|
61. Haydin dediler, onu
insanların gözleri önüne getiriniz, umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar.
61. Bu hadiseyi
soranlar, bu hadiseyi yapmış olanı araştıranlar (haydin dediler, onu) Hz.
İbrahim'i (insanların gözleri önüne getiriniz) herkes onu görüversin. (Umulur
ki, onlar şahitlikte bulunurlar) onun putlara bu ihanette bulunmuş olduğuna
şahadet ederler. Yahut onun tarafımızdan cezaya çarptırıldığında o insanlar
hazır bulunmuş olurlar.
62. Dediler ki: Ey
İbrahim! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?
62. Bunun üzerine Hz.
İbrahim'i getirdiler de (dediler ki: Ey İbrahim! Bizim ilâhlarımıza bunu) bu
ihaneti, bu çirkin fiili, onları böyle parça parça etmeyi (sen mi yaptın?) Buna
sen mi cür'et ettin, söyle bakalım!
63. Dedi ki: Belki onu
onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.
63. Hz. İbrahim de
oların aptallıklarına işaret, ve putlarının ne kadar âciz, boş şeyler olduğunu
izhar için (dedi ki: Belki onu) o çirkin hadiseyi (onların şu) parçalanmamış
olan (büyüğü yapmıştır) belki kendisinden küçük olan şeylere kendisiyle beraber
tapılmaması için onları o büyükleri parçalamıştır, (haydin onlardan sorunuz) bu
felâketi onların başlarına kim getirmiştir, size haber versinler (eğer) o putlar
(söyleyebilmekte iseler.) yani: Eğer o putlar söyleyemezlerse demek ki, pek âciz
şeylerdir. Artık öyle âciz, kendilerini bile müdafaaya gücü yetmeyen şeyler
nasıl ilâh edinilebilir? Hiç bu kadar bir şeyi bile düşünemiyorsunuz? Bir de Hz.
İbrahim, o hadiseyi büyük putun vücude getirmiş olabileceğini o putların
konuşmasına, haber vermelerine talik etmiş demektir. Onların konuşmaları ise
mümkün olmadığından artık bu hadise bir yalan olmak üzere o büyük puta nisbet
edilmiş değildir. Belki öyle âciz şeylerin ilâh olamıyacaklarına işaretle
putperestlerin aptallıklarına bir delil gösterilmiştir.
64. Bunun üzerine kendi
nefislerine döndüler de didiler ki: Siz şüphe yok ki, siz zalimlersiniz.
64. Bu mübarek âyetler,
İbrahim Aleyhisselâm'ın ihtarı, üzerine müşriklerin düşünmeye başladıklarını,
sonra da putlarının konuşma gücünden mahrum olduğunu itiraf eylediklerini
bildiriyor. Hz. İbrahim'in o müşriklere hitâbederek Allah Teâlâ'dan başka
taptıkları şeylerin kendilerine bir faidesi ve zararı olmayacağından onlara
tapınmanın ne kadar nefrete lâyık olacağını onlara bildirmiş olduğunu
naklediyor. Ve o müşriklerin Hz. İbrahim'i içine atmış oldukları ateşin Allah'ın
emri ile bir selâmet sahası kesildiğini, onun hakkında kötülük dileyenlerin de
büyük bir hüsrana düşmüş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İbrahim
Aleyhisselâm, putların faideden uzak, konuşma gücünden mahrum olduklarını
söyledi. (Bunun üzerine) o müşrikler (kendi nefislerine döndüler de) yani
tefekküre daldılar da (dediler ki: Siz şüphe yok ki) evet (siz zalimlersiniz)
hakikaten öyle faideden hâli kendi nefislerinden bile zararı defe gayri kadir
olan şeyler nasıl tanrı olabilir?. Biz onlara tapmakta kendi nefislerimize
zulmetmiş oluyoruz. Hz. İbrahim ise onlara ihanet etmekle isabette bulunmuştur,
ne için sorumuzla onu sorgulamak istiyoruz!.
65. Sonra da başları
üzerine döndürüldüler de -dediler ki-: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz
söyler değildirler.
65. Fakat o müşrikler,
bu düşüncelerinde sebat etmediler. (Sonra da) yine fikir değiştirerek (başları
üzerine döndürüldüler de) kendi cehaletlerini aptalca hallerini anlayıp ikrar
etmekteler iken tekrar Hz. İbrahim ile mücadeleye dönerek dediler ki: Ya
İbrahim!. (Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar) o putlar (söz söyler
değildirler) daha ne için bize onlardan sormayı teklif ediyorsun?. Bu müşrikler,
bu sözleriyle o putların aczini itiraf etmiş, mâbud olamıyacaklarını göstermiş
oluyorlar da bunun farkında bulunamıyorlar!.
66. Dedi ki: 0 halde
Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremiyecek ve zarar da veremiyecek
bir şeye ibadet eder misiniz?
66. İbrahim Aleyhisselâm
da onlara (dediki: 0 halde) madem ki: Siz de onların öyle âciz şeyler olduğunu
itiraf ediyorsunuz. Artık öyle (Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide
veremiyecek) meselâ: Size rızık veremeyecek ve sizi bir felâketten
kurturamıyacak ve (size zarar da veremiyecek) meselâ: Kendilerine tapınmadığınız
zaman size bir zarar vermeğe de kadir olamıyacak (bir şeye ibadet eder
misiniz?.) bunda sizin için ne fâide vardır?. Böyle ilahlığa aykırı bir durumda
bulunan şeyler hiç ibadete lâyık olabilir mi?. Onlara ibadetten kaçınmak lâzım
gelmez mi?. Neden bunu düşünemiyorsunuz?.
67. Yuf size! Ve Allah'tan
başka tapar olduğunuza! Siz hiç akıllıca düşünmiyecek misiniz?
67. Doğrusu ey
putperestler!. (Yuf size) yazıklar olsun o fena hâlinize (ve) yuf olsun
(Allah'tan başka tapar olduğunuza) hepiniz de çirkin, helak edici bir şeyi yapar
durumda bulunmuşsunuzdur. (Siz hiç akıllıca düşünmiyecek misiniz?.) bu
hareketinizin çirkinliğini düşünüp anlamıyacak mısınız?. Hiç geçmiş kavimler
tarihinden bir ibret dersi almış bulunmayacak mısınız?
.
68. Dediler ki: Onu yakınız
ve ilâhlarınıza yardım ediniz, eğer yapacak kimseler iseniz.
68. Hz. İbrahim'in
iyilik ister ihtarına rağmen o müşrikler (dediler ki: Onu) İbrahim Aleyh i s
selâm 'ı (yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz) onların intikamını alınız,
onları parçalayanı daha şiddetli bir azap olan yakmak suretiyle cezalandırın,
(eğer yapacak kimseler iseniz) yani: Eğer putlarınıza yardım yapmak veya
iftihara değer bir şeyde bulunmak ister iseniz öyle yapınız, onu ateşe atınız.
§ Bu teklifi yapan meşhur
olan görüşe göre Nemrud bin Kenan'dır. Bu, Bâbil diyarının hükümdarı idi. Bâbil
ahalisi ise yıldızlara ve onu temsil eden heykellere, putlara taparlardı. Nemınd
ile kavmi, İbrahim Aleyhisselâm'ı bir evde tutukladılar, orasını büyük bir ateş
mahalli yapmaya çalıştılar, birçok yakılacak odunlar topladılar, bir takım
müşrikler birer adak olarak oraya odunlar göndermeye devam ettiler. Bu hal bir
ay kadar devam etti. Nihayet bu odunları yakınca pek şiddetli bir ateş vücude
geldi, öyle ki, havada uçan kuşlar bile bu ateşin şiddetli hararetiyle yanmakta
bulunuyorlardı. Yedi gün bu ateş yanmaya devam etti. Hz. İbrahim'i bu ateşe
yaklaştırıp da içine nasıl atacaklarını bilemiyorlardı, yanlarına lânetli İblis,
insan suretinde gelip onlara mancınığı öğretmiş, onlar bir mancınık yapıp ona
bağlıyarak Hz. İbrahim'i o pek geniş ateşe atmışlardı, insanlar ile cinlerden
başka bütün yer ve gök ehli, bütün melekler feryad ederek Aman Yarabbü. Senin
halilin ateşe atılıyor, yeryüzünde ondan başka sana ibadet eden yok, bize izin
verir misin ki, ona yardım edelim demişler, Cenab-ı Hak da onu koruyacağını
beyan buyurmuş, Hz. İbrahim de zaten ateşe atılırken (hasbinallah ve nimelvekil
= Allah bize yeter ve o, ne güzel vekildir.) demiş hiç bir kimseden yardım
beklememişti. Mübarek zat o zaman henüz onaltı yaşında bulunuyormuş. Allah Teâlâ
Hazretleri o muhterem halilini o ateşten korudu. İşte âyeti kerime onu
anlatmaktadır. Şöyle ki:
69. Dedik ki: Ey Ateş!
İbrahim üzerine serin ve selâmet ol.
69. (Dedi ki) yani:
Hz. İbrahim için müthiş bir şekilde maydana getirilmiş ateş hakkında ilâhî
iradem tecelli etti ki: (Ey ateş!. İbrahim üzerine serin selâmet ol.) onu
rahatsız etmiyecek bir mahiyet al. Ateş de hemen etkisini kaybedip Hz. İbrahim'e
asla zarar vermez bir hale geldi, orası âdeta bir bahçe, bir gülizâr, bir
selamet bahçesi kesildi. Deniliyor ki: Cenabı hak -inanıyoruz ki- her şeye
kadirdir. Ateşi tamamen değiştirip ateş mahallini bir gülistan haline getirmeğe
kadir olduğu gibi Hz. İbrahim'in de tabiatını değiştirerek onu yanmaktan
koruması da mümkündür. 0 ateş ona karşı bir ışıklandırma, bir aydınlatma, bir
parlamadan ibaret olmak üzere baki kalmış da olabilir. Nitekim cehennem
bekçileri de cehennemde bulundukları halde onun o müthiş sıcağından asla
etkilenmeyeceklerdir.
Rivayete göre Hz. İbrahim,
o ateş mahallinde yedi gün kalmşıtı. Yanına Cibril-i Emin ile diğer melekler
insan suretinde gelip oturuyorlardı. Nemrud, sarayından bakarak Hz. İbrahim'in
bu harikulade halini görüyormuş. Hz. İbrahim'in oradan çıkmasını istemiş, ve "Ey
İbrahim!. Senin Rabbine dört bin sığır kurban keseceğim: Senin hakkındaki
kudretini, izzetini gördüğümden dolayı buna karar verdim", demiş, İbrahim
Aleyhisselâm da "Sen benim dinimi kabul etmedikçe o kurban Allah katında makbul
olup sana fâide vermez" diye ihtar buyurmuş. Nemrud ise: Ben mülkümü =
saltanatımı terk edemem" demiş, bâtıl dininden ayrılmamış, buna rağmen yine
birçok kurban kesmiş, Hz. İbrahim'i serbest bırakmıştı.
70. Ve ona bir tuzak
kurmak istediler. Biz de onları pek büyük hüsrana uğramış kimseler kıldık.
70. (Ve) o müşrikler
(ona) İbrahim Aleyhisselâm'a (bir tuzak kurmak istediler) onu zarara sokmak,
mahvetmek için pek büyük bir tuzak ve hiyleye başvurdular, pek muazzam bir ateş
mahalli vücude getirdiler (biz de) kudret ve azametle (onları) o müşrikleri (pek
büyük hüsrana uğramış kimselerden) daha ziyade felâket ve ziyana mâruz kalmış
(kimseler kıldık) onların suikastleri sonuçsuz kaldı. Onların bâtıl üzere
oldukları, Hz. İbrahim'in de hak üzere olduğu bu şekilde de ortaya çıkmış
bulundu. Hattâ bu suikasti asıl tertib eden Nemrud ile yardımcılarına az sonra
sivrisinekler musallat olmuş, onların etlerini yemiş, kanlarım içmiş ve Nemrudun
dimağına girerek hepsini de helak etmişlerdir.
71. Ve onu ve Lût'u
kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vermişizdir.
71. Bu mübarek âyetler de
Hz. İbrahim ile Hz. Lût'un bir bereketli diyara erdirildiklerini ve İbrahim
Aleyhisselâm'a Hz. Ishak ile Hz. Yakub'un ihsan buyurulmuş olduğunu
bildiriyor. Muhterem zatların insanlık için birer hidayet rehberi, ve
kendilerinin hayırlı işler ile, kutsal ibadetlerle mükellef bulunmuş olduklarını
gösteriyor. Ve üçüncü
bir kıssa olmak üzere de
Lût Aleyhisselâm'ın hikmete, ilme, kurtuluşa ve rahmete nail olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onu) İbrahim Aleyhisselâm'ı (ve) kardeşi oğlu olan
Hz. (Lût'u) Nemrud'un suikastinden (kurtarıp) tam bir selâmetle (bir yere
kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vardır.) Evet.. Cenab-ı Hak o
iki zatı, Irak diyarında Fırat nehrine yakın olan Bâbil şehrinden çıkarttı, Şam
diyarına hicrete muvaffak etti ki, o Şam havalisinde birçok zatlar Peygamberliğe
nail olmuşlar, Allah'ın şeriatlarını âleme yaymaya çalışmışlardır. 0 havalinin
feyz ve bereketi pek çoktur, suları, ağaçları, meyveleri pek boldur. Hz.
İbrahim, sonra Mısır'a da gitmiş, daha sonra Kenan diyarına varıp orada ikamet
buyurmuştur. Lût Aleyhisselâm da Bâbil diyarındaki Sedum nahiyesine
gönderilmiştir. Bir rivayete göre İbrahim Aleyhisselâm Filistin'e, Hz. Lût da
Mutefikeye gitmişlerdir. Bu iki mahal arasındaki mesafe, bir gündüz ile bir
geceden ibarettir.
72. Ve ona ishak'ı ve fazla
olarak da Yakub'u ihsan ettik ve hepsini de sâlihler kıldık.
72. (Ve ona) İbrahim
Aleyhisselâm'a ihtiyarlığı çağında (İshak'ı) oğul (ve) ondan başka da 'fazla
olarak daî torunu (Yakub'u ihsan ettik) o iki zat da
peygamberlik şerefine nail
bulunmuşlardır. (Ve hepsini de) İbrahim, Lût, Ishak ve Yakub Aleyhimüsselâm'ı da
(sâlihler kıldık) kendilerini dinî ve dünyevî iyiliğe ve olgunluğa muvaffak
buyurduk.
73. Ve onları imamlar
kıldık ki, bizim emrimizle hidayet rehberi bulunurlar ve onlara hayırlı işleri
yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve bize ibadet edenler oldular.
73. (Ve onları) o dört
zatı (imamlar kıldık) başkalarını ıslah ve irşad etmek için görevlendirdik,
kendilerini peygamberlikle şereflendirdik (ki, bizim emrimizle) izin ve
müsaademizle ümmetlerine karşı birer (hidayet rehberi bulunurlar.) idi,
insanları ilâhî dine davet eder dururlardı, (ve onlara) o muhterem dört zata
(hayırlı işleri yapmayı) özellikle en muazzam birer ibadet ve itaat olan (namaz
kılmayı, zekât vermeyi vahyettik) emreyledik, onları bu vazifeler ile mükellef
kıldık (ve) o dört zat, özellikle (bize ibadet edenler oldular) Allah'ı
birleyen, ibadetlerde ihlaslı olarak vazifelerini ifaya devam ettiler.
74. Ve Lût'a da bir hüküm
bir ilim verdik ve onu çirkince hareketlerde bulunan bir memleketten kurtardık
ki, onlar hakikaten fasıklar olan bir kötü kavim idiler.
74. (Ve Lût'a da) o
muhterem zata da (bir hüküm) yani: Hikmet veya peygamberlik veya dâvaları
hakkiyle halletme ve karar verme kabiliyeti (ve bir İlim) peygamberliğin şanına
lâyık bir bilgi, bir marifet ve fazilet (verdik) şanını yücelttik (ve onu
çirkince hareketlerde bulunan) homoseksüellik gibi pek çirkin bir cinayeti
işleyen (bir memleketten) yani: Sedum Beldesinin pis ahalisinden (kurtardık) onu
selâmet sahasına erdirdik (ki, onlar) o Sedum ahalisi (hakikaten fasıklar olan
bir kötü kavim idiler) onlar gayrı meşru fiilleri işlemeye düşkün, her bir
hayırdan, ahlâkî hareketten kaçınır kimseler idi.
75. Ve onu rahmetimize
kabul ettik, çünkü o, şüphe yok salihlerden idi.
75. (Ve onu) Lût
Aleyhisselâm'ı (rahmetimize kabul ettik) rahmeti ilâhiyeyi celbe sebep olan
güzel amellere, pek güzel ahlâk ve etvara muvaffak eyledik, kendisini nice ilâhî
tecellilere, ve ilâhî feyizlere mazhar kıldık (çünki o) Yüce Peygamber (şüphe
yok salihlerden idi) haklarında güzellik, şahsî yüceiik, ahlâkî yücelik takdir
edilmiş zatlardan bulunuyordu. Almış olduğu ilâhî vahiy üzerine kavminin
arasından çıkıp gitti, onu müteakip kavminin başlarına taşlar yağdı, yurtları
zelzeleler ile alt-üst oldu; hepsi de helak oldular. Rivayete göre Lût
Aleyhisselâm seksen yaşında olduğu halde, Hicaz'da vefat etmiştir.
76. -Ve Nuh'u da-
hatırla!. 0 vakit ki, o evvelce niyazda bulunmuştu. Biz de ona icabet etmiş
nihayet onu da, ehlini de pek büyük bir gamdan kurtuluşa erdirmiştir.
76. Bu mübarek âyetler de
dördüncü bir kıssa olmak üzere Nuh Aleyhisselâm ile ona imân edenlerin kurtuluş
sahasına erdiklerini, âsi ve inkarcı olan kavminin de helak olup gittiklerini
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!. (Ve Nuh'u da) hatırla, onun da
tarihî hallerini bir ibret dersi olmak üzere başkalarına zikret, anlat. (0 vakit
ki: o) Nuh Aleyhisselâm (evvelce) Hz. Lût'tan ve benzerlerinden önce Cenab-ı
Hak'kın müsaadesiyle (niyazda) kavminin helaki hakkında duada yeryüzünde
kâfirlerin dolaşıp durmamalarını temennide (bulunmuştu) çünkü, o muhterem
Peygamber, İmandan mahrum, insanî faziletlerden nasipsiz kimselerin yeryüzünü
kirletip durmalarından müteessir bulunmuştu. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Biz
de ona icabet etmiş) o muhterem Peygamberin duasını azametimizle kabul eylemiş
sonunda onu
da) Hz. Nuh'u da (ehlini
de) imânlarında sebat eden zatları da, aile fertlerini de (pek büyük bir gamdan
kurtuluşa erdirmiştik) yani: Onları, o kavmin yalanlamasından, eza ve
cefâsından, tufanın da müthiş dalgalarından koruyup himaye ederek kendilerini
selâmet sahasına kavuşturmuştuk.
77. Ve bizim âyetlerimizi
yalanlayan bir kavimden onu muhafaza ettik, şüphe yok ki, onlar kötülük yapan
bir kavim idiler. Artık onları toptan -suda- boğuverdik.
77. (Ve bizim
âyetlerimizi) kudretimize, birliğimize şahitlik eden sübjektif ve objektif
sonsuz delilleri, kanıtları ve Nuh Aleyhisselâm gibi bir yüce peygamberin
gösterdiği mucizeleri, delilleri (yalanlayan bir kavimden) maddî kuvvetlerine
güvenen bir insanlık kütlesinden (onu) Hz. Nuh'u (muhafaza ettik) o inkarcıları
kahrederek kendisini yardımımıza nail kıldık, (şüphe yok ki, onlar) o Nuh kavmi
(kötülük yapan) iyi amellerden kaçınan (bir kavim idiler) hakkı yalanlıyorlardı,
şerre ve diğer ahlâksızlıklara düşkün bulunuyorlardı, (artık onları cümleten)
tufan hâdisesinin müthiş dalgaları arasında (boğuverdik) çünkü böyle bir
dinsizliğe devam etmek, şer ve fesada düşkün olmak mutlaka helâkî getirir. Böyle
kötü hallere mübtelâ olanlar sonunda mahv ve yok olup giderler. Dünya tarihi,
buna birçok örnekler göstermektedir. İşte Nuh kavminin helaki da bu cümledendir.
78. Ve Davûd ile
Süleyman'ı da zikret ki: onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. 0 vakit ki,
onun içinde kavmin koyunları yayılmıştı. Ve biz de onların hükümlerine şahitler
olduk.
78. Bu mübarek
âyetler de Hz. Davûd ile Hz. Süleyman'a ait olan beşinci kıssayı teşkil edip o
iki büyük Peygamberin sahip oldukları İlim ve hikmeti, mülk ve saltanatı
bildiriyor. Davûd Aleyhisselâm'a dağların, kuşların boyun eğip onunla beraber
teşbihte bulunmuş, Süleyman Aleyhisselâma da rüzgârların ve şeytanların boyun
eğip onun emri dairesinde hareket eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Ey Yüce Resulüm!. (Ve Davûd ile Süleyman'ı da) zikret, onların da şanını,
hayat tarihini hatırla (o vakit ki, onlar) o muhterem baba ile oğul (ekin
hakında hüküm veriyorlardı.) bir şahsın tarlasına veya üzüm bağına bir kavmin
koyunları geceleyin, başlarında çobanlar! vesaire olmadığı halde girmişlerdi. (0
vakit ki, onun içinde kavmin koyunları) girip (yayılmıştı) Hz. Davûd ile Hz.
Süleyman'a müracaat ettiler, onlar da kendi içtihatlarına göre hüküm ettiler.
(Ve biz de onların hükümlerine şahit olduk) o hükmedenler! ve haklarında hükm
olunanları gördük, o hüküm ânında ilmen hazırdık ve haberdar bulunduk.
79. Onu -onun
hükmünü- derhal Süleyman'a anlattık ve her birine bir hüküm ve bir ilim ihsan
ettik, ve Davud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber teşbihte
bulunurlardı. Ve -bunları- yapanlar olduk.
79, (Onu) o hâdise
hakkındaki hükmü (derhal Süleyman'a anlattık) ona ilham ettik, onu daha uygun
bir hükme muvaffak kıldık. Şöyle ki: Rivayete göre Davûd Aleyhisselâm'ın
huzuruna iki şahıs girmiş, biri demiş ki: Şu şahsın koyunları benim tarlama
geceleyin girerek ekinlerimi harap etmiştir, bu hususa dair hükmet. Hz. Davûd da
o harap edilen ekinler yerine o koyunların o tarla sahibine verilmesine
hükmetmiş. Sonra bu iki şahıs, Hz. Süleyman'ın yanına gidip bu durumu
anlatmışlar, o da demiş ki: Koyun sahipleri o tarladaki ekinleri eski haline
getirinceye değin o koyunların ekin sahibine verilmesi bence daha uygundur. Bu
hükmü Hz. Davûd öğrenince o da bunu daha uygun görmüştür. Bu hüküm, kıyasa,
içtihada dayanmış olduğu için böyle bir kanaat değiştirmek caiz bulunmuştur.
Eğer o hüküm bir vahye dayanmış olsa idi elbette böyle fikir değiştirmek caiz
olmazdı. Fıkıh hükümlerimize göre bu mesele de Imam-ı Azam'a göre: Eğer o
koyunların başında onları sevkeden bir kimse bulunmamış ise bir tazminat lâzım
gelmez, İmamı Şafiiye göre ise eğer bu hâdise geceleyin olmuş ise tazminat lâzım
gelir, zayi olan ekinlerin kıymetini ödemek lâzımdır. Çünkü bu gibi hayvanları
geceleyin zaptedip serbest bırakmamak adettir, fakat gündüzün vâki olmuş ise
böyle bir tazminat lâzım gelmez. Zira hayvanların mer'aya gitmeleri için
gündüzün serbest bırakılması adettir. Binaenaleyh ekinleri ve bağları gündüzün
sahiplerinin beklemeleri mutad bulunmuştur. Yüce Yaratıcı Hazretleri o iki
Peygamberini de büyük nimetlere nail buyurmuş olduğunu beyan için buyuruyor ki:
(Her birine bir hükm) peygamberlik, hikmet üzerine kurulmuş bir amel (ve bir
İlim) iyi ameller ile desteklenmiş bir irfan ve marifet (ihsan ettik) her
ikisini böyle faziletlere donattık. İçti hatları ndaki fark, onların kadrini
hâşâ düşürmüş değildir, nassa muhalif olmayan, içtihada mahal bulunan bir mesele
hakkında içtihadında hatâ eden de bir sevaba nail olur, hatasından dolayı
sorumlu olmaz. Elverir ki; Hakkında hükmedilen hâdise, içtihada mehel olsun. Hz.
Davûd ile Hz. Süleyman'dan herbiri birçok mucizelere, hârikalara nail
bulunmuştu. Bu cümleden olarak (Davud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık) o
büyük ve pek çok varlıklar o Yüce peygamber'e tâbi idiler, (onunla beraber
teşbihte bulunurlardı) onlar da Allah Teâlâ'yı takdise,
birlemeye devam ederlerdi,
Hz. Davûd, onların bu teşbihini işitir, kalben daha ziyade sevinç duyardı. (Ve)
Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Bunları (yapanlar olduk.) bu hârikalar Allah'ın
kudreti ile vücude gelmiş oldu bunları imkânsız görmeye yer yoktur. Hak Teâlâ
Hazretleri her türlü hârikaları vücude getirmeğe kadirdir. Buna inanmışızdır.
Peygamber Efendimizin huzuruna konulan yemeğin, mübarek ellerine aldığı taşların
da teşbihte bulunmuş oldukları vakidir.
80. Ve sizin için sizi
savaşlarınızın şiddetinden korusun diye giyilecek zırh san'atını ona Hz. Davud'a
tâlim ettik. Artık sizler şükr ediciler misiniz?.
80. Allah Teâlâ
Hazretleri, Davûd Aleyhisselâma verdiği diğer bir nimeti de şöyle beyan
buyuruyor: (Ve sizin için) siz insanlar, istifade edesiniz diye (sizi
savaşlarınızın şiddetinden korusun diye) yani: Sizi düşmanlarınızın savaşından
veya silahların vücutlarınıza tesirinden sizi koruması için de (giyilecek zırh
san'atım ona) Hz. Davud'a (tâlim ettik) demirler onun parmakları arasında
istediği şekli alırdı ateşe vesaireye muhtaç bulunmazdı. Zırhı ilk icat eden Hz.
Davud'dur. (artık) Ey insanlar!. (Sizler şükredîciler misiniz?.) yani: Size bu
nimetleri veren Yüce Yaratana şükürler sunmalı değil misiniz?. "Bu âyeti kerime
gösteriyor ki: Faideli bir sanat, savaş malzemelerini tedarik, takdire şayandır,
şükre lâyıktır. Hz. Davûd gibi bir Peygamber ve aynı zamanda bir hükümdar, bir
sanat sahibi bulunuyordu. O sanat ile hem milletinin beka ve yükselmesine
hizmette bulunuyor, hem'de geçimini temin ediyordu, kimseye yük olmak
istemiyordu. Demek ki: Allah'ın dini bakımından sanatkâr olmak, faideli şeyleri
vücude getirmek pek övülmüştür, teşekküre pek lâyıktır. Bu da İslâmiyette
iktisadî faaliyetin ehemmiyetini, ve İslâm milletini koruyacak olan vâsıtaların
lüzumunu bildirmektedir. Demek ki: İslâmiyet, bizleri dünyevî hayatımız
itibariyle de ne kadar çalışma ve gayrete teşvik etmektedir. Artık bunu güzelce
anlamalı da İslâmiyet'in kalkınmaya engel değil, ne kadar çok kalkınma sebebi
olduğunu anlamalıdır.
81. Ve Süleyman'a da
şiddetli esen rüzgârı -emrine verdik- ki, içinde bereketler vücude getirmiş
olduğumuz yere onun emriyle eserdi. Ve biz her şeyi bilmekteyiz.
81. (Ve Süleyman'a da
şiddetli esen rüzgârı) emrine verdik (ki) onun emrine boyun eğer, onun dilediği
biçimde şiddetlice veya hafifçe eser ve (içinde bereketler vücude getirmiş
olduğumuz yer) Şam diyarına (onun emriyle eserdi.) Hz. Süleyman da onun
maiyetinde olanlar da o rüzgârların üzerine biner, Şam'dan diledikleri yerlere
gidip yine Şam'a dönerlerdi. (Ve bîz herşeyi bilenlerriz) Evet.. Cenab-ı Hak,
her şeyi bilir, Peygamberleri diğer kulları hakkında ne gibi şeylerin vücude
getirilmesinde bir hikmet ve fayda bulunduğunu hakkiyle bilicidir, onun kudreti
sonsuzdur. Artık bu gibi hârikaları vücude getirmiş olduğu uzak görülemez. Bugün
nice ağır, demirden yapılmış uçakların havada uçup gittiğini görüyoruz. Bütün
bunlar Allah'ın kudretinin büyüklüğüne birer şahittir. Çünkü havalarda o büyük
kütleleri düşmekten koruyan ancak Allah Teâlâ'dır. Artık Peygamberlerine de
teknik bir vasıtasaya teşebbüs edilmeksizin böyle rüzgârları emrine verebilir.
Bu hangi bir akıl sahibi imkânsız görebilir?.
82. Ve şeytanlardan onun
için dalgıcılık edenleri ve ondan başka işleri yapanları da -musahhar kılmıştık-
ve onlar için hıfzedenler biz olduk.
82. (Ve şeytanlardan onun
için) Süleyman Aleyhisselâm'a mahsus olmak üzere (dalgıcılık edenleri de) emrine
verdik ki, kötülükte ısrar eden mahluklar bile, Hz. Süleyman'ın emrine itaate
mecbur bulunuyorlardı, onun için denizlere dalarak en nefis, kıymetli şeyleri,
cevherleri çıkarıyorlardı, (ve ondan başka) öyle denizlere dalıp faideli şeyleri
çıkarmadan ayrı (işleri yapanları da) öyle muhtelif işlerde çalışan, şehirler
yapan, garip sanatlar meydana çıkaran şeytanları da Hz. Süleyman'a musahhar
kılmıştık. İşte Cenab-ı Hak, dileyince böyle hârikalar vücude getirir, kâfirleri
de müminlere hizmetçi kılar. (Ve onlar için) o istihdam edilen şeytanlar için,
Hz. Süleyman'a muhalefette bulunmamaları, onun emrine muhalefet etmemeleri,
yaptıklarını daha sonra bozmamaları hususunda (hıfzedenler bîz olduk.) yani: Hak
Teâlâ Hazretleri onları ilâhî kudreti ve büyüklüğü ile öyle zapt etmiş, onları
koruma altında bulundurmuş, isyanlarına, kaçınmalarına yaptıklarını
bozmamalarına meydan vermemiştir. Şeytanlar, gündüzün yaptıkları şeyleri daha
gece olmadan bozarlar, bu onların yaratılışı gereğidir. Fakat Hz. Süleyman'a
karşı bunu yapmağa muktedir olamamışlardı. Çünkü Cenab-ı Hak, onları Hz.
Süleyman'a karşı öyle bozguncu hareketlerden men etmişti. Deniliyor ki: Bir
kısım melekler ve mümin cinler bu hususa tâyin edilmişti. O şeytanların fesadına
meydan vermiyorlardı.
§ Süleyman Aleyhisselâm,
Davûd Aleyhisselâm'ın oğludur. Onun vefatından sonra yerine henüz onüç yaşında
iken hükümdar olmuş, sonra da kendisine peygamberlik verilmişti. Payitahtı
Kudüs-ü Şerif idi. Tedmür şehrini ve diğer bir kısım beldeler! yaptırmıştır.
Yedi senede Mescid'i Aksa'yı imal ettirmişti. Kendisine birçok hükümdarlar
itaatte bulunmuşlar, hediyeler göndermişlerdi. Hattâ Himyer hükümdarlarından
Yemen melikesi olan Belkıs gelerek kendisini ziyaret etmiştir. Zamanında
İlim ve hikmet, san'at ve
ticaret pek ziyade gelişmişti, mükemmel gemiler yaptırmıştı, Kızıldeniz'de ve
Uruman'da dolaşan tüccarlar, memlekete kıymetli şeyler getiriyorlardı.
Hz. Süleyman, bir mucize
olmak üzere kuşların dillerini, maksatlarını anlardı, hükmü cinlere ve
rüzgârlara bile geçerdi. Kırk sene hükümette bulunduktan sonra elliüç veya
altmış yaşında iken milâttan 962 veya 976 sene evvel ahirete irtihal etmiştir.
Kendisinin "Agâni" ünvaniyle manzumeleri ve hikmetli bir kitabı olduğu rivayet
edilmiştir. Kendisinin veziri, akıl ve hikmet sahibi bir zat olan "Asaf" idi.
Süleyman Aleyhisselâm'dan sonra oğlu yerine hükümdar olmuş ise de devletini
muhafaza edememiş, ayrılıklar yüz göstermiş, İsrail oğulları iki devlete
ayrılmışlardır. Biri "Yehûdâ" devleti idi ki, payitahtı Kudüs-ü Şerif idi ve bu
devlet insanların gözünde daha muteber bulunuyordu. Diğeri de "İsrail" devleti
idi ki, bunun idare merkezi "Nablus" sonra da "Samire" şehri olmuştu. Bu devlet,
on sıbttan = kabileden ibaret olduğu için hükümdarlarına "MüIükî isbat" da
denilmişti. Bunlar Yehûdâ devletine karşı isyancı, gasbedici sayılıyorlardı.
Daha sonra o iki devlet de doğru yoldan çıkmıştı, onlar Musa Aleyhisselâm'ın
şeriatına muhalefete başlamış, aralarında birçok bidatlar meydana gelmişti.
Hattâ İsrail devletinde putperestlik bile ortaya çıkarak "Beal" denilen bir puta
tapmaya başlamışlardı. Sonunda İsrail devleti, Asurîler tarafından mahvedildi.
Yehûdâ devleti de "Buhtinesser" in hücumuna uğradı, Birçok Yahudiler bâbil
esaretine düştü, daha sonra da İsrail oğulları Iranî'lerin, Yunanîlerin ve
Roma'lıların hâkimiyetleri altında kalmışlardı.
83. Ve Eyyub'u da -an- o
vakit ki, Rabbine nida etti, -dedi ki:-Şüphe yok, beni zarar kapladı, ve sen -yarabbi-
rahmet edenlerin en merhametlisisin.
83. Bu mübarek âyetler de
altıncı kıssa olmak üzere Eyüb Aleyhisselâm'ın durumunu bildiriyor. 0 muhterem
Peygamberin yakalandığı rahatsızlıklardan duası neticesinde kurtularak birnice
nimetlere nail olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yüce Resulüm!. Ya
Muhammedi. Sen (Eyüb'ü de) an, onun kıssasını da zikret (o vakit ki. Rabbine
nida etti) duada, niyazda bulundu da dedi ki: (Şüphe yok beni zarar) nefsime ait
bir hastalık ve zafiyet (kapladı) her tarafımı sardı (ve sen) Yarabbi!. (Rahmet
edenlerin en merhametlisisin) artık beni de ilâhî merhametinden mahrum bırakma,
beni bu elem verici arızadan kurtar.
84. Biz de onun duasını
kabul ettik de onda olan ıstırabı açıverdik ve ona ailesini ve onlar ile beraber
onların bir mislini kendi tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir
öğüt olmak üzere verdik.
84. Cenab-ı Hak buyuruyor
ki: (Biz de onun) Eyüp Aleyhisselâm'ın (duasını kabul ettik de) niyazına icabet
eyledik te (onda olan ıstırabı açıverdîk) hastalığını giderdik, kalp huzurunu
iade ettik (ve ona ehlini) erkek ve kız çocuklarını tekrar verdik, ölenleri
dirilttik veya onların adedince kendisine evlât ihsan eyledik (ve onlar ile
beraber onların bir mislini) de (kendi tarafımızdan bir rahmet) bir ilâhî lütuf
olarak (ve ibadet edenler için) İmân ve iyi hal sahipleri için de (bir öğüt
olmak üzere verdik) Eyüb Aleyhisselâm'ı böyle birçok evlada nail kıldık. Bu hal,
o muhterem Peygamber için bir ilâhî rahmet olmuştur. Diğer müminler içinde bir
nasihattir ki, insanlık hali hasta oldukları, bazı nimetlerden mahrum kaldıkları
zaman üzüntüye kapılmasınlar, Cenab-ı Hak'tan ümitlerini kesmeyip sabretsinler,
ihlaslıca dua ve niyazda bulunsunlar. Onlar yine sıhhatlere, nimetlere nail
olabilirler, dünyada olmasalar da ahirette bu dünyevî ıstırapların,
mahrumiyetlerin mükâfatını görürler. İşte Hz. Eyüb'ün kıssası, bir ibret örneği
teşkil etmektedir.
§ Eyüb Aleyhisselâm, Ishak
Aleyhisselâm'ın oğlu ilyasın evlâdındandır. Hz. İsa'nın doğumundan sekiz asır
evvel yaşamış olduğu zannediliyor. Annesi de Lût Aleyhisselâm'ın evlâdından
imiş. Dımışk tarafında birçok serveti ve evlâdı var idi. Eşi de Yusuf
Aleyhisselâm'ın oğlu Efrayim'in kızı Rahime bulunuyordu. Kendisi peygamber
olduğu gibi kendisinden sonra "Bişr" adındaki oğlu da peygamberliğe nail
olmuştur. Hz. Eyüb, bir ilâhî imtihan olmak üzere üzüntülere mâruz kaldı,
deniliyor ki: Evi yıkılıp on kadar çocuğu altında kalarak vefat etti. Malları
elinden çıktı, onsekiz veya onüç sene kadar hasta oldu. Bununla beraber
hastalığı insanların nefretini çekecek bir vaziyette değildi. Öyle
hastalıklardan Peygamberler bir hikmet gereği korunmuşlardır. Bu muhterem zat,
bütün bu musibetlere karşı sabrediyordu. Hattâ deniliyor ki: Eşi birgün
kendisine demiş ki: Cenab-ı Hak'ka dua etsen olmaz mı ki, bu dertleri senden
gideriversin. 0 da demiş ki: Benim bolluk ile, geçim genişliği ile yaşadığım
müddet seksen senedir, bu darlık, hastalık müddetini ise o genişlik müddetine
kavuşmuş değildir. Artık ben Allah Teâlâ'dan utanırım ki, ona dua ederek bu
halin giderilmesini temenni edeyim. Maamafih bir takım dinsizler, eğer o
Peygamber olsa idi böyle musibetlere mâruz kalmazdı, demişler ve kendisi de pek
perişan bir halde bulunmuş olduğu için secdeye kapanmış, "Yarabbi!. Beni
zarar kapladı, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin, diye duada bulunmuş,
hemen kendisine bir
nida gelerek denilmiş ki:
başını kaldır, duan kabul olundu, ayağını yere vur, o da vurmuş, yerden bir su
kaynayıp çıkmış, onunla yıkanmakla bedeninin dışındaki hastalıktan bir eser
kalmamış, ayağını tekrar yer vurmuş, diğer bir göze meydana gelmiş, ondan içince
de içerisinde ne hastalık adına bir şey kalmamış, tamamen sıhhat bulup kendisine
gençlik ve güzelliği yeniden geli vermiştir. Ve daha sonra evlâdı da dünyaya
gelmiş, vefat eden çocuklarının iki misli çocuklara nail olmuştur.
Hz. Eyüb, pek yüce bir
şahıs idi, fakirlere çok merhametli bulunurdu, misafirlere, yetimlere pek ziyade
bakardı. Kendisine kavminden yedi kişinin imân etmiş olduğu rivayet olunuyor.
Yüzkırk sene kadar yaşamış olduğu tahmin ediliyor, doksan üç sene kadar yaşamış
olduğu rivayet edilmiştir.
85. Ve İsmail ve Idris ve
Zülkifl'i -de hatırla- Hepsi de sabredenlerden idiler.
85. Bu mübarek âyetler de
yedinci kıssa olmak üzere İsmail, Idris ve Zülkifl Aleyhimüsselâm'a dair malûmat
veriyor, onların salih zatlardan olup Allah'ın rahmetine kabul edilmiş
olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. Sen (İsmail,
Idris ve Zülkifl'i) de an, onların yüksek menkibelerini de hatırla (hepsi de
sabredenlerden idiler.) Mükellef oldukları dinî vazifelerine ve yakalanmış
oldukları bir takım arızalara karşı tam bir metanetle sabır ve sebat göstermiş,
bu sabırlarının mükâfatına kavuşmuşlardı.
86. Ve onları rahmetimize
kabul ettik. Şüphe yok ki, onlar salihlerden idiler.
86. (Ve onları) o isimleri
bildirilen muhterem zatları (rahmetimize kabul ettik) onları peygamberliğe nail
kıldık veya ahiret nimetlerine kavuşturduk, (şüphe yok ki, onlar) o muhterem
zatlar, (iyilerden idiler) çünkü onlar peygamberlik ve keramet unvanına sahip
oldukları için yaratılış bakımından tam bir iyi hale sahip, Allah'ın rızasına
uygun amellere devam eden zatlar bulunuyorlardı. Peygamberler masum oldukları
için onlardaki iyi hal, mükemmel derecededir.
§ Malûm olduğu üzere İsmail
Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm'ın büyük oğlu idi. Bir müddet annesi Hacer
ile beraber Mekke-i Mükerreme civarında bulunmuş, Allah yolunda kurban
edilmesine razı olmuş idi. Fakat Cenab'ı Hak ona bedel bir kurban ihsan edip onu
kurban kesilmekten kurtarmıştı.
Idris Aleyhisselâm da,
babası Hz. Şitten sonra Peygamberliğe nail olmuş, kendisine otuz sahife
gelmiştir, İlk önce kalem ile yazı yazan ve ilk elbise diken o muhterem
Peygamberdir. Ondan evvel Adem oğulları hayvan derisi giyerlermiş. Hz. Idris'e
göklerin sırları açılmış, sonunda hayatta olduğu halde göğe kaldırılmıştır.
Zülkifl aleyhisselâm da ya ilyas veya Yûşa bin Nun veya Zekeriya
Aleyhisselâm'dır. Büyük bir ibadet zevkine ermişti. Deniliyor ki: Vefat edinceye
kadar her gece yüz rekât na-naz kılmayı üzerine almış, tekellüfte bulunmuş
olduğu için bu adı almıştır. Bu zatın Peygamber olmayıp pek iyi bir zat olduğu
görüşünde olanlar da vardır. Bununla beraber şöyle de rivayet edilmiştir ki, Bu
zat ilyesa Aleyhisselâm'a halef olarak Peygamber bulunmuştur. Bitlis şehri
yakınında veya Şam'da gömülüdür.
87. Ve Zünnun'ü da -an-
o vakit ki: Öfkeli olarak gitmişti. Bizim kendisini sorumlu tutmayacağımızı
zannetmişti. Derken karanlıklar içinde -kalıp- niyazda bulundu ki: -Yarabbi!.-
senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim şüphe yok ki, ben zalimlerden
oldum.
87. Bu mübarek âyetler de
sekizinci kıssa olmak üzere Zünnun denilen Yunus Aleyhisselâm'ın kavminden
uzaklaştığnı, sonra .büyük bir tehlikeden kurtulup necata erdiğini ve hakikî
müminlerin de böyle kurtuluşa ereceklerini beyan buyurmaktadır. Şöle ki: (ve)
Yüce Resulüm!. Sen (Zünnun'ü da) balık musahibi olan, yani: Balık tarafından
geçici olarak yutulmuş bulunan Yunus Aleyhisselâm'ı da an, onun garip hayat
hadisesini de zikreyle (o vakit ki,) Niynuva ahalisi olan kavminin küfürlerinde
devam edip durduklarından, kendi öğütlerini kabul etmemelerinden üzülmüş ve
(öfkeli olarak) onların aralarından, çıkıp (gitmişti) Dicle kenarına varıp bir
dolmuş gemiye bindi, (bizim kendisini sorumlu tutmayacağımızı) yani: Hakkında
bir ceza takdir edilmiş olmadığını veyahut kendisini bir sıkıntıya
düşürmeyeceğimizi (zannetmişti) yani: Bir ilâhî müsaade olmaksızın peygamberlik
dairesini terk ettiğinden dolayı bir cezaya uğramıyacağı kanaatinde bulunmuştu.
Fakat iş öyle zannettiği gibi olmadı, bir hikmet gereği bir nevi ilâhî
azarlamaya uğradı, o binmiş olduğu gemi yürümez oldu. Gemi reisi dedi ki:
İçimizde bir suçlu kimse olmalı, Kur'a atalım, kime isabet ederse onu denize
atalım, Kur'a atıldı, Hz. Yunus'a isabet etti, o da: Suçlu benim ki, daha
Allah'ın izni olmadan vazifemin başından ayrıldım diyerek, kendisini denize
atıverdi, kendisini hemen büyük bir balık yuttu. (Derken karanlıklar içinde)
balığın karalık karnında kalıp yaptığından pişman oldu, hemen tövbe ve
istiğfar ederek (niyazda bulundu ki:) Yarabbi!. (Senden başka ilâh yoktur,
seni tenzih ederim) yani: Sana -inandım ki- hiç bir şey âciz bırakamaz, sen
kimseye haksız
yere ceza vermezsin, benim
başıma gelen bu felakette benim tarafımdan verilmiş bir sebepten dolayıdır.
(Şüphe yok ki, ben) daha ilâhî müsaade olmadan böyle bir hicrete kalkışmamdan
dolayı kendimi bu tehlikeye düşürdüm. (Zalimlerden oldum) nefislerine zulmeden
kimselerden bulundum.
88. Artık biz de onun
duasını kabul ettik de onu gamdan kurtardık ve müminleri de böylece kurtuluşa
erdiririz.
88. Çok yarlıgayan ve
esirgeyen Allah Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Artık) Yunus Aleyhisselâm'ın
öyle yapmaması daha iyi kabilinden olan bir kusurunu itiraf etmesini gösteren o
pek güzel bir şekildeki (duasını kabul ettik de onu gamdan) o balığın yutması
üzüntüsünden veyahut yapmış olduğu hatanın endişesinden (kurtardık) onu balık
sahile atıverdi, öyle büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu.
Rivayete göre balığın
karnında dört saat veya üç gün kalmıştır, (ve müminleri de böylece) Hz. Yunus
hakkındaki harikulade bir kurtuluş gibi bir suretle (kurtuluşa erdiririz.)
elverir ki: İnsan kusurunu bilip itiraf etmiş, tövbe ve istiğfar edip ilâhî affa
ilticada bulunsun. Resûl-i Ekrem Sal lal lah u aleyhi vesellem efendimizden
rivayet edilir ki: Her kim, hangi bir gam ve şiddetten dolayı bu dua ile, yani
Hz. Yunus'un yaptığı dua gibi duada bulunursa onun duası kabul olunur.
§ Yunus Aleyhisselâm,
annesine nisbetle Yunus bin Metta diye anılır, İsrail oğullarına gönderilmiş
Peygamberlerdendir. Asuriye devletinin payitahtı olup bugün Musul şehrinin
karşısında harabeleri görülen Niynuva beldesi ahalisine Peygamber gönderilmişti.
Onları tevhid dinine davet etmiş, kendilerine otuz üç sene kadar nasihatlarda
bulunmuştu. Putlara tapınmakta bulunan o ahali ise o müşrikçe vaziyetlerini
terketmemişlerdi. Artık onların başlarına büyük bir musibet geleceğini onlara
ihtar buyurmuştu. Onların ıslahı mümkün olmadıklarını görerek aralarından çıkıp
gitti. Gök yüzü karardı, Niynuva şehrini kara bir duman kapladı, ahalisi
başlarına büyük bir felâket geleceğini anlayarak feryat ve figana başladılar,
Cenab'ı Hak'ka yalvarmada bulundular, bunun üzerine o korkunç azab felâketi
üzerlerinden açılmaya başladı, Hz. Yunus da tekrar yanlarına dönerek bir müddet
daha vazifesine devam buyurdu, o ahali de o mübarek Peygambere tâbi olup onun
nisahatlariyle amel etmeğe başladılar. Bu âyeti kerimedeki: "Ve müminleri de
böylece kurtuluşa (erdiririz.) mealindeki ilâhî beyan, bu ahalinin böyle bir
felâketten kurtarılmış olduğuna işareti içermektedir.
Rivayete göre Yunus
Aleyhisselâm, daha sonra Niynuva'yı terkederek uzlet buyurmuş olduğu bir mahalde
ahirete irtihal etmiştir. Asuriye devleti de daha sonra yıkılmıştı, Niynuva
ülkesi de Yunanî'lerin, Roma'lıların hâkimiyeti altına girmiş, orada bulunan
İsrail oğulları çeşit çeşit inkılâplara, mağlûbiyetlere uğramışlardır.
89. Ve Zekeriya'yı da -an-
o vakit ki, Rabbine nida etti. Yarabbü. Beni yalnız bırakma, sen vârislerin
hayırlısısın -dedi-.
89. Bu mübarek âyetler de
dokuzuncu kıssa olmak üzere Zekeriya Aleyhisselâm'ın menkîbelerini gösteriyor,
duasının kabul edilip kendisine Yahya Aleyhisselâm gibi pek kıymetli bir oğul
verildiğini, eşinin de halini düzeltmeye muvaffak kılındığını ve hepsinin de
mütevazi, Allah korkusu taşıyan zatlar olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: (ve) Ey Peygamberlerin iftiharı!. (Zekeriya'yı da) an, onun haberini de
hatırla (o vakit ki) o muhterem Peygamber (Rabbine nida etti) istirhamda bulundu
(Yarabbü. Beni yalnız bırakma) bana ihsan buyurduğun İlim ve hikmete vâris
olacak erkek evlâttan beni mahrum kılma (sen vârislerin hayırlısısın) bütün
mahlûkatın yok olmasından sonra baki olan ancak sensin, eğer bana bir vâris
ihsan buyurmaz isen sen bana kâf işin.
90. Biz de ona icabet
ettik ve ona Yahya'yı ihsan eyledik ve onun için eşini ıslah kıldık. Muhakkak
ki, onlar hayırlı işlere koşarlardı. Ve bize rağbetle ve korku ile dua ederlerdi
ve bizim için mütevazi zatlar olmuşlardı.
90. Cenab'ı Hak buyuruyor
ki: (Biz de ona icabet ettik) Zekeriya Aleyhisselâm'ın duasını kabul buyurduk
(ve ona Yahya'yı ihsan eyledik) ihtiyarlığı zamanında onu kendisinin
peygamberliğine vâris olacak muhterem bir oğul sahibi kıldık ki, onun adı
Yahya'dır. Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet edildiğine göre Hz. Zekeriya, yüz,
eşi "Iyşâ" da doksandokuz yaşında bulunuyorlarmış. (ve onun için) Zekeriya
Aleyhisselâm'a (eşini ıslah kıldık) o da ihtiyar, kısır bir kadın iken onu çocuk
doğurmaya elverişli eyledik veya onu her hayra, dinî işlere muvaffak kıldık,
çabuk sinirlenen biri iken ahlâkını güzelleştirerek kendisini güzel ahlâka
kavuşturduk. (Onlar) bu sürede mübarek isimleri zikredilen Peygamberler veyahut
Hz. Zekeriya ile eşi ve Hz. Yahya (hayırlı işlere koşarlardı) sürekli olarak
ibadet ve itaatde bulunurlardı, (ve bize) ilâhî zatıma (rağbetle) rahmetimizi
şiddetle arzu ederek (ve haşyetle) ilâhî cezadan korkarak (dua ederlerdi) dua ve
niyazda bulunurlardı. (Ve bizim için mütevazi) sürekli bir korku ile alçak
gönüllü (zatlar olmuşlardı) işte bu muhterem zatlar bu gibi pek yüksek ahlâk
ile, hasletler ile muttasıf oldukları için öyle büyük mevkilere nimetlere nail
olmuşlardı.
§ Zekeriya Aleyhisselâm,
Süleyman Aleyhisselâm'ın soyundandır. Beyti mukaddeste reis idi, peygamberliğe
de sahip bulunmuştur. Oğlu Yahya Aleyhisselâm dp daha genç iken Peygamberliğe
nail olmuştu, Hz. İsa'nın şeriatiyle amel etmekle gö revli idi. Zekeriya
Aleyhisselâm, şehit edilmiş olduğu gibi Yahya Aleyhisselâm da İsrail oğullarının
reisi olan Hiredus'un bir nikâh meselesi hakkındaki arzusuna uygun fetva
vermediği için şehid edilmiştir. Bu olay, Hz. İsa'nın göğe kaldırılmasından bir
sene evvel vâki olmuştur. Bu mübarek zatları şehit edenler, daha sonra lâyık
oldukları cezalara kavuşmuşlar, yurtları harab olmuş, nesilleri kesilmiş
gitmiştir.
91. Ve namusunu pek güzelce
korumuş olanı da -an ki- kendisine ruhumuzdan üflemiştik. Ve onu ve oğlunu da
âlemlere bir âyet kılmıştık.
91. Bu mübarek âyetler
de onuncu kıssa olmak üzere Hz. Meryem'in ve muhterem oğlunun ibret verici
hallerine işaret ediyor, İslâm dininin bütün insanlığa ait bir birlik dinî
olduğunu ve âlemlerin Rabbi olan Cenab'ı Hak'ka ibadet edilmesini emrediyor,
insanlar arasındaki ayrılıkların devam edeceğini ve sonunda bütün insanların
Alah'ın huzuruna gideceklerin! ihtar buyuruyor. Helak olmaları takdir edilmiş
olan kavimlerin de Yecüc ile Mecücün yeryüzüne dağılmalarına kadar küfürlerini
terk etmiyeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!.
(Namusunu pek güzelce korumuş olanı da) yani kendisine ne helâl ne haram olarak
bir erkek temas etmemiş, gayet iffetli ve namuslu ve dinî metanetle mümtaz
bulunmuş olan Hz. Meryem'i de an ki: (Kendisine ruhumuzdan üflemiştik) yani:
Bizim emrimizle meydana gelen bir ruh ile Hz. İsa'yı Meryem'in içerisinde hayata
kavuşturmuştuk. Yahut Cenab-ı Hak'kın emrine binaen Cibril-i Emin Hz. Meryem'in
gömleği yakasından üfleyerek o şekilde Hz. Isa vücude getirilmiş oldu. Böyle
hayat vesilesi olan ruhun Hak Teâlâya izafe edilmesi, Isa Aleyhisselâm'a şeref
vermek içindir. Nitekim mukaddes Kabe'ye "Beytullah = Allah'ın evi" denir. Şüphe
yok ki, Allah Teâlâ ruhtan, eve ihtiyaçtan münezzehtir, bütün ruhlar ve mekânlar
onun yaratmasının birer eseridir. Evet.. Cenab-ı Hak, Isa Aleyhisselâm'a büyük
bir şeref vermiştir, İşte buyuruyor ki: (ve onu da ve oğlunu da) yani: Hz.
Meryem'in de, Hz. İsa'nın da kıssasını, harikulade hallerini (âlemlere bir âyet
kılmıştık) onların varlığı, bütün insanlar ve cinler, bütün melekler için
Allah'ın kudretinin büyüklüğüne şahitlik eden büyük bir delildir. Onu
düşünenlerin gözleri önünde Allah'ın kudretinin sonsuzluğu tecelli eder. Çünkü
fevkalâde bir iffet ve temizlik sıfatına sahip olan ve hiçbir erkek ile temas
etmemiş bulunan Hz. Meryem'in, Hz. Isa gibi doğar doğmaz konuşup annesinin
iffetini aklayan ve peygamberlik rütbesine eren bir oğula nail olması, ilâhî
kudretin büyüklüğüne şahitlik eden bir açık kesin delildir.
92. Şüphe yok ki bu, bir
tek din olarak sizin dininizdir ve ben de sizin Rabbinizim. Artık bana ibadet
ediniz.
92. 'Şüphe yok ki,
bu) yani: Tevhit dini, İslâm milleti (bir tek din) şeriat (olarak s i z i n d i
n i n i zd îr) ya n i: Ey muhataplar!. Ey din ile mükellef insanlar!. İşte
kıssaları beyan olunan Peygamberler, bir tek millet teşkil ediyorlardı, hepsi de
Allah'ın birliği inancında birleşmiş idiler, bütün insan cemiyetlerinin tâbi
olacakaln din, bu İslâm dininden başka değildir. (Ve ben de sizin Rabbinizim) Hz.
İsa'yı da diğer mahlûkatı da meydana getiren, besleyen, hepsine ihsanda bulunan
ancak ben Yüce Yaratıcıyım, başkası değildir. (Artık bana ibadet ediniz^
başkalarını mabut edinmeyiniz, putlara ve insanlara sakın tapınmayınız.
93. -Bazı milletler- din
işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular. Hepsi de bize dönücülerdir.
93. Fakat ne yazık ki,
bazı milletler (din işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular) dinlerini
ayrılığa uğrattılar, birbirini lanetleyerek birbirinden ayrıldılar, parça parça
olup durdular. Yahudi ve Hıristiyan taifeleri gibi ki, bütün Peygamberlerin
müttefik oldukları dinî esasları değişikliğe uğrattılar. (Hepsi de) bütün bu
dağınık halde bulunanlar kıyamet gününde (bize dönücülerdir) artık haklarında
hükme-deceğizdir, hakkı savunanlar, mükâfata, batılı savunanlar da hak etmiş
oldukları cezaya kavuşacaklardır. Bunu bir kere düşünmelidirler.
94. İmdi her kim mümin
olduğu halde güzel güzel amellerden işlerse artık onun çalışması için inkâr
yoktur ve şüphe yok ki, biz onun için yazıcılarız.
94. (İmdi) şu muhakkaktır
ki, (her kim) herhangi millet fertleri (mümin) İslâm dinine nail (olduğu halde
güzel güzel amellerden işlerse) Allah katında makbul, sevabı gerektiren
amellerden mümkün mertebe ifaya çalışmış bulunursa (artık onun çalışması için
inkâr) mahrumiyet (yoktur) o güzel amellerinin sevabına mutlaka kavuşacaktır.
Cenab-ı Hak, bir kerem sahibi mabuttur, kullarını lâyık oldukları mükafatlardan
mahrum bırakmaz, onların takdire şayan amellerini inkâr etmekten münezzehtir,
(ve şüphe yok ki, biz onun için) o amelleri işleyen kimse adına onun işlediği
şeyleri (yazıcılarız) Evet.. Cenab-ı Hak'kın emriyle koruyucu melekler, onların
bütün işlerini, sözlerini ameller sahifesine kaydetmektedirler, hiç biri zayi
olmayacak, meçhul kalmıyacaktır.
95. Ve kendisini helak
ettiğimiz bir belde -ahalisi- için dönmemeleri imkânsızdır.
95. (Ve kendisini helak
ettiğimiz) ölüme mahkûm eylediğimiz (bir belde) ahalisi (için memnudur ki)
imkânsızdır ki, Allah'ın takdirine aykırıdır ki, (onlar) bize (dönmiyecekler
olsunlar) böyle bir hal, mümkün değildir. Herhalde o ölenler, yeniden hayat
bulup Cenab-ı Hak'kın mahkemeî kübrasına sevkedileceklerdir, ölmekle mahvolup
gitmiş olmayacaklardır. Mümin, iyi olan kimseler, ebedî nimetlere nail
olacaklardır. Kâfir olanlar da ebedî azaplar içinde kalacaklardır.
96. Yecüc ve Mecüc açılıp
da onlar her tepeden koşmaya başlayacakları zamana kadar -bu kavimlerin halleri
devam eder-,
96. Evet.. İnsanlar
arasında ayrılıklar devam edecektir, (yecüc ve mecüc) denilen iki büyük kabile
(açılıp da) onları arkasında tutan sed yıkılıp da o iki taife (her tepeden) her
yüksek mevkiden (koşmaya başlayacakları) yeryüzüne yayılacakları (zamana kadar)
bu insanların, yeryüzündeki bu muhtelif milletlerin halleri, ihtilafları
devam edip duracaktır.
§ Zülkarneyin, Yemen'de
hüküm sürmüş olan bir zattır. Seyahati esnasında "Beynesseddeyn = iki set arası"
denilen bir yere varınca orada bulunan bir kavirr kendisine müracaat ederek "yecüc
ve mecüc" adındaki iki kabilenin kendi arazilerine tecüvüz ettiklerinden
şikâyette bulunmuşlar, Zülkarneyin de aralarında güzergâhı ka payacak bir sed
yaptırdı. Bu sed, Allah'ın va'dinin gelmesi anındaki, -Allah daha iyi bi lir-
kıyamete yakın bir zamandır, yıkılacak, arkasındaki o iki kabile medeniyet dün
yaşına akın edeceklerdir. Bu bir kıyamet alâmeti sayılmaktadır. Böylece bir hal,
uzat görülemez. Nitekim vaktiyle de bir takım vahşî kabileler yeryüzünün her
tarafın;
dağılarak nice şehirleri
yıkmış, nice cinayetlerde bulunmuşlardır. Dünya tarihi, bun;, şahittir. Bu
şeddin kuzey kutup mıntıkasında iki dağ arasında yapılmış olduğu zanne diliyor.
Bu gibi mırmkalarda henüz keşfedilmemiş bazı mahaller olabilir. Aksini iddic
doğru değildir.
§ Bu mübarek sûredeki on
kıssa için Meryem sûresi ile diğer sûrelerdeki izahlar? da müracaat edilmeli!.
97. Ve doğru olan va'd
-kıyamet günü- yaklaştığı zaman, artık kâfirlerin gözleri muztarip bir hale
gelecek -ve diyeceklerdir ki-: Eyvah bizlere!. Biz bundan gaflette bulunmuş
olduk. Hayır.. Biz zalimler olduk.
97. Bu mübarek âyetler,
kıyamet gününde kâfirlerin ne korkunç bir halde kalacaklarını ihtar ediyor,
kendilerinin de ve taptıkları putların da cehenneme Bulacaklarını ve o putların
birer mâbud olmadıklarını anlayarak ne şiddetli pişmanlıklara düşeceklerini
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Zülkarneyin'in şeddi açılınca, Öyle kıyamet
alâmetleri görülünce (ve doğru olan) hakikatin kendisi olan (va'd) de, kıyamet
günü de, ikinci üfleme de gerçekleşip haşır ve neşir (yaklaştığı zaman) hesap ve
ceza gibi haller görülmeğe başlayınca (artık kâfirlerin gözleri mustarip bir
hale gelecek) o günün şidetinden dolayı birnice gözler debrenemeyip açık kalacak
ve diyeceklerdir ki: (Eyvah bizlere!.) Ey Helak neredesin gel bize!, (biz
bundan) bu şiddetli günden dünyada iken (gaflette bulunmuş olduk) bunu
düşünmemiş bulunduk. (Hayır.. Biz zalimler olduk.) nefsimize zulmettik. Çünkü
Peygamberlerin vermiş oldukları haberleri inkâr eyledik, kudret eserlerini
düşünüp tefekkürde bulunmadık, artık DİZ bu müthiş güne gelmiş, kendimizi ebedî
bir azaba maruz bırakmış olduk.
98. Şüphe yok ki, siz ve
Allah'tan başka taptığınız nesneler cehenneme atılıp yakılacak şeylersinizdir.
Siz oraya varıp gireceksinizdir.
98. Mekke müşriklerine
hitaben şöyle de buyuruluyor: (Şüphe yok ki, siz ve Allah'tan başka taptığınız
nesneler,) cansız maddeler türünden olan putlar (cehenneme atılıp yakılacak
şeylersinizdir.) sizler öyle yakılacak odun yerindesinizdir. Evet.. Ey
müşrikler!. (Siz) hepiniz (oraya) o cehenneme varıp gireceksinizdir) orası sizin
ikâmetgâhlarınız olacaktır.
.
99. Eğer onlar ilâhlar
olsalar idi oraya varıp girmezlerdi. Halbuki, hepsi de orada ebediyyen
kalıcılardır.
99. Bir kere düşünmeli!.
(Eğer onlar) o tapılan putlar, heykeller sizin iddia ettiğiniz gibi (ilâhlar
olsalar idi oraya) cehenneme (varıp girmezlerdi.) Öyle bir azaba uğramazlardı.
(Halbuki, hepsi de) o putlar da, onlara tapanlar da orada ebediyen
kalıcılardır.) artık oradan kurtuluş ümidi yoktur.
§ Bu cehenneme atılacak
mabutlardan maksat, cansız maddeler türünden olan putlardır. Müşriklerin bu
bâtıl mabutlarını böyle kendileriyle beraber cehenneme atılmış olduklarını
görünce bu da kendileri için ayrıca bir azab olacaktır, bu sebeble de üzüntüleri
artacaktır, bu da bir şiddetli pişmanlığa vesile olacaktır. Firavun ve Nemrud
gibi ilahlık iddiasında
bulunmuş olan kâfirler de zaten kâfir oldukları için cehenneme anılacaklardır.
Yoksa Hz. Üzeyr gibi Hz. Isa gibi mabudluk iddiasında
bulunmamış, bilakis
ümmetlerini tevhid dinine davet etmiş olan zatları bu âyeti kerime içine almaz.
Melekler de bu türdendir. Bunların cennetlik oldukları nassan âyet
ve hadisle ve aklen
sabittir. Bununla birlikte "vema tabüdûn" âyeti kerimesindeki "mâ" kelimesi,
akıl sahiplerini kapsamaz. Ve bu âyeti kerime, Mekke müşriklerine
hitabetmektedir. Onların
tapındıkları ise bütün putlardan ibaret idi, onların Kabe etrafında üçyüz altmış
kadar putu bulunmakta imiş.
100. Onlar için orada
gayet şiddetli bir nefes alma vardır ve onlar orada -hiçbir şey- işitemezler.
100. (Onlar için) o
cehenneme atılacak müşriklere mahsus (orada) cehennemde (gayet şiddetli bir
nefes alma vardır) onlar orada pek şiddetli bir teneffüse, bir ah ve enine
tutulacaklardır. (Ve onlar orada) o cehennemde onun galeyanından, aşırı
derecedeki şiddetinden dolayı hiçbir şey (işitemezler.) Müthiş bir azap içinde
kalmış olurlar. Hepsi de kendi azabıyla çırpınıp duracaktır, birbirinin
seslerini duymaları, aralarında bu vesile ile bir kaynaşma, bir sohbet meydana
gelmesi düşünülemez.
101. Muhakkak ki,
kendileri için bizden bir güzellik takdir edilmiş olanlar, oradan uzak
bulundurulmuşlardır.
101. Bu mübarek âyetler,
inananlardan olan mutlu zatların cehennemden emin, birnice ahiret nimetlerine
nail, korku ve endişeden, hüzn ve kederden uzak olacaklarını
müjdeliyor. Böyle bir
başarının tecelli edeceği ve i san lan n tekrar yaratılacakları ahiret
durumlarına işret buyurmaktadır. Şöyle ki: Kâfirlerin pek korkunç âkibetleri
bildirilmiş oldu,
inananlara gelince (muhakkak ki: kendileri için bizden) Allah tahtından (bir
güzellik takdir edilmiş olanlar) yani: Haklarında ebedî saadet, dinî fazilet,
uhrevî mükâfat ezelden
takdir edilmiş olan müminler ise (onlar) o mesut zatar (oradan) cehennemden
(uzak bulundurulmuşlardır) çünki onların cenneterde bulunacakları
takdir edilmiştir.
Cennetler ile cehennemler arasında ise ne kadar büyük bir ayrılık, uzaklık
vardır. İşte Resûl-i Ekrem tabi olan, onun dinine hizmet etmiş bulunan
sahabe-i kiram, özellikle
aşere-i mübeşşereden cennetle müjdelenmiş on kişiden olan Hz. Ebu Bekir, Hz.
Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi yüce zatlar böyle bir
müjdeye mazhardırlar. Yüce
Allah onlardan razı olsun.
102. Onun hışıltısını bile
duymazlar ve onlar nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak
kimselerdir.
102. Öyle cennetlere nail
olacak zatlar (onun) cehennemin (hışıltısını bile duymazlar) cehennemin
fevkalâde şiddetli olan hareketini, sesini değil, en hafif, en gizli sesini bile
duyup rahatsız olmazlar, (ve onlar) cennetlere kavuşacak olan zatar
(nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak kimselerdir.) onlar korkunç
şeylerden emin oldukları gibi arzu ettikleri çeşitli nimetlere de nail
olacaklardır, cennetler içinde tam bir huzur ile ebedî olarak yaşayıp
duracaklardır.
103. Onları en büyük korku
mahzun etmez ve onları melekler karşılarlar, -ve onlara derler ki:- İşte bu,
size va'd olunan gününüzdür.
103. (Onları) o
cennetlere aday zatları (en büyük korku mahzun etmez.) onlar üzüntü ve kederden
korunmuş bulunurlar. En büyük korku ise ya birinci üflemedir veya ikinci
üflemedir veya koç şekline girecek olan ölümün boğazlanmasıdır veya bir kısım
insanların cehenneme şevkine emir verilmesidir, İşte böyle pek korkunç olaylar
karşısında da o mutlu kullar üzüntü ve kederden uzak, kalp huzuruna kavuşmuş
bulunacaklardır, (ve onları melekler karşılarlar) kabirlerinden çıktıkları veya
cennetin kapılarına yanaştıkları vakit kendilerini melekler karşılar, tebrikte
bulunurlar ve onlara derler ki: (İşte bu, size) dünyada iken (va'd olunan
gününüzdür) artık burada tam bir saadetle yaşayıp duracaksınızdır, sizi
müjdeleriz. Ne mühim bir mutluluk!.
104. -Düşününüz- o günü
ki, kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi göğü düreceğiz. İlk yaradılışta
başladığımız gibi onu iade edeceğiz. Üzerimize bir va'addır ki, muhakkak
yapıverecekleriz.
104. Ey insanlar!.
Düşününüz (o günü ki,) o müminlerin üzülmeyecekleri, kafirlerin de ebedî
azaplara uğrayacakları zamanı ki, (kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi)
onların açık, yayılmış bir halde bırakılmaması gibi (göğü düreceğiz) sanki hiç
mevcut değilmiş gibi kısaltıp kaldıracağız, sonra da (ilk yaradılışta
başladığımız gibi onu) insanı ve ilk yaratmış olduğumuz bir takım şeyleri (iade
edeceğiz) yeniden vücude getireceğiz. Meselâ: İnsanlar, yok olduktan sonra
yeniden aynı mahiyette olarak iade edileceklerdir veyahut insanların öldükten
sonra da aslî parçaları korunmuş kalacağından, o parçaların toplanmasıyla
kendileri yeniden vücude getirileceklerdir. Hepsine de Allah'ın gücü yeter. Buna
inanmışızdır. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Üzerimize bir va'ddır ki,) onları
yeniden vücude getireceğimize ait beyanatımız gereğidir ki, (biz muhakkak) o
haber verdiğimiz şeyleri, değişimleri, yeniden oluşumları (yapıverecekleriz.) bu
konudaki beyanatımız kesindir, bunda kimsenin tereddüde selahiyeti yoktur. Özet
olarak: Bir kıyamet vukuu, bir ebedî âlemin varlık alanına gelmesi takdir
edilmiş, muhakkaktır. Bunları yaratmak ve iade etmek Cenab-ı Hak'kın kudretine
göre pek kolaydır, külfeften uzaktır ve hikmet gereğidir. Bunda hiçbir mümin,
şüphe edemez.
"Bak mülküne var mı
intehası"
"Bak zihne sığar mı kibri
ya s ı"
"Devretmede desti
kudretinde"
"rüzbin küre mülki
hikmetinde"
Muallim Naci
105. Andolsun ki, Zebur'da
zikirden sonra yazmıştık ki, Muhakkak yere benim salih kullarım vâris
olacaklardır.
105. Bu mübarek
âyetler, yere kimlerin vâris, sahip olacaklarını bildiriyor. Kur'an-ı Kerim'inde
de ibadet eden kullar hakkında ne kadar büyük bir irşat vesilesi bir şekilde
ortaya çıkmış, az zaman içinde doğu ve batıya yayılmıştır. Endülüs müslümanları
sayesinde batılıların ne kadar nefis bilgiler elde etmiş oldukları tarihen
sabittir. Özellikle o Yüce Resul Hazretleri Makam-ı Mahmud'a sahip olup ahiretde
en büyük şefaate muvaffak olacaktır ki, bu da o seçkin Peygamberin ne kadar
muazzam bir ilâhî rahmet olduğuna açık bir delildir. Cenab-ı Hak cümlemizi
şefaatine nail buyursun Amin.
5 Peygamber Efendimizin
böyle bütün âlemlere rahmet olması, şeriatının evrensel bulunması onun bütün
mahlûkattan üstün bulunduğuna en kuvvetli bir şahittir. Binaenaleyh Habibullah
olan o mübarek Peygamber meleklerden de üstündür, bunda şüphe edilmemelidir. Bu
mesele, kelâm ilminde de açıklanmıştır. Bunun aksine olan iddia, kuvvetli bir
delile dayanmış değildir.
106. Muhakkak ki, bunda -Kur'an'ı
Kerim'de- ibadet ediciler olan bir kavim için mükemmel bir öğüt vardır.
106. Muhakkak ki, bunda -Kur'an'ı
Kerim'de- ibadet ediciler olan bir kavim için mükemmel bir öğüt vardır.
107. Ve seni başka değil,
bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.
107. Ve seni başka değil,
bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.
108. De ki: Bana muhakkak
vah yolunu yor ki, sizin ilahınız: Şüphe yok bir ilahtır. Artık siz İslâmiyet'i
kabul etmiş kimseler misiniz?.
108. Bu mübarek âyetler,
Son Peygamber Hazretlerinin kavmine Allah'ın birliğini tebliğ buyurduğunu ve yüz
çevirdikleri takdirde haklarında ilâhî azabın ne vakit geleceğini kendisinin
bilmediğini ve gizli, aşikâr, her şeyin Allah Teâlâ'ca malûm bulunduğunu ihtar
buyurmuş olduğunu bildiriyor. Ve hakkın tecellisini niyaz ederek Allah Teâlâ'ya
ne şekilde iltica edildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!. O
kendilerini İslâm dinine çağırmakla görevli olduğunu müşriklere (de ki: Bana
muhakkak) Allah tarafından (vahyolunuyor ki:) Kur'an'ın âyetleriyle bildiriliyor
ki (sizin ilahınız, şüphe yok ki bir ilahtır) ondan başka bir ilâh yoktur, ondan
başka hiçbir şey, ilahlık ve mâbudluk sıfatına sahip değildir, (artık siz
İslâmiyet'i kabul etmiş) ibadetinizi ihlaslıca bir şekilde o ezelî Yaratıcıya
tahsiste bulunmuş (kimseler misiniz?.) Elbette böyle olmanız, Islâmiyeti, o
birlik dinini kabul etmiş bulunmanız lâzımdır.
109. Eğer yüz çevirirlerse
artık deki: Size aynı şekilde bildirmiş oldum. O tehdit edilmiş olduğunuz şey,
yakın mıdır, uzak mıdır ben bilmem.
109. Ey kadri yüce
Peygamberim!. (Eğer) o kendilerine böyle dinî tebligatta bulunduğun kimseler
(yüz çevirirlerse) Islâmiyetten kaçınır ilâhî vahyin gereklerine iltifatta
bulunmazlarsa (artık) onlara (deki: Size aynı şekilde bildirmiş oldum) yani: Ben
Allah tarafından tebliğe memur olduğum şeyleri sizin hepinize haber verdim,
hiçbirinizi ayırmadım veyahut benim adalet ve doğruluk üzere bulunduğumu ve
tebligatımın ilâhî vahye dayanmış olduğunu size parlak bir delil ile bildirmiş
bulundum. (O tehdit edilmiş olduğunuz şey) size ilâhî azabın yöneleceği veya
kıyametin meydana geleceği yahut müslümanların size galebe edecekleri (yakın
mıdır, uzak mıdır ben bilmem) o mutlaka vâki olacaktır. Fakat onun ne zaman vâki
olacağını bilmek ancak Cenab-ı Hak'ka mahsustur. O zamanı bana bildirmemiştir.
110. Şüphe yok ki, sözden
açığa vurulanı da gizlediklerinizi de bilir.
110. (Şüphe yok ki) o
Yüce Yaratıcı (sözün açığa vurulanını da) bilir hiç bir söz, diğer bir sözün
bilinmesine mâni olamaz. Sizin İslâmiyet hakkında, Allah'ın âyetleri hakkında
açıkça yaptığınız yerme ve ayıplamayı hakkiyle bilicidir. Ve sizin
(gizlediklerinizi de bilir) müslümanlık aleynindeki düşüncelerinizi, müslümanlar
hakkında kalplerinizde sakladığınız düşmanlığınızı o Yüce Yaratıcı, tamamiyle
bilmektedir, ona hiçbir şey gizli kalamaz. Elbette ki, siz o kötü sözlerinizin
kuruntularınızın, bir gün cezasına kavuşacaksınızdır.
111. Ve ben bilmem, belki
o -mühlet verilmesi- sizin için bir imtihandır ve bir müddete kadar bir
istifadedir.
111. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!.. O inkarcılara hitaben de ki: (Ben bilmem) hakkınızdaki takdir
edilmiş olan hâdise; ilâhî azap, size ne zaman gelecektir. (Belki o) hadisenin
tehire uğratılması size mühlet verilmesi (sizin için bir imtihandır) tâki nasıl
hareket edeceğiniz tamamen ortaya çıksın, haliniz başkalarınca da görülsün,
uyanacak bir vakit bulamadık diyebilmenize imkân kalmasın. (Ve) o mühlet
verilmesi, sizin için (bir müddete kadar) ecelleriniz gelmesine değin (bir
istifadedir) o müddet içinde uyanabilirsiniz, inancınızı düzeltebilirsiniz,
birnice nimetlere nail olabilirsiniz. Artık bu müsaadenin de kadrini bilmez,
bunu size ihsan eden Yaratıcınızı bilip onu birlemez ve tasdikte bulunmaz,
şükrünü ifaya çalışmaz iseniz, elbette ki, ilâhî azaba her bakımdan lâyık olmuş
olursunuz. Bu mühlet de sizin aleyhinizde bir delil olmuş olur.
112. Dedi ki: Yarabbü. Hak
ile hükmet, ve bizim çok esirgeyici olan Rabbimizdir. Ancak sizin vasf
edegeldiklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek olan -zat-
112. Resûl-i Ekrem
Hazretleri Yüce Allah'a dua etmeye başlayarak (Dedî ki: Yarabbü.) Ey bana ihsan
ve keremde bulunan mabudum!, (hak ile hükmet) yani: Benimle beni inkâr eden
Mekkeliler arasında adaletin gereği ne ise artık ona göre ilâhî hüküm, ilâhî
yardım tecelli etsin, o inkarcılar hakettikleri cezaya kavuşsunlar. Nitekim bu
peygamber duası kabul olmuş, o düşmanlar Bedir savaşında azaba, yok olma
felâketine uğramışlardır. (Ve bizim çok esirgeyici olan) rahmeti evrensel
bulunan (rabbimizdir ancak) o ihsan edici olan Yaratıcımızdır. Ey müşrikler!.
(Sizin vasf) ve isnat (edegeldiklerinize karşı) meselâ: Allah kendisine çocuk
edindi, demenizi veya onun Peygamberine sihirbaz ve kitabına şiir demeye
cür'etinize karşı, (kendisinden yardım istenilecek olan) zat.. Evet..
İslâm dinini koruyan, müminleri zafer ve
galibiyete nail buyuran,
her hususunda kendisine sığınılacak zat, ortak ve benzerden yüce olan Allah
Teâlâ'dır, ondan başka şey değildir.
§.Bu âyeti kerime
gösteriyor ki, bir mümin, zor bir durumda kalınca, ruhunu üzecek gayrı meşru
lakırdılara hedef olunca âlemlerin Rabbi Hazretlerine iltica etmelidir, ona dua
ve niyazda bulunmalıdır. 0 gibi musibetlerden kurtulmasını o kerîm olan
yaradanından istirham edip durmalıdır. Çünkü: 0 Yüce Mabudun yardımı, şefkati
hâlis kullarını daima selâmet sahasına kavuşturur. Nitekim böyle bir niyazda
bulunan Son Peygamber Hazretleri de düşmanlarının şerrinden, inkarcı
lakırdılarından kurtularak büyük bir zafere, fetihlere nail olmuş, yaymaya
çalıştığı İslâm dininin nurları az bir zamanda birnice ufukları aydınlatmıştır,
kıyamete kadar da aydınlanacaktır. Ve başarı Allah'dandır.
Sonraki Sayfa

|