruz, siz ise bizim Peygamberimizi de, bizim kitabımızı da
bildiğiniz halde onları bir kıskançlık sebebiyle inkâr ediyorsunuz. Gerçekten
insaflıca düşünen bir insan, müslümanların ne kadar haklı, İslâm dininin ne
kadar yüce, ne kadar evrensel ve tab'ı selime ne kadar uygun olduğunu itiraf
eder
20. Onunla karı lan ndaki
ler ile derileri eritilir.
20. Evet cehennemdeki
sıcak su öyle şiddetlidir ki: (Onunla) o suyun şiddetli hararetiyle o içine
atılacak kâfirlerin (karınlarındakiler ile) barsakları, iç yağları gibi şeyler
ile (derileri eritilir) o kâfirlerin böyle içerileri ile dışarıları da böyle
ateşin bir azaba tutulmuş olur.
21. Onlar için demirden
kamçılar da vardır.
21. Bununla beraber (onlar
için) o cehenneme atılacak kâfirlere ait (demirden kamçılar) çomaklar, kırbaçlar
(da vardır) bunlar ile yüzlerine vurulur, böyle çeşit çeşit azaba uğrar
dururlar.
§ Hamim; kaynar su
demektir. Şiddetli sıcak zamanında yağan yağmur, hakkında özen gösterilen yakın
kimse mânasında da kullanılır.
§ Ishar; da eritmek ve
ulaşmak demektir. "Mekamıda; makma'ın çoğuludur ki: bir şeyi menetmek ve
demirden yapılmış çomak, kamçı manasınadır.
22. Her ne zaman ondan,
gamden çıkmak isterlerse onun içine iade edilirler ve yangın azabını tadın
denilir.
22. Artık o cehennemdeki
kâfirler, (her ne zaman ondan) o cehennem ateşinden veya o ateşin
elbiselerinden, evet.. 0 pek şiddetli (gamdan çıkmak isterlerse) kendilerinin
cehennemden dışarıya atılmalarını arzuda bulunurlarsa (onun) o ateşin (içine)
zebaniler vasi ta s i yi e (iade edilirler) demir kırbaçlar ile cehennemin
dibine red olunurlar. (Ve) kendilerine hitaben (yangın azabını) o pek şiddetli
ve her tarafa yayılmış olan cehennem ateşini (tadın) denilir. Oradan çıkmalarına
asla müsaade edilmez. İşte küfrün en tehlikeli, en ebedî cezası:
23. Şüphe yok ki, Allah
Teâlâ, îmân edenleri ve güzel güzel amellerde bulunanları altlarından ırmaklar
akan cennetlere girdirecektir. Orada altundan bilezikler ile ve inci ile
süsleneceklerdir ve oradaki elbiseleri ipektir.
23. Bu mübarek âyetler,
îman ve salih amel sahiplerinin ahirette nail olacakları nimetleri bildiriyor,
onların ne kadar güzel, hoş sözlere ve Allah Teâlâ'nın yoluna irşad edilmiş
bulunduklarını müjdeliyor. Kâfir olanların ve Allah'ın yolundan, Mescid-i
Haramdan insanları men edip zulme meyilli bulunanların da müthiş âkibetlerini
böylece ihtar buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, îman edenleri) zatının
birliğine ve Resûl-i Ekrem'ine ve diğer dinî hükümlerine (îman edenleri)
tasdikte bulunanları (ve) îmanlarını gösteren, îmanlarındaki sebatlarına
şahitlik eden (güzel güzel amellerde bulunanları) üzerlerine düşen farizeleri ve
diğer mendub, hâlis muameleleri yerine getirenleri (altlarından ırmaklar akan
cennetlere girdirecektir) pek lezzetli sulara, çok güzel manzaralara nail
kılacaktır. 0 muhterem kullar (orada) o cennetlerde melekler vasıtasiyle (altundan
bilezikler ile ve inci ile süsleneceklerdir) sahip oldukları güzellikler, bu
vesile ile de arttırılmış olacaktır, (ve) böyle cennetlere girecek zatların
(oradaki elbiseleri ipektir.) ibrişimden vücude getirilmiş, emsalsiz
kumaşlardır.
Evet.. Mümin olan erkekler
için dünyada ipekten elsiseler giymek haramdır. Bu elbiseler dünyada kadınlara
mahsustur. Erkeklerin dünyadaki vaziyetleri, mesaileri bu gibi ipek kumaşlar ile
bezenmelerine mânidir ve bu bir hikmet gereğidir. Fakat ahiret âlemi, müminler
için bir ebedî istirahat ve saadet âlemi olduğundan mümin olan erkekler orada
ipekten elbiseler giyerler, dünyadaki emre uymalarının orada böyle mükâfatını
görürler.
§ Esavir; esvirenin ve
sivarin çoğuludur ki, bilezikler demektir.
24. Ve onlar sözden en
temiz olana hidayet olunmuşlardır ve hem de ziyade hamde müstahik olan -Allah
Teâlâ- nın yoluna erdirilmişlerdir.
24. (Ve onlar) o
cennetlere nail olan mutlu kullar (sözden en temiz) güzel, yüce, kutsal (olana
hidayet olunmuşlardır) onlar dünyada iken kelime-i şehadet ile lisanlarını
süsler ve kalplerini aydınlatırlardı veya Kur'an-ı Kerim'i okuma şerefine nail
bulunurlardı veyahut: Bize vâad etmiş olduğu hususlarda doğru olan, bizi böyle
cennetlere erdiren Allah'ımıza hamdolsun derler, (ve hem de ziyade hem de
müstahik olanın) yani Hak Teâlâ'nın (yoluna) o mümin zatlar (erdirilmişlerdir)
yani: Onlar dünyadalarken din yolunu tâkibetmiş, ilâhi din ile
vasıflanmışlardır. İşte bu güzel hallerinin mükâfatı olarak öyle en şerefli, en
çok mutluluk veren birer ebedî ikametgâh olan cennetlere nail ve öyle pek
güzelce tezyinata muvaffak olacaklardır.
25. Muhakkak o kimseler
ki, kâfîr oldular ve Allah'ın yolundan ve yerliler ile taşradan gelenler için
eşit kıldığımız Mescid-i Haramdan -insanları- men ederler, ve her kim ki, orada
zulma meyletmek arzusunda bulunur ona bir acıklı azaptan tattıracağizdir.
25. (Muhakkak o kimseler
ki, kâfir oldular) dünyada iken küfrü tercih ederek îman nimetinden mahrum
bulundular (ve Allah'ın yolundan) İslâmiyet dininin geniş yolundan onu bunu
menetmeğe çalışıp durdular (ve) bu cümleden olarak (yerliler ile taşradan
gelenler için) yani: Mekke ahalisi ile çöllerden ve diğer ülkelerden gelecek
misafirler için (eşit kıldığımız) hepsi için de ziyaretine izin vermiş olduğumuz
(Mescid-i Haramdan) insanları (menederler) orada dinin hükümlerinden olan
Beytullah'ı tavaf gibi, namazları kılmak gibi, hac ve umrenin
hükümlerini ifa gibi güzel amellerin yapılmasına mani olurlar. (Ve her
kim ki orada) harem dairesinde (zulme
meyletmek arzusunda
bulunur) meselâ Harem-i Şerifte halka zulmetmek kasdinde bulunur veya müşrikçe
bir hareketi veya yasaklanmış olan herhangi bir şeyi veyahut gayrımeşru
lakırdıları yapar veya harem dairesine ihramsız girmeğe cür'et gösterirse artık
(ona) bu gibi yasak şeyleri işleyen herhangi birine (bir acıklı azaptan
tattıracağizdir.) Binaenaleyh her mümin için lazımdır ki, Beytullah'a hürmetde
bulunsun, orada dinin kuralları dahilinde harekete dikkat eylesin. İslâmi
farizalara lâyık olmayan şeylerden tamamen kaçınsın.
§ Rivayete göre bu âyeti
kerime, Resûlullah ile ashab-ı kiramını Hudeybiyye senesinde hac ve umre
etmekten ve haramı şerifte kurban kesmekten men etmiş olan Ebu Süfyan ile
arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz umre için ihrama girmiş
olduğu için onlar ile cihatta bulunmayı muvafık görmemiş, bir sene sonra gelip
hac etmesi için onlar ile anlaşma yapmıştı. Fetih sûresi tefsirine de bakınız!.
§ Mescid-i Haram tâbiri
Mekke-i Mükerremedeki harem dairesi denilen bütün bilinen sahayı da içine alır.
İmamı Âzam'a ve birçok fakihlere göre bu harem dairesindeki yerler, arazi, bütün
müslümanlar arasında eşit bir mahiyette bulduğundan satılıp kimseye mülk
edilemez.
§ İI had; kaçınmak; yüz
çevirmek, haktan dönmek, küfre düşmek, şeriatın yasakladığı şeyleri yapmak.
26. Ve hatırla ki,
İbrahim'e Beyt-i şerîfin yerini bir makam kılmıştık, bana bir şeyi ortak koşma
ve benim beytimi tevaf edenler için ve mukim olanlar için ve rükû ve secde
edenler için tertemiz tut diye -hazırlamıştık-.
26. Bu mübarek
âyetler de İbrahim Aleyhiselâm'ın Kâbe-i Muazzama'yı yeniden inşaya ve onu bütün
ziyaret edecek zatlar için tertemiz bir halde bulundurmaya Allah tarafından
görevlerdirilmiş olduğunu bildiriyor. Hazreti İbrahim'in Beyt-i Şerifi ziyarete
insanları davete memur olup ziyaretçilerin de ne yolda harekette bulunduğunu
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yüce Resulüm!, (hatırla ki, Ibrabim'e) hal i
I u I la h denilen o pek muhterem Peygambere (Beyt-i şerifin) yani: Kabe-i
Muntazam (yerini bir makam kılmıştık) o mübarek yerini kendisine bildirmiştik,
(bana bir şeyi ortak koşma) yani bir Beyt-i şerifi sırf benim rızam için yeniden
inşa et, ibadet ve itaat hususunda hiçbir kimseyi bana ortak koşma, yapacağın bu
mukaddes mabed, hakka itaatden başka bir maksada dayanmış olmasın (ve benim
Beytimi) Kâbe-i Muazzama'yı her taraftan gelip (tavaf edenler için) ve Mekke'de
(mukim olanlar için ve) içinde namaz kılarak (rükû ve secde edenler için
tertemiz tut diye) emir etmiş o muazzam umumi mabetin yerini hazırlamıştık.
§ Tefsirlerde yazılı olduğu
üzere kendisinin sırf büyük bir ilâhi mabed bir mukaddes mekân olduğuna işaret
için "Beytullah" denilen Kâbe-i Muazzama evvelce kırmızı yakuttan oluşmuştu,
tufan günlerinde semaya kaldırılmıştır, sonra Cenab-ı Hak, onun yerini Hazreti
İbrahim'e göndediği bir rüzgâr ile veya bir bulut ile harikulade bir şekilde
bildirmiş, İbrahim Aleyhisselâm da o yerde Beyt-i şerifi yeniden bina kılmıştır.
Ve şöyle de denilmektedir ki; Kâbe-i Muazzamayı ilk evvel bina eden, Hazreti
İbrahim'dir, yeryüzünde ilk evvel yapılan Mescid-i Şerif budur. Bundan kırk sene
sonra da "Beyt-i mukaddes" yapılmıştır. Bununla birlikte şöyle de mervidir ki:
Kâbe-i Muazzama beş defa bina edilmiştir. Birincisini melekler bina etmişlerdi,
kırmızı yakuttan oluşmuştu. Sonra tufan zamanında göğe kaldırılmıştır. İkincisi,
İbrahim Alehisselâm tarafından yapılmıştır. Üçüncüsünü de Kureyş kabilesi,
cahiliyet devrinde bina etmişlerdir. Bunun yapılışında Resûl-i Ekrem Efendimiz
de hazır bulunmuştur. Dördüncüsünü de Ibnüzzübeyir bina etmiştir. Beşincisini de
Haccac bina etmiştir. Asıl mukaddes olan yeri daima mahfuz bulunmuştur. Asıl bir
yüce mabedi olan da onun bu yeridir, kıyamete değin müminlerin mübarek bir
ziyaret yeri, bir mabedi bulunacaktır.
27. Ve insanlar arasında
haccı ilân et, sana yaya olarak ve her bir geniş, uzak yoldan gelen zayıf
develer üzerine binmiş olarak geliversinler.
27. (Ve) Hak Teâlâ İbrahim
Aleyhisselâm'a vahyen emretti ki (insanlar arasında haccı ilân et) haccın bir
kutsal ibadet olduğunu bildir, bu hususa dair nidada bulunun, Beyt-i şerifi
ziyaret için insanları davet eyle (sana) senin bina ettiğin Beyt-i şerife
(piyade olarak) gelsinler (ve her bir geniş uzak yoldan gelen zayıf develer
üzerine
binmiş olarak
geliversinler) böyle bir fedakârlıkta bulunarak büyük büyük sevaplar
kazansınlar.
28. Tâki, kendileri için
bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve kendilerini merzuk etmiş olduğumuz dört
ayaklı kurbanlık hayvanlar üzerine malûm olan günlerde Allah'ın ismini ansınlar.
Artık onlardan yiyin ve yoksul fakirlere yediriniz.
28. (Tâki) gelsinlerde
(kendileri için bir takım) büyük, dinî ve dünyevî (menfaatlere şahit olsunlar)
çünkü hac farizesi, dinimizin beş mübarek esasından biridir, malî ve bedenî bir
ibadettir. Nail olduğumuz sıhhatin ve servetin bir şükran vazifesidir,
mabudumuza karşı en büyük hürmeti içermektedir. Bu yüce ibadet, ruhları
fazlasıyla rahatlatır, müslümanlarca en mübarek olan bir beldeyi ziyarete vesile
olur, doğu ve batıdan gelen birnice müslümanlar bir arada birlikte ibadetde
bulunarak aralarındaki din birliği, İslâm kardeşliği güzelce tecelli etmiş
bulunur. Bununla beraber birçok müslümanlar en güzel, en faideli bir seyahat
olan hac yolculuğuna kavuşmak servet kazanmaya çalışsınlar, bu vesile ile de
müslümanlar arasında iktisadi faaliyet artar, birçok hayırlı işler yapılır, bu
sayede bir hayli bilgiler de elde edilmiş olur. (ve) böylece hacca muvaffak olan
zatlar (kendilerini rızıklandırmış olduğumuz dört ayaklı kurbanlık hayvanlar
üzerine) kurban olarak kesilen deve, sığır ve koyunlar üzerine (malûm olan
günlerde) geldikleri zaman (Allah'ın ismini ansınlar) onları tekbir ile
kesiversinler. Malûm günlerden maksat, eyyamı nahr denilen günlerdir ki, kurban
bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. (Artık onlardan) o kesilecek
kurbanların etlerinden ey onları kesenler!. Siz de (yiyin) bu size mubahtır (ve
yoksul fakirlere) de ihtiyaç içinde kalmış âciz kimselere de (yediriniz) bu da
bir vecibedir.
29. Sonra kirlerini
gidersinler ve adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i ati ki tavaf etsinler.
29. (Sonra) o hac
vazifesini ifa eden zatlar (kirlerini gidersinler) üstbaşlarının temizliğini
temin etsinler, fazla olan bıyıklarını, tırnaklarını kessinler, koltuklarını,
kasıklarının kıllarını gidersinler, temizliğe dikkat eylesinler (ve adaklarını
yerine getirsinler) adamış olduklarını alıp kessinler, ve diğer adadıkları meşru
şeyleri usulü dairesinde ifa eylesinler (ve Beyt-i at iki) eski, düşman
saldırısından emin, bütün müminler için ilk evvel tesis edilmiş olan Kabe-i
Muazzama'yı, o mümin kullar (tavaf etsinler) o mukaddes evin etrafında
dolaşsınlar.
5 Tavaf; lügatte ziyaret
etmek, bir şeyin etrafında dolaşmaktır. Şeriat İstılahında: Kâbe-i Muazzamanın
çevresinde ibadet maksadiyle yedi defa dolaşmaktır ki, oradaki "haceri esved"
denilen mübarek bir taşın bulunduğu köşeden tevafa başlanır, mübarek kâbenin
kapısı önünden sağa gidilmek suretiyle devir yapılır, böyle her devir yine
haceri esved in yanına gelmekle son bulur.
§ Tavaflar beş kısımdır,
(1): Tavafı kudümdür ki: Mekke-i Mükerreme'ye başka beldelerden gelen zatların
hemen yaptıkları tavaftır ki, bu, sünnettir. Buna tavafı lika da denir. (2):
Tavafı ziyarettir ki: Arafattan inildikten sonra yapılan tavaftır. Buna "tavafi
ifaze" de denir. Bu, haccın iki rüknünden biridir. Bunun dört şavti, yani dört
defa devir yapılması farzdır. Bunun vakti müsaittir, derhal yapılması lazım
değildir. Fakat ergeç bu yapılmadıkça hac farizesi tamam olmuş olmaz. (3):
Tavafı saderdir ki, hac tavaftır. Buna "tavafı veda" da denir. Bu hariçten
gelenler için vaciptir. (4): Tevafı tetevvudur ki: Mekke-i Mükerreme'de bulunan
zatların vakit vakit yaptıkları tavaftır ki, bu nafiledir. (5): Tavafı umredir
ki: Haccı umrede bulunanların yapacakları tavaftır ki, bunun dört defa devir
edilmesi, umrenin rüknü bulunmaktadır. Binaenaleyh lazımdır. Bunsuz umre tamam
olmaz.
§ Tavaf; bir mühim
ibadettir, tekbir ile tehlil ile, selâtüselâm ile yapılır. Tavaf, yüce
düşüncelerin, dinî hissiyatın güzel bir nişânesidir. Tavaf, İslâm cemiyetinin
bir birlik teşkil ettiğini, aynı gayeye yönelmiş bulunduklarını gösterir,
mekândan ve zamandan münezzeh olan bir yüce yaratıcı, onun kutsal dinine
müslümanların pek sağlam, manevî bir bağlılıkla bağlı olduklarına şahitlik eder.
Tavaf, Allah'ın Arşının etrafında teşbih ve tehlil ile dolaşan kutsi meleklerin
o yüce, ruhani ibadetlerinin şekline yeryüzünün en mübarek bir parçasında benzer
meydana getirmiş gibi olur. Tavaf, islam dinine fevkalâde bir bağlılık
göstermek, ezeli ahde riayetin devamını arzetmek, kulluk vazifesidir. İşte
İbrahim Aleyhisselâm, fevkalâde bir şekilde olmak üzere insanları hacca, böyle
tavafı içeren kutsal bir ibadete davete Allah tarafından
görevlendirilmişti.
§ Rivayete göre Hazreti
İbrahim, safa mevkiine çıkarak "ey insanlar!. Allah Teâlâ size hac vazifesini,
bu mukaddes evi ziyaret etmeği farz kılmıştır." gibi bir şekilde seslenmiş, bu
yüksek nidayı yer ile gök arasında bulunan herşeyi bütün insan ruhları duymuş,
bu davete "lebbeyk allahümme lebbeyk" diyerek icabet eden her ruh sahibi, hac
etmeğe daha sonra muvaffak olmuş ve olmakta bulunmuştur. Hatta bu nidaya
defalarca icabet eden zatlar ise defalarca hacca muvaffak bulunmaktadırlar,
ilâhî kudrete göre bu gibi hârikaların vukuunu hiçbir akıllı kimse imkânsız
göremez.
§ Hac meseleleri için
bekara sûresinin (196 ve 197) nci âyetleri izahına da müracaat ediniz!.
30. Emir, böyledir ve her
kim Allah'ın hürmetlerine saygı gösterirse onun için Rabbinin katında bir
hayırdır ve sizin için enam helâl kılınmıştır. Ancak size -haram oldukları-
okunanlar müstesna!. Artık putlardan ibaret olan pislikten kaçının ve yalan
lakırdıdan kaçının.
30. Bu mübarek
âyetler, Allah Teâlâ'nın haram kıldığı şeylere uymanın gereğine, faidesine
işaret ediyor, helâl olan hayyanlardan istifadenin caiz olduğunu bildiriyor,
müşrikçe hareketlerden ve yalan söylemekten kaçınmanın lüzumunu ihtar ediyor.
Müslümanca yaşamayı emredip şirke düşenlerin ne müthiş felâketlere
uğrayacaklarını pek korkunç iki misâl ile tasvir buyuruyor. Cenab-ı Hakk'ın
rızası için kesilecek kurbanların faidelerini ve nereye sarfedileceklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (emir böyledir) yani: Kendisine riayet edilmesi lâzım
gelen hal ve durum böyle beyan olunduğu şekildedir. (Ve her kim Allah'ın
hürmetlerine saygı gösterirse) ilâhi hükümlere, kendilerine muhalefet edilmesi
caiz olmayan dinî meselelere, bu cümleden olarak haccın hükümlerine hürmette,
riayette bulunursa (bu) saygılı harekette bulunması (onun için Rabbinin katında
bir hayırdır) ahirette bunun mükâfatını görür, (ve sizin için enam helâl
kılınmıştır) yani: Develer, sığırlar, koyunlar helaldir. Bunlar usulü dairesinde
kesilince etlerinden yiyebilirsiniz (ancak size) haram oldukları, yiyi I meleri
n i caiz olmadığı (okunanlar) haklarında haram kılındığına dair âyetler
bulunanlar (müstesna) onlardan yiyemezsiniz. Meyte denilen kendi kendine ölmüş
veya putlar adına kesilmiş hayvanlar gibi. (artık putlardan ibaret olan
pislikten kaçının) çünkü onlardan her tab'i selim, nefret eder, onlar mâmen pek
pis, zararlı, ebedî hayatı zehirleyen şeylerdir, (ve yalan lakırdıdan) da
(kaçının) her türlü yalandan ve hakikate aykırı şahitliklerde bulunmaktan ve
özellikle putlara ilâhlık isnadı büyük bir yalan olduğu için bütün bu gibi
yalanlardan da kaçınmalıdır ki, ebedî selâmet ve saadet temin edilebilsin.
31. Adil kimseler
olduğunuz. Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde -o fenalıklardan
kaçınınız- ve her kim Allah'a ortak koşarsa artık o sanki gökten düşmüşte
kendisini kuşlar kapışmıştır veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir, gibi
bulunur.
31. Evet.. Ey insanlar!.
Siz (hanif kimseler olduğunuz) İslâmiyet'ten başka dinlere meyil etmeyip samimi
bir şekilde müslüman bulunduğunuz halde ve (Allah için ortak koşmamış
bulunduğunuz halde) yaşayınız, o putperestlik gibi fenalıklardan kaçınınız (ve
herkim Allah'a ortak koşarsa) öyle bir küfrü işlerse (artık o) şahıs (sanki
gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmıştır) evet., o, en yüce olan tevhid
derecesinden küfrün en aşağı derecesine düşmüş, binlerce yırtıcıların pençesinde
parça parça olmuş gibi olur. (Veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir.)
zamanın öldürücü cereyanları, şeytani telkinleri onu yakalamış, kendisini
kurtulamıyacağı uzak bir yere, bir sapıklık vadisine atmış (gibi bulunur) işte
ilâhi dine aykırı hareketin müthiş neticesi!.
32. İşte bu, böyledir. Her
kim Allah'ın kurbanlıklarına saygı gösterirse şüphe yok ki, o, kalplerin
takvasındadır.
32. Evet.. (İşte bu,
böyledir) bunu göz önüne alarak ona göre hayatı tanzime, muhafazaya,
çalışmalıdır. (Herkim Allah'ın kurbanlıklarına saygı gösterirse) Mekke-i
Mükerremeye gönderilecek kurbanlara dikkatde bulunur onların en değen I i leri n
i alır, hak yolunda fazlaca fedakârlık gösterirse (artık şüphe yok ki, o) saygı
göstermek, hacca ait nişanlı, alâmetli kurbanların iyilerini seçmek
(kalplerin takvasındandır.) böyle bir hareket, kalplerinde takva nuru parlayan
samimi müminlerin yapacakları pek
güzel amellerdendir.
33. Sizin için onlarda
-kurbanlarda- bir belirli müddete kadar menfaatler vardır. Sonra da onların
varacakları yer, Beyt-i atika kadardır.
33. Ey müminleri. (Sizin
için onlarda) o Mekke-i Mükerreme haremine göndereceğiniz "hedaya" denilen
kurbanlar da (bir belirli müddete kadar) kesilecekleri, etlerinin sadaka olarak
verileceği zamana kadar (menfaatler vardır) onlar üzerine bazı şeyler
konulabilir, sütlerinden, yünlerinden istifade olunabilir, (sonra da onların
varacakları yer) boğazlanmalarının vacip oluşu veya vakti (Beyt-i atika) Kabe-i
Muazzama'nın haremine (kadardır) o mübarek kurbanlar, orada belirli günlerde
kesilirler, etleri fukaraya dağıtılır Velhasıl: Hac vazifesi, pek mühim ve pek
mübarek bir ibadettir. Bu vazifeyi tam bir zevkle ifaya çalışanlar, bunun erkân
ve edeplerine güzelce riayet edenler, mübarek ziyaretgâhları ziyaret edip her
taraftan gelmiş olan binlerce din kardeşleriyle beraber Cenab-ı Hakkı tevhid ve
teşbihte bulunanlar, hak yolunda kurbanlar keserek din uğrunda bu suretle de
fedakârlık belirtisi gösterenler, fakir ve zayıf olan bir kısım dindaşlarına bu
vesile ile de yardımda bulunmuş olanlar, elbette ki, bir çok sevaplara,
mükâfatlara nail olacakdırlar.
34. Ve her ümmet için
kurban kesecek bir yer kılmışızdır ki, Allah'ın ismini kendilerine rızık olarak
verdiği dört ayaklı hayvanların üzerine -kesecekleri zaman- ansınlar. İşte
ilahınız, tek ilahtır. Artık ona teslim olun, ve mütevazi olanları müjdele.
34. Bu mübarek
âyetler, vaktiyle diğer ümmetler için de kurban kesip Allah'ı anmada
bulunacakları mahaller tâyin buyurulmuş olduğunu bildiriyor, bütün milletlerin
ilâhı, yalnız Allah Teâlâ olup ancak ona kullukla mükellef bir halde ibadet ve
itaatte bulunan kulların vasıflarını bildirerek kendilerini müjdeliyor.
Kurbanların dinî alâmetlerden olup ne şekilde kesileceklerini ve onlardan nasıl
istifade edileceğini ve kimlere etlerinin dağıtılacağını Allah'ın rızasını
kazanmaktan ve ilâhi ihsana karşı şükür sunmaktan ibaret bulunduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her ümmet için) her din mensubu için, bu ümmeti
muhammediyeden evvel dünyaya gelip ahirete irtihâl etmiş olan mümin cemaatler
için (kurban kesecek bir yer kılmışdır ki) o ümmetlere içinde ibadet edecek,
civarından kurbanlarını kesecek bir yer tâyin etmişizdir ki, (Allah'ın ismini)
yalnız Cenab-ı Hak'kın mukaddes ismini (kendilerini merzuk ettiği) enam denilen
ve etleri yenilen (dört ayaklı hayvanların) yani: Develerin, sığırların ve
koyunların (üzerine) onları kesecekleri zaman (ansınlar) yani: Allahu ekber lâ
ilahe illallah vallahu ekber. Allahümme minke ve ileyke "diye zikr etsinler."
(İşte) ey insanlar!. Size kurbanları ihsan eden, size şer'i hükümlerini
bildiren, (ilâhınız, bir tek ilâhtır) o, ortak ve benzerden yücedir, (artık ona
teslim olun) onun emirlerine ve yasaklarına zahiren ve batınen uymaktan, teslim
olmaktan ayrılmayınız, kurbanlarınızı yalnız onun rızasını kazanmak için,
kesiniz, (ve) Ey yüce Resulüm! sen de ümmetinde (mütevazi) itaatli veya ihlaslı
(olanları müjdele) onlar bu tevazu ve itaatlarının mükâfatını elbette ki,
göreceklerdir.
5 Ihbat; korkmak, tevazu
göstermek demektir "muhbitin" de mütevazi itaatli, Allah korkusu ile vasıflı,
temiz inançlı olan zatlardan ibarettir.
35. Onlar ki, Allah
zikrolunduğu vakit kalpleri korkudan titrer ve kendilerine isabet etmiş olana
sabır edenlerdir ve namazı kılanlardır, ve kendilerini rızıklandırdığımız
şeylerden infakta bulunurlar.
35. (Onlar ki) o
mütevazi, itaatli olan zatlar ki, onlarda şu alâmetler bulunur. (Allah
zikrolunduğu vakit) Allah'ın yüceliğini düşünerek (kalpleri korkudan titrer)
Allah'ın büyüklüğü gözlerin önünde tecelli eden artık kendilerinde tevazu; dua
ve niyaz gibi yüce özellikler görülür durur, (ve kendilerine isabet etmiş olan)
bir takım musibetlere, rahatsız edici arızalara karşı (sabredenlerdir) bu
husustaki ilâhi takdirin bir hikmete dayanmış olacağını düşünerek teselli olmaya
çalışırlar, (ve namazı) vaktinde (kılanlardır) bir takım arızalar meşakkatler
onları ibadet ve itaatdan geri bırakmaz (ve kendilerini rızıklandırdığımız
şeylerden infakta bulunurlar) servetlerini hayır yollarına sarfedenler, hac
yolunda fedakârlıktan kaçınmazlar, en kıymetli kurbanları alır keserler, muhtaç
olanlara yardımdan geri durmazlar.
36. Ve develeri de sizin
için Allah'ın kurbanlıklarından kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Artık
onların üzerlerine birer ayakları bağlı, üçer ayaklan üzerine durdukları
halde Allah'ın ismini
zikredin. Yanlan üzerine yere düşünce de artık etlerinden yiyin haline kanaat
edip istemeyene de ve isteyene de yediriniz. Onları size öylece musahhar kıldık,
tâki şükredesiniz.
36. (Ve) Ey müslümanlarl.
(develeri de sizin için Allah'ın şeairinden) Allah'ın dinine ait alâmetlerden
(kıldık) onların kurban kesilmelerini meşru ve pek makbul kılmış olduk (sizun
için onlarda) o develerde (hayır vardır) dünyevî ve uhrevî menfaat mevcuttur.
Özellikle onları kurban keserek büyük sevaplara nail olursunuz, (artık onların
üzerine birer ayakları bağlı, diğer ayakları üstüne durdukları halde)
boğazlanırken (Allah'ın ismini zikredin) usulüne uygun olarak tekbir alınız,
(yanları üzerine yere düşünce de) yani: Kesilip de yere düşerek ölünce de (artık
etlerinden yiyin) bu size mubahtır. Ve onların etlerinden (haline kanaat edip
istemeyene de ve isteyene de) arzı ihtiyaçta bulunana da (yediriniz) kendilerine
birer miktar veriniz, bu suretle bir neyi ziyafette bulunmuş olursunuz. Ve
(onları) o develeri (size öylece) ayakta kurban kesilmeleri için (musahhar
kıldık) o kadar kuvvetli, büyük hayvanları insanlara karşı itaatli, teslim olmuş
eyledik, onların serkeşliklerine, vahşiyane hareketlerine meydan vermedik (tâki)
Ey insanlar!, (şükredesiniz) Cenab-ı Hak'kın bu lütfunu da düşünerek vazifei
şükranı ifade kusur etmeyesiniz.
§ Büdn; bedenin çoğuludur
ki, Kurban için boğazlanan develer demektir.
§ Sevaf; bir ayağı bağlı üç
ayağı üzerine ayakta durarak kesilen devedir.
§ Kani; kendi yanında olana
ve kendisine, istemeksizin, verilene razı olan kimsedir.
§ Muter; istekte bulunan,
isteyip ihtiyaç arz eden kimsedir.
37. Elbetteki,
onların ne etleri ve ne de kanları Allah'a erecek değildir. Ve lâkin ona sizden
takva erecektir. Onları öylece size musahhar kılmıştır, tâki size hidayet
buyurduğundan dolayı Allah'a tekbirde bulunasınız ve güzel davrananları
müjdele..
37. Ey kurban kesen
müminler! (elbette ki, onların) o kesilen kurbanların (ne etleri) sadaka olarak
verilen et parçaları (ve ne de) yerlere akıtılan (kanları Allah'a erecek
değildir.) bunlar haddizatında Allah rızasını kazandıran, kabul edilen olamaz, (velâkin
ona) o yüce yaratıcıya (sizden takva erecektir.) bu kurbanları sırf Allah'ın
emrine riayet, hakkın rızasını temenni için kestiğinizden dolayı bu ameliniz bir
takva eseri olacağı için ilâhi kabule mazhar, sevaba vesile olacaktır. Cenab-ı
Hak (onları) o büyük, kuvvetli hayvanları (öylece size musahhar kılmıştır.)
onları kurban kesmeye sizleri muktedir kılmaktadır, (tâki size hidayet
buyurduğundan dolayı) sizi İslâm şerefine nail, size hac vesaire gibi dinî
vazifelerinizi emir edip kolaylaştırarak kurbanlarınızı kesmeğe muktedir
kıldığından dolayı (Allah'a) şükrederek (tekbirde bulunasınız) meselâ: "Allahu
ekber Allahu ekber Elhamdülillah Elhamdülillah" diye kulluk sunmaya çalışasiniz.
(ve) Ey yüce Resul!, sen de ümmetinde (muhsin olanları) yaptıkları ibadetleri
ihlaslı bir şekilde yapanları, bu cümleden olarak kestikleri kurbanları sırf
Allah rızası için kesip etlerini fakirlere ve diğerlerine dağıtanları (müjdele)
onların bu amelleri Allah katında makbul olup kendileri bu yüzden ilâhi
lütuflara nail olacaklardır. "Rivayete göre bu âyeti kerime bir cahiliye âdedini
red ve ibtâl için nazil olmuştur. Şöyle ki: Cahiliye zamanında kesilen
kurbanların kanlarını Kâbenin duvarlarına sürerler, etini de fakirlere
verirlerdi, böyle bir hareketi bir ibadet sanarlardı. Halbuki, kurbandan maksat,
öyle mübarek yerleri kanlar ile pisletmek değildir. Belki insanlığa hizmet
etmek, Allah rızasını temennide bulunmaktır. İşte bu mukaddes âyet, buna işaret
buyurmaktadır.
Sonraki Sayfa

|
|