21.ENBİYA SURESİ

 

 

 

Bu mübarek sûre, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yüz on iki âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bir kısım Muhterem Peygamberlerin kıssalarını içine aldığı için kendisine bu unvan verilmiştir.

Bu mübarek sûre, kendisinden evvelki, Tâ, Hâ sûresinin sonunda beyan buyurulan ve gelmesinin beklenilmesi emrolunan kıyamet vaktinin yaklaşmış olduğunu ihtar buyuruyor, inkarcıların ne kadar gafilce, alay eder bir vaziyette bulunduklarını ve böyle kimselerin pek fecî âkibetlerini bildiriyor, ehli İmanın da selâmet ve saadete nail olacaklarını müjdeliyor. Bütün insanlığa birer uyanma vesilesi olmak üzere Cenab'ı Hak'kın kudret eserlerine işarette bulunuyor, Allah Teâlâ'nın birliğini, yüceliğini, çoluk çocuğa ihtiyaçtan münezzeh olduğunu beyan ve ilâhî dinî insanlığa telkin etmiş olan bir kısım mübarek Peygamberlerin kıssalarını nazarı dikkatlere sunuyor ki, bunlar on kıssadan ibarettir.

Bu kutsal sûre sonunda da Son Peygamber Hazretlerinin bütün insanlık için bir ilâhî rahmet olduğunu ilân ve yer yüzüne sonunda mümin, iyi kulların vâris olacaklarını müjdelemektedir.

 

 

 

1. İnsanlara hesapları yaklaştı. Halbuki, onlar gaflet içinde yüz çevirin kimselurdir.

1.    Bu }übarek òyetler, hesap gününün yiklaştığını, buny rağmen(inkarcı|arın gaflet ve sapıklık içinde yaşadıklarını bildiriyor. Hz. Peygamberin değerinin yüceliğini takdir edemeyip gösterdiği mucizeleri sihir sandıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (insanlara) bütün insanlara veya müşriklere (hesapları yaklatı) yani: Hesaba tâbi olacakları kıyamet günü yaklaştı (halbuki, onlar) o hesaba tâbi olacak kimseler (gaflet içinde) o günü, o hesabı düşünmekten mahrum bir halde kendilerine verilen nasihatlardan, okunan âyetlerden (yüz çevirir kimselerdir.) kendi geleceklerini düşünmezler, nefislerinin arzusuna tâbi olarak gafilce bir halde yaşar dururlar.

§ Evet... Bu içinde yaşadığımız dünya âlemi, kimbilir ne kadar milyonlarca sene evvel yaradılmıştır. Fakat bu âlem kalıcı değildir. Birgün mahvolacaktır, insanlık, yeniden hayata kavuşacak başka bir âleme sevkedilecektir ki, o âleme, ahiret âlemi denilir. İşte bu ahiret âlemine insanlığın şevki binlerce sene sonra vâki olacak olsa da geçmiş zamanlara göre bu pek az bir süre mesabesinde bulunmuş olur. Nitekim milyonlarca bir paraya göre binlerce para azbir şey sayılır. Bununla beraber milyonlarca seneler de ezelî ve ebedî olan Allah Teâlâ'ya göre pek az bir zamandan başka değildir. Binaenaleyh hesap günü, yani ahiret günü, bu bakımdan da pek yakın bulunmaktadır.

 

 

 

2.  Onlara Rablerinden yeni bir ihtar gelmez ki, illâ onu alaycı bir halde dönerler.

2.   (Onlara) o gaflet içinde yaşayan kimselere (Rablerinden yeni bir ihtar gelmez ki,) yani: kendilerini gafletten, cehaletten uyandıracak bir ilâhî vahiy, bir peygamber tebliğ gelmez ki (illâ onu alaycı bir halde dinlerler) fevkalâde bir gaflet, bir cehalet içinde yaşadıkları için öyle kendilerini irşada, hidayete kavuşturmaya vesile olan şeyler ile alayda bulunurlar, onlardan pek ziyade kaçınırlar, âkibetlerini hiç düşünmezler.

 

 

 

3.    Kalpleri gaflet içinde olarak -dinlemiş olurlar- ve zulmetmiş olanlar, pek gizlice fısıltıda bulunurlar da -derler ki- bu sizin gibi bir insandan başka değil, artık siz görür kimseler olduğunuz halde sihire mi geleceksiniz?

3. Bu inkarcılar, zannediyorlardı ki: insanlara gönderilecek Peygamberlerin melek olmaları lâzımdır, kendileri gibi insanlık vasfına sahip olan kimselerin Peygamber olamıyacaklarına inanıyorlardı, kendilerini, ileri görüşlü, aydın sanıyorlardı. Biçare cahiller! Bir kere düşünmüyorlardı ki, Cenab'ı Hak, mülkünde dilediği gibi tasarrufa kadirdir, mâliktir ve onun her emri, her fiili bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. İnsanlar içinde yaratılıştan pek seçkin zatlar vardır ki, onlar melekler kadar ve belki daha ziyade yüce bir yaratılışa sahiptirler, işte Rasûlullah'da tecelli eden ahlâkî olgunluklar ve göserdiği mucizeler buna parlak bir delil bulunuyordu, o yüce peygamberin bütün teklifleri de insanlığın selâmetine, saadetine ait şeyler idi. Artık hakikaten görür, düşünür olan kimseler, o kadri yüce Peygamberin risaletini tasdik etmezler mi? Artık insanlığa yine beşer cinsinden bir zatın, bir mürşit, bir hidayet rehberi olmak üzere gelmiş olmasını, bir hikmet gereği, bir ilâhî lütuf telâkki edip ona tâbi olmazlar mı? Ne yazık ki: Birçok kimseler, kendi cehaletlerini, yanlış düşüncelerini görmezler de karanlıklar içinde yaşadıkları halde kendilerini aydın, gerçekleri gören sanırlar da kendilerini hakikî bir aydınlığa, bir fazilet nuruna kavuşturmak isteyen zatları inkâra cüret gösterirler, birnice hârikaları, mucizeleri, büyü sanar dururlar. Ne büyük bir cehalet!

 

 

 

4. Dedi ki: Rabbim, gökteki ve yerdeki söyleneni bilir ve o, her şeyi tamamen işiticidir, bilicidir.

4.      Bu mübarek âyetler, fısıltılarda bulunan inkarcı şahıslara karşı Resûl-i Ekrem'in yaptığı ihtarı anlatıyor. 0 gafillerin yüce Peygamber hakkındaki boş yakıştırmalarını ve ondan bir mucize talebinde bulunduklarını naklediyor. Bu inkarcıların da helake uğramış olan eski kavimler gibi İmân nimetlerinden mahrum kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Peygamber, o inkarcılara hitaben (dedi ki: Rabbim) beni besleyip yaşatan bana ihsan buyuran yaratıcım (gökteki ve yerdeki söyleneni bilir) gizli ve açık hiçbir söz yoktur ki, onu Cenab'ı Hak bilmesin (ve o) Kainatın Yaratıcısı Hazretleri (her şeyi tamamen işiticidir, bilicidir) ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh ey inkarcılar! Sizin, sözlerinizi de, içerinizdeki kuruntuları da, kötü fiilleriniz ile kanaatlerinizi de 0 Yüce Yaratıcı tamamen görüp bilmektedir, sizi o sözlerinizden işlerinizden dolayı muhasebeye tâbi tutacak, cezaya uğratacaktır.

 

 

 

5.  Hayır, dediler: Karışık rüyalardır, hayır, onu iftira etmiştir, o belki bir şairdir. İmdi bize evvelkilerin gönderilmiş oldukları gibi bir âyet getiriversin.

5.   0 inkarcılar, Resûl-i Ekrem'in göstermeye muvaffak olduğu mucizeleri, kendilerine tebliğ buyurmuş olduğu âyetleri inkâra devam ettiler, (Hayır... Dediler:) o Kur'an (karışık rüyalardır) yani: Yorumu bulunmayan yalan, karışık, muntazam olmayan rüyalardan ibarettir. Yine hepsi veya bazıları dediler ki: (Hayır, onu iftira etmiştir) o Kur'an'ın âyetlerini kendisi tanzim edip Allah'a isnad eylemiştir. Şunu da dediler ki: (0 belki bir şairdir) tebliğ ettiği şeyler, kendisinin hayal ettiği manzu-melerden, şairane sözlerden ibarettir. Bu cahil inkarcılar, Kur'ân-ı Kerîm'in, benzerini getirmek imkânsız olan bir söz mucizesi olduğunu ve Rasûlullahta tecelli eden bir nice hârikaları, fevkalâde üstünlükleri, tebliğatındaki hikmet ve yüceliği takdir edemeyip de şöyle demişlerdi: (İmdi bize evvelkilerin) eski Peygamberlerin Allah tarafından (gönderilmiş oldukları) âyetler, mucizeler (gibi bir âyet getiriversîn) âsâ gibi, Beyaz el gibi, dağların teşbih etmeleri, rüzgârların emre verilmiş olmaları, ölülerin diriltilmeleri gibi bir harika vücude getirsin.

 

 

 

6.  Bunlardan evvel helak ettiğimiz hiçbir belde -ahalisi- imân etmemişti, şimdi bunlar mı imân edecekler?

6. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Bunlardan evvel) bu asr-ı saadetteki inkarcılardan, böyle hârikaların vücude getirilmesini isteyen çağdaş dinsizlerden önce (helak ettiğimiz hiçbir belde) ahalisi, kendilerine getirilen hârikalara, mucizelere rağmen yine (İmân etmemişti) küfürlerinde ısrar ederek hemen helake mâruz kalmışlardı, • simdi bunlar mı İmân edecekler?) Ne gezer! Bunlar da istedikleri hârikalar vücude getirilecek olsa yine imân etmeyeceklerdir. Bunlar da aslî yaratılışlarını o kadar zâyetmiş kimselerdir. Binaenaleyh bunlar da derhal helaki hak etmiş olurlar. Ancak Yüce Mabud Hazretleri son Peygambere ait bir imtiyaz, bir lütuf olmak üzere onu inkâr edenlere bir mühlet veriyor, onları uyanabilecekleri kadar bir müddet yaşatıyor, onları küfürlerinden dolayı hemen köklerini kazacak azap ile mahvı perişan etmiyor.   Eğer istedikleri hârikalar meydana getirilse yine inkâr edecekleri için hemen helak olup gideceklerdi. İşte böyle bir helake hemen mâruz kalmamaları için her

istedikleri harika vücude getirilmemiş oluyor. Fakat böyle inkârlarında devam ettikleri takdirde ergeç lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.

 

 

 

7. Ve senden evvel de göndermedik, ancak kendilerine vahyeder olduğumuz bir takım erkekler gönderdik. Eğer siz bilmez kimseler oldunuz ise artık bilgin zatlardan sorunuz.

7.     Bu mübarek âyetler, Peygamber Efendimizden evvelki peygamberlerin de insanoğullarından olup onların da diğer insanlar gibi yaşayıp hayatî terk etmiş olduklarını bildiriyor. 0 peygamberler ile bir kısım zatların selâmet ve kurtuluşa nail olduklarını, dinsizlerin de helake uğrayıp cezalarına kavuştuklarını haber veriyor. Bu ümmet için şeref ve selâmete vesile olan Kur'ân'ı Kerîme sarılmanın gereğine işaret buyuruyor. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, "Bu da bizim gibi bir insandır" diye Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden müşriklere cevap olmak üzere buyuruyor ki: Ey Yüce Resulüm I (Ve senden evvel de göndermedik) hiçbir zaman insanla melekleri peygamber olarak göndermiş olmadık (ancak kendilerine vahyeden olduğumuz bir takım erkekler gönderdik) bütün çeşitli kavimlere gönderile peygamberler, kendi cinslerinden olan erkek insanlardan ibaret bulunmuştur.

Bu hakikati inkâr edenlere de ki: (eğer siz) Ey inkarcılar, müşrikler! (Bilmez kimseler oldunuz ise) kendi yaratılışınıza aykırı hareket ederek bu hakikati anlamak kabîliyetinden mahrum kaldınız ise (artık bilgin) Peygamberlerin hallerini bilen (zatlardan sorunuz) dünya tarihini bilen, dinî kitapları okumuş, Peygamberlerin hallerinden haberdar olan her İlim sahibi, Peygamberlerin insan nev'inden olduğunu bilir, itiraf eder. Artık nasıl olur da siz ey inkarcılar! Hz. Muhammed'in bir insan olduğu için Peygamber olamıyacağını iddia edebilirsiniz?

 

 

 

8.  Ve onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ebedî kalan kimseler de olmadılar.

8.   Evet... Peygamberler de insan idi, onlar da insan tabiatında yaratılmışlar idi. Onlar melek değildiler (ve onları) o Peygamberleri melekler gibi (yemek yemez) yemekten; içmekten müstağni (birer ceset kılmadık) bilakis onlar da insan olduk lan için yiyip içmek ve bir takım beşerî ihiyaçlar hususunda sair insanlar gibi idiler (ve onlar) o Peygamberler, cesetleri itibariyle (ebedî kalan kimseler de olmadılar) onlar bu dünyada ebedî kalan veya fevkalâde ziyade yaşayan zatlar da değildiler. Onlar da sair insanlar gibi vefat edip ruhları cesetlerinden ayrılmıştır.

 

 

 

9.  Sonra onlara olan va'di gerçekleştirdik de onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık ve müsrif olanları da helak ettik.

9.   (Sonra onlara) o mübarek Peygamberlere (olan va'di) düşmanlarını helak edip kendilerini selâmet sahasına erdireceğimize dair olan teminat (gerçekleştirdik de) meydana getirdik de (onları) o Peygamberleri (ve dilediğimiz kimseleri) müminlerden vesaireden olup kurtuluşa erdirilmeleri hikmet gereği bulunan bir kısım insanları (kurtardık) onları kurtuluşa erdirdik (ve müsrif olanları da) müşrikleri de, küfür ve isyanlar hususunda haddi tecavüz edenleri de (helak ettik) Artık çağdaş inkarcılar da o gibi müthiş tarihî olaylardan birer ibret dersi almalı değil midirler?

 

 

 

10.  Yemin olsun ki, size bir kitap indirdik ki, sizin şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllıca düşünmez misiniz?

10. (Yemin olsun ki) mukaddes zatım hakkı için ki, Ey Kureyş cemaati! (size bir kitap indirdik ki) sizi irşat ve yüceltmek için Kur'ân'ı Kerîm gibi yüce bir kitap ihsan eyledik ki, (sizin şeref iniz ondadır) sizin kadrinizi, adınızı yükseltecek hükümler onda yazılıdır, sizin dinî ve dünyevî muhtaç olduğunuz işlere dair malûmat onda anlatılmıştır. Bütün insanlık için lâzım olan güzel ahlâka ait öğütler o ilâhî kitapta beyan buyurulmuştur. Artık bu kutsî kitabı size tebliğ eden Yüce Peygamber Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a tâbi olmayacak mısınız? (Hâlâ) o Peygamberin dînindeki yüceliği (akıllıca düşünmez misiniz?) onun muhterem bir insan olmasının Peygamberliğine mâni olmayacağını güzelce düşünerek onun gösterdiği hidayet yolunu takibedip durmalı değil misiniz? Siz hiç inkarcı olan kavimlerin başlarına gelen felâketlerden  haberdar bulunmuyor musunuz? İşte sizlere ihsan buyurulmuş olan o mukaddes kitap, o eski kavimlerin o müthiş tarihî hallerini sizlerin dikkat nazarlarına

sunmak lütfunda bulunuyor. Artık uyanınız!

 

 

 

11. Ve halbuki, biz nice zulmeden beldeyi helak ettik ve onlardan sonra başka başka birer kavim vücude getirdik.

11.      Bu mübarek âyetler, dinsizliklerinden dolayı nice ülkeler ahalisinin mahvı perişan edilmiş olduğunu bildiriyor. Başlarına gelen felâketlerden dolayı zulümkâr olduklarını itiraf ederek nasıl bir vaziyet almış olduklarını, artık pişmanlıklarının kendilerine bir fâide vermiş olmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Çağdaş kâfirler, inkarcılar, bir kere tarihten ibret almalı değil midirler? (Ve halbuki, birnice zulmeden beldeyi) şehirler ahalisini, o zulümleri, inkârları yüzünden (helak ettik) onları parça parça kırıp attık. Onları o kötü hareketlerinin cezasına kavuşturduk (ve onlardan sonra) yerlerine kendileriyle din ve soy bakımından alâkaları olmayan (başka başka birer kavim vücude getirdik) nitekim vaktiyle Yemen'de, Kudüs havalisinde böyle olmuştur. Artık böyle müthiş inkılaplar, sonraki kavimler için birer uyanma vesilesi olmalı değil midir?

 

 

 

12.  Ne zaman ki, onlar bizim azabımızı hissetiler, onlar hemen oralardan süratle kaçınmaya başladılar.

12.       (Vaktaki, onlar) o helak olan ahali (bizim azabımızı hissettiler) başlarına gelecek olan şiddetli cezanın başlangıcını görüp anladılar (onlar hemen oralardan) o bulundukları beldelerden (süratle kaçınmaya başladılar) binmiş oldukları hayvanları dizginleyerek kaçıp kurtulmak ümidine düştüler.

 

 

 

13.  Kaçmayınız ve içinde nimetlendiğiniz yere ve meskenlerinize geri dönünüz. Umulur ki siz, sual olunacaksınızdır.

13.    Bu firara başlayan sapıklara bir lisanı hal ile veya meleklerin lisaniyle denildi ki: (Kaçmayınız) nereye gidiyorsunuz? Durunuz (ve içinde nimetlendiğiniz yere ve meskenlerinize geri dönünüz) Öyle kendileriyle iftihar edip durduğunuz varlıkları şimdi nasıl terk ediyorsunuz? (Umulur ki, siz sual olunacaksınızdır.) size müracaat edenler, sizinle istişarede bulunmak isteyenler olacaktır veya yurtlarınıza gelecek yolcular, sizin nereye gitmiş olduğunuzu sorup duracaklardır. Sizler ki, onlara bir gösteriş için mallarınızdan harcamada bulunur idiniz! Artık kaçmayın, yerlerinize dönünüz, başınıza gelenleri soracak olanlara bile bile anlatınız! Bu beyanat, onların haklarında bir alay etmek ve kınamak içindir. Onlar kendi Peygamberlerini yurtlarından uzak düşürmek isterlerken kendileri daha sonra böyle bir olay karşısında kalacaklardır.

 

 

 

14.  Dediler ki: Vay halimize!.. Muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.

14.    0 inkarcılar, vaktaki kurtuluş ümidini yitirdiler, azaba tutulacaklarını yakinen bildiler, büyük bir üzüntü ile (dediler ki: Vay halimize!) Ey helakimiz neredesin, gel bize (muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.) Peygamberleri yalanlamış, rabbimizin emirlerine muhalefette bulunmuştuk. Binaenaleyh böyle bir azabı hak etmiş bulunuyoruz. Bu onların cinayetlerini bir itiraf demektir. Ne yazık ki, artık pişmanlığın zamanı geçmiştir, böyle gözleri önündeki azabı görür dururlarken yapacakları bir itiraf, bir pişmanlık kendilerine bir fâide vermez.

 

 

 

15.  Artık onların bütün çağırmaları, bundan başka olmadı. Tâki: Onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık.

15.  (Artık onların bütün çağırmalar!) kendi aleyhlerinde dua edip durmaları (bundan) böyle vay halimize diyip başlarına helaki davet etmelerinden (başka olmadı) onlar böyle çağırmaya devam ettiler (tâki, onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık) kılıçlar ile vesaire ile parçalanmış, ölüp gitmiş bir hale getirdik. İşte küfürün, Allah'ın eserlerini görüp de Cenab-ı Hak'kın varlığını, birliğini, kudret ve azametini tasdik etmemenin müthiş neticesi!

 

 

 

16.  Ve göğü ve yeri ve bunların aralarında olanları, oyuncular olarak yaratmadık.

16.    Bu  mübarek âyetler,  Yüce Yaratıcı  Hazretlerinin  bütün  âlemleri  boş  yere yaratmamış  olduğunu  bildiriyor,  bütün  yaratılış  eserlerinin  birer  hikmet ve  menfaate

dayanmış olduğunu, bunun aksine inananların azaba layık bulunduklarını ihtar ediyor.

Göklerde ve yerde olanların Allah'ın birer mahlûku olduğunu, meleklerin de daima o Yüce Mabudu teşbih ile meşgul bulunduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Kâinatın yaratıcısı Hazretlerinin bütün eserleri, bütün hükümleri birer hikmet ve menfaate dayanmıştır (ve) o Yüce Yaratıcı buyuruyor ki: (Göğü ve yeri ve bunların aralarında olanları) sonsuz yüksek, geniş, çeşit çeşit tabakaları, san'at hârikalarını, muhtelif hayat sahiplerini (oyuncular olarak yaratmadık) Allah'ın zatı, abes yere bir şey vücude getirmekten münezzehtir, onun her yarattığı şey bir hikmete, bir faydaya dayanmaktadır, ve o Yüce Yaratıcının varlığına, şahitlik eden bir kudret eseridir. 0 halde insanların da abes yere yaratılmış oldukları elbetteki, iddia edilemez. Onların yaradılışı, o Yüce Yaratıcıyı bilip ona kulluk arzında bulunmak, onun hükümlerine tâbi olmak içindir. Bunun mükâfatı olarak da ebedî bir âlemde mutlu bir şekilde yaşamaktır. Bu kulluk vazifelerini ifadan kaçınanlar da elbetteki, azaba tutulacaklardır ki, bu da hikmet gereğidir.

 

 

 

17. Eğer biz bir eğlence edinmek istese idik elbette onu kendi tarafımızdan edinirdik. Eğer yapacaklar olsa idik.

17.  0 hikmet sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (Eğer biz bir eğlence edinmek istese idik) eğlence ve oyun türünden bir şey yapsaydık onu öyle dünyada görülen eğlenceler türünden değil (elbette onu kendi tarafımızdan) ilahlık şanına lâyık bir şekilde (edinirdik) onu öyle cisim ve maddelerden değil, mücerred şeylerden, insanlığın düşünemiyeceği yüce şeylerden edinirdik. Evet... (Eğer yapacaklar olsa idi) öyle harikulade, insan düşüncelerinin üstünde bir surette yapar idik. Fakat oyun ve eğlence etmek Allah'ın şanına aykırı olduğundan bunlar asla edinilmemiş ve gerekli görülmemiştir. Artık bu gördüğünüz kainat da şüphe yok ki, bir oyuncak, boş bir şey kabilinden değildir. Bilakis bütün bunlar, birer hikmet ve menfaat gereğidir.

§ Bazı zatlara göre buradaki Lehüvden maksat, Yemen lûgatince çocuk demektir veya eşdîr. Şüphe yok ki, Cenab-ı Hak kendisine evlât ve eş edinmekten de yücedir. Nitekim Kur'an'ın birçok âyeti bunu açıkça söylemektedir.

 

 

 

18.  Hayır. Biz hakkı bâtılın üzerine atarız da onu parçalar da derhal yok olup gitmiş bulunur ve şiddetli azap olsun size o tavsif ettiğiniz şeylerden dolayı.

18.      Evet... Yüce Yaratıcı Hazretleri, oyun ve eğlenceden uzak olduğunu beyan için buyuruyor ki: (Hayır) biz oyun ve eğlence gibi abes, bâtıl şeyleri yapmayız. Bilakis (hakkı bâtılın üzerine atarız da) hikmet ve menfaate uygun şeyi, İmân ve itaati, oyun ve eğlenceyi, küfür ve isyanın üzerine saldırırız da (onu) o oyun ve eğlenceyi o imana aykırı şeyleri (parçalar da) o şeyler (derhal yok olup gitmiş bulunur) nitekim asırlarca küfür içinde yaşamış olan eski ülkeler ahalisi böyle parçalanıp mahvolmaya mahkûm bulunmuşlardır. (Ve) Ey dinsiz kimseler! (şiddetli azap olsun size) cehennem azabından asla kurtulamıyacaksınızdır. (0 vasıflandırdığınız şeylerden dolayı) yani: Ey dinsizler, inkarcılar! Cenab-ı Hakka çocuk ve eş isnat ettiğinizden, onun fiilinin oyun ve eğlence olduğuna inanmış bulunduğunuzdan dolayı ebedî helake mâruz kalınız. Bütün insanlar, melekler vesaire kâinatın yaratıcısının hikmeti gereği yaratmış olduğu şeylerden başka değildir.

 

 

 

19.  Ve göklerde ve yerde kim varsa onun içindir ve onun huzurundakiler, ona ibadette bulunmaktan asla kibirlenmezler ve yorgunluk da duymazlar.

19.   (Ve göklerde ve yerde kim varsa onun içindir) o Yüce Yaratıcının yaratma ve mülk bakımından birer mülkü, birer kudret eseridirler, (ve onun huzurundakiler) yani: Şeref ve rütbe bakımından o ezeli mabuda manen yakın olan melekler (ona) o kâinatın yaratıcısına (ibadette bulunmaktan asla kibirlenmezler.) kendilerini büyük sanarak böbürlenirce bir vaziyet almazlar, ibadet ve itaatte bulunmaktan bir an hâli olmazlar, kulluk arzında bulunup durmayı kendileri için pek büyük bir şeref sayarlar. (Ve) o melekler yaptıkları sürekli ibadet ve itaatdan dolayı (yorgunluk da duymazlar.) bilakis tam bir şevk ile ibadetlerine devam eder dururlar.

 

 

 

20.  Gece ve gündüz teşbihle bulunurlar, asla fitur getirmezler.

20.       Evet... O mübarek melekler (gece ve gündüz teşbihle bulunurlar) bütün vakitlerde Cenab'ı Hak'ki takdis ve tenzih ile meşgul olurlar, pek büyük bir manevî zevk içinde ya; arlar. (Asla fit ur getirmezler.) hiç bir vakit usanmazlar, yorulmazlar, zayıf düşmezler, teşbih ve tehlilden asla geri durmazlar. Artık insanlar için nasıl uygun olabilir ki: Üzerlerine düşen kulluk vazifesini ifaya çalışmasınlar,  o    sayede   manevî bir yakınlığa kavuşmak arzusunda bulunmasınlar!..

 

 

 

21. Yoksa onlar yerden bir takım tanrılar mı edindiler ki, onlar ölüleri dirilteceklerdir?

21.        Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın birliğini bildiriyor. Birçok ilâhların varlığı takdirinde kâinatın fesada mâruz kalmış olacağını ve birçok ilâha dair bir delil getirilemeyeceğini ihtar ediyor. Bütün semavî kitapların Allah'ın birliğini söylediklerini, bütün Peygamberlerin de Allah Teâlâ'nın birliğine dair ilâhî vahye mazhar olup yalnız ona ibadetle mükellef bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ müşriklerin cehaletini kınamak ve teşhir etmek için buyuruyor ki: (Yoksa onlar) o putlara tapan kâfirler (yerden bir takım tanrılar mı edindiler ki,) yani:

Yeryüzünde bulunup cansız maddeler türünden olan bir kısım heykelleri, suretleri kendilerine mâbud edindiler. Bu ne kadar cehalet!.. O tapındıkları şeylerden ne beklenebilir, onların neye kudretleri vardır? o müşrikler sanıyorlar mı ki: (Onlar) o bâtıl tanrılar! (ölüleri dirîlteceklerdir.) Ne gezer! Onların kendileri hayattan mahrum, mahv olmaya mahkûm bulunuyor, artık başkalarını diriltmeye nasıl kadir olabilirler? Allah Teâlâ O yüce zattır ki: Dilediğini vücude getirir ve dilediğini öldürür ve dilerse öldürdüğünü tekrar hayata kavuşturur. Böyle bir kudrete sahip olmayan şeyler ise artık ilahlık, mâbudluk ile nasıl vasıflanmış olabilir?

 

 

 

22.  Eğer o ikisinde -gökler ile yerde- Allah'tan başka ilâhlar olsa idi elbette ikisi de fesada uğramış olurdu. Binaenaleyh arşın Rabbi olan Allah Teâlâ, onların vasf ettikleri şeylerden yücedir.

22. O müşrikler, Allah'ın birliği hakkındaki şu burhanı "temânü" denilen kesin delili bir kere düşünmeli değil midirler? (eğer o ikisinde) yani: Gökler ile yerin yönetimi hususunda, onların idaresi, devamının sağlanması hakkında (Allah'tan başka ilâhlar olsa idî) birçok yaratıcılar bulunsa idi (elbette ikisi de) bütün gökler de, yer de, bunlardan olan şeyler de (fesada uğramış olurdu) kâinatta hiçbir nizam ve intizam bulunamazdı. (Binaenaleyh arşın) genişliği ile büyüklüğü ile diğer bütün mahlûkatın üstünde bulunan öyle yüce bir varlığın (Rabbi olan) Allah Teâlâ, (onların) o müşriklerin (vasfettîkleri şeylerden) ona ortak ve benzer isnat etmelerinden, ondan başka ilâhların mevcut olmasından (münezzehtir) ilahlık, yaratıcılık, yalnız o ezeli Rabbe mahsustur, ondan başka bu sıfatlara sahip başka bir zat yoktur. Buna inanmışızdır. "Evet... Birçok ilâhların varlığı, aklen ve naklen imkânsızdır. İşte şu deliller de bu cümledendir.

1     - Diyelim ki iki ilâh bulunsa da bunlardan biri bu âlemleri yaratmış olsa, diğerinin varlığı fazla, yaratıcılığı sabit olmamış olur. Bunlardan biri bu âlemlerin bir kısmını, diğer biri de diğer bir kısımını yaratmış bulunsa her ikisinin de yaratıcılığı sınırlı, bir kısım şeyleri yaratmaya kadir olamamış veya onu yaratmadan men'e mâruz bulunmuş olur. Böyle bir hal ise acizliği gösterir, yaratıcılığa aykırıdır.

2  - İki ilâhtan biri bu kâinatı yarattıktan sonra diğeri de bu kâinatı tekrar yaratmış olamaz. Çünkü bu, elde olanı yeniden elde etmek türünen olacağı için imkânsızdır.

3  - İki ilâhtan herbiri diğerinin yaratmasına mâni olabilirse veya olamazsa her ikisi de âciz bulunmuş olur. Aciz olan ise elbette ki: İlahlık, yaratıcılık vasfını taşıyamaz.

4  - İki ilâhtan her biri diğerini dilediği zaman mahvedebilirse ikisi de âciz bulunmuş olur. Biri mahvedebilip diğeri edemezse diğeri acîz bulunur. Aciz olan ise ilâh olamaz.

5       - İki ilâhtan biri bu âlemi yok etmek istediği halde diğeri bunun bekasını dilese bu iki durum birden gerçekleşemez. Çünkü bunlar, birbirinin zıddıdır. İki zıddın bir araya gelmesi ise mümkün değildir. Bu iki halden yalnız biri vâki olursa bunu istemeyenin acizliği ortaya çıkar ve yaratıcılığı olmadığı anlaşılır.

6    - İki ilâhtan herbiri diğerinin varlığına, kuvvetinden istifadeye muhtaç olursa ikisi de âciz demektir. Biri muhtaç olup da diğeri muhtaç olmazsa artık muhtaç olan ilahlık ve yaratıcılık vasfına nasıl sahip olabilir?

7   - Malumdur ki, bir idare, bağımsız iki hükümdarın hâkimiyeti altında bulunamaz. Çünkü bunlardan her biri, gerçek başkanlığın kendisine ait olduğunu iddia eder, bütün muamelelerin kendi emriyle, kendi yönlendirmesiyle yapılmasını gerekli görür. Bunun neticesinde ise idare bozulur, bütün işler bozulur, intizam ve sükûnet adına bir şey kalmaz.

8       -Bütün bu deliller gösteriyor ki: Hangi takdirde olursa olsun birden çok ilâh inancı bâtıldır. Bir çok ilâhların varlığı, kâinatın bozulmasını gerektirir ve haddizatında imkânsızdır. Her zerresinde bir fayda ve hikmet tecelli edip durduğunu görmekte olduğumuz bu kâinatın böyle bir intizam dairesinde, pek güzel ve eşsiz bir şekilde vücude gelmiş, fesada uğramamış olduğu, onu yaratan zatın yaratıcılığında, il âh lığında tek olduğunu açık bir şekilde isbat etmektedir.

"Varlığın bilme ne hacet kürei âlem ile"

"Yeter ısbatına halk ettiği bir zerre bîle"

"Göremez zatını mahlûkunun âdî nazarı"

"Hisseder nurunu amma ki, basiret basarı" Şinâsi

 

 

 

23.  Allah T e âlâ yapacağından sual olunmaz, onlar ise sual olunurlar.

23          - Evet... (Allah Teâlâ yapacağından sual olunmaz) o, kâinatın yaratıcısıdır, kuvvet ve azamet sahibidir, bağımsız hâkimiyete mâliktir, o yaptığı şeylerden dolayı asla mes'ul değildir, (onlar) kullar (ise sual

olunurlar)          (linki onlar birer mahluktur, kullukla, kul olmakla vasıflıdırlar, yaptıkları şeylerden mesuldurlar. Artık böyle bir durumda bulunanlar, hiç Cenab'ı Hak'ka denk olabilirler mi? O kâinatın yaratıcısının

ortağı olarak ilahlık vasfına sahip bulunabilirler mi? Binaenaleyh müşrikler de o pek bozuk kanaatlerinden dolayı sorumlu olacaklardır. Bu âyeti kerime, onların haklarında mühim bir korkutma ve tehdidi içermektedir.

 

 

 

24.     Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delillerinizi getiriniz. İşte bu benimle beraber olanların kitabı ve benden evvelkilerin kitabı. Hayır... Onların çoğu hakkı bilmezler de onun için onlar yüz döndürücülerdir.

24.         O müdrikler, ne yapıyorlar, ne kadar yanlı; düşünüyorlar! (Yoksa) onlar (ondan) o kâinatın yaratıcısı Hazretlerinden (başka ilâhlar mı edindiler?) buna nasıl cüret edebiliyorlar? Resulüm ! Onlara (de ki:) bu iddianıza ait (delillerinizi getiriniz) bu iddianıza ait aklî ve naklî bir deliliniz var mı? Ne yazık ki yok! Buna imkân mı var! Artık delile dayanmayan dinî bir iddia, özellikle birden çok ilâh inancı hiç doğru olabilir mi?           Elbette ki, olamaz, (işte bu) Kur'an'ı Kerîm, (benimle beraber olanların) İslâmiyet'i kabul eden zatların (kitabı) dır, onlar için bir öğüttür, bir şeref ve saadet vesilesidir, (ve benden evvelkilerin kitabı) da vardır           ki, Tevrat, Zebur, İncil o cümledendir. Bir kere bakınız, bu kitaplarda Allah'ın birliğinin aksine bir delil var mıdır? Bu kitapların hepsi de Cenab'ı Hak'kın ortak ve benzerden yüce olduğunu bildirmekte değil midir? Evet... Bütün bu semavî kitaplar da Allah Teâlâ'nın birliğini söylemektedir, şirkin batıl olduğunu bildirmektedir. Bu böyle iken maalesef o müşrikler, bu kesin delillere bakmazlar, kendi iddiaları ise hiçbir makul delile dayanmış değildir, (hayır onların) tevhid dinine kabule davet edilen müşrilerin (çoğu hakkı bilmezler.) yani: Hak ile bâtılın arasını ayırıp seçemezler, onların ekserisi tam cahil kimselerdir (de onun için) o cehaletlerinden dolayı Allah'ı birlemekten. Peygamberlere tâbi olmaktan (yüz döndürücülerdir) Onlar, o cehaletlerinin et ki siyi e d ir ki tevhid dinini Kabulden kaçınır dururlar.

 

 

 

25.  Ve senden evvel hiçbir Peygamber göndermedik ki, illâ ona şöyle vahyetmiştik. Muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur, artık bana ibadet ediniz.

25.     (Ve) Ey son peygamber! (Senden evvel) eski kavimlere (hiç bir Peygamber göndermedik ki, illâ onat o Peygambere ilâhî katımdan (şöyle vahy etmiştik) bütün Peygamberlere vahy ile, semavî kitaplar vasıtasiyle          şöyle bildirmiştik: (muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur) bütün mahlükatın yaratıcısı, mabudu ancak mukaddes zatımdır. (Artık) Ey kullarım! (bana ibadet ediniz.) sizi yaratan, yaşatan, ortak ve benzerden münezzeh olan mabudunuzu böylece tevhit ve takdis ederek ondan başkasına ilahlık, mabutluk isnat etmeyiniz, başkalarına tapınarak küfr ve şirke düşmeyiniz. İşte şanı yüce Allah, bütün insanlığı böylece bir tevhid dinine davet buyurmaktadır.

 

 

 

26.  Ve dediler ki: Rahman evlât edindi. O, bundan münezzehtir. Hayır... -onlar- ikram olunmuş kullardır.

26.       Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın kendisine evlât edinmekten münezzeh olduğunu bildiriyor. Allah'ın hâşâ oğlu veya kızları sanılan zatların ise ancak birer değerli kullardan ibaret bulunmuş olduklarını ve Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça onların kimseye şefaat edemiyeceklerini ihtar ediyor. Kendisine ilahlık isnat edecek olan herhangi mahlukun ise cehennem azabına mâruz kalacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir takım müşrikler de Allah'ın şanına layık olmayan isnatlarda bulundular (ve dediler ki. Rahman) bütün mahlükatını besleyen, nimetlerinden faydalandıran yücee yaratıcı (evlâd edindi) nitekim bir kısım Yahudiler Hazreti Uzeyre, Hıristiyanlar da Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu demektedirler. Bir kısım Arap kabileleri de melekler Allah'ın kızlarıdır demişlerdir. Halbuki, (O) Yüce Yaratıcı (bundan uzaktır) çünki baba ile evlât arasında bir ihtiyaç, bir cins birliği vardır, hepsi de aynı mahiyette bulunmak lâzımdır. Cenab'ı Hak ise bütün mahlükatın yaratıcısı olduğundan onlara ihtiyaçtan uzaktır, onlar ile aynı cinsten olmaktan yücedir. Bir gerçek nimet verici olan bir ezeli yaratıcı için nimetinin birer eseri olan, hayatı terk etmeye maruz bulunan sonradan yaratılmış mahlükatı hiç evlât olabilir mi? (Hayır...) Onlar, o kendilerine Allah'ın çocukları denilen melekler. Peygamberler (ikram olunmuş kullardır) Peygamberlik ve meleklik payesine sahip, günahsızlıkla vasıflanmış, kul olmakla övünen zatlardır. Kul olmak ise Allah'a çocuk olmaya aykırıdır.

 

 

 

27.  Onlar, söz ile onun önüne geçmezler ve onlar onun emriyle amelde bulunurlar.

27.   (Onlar) o muhterem kullar, Cenab'ı Hak'ka ibadette bulunurlar, onun emirlerine, yasaklarına itaat ve boyun eğmekten asla ayrılmazlar ve (söz ile ona) Hak Teâlâ'ya (tekaddüm etmezler.) yani: Hak Teâlâ Hazretlerinin buyurmadığı bir şeyi kendiliklerinden söylemezler, hakkında ilâhî müsaade bulunmayan bir fiili işlemezler (ve onlar) o muhterem zatlar (onun) Hak Teâlâ'nın (emriyle amelde bulunurlar) onlar sözlerinde olduğu gibi fiillerinde de ilâhî emre tam manasıyla riayetkardırlar. İşte onlar, böyle itaatkâr, değerli birer kuldurlar, yoksa hâşâ Yüce Allah'ın oğulları, kızları değildirler. Hak Teâlâ bundan yücedir, Buna inanmışızdır.

 

 

 

28.  Onların ilerilerinde kini de gerile rinde kini de bilir ve razı olduğundan başkasına şefaat de edemezler ve onlar onun mehabetinden tam bir itina ile korkar kimselerdir.

28.           Evet. Allah Teâlâ o muhterem kullarının bütün söz ve fillerini bilicidir. (Onların ilerilerındekini de) vaktiyle işlemi; oldukları şeyleri de (gerilerindekini de) daha sonra isleyecekleri amelleri de (bilir) o Bilen Yaratıcıya o kullarının önceki ve sonraki amellerinden hiçbiri gizli kaimi; olamaz. Ve o muhterem kulları. Cenabı Hak'kın (razı olduğundan başkasına* ne dünyda ve ne de ahirette (şefaat de edemezler) Allah Teâlâ'nın haklarında şefaat edilmesine razı olduğu kimseler ise ehli İmandan başkası değildir. Binaenaleyh ey müşrikler! o kendilerine tapındığınız, Allah Teâlâ'nın evlâdı saydığınız zatlardan bir şefaat beklemeyiniz, öyle bir ümit ile yaptığınız tapınmalar, sizin için ebedî azaba sebep olacaktır. (Ve onlar) o değerli kullar (onun) Hak Teâlâ'nın (mehabetinden kemâli itina ile korkar kimselerdir.) artık o zatlar, ilâhî iradeye aykırı bir harekette, Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimse hakkında şefâtte bulunamazlar.

 

 

 

29. Ve onlardan her kim: Şüphe yok ki, ben ondan başka bir ilâhım derse onu cehennem ile cezalandırırız. İşte zâlimleri böylece cezalandıracağadır.

29.      (Ve onlardan) bütün mahlûkattan, hattâ birer muhterem kul olan meleklerden ve Peygamberlerden (herkim) faraza ilahlık iddiasına cüret edip de (şüphe yok ki, ben ondan) Allah Teâlâdan (başka bir ilâhım derse) yakasını Allah'ın azabundan kurtaramaz. (Onu cehennem ile cezalandırırız) onu öyle müşrikçe, zalimce iddiasının azabına kavuştururuz. (İşte zâlimleri) müşrikleri (böylece) cehenneme atmak suretiyle (cezalandıracağadır.) onlar böyle şiddetli, ebedî bir azaba mâruz kalacaklardır. İşte Allah'ın şanına aykırı iddialarda bulunanların müthiş âkibetleri!

 

 

 

30.  O kâfir olanlar bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken biz onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hâlâ imân etmezler mi?

30.       Bu mübarek âyetler, inkarcıları uyandırmak için Yüce Yaratıcı Hazretlerinin gökleri, yeri, dağlar ile yolları, geceler ile gündüzleri, güneş ile ayı nasıl harikulade ve birer faydaya dayalı bir şekilde yaratmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O kâfir olanlar) Cenab-ı Hak'kın varlığını, birliğini inkâr edenler (bilmediler mi ki,) âdeta göz ile görülecek derecede açık olan şu hakikati anlamadılar mı ki, (muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken) ilk yaratıldıklarında birbirinden ayrılmamış bulunurlarken (biz) yani: Ben Yüce Yaratıcı (onları) kudret ve irademle (birbirinden yarıp ayırdık) semalar ile yerin aralarını           hava ile açtık, rivayete göre gökler birbirine bitişik bir tabaka halinde iken daha sora yedi tabakaya ayrılmıştır. Yer de bir tabaka iken o da sonra yedi tabakaya bölünmüştür. Bunlar, bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine ait birinci nevi delillerdendir, (ve her diri şeyi sudan yarattık) hayat sahiplerini ve gelişip büyüyen bitkileri ve diğer şeyleri Hak Teâlâ Hazretleri başlangıçta sudan yaratmıştır, bunların bekalarına, devamlarına da suyu bir sebep, bir vasıta kılmıştır. Bu da ikinci nevi delillerdendir. (Hâlâ İmân etmezler mi?) o kâfirler, bu açık delilleri düşünüp de bunları yaratan Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini tasdikte bulunmazlar mı? Nedir o kadar gaflet ve cehalet!

 

 

 

31. Ve yeryüzünde onları çalkalar diye sabit dağları yarattık ve onlara geniş yollar açlık, tâki maksatlarına erebilsinler.

31.      (Ve yer yüzünde onları) insanları (çalkalar) rahatsız eder (diye) ona mâni olmak üzere (sabit dağlan yarattık) yer tabakası su üzerine yayılmış, âdeta bir gemi gibi titrer dururken onun üzerinde dağlar vücude getirilerek ona sükûnet verilmiştir. Bu da üçüncü nevi delillerdendir. (Ve onlar da) o dağlar arasında (geniş yollar açtık) aralarında gidip gelecek yolculara kolaylık gösterilmiş oldu. (Tâki maksatlarına erebilsinler) kendi yurtlarında ve sair sahalarda gezerek, seyahatta bulunarak menfaat I arını temin edebilsinler. Bu da dördüncü nevi delillerdendir.

 

 

 

32. Ve gökyüzünü de bir korunmuş tavan yaptık. Halbuki, onlar onun ayetlerinden yüz çeviricilerdir.

32.       (Ve gök yüzünü de) dünya seması denilen yüksek gök tabakasını da yeryüzüne karşı (bir korunmuş tavan yaptık) bu Allah'ın kudreti ile böyle devam edip durmaktadır. Çözülmeden, aşağıya düşmeden emin bulunmaktadır ve pek güzel bir manzara teşkil etmektedir. Bu da beşinci nevi delillerdendir. (Halbuki, onlar) o inkarcılar, insanların çoğu tonun ayetlerinden) o semalardaki ilâhî kudrete dalâlet ve şahitlik eden birnice         harikulade varlıklardan (yüz çeviricilerdir) gökte parlayan milyonlarca büyük ve küçük yıldızları, gök tarafından gelen ışıkları, rüzgârları, yağmurları ve tabiat ve heyet ilimlerinde bildirilen daha nice semavî         halleri düşünmüyorlar, bunların ne kadar muazzam birer eser olup bir hükümran yaratıcının varlığına, kudretine şahitlik edip durduklarını düşünmüyorlar, İşte bunlar da Allah'ın varlığını gösteren besince nevi delillerdir.

 

 

 

33. Ve o -Yüce Yaratıcı-dır ki: Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay'ı yaratmıştır. Herbiri bir felekte yüzmektedir.

33.   (Ve> başkası değil ancak 10) Yüce Yaratıcı (dir ki, geceyi ve gündüzü) yarattı. Geceleri istirahate dalarsınız, gündüzleri de yer, içer, Allah'ın nimetlerinden faydalanırsınız. Özellikle birer kudret harikası olup gündüzleri ve geceleri meydana getirmeğe vasıta olan (güneşi ve ayı yaratmıştır) bunların ışıklarıyla, nurlariyle ufuklar aydınlanır tenevvür eder durur ve bunlardan bütün hayat sahipleri faydalanır. Ve bunlardan (her biri) güneş ile aydan ve bunlara tâbi olan yıldızlardan herhangi biri (bir felekte) gökün bir sahasında, kendi yörüngesinde, kendisi için çizdiği dairesi içinde (yüzmektedir) sular içinde yüzenler gibi o alanlarda süratle akıp durmaktadırlar. İşte bu parlak, muhteşem yaratılış eserleri de Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, kudret ve azametine şahitlik eden altıncı nevi delillerden bulunmaktadırlar. Artık bunları her akıl sahibi olan kimse dikkate alıp uyanmalı değil midir? Tevhit nuru ile kalbini aydınlatmaya çalışıp durmalı değil midir?

 

 

 

34. Ve senden evvel hiçbir insana daimî bir hayat vermedik. Şimdi sen ölür isen onlar baki kalıcılar mıdırlar?

34. Bu mübarek âyetler, Resül-i Ekrem'in de diğer insanlar gibi bir gün vefat edeceğini ve insanların bu âlemde bir imtihan için birer belirli müddet yaşayıp sonra ahiret âlemine sevkedileceklerini bildiriyor. Hz. Peygamberin      putlar aleyhindeki beyanatını alaya alan kâfirlerin ise merhamet sahibi yaratıcıyı inkâr eden kimselerden olduklarını kınayarak teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce RasûM. Senin bütün insanlık

için          bir nimet, bir ilâhî rahmet olduğunu takdir edemiyen bir takım inkarcılar, senin vefatını bekliyorlar, yakında vefat edecektir, diyorlar, düşünmüyorlar ki, bu dünyada hiçbir kimse kalıcı değildir. (Ve)

malumdur ki, Habibim! (senden evvel) de (hiçbir insana daimî bir hayat vermedik) diğer Peygamberler de birer müddet yalayıp sonra ahirete gitmişlerdir. İnsanların dünyada ebedî olarak kalmaları yaratma hikmetine, teşri hikmetine aykırıdır, (şimdi sen ölür isen onlar) o senin vefatını bekleyenler (baki kalıcılar mıdırlar?) elbette onlar da edeceklerdir. O halde senin vefatınla sevinç ve mutluluk gösterişinde bulunmaları pek aptalca bir hareket olmaz mı?

 

 

 

35. Her nefs, ölümü tadacaktır ve sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz ve bize döndürüleceksinizdir.

35.         Evet... Şüphe yok ki: (her nefs) her hayat sahibi olan mahlûk (ölümü tadacaktır) ölümün acısını hissedecektir, ruhu cesedinden ayrılacaktır, hiçbir kimse bu dünyada kalıcı değildir. Artık hiçbir kimse, başkasının ölümünden dolayı sevinmemelidir, ergeç kendisi de ölecektir.

"Her kim var ise bugün cihanda"

"Nâbud olacak yakın zamanda"

(Ve) Ey insanlar! Veya ey inkarcılar! (sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz) yani: Sizi imtihana tutanların muamelesi gibi bir muameleye tâbi tutarız, sizi bazen hastalık, fakirlik gibi bir belâya uğratırız bazen de sıhhat gibi, servet gibi bir dünyevî nimete nail kılarız, tâki, sabr ve şürkeder olduğunuz veya olmadığınız meydana çıkmış olsun. (Ve) sonunda (bize döndürüleceksinizdir) hakkınızda dünyadaki amellerinize göre muamele yapılacaktır. Dindar olanlar, vazifelerini yapmış bulunanlar mükâfatlara nail olacaklardır, aksine hareket etmiş olanlar da lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır. Ne büyük bir va'd ve tehdit! Bundan anlaşılmış oluyor ki: Zâten bu dünyaya getirilmiş olmamızdaki gaye, burada bir imtihana tâbi tutulup ona göre ya mükâfata veya cezaya kavuşmaktan ibarettir. Cenab'ı Hak'tan muvaffakiyetler niyaz ederiz.

 

 

 

36. Ve kâfir olanlar seni gördükleri zaman, seni ancak alaya alarak: Bu mu sizin ilâhlarınıza atıp duran! -Derler- halbuki, onlar Rahman zikredilince onlar hep onu inkâr edicilerdir.

36.     (Ve) Yüce Resulüm ! (kâfir olanlar) senin peygamberliğini tasdik etmeyen hain müşrikler, (seni gördükleri zaman seni) başka değil (ancak alaya alarak) sana karşı yalnız bir alaycı tavır takınarak, seni inkâr ederek ve küçümseyerek birbirine hitaben (bu mu sizin ilâhlarınızı eğip duran) derler. Öyle bâtıl, cansızlar türünden şeylere ilahlık unvanı vererek onların aleyhinde bir şey söylenmesine razı olmamış bulunurlar. (Halbuki, onlar) o alaycı kâfirler (rahman zikredilince) birlemeye ve kutsamaya ancak onun lâyık olduğu veya onun bir rahmet eseri olarak insanlığa Peygamberleri göndermiş, semavî kitapları indirmiş olduğu bildirilince (onlar hep onu) o Rahmanın zikrini (inkâr edicilerdir) onlar biz Müseylime'den başka rahman bilmiyoruz, demeden sıkılmazlar. İşte o inkarcılar, bu kadar cahil kimseler bulunuyorlardı. Bâtıl putları aleyhinde bir söz söylenmesini istemedikleri halde asıl gerçek mabudun kutsal bir ismi zikredildiği zaman onu inkâra cüret göstermek alçaklığında bulunurlardı. Artık onlar elbetteki bu bâtıl inançlarının cezasına kavuşacaklardır.

 

 

 

37.  İnsan; acleden yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim, artık acele istemeyin.

37.     Bu mübarek âyetler, insan nevinin yaratılıştan aceleci olduğunu ve bundan dolayı bir takım inkarcıların tehdit edilmiş oldukları şeylerin bir an evvel olmasını bir alay ve inkâr yoluyla istemiş bulunduklarını bildiriyor ve istenilen şeylerin ansızın meydana gelmesi ile o inkarcıları apışıp kalmış ve müdafaadan mahrum bırakacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsan aceleden yaratılmıştır) yani: İnsan nevi, tabiat olarak sabır ve sebatı az ve birçok şeylerin biran evvel meydana çıkmasını arzu eder bir yaratılışta bulunduğundan sanki aceleden yaratılmıştır. Bir görüşe göre bu insandan maksat Hz. Adem'dir ki, daha kendisine ruh üflenir üflenmez kendisine cennet nimetlerine karşı bir acelecilik eseri görülmüştür. Sonra ondaki bu acelecilik hasletine evlât ve torunları vâris olmuşlardır, İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber zamanında bir kısım inkarcılar da kıyamet gününe, ondan önce gelecek olan alâmetlere ve uhrevî azaba dair Resül-i Ekrem'in haber verdiği şeylerin bir an evvel olmasını istemişlerdi. Bunlara cevap olarak da buyuruluyor ki: (Size yakında âyetlerimi) azaba vesaireye ait tehditlerimi (göstereceğim. Artık acele istemeyin) her şeyin Allah katında takdir edilmiş bir zamanı vardır. Bu bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh o zaman gelmedikçe o şey meydana gelmez. Bunu düşünerek aceleye meydan vermemelidir.

 

 

 

38. Ve derler ki, bu va'd ne zaman? Eğer siz sadıklar iseniz.

38.       (Ve) inkarcılar, bir alay ve inkâr maksadiyle (derler ki: bu va'd, ne zaman?) bizi kendisiyle korkutmak istediğiniz kıyametin vesair felâketlerin zuhuru ne zamandır, bize haber veriniz bakalım! (Eğer siz) Ey Peygamber ve ey ona imân edenler! (Sadıklar iseniz.) bu bizi kendileriyle korkutmak istediğiniz şeylerin meydana gelecekleri bize bildiriniz. Haydi biran evvel meydana geliversinler bakalım.

 

 

 

39.  Eğer o kâfir olanlar, o zamanı bir bilseler idi ki, ne yüzlerinden ve ne de arkalarından ateşi men edemiyeceklerdir ve onlar yardımda olunamayacaklardır.

39. Cenab-ı Hak da o müthiş hâdiselerin biran evvel ortaya çıkmasını bir alay yoluyla isteyen inkarcılar hakkında buyuruyor ki: (Eğer o kâfir olanlar, o) çıkışını acele istedikleri (zamanı bir bilseler idi ki) onun çıkışı         anında (ne yüzlerinden) azalarının en şereflisi, en mühimi olan yüzlerinden cehennem ateşini men edebileceklerdir (ve ne de arkalarından) vücutlarının en geniş ve en kuvvetlisi olan sırtlarından (ateşi

men edemiyeceklerdir.) buna asla kadir olamıyacaklardır. (Ve onlar) o azaba uğrayacakları gün hiçbir kimse tarafından (yardım da olunamayacaklardır.) kendilerine yönelecek olan kıyamet azabını kendilerinden

hiçbir kimse men edem iye çektir. İşte onlar bu halleri bilecek olsalar öyle küfürlerinde sebat edip de azabı acele istemezlerdi. Ne yazık ki küfür ve cehalet, insanları böyle felâketlere sevkeder durur.

 

 

 

 

 40. Belki onlara ansızın gelecek, hemen onları hayrette bırakacak, artık onu ne reddetmeye takat getirebileceklerdir ve ne de onlara mühlet verilecektir.

40.    (Belki onlara) o meydana gelmesini alelacele istedikleri kıyamet, onun azabı, cehennem ateşi iansızın gelecek) hiç ummadıkları bir anda zuhur edecek (hemen onları hayrette bırakacak) hepsi de apışıp şaşkın bir halde kalacaktır, (artık onu) o acele istedikleri kıyamet anını onun azabını (ne reddetmeye takat getirebileceklerdir) buna asla kadir olamıyacaklardır. (ve ne de onlara mühlet verilecektir.) ki, biran rahat veya tövbe edebilsinler veya bir mazeret ileri sürmeye çalışabilsinler. İşte Peygamberlere imân etmeyen, onlar ile alayda bulunan kimselerin ebedî cezaları!..

 

 

 

41.  Muhakkak ki, senden evvel de birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur. Artık onlar ile istihzada bulunanları kendisiyle alayda bulundukları şey kuşatıverdi.

41.    Bu mübarek âyetler, Rasülullah'a teselli vermektedir. Peygamberler ile alayda bulunmuş olanların o yüzden felâketlere uğramış olduklarını bildiriyor. O inkarcıları Allah'ın kahrından kimsenin kurtaramıyacağını, o bâtıl putlarından bir fâide göremiye-ceklerini ihtar ediyor, o müşriklere verilen müddetin, nimetin geçici olduğuna, onların da yerleri gibi eksilmeğe mâruz kalarak, mahvolacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber! Allah'a andolsun ki (muhakkak ki, senden evvel de birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur.) onlar da kendilerine Peygamber gönderilmiş oldukları kavimler tarafından birnice inkarcı, alaycı tavırlara mâruz kalmışlardır. (Artık) işin sonunda (onlar ile) o Peygamberler ile (alayda bulunanları) kâfir kimseleri (kendisiyle alayda bulundukları şey) yani: O alaylarının cezası, kötü neticesi (kuşatıverdi) hepsi de o yüzden mahvolup gittiler. İşte Ey Yüce RasûM. Seninle alayda bulunanları da sonunda böyle bir azap, bir felâket kuşatacaktır.

 

 

 

42.  De ki: Sizi gece ve gündüz o Rahmandan kim koruyabilir? Belki onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.

42.     Ey Peygamberlerin en şereflisi! O alaycılara (de ki: Sizî gece ve gündüz) herhangi bir vakitte (o Rahmandan) o kulları hakkında merhamet ve ihsanı sonsuz olan Yüce Yaratıcının azabından (kim koruyabilir?) sizi ancak o merhametli olan Yaratıcınız muhafaza ediyor, yaşatıyor. Bunu bilip de onun gösterdiği daire dahilinde hareket etmek icabetmez mi? Ne yazık ki o alaycılar bunu takdir edemiyorlar, (belki onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.) Onlar, o kendilerini yaratan, besleyen Yüce Yaratıcıyı bile anmazlar, onun Kur'an-ı Kerîm'ini hiç düşünmezler, hatırlarına böyle bir zikir ve fikir gelmez. Artık onlar; o Yüce Yaratıcının azabını düşünüp de uyanabilirler mi? Ne kadar uzak!

§ Kila = kilâet; saklamak, hıfzetmek, korumak demektir.

 

 

 

43. Yoksa onlar için kendilerini azabımızdan menedecek ilâhlar mı vardır? Kendi nefislerine yardıma muktedir olamazlar ve onlar bizden dostluk da görmezler.

43.       (Yoksa onlar için) o gafil müşrik şahıslar için (kendilerini azabımızdan menedecek) kurtarabilecek (ilâhlar mı vardır?) Elbette ki, yoktur. Hiç bir takım mahlûkat, ilahlık vasfına sahip olabilip de kendilerine tapanlara yardımda bulunabilirler mi? Elbette ki ne öyle bir sıfata sahip olabilirler, ne de kimseye yardımda bulunabilirler. O müşriklerin taptıkları o putlar (kendi nefislerine) bile (yardıma muktedir olamazlar) artık         başkalarına nasıl yardım edebilirler (ve onlar) o putlar veya o kâfirler (bizden) Allah tarafından (dostluk da) koruma ve himaye de (görmezler.) Putlar böyle bir dostluk ve korumaya nail olamayınca başkalarını nasıl muhafazada, korumada bulunabilirler?.. Kâfirler de Allah tarafından böyle bir destek görmeyince artık kendilerini Allah'ın azabından kim kurtarabilir? Bunu bir kere tefekkür etmeli değil midirler?

 

 

 

44.  Evet... Biz onlara ve babalarına mühlet verdik, tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu. Görmüyorlar mi ki, biz yurtlarına varıp onu etrafından eksiltiyoruz. O halde galip olanlar onlar mı?

44.     (Evet...) o müşrikler gaflete dalmış, geleceklerini düşünmez bir vaziyette bulunmuşlardır. (Biz onlara ve babalarına mühlet verdik) yani: O kâfirlere ve kendilerinden evvel de babalarına bir istidraç, bir imtihan          dönemi olmak için bir müddet ömür verdik, dünyada geniş bir geçimle, bir rahatta yaşadılar. Bu nimetleri kendilerine veren Yüce Yaratıcının bu lûtf ve ihsanını düşünerek şükran vazifesini ifaya çalışmadılar, (tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu) artık kendilerine verilmiş olan nimetlerin kendilerinden yok olmayacağını sandılar, pek büyük bir aldanış içinde kaldılar. Bu gafiller hiç (görmüyorlar mı ki) göz ile görülecek derecede kesin olarak bilmiyorlar mı ki: (Biz yurtlarına varıp) yani: İlâhî kuvvetleri, o kâfirlerin ülkelerine yöneltip (onu) o yurdu (etrafından eksiltiyoruz.) Müslümanları oralara sevkederek galip kılıyoruz, o kâfirlerin hâkimiyetleri günden güne eksilmeye yüz tutuyor, (o halde galip olanlar onlar mı?) elbette değil.

§ Evet... İslâm'ın başlangıcını bir düşünmeli, müslümanları kendi yurtlarından çıkmaya, Mekke-i Mükerreme'yi terketmeye mecbur kılmışlardı. Fakat az sonra Allah'ın yardımı tecelli etti, müslümanlık ufuklara yayılmaya başladı, Mekke-i Mükerreme ve nice beldeler fethedildi. İşte herhangi bir zümre, Allah Teâlâ'nın dînine hakkiyle bağlanır, onun emirleri dairesinde hareket ederse daima böyle başarıdan başarıya kavuşur. Aksine hareket edenler de bir Malî terbiye, bir dünyevî ceza olmak üzere bu gelişmeden mahrum kalırlar.

§ Kaf fal'dan nakledildiğine göre bu âyet-i kerime, Mekke kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Bu da Kur'ân'ın bir mucize olduğunu gösterir. Çünkü bunun inişi zamanında müslümanlar henüz güç bir durumda idiler. Bu âyet-i kerime ise onların galip, düşmanlarının mağlûp olacaklarını kesin bir şekilde göstermiş oluyordu ki, az sonra bu hakikat gerçekleşmiştir.

 

 

 

45.  De ki: Ben sizi ancak vahy ile korkutuyorum. Sağır olanlar ise korkutuldukları zaman daveti işitmezler.

45.     Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in ilâhî vahye dayanarak insanları azap ile tehdide memur olduğunu bildiriyor, o azabı kendi tarafından getiremiyeceğini ve onun tehdidinden sağır kesilenlerin istifade edemeyeceklerini haber veriyor. 0 ilâhî azabın pek ziyade şiddetli olduğunu, o azabın en hafifine tutulanların bile pek büyük pişmanlıklar izhar edeceklerini ve herkes hakkında adaletin gereği ne ise onun tatbik edileceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Rasûl! 0 azaplarını alay yoluyla acele eden müşriklere (de ki: Ben sizi ancak vahy ile) Rabbinizin kelâmı olan Kur'an-ı Kerîm ile, dinsizlerin şiddetli azaplara tutulacaklarını bildiren sadık, ilâhî haberler ile (korkutuyorum) zannetmeyiniz ki ben sizi kendi tarafımdan tehdit ediyorum, (sağır olan ise korkutuldukları zaman) kendilerini korkutan tarafından vâki olan (daveti) irşadı, hayır dileyen öğütü (işitmezler) yani Kasten sağır kesililer, hakkı kabulden kaçınırlar, inatları, cehaletleri yüzünden sağır kesilmiş gibi bir vaziyet alırlar. Onlar kendilerine söylenilen faideli sözlere, öğütlere iltifat etmezler.

 

 

 

46.  Andolsun ki: Rabbin azabından hafif bir şey onlara dokunacak olsa elbette diyeceklerdi ki: Eyvah bizlere! Şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.

46.  (And olsun ki) Billâilazim (Rabbin) sana yardım ihsan edecek olan Yüce Yaratıcının (azabından hafif bir şey) cüz'i, geçici bir azap (onlara) o müşriklere (dokunacak olsa elbette diyeceklerdir ki: Eyvah bizlere!) Onlar o azabın şiddetinden dolayı böyle helak olup gitmelerini temenni edeceklerdir ve (şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.) diyerek zulüm ve küfürlerini itiraf etmiş olacaklardır. İşte daha dünyadalarken bu azaba ait verilen haberleri, yapılan öğütleri, dinlemeyip de sağır kesilen inkarcılar, sonra ahiret hayatında böyle pek büyük üzüntülere düşüp duracaklardır. Bütün bunlar hikmet ve adalet gereğidir.

 

 

 

47.   Ve biz kıyamet gününde adalet terazilerini koruz da artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez. İsterse -bir amel- bir hardal tanesi ağırlığınca olsun, onu da getiririz. Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.

47.  (Ve biz kıyamet gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine göstermek için (adalet terazileri koruz da) onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır, dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine gösterilmiş olur, bu şekilde de ilâhî delil tamam olmuş, Allah'ın adaleti tam manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez.) Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları şeyler tamamen verilir, hayır sahipleri onun mükâfatını görürler, şer sahipleri de onun cezasına kavuşurlar, (isterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun) o da mutlaka göz önüne alınır, mükâfatsız veya cezasız kalmaz. (Onu da) o az ameli de meydana (getiririz) onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.) Evet... Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam manâsıyla bilir, hiç bir zerre onun İlim dairesinden hariç bulunamaz, ve onun adaleti cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez. Artık o Yüce Yaratıcının hesaba çekeceğini düşünerek titremeliyiz, daha imkân var iken işlerimizi ve ahlâkımızı düzelterek uhrevî sorumluluktan kurtulmaya çalışmalıyız. 0 hikmet sahibi Yaratıcının adaleti ve merhameti gereğidir ki, bizlere o uhrevî hayatı haber veriyor ve Peygamberlerinin kıssalarını da bizlere bildirerek o yönden de bizleri uyandırmak lütfunda bulunuyor.

 

 

 

48.  And olsun ki, biz Musa'ya ve Harun'a furkan ve bir ziya ve sakınanlar için bir öğüt vermiştik.

48.     Bu mübarek âyetler, birinci kıssa olmak üzere Hz. Musa ile Hz. Harun'un nail oldukları nimetleri ve takva sahiplerinin mümtaz vasıflarını, Kur'an-ı Kerîm'in mukaddes bir öğüt olup inkârının mümkün olmadığını şöylece beyan buyurmaktadır. (And olsun ki, biz Musa'ya ve Harun'a Furkan) verdik. Yani: Hak ile bâtılın, helâl ile haramın arasını ayıran Tevrat kitabını veya hak din ile bâtıl dinlerinin arasını ayırdeden bir delil ihsan ettik, (ve bir ziya) verdik ki, onunla cehalet karanlıkları giderilmiş olup selâmet sahası aydınlanmıştır, (ve sakınanlar için bir öğüt) bir nasihat veya şer'i hükümlere dair muhtaç oldukları mes'eleler! haber (vermiştik) çünki bunlardan faydalanacak olan, sakınanlardan ibarettir.

 

 

 

49.  0 sakınanlar ki: Rablerinden tenhada da büyük bir korku ile korkarlar ve onlar kıyametten de titreyicilerdir.

49. Evet... (0 takva sahipleri ki) onlar (Rablerinden) onun azabından (tenhada da) insanlar arasında olmayıp gizli bir halde de bulunsalar yine (büyük bir korku ile korkarlar) ilâhî kitabın bildirdiği şeylere inanmış olup ilâhî azaba uğramamaları için son derece uyanık bulunmaya çalışırlar. Yahut daha hicap perdesi açılmamış olduğu ve      ilâhî azap gözleriyle görülmediği  halde de yine ondan  bir korku  içinde yaşarlar, (ve onlar) o takva sahipleri (kıyametten de titreyicücrdir) o adalet terazilerinin

meydana çıkarılacağı günü de düşünür, ondan korkar dururlar. Çünkü onlar kıyametin vuku bulacağını bilirler, ona inanmıştırlar. Kur'an'ı Kerîm, onlara bunu haber vermektedir.

 

 

 

50. Ve işte bu -Kur'an- bir mübarek zikirdir ki, onu biz indirdik. Artık siz mi onu inkâr edici kimselersiniz?

50.     (İşte bu) Kur'an'ı Kerîm (bir mübarek zikirdir ki,) hayrı, faidesi pek çok olan bir öğüttür ki, (onu biz) peygamberlerin en şereflisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a (indirdik) o mukaddes kitabı Cibril-i Emin vasıtasiyle Levh-i Mahfuzdan o Yüce Peygambere indirdik ki, onun yüceliği gün gibi ortadadır. (Artık) ey dinsizler! Hiç sıkılmaz mısınız? (Siz mi onu inkâr eden kimselersiniz?) Bu ne kadar cür'et! Onu Peygamberine ihsan etmiş olan Cenab'ı Hak, onu, o değerli kitabını sonsuza değin insanlığın ufuklarına ışık saçar bir halde bulunduracaktır.

 

 

 

51.  Ve andolsun ki, İbrahim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik.

51.       Bu mübarek âyetler de ikinci kıssa olmak üzere Hz. İbrahim'in nail olduğu peygamberliği bildiriyor. Putlara tapınmakta bulunan babasıyla kavmine olan hitabını ve onların cevaplarına karşı onların sapıklık içinde olduklarını kendilerine ihtar etmiş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve and olsun ki) muhakkaktır ki: (İbrahim'e de bundan evvel) Musa, Harun ve Muhammed Aleyhimüsselâtü vesselama peygamberlik verilmeden önce (rüşdünü vermiştik) yani: Ona da peygamberlik ve tam anlamıyla hidayet ihsan buyurmuştuk. (Ve biz onu bilenler idik) Hz. İbrahim'in öyle kendisine vereceğimiz peygamberlik ve hidayete zahiren ve batınen ehil olduğunu hakkiyle biliyor idi, çünkü o muhterem zat, pek nezih bir ruha, bir yaratılışa nail idi, en güzel vasıflar ile, en yüksek ahlâk ile vasıflanmış bulunuyordu, insanlığın hidayete nail olmasını ister dururdu.