|
21.ENBİYA
SURESİ
Bu mübarek sûre, Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Yüz on iki âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bir
kısım Muhterem Peygamberlerin kıssalarını içine aldığı için kendisine bu unvan
verilmiştir.
Bu mübarek sûre,
kendisinden evvelki, Tâ, Hâ sûresinin sonunda beyan buyurulan ve gelmesinin
beklenilmesi emrolunan kıyamet vaktinin yaklaşmış olduğunu ihtar buyuruyor,
inkarcıların ne kadar gafilce, alay eder bir vaziyette bulunduklarını ve böyle
kimselerin pek fecî âkibetlerini bildiriyor, ehli İmanın da selâmet ve saadete
nail olacaklarını müjdeliyor. Bütün insanlığa birer uyanma vesilesi olmak üzere
Cenab'ı Hak'kın kudret eserlerine işarette bulunuyor, Allah Teâlâ'nın birliğini,
yüceliğini, çoluk çocuğa ihtiyaçtan münezzeh olduğunu beyan ve ilâhî dinî
insanlığa telkin etmiş olan bir kısım mübarek Peygamberlerin kıssalarını nazarı
dikkatlere sunuyor ki, bunlar on kıssadan ibarettir.
Bu kutsal sûre sonunda da
Son Peygamber Hazretlerinin bütün insanlık için bir ilâhî rahmet olduğunu ilân
ve yer yüzüne sonunda mümin, iyi kulların vâris olacaklarını müjdelemektedir.
1. İnsanlara hesapları
yaklaştı. Halbuki, onlar gaflet içinde yüz çevirin kimselurdir.
1. Bu }übarek òyetler,
hesap gününün yiklaştığını, buny rağmen(inkarcı|arın gaflet ve sapıklık içinde
yaşadıklarını bildiriyor. Hz. Peygamberin değerinin yüceliğini takdir edemeyip
gösterdiği mucizeleri sihir sandıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(insanlara) bütün insanlara veya müşriklere (hesapları yaklatı) yani: Hesaba
tâbi olacakları kıyamet günü yaklaştı (halbuki, onlar) o hesaba tâbi olacak
kimseler (gaflet içinde) o günü, o hesabı düşünmekten mahrum bir halde
kendilerine verilen nasihatlardan, okunan âyetlerden (yüz çevirir kimselerdir.)
kendi geleceklerini düşünmezler, nefislerinin arzusuna tâbi olarak gafilce bir
halde yaşar dururlar.
§ Evet... Bu içinde
yaşadığımız dünya âlemi, kimbilir ne kadar milyonlarca sene evvel yaradılmıştır.
Fakat bu âlem kalıcı değildir. Birgün mahvolacaktır, insanlık, yeniden hayata
kavuşacak başka bir âleme sevkedilecektir ki, o âleme, ahiret âlemi denilir.
İşte bu ahiret âlemine insanlığın şevki binlerce sene sonra vâki olacak olsa da
geçmiş zamanlara göre bu pek az bir süre mesabesinde bulunmuş olur. Nitekim
milyonlarca bir paraya göre binlerce para azbir şey sayılır. Bununla beraber
milyonlarca seneler de ezelî ve ebedî olan Allah Teâlâ'ya göre pek az bir
zamandan başka değildir. Binaenaleyh hesap günü, yani ahiret günü, bu bakımdan
da pek yakın bulunmaktadır.
2. Onlara Rablerinden yeni
bir ihtar gelmez ki, illâ onu alaycı bir halde dönerler.
2. (Onlara) o gaflet
içinde yaşayan kimselere (Rablerinden yeni bir ihtar gelmez ki,) yani:
kendilerini gafletten, cehaletten uyandıracak bir ilâhî vahiy, bir peygamber
tebliğ gelmez ki (illâ onu alaycı bir halde dinlerler) fevkalâde bir gaflet, bir
cehalet içinde yaşadıkları için öyle kendilerini irşada, hidayete kavuşturmaya
vesile olan şeyler ile alayda bulunurlar, onlardan pek ziyade kaçınırlar,
âkibetlerini hiç düşünmezler.
3. Kalpleri gaflet
içinde olarak -dinlemiş olurlar- ve zulmetmiş olanlar, pek gizlice fısıltıda
bulunurlar da -derler ki- bu sizin gibi bir insandan başka değil, artık siz
görür kimseler olduğunuz halde sihire mi geleceksiniz?
3. Bu inkarcılar,
zannediyorlardı ki: insanlara gönderilecek Peygamberlerin melek olmaları
lâzımdır, kendileri gibi insanlık vasfına sahip olan kimselerin Peygamber
olamıyacaklarına inanıyorlardı, kendilerini, ileri görüşlü, aydın sanıyorlardı.
Biçare cahiller! Bir kere düşünmüyorlardı ki, Cenab'ı Hak, mülkünde dilediği
gibi tasarrufa kadirdir, mâliktir ve onun her emri, her fiili bir hikmet ve
faydaya dayanmaktadır. İnsanlar içinde yaratılıştan pek seçkin zatlar vardır ki,
onlar melekler kadar ve belki daha ziyade yüce bir yaratılışa sahiptirler, işte
Rasûlullah'da tecelli eden ahlâkî olgunluklar ve göserdiği mucizeler buna parlak
bir delil bulunuyordu, o yüce peygamberin bütün teklifleri de insanlığın
selâmetine, saadetine ait şeyler idi. Artık hakikaten görür, düşünür olan
kimseler, o kadri yüce Peygamberin risaletini tasdik etmezler mi? Artık
insanlığa yine beşer cinsinden bir zatın, bir mürşit, bir hidayet rehberi olmak
üzere gelmiş olmasını, bir hikmet gereği, bir ilâhî lütuf telâkki edip ona tâbi
olmazlar mı? Ne yazık ki: Birçok kimseler, kendi cehaletlerini, yanlış
düşüncelerini görmezler de karanlıklar içinde yaşadıkları halde kendilerini
aydın, gerçekleri gören sanırlar da kendilerini hakikî bir aydınlığa, bir
fazilet nuruna kavuşturmak isteyen zatları inkâra cüret gösterirler, birnice
hârikaları, mucizeleri, büyü sanar dururlar. Ne büyük bir cehalet!
4. Dedi ki: Rabbim, gökteki
ve yerdeki söyleneni bilir ve o, her şeyi tamamen işiticidir, bilicidir.
4. Bu mübarek âyetler,
fısıltılarda bulunan inkarcı şahıslara karşı Resûl-i Ekrem'in yaptığı ihtarı
anlatıyor. 0 gafillerin yüce Peygamber hakkındaki boş yakıştırmalarını ve ondan
bir mucize talebinde bulunduklarını naklediyor. Bu inkarcıların da helake
uğramış olan eski kavimler gibi İmân nimetlerinden mahrum kalacaklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Peygamber, o inkarcılara hitaben (dedi ki: Rabbim)
beni besleyip yaşatan bana ihsan buyuran yaratıcım (gökteki ve yerdeki söyleneni
bilir) gizli ve açık hiçbir söz yoktur ki, onu Cenab'ı Hak bilmesin (ve o)
Kainatın Yaratıcısı Hazretleri (her şeyi tamamen işiticidir, bilicidir) ona
karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh ey inkarcılar! Sizin, sözlerinizi
de, içerinizdeki kuruntuları da, kötü fiilleriniz ile kanaatlerinizi de 0 Yüce
Yaratıcı tamamen görüp bilmektedir, sizi o sözlerinizden işlerinizden dolayı
muhasebeye tâbi tutacak, cezaya uğratacaktır.
5. Hayır, dediler: Karışık
rüyalardır, hayır, onu iftira etmiştir, o belki bir şairdir. İmdi bize
evvelkilerin gönderilmiş oldukları gibi bir âyet getiriversin.
5. 0 inkarcılar, Resûl-i
Ekrem'in göstermeye muvaffak olduğu mucizeleri, kendilerine tebliğ buyurmuş
olduğu âyetleri inkâra devam ettiler, (Hayır... Dediler:) o Kur'an (karışık
rüyalardır) yani: Yorumu bulunmayan yalan, karışık, muntazam olmayan rüyalardan
ibarettir. Yine hepsi veya bazıları dediler ki: (Hayır, onu iftira etmiştir) o
Kur'an'ın âyetlerini kendisi tanzim edip Allah'a isnad eylemiştir. Şunu da
dediler ki: (0 belki bir şairdir) tebliğ ettiği şeyler, kendisinin hayal ettiği
manzu-melerden, şairane sözlerden ibarettir. Bu cahil inkarcılar, Kur'ân-ı
Kerîm'in, benzerini getirmek imkânsız olan bir söz mucizesi olduğunu ve
Rasûlullahta tecelli eden bir nice hârikaları, fevkalâde üstünlükleri,
tebliğatındaki hikmet ve yüceliği takdir edemeyip de şöyle demişlerdi: (İmdi
bize evvelkilerin) eski Peygamberlerin Allah tarafından (gönderilmiş oldukları)
âyetler, mucizeler (gibi bir âyet getiriversîn) âsâ gibi, Beyaz el gibi,
dağların teşbih etmeleri, rüzgârların emre verilmiş olmaları, ölülerin
diriltilmeleri gibi bir harika vücude getirsin.
6. Bunlardan evvel helak
ettiğimiz hiçbir belde -ahalisi- imân etmemişti, şimdi bunlar mı imân edecekler?
6. Cenab-ı Hak da buyuruyor
ki: (Bunlardan evvel) bu asr-ı saadetteki inkarcılardan, böyle hârikaların
vücude getirilmesini isteyen çağdaş dinsizlerden önce (helak ettiğimiz hiçbir
belde) ahalisi, kendilerine getirilen hârikalara, mucizelere rağmen yine (İmân
etmemişti) küfürlerinde ısrar ederek hemen helake mâruz kalmışlardı, • simdi
bunlar mı İmân edecekler?) Ne gezer! Bunlar da istedikleri hârikalar vücude
getirilecek olsa yine imân etmeyeceklerdir. Bunlar da aslî yaratılışlarını o
kadar zâyetmiş kimselerdir. Binaenaleyh bunlar da derhal helaki hak etmiş
olurlar. Ancak Yüce Mabud Hazretleri son Peygambere ait bir imtiyaz, bir lütuf
olmak üzere onu inkâr edenlere bir mühlet veriyor, onları uyanabilecekleri kadar
bir müddet yaşatıyor, onları küfürlerinden dolayı hemen köklerini kazacak azap
ile mahvı perişan etmiyor. Eğer istedikleri hârikalar meydana getirilse yine
inkâr edecekleri için hemen helak olup gideceklerdi. İşte böyle bir helake hemen
mâruz kalmamaları için her
istedikleri harika vücude
getirilmemiş oluyor. Fakat böyle inkârlarında devam ettikleri takdirde ergeç
lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.
7. Ve senden evvel de
göndermedik, ancak kendilerine vahyeder olduğumuz bir takım erkekler gönderdik.
Eğer siz bilmez kimseler oldunuz ise artık bilgin zatlardan sorunuz.
7. Bu mübarek âyetler,
Peygamber Efendimizden evvelki peygamberlerin de insanoğullarından olup onların
da diğer insanlar gibi yaşayıp hayatî terk etmiş olduklarını bildiriyor. 0
peygamberler ile bir kısım zatların selâmet ve kurtuluşa nail olduklarını,
dinsizlerin de helake uğrayıp cezalarına kavuştuklarını haber veriyor. Bu ümmet
için şeref ve selâmete vesile olan Kur'ân'ı Kerîme sarılmanın gereğine işaret
buyuruyor. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, "Bu da bizim gibi bir insandır" diye
Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden müşriklere cevap olmak üzere
buyuruyor ki: Ey Yüce Resulüm I (Ve senden evvel de göndermedik) hiçbir zaman
insanla melekleri peygamber olarak göndermiş olmadık (ancak kendilerine vahyeden
olduğumuz bir takım erkekler gönderdik) bütün çeşitli kavimlere gönderile
peygamberler, kendi cinslerinden olan erkek insanlardan ibaret bulunmuştur.
Bu hakikati inkâr edenlere
de ki: (eğer siz) Ey inkarcılar, müşrikler! (Bilmez kimseler oldunuz ise) kendi
yaratılışınıza aykırı hareket ederek bu hakikati anlamak kabîliyetinden mahrum
kaldınız ise (artık bilgin) Peygamberlerin hallerini bilen (zatlardan sorunuz)
dünya tarihini bilen, dinî kitapları okumuş, Peygamberlerin hallerinden haberdar
olan her İlim sahibi, Peygamberlerin insan nev'inden olduğunu bilir, itiraf
eder. Artık nasıl olur da siz ey inkarcılar! Hz. Muhammed'in bir insan olduğu
için Peygamber olamıyacağını iddia edebilirsiniz?
8. Ve onları yemek yemez
birer ceset kılmadık ve onlar ebedî kalan kimseler de olmadılar.
8. Evet... Peygamberler
de insan idi, onlar da insan tabiatında yaratılmışlar idi. Onlar melek
değildiler (ve onları) o Peygamberleri melekler gibi (yemek yemez) yemekten;
içmekten müstağni (birer ceset kılmadık) bilakis onlar da insan olduk lan için
yiyip içmek ve bir takım beşerî ihiyaçlar hususunda sair insanlar gibi idiler
(ve onlar) o Peygamberler, cesetleri itibariyle (ebedî kalan kimseler de
olmadılar) onlar bu dünyada ebedî kalan veya fevkalâde ziyade yaşayan zatlar da
değildiler. Onlar da sair insanlar gibi vefat edip ruhları cesetlerinden
ayrılmıştır.
9. Sonra onlara olan va'di
gerçekleştirdik de onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık ve müsrif olanları
da helak ettik.
9. (Sonra onlara) o
mübarek Peygamberlere (olan va'di) düşmanlarını helak edip kendilerini selâmet
sahasına erdireceğimize dair olan teminat (gerçekleştirdik de) meydana getirdik
de (onları) o Peygamberleri (ve dilediğimiz kimseleri) müminlerden vesaireden
olup kurtuluşa erdirilmeleri hikmet gereği bulunan bir kısım insanları
(kurtardık) onları kurtuluşa erdirdik (ve müsrif olanları da) müşrikleri de,
küfür ve isyanlar hususunda haddi tecavüz edenleri de (helak ettik) Artık çağdaş
inkarcılar da o gibi müthiş tarihî olaylardan birer ibret dersi almalı değil
midirler?
10. Yemin olsun ki, size
bir kitap indirdik ki, sizin şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllıca düşünmez misiniz?
10. (Yemin olsun ki)
mukaddes zatım hakkı için ki, Ey Kureyş cemaati! (size bir kitap indirdik ki)
sizi irşat ve yüceltmek için Kur'ân'ı Kerîm gibi yüce bir kitap ihsan eyledik
ki, (sizin şeref iniz ondadır) sizin kadrinizi, adınızı yükseltecek hükümler
onda yazılıdır, sizin dinî ve dünyevî muhtaç olduğunuz işlere dair malûmat onda
anlatılmıştır. Bütün insanlık için lâzım olan güzel ahlâka ait öğütler o ilâhî
kitapta beyan buyurulmuştur. Artık bu kutsî kitabı size tebliğ eden Yüce
Peygamber Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a tâbi olmayacak mısınız? (Hâlâ) o
Peygamberin dînindeki yüceliği (akıllıca düşünmez misiniz?) onun muhterem bir
insan olmasının Peygamberliğine mâni olmayacağını güzelce düşünerek onun
gösterdiği hidayet yolunu takibedip durmalı değil misiniz? Siz hiç inkarcı olan
kavimlerin başlarına gelen felâketlerden haberdar bulunmuyor musunuz? İşte
sizlere ihsan buyurulmuş olan o mukaddes kitap, o eski kavimlerin o müthiş
tarihî hallerini sizlerin dikkat nazarlarına
sunmak lütfunda bulunuyor.
Artık uyanınız!
11. Ve halbuki, biz nice
zulmeden beldeyi helak ettik ve onlardan sonra başka başka birer kavim vücude
getirdik.
11. Bu mübarek
âyetler, dinsizliklerinden dolayı nice ülkeler ahalisinin mahvı perişan edilmiş
olduğunu bildiriyor. Başlarına gelen felâketlerden dolayı zulümkâr olduklarını
itiraf ederek nasıl bir vaziyet almış olduklarını, artık pişmanlıklarının
kendilerine bir fâide vermiş olmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Çağdaş
kâfirler, inkarcılar, bir kere tarihten ibret almalı değil midirler? (Ve
halbuki, birnice zulmeden beldeyi) şehirler ahalisini, o zulümleri, inkârları
yüzünden (helak ettik) onları parça parça kırıp attık. Onları o kötü
hareketlerinin cezasına kavuşturduk (ve onlardan sonra) yerlerine kendileriyle
din ve soy bakımından alâkaları olmayan (başka başka birer kavim vücude
getirdik) nitekim vaktiyle Yemen'de, Kudüs havalisinde böyle olmuştur. Artık
böyle müthiş inkılaplar, sonraki kavimler için birer uyanma vesilesi olmalı
değil midir?
12. Ne zaman ki, onlar
bizim azabımızı hissetiler, onlar hemen oralardan süratle kaçınmaya başladılar.
12. (Vaktaki, onlar)
o helak olan ahali (bizim azabımızı hissettiler) başlarına gelecek olan şiddetli
cezanın başlangıcını görüp anladılar (onlar hemen oralardan) o bulundukları
beldelerden (süratle kaçınmaya başladılar) binmiş oldukları hayvanları
dizginleyerek kaçıp kurtulmak ümidine düştüler.
13. Kaçmayınız ve içinde
nimetlendiğiniz yere ve meskenlerinize geri dönünüz. Umulur ki siz, sual
olunacaksınızdır.
13. Bu firara başlayan
sapıklara bir lisanı hal ile veya meleklerin lisaniyle denildi ki: (Kaçmayınız)
nereye gidiyorsunuz? Durunuz (ve içinde nimetlendiğiniz yere ve meskenlerinize
geri dönünüz) Öyle kendileriyle iftihar edip durduğunuz varlıkları şimdi nasıl
terk ediyorsunuz? (Umulur ki, siz sual olunacaksınızdır.) size müracaat edenler,
sizinle istişarede bulunmak isteyenler olacaktır veya yurtlarınıza gelecek
yolcular, sizin nereye gitmiş olduğunuzu sorup duracaklardır. Sizler ki, onlara
bir gösteriş için mallarınızdan harcamada bulunur idiniz! Artık kaçmayın,
yerlerinize dönünüz, başınıza gelenleri soracak olanlara bile bile anlatınız! Bu
beyanat, onların haklarında bir alay etmek ve kınamak içindir. Onlar kendi
Peygamberlerini yurtlarından uzak düşürmek isterlerken kendileri daha sonra
böyle bir olay karşısında kalacaklardır.
14. Dediler ki: Vay
halimize!.. Muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.
14. 0 inkarcılar,
vaktaki kurtuluş ümidini yitirdiler, azaba tutulacaklarını yakinen bildiler,
büyük bir üzüntü ile (dediler ki: Vay halimize!) Ey helakimiz neredesin, gel
bize (muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.) Peygamberleri yalanlamış,
rabbimizin emirlerine muhalefette bulunmuştuk. Binaenaleyh böyle bir azabı hak
etmiş bulunuyoruz. Bu onların cinayetlerini bir itiraf demektir. Ne yazık ki,
artık pişmanlığın zamanı geçmiştir, böyle gözleri önündeki azabı görür
dururlarken yapacakları bir itiraf, bir pişmanlık kendilerine bir fâide vermez.
15. Artık onların bütün
çağırmaları, bundan başka olmadı. Tâki: Onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık.
15. (Artık onların bütün
çağırmalar!) kendi aleyhlerinde dua edip durmaları (bundan) böyle vay halimize
diyip başlarına helaki davet etmelerinden (başka olmadı) onlar böyle çağırmaya
devam ettiler (tâki, onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık) kılıçlar ile
vesaire ile parçalanmış, ölüp gitmiş bir hale getirdik. İşte küfürün, Allah'ın
eserlerini görüp de Cenab-ı Hak'kın varlığını, birliğini, kudret ve azametini
tasdik etmemenin müthiş neticesi!
16. Ve göğü ve yeri ve
bunların aralarında olanları, oyuncular olarak yaratmadık.
16. Bu mübarek
âyetler, Yüce Yaratıcı Hazretlerinin bütün âlemleri boş yere yaratmamış
olduğunu bildiriyor, bütün yaratılış eserlerinin birer hikmet ve menfaate
dayanmış olduğunu, bunun
aksine inananların azaba layık bulunduklarını ihtar ediyor.
Göklerde ve yerde olanların
Allah'ın birer mahlûku olduğunu, meleklerin de daima o Yüce Mabudu teşbih ile
meşgul bulunduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Kâinatın yaratıcısı
Hazretlerinin bütün eserleri, bütün hükümleri birer hikmet ve menfaate
dayanmıştır (ve) o Yüce Yaratıcı buyuruyor ki: (Göğü ve yeri ve bunların
aralarında olanları) sonsuz yüksek, geniş, çeşit çeşit tabakaları, san'at
hârikalarını, muhtelif hayat sahiplerini (oyuncular olarak yaratmadık) Allah'ın
zatı, abes yere bir şey vücude getirmekten münezzehtir, onun her yarattığı şey
bir hikmete, bir faydaya dayanmaktadır, ve o Yüce Yaratıcının varlığına,
şahitlik eden bir kudret eseridir. 0 halde insanların da abes yere yaratılmış
oldukları elbetteki, iddia edilemez. Onların yaradılışı, o Yüce Yaratıcıyı bilip
ona kulluk arzında bulunmak, onun hükümlerine tâbi olmak içindir. Bunun mükâfatı
olarak da ebedî bir âlemde mutlu bir şekilde yaşamaktır. Bu kulluk vazifelerini
ifadan kaçınanlar da elbetteki, azaba tutulacaklardır ki, bu da hikmet
gereğidir.
17. Eğer biz bir eğlence
edinmek istese idik elbette onu kendi tarafımızdan edinirdik. Eğer yapacaklar
olsa idik.
17. 0 hikmet sahibi
Yaratıcı buyuruyor ki: (Eğer biz bir eğlence edinmek istese idik) eğlence ve
oyun türünden bir şey yapsaydık onu öyle dünyada görülen eğlenceler türünden
değil (elbette onu kendi tarafımızdan) ilahlık şanına lâyık bir şekilde
(edinirdik) onu öyle cisim ve maddelerden değil, mücerred şeylerden, insanlığın
düşünemiyeceği yüce şeylerden edinirdik. Evet... (Eğer yapacaklar olsa idi) öyle
harikulade, insan düşüncelerinin üstünde bir surette yapar idik. Fakat oyun ve
eğlence etmek Allah'ın şanına aykırı olduğundan bunlar asla edinilmemiş ve
gerekli görülmemiştir. Artık bu gördüğünüz kainat da şüphe yok ki, bir oyuncak,
boş bir şey kabilinden değildir. Bilakis bütün bunlar, birer hikmet ve menfaat
gereğidir.
§ Bazı zatlara göre
buradaki Lehüvden maksat, Yemen lûgatince çocuk demektir veya eşdîr. Şüphe yok
ki, Cenab-ı Hak kendisine evlât ve eş edinmekten de yücedir. Nitekim Kur'an'ın
birçok âyeti bunu açıkça söylemektedir.
18. Hayır. Biz hakkı
bâtılın üzerine atarız da onu parçalar da derhal yok olup gitmiş bulunur ve
şiddetli azap olsun size o tavsif ettiğiniz şeylerden dolayı.
18. Evet... Yüce
Yaratıcı Hazretleri, oyun ve eğlenceden uzak olduğunu beyan için buyuruyor ki:
(Hayır) biz oyun ve eğlence gibi abes, bâtıl şeyleri yapmayız. Bilakis (hakkı
bâtılın üzerine atarız da) hikmet ve menfaate uygun şeyi, İmân ve itaati, oyun
ve eğlenceyi, küfür ve isyanın üzerine saldırırız da (onu) o oyun ve eğlenceyi o
imana aykırı şeyleri (parçalar da) o şeyler (derhal yok olup gitmiş bulunur)
nitekim asırlarca küfür içinde yaşamış olan eski ülkeler ahalisi böyle
parçalanıp mahvolmaya mahkûm bulunmuşlardır. (Ve) Ey dinsiz kimseler! (şiddetli
azap olsun size) cehennem azabından asla kurtulamıyacaksınızdır. (0
vasıflandırdığınız şeylerden dolayı) yani: Ey dinsizler, inkarcılar! Cenab-ı
Hakka çocuk ve eş isnat ettiğinizden, onun fiilinin oyun ve eğlence olduğuna
inanmış bulunduğunuzdan dolayı ebedî helake mâruz kalınız. Bütün insanlar,
melekler vesaire kâinatın yaratıcısının hikmeti gereği yaratmış olduğu şeylerden
başka değildir.
19. Ve göklerde ve yerde
kim varsa onun içindir ve onun huzurundakiler, ona ibadette bulunmaktan asla
kibirlenmezler ve yorgunluk da duymazlar.
19. (Ve göklerde ve yerde
kim varsa onun içindir) o Yüce Yaratıcının yaratma ve mülk bakımından birer
mülkü, birer kudret eseridirler, (ve onun huzurundakiler) yani: Şeref ve rütbe
bakımından o ezeli mabuda manen yakın olan melekler (ona) o kâinatın
yaratıcısına (ibadette bulunmaktan asla kibirlenmezler.) kendilerini büyük
sanarak böbürlenirce bir vaziyet almazlar, ibadet ve itaatte bulunmaktan bir an
hâli olmazlar, kulluk arzında bulunup durmayı kendileri için pek büyük bir şeref
sayarlar. (Ve) o melekler yaptıkları sürekli ibadet ve itaatdan dolayı
(yorgunluk da duymazlar.) bilakis tam bir şevk ile ibadetlerine devam eder
dururlar.
20. Gece ve gündüz
teşbihle bulunurlar, asla fitur getirmezler.
20. Evet... O mübarek
melekler (gece ve gündüz teşbihle bulunurlar) bütün vakitlerde Cenab'ı Hak'ki
takdis ve tenzih ile meşgul olurlar, pek büyük bir manevî zevk içinde ya; arlar.
(Asla fit ur getirmezler.) hiç bir vakit usanmazlar, yorulmazlar, zayıf
düşmezler, teşbih ve tehlilden asla geri durmazlar. Artık insanlar için nasıl
uygun olabilir ki: Üzerlerine düşen kulluk vazifesini ifaya çalışmasınlar, o
sayede manevî bir yakınlığa kavuşmak arzusunda bulunmasınlar!..
21. Yoksa onlar yerden bir
takım tanrılar mı edindiler ki, onlar ölüleri dirilteceklerdir?
21. Bu mübarek
âyetler, Allah Teâlâ'nın birliğini bildiriyor. Birçok ilâhların varlığı
takdirinde kâinatın fesada mâruz kalmış olacağını ve birçok ilâha dair bir delil
getirilemeyeceğini ihtar ediyor. Bütün semavî kitapların Allah'ın birliğini
söylediklerini, bütün Peygamberlerin de Allah Teâlâ'nın birliğine dair ilâhî
vahye mazhar olup yalnız ona ibadetle mükellef bulunmuş olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ müşriklerin cehaletini kınamak ve teşhir
etmek için buyuruyor ki: (Yoksa onlar) o putlara tapan kâfirler (yerden bir
takım tanrılar mı edindiler ki,) yani:
Yeryüzünde bulunup cansız
maddeler türünden olan bir kısım heykelleri, suretleri kendilerine mâbud
edindiler. Bu ne kadar cehalet!.. O tapındıkları şeylerden ne beklenebilir,
onların neye kudretleri vardır? o müşrikler sanıyorlar mı ki: (Onlar) o bâtıl
tanrılar! (ölüleri dirîlteceklerdir.) Ne gezer! Onların kendileri hayattan
mahrum, mahv olmaya mahkûm bulunuyor, artık başkalarını diriltmeye nasıl kadir
olabilirler? Allah Teâlâ O yüce zattır ki: Dilediğini vücude getirir ve
dilediğini öldürür ve dilerse öldürdüğünü tekrar hayata kavuşturur. Böyle bir
kudrete sahip olmayan şeyler ise artık ilahlık, mâbudluk ile nasıl vasıflanmış
olabilir?
22. Eğer o ikisinde
-gökler ile yerde- Allah'tan başka ilâhlar olsa idi elbette ikisi de fesada
uğramış olurdu. Binaenaleyh arşın Rabbi olan Allah Teâlâ, onların vasf ettikleri
şeylerden yücedir.
22. O müşrikler, Allah'ın
birliği hakkındaki şu burhanı "temânü" denilen kesin delili bir kere düşünmeli
değil midirler? (eğer o ikisinde) yani: Gökler ile yerin yönetimi hususunda,
onların idaresi, devamının sağlanması hakkında (Allah'tan başka ilâhlar olsa
idî) birçok yaratıcılar bulunsa idi (elbette ikisi de) bütün gökler de, yer de,
bunlardan olan şeyler de (fesada uğramış olurdu) kâinatta hiçbir nizam ve
intizam bulunamazdı. (Binaenaleyh arşın) genişliği ile büyüklüğü ile diğer bütün
mahlûkatın üstünde bulunan öyle yüce bir varlığın (Rabbi olan) Allah Teâlâ,
(onların) o müşriklerin (vasfettîkleri şeylerden) ona ortak ve benzer isnat
etmelerinden, ondan başka ilâhların mevcut olmasından (münezzehtir) ilahlık,
yaratıcılık, yalnız o ezeli Rabbe mahsustur, ondan başka bu sıfatlara sahip
başka bir zat yoktur. Buna inanmışızdır. "Evet... Birçok ilâhların varlığı,
aklen ve naklen imkânsızdır. İşte şu deliller de bu cümledendir.
1 - Diyelim ki iki ilâh
bulunsa da bunlardan biri bu âlemleri yaratmış olsa, diğerinin varlığı fazla,
yaratıcılığı sabit olmamış olur. Bunlardan biri bu âlemlerin bir kısmını, diğer
biri de diğer bir kısımını yaratmış bulunsa her ikisinin de yaratıcılığı
sınırlı, bir kısım şeyleri yaratmaya kadir olamamış veya onu yaratmadan men'e
mâruz bulunmuş olur. Böyle bir hal ise acizliği gösterir, yaratıcılığa
aykırıdır.
2 - İki ilâhtan biri bu
kâinatı yarattıktan sonra diğeri de bu kâinatı tekrar yaratmış olamaz. Çünkü bu,
elde olanı yeniden elde etmek türünen olacağı için imkânsızdır.
3 - İki ilâhtan herbiri
diğerinin yaratmasına mâni olabilirse veya olamazsa her ikisi de âciz bulunmuş
olur. Aciz olan ise elbette ki: İlahlık, yaratıcılık vasfını taşıyamaz.
4 - İki ilâhtan her biri
diğerini dilediği zaman mahvedebilirse ikisi de âciz bulunmuş olur. Biri
mahvedebilip diğeri edemezse diğeri acîz bulunur. Aciz olan ise ilâh olamaz.
5 - İki ilâhtan biri
bu âlemi yok etmek istediği halde diğeri bunun bekasını dilese bu iki durum
birden gerçekleşemez. Çünkü bunlar, birbirinin zıddıdır. İki zıddın bir araya
gelmesi ise mümkün değildir. Bu iki halden yalnız biri vâki olursa bunu
istemeyenin acizliği ortaya çıkar ve yaratıcılığı olmadığı anlaşılır.
6 - İki ilâhtan herbiri
diğerinin varlığına, kuvvetinden istifadeye muhtaç olursa ikisi de âciz
demektir. Biri muhtaç olup da diğeri muhtaç olmazsa artık muhtaç olan ilahlık ve
yaratıcılık vasfına nasıl sahip olabilir?
7 - Malumdur ki, bir
idare, bağımsız iki hükümdarın hâkimiyeti altında bulunamaz. Çünkü bunlardan her
biri, gerçek başkanlığın kendisine ait olduğunu iddia eder, bütün muamelelerin
kendi emriyle, kendi yönlendirmesiyle yapılmasını gerekli görür. Bunun
neticesinde ise idare bozulur, bütün işler bozulur, intizam ve sükûnet adına bir
şey kalmaz.
8 -Bütün bu deliller
gösteriyor ki: Hangi takdirde olursa olsun birden çok ilâh inancı bâtıldır. Bir
çok ilâhların varlığı, kâinatın bozulmasını gerektirir ve haddizatında
imkânsızdır. Her zerresinde bir fayda ve hikmet tecelli edip durduğunu görmekte
olduğumuz bu kâinatın böyle bir intizam dairesinde, pek güzel ve eşsiz bir
şekilde vücude gelmiş, fesada uğramamış olduğu, onu yaratan zatın
yaratıcılığında, il âh lığında tek olduğunu açık bir şekilde isbat etmektedir.
"Varlığın bilme ne hacet
kürei âlem ile"
"Yeter ısbatına halk ettiği
bir zerre bîle"
"Göremez zatını mahlûkunun
âdî nazarı"
"Hisseder nurunu amma ki,
basiret basarı" Şinâsi
23. Allah T e âlâ
yapacağından sual olunmaz, onlar ise sual olunurlar.
23 - Evet...
(Allah Teâlâ yapacağından sual olunmaz) o, kâinatın yaratıcısıdır, kuvvet ve
azamet sahibidir, bağımsız hâkimiyete mâliktir, o yaptığı şeylerden dolayı asla
mes'ul değildir, (onlar) kullar (ise sual
olunurlar) (linki
onlar birer mahluktur, kullukla, kul olmakla vasıflıdırlar, yaptıkları şeylerden
mesuldurlar. Artık böyle bir durumda bulunanlar, hiç Cenab'ı Hak'ka denk
olabilirler mi? O kâinatın yaratıcısının
ortağı olarak ilahlık
vasfına sahip bulunabilirler mi? Binaenaleyh müşrikler de o pek bozuk
kanaatlerinden dolayı sorumlu olacaklardır. Bu âyeti kerime, onların haklarında
mühim bir korkutma ve tehdidi içermektedir.
24. Yoksa ondan başka
ilâhlar mı edindiler? De ki: Delillerinizi getiriniz. İşte bu benimle beraber
olanların kitabı ve benden evvelkilerin kitabı. Hayır... Onların çoğu hakkı
bilmezler de onun için onlar yüz döndürücülerdir.
24. O müdrikler, ne
yapıyorlar, ne kadar yanlı; düşünüyorlar! (Yoksa) onlar (ondan) o kâinatın
yaratıcısı Hazretlerinden (başka ilâhlar mı edindiler?) buna nasıl cüret
edebiliyorlar? Resulüm ! Onlara (de ki:) bu iddianıza ait (delillerinizi
getiriniz) bu iddianıza ait aklî ve naklî bir deliliniz var mı? Ne yazık ki yok!
Buna imkân mı var! Artık delile dayanmayan dinî bir iddia, özellikle birden çok
ilâh inancı hiç doğru olabilir mi? Elbette ki, olamaz, (işte bu)
Kur'an'ı Kerîm, (benimle beraber olanların) İslâmiyet'i kabul eden zatların
(kitabı) dır, onlar için bir öğüttür, bir şeref ve saadet vesilesidir, (ve
benden evvelkilerin kitabı) da vardır ki, Tevrat, Zebur, İncil o
cümledendir. Bir kere bakınız, bu kitaplarda Allah'ın birliğinin aksine bir
delil var mıdır? Bu kitapların hepsi de Cenab'ı Hak'kın ortak ve benzerden yüce
olduğunu bildirmekte değil midir? Evet... Bütün bu semavî kitaplar da Allah
Teâlâ'nın birliğini söylemektedir, şirkin batıl olduğunu bildirmektedir. Bu
böyle iken maalesef o müşrikler, bu kesin delillere bakmazlar, kendi iddiaları
ise hiçbir makul delile dayanmış değildir, (hayır onların) tevhid dinine kabule
davet edilen müşrilerin (çoğu hakkı bilmezler.) yani: Hak ile bâtılın arasını
ayırıp seçemezler, onların ekserisi tam cahil kimselerdir (de onun için) o
cehaletlerinden dolayı Allah'ı birlemekten. Peygamberlere tâbi olmaktan (yüz
döndürücülerdir) Onlar, o cehaletlerinin et ki siyi e d ir ki tevhid dinini
Kabulden kaçınır dururlar.
25. Ve senden evvel hiçbir
Peygamber göndermedik ki, illâ ona şöyle vahyetmiştik. Muhakkak ki, benden başka
ilâh yoktur, artık bana ibadet ediniz.
25. (Ve) Ey son
peygamber! (Senden evvel) eski kavimlere (hiç bir Peygamber göndermedik ki, illâ
onat o Peygambere ilâhî katımdan (şöyle vahy etmiştik) bütün Peygamberlere vahy
ile, semavî kitaplar vasıtasiyle şöyle bildirmiştik: (muhakkak ki,
benden başka ilâh yoktur) bütün mahlükatın yaratıcısı, mabudu ancak mukaddes
zatımdır. (Artık) Ey kullarım! (bana ibadet ediniz.) sizi yaratan, yaşatan,
ortak ve benzerden münezzeh olan mabudunuzu böylece tevhit ve takdis ederek
ondan başkasına ilahlık, mabutluk isnat etmeyiniz, başkalarına tapınarak küfr ve
şirke düşmeyiniz. İşte şanı yüce Allah, bütün insanlığı böylece bir tevhid
dinine davet buyurmaktadır.
26. Ve dediler ki: Rahman
evlât edindi. O, bundan münezzehtir. Hayır... -onlar- ikram olunmuş kullardır.
26. Bu mübarek
âyetler, Cenab'ı Hak'kın kendisine evlât edinmekten münezzeh olduğunu
bildiriyor. Allah'ın hâşâ oğlu veya kızları sanılan zatların ise ancak birer
değerli kullardan ibaret bulunmuş olduklarını ve Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça
onların kimseye şefaat edemiyeceklerini ihtar ediyor. Kendisine ilahlık isnat
edecek olan herhangi mahlukun ise cehennem azabına mâruz kalacağını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir takım müşrikler de Allah'ın şanına layık olmayan
isnatlarda bulundular (ve dediler ki. Rahman) bütün mahlükatını besleyen,
nimetlerinden faydalandıran yücee yaratıcı (evlâd edindi) nitekim bir kısım
Yahudiler Hazreti Uzeyre, Hıristiyanlar da Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu
demektedirler. Bir kısım Arap kabileleri de melekler Allah'ın kızlarıdır
demişlerdir. Halbuki, (O) Yüce Yaratıcı (bundan uzaktır) çünki baba ile evlât
arasında bir ihtiyaç, bir cins birliği vardır, hepsi de aynı mahiyette bulunmak
lâzımdır. Cenab'ı Hak ise bütün mahlükatın yaratıcısı olduğundan onlara
ihtiyaçtan uzaktır, onlar ile aynı cinsten olmaktan yücedir. Bir gerçek nimet
verici olan bir ezeli yaratıcı için nimetinin birer eseri olan, hayatı terk
etmeye maruz bulunan sonradan yaratılmış mahlükatı hiç evlât olabilir mi?
(Hayır...) Onlar, o kendilerine Allah'ın çocukları denilen melekler.
Peygamberler (ikram olunmuş kullardır) Peygamberlik ve meleklik payesine sahip,
günahsızlıkla vasıflanmış, kul olmakla övünen zatlardır. Kul olmak ise Allah'a
çocuk olmaya aykırıdır.
27. Onlar, söz ile onun
önüne geçmezler ve onlar onun emriyle amelde bulunurlar.
27. (Onlar) o muhterem
kullar, Cenab'ı Hak'ka ibadette bulunurlar, onun emirlerine, yasaklarına itaat
ve boyun eğmekten asla ayrılmazlar ve (söz ile ona) Hak Teâlâ'ya (tekaddüm
etmezler.) yani: Hak Teâlâ Hazretlerinin buyurmadığı bir şeyi kendiliklerinden
söylemezler, hakkında ilâhî müsaade bulunmayan bir fiili işlemezler (ve onlar) o
muhterem zatlar (onun) Hak Teâlâ'nın (emriyle amelde bulunurlar) onlar
sözlerinde olduğu gibi fiillerinde de ilâhî emre tam manasıyla riayetkardırlar.
İşte onlar, böyle itaatkâr, değerli birer kuldurlar, yoksa hâşâ Yüce Allah'ın
oğulları, kızları değildirler. Hak Teâlâ bundan yücedir, Buna inanmışızdır.
28. Onların ilerilerinde
kini de gerile rinde kini de bilir ve razı olduğundan başkasına şefaat de
edemezler ve onlar onun mehabetinden tam bir itina ile korkar kimselerdir.
28. Evet. Allah
Teâlâ o muhterem kullarının bütün söz ve fillerini bilicidir. (Onların
ilerilerındekini de) vaktiyle işlemi; oldukları şeyleri de (gerilerindekini de)
daha sonra isleyecekleri amelleri de (bilir) o Bilen Yaratıcıya o kullarının
önceki ve sonraki amellerinden hiçbiri gizli kaimi; olamaz. Ve o muhterem
kulları. Cenabı Hak'kın (razı olduğundan başkasına* ne dünyda ve ne de ahirette
(şefaat de edemezler) Allah Teâlâ'nın haklarında şefaat edilmesine razı olduğu
kimseler ise ehli İmandan başkası değildir. Binaenaleyh ey müşrikler! o
kendilerine tapındığınız, Allah Teâlâ'nın evlâdı saydığınız zatlardan bir şefaat
beklemeyiniz, öyle bir ümit ile yaptığınız tapınmalar, sizin için ebedî azaba
sebep olacaktır. (Ve onlar) o değerli kullar (onun) Hak Teâlâ'nın (mehabetinden
kemâli itina ile korkar kimselerdir.) artık o zatlar, ilâhî iradeye aykırı bir
harekette, Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimse hakkında şefâtte bulunamazlar.
29. Ve onlardan her kim:
Şüphe yok ki, ben ondan başka bir ilâhım derse onu cehennem ile cezalandırırız.
İşte zâlimleri böylece cezalandıracağadır.
29. (Ve onlardan)
bütün mahlûkattan, hattâ birer muhterem kul olan meleklerden ve Peygamberlerden
(herkim) faraza ilahlık iddiasına cüret edip de (şüphe yok ki, ben ondan) Allah
Teâlâdan (başka bir ilâhım derse) yakasını Allah'ın azabundan kurtaramaz. (Onu
cehennem ile cezalandırırız) onu öyle müşrikçe, zalimce iddiasının azabına
kavuştururuz. (İşte zâlimleri) müşrikleri (böylece) cehenneme atmak suretiyle
(cezalandıracağadır.) onlar böyle şiddetli, ebedî bir azaba mâruz kalacaklardır.
İşte Allah'ın şanına aykırı iddialarda bulunanların müthiş âkibetleri!
30. O kâfir olanlar
bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken biz onları
birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hâlâ imân etmezler
mi?
30. Bu mübarek
âyetler, inkarcıları uyandırmak için Yüce Yaratıcı Hazretlerinin gökleri, yeri,
dağlar ile yolları, geceler ile gündüzleri, güneş ile ayı nasıl harikulade ve
birer faydaya dayalı bir şekilde yaratmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: (O kâfir olanlar) Cenab-ı Hak'kın varlığını, birliğini inkâr edenler
(bilmediler mi ki,) âdeta göz ile görülecek derecede açık olan şu hakikati
anlamadılar mı ki, (muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken) ilk
yaratıldıklarında birbirinden ayrılmamış bulunurlarken (biz) yani: Ben Yüce
Yaratıcı (onları) kudret ve irademle (birbirinden yarıp ayırdık) semalar ile
yerin aralarını hava ile açtık, rivayete göre gökler birbirine bitişik
bir tabaka halinde iken daha sora yedi tabakaya ayrılmıştır. Yer de bir tabaka
iken o da sonra yedi tabakaya bölünmüştür. Bunlar, bir Yüce Yaratıcının
varlığına, kudret ve azametine ait birinci nevi delillerdendir, (ve her diri
şeyi sudan yarattık) hayat sahiplerini ve gelişip büyüyen bitkileri ve diğer
şeyleri Hak Teâlâ Hazretleri başlangıçta sudan yaratmıştır, bunların bekalarına,
devamlarına da suyu bir sebep, bir vasıta kılmıştır. Bu da ikinci nevi
delillerdendir. (Hâlâ İmân etmezler mi?) o kâfirler, bu açık delilleri düşünüp
de bunları yaratan Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini tasdikte bulunmazlar
mı? Nedir o kadar gaflet ve cehalet!
31. Ve yeryüzünde onları
çalkalar diye sabit dağları yarattık ve onlara geniş yollar açlık, tâki
maksatlarına erebilsinler.
31. (Ve yer yüzünde
onları) insanları (çalkalar) rahatsız eder (diye) ona mâni olmak üzere (sabit
dağlan yarattık) yer tabakası su üzerine yayılmış, âdeta bir gemi gibi titrer
dururken onun üzerinde dağlar vücude getirilerek ona sükûnet verilmiştir. Bu da
üçüncü nevi delillerdendir. (Ve onlar da) o dağlar arasında (geniş yollar açtık)
aralarında gidip gelecek yolculara kolaylık gösterilmiş oldu. (Tâki maksatlarına
erebilsinler) kendi yurtlarında ve sair sahalarda gezerek, seyahatta bulunarak
menfaat I arını temin edebilsinler. Bu da dördüncü nevi delillerdendir.
32. Ve gökyüzünü de bir
korunmuş tavan yaptık. Halbuki, onlar onun ayetlerinden yüz çeviricilerdir.
32. (Ve gök yüzünü
de) dünya seması denilen yüksek gök tabakasını da yeryüzüne karşı (bir korunmuş
tavan yaptık) bu Allah'ın kudreti ile böyle devam edip durmaktadır. Çözülmeden,
aşağıya düşmeden emin bulunmaktadır ve pek güzel bir manzara teşkil etmektedir.
Bu da beşinci nevi delillerdendir. (Halbuki, onlar) o inkarcılar, insanların
çoğu tonun ayetlerinden) o semalardaki ilâhî kudrete dalâlet ve şahitlik eden
birnice harikulade varlıklardan (yüz çeviricilerdir) gökte parlayan
milyonlarca büyük ve küçük yıldızları, gök tarafından gelen ışıkları,
rüzgârları, yağmurları ve tabiat ve heyet ilimlerinde bildirilen daha nice
semavî halleri düşünmüyorlar, bunların ne kadar muazzam birer eser olup
bir hükümran yaratıcının varlığına, kudretine şahitlik edip durduklarını
düşünmüyorlar, İşte bunlar da Allah'ın varlığını gösteren besince nevi
delillerdir.
33. Ve o -Yüce Yaratıcı-dır
ki: Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay'ı yaratmıştır. Herbiri bir felekte
yüzmektedir.
33. (Ve> başkası değil
ancak 10) Yüce Yaratıcı (dir ki, geceyi ve gündüzü) yarattı. Geceleri istirahate
dalarsınız, gündüzleri de yer, içer, Allah'ın nimetlerinden faydalanırsınız.
Özellikle birer kudret harikası olup gündüzleri ve geceleri meydana getirmeğe
vasıta olan (güneşi ve ayı yaratmıştır) bunların ışıklarıyla, nurlariyle ufuklar
aydınlanır tenevvür eder durur ve bunlardan bütün hayat sahipleri faydalanır. Ve
bunlardan (her biri) güneş ile aydan ve bunlara tâbi olan yıldızlardan herhangi
biri (bir felekte) gökün bir sahasında, kendi yörüngesinde, kendisi için çizdiği
dairesi içinde (yüzmektedir) sular içinde yüzenler gibi o alanlarda süratle akıp
durmaktadırlar. İşte bu parlak, muhteşem yaratılış eserleri de Allah Teâlâ'nın
varlığına, birliğine, kudret ve azametine şahitlik eden altıncı nevi delillerden
bulunmaktadırlar. Artık bunları her akıl sahibi olan kimse dikkate alıp uyanmalı
değil midir? Tevhit nuru ile kalbini aydınlatmaya çalışıp durmalı değil midir?
34. Ve senden evvel hiçbir
insana daimî bir hayat vermedik. Şimdi sen ölür isen onlar baki kalıcılar
mıdırlar?
34. Bu mübarek âyetler,
Resül-i Ekrem'in de diğer insanlar gibi bir gün vefat edeceğini ve insanların bu
âlemde bir imtihan için birer belirli müddet yaşayıp sonra ahiret âlemine
sevkedileceklerini bildiriyor. Hz. Peygamberin putlar aleyhindeki
beyanatını alaya alan kâfirlerin ise merhamet sahibi yaratıcıyı inkâr eden
kimselerden olduklarını kınayarak teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce RasûM.
Senin bütün insanlık
için bir nimet,
bir ilâhî rahmet olduğunu takdir edemiyen bir takım inkarcılar, senin vefatını
bekliyorlar, yakında vefat edecektir, diyorlar, düşünmüyorlar ki, bu dünyada
hiçbir kimse kalıcı değildir. (Ve)
malumdur ki, Habibim!
(senden evvel) de (hiçbir insana daimî bir hayat vermedik) diğer Peygamberler de
birer müddet yalayıp sonra ahirete gitmişlerdir. İnsanların dünyada ebedî olarak
kalmaları yaratma hikmetine, teşri hikmetine aykırıdır, (şimdi sen ölür isen
onlar) o senin vefatını bekleyenler (baki kalıcılar mıdırlar?) elbette onlar da
edeceklerdir. O halde senin vefatınla sevinç ve mutluluk gösterişinde
bulunmaları pek aptalca bir hareket olmaz mı?
35. Her nefs, ölümü
tadacaktır ve sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz ve bize
döndürüleceksinizdir.
35. Evet... Şüphe
yok ki: (her nefs) her hayat sahibi olan mahlûk (ölümü tadacaktır) ölümün
acısını hissedecektir, ruhu cesedinden ayrılacaktır, hiçbir kimse bu dünyada
kalıcı değildir. Artık hiçbir kimse, başkasının ölümünden dolayı sevinmemelidir,
ergeç kendisi de ölecektir.
"Her kim var ise bugün
cihanda"
"Nâbud olacak yakın
zamanda"
(Ve) Ey insanlar! Veya ey
inkarcılar! (sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz) yani:
Sizi imtihana tutanların muamelesi gibi bir muameleye tâbi tutarız, sizi bazen
hastalık, fakirlik gibi bir belâya uğratırız bazen de sıhhat gibi, servet gibi
bir dünyevî nimete nail kılarız, tâki, sabr ve şürkeder olduğunuz veya
olmadığınız meydana çıkmış olsun. (Ve) sonunda (bize döndürüleceksinizdir)
hakkınızda dünyadaki amellerinize göre muamele yapılacaktır. Dindar olanlar,
vazifelerini yapmış bulunanlar mükâfatlara nail olacaklardır, aksine hareket
etmiş olanlar da lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır. Ne büyük bir va'd ve
tehdit! Bundan anlaşılmış oluyor ki: Zâten bu dünyaya getirilmiş olmamızdaki
gaye, burada bir imtihana tâbi tutulup ona göre ya mükâfata veya cezaya
kavuşmaktan ibarettir. Cenab'ı Hak'tan muvaffakiyetler niyaz ederiz.
36. Ve kâfir olanlar seni
gördükleri zaman, seni ancak alaya alarak: Bu mu sizin ilâhlarınıza atıp duran!
-Derler- halbuki, onlar Rahman zikredilince onlar hep onu inkâr edicilerdir.
36. (Ve) Yüce Resulüm !
(kâfir olanlar) senin peygamberliğini tasdik etmeyen hain müşrikler, (seni
gördükleri zaman seni) başka değil (ancak alaya alarak) sana karşı yalnız bir
alaycı tavır takınarak, seni inkâr ederek ve küçümseyerek birbirine hitaben (bu
mu sizin ilâhlarınızı eğip duran) derler. Öyle bâtıl, cansızlar türünden şeylere
ilahlık unvanı vererek onların aleyhinde bir şey söylenmesine razı olmamış
bulunurlar. (Halbuki, onlar) o alaycı kâfirler (rahman zikredilince) birlemeye
ve kutsamaya ancak onun lâyık olduğu veya onun bir rahmet eseri olarak insanlığa
Peygamberleri göndermiş, semavî kitapları indirmiş olduğu bildirilince (onlar
hep onu) o Rahmanın zikrini (inkâr edicilerdir) onlar biz Müseylime'den başka
rahman bilmiyoruz, demeden sıkılmazlar. İşte o inkarcılar, bu kadar cahil
kimseler bulunuyorlardı. Bâtıl putları aleyhinde bir söz söylenmesini
istemedikleri halde asıl gerçek mabudun kutsal bir ismi zikredildiği zaman onu
inkâra cüret göstermek alçaklığında bulunurlardı. Artık onlar elbetteki bu bâtıl
inançlarının cezasına kavuşacaklardır.
37. İnsan; acleden
yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim, artık acele istemeyin.
37. Bu mübarek âyetler,
insan nevinin yaratılıştan aceleci olduğunu ve bundan dolayı bir takım
inkarcıların tehdit edilmiş oldukları şeylerin bir an evvel olmasını bir alay ve
inkâr yoluyla istemiş bulunduklarını bildiriyor ve istenilen şeylerin ansızın
meydana gelmesi ile o inkarcıları apışıp kalmış ve müdafaadan mahrum
bırakacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsan aceleden yaratılmıştır) yani:
İnsan nevi, tabiat olarak sabır ve sebatı az ve birçok şeylerin biran evvel
meydana çıkmasını arzu eder bir yaratılışta bulunduğundan sanki aceleden
yaratılmıştır. Bir görüşe göre bu insandan maksat Hz. Adem'dir ki, daha
kendisine ruh üflenir üflenmez kendisine cennet nimetlerine karşı bir acelecilik
eseri görülmüştür. Sonra ondaki bu acelecilik hasletine evlât ve torunları vâris
olmuşlardır, İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber zamanında bir kısım
inkarcılar da kıyamet gününe, ondan önce gelecek olan alâmetlere ve uhrevî azaba
dair Resül-i Ekrem'in haber verdiği şeylerin bir an evvel olmasını istemişlerdi.
Bunlara cevap olarak da buyuruluyor ki: (Size yakında âyetlerimi) azaba
vesaireye ait tehditlerimi (göstereceğim. Artık acele istemeyin) her şeyin Allah
katında takdir edilmiş bir zamanı vardır. Bu bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh o
zaman gelmedikçe o şey meydana gelmez. Bunu düşünerek aceleye meydan
vermemelidir.
38. Ve derler ki, bu va'd
ne zaman? Eğer siz sadıklar iseniz.
38. (Ve) inkarcılar,
bir alay ve inkâr maksadiyle (derler ki: bu va'd, ne zaman?) bizi kendisiyle
korkutmak istediğiniz kıyametin vesair felâketlerin zuhuru ne zamandır, bize
haber veriniz bakalım! (Eğer siz) Ey Peygamber ve ey ona imân edenler! (Sadıklar
iseniz.) bu bizi kendileriyle korkutmak istediğiniz şeylerin meydana gelecekleri
bize bildiriniz. Haydi biran evvel meydana geliversinler bakalım.
39. Eğer o kâfir olanlar,
o zamanı bir bilseler idi ki, ne yüzlerinden ve ne de arkalarından ateşi men
edemiyeceklerdir ve onlar yardımda olunamayacaklardır.
39. Cenab-ı Hak da o müthiş
hâdiselerin biran evvel ortaya çıkmasını bir alay yoluyla isteyen inkarcılar
hakkında buyuruyor ki: (Eğer o kâfir olanlar, o) çıkışını acele istedikleri
(zamanı bir bilseler idi ki) onun çıkışı anında (ne yüzlerinden)
azalarının en şereflisi, en mühimi olan yüzlerinden cehennem ateşini men
edebileceklerdir (ve ne de arkalarından) vücutlarının en geniş ve en kuvvetlisi
olan sırtlarından (ateşi
men edemiyeceklerdir.) buna
asla kadir olamıyacaklardır. (Ve onlar) o azaba uğrayacakları gün hiçbir kimse
tarafından (yardım da olunamayacaklardır.) kendilerine yönelecek olan kıyamet
azabını kendilerinden
hiçbir kimse men edem iye
çektir. İşte onlar bu halleri bilecek olsalar öyle küfürlerinde sebat edip de
azabı acele istemezlerdi. Ne yazık ki küfür ve cehalet, insanları böyle
felâketlere sevkeder durur.
40. Belki onlara ansızın
gelecek, hemen onları hayrette bırakacak, artık onu ne reddetmeye takat
getirebileceklerdir ve ne de onlara mühlet verilecektir.
40. (Belki onlara) o
meydana gelmesini alelacele istedikleri kıyamet, onun azabı, cehennem ateşi
iansızın gelecek) hiç ummadıkları bir anda zuhur edecek (hemen onları hayrette
bırakacak) hepsi de apışıp şaşkın bir halde kalacaktır, (artık onu) o acele
istedikleri kıyamet anını onun azabını (ne reddetmeye takat getirebileceklerdir)
buna asla kadir olamıyacaklardır. (ve ne de onlara mühlet verilecektir.) ki,
biran rahat veya tövbe edebilsinler veya bir mazeret ileri sürmeye
çalışabilsinler. İşte Peygamberlere imân etmeyen, onlar ile alayda bulunan
kimselerin ebedî cezaları!..
41. Muhakkak ki, senden
evvel de birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur. Artık onlar ile istihzada
bulunanları kendisiyle alayda bulundukları şey kuşatıverdi.
41. Bu mübarek âyetler,
Rasülullah'a teselli vermektedir. Peygamberler ile alayda bulunmuş olanların o
yüzden felâketlere uğramış olduklarını bildiriyor. O inkarcıları Allah'ın
kahrından kimsenin kurtaramıyacağını, o bâtıl putlarından bir fâide göremiye-ceklerini
ihtar ediyor, o müşriklere verilen müddetin, nimetin geçici olduğuna, onların da
yerleri gibi eksilmeğe mâruz kalarak, mahvolacaklarına işaret buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Son Peygamber! Allah'a andolsun ki (muhakkak ki, senden evvel de
birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur.) onlar da kendilerine Peygamber
gönderilmiş oldukları kavimler tarafından birnice inkarcı, alaycı tavırlara
mâruz kalmışlardır. (Artık) işin sonunda (onlar ile) o Peygamberler ile (alayda
bulunanları) kâfir kimseleri (kendisiyle alayda bulundukları şey) yani: O
alaylarının cezası, kötü neticesi (kuşatıverdi) hepsi de o yüzden mahvolup
gittiler. İşte Ey Yüce RasûM. Seninle alayda bulunanları da sonunda böyle bir
azap, bir felâket kuşatacaktır.
42. De ki: Sizi gece ve
gündüz o Rahmandan kim koruyabilir? Belki onlar Rablerinin zikrinden yüz
çevirici kimselerdir.
42. Ey Peygamberlerin
en şereflisi! O alaycılara (de ki: Sizî gece ve gündüz) herhangi bir vakitte (o
Rahmandan) o kulları hakkında merhamet ve ihsanı sonsuz olan Yüce Yaratıcının
azabından (kim koruyabilir?) sizi ancak o merhametli olan Yaratıcınız muhafaza
ediyor, yaşatıyor. Bunu bilip de onun gösterdiği daire dahilinde hareket etmek
icabetmez mi? Ne yazık ki o alaycılar bunu takdir edemiyorlar, (belki onlar
Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.) Onlar, o kendilerini yaratan,
besleyen Yüce Yaratıcıyı bile anmazlar, onun Kur'an-ı Kerîm'ini hiç düşünmezler,
hatırlarına böyle bir zikir ve fikir gelmez. Artık onlar; o Yüce Yaratıcının
azabını düşünüp de uyanabilirler mi? Ne kadar uzak!
§ Kila = kilâet; saklamak,
hıfzetmek, korumak demektir.
43. Yoksa onlar için
kendilerini azabımızdan menedecek ilâhlar mı vardır? Kendi nefislerine yardıma
muktedir olamazlar ve onlar bizden dostluk da görmezler.
43. (Yoksa onlar
için) o gafil müşrik şahıslar için (kendilerini azabımızdan menedecek)
kurtarabilecek (ilâhlar mı vardır?) Elbette ki, yoktur. Hiç bir takım mahlûkat,
ilahlık vasfına sahip olabilip de kendilerine tapanlara yardımda bulunabilirler
mi? Elbette ki ne öyle bir sıfata sahip olabilirler, ne de kimseye yardımda
bulunabilirler. O müşriklerin taptıkları o putlar (kendi nefislerine) bile
(yardıma muktedir olamazlar) artık başkalarına nasıl yardım edebilirler
(ve onlar) o putlar veya o kâfirler (bizden) Allah tarafından (dostluk da)
koruma ve himaye de (görmezler.) Putlar böyle bir dostluk ve korumaya nail
olamayınca başkalarını nasıl muhafazada, korumada bulunabilirler?.. Kâfirler de
Allah tarafından böyle bir destek görmeyince artık kendilerini Allah'ın
azabından kim kurtarabilir? Bunu bir kere tefekkür etmeli değil midirler?
44. Evet... Biz onlara ve
babalarına mühlet verdik, tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu. Görmüyorlar mi
ki, biz yurtlarına varıp onu etrafından eksiltiyoruz. O halde galip olanlar
onlar mı?
44. (Evet...) o
müşrikler gaflete dalmış, geleceklerini düşünmez bir vaziyette bulunmuşlardır.
(Biz onlara ve babalarına mühlet verdik) yani: O kâfirlere ve kendilerinden
evvel de babalarına bir istidraç, bir imtihan dönemi olmak için bir
müddet ömür verdik, dünyada geniş bir geçimle, bir rahatta yaşadılar. Bu
nimetleri kendilerine veren Yüce Yaratıcının bu lûtf ve ihsanını düşünerek
şükran vazifesini ifaya çalışmadılar, (tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu)
artık kendilerine verilmiş olan nimetlerin kendilerinden yok olmayacağını
sandılar, pek büyük bir aldanış içinde kaldılar. Bu gafiller hiç (görmüyorlar mı
ki) göz ile görülecek derecede kesin olarak bilmiyorlar mı ki: (Biz yurtlarına
varıp) yani: İlâhî kuvvetleri, o kâfirlerin ülkelerine yöneltip (onu) o yurdu
(etrafından eksiltiyoruz.) Müslümanları oralara sevkederek galip kılıyoruz, o
kâfirlerin hâkimiyetleri günden güne eksilmeye yüz tutuyor, (o halde galip
olanlar onlar mı?) elbette değil.
§ Evet... İslâm'ın
başlangıcını bir düşünmeli, müslümanları kendi yurtlarından çıkmaya, Mekke-i
Mükerreme'yi terketmeye mecbur kılmışlardı. Fakat az sonra Allah'ın yardımı
tecelli etti, müslümanlık ufuklara yayılmaya başladı, Mekke-i Mükerreme ve nice
beldeler fethedildi. İşte herhangi bir zümre, Allah Teâlâ'nın dînine hakkiyle
bağlanır, onun emirleri dairesinde hareket ederse daima böyle başarıdan başarıya
kavuşur. Aksine hareket edenler de bir Malî terbiye, bir dünyevî ceza olmak
üzere bu gelişmeden mahrum kalırlar.
§ Kaf fal'dan
nakledildiğine göre bu âyet-i kerime, Mekke kâfirleri hakkında nazil olmuştur.
Bu da Kur'ân'ın bir mucize olduğunu gösterir. Çünkü bunun inişi zamanında
müslümanlar henüz güç bir durumda idiler. Bu âyet-i kerime ise onların galip,
düşmanlarının mağlûp olacaklarını kesin bir şekilde göstermiş oluyordu ki, az
sonra bu hakikat gerçekleşmiştir.
45. De ki: Ben sizi ancak
vahy ile korkutuyorum. Sağır olanlar ise korkutuldukları zaman daveti
işitmezler.
45. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in ilâhî vahye dayanarak insanları azap ile tehdide memur olduğunu
bildiriyor, o azabı kendi tarafından getiremiyeceğini ve onun tehdidinden sağır
kesilenlerin istifade edemeyeceklerini haber veriyor. 0 ilâhî azabın pek ziyade
şiddetli olduğunu, o azabın en hafifine tutulanların bile pek büyük pişmanlıklar
izhar edeceklerini ve herkes hakkında adaletin gereği ne ise onun tatbik
edileceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Rasûl! 0 azaplarını alay
yoluyla acele eden müşriklere (de ki: Ben sizi ancak vahy ile) Rabbinizin kelâmı
olan Kur'an-ı Kerîm ile, dinsizlerin şiddetli azaplara tutulacaklarını bildiren
sadık, ilâhî haberler ile (korkutuyorum) zannetmeyiniz ki ben sizi kendi
tarafımdan tehdit ediyorum, (sağır olan ise korkutuldukları zaman) kendilerini
korkutan tarafından vâki olan (daveti) irşadı, hayır dileyen öğütü (işitmezler)
yani Kasten sağır kesililer, hakkı kabulden kaçınırlar, inatları, cehaletleri
yüzünden sağır kesilmiş gibi bir vaziyet alırlar. Onlar kendilerine söylenilen
faideli sözlere, öğütlere iltifat etmezler.
46. Andolsun ki: Rabbin
azabından hafif bir şey onlara dokunacak olsa elbette diyeceklerdi ki: Eyvah
bizlere! Şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.
46. (And olsun ki)
Billâilazim (Rabbin) sana yardım ihsan edecek olan Yüce Yaratıcının (azabından
hafif bir şey) cüz'i, geçici bir azap (onlara) o müşriklere (dokunacak olsa
elbette diyeceklerdir ki: Eyvah bizlere!) Onlar o azabın şiddetinden dolayı
böyle helak olup gitmelerini temenni edeceklerdir ve (şüphe yok ki, biz zalimler
olmuştuk.) diyerek zulüm ve küfürlerini itiraf etmiş olacaklardır. İşte daha
dünyadalarken bu azaba ait verilen haberleri, yapılan öğütleri, dinlemeyip de
sağır kesilen inkarcılar, sonra ahiret hayatında böyle pek büyük üzüntülere
düşüp duracaklardır. Bütün bunlar hikmet ve adalet gereğidir.
47. Ve biz kıyamet
gününde adalet terazilerini koruz da artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez.
İsterse -bir amel- bir hardal tanesi ağırlığınca olsun, onu da getiririz. Hesap
görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.
47. (Ve biz kıyamet
gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine göstermek
için (adalet terazileri koruz da) onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır,
dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine
gösterilmiş olur, bu şekilde de ilâhî delil tamam olmuş, Allah'ın adaleti tam
manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez.)
Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde
zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları şeyler tamamen verilir, hayır
sahipleri onun mükâfatını görürler, şer sahipleri de onun cezasına kavuşurlar,
(isterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun) o da mutlaka göz önüne
alınır, mükâfatsız veya cezasız kalmaz. (Onu da) o az ameli de meydana
(getiririz) onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere
biz kifayet ederiz.) Evet... Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam manâsıyla bilir,
hiç bir zerre onun İlim dairesinden hariç bulunamaz, ve onun adaleti
cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez. Artık o Yüce Yaratıcının
hesaba çekeceğini düşünerek titremeliyiz, daha imkân var iken işlerimizi ve
ahlâkımızı düzelterek uhrevî sorumluluktan kurtulmaya çalışmalıyız. 0 hikmet
sahibi Yaratıcının adaleti ve merhameti gereğidir ki, bizlere o uhrevî hayatı
haber veriyor ve Peygamberlerinin kıssalarını da bizlere bildirerek o yönden de
bizleri uyandırmak lütfunda bulunuyor.
48. And olsun ki, biz
Musa'ya ve Harun'a furkan ve bir ziya ve sakınanlar için bir öğüt vermiştik.
48. Bu mübarek âyetler,
birinci kıssa olmak üzere Hz. Musa ile Hz. Harun'un nail oldukları nimetleri ve
takva sahiplerinin mümtaz vasıflarını, Kur'an-ı Kerîm'in mukaddes bir öğüt olup
inkârının mümkün olmadığını şöylece beyan buyurmaktadır. (And olsun ki, biz
Musa'ya ve Harun'a Furkan) verdik. Yani: Hak ile bâtılın, helâl ile haramın
arasını ayıran Tevrat kitabını veya hak din ile bâtıl dinlerinin arasını
ayırdeden bir delil ihsan ettik, (ve bir ziya) verdik ki, onunla cehalet
karanlıkları giderilmiş olup selâmet sahası aydınlanmıştır, (ve sakınanlar için
bir öğüt) bir nasihat veya şer'i hükümlere dair muhtaç oldukları mes'eleler!
haber (vermiştik) çünki bunlardan faydalanacak olan, sakınanlardan ibarettir.
49. 0 sakınanlar ki:
Rablerinden tenhada da büyük bir korku ile korkarlar ve onlar kıyametten de
titreyicilerdir.
49. Evet... (0 takva
sahipleri ki) onlar (Rablerinden) onun azabından (tenhada da) insanlar arasında
olmayıp gizli bir halde de bulunsalar yine (büyük bir korku ile korkarlar) ilâhî
kitabın bildirdiği şeylere inanmış olup ilâhî azaba uğramamaları için son derece
uyanık bulunmaya çalışırlar. Yahut daha hicap perdesi açılmamış olduğu ve
ilâhî azap gözleriyle görülmediği halde de yine ondan bir korku içinde
yaşarlar, (ve onlar) o takva sahipleri (kıyametten de titreyicücrdir) o adalet
terazilerinin
meydana çıkarılacağı günü
de düşünür, ondan korkar dururlar. Çünkü onlar kıyametin vuku bulacağını
bilirler, ona inanmıştırlar. Kur'an'ı Kerîm, onlara bunu haber vermektedir.
50. Ve işte bu -Kur'an- bir
mübarek zikirdir ki, onu biz indirdik. Artık siz mi onu inkâr edici
kimselersiniz?
50. (İşte bu) Kur'an'ı
Kerîm (bir mübarek zikirdir ki,) hayrı, faidesi pek çok olan bir öğüttür ki,
(onu biz) peygamberlerin en şereflisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a
(indirdik) o mukaddes kitabı Cibril-i Emin vasıtasiyle Levh-i Mahfuzdan o Yüce
Peygambere indirdik ki, onun yüceliği gün gibi ortadadır. (Artık) ey dinsizler!
Hiç sıkılmaz mısınız? (Siz mi onu inkâr eden kimselersiniz?) Bu ne kadar cür'et!
Onu Peygamberine ihsan etmiş olan Cenab'ı Hak, onu, o değerli kitabını sonsuza
değin insanlığın ufuklarına ışık saçar bir halde bulunduracaktır.
51. Ve andolsun ki,
İbrahim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik.
51. Bu mübarek
âyetler de ikinci kıssa olmak üzere Hz. İbrahim'in nail olduğu peygamberliği
bildiriyor. Putlara tapınmakta bulunan babasıyla kavmine olan hitabını ve
onların cevaplarına karşı onların sapıklık içinde olduklarını kendilerine ihtar
etmiş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve and olsun ki) muhakkaktır ki:
(İbrahim'e de bundan evvel) Musa, Harun ve Muhammed Aleyhimüsselâtü vesselama
peygamberlik verilmeden önce (rüşdünü vermiştik) yani: Ona da peygamberlik ve
tam anlamıyla hidayet ihsan buyurmuştuk. (Ve biz onu bilenler idik) Hz.
İbrahim'in öyle kendisine vereceğimiz peygamberlik ve hidayete zahiren ve
batınen ehil olduğunu hakkiyle biliyor idi, çünkü o muhterem zat, pek nezih bir
ruha, bir yaratılışa nail idi, en güzel vasıflar ile, en yüksek ahlâk ile
vasıflanmış bulunuyordu, insanlığın hidayete nail olmasını ister dururdu.
|