76.  Adn cennetleri ki, altlarından ırmaklar akar, orada ebediyen kalıcılardır ve bu, temizlenmiş olan kimsenin mükâfatıdır.

76.      Evet.. Onlar için (Adn cennetleri) takdir edilmiştir (ki,) onlar için cennetler sahası, o cennetlerde ikâmet nimeti va'dedilmiştir ki, o cennetlerin (altlarından ırmaklar akar) ikametgâhlar! önünden berrak berrak sular akıp gider ve o cennetlere nail olanlar artık (orada ebediyyen kalıcılardır) ebedî olarak cennette oturup yüce zevk ve sevinç içinde yaşayıp dururlar. (Ve bu) nimet, böyle bir fevz ve kurtuluşa ermek, yüksek derecelere ulaşmak (temizlenmiş olan) küfr ve isyan kirlerinden tertemiz bulunan (kimsenin mükâfatıdır.) ne yüce bir mazhariyet!.

§ Bu son üç âyet-i kerime de o imân eden sihirbazların beyanatını anlatmaktadır. Bununla beraber bu üç âyetin Allah tarafından ayrıca beyan buyurulmuş olması da düşünülebilir.

Bu imân eden zatlar hakkında Firavun'un tehdidin! yerine getirmiş olduğuna dair ne Kur'an-ı Kerim'de ne de tarihî haberlerde bir kayıt yoktur. Allah bilir hepsi de selâmete kavuşmuşlardır.

 

 

 

77.  Ve andolsun ki, Musa'ya Şöyle vahyettik. Kullarım ile beraber geceleyin yürü ve onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmazsın ve endişe de etme.

77. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın müminler ile beraber Mısır'dan ayrılmaları hakkındaki Allah'ın emrinin tecellisini bildiriyor. Ve müminlerin bir harika olarak denizde açılan yollardan geçip selâmet sahaline kavuşmuş olduklarını, kavmini sapıklığa düşürmüş olan Firavun ile ordusunun da denizde boğulduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm'a âyetleri, mucizeleri göstermiş, o Yüce Peygamber'e tâbi olanların sayısı çoğalmış idi. Geri kalan olayları da son derecedeki önemine işaret için, şöyle yemin ederek beyan buyuruyor. (Ve andolsun ki. Musa'ya) şöyle (vahyettik: Kullarım ile) Firavun'un zulmundan kurtulmaları takdir edilmiş olan müminler ile (beraber geceleyin) Mısırdan çıkarak (yürü) Kulzüm = Kızıl Deniz tarafına yola çık (ve onlara) o kurtarılmaları istenmiş olan müminlere        (denizden kuru bir yol aç) yani: Asanı denize vur, her sıbt = kabile için harikulade bir yol açılsın, suları çekilsin, muazzam kupkuru birer yol haline gelmiş

olsun. (Yetişilmekten korkmazsın) yani: Firavun'un ve onun ordusunun gelip size yetişmesinden korkmaz bir halde o yollardan sahile çıkmak için koş (ve korkar olma) boğulmaktan da endişede bulunma. Siz Allah'ın korumasına mazharsınızl.

 

 

.

78. Derken Firavun ordusuyla onların arkasına düştü. Artık kendilerini -Firavun ile ordusunu- denizden saran sarıverdi.

78.      Hz. Musa, aldığı ilâhî vahye dayanarak hemen gecenin evvelinden itibaren maiyetiyle beraber Mısırdan çıktı. (Derken Firavun) da oların bu hareketlerinden haberdar olarak (ordusuyla) beraber (onların arkasına düştü) onları takibe başladı, onlara deniz kenarında kavuştu. (Artık kendilerini) Firavun ile ordusunu (denizden saran sarıverdi) harikulade bir olay meydana geldi, aklen düşünülemeyecek bir felâkete uğradılar, şöyle ki: Hz. Musa, maiyetiyle beraber denizden açılan yolları takibedip selâmet sahiline çıktılar. Onları takibetmek isteyen Firavun ile ordusu ise o yolların kapanması üzerine tamamen helak olup gittiler.

§ Rivayete göre Musa Aleyhisselâm'ın beraberindeki zatlar, altıyüz yetmiş bin kimse imiş. Firavun'un ordusunun öncü birliklerinde ise yediyüz bin kişi var imiş. Denizde Hz. Musa'nın vurduğu âsâ ile oniki yol açılmış, müminler bu yollardan sağ salim sahile kavuşmuşlardır. Firavun ile ordusu bunları takip ederken tamamen boğulup gitmişlerdir.

 

 

 

79.  Ve Firavun kavmini sapıklığa düşürdü ve onları doğru bir yola götüremedi.

79.      (Ve Firavun kavmini) kendisine tapınmaya davet etmek suretiyle (sapıklığa düşürdü) onları hidayetten, ilâhî dine kavuşmaktan mahrum bıraktı. (Ve onları doğru bir yola götüremedi.) bilakis sapıklıktan sapıklığa düşürdü. Nihayet hepsenin de kâfirce bir halde sular içinde boğulup gitmelerine sebebiyet vermiş oldu, onları dünyada da, ahirette de hüsrana, azaba mâruz bıraktı.

§ Deniliyor ki: Firavun elbette deli değildi. 0 denizde açılan yollara ordusuyla beraber atılmaya nasıl cesaret etti?. Buna cevaben denilebilir ki: Firavun, İsrail oğullarının o yollardan selâmetle geçmekte olduğunu gördüğü için kendisinin de geçebileceğine kani olarak o yollara atılmıştır. Şu da düşünülebilir ki: Ordusundan bir kısmının o yollara atılıp yürüyüşlerine devam ettiğini gördüğü için Firavun'a da o yolları selâmetle takibedeceğine dair bir kanaat gelmiş idi. Bununla beraber şöyle de denilebilir ki: Firavun'un müminlere karşı fevkalâde düşmanlık ve ihtirası, kendisini tehlikeyi düşürme kabiliyetinden mahrum bırakmış olmalıdır ki, öyle bir tehlikeye atılmaya cür'et göstermiştir. İşte hakka karşı olan bir düşmanlık, inkarcı şekilde bir ihtiras, sahibini böyle felâketlere mâruz bırakır. Velhâsıl: Firavun, Allah'ın azabına lâyık olmuş, olduğu için kendi başına gelecek bir tehlikeyi düşünmek hassasından mahrum kalmış, lâyık olduğu cezaya kavuşmuştur. Demek oluyor ki, öyle dinsizce hareket ederek helake, ilâhî azaba liyakat kazananlar, görünüşte ne kadar akıllı, uzak görüşlü görünseler de yine başlarına gelecek felâketten ne kendilerini, ne de kendilerine tâbi olanları kurtaramazlar. Binaenaleyh öyle helâkî, ilâhî azabı getirecek hallerden son derece kaçınmalıdır, başka türlü selâmet çaresi yoktur.

 

 

 

80.  Ey İsrail oğulları!. Sizi muhakkak ki, düşmanınızdan kurtardık ve size Tur'un sağ tarafını va'd ettik ve sizin üzerinize kudret helvasiyle bıldırcın indirdik.

80. Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin İsrail oğulları hakkındaki himayesini ve ilâhî lûtuflarını bildiriyor. Onların ne ile mükellef olduklarını ve ilâhî emre muhalefetin cezasını ihtar ediyor ve kimlerin Allah'ın mağfiretine nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey İsrail oğulları!.) Yani: Ey Musa Aleyhisselâm'ın maiyetinde bulunarak selâmet sahiline kavuşmuş olanlar, yahut onların torunları olup Hz. Peygamber'in zamanında bulunanlar (sizi) şahıslarınızı veya aranızda bir birlik bulunan aba ve ecdadınızı (muhakkak ki, düşmanınızdan kurtardık) Firavun'un zulüm ve işkencesinden kurtardık, (ve size Tur'un sağ tarafını va'd ettik) yani Mısır'dan Şam'a gidecek kimselere göre sağ tarafında bulunacak Tur mevkiini, Hz. Musa için bir dua mahalli ve Tevrat'ın ineceği bir yer olmak üzere tâyin eyledik. Bu ilâhî lutfun menfaati, bütün İsrail oğullarına yönelik olduğu için bu va'd, hepsine izafe edilmiştir. (Ve sizin üzerinize) Ey İsrail oğulları!. Ecdadınızın yaşayabilmeleri için (kudret helvasiyle    bıldırcın indirdik) Onlar Tih çölünde iketarafından da Selva denilen bıldırcınlar gönderilmişti. Herkes kendisine yetecek kadarını keser, ondan geçimini temin ederdi.

 

 

 

81. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz ve onda aşırı gitmeyiniz, sonra üzerinize gazabım iner ve kimin üzerne gazabım inerse artık helak olmuş olur.

81.      Ve Cenab'ı Hak, kendilerine emretmişti ki: Ey İsrail oğulları!. (Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz) onların helâl, lezzetli olanlarından istifade edeniz. (Ve onda aşırı gitmeyiniz) o rızık olarak verilen şeylerde haddi aşmayınız, onlardan lâyık olanlara verilecek miktarı veriniz, bundan geri durmayınız. (Sonra üzerinize gazabım iner) ceza vermem lâzım gelir, ilâhî azaba mâruz kalırsınız. (Ve kimin üzerine gazabım inerse artık helak olmuş olur) öyle bir kimse, bedbahtlığa düşmüş, cehennemi hak etmiş olur. Binaenaleyh böyle mesuliyeti gerektiren hareketlerden son derece sakınmalıdır.

 

 

 

82.  Ve şüphe yok ki, ben tövbe eden ve imân eyleyen ve güzel amelde bulunan, sonra da doğru yolda sebat gösteren kimse için çok yarlıgayıcıyım.

82.    (Ve şüphe yok ki, ben) Yüce Yaratıcı (tövbe eden) küfür ve isyandan, haddi tecavüzden pişman olup hakka dönen (ve imân eyleyen) inanılıp tasdik edilmesi dînen icabeden şeylere inanan (ve güzel amelde bulunan) şer'an, aklen güzel, dosdoğru herhangi bir hareketi yapmış olan (sonra da doğru yolda sebat gösteren) hidayet yolundan ayrılmayan, dinî vazifelerine devam edip duran (kimse için çok yarlıgayıcıyım.) öyle kimseler hakkında ilâhî mağfiretini ziyadesiyle tecelli eder, onların geçmiş günahlarını afeder ve örterim. Binaenaleyh her insan için lâzımdır ki, insanlık hali bir kusurda bulunmuş ise hemen tövbe ve stiğfar etsin, Cenab-ı Hak'kın affına ve mağfiretine sığınsın, ümitsizliğe düşerek tenbelce bir vaziyet almasın, üzerine düşen vazifeleri ifaya çalışsın, Hak Teâlâ hazretlerinden muvaffakiyetler niyaz eylesin. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri tövbekar olan kullarını af edeceğini va'd buyurmaktadır.

 

 

 

83.  Ya Musa!. Seni kavminden -ayırıp- aceleye düşüren nedir?.

83.       Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın ilâhî vahyi almak için alelacele Tur dağına gitmiş olduğunu ve tecelli eden ilâhî hitab verdiği cevabı bildiriyor. Hz. Musa'nın Tür'a hareketini müteakip İsrail oğullarının Samiriye uyarak buzağıya tapmış olduklarını ve daha sonra ileri sürmüş oldukları mazeretleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, ilâhî emre binaen Tür'a giderken İsrail oğullarından yetmiş zatı da beraberine almıştı. Sonra bu zatları geride bırakarak kendisi alelacele Tür'a varmıştı. İşte bu sırada, kendisine ilâhî vahiy gelerek buyuruldu ki: (Ya Musa!. Senî kavminden) ayırıp (aceleye düşüren nedir?.) ne için onlardan evvel bu makama gelmiş bulunuyorsun?.

 

 

 

 

84.  Dedi ki: Onlar da beni takibetmektedirler. Ve Rabbim ben senin için acele ettim ki, -benden- razı olasın.

84.    Hz. Musa da (dedi ki:) Yarabbü. (Onlar da) o seçilmiş olan zatlar da (beni takibetmektedirler) ben onlardan birkaç adım önde bu makama gelmiş bulunuyorum, onlardan tamamen ayrılmış değilim. (Ve Rabbim ben senin için) senin emrini çabucak yerine getirmek için (acele ettim ki,) benden (razı olasın) hakkımdaki ilâhî rıza artmış olsun. Çünkü ilâhî emri çabucak yerine getirmek, ilâhî rızânın tecellisine bir vesiledir.

§ Allah Teâlâ Hazretleri, kullarının bütün amel ve fiillerini bilicidir. Onun böyle bir suali, Hz. Musa hakkında büyük bir iltifattır ve o Yüce peygamberin yüksek amellerini, tavırlarını, yüce hitaplara, tecellilere mazhariyetini bütün insanlığa duyurmak gibi bir hikmete müstenittir.

 

 

 

85.  Buyurdu ki: Biz senden sonra kavmini fitneye düşürdük ve onları samiri saptırdı.

85. Allah Teâlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm'a vahyederek (buyurdu ki: Biz senden sonra) senin kavminden ayrılıp Tür'a geldiğini müteakip (kavmini) İsrail oğullarını (fitneye     düşürdük) onları buzağıya tapmak cahilliğine mübtelâ kıldık (ve onları samiri saptırdı) buzağı heykelini yaptı, İsrail oğullarını ona ibadet etmeğe davet etti, bir

n her gün şafaktan güneşin doğmasına kadar her insan için bir ölçek miktarı kudret helvası indirilmişti. Onlara güneyçoklarını saptırarak öyle bir şirke düşürmüş oldu.

Rivayete göre Hz. Musa'nın arkasında Harun Aleyhisselâm ile altı yüz bin kişi kalmıştı. Bunlardan ancak oniki bin kişi, buzağıya tapmamış, diğerleri tapınışlardı. Samiri ise münafık bir şahıs idi. İsrail oğullarından "Samire" denilen bir kabileye mensup idi veyahut sığıra tapan diğer bir kavmin fertlerinden bulunuyordu.

 

 

 

86. Artık Musa, kavminin yanına gazaplı bir halde mahzun olarak döndü. Dedi ki: Ey kavmimi. Size Rabbiniz güzel bir va'd ile va'd etmiş değil mi idi?. Yoksa üzerinize zaman mı uzadı?. Yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazap inmesini mi arzu ettiniz ki, bana olan va'dinize muhalefette bulundunuz?.

86.      (Artık Musa) Aleyhisselâm, Tur'da kırk günü tamamlamış ve Tevrat kitabına nail olmuş olduktan sonra (kavminin yanına) yaptıkları hareketten dolayı (gazaplı bir halde mahzun olarak) döndü, onlara hitaben (dedi ki: Ey Kavmimi. Size Rabbiniz güzel bir va'd ile va'd etmiş değil mî idi?.) Size nuru, hidayeti kapsamış olan Tevrat kitabını bildirmemiş mi idi?. Sizin geçmiş hatalarınızı af edeceğini, sizi düşmanlarınıza galip kılacağım tebşir etmiş değil mi idi?. (Yoksa üzerinize zaman mı uzadı?.) size va'd olunan ilâhî lutfun zamanı tehire mi kaldı ki, böyle benden sonra hâlinizi değiştirdiniz, Allah'ın birliği inancına aykırı harekete cür'et gösterdiniz?. (Yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazab inmesini mi arzu ettiniz, ki, bana olan va'dınıza muhalefette bulundunuz?.) Cenab-ı Hak'kın birliğini tasdikte, ilâhî emirlere riayette bulunacağınıza dair olan sözlerinizi neden bozmaya cür'et gösterdiniz?. Bunun ilâhî gazabı çekeceğini, ebedî azaba sebep olacağını elbette ki, bilir, itiraf ederdiniz.

 

 

 

87.   Dediler ki: Biz sana olan va'de kendimize sahip olarak muhalefette bulunmuş olmadık. Velâkin biz kavmin ziynetinden bir takım ağırlıkları yüklenmiştik, onları -ateşe- atıverdik. İşte Samiri de öyle atı verdi.

87.  Yaptıklarından pişman olan İsrail oğuları da mazeret ileri sürmek üzere (dediler ki:) Ey Musa Aleyhisselâm!. (Bîz sana olan va'dde kendimize sahip olarak muhalefette bulunmuş olmadık) biz yine va'dimizde sebat etmekteyiz. Biz aldatıcı bir muamelenin esiri olduk, (velâkin biz kavmin) Firavun'a tâbi olanların (ziynetinden bir takım ağırlıklar! yüklenmiştik) onlar emanet olarak yanımızda bulunmuşlardı (onları) o altın, gümüş kabilinden olan ziynet eşyasını ateşe (atıverdik işte samiri de) yanında bulunanı (öyle atıverdi) bunun neticesinde zuhura gelen hey kele tapınılmış oldu.

 Rivayete göre o süs eşyası denilen şeyleri İsrail oğulları bir düğün veya bayram günü Kibt taifesinden emanet olarak almışlardı, bunlar yanlarında bulunuyordu. Samiri bunları ateşe attırmış, eritmiş, bunlardan bir buzağı şekli vücude getirilmişti.

 

 

 

88.  Derken onlara bir buzağı, böğürmesi olan bir ceset çıkardı. Dediler ki: Bu sizin ilahınızdır ve Musa'nın ilâhıdır, fakat unutmuş.

88.     Bu mübarek âyetler, Samiri'nin İsrail oğullarını nasıl saptırmaya çalışmış olduğunu bildiriyor. Buzağıya tapanların ne kadar kınanma ve azarlanmaya lâyık olduklarnı gösteriyor. Hz. Harun'un ihtarını kabul etmeyenlerin sapıklıklarında ne kadar ısrar edip durmuş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Samiri elindekini ateşe attı, o atılan şeyler eridiler (derken) Samiri (onlara) İsrail oğullarına o eritilen ziynet maddelerinden içerisi boş, ruhsuz (bir buzağı) bir sığır yavrusu (böğürmesi olan bir ceset) meydana (çıkardı) bu cesedin aşağısından içerisine girip ağzından çıkan bir rüzgârın tesiriyle böğürüp ses verir olduğu Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunmaktadır. Samiri ile aldattığı kimseler, (dediler ki: Bu) buzağı, ey İsrail oğuları!. (sizin Malımızdır) sizin mabudunuz bundan ibarettir. Bu (Musa'nın da ilâhıdır) o da buna tapar. (Fakat unutmuş) yani: Musa, bunu kaybetmiş, şimdi gitmiş Tur'da aramaktadır. Yahut Samiri evvelce imân etmiş olduğu zatı unutmuş da şimdi böyle bir şirke düşmüştür.

 

 

 

89.  Görmüyorlar mı idi ki, onlara ne bir söz iade edebiliyordu ve ne de onlar için bir zarara ve bir faideye sahip bulunuyordu.

89. Buzağıya tapanlar, ne kadar gaflet ve cehalet içinde bulunuyorlar!. Onlar (görmüyorlar mı idi ki,) bu taptıkları heykel (onlara ne bir söz iade edebiliyordu) onların dualarına,     temennilerine karşı, bir cevap vermeğe kadir bulunuyordu. (Ve ne de onlar için bir zarara ve bir faideye sahip bulunuyordu) böyle cevap vermekten âciz zarar ve fâide vermeğe gücü yetmeyen bir şeyi artık ne diye ilâh edinmiş bulunuyorlardı?.

 

 

 

90. Ve muhakkak ki, Harun onlara daha evvel demişti ki: Ey kavmim!. Siz bunun ile fitneye düşürülmüş oldunuz ve şüphe yok ki, sizin Rabbiniz Rahmandır. Artık bana tâbi olunuz, ve benim emrime itaat ediniz.

90.    (Ve muhakkak ki. Harun) Aleyhisselâm (onlara) o buzağıya tapanlara (daha evvel) Musa Aleyhisselâm'ın Tur'dan dönmesinden önce (demişti ki: Ey Kavmimi. Siz bunu ile) böyle bir buzağıya tapınmakla (fitneye düşürülmüş oldunuz) bunun şekline, böğürmesine bakarak aldandınız, doğru olan inancınızı bırakarak böyle bir şirke düştünüz, Samiri sizi aldatmış ve saptırmış oldu (ve) ey kavmimi. Bilmeli değil misiniz (şüphe yok ki, sizin Rabbiniz rahmandır) lütuf ve ihsanı bütün mahlûkatına yönelik olan bir Yüce Yaratıcıdan başka değildir. (Artık) o şirkinizi bırakarak (bana tâbi olun) benimle beraber yalnız âlemlerin Rabbine kulluk arzında bulunun (ve benîm emrime itaat ediniz) size tebliğine memur olduğum ilâhî dinde sebat edip öyle müşrikçe hareketlerden sakınınız.

 

 

 

91.  Dediler ki, bize Musa dönüp gelinceye kadar biz buna - buzağıya- sürekli olarak tapmaktan geri duracak değiliz.

91.    O İsrail oğulları da Hz. Harun'a cevaben (dediler ki: Bize Musa dönüp gelinceye kadar biz buna) bu buzağıya (sürekli olarak tapmaktan geri duracak değiliz) sanki demiş oluyorlardı ki: Ey Harun!. Biz senin bu husustaki fikrini, delilini kabul etmeyiz. Ancak Musa'nın sözünü kabul ederiz. O gelsin bakalım ne diyecek. Onlar bu sözleriyle pek açık olan bir hakikati anlamak kabiliyetinden mahrum olduklarını göstermiş, Harun Aleyhisselâm gibi bir Peygamber'in hidayet vesilesi olacak teklifini red etmiş bulunuyorlardı.

 

 

 

92.  Dedi ki: Ey Harun!. Onların sapıklığa düştüklerini gördüğün zaman seni ne men etti.

92.   Bu mübarek âyetler, Tur'dan dönen Musa Aleyhisselâm'ın Hz. Harun ile arlarında geçen konuşmayı ve Harun Aleyhisselâm'ın ileri sürmüş olduğu mazereti beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, İsrail oğullarının buzağıya tapmış olduklarını gelip anlayınca kardeşine hitaben (dedi ki: Ey Harun!.) Sen ki, peygambersin, sen ki benim kardeşim, vezirim ve halifemsin (onların) o İsrail oğullarının (dalâlete düştüklerini gördüğün zaman seni ne men etti?.) ki, onların aralarından ayrılmadın, öyle hidayet yolundan çıkarak buzağıya taptıklarını gördüğün halde yine aralarında kaldın?.

 

 

 

93.  Ki, benim ardımca gelmedin?. Emrime isyan mı ettin?.

93.      Evet.. Seni ne men etti (ki, benim ardımca gelmedin?.) Gelip durumu bana haber vermedin, veya benim yolumda hareket ederek onlara karşı bir gazap, bir hiddet göstermedin, onlar ile mücadeleye atılmadın yoksa sen (emrime isyan mı ettin?.) de Vazifende direnme göstermedin, durumun gerektirdiğine aykırı harekette bulundun..

Hz. Musa: Kavminin öyle müşrikçe hareketlerinden çok etkilenmiş olduğu için kardeşine karşı böyle bir hitapta bulunmaya ruhen bir ihtiyaç hissetmiş ve mübarek kardeşinin sakalını, başının tüylerini tutup dinî bir gayret etkisiyle kendisine doğru çekerek olayın mahiyetini anlamak istemişti.

 

 

 

94.        Dedi ki: Ey anamın oğlu!. Ne sakalımı ve ne de başımı tutma. Ben muhakkak senin. İsrail oğullarının aralarını dağıttın ve benim sözümü gözetir olmadın, diyeceğinden korktum.

94. Harun Aleyhisselâm da (dedi ki: Ey anamın oğlu!) ey şefkatli kardeşim!, (ne sakalımı ve ne de başımı tutma) ben mazurum. Evet.. (Ben muhakkak senin) Tur'dan dönünce bana hitaben sen: (İsrail oğullarının arlarını dağıttın) onlar ile mücadelede bulundun, birbiriyle savaşa sebep olacak derecede sertlik gösterdin. (Ve benim sözümü gözetir olmadın) benim tavsiyeme riayet etmeyip aralarında anlaşmazlık çıkmasına sebebiyet verdin (diyeceğinden korktum.)     Hz. Musa, Tür'a giderken Hz. Hamn'a demişti ki: Sen kavmim hakkında benim halifem ol ve ıslâhta bulun, bozguncuların yoluna tâbi olma. Şimdi Hz. Harun ileri gidip

de mücadelede, savaşta bulunmuş olsa idi, bu emre muhalefet etmiş olacaktı. Bir de Harun Aleyhisselâm'ın ana ve baba bir kardeşi olan Musa Aleyhisselâm'a: Ey anamın oğlu!, demesi, onun daha ziyade yumuşaklığını, şefkatini celb içindi. Çünkü, analar, babalardan daha ziyade evlâtlarına karşı şefkat ve merhamet beslemekte bulunurlar. Artık öyle şefkatli bir mahlukun evlâdına düşen vazife de onun gibi şefkatli, merhametli bulunmaktır.

 

 

 

95. Musa Aleyhisselâm -dedi ki: Ey Samirîl. 0 acayip işi yapmaktaki maksadın ne idi?.

95.       Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın Samiri'ye olan hitabını, Samiri'nin de ileri sürdüğü mazereti bildiriyor ve Samiri'nin ne şekilde huzurdan koğulduğunu ve Hanlığın yalnız her şeyi hakkiyle bilen Allah Teâlâya mahsus bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, Hz. Harun'un mazeretin! kabul ettikten sonra İsrail oğullarını saptırmış olan Samiri'ye -kınamak için ve onun yaptığı şeyin batıl olduğunu meydana çıkarmak için- hitap yönelterek: (dedi ki: Ey Samirü. 0 acayip işi yapmaktaki maksadın ne idî?.) Ne için insanları öyle bir heykele taptırmaya cür'et gösterdin?.

 

 

 

96.  -Samiri" de dedi ki: Onların görmediklerini ben gördüm. Artık Resulün izinden bir avuç -t<: r. rak- aldım da onu attım ve nefsim bana öylece hoş göstermiş oldu.

96.   Samiri de cevap olarak (dedi ki: Onların) İsrail oğullarının (görmediklerini ben gördüm) onların bilmediklerini ben bildim (artık resulün izinden bir avuç) toprak (aldım da onu) o eritilen ziynet maddeleri arasına (attım) artık olan oldu (ve nefsim bana Öylece) o toprağı alıp atmayı (hoş göstermiş oldu.) Bana karşı bezemiş, güzel göstermiş bulundu.

5 Bu âyeti kerimede zikredilen Resulden maksat, birçok müfessirlere göre, Cibril-i Emin'dir. Denizin yarılıp İsrail oğulları yürüdükleri zaman Cibril Aleyhisselâm, bir at üzerinde şekillenerek görünmüştü. Onun atının ayak bastığı yerlerden hemen yeşil otların meydana geldiğini Samiri görmüş; o yerlerden bir miktar toprak almıştı. İşte o toprağı o eritilen ziynetler üzerine atıvermiş, öyle fevkalâde bir buzağı meydana gelmişti. Fakat bu müşahedeyi garip gören bazı zatlara göre bu resulden maksat, Hz. Musa'dır. Samiri demek istemişti ki: Ya Musa!. Ben senin sünnetini, resmî hareketini gördüm, onun hak olmadığına kanaat getirdim. Artık ben senin dininden, eserinden bir tutam aldım, bazı şeyler edindim; sonra onu atıverdim onunla amel etmek istemedim. Bu takdirde Samiri, küfrünü itiraf etmiş oluyordu. Evet.. 0 kendi nefsinin isteklerine uymuş, bir ilhama, bir aklî delile dayanmaksızın öyle müşrikçe bir harekette bulunmuştur.

 

 

 

97.      -Hz. Musa- da dedi ki: Çık git. Çünkü artık sana hayatta -bulundukça takdir edilmiş olan- dokunma yok demektir. Ve muhakkak ki, senin için bir va'de mahalli de vardır ki, ondan asla ayrılmayacaksındır. Ve kendisine tapınıp durduğun tanrına da bak. Biz onu elbette ki, yakacağız, sonra da onu denizde yarca parça edip savuracağız.

97.      Hz. Musa da Samiri'ye hitaben (dedi ki:) insanlar arasından (çık git) burada durma (çünkü artık sana hayatta) bulundukça takdir edilmiş olan bir arızadan dolayı her gördüğün kimseye söyliyeceğin söz: (Dokunma yok demektir) yani: Ona öyle bir hastalık ariz olmuştu ki, artık hiçbir kimse ile temasta bulunmaya takati kalmamıştı. (Ve) Ey Samiri!. Bundan başka (muhakkak ki, senin için bir va'de mahalli de) zamanı da (vardır ki) sen (ondan asla ayrılamayacaksındır.) o va'dedilen şeye herhalde kavuşacaksındır, artık o senden ayrılamıyacaktır. Hayat boyu öyle ürkek bir halde yaşayacaksındır. (Ve) ey Samiri!. (Kendisîne tapınıp durduğun tanrına da) o kendi kanınca mabut tanıyıp ibadetine devam eylediğin buzağıya da (bak) onun ne âciz, ne ehemmiyetsiz bir şey olduğunu anla. (bîz onu elbeteki, yakacağız) ateşe atıp kızdıracak, eriteceğiz. (Sonra da onu denizde) Firavun ile ordusunun boğuldukları Kızıl Denizde (parça parça edîp savuracağız.) bir şekilde ki, artık ondan bir eser kalmayacaktır. Nitekim Hz. Musa, öyle de yapmış, öyle mahv ve yok olan bir şeyin mabud olamayacağını bu şekilde de insanlığa göstermiştir. Hz. Musa için Bakara süresindeki (50) inci âyetin izahına müracaat!.

 

 

 

.

98. Sizin ilahınız ancak o Allah'tır ki, ondan başka ilâh yoktur. Her şeyi ilmen kuşatmıştır.

98.     Ey insanlar!. Şüphe yok ki, (sizin ilahınız) Rabbiniz, mabudunuz, Yaratıcınız (ancak o Al I a ht ir ki) onun varlığı, birliği, kudret ve azameti binlerce deliller ile sabittir. 0 ezelîdir, ebedîdir, onda yok olma asla düşünülemez. (Ondan başka ilâh yoktur) ilahlık, vasfına sahip başka bir zat mevcut değildir. 0 yüce vasfa başka hiçbir kimsenin sahip olmaya selahiyeti olamaz. Artık bir buzağı ne oluyor ki, ilâh vasfına sahip olabilsin?. O ezelî, Yüce Mabudumuz (her şeyi ilmen kuşatmıştır) O Yüce Yaratıcı, her şeyi tamamen bilir. Her şey ona muhtaçtır. O ise bütün ihtiyaçlardan yücedir. Hayvanlar gibi, heykeller gibi, yok olmaya mahkum, kendilerini bile felâketlerden kurtarmaya gücü yetmeyen fanî şeyler nasıl mâbud, tanrı edinilebilir? Böyle bâtıl bir kanaat, hiç insanlığa yakışır mı?. Bunu bütün insanlık güzelce düşünmeli değil midir?.

 

 

 

99.  İşte böylece geçmişlerin haberlerinden bir kısmını sana hikâye ediyoruz ve sana kendi tarafımızdan bir kitap da vermişizdir.

99.   Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem Hazretleri için birer mucize ve ümmetinin ibret almaları için de bir vesile olmak üzere geçmiş kavimlerin kıssalarına dair malûmat verildiğini ve özellikle Kur'an'ı Kerim'in verilmiş olduğunu bildiriyor. O Kur'an'ı Kerim'e muhalefette bulunanların ne büyük felâketlere uğrayacaklarını, öyle günahkârların kıyamet gününde ne çirkin bir vaziyette haşrolunacaklarını ve dehşetler içinde kalarak dünyada yaşayışlarının pek az olduğunu söyliyeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (İşte böylece) Musa Aleyhisselâm'ın güzel, ibret verici kıssası gibi (geçmişlerin haberlerinden bir kısmını sana hikâye ediyoruz.) Tarihe karışmış ümmetlerin garip tarihî hallerinden mühim bir kısmını bildiriyoruz. Tâki, o hususlardaki malûmatın artsın, mübarek kalbin için teselliye sebep olsun, üzüntü ve kederini gideriversin ve o bildirilen şeyler halk için bir ibret, bir uyanış vesilesi bulunsun. Tarihte meçhul kalmış bir takım kıssalar, hâdiseler meydana çıkarılarak Hz. Muhammed'in peygamberliğini ispat eden mucizeler çoğalsın. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (sana kendi tarafımızdan) Allah tarafından (bir kitapta vermişizdir.) ki, o da Kur'an-ı Kerim'den o ebedî mucizeden ibarettir.

§ Kur'an-ı Kerim'e "zikir" denilmesinde birçok sebep vardır. Bu cümleden olarak Kur'an'ı Kerim, bir kitaptır ki, on'da insanların dinlerine ve dünyalarına ait muhtaç oldukları başlıca şeyler zikredilmiştir. Ve o mukaddes kitapta Allah Teâlâ'nın çeşitli nimetleri, kudret eserleri zikredilmiştir, İnsanlık için en faideli nasihatlar zikredilmektedir İslâm ümmetinin değerinin yüceltilmesine bütün insanlık arasında güzel anılmaya kavuşmasına en güzel bir vesile bulunmuştur.

 

 

 

100.  Her kim ondan yüz çevirirse şüphe yok ki, o kıyamet günü bir ağır günah yükü yüklenecektir.

100.    Artık (her kim) öyle kutsî bir kitabın, bir hikmetli zikrin kadrini takdir edemez de (on'dan yüz çevirirse) ona inanmazsa onu takdir edip yüceltmezse (şüphe yok ki, o) inkarcı kimse (kıyamet günü bir ağır günah yükü yüklenecektir.) pek ağır bir cezaya uğrayacaktır, dinsizliğinin, mukaddesatı inkâr etmesinin öyle müthiş cezasına mâruz kalacaktır.

 

 

 

101.  Orada ebediyyen kalıcılardır ve onlar için kıyamet gününde -o- ne fena bir yük olmuştur.

101.   Öyle suçlu kimseler, forada) o günahlarının azabı içinde, mes'uliyeti dairesinde (ebediyen kalıcılardır) daha dünyada iken tövbe ve istiğfar etmedikleri takdirde o azaptan artık kurtulamayacaklardır. (Ve onlar için kıyamet gününde) o yüklenmiş oldukları günah yükü (ne fena bir yük olmuştur?.) bunun altında ezilip duracaklardır.

 

 

 

102.  O gün ki, sur'a üfürülür ve o gün suçluları gök gözlü olarak haşr ederiz.

102. Evet.. (O gün ki,) o kıyamet anı ki, (sur'a üfürülür.) Sur = boynuz deilen ve sesi yaymaya alet olan bir yaratılış harikasına israfil Aleyhisselâm tarafından üfürülerek ikinci      üfleme denilen olay meydana gelir. (Ve o gün suçluları) kâfirleri, yüzleri simsiyah ve kendilerini (gök gözlü olarak) veya kör bir halde 'hasrederiz) yani: Onları en

çirkin bir sima ile, bir vaziyet ile kabirlerinden kaldırır cehenneme sevkeyleriz.

 

 

 

103.  Aralarında gizlice konuşurlar ki: -dünyada- on günden ziyade kalmış olmadınız.

103. Artık o kâfirler büyük bir korku içinde kalarak (aralarında gizlice) seslerini kısarak (konuşurlar ki,) siz dünyada veya kabirde (on günden ziyade kalmış olmadınız) orada nihayet on gün kadar kalmış oldunuz. Yani: Onlar öyle ebedî bir sıkıntıya, bir azaba mâruz kalacaklardır ki, bunun yanında dünya hayatı vesaire nihayet on gün kadar geçici görülecektir.

 

 

 

104.  Biz onların ne diyeceklerini daha iyi biliriz, o vakit ki, onların daha olgunca görüş sahibi olanları diyecektir ki, siz bir günden başka kalmış olmadınız.

104.  Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Biz onların) o suçluların kıyamet gününde (ne diyeceklerini) herkesten (daha iyi biliriz) onların demeleri ona mahsus kalmayacaktır (o vakit onların daha olgunca görüş sahipleri) daha fazlaca düşünebilenleri (diyecektirki, siz) bugüne, bu dehşetli hale göre dünyada veya kabirde (bir günden başka kalmış olmadınız) Evet. Ebediyete göre geçici olan şeyler yok derecesindedir. Bütün dünyevî varlıklar, hâdiseler, uhrevî hayata, ahiret hadiselerine göre nihayet bir günden başka değildir. Artık böyle pek geçici bir şeye kapılıp da ebedî hayatı düşünmemek, onu temine çalışmamak insanlığa yakışır mı?.

 

 

 

105.  Ve sana dağlardan sorarlar. Binaenaleyh de ki: Onları Rabbim darmadağın edip savuracaktır.

105.       Bu mübarek âyetler, yeryüzündeki dağların yerlerinde sabit olduğuna bakarak kıyametin kopmasını inkâr eden bir takım müşriklerin bu dağlar hakkında alaycı bir şekildeki sorularına karşı verilen cevabı bildiriyor. Kıyamet zamanında dağların ne hale geleceğini, herkesin ne kadar korku ve endişe içinde kalacağını, Cenab-ı Hak'kın geçmişe ve geleceğe ait bütün olayları bildiğini anlatıyor, küfr ve zulm sahiplerinin ne kadar ziyan ve hüsranda olacaklarını, güzel amellerde bulunan müminlerin de ne kadar emniyete ve mükâfata nail bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey sanı yüce Resul!. Bir takım kâfirler, senin bildirdiğin haşir ve neşri inkâr ederler (ve) bir alay yoluyla (sana dağlardan sorarlar.) Yani:

Demek isterler ki, kıyamet nasıl kopabilir ki, dağlar o kadar sağlamlıklarında yerlerinde sabit bulunmaktadırlar. Bunlara bir noksanlık arız olmuyor, bunlar bu dünyanın devam edeceğini göstermektedirler. (Binaenaleyh) Resulüm!. Bu soruya cevap olarak derhal (de ki: Onların) o dağları (Rabbim) takdir edilen zaman gelince (darmadağın edip savuracaktır) hiçbirinin şekli, durumu devam edecek değildir.

 Nesf kelimesi, vurmak, yıkmak, koparmak, bir şeyi kökünden koparıp dağıtmak bir toz haline getirmek, savurmak demektir.

106.  Artık onları dümdüz, bomboş bir halde bırakacaktır.

106.  (Artık onları) o dağları veya yeryüzündekilerini (dümdüz, bomboş bir hale bırakacaktır.) Alemin Yaratıcısı hazretleri, böyle bir değişim vücude getirecektir, dağlar da vaziyetlerini kaybederek diğer şeyler ile eşit bir durumda bulunacaktır. "Ka" müstevi = dümdüz mekândır. "Safsaf" da yüksek, düz yer, üzerinde bitki adına bir şey bulunmayan yer demektir.

 

 

 

107.  Orada ne bir eğrilik ve ne de bir yumruluk göremezsin.

107.    (Orada) yeryüzünde veya dağların yerinde (ne bir iğrilik ve ne de bir yumruluk göremezsin) kıyamet kopunca böyle bir değişim vücude gelir. Dağlar da, diğer şeyler de dümdüz olur gider. "Ivec" iğrilik, aksaklık demektir. "Emt" de yükseklik, küçük tepecikler manasınadır.

 

 

 

 

108. O gün çağırana tâbi olurlar. Onun için bir eğrilik yoktur ve sesler Rahman için bir korku ile kısılmıştır. Artık en hafif bir sesten başkasını işitemezsin.

108.     (O gün) dağların öyle dümdüz olduğu zaman, insanlar kabirlerinden kalktıktan sonra (çağırana tâbi olurlar) yani: Kendilerini mahşer yerine davet eden israfil Aleyhisselâm'ın emrine uyup mahşer sahasına yürürler. Şöyle ki: Hz. İsrafil, sur'u ağzına alır, Beytülmukaddes'teki, "sahre = büyük taş üzerinde durur," ey çürümüş kemikler, ey dağılmış azalar ve ey parçalanmış etler!. Kalkınız, Allah'ın tâyin ettiği yere koşunuz" diye seslenir, bütün o mahv ve yok olmuş mahlûkat tekrar ilâhî kudret ile teşekkül eder, davet edildikleri mahşer yerine koşar giderler. (Onun için bir iğrilik yoktur) o davetçinin daveti tam bir istikamet üzeredir, umum hakkında tam bir nüfuz sahibidir. Yahut hiçbir kimse için o davetçinin davetine icabet etmemeye takat yoktur, mutlaka onun davetine tâbi olurlar, başka bir tarafa sapamazlar. (Ve sesler Rahman için) sahiplerine ait (bir korku ile kısılmıştır.) Hiçbir kimse sükûnetten, korku ve endişeden uzak olamaz. (Artık) ey insan!. O günde (en hafif bir sesten başkasını işitemezsin) o mahşerde ancak pek zayıf, hafif sesler işitilebilir, en yavaş ayak seslerinden veya dudak kıpırtılarından başkası duyulamaz. Hiçbir kimse sesini kaldırarak dedikoduda bulunmaya muktedir olamaz.

§ Hems savti hafî = seslerin en hafifi, gizlicesi demektir.

 

 

 

 

109.  O gün şefaat fâide vermez, ancak Rahman kime izin verirse ve kim için söylemeğe razı olursa o müstesna.

109.    (O gün) o korkunç hallerin görüleceği kıyamet kopunca hiçbir kimseye (şefaat fâide vermez) hiçbir kimsenin şefaati başkası hakkında kurtuluş vesilesi olamaz (ancak Rahman) kerim olan Yüce Yaratıcı (kime) hakkında şefaat edilmesi için (izin verirse) müsaade buyurursa (ve kim için söylemeğe razı olursa) yani: Kimin hakkında şefaat edecek zatın söylemesine, şefaat etmek dilemesine ilâhî rıza tecelli ederse (o) kimse (müstesna) onun hakkında şefaat edilebilir. Ibni Abbas hazretlerinden rivayet edilen diğer bir yoruma göre de kimin sözüne Cenab'ı Hak razı olursa onun hakkında şefaat edilebilir. Binaenaleyh kelime-i şahadeti söyleyerek imanını açıklamış olan herhangi bir mümin hakkında şefaat edilebilir. Böyle bir imandan mahrum olan kimse hakkında ise şefaat edilmez. Çünkü mümin olmayanların sözlerine Cenab'ı Hak razı değildir.

 

 

 

110.  Onların ilerisinde olanı da, gerilerinde olanı da bilir. Onlar ise onu ilmen kuşatamazlar.

110. (Onların) bütün mahlûkatın (ilerisinde olanı da gerilerinde olanı da) Allah Teâlâ (bilir) yani: Onların ahirete ait işlerini de dünya ile ilgili işlerini de tamamen bilir. Yahut onların vaktiyle yaptıkları da, daha sonra yapacakları da Hak Teâlâ Hazretlerince tamamen bilinmektedir. Buna inanmışızdır. (Onlar ise onu) Hak Teâlâyı veyahut o Alimin Yaratıcısının malûmatını veya geçmişe ve geleceğe ait şeyleri (ilmen kuşatamazlar) Evet.. Mahlûkatın ilmî, idrakî sınırlıdır, her şeyi hakkiyle bilip anlamaya kâfi değildir. Bundan dolayıdır ki, bazı kimseler Allah'ın kudretini bu içinde yaşadıkları âlemdeki nice yaratılış hârikalarını düşünmezler de akıllarının kesmediği bazı hadiseleri inkâra cür'et gösterirler. İşte kıyametin kopmasını inkâr ve uzak görmek de bu cümledendir. Bir kere düşünmeli değil midir ki, daima değişim ve başkalaşıma mâruz kalan ve birer kudret eseri olduğu belli olan bu dünya varlıklarını başlangıçta yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcı, dilediği zaman bunları yok ederek yerlerine başkalarını getirmeğe de kadirdir. Yeryüzünde zaman zaman nice    değişiklikler   vâki   olmuş   değil   midir?.   Nice   depremler   görülmüş,   nice   dağlar   darmadağın   olmuş,   nice   karalar   denizlere dönüşmüştür. Binaenaleyh dağların öyle yerlerinde sabit olduğuna bakıp da kıyametin artık vuku bulmayacağına inanmak nasıl uygun olabilir?. Onları ilk önce yaratmış olan Kâinatın Yaratıcısının kudret ve azametini bir kere düşünmeli değil midir?. 0 küfür ve inkârlarından dolayı onlar ne kazanacaklar?.

111. Ve yüzler Hayyı kayyum için zelilce bir vaziyet almışlardır ve zulmü yüklenmiş olan, muhakkak ki, hüsrana uğramıştır.

111. (Ve yüzler) bütün yüz sahibi olan şahsiyetler o kıyamet günü (hayyı kayyum için) o ezelî ve ebedî hayata sahip, bütün kâinatı yaratma ve idare etmeğe sahip, herşeyi tam manâsıyla bilen Yüce Yaratıcı için (zelilce bir vaziyet almışlardır) onun emir ve iradesine karşı öyle zelilce itaatkâr bir durumda bulunmaktadırlar. Hepsinin üzerinde Allah'ın hâkimiyeti tecelli etmekte bulunmuştur. Artık dağlarda, bütün kürelerde o Yüce Yaratıcının emrine her bakından tâbi bulunmaktadırlar. Dilediği zama onları mahv ve yok eder. (Ve zulmü yüklenmiş olan) yani: Bu dünyada iken küfür ve şirke düşmüş, kıyameti inkâr etmiş, Allah'ın kudretini tasdik etmemiş olan herhangi bir şahıs da (muhakkak ki) o ahi ret âleminde büyük bir (hüsrana uğramış) bulunacak (dır) Artık bu müthiş akibeti düşünüp de öyle zulûmdan, ilâhî dine aykırı hareketlerden kaçınmalıdır. Elbette ki, bundan başka selâmet çaresi yoktur.

 

 

 

112. Ve her kim mümin olduğu halde güzel amellerden işlerse artık o ne zulme uğramaktan ve ne de sevabının eksilmesinden korkmaz.

112.    (Ve) bilakis (her kim mümin) Allah'ın birliğini tasdik edici ahiret gününün vuku bulacağına kani, İslâmiyete nail (olduğu halde güzel amellerden işlerse) Cenab-ı Hak'kın emrettiği şeylerden gücü dairesinde olanları yerine getirmeye çalışırsa (artık o ne zulme uğramaktan) günahlarından dolayı ziyade azap göreceğinden (ve ne de sevabının eksilmesinden) güzel amellerine karşı noksan mükâfat göreceğinden (korkmaz) lâyık olduğu sevaba tamamen kavuşacağını bilir. Hakkında ilâhî adaletin, ilâhî şefkatin tecelli edeceğine kani bulunur, bir kalp huzuru ile yaşar, İşte imanın mükâfatı!.

 

 

 

113.  Ve böylece o'nu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve o'nda tehditlerden mükerrer şeyler açıkladık. Belki korunurlar, yahut onlar için bir öğüt vücude getirmiş olur.

113.   Bu mübarek âyetler, Kur'an'ı Kerim'in Arapça metin olarak indiğini ve bazı korkutucu âyetlerin mükerreren inişindeki fayda ve hikmeti bildiriyor. Kur'an'ı Kerim'in tam bir itina ile okunmasını ve ziyade bilgi sahibi olmayı Cenab-ı Hak'tan niyaz etmeyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) geçmiş kavimlerin haberlerini bildirdiğini gibi (onu) bu haberleri içine alan Kur'an-ı Kerim'i (bir Arapça Kur'an olarak indirdik) bilinmesi istenilen, insanlığı aydınlatmaya vesile bulunan mânâları, Arap dili üzere kapsamlı bir ilâhî kitap olarak sana ihsan buyurduk (ve onda) o mukaddes kitapta (tehditlerden mükerrer şeyler açıkladık) uhrevî cezayı, ilâhî azabı haber veren âyetleri mükerrer şekilde genişçe beyan buyurduk (belki korunurlar) o tehdit dolu âyetleri güzelce dikkata alırlar da hayatlarını tanzime çalışırlar, şirkten ve kıyameti inkâr gibi küfre sebep olan şeylerden kaçınırlar, haram olan şeyleri terkederek takva ile vasıflanmaya gayret eylerler. (Yahut) o Kur'an'ı Kerim (onlar için) o mükellef insanlar hakkında (bir öğüt) bir ibret verici öğüt (vücude getirmiş olur) onların uyanmalarına, sakınırsa bir vaziyet almalarına bir vesile teşkil eder, haklarında ilâhî delil tamam olmuş olur.

§ Evet.. Allah Teâlâ bir hikmet sahibi yaratıcıdır, peygamberlik vazifesini en yüce bir fıtrette, bir kabiliyette yaratmış olduğu Hz. Muhammed Aleyhisselâma tevdi buyurmuştur. Onun lisanı da bütün lisanların en genişi en fasihi olan Arap dilidir. 0 Yüce Peygamber'e ilk imân edip İslâm dinini yaymaya ilk memur olanlar da necip Arap kavmidir. Binaenaleyh Kur'an'ı Kerim Arap dili üzere nazil olmuştur ki, onun belagat ve fesahatini güzelce takdir eden o muhterem kavim, Kur'an'ın ahkamını bütün ufuklara yaymaya çalışsınlar, bu sayede bütün insanlık ilâhî dinden haberdar olsunlar. Bu, insanlık hakkında bir ilâhî lütfudur, İslâm birliğini temine en uygun bir vesiledir.

Sonra Kur'an'ı Kerim'de cezaya ait âyetlerin veya ibret verici tarihî kıssaların mükerrer şekilde, muhtelif vecihler ile beyan buyurulması da yine insanlık hakkında büyük bir ilâhî lütuftur ki, insanlar bu sayede uyansınlar, dinsizlikten kaçınsınlar, İslâm dinine nail olarak ebedî hayatlarını temine muvaffak olsunlar. Ne muazzam bir ilâhî lütuf!.

 

 

 

114.    Artık şüyhe yok ki, gerçek hükümdar olan Allah Teâlâ pek yücedir. Ve sana vahyedilmesi tamam olmadan evvel Kur'an'ı okumakta acele etme ve de ki: Yarabbü. Benim için ilmi artır.

114. (Artık şüphe yok ki, gerçek hükümdar olan) hâkimiyeti ezelî ve ebedî olup bütün kâinatı kapsamış bulunan (Allah Teâlâ pek yücedir) zatında ve sıfatında mahlukata benzemekten   yücedir,  hiçbir şeyden âciz olmayıp her şeye tam olarak kadirdir. (Ve) Ey Yüce Resulüm!, (sana vahyedilmesi tamam olmadan) Cibril-i  Emin tarafından

getirilip tebliğ edilen herhangi bir âyet-i kerimenin tebliği son bulmadan (evvel Kur'an'ı okumakta acele etme) vahyin sona ermesini bekle, daha tamam olmadan onu okumaya veya başkalarına tebliğ etmeğe başlama. Hepsi de hafızanı olduğu gibi tenvir ve tezyin edecektir, (ve) Habibim!, (de ki: Yarabbü. Benim için ilmi artır) malûmatımı ziyade kıl, Kur'an'ı Kerim'in tamamen inmesiyle kalbimi ilm ve irfan nuru ile doldur.

§ Bu âyeti kerime de insanlığa büyük bir hikmet dersi vermektedir. Şöyle ki Her insan kendisine tebliğ edilen bir hakikati, verilen bir nasihati tam bir ciddiyet ve samimiyetle dinlemelidir ve hiçbir kimse ilmine güvenip bilgisini arttırmaya çalışmadan geri durmamalıdır, İlâhî vahye mazhar olan bir Yüce Peygamber böyle ilminin artmasını niyaz etmekle mükellef olursa artık ümmetin fertlerinden hangi bir kimse, kendi ilmine büyük bir kıymet verebilir de kendisini İlim tahsilinden bilgisinin artmasını temenni etmekten müstağni görebilir mi?. Ibni Mesut Hazretleri bu âyet-i kerimeyi okudukça: "Yarabbi benim ilmimi ve yakinimi arttır" diye dua edermiş.

"Daim oku, yaz; kadrini bil cevher-i ilmin"

"Tahsil-I hüner, hamel insana çelenktir"

 

 

 

115. Yemin olsun ki, bundan evvel Adem'e de tavsiyede bulunmuştuk. 0 ise unuttu ve onun için bir azim de bulmadık.

115.   Bu mübarek âyetler de Adem Aleyh i s selâm'in kıssasını içerir. Onun nasıl bir ilâhî vahye mazhar olduğunu bildiriyor. Meleklerin Hz. Adem'e secde ettiklerini şeytanın ise bu secdeden kaçınarak vesvesesiyle Hz. Adem'in cennetten çıkarılmasına sebebiyet verdiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, Peygamber efendimize geçmiş zatlara ait kıssalardan bazılarını haber vereceğini va'd buyurmuştu. Bu ilâhî va'dini yerine getirmek için Hz. Adem'e ait bir hadiseyi şöylece haber veriyor. (Kasem olsun ki) yani: Yüce zatım hakkı için (bundan evvel) bu zamandan önce, insanlığın başlangıcında (Adem'e de tavsiyede bulunmuştuk) ki, şu ağacın meyvesinden yeme. (o ise unuttu) bu tavsiyeyi hatırlayamadı, o meyveden yiyiverdi (ve onun için bir azim de bulmadık) tavsiye edilen emîrde sebat, metanet göstermiş olmadı. Bir gaflete, bir aldatmaya kapıldı, şeytanın yalan yere yemin edeceğine ihtimâl vermedi.

 

 

 

116.  Ve o vakti ki, Meleklere dedik. Adem'e secde ediniz. Onlar da hemen secde ediverdiler. İblis müstesna, o kaçındı.

116.      (Ve) Resulüm!. Hatırla (o vakti ki) biz (meleklere dedik) şöyle emr ettik ki, Ey Melekler!. (Adem'e secde ediniz) ona karşı saygı gösterir bir vaziyet alınız (onlar da) bütün melekler de (hemen) aldıkları emre binaen (secde ediverdiler) Allah'ın emrine itaatta bulundular. Ancak onların aralarında bulunup bu secde ile kendisi de mükellef olan (iblis müstesna. 0) secde etmedi, kendini beğenir bir vaziyet alarak bu secdeden (kaçındı.)

 

 

 

117.  Biz de demiştik ki: Ey Adem!. Bu şüphesiz senin için ve eşin için bir düşmandır. Sizi cennetten çıkarmasın, sonra meşakkate düşmüş olursun.

117.     (Biz de) o vakit, o şeytanın secdeden kaçındığı zaman bir uyanma vesilesi olmak üzere (demiştik ki: Ey Adem!. Bu) sana secdeden kaçınan, sana karşı büyüklük taslayan iblis (şüphesiz senin için ve eşin) Havva (için bir düşmandır.) Çünkü: İblis, Allah Teâlâ'nın Hazreti Adem hakkındaki lütfunu, iltifat alâmetlerini görünce ona haset etmiş, ona karşı kibirlice, düşmanca bir vaziyet almıştı. Binaenaleyh Ey Âdem!. Uyanık bulun, o iblis'in vesvesesine, aldatmalarına kapılma ki, (sizi cennetten çil-armasın) yani oradan çıkarılmanıza sebebiyet vermiş olmasın (sonra) Ey Âdem!. (Meşakkate düşmüş olursun) cennetten geçici olarak çıkarılıp dünya sıkıntılarına mâruz kalırsın. Hz. Adem'in böyle bir zahmete, meşakkate uğraması, kendisine tâbi olan eşinin uğramasını da gerektireceğinden onu açıklamaya ihtiyaç kalmamıştır.

 

 

 

118.  Muhakkak ki, senin için orada acıkmak da yoktur, çıplak kalmak da yoktur.

118. Ey Adem!. (Muhakkak ki, senin için orada) o cennette, o nimetler yurdunda (acıkmak da yoktur, çıplak kalmak da yoktur) orada her türlü leziz, nefis yiyecekler vardır, orada pek güzel, nuranî elbiseler de vardır.

 

 

 

119. Ve şüphesiz ki, sen orada susamazsın ve güneşin hararetine uğramazsın.

119.   (Ve) Ey Adem!, (şüphesiz ki, sen orada) o cennette (susamazsın) susuz kalmazsın (ve güneşin hararetine uğramazsın) çünkü cennette huzuru bozacak bir arıza yoktur. Cennette bulunanlar nimetlere gömülmüş olarak bir huzur ve sükûn içinde yaşarlar. Artık bu gibi nimetlerden mahrum kalmamak için o iblisin aldatmalarına kapılmamalıdır, onun sözüne, vesvesesine asla kıymet vermemelidir.

 

 

 

120.  Sonra ona şeytan vesvesede bulundu, dedi ki: Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve son bulmayacak bir mülkü göstereyim mi?.

120.   Bu mübarek âyetler, Adem Aleyhisselâm'a şeytanın ne şekilde vesvesede bulunmuş olduğunu bunun neticesinde Hz. Adem ile Havva'nın ne vaziyete düşmüş bulunduklarını bildiriyor. Sonra Hz. Adem'in tövbesi kabul olunarak Allah'ın hidayetine mazhar ve eşiyle beraber yeryüzüne inmekle mükellef olduklarını ve insan nevi ile şeytan arasında düşmanlığın devam edeceğini, ve Cenab-ı Hak'kın hidayetine tâbi olanların sapıklığa, bedbahtlığa uğramayacaklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Cenab-ı Hak'kın Adem Aleyhisselâm'a olan uyarı ve sakındırmasından (sonra ona) Hz. Adem'e (şeytan vesvesede bulundu) onun için aldatıcı telkinlere cür'et etti (dedi ki: Ey Adem!. Sana ebediyet ağacını) yani: Meyvesinden yiyecek kimsenin devamlı bir şekilde yaşayıp cennette kalacağı bir ağacı (ve son bulmayacak bir mülkü) hiçbir şekilde yok olmayacak, değişmeyecek bir mevkii (göstereyim mi?.) ki, sen ondan istifade ederek öyle ebedî bir hayata, bir mevkie sahip olasın.

 

 

 

121.   Artık ikisi de ondan yediler, hemen ikisi için avret mahalleri açılıverdi. Üzerlerine cennetin yaprağından yapıştırmağa başladılar. Ve Adem Rabbine âsi oldu da şaşırdı kaldı.

121.     (Artık) şeytanın bu vesvesesi üzerine (ikisi de) Hz. Adem de, Havva da (ondan) o ağacın meyvesinden (yediler) o husustaki ilâhî yasağı unutmuş, şeytanın aldatmalarına kapılmış oldular. (Hemen ikisi için avret mahalleri açılıverdi) üzerlerindeki nuranî elbiseler yok olarak örtülmeleri edep gereği olan organları açıkta kalmış oldu. Artık o organlarının (üzerlerine cennetin yaprağından) rivayete göre incir ağacının yapraklarından (yapıştırmaya başladılar) bu suretle o organları örtmeğe çalıştılar. (Ve Adem) o ağcın meyvesinden yemekle (Rabbine âsi oldu da şaşırdı kaldı) muradına eremedi, cennette ebedî şekilde kalmak gayesinden geçici olarak mahrum oldu.

§ Gerçek şu ki, Adem Aleyhisselâm, kasden isyanda bulunmuş değildi. Yasaklanan şeyi bir unutma neticesinde yapmış idi. Fakat makamının yüceliğine göre böyle unutmak da onun hakkında bir isyan sayılmıştır. Bununla beraber bu, geçici, dalgınlıktan kaynaklanan bir isyan olduğundan Hz. Adem'e "âsi" denilemez. O haddizatında masumdur, bu unutma da tövbe ettiği için af olunmuştur. Âsi ise isyanında devam eden kimselerdir.

 

 

 

122.  Sonra onu Rabbi seçkin kıldı, tövbesini kabul etti ve onu doğru yola muvaffak buyurdu.

122.     Evet., (sonra onu) Adem Aleyhisselâm'ı (Rabbi) kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Yaratıcısı (seçkin kıldı) onu seçti ve manevî yakınlığına mazhar buyurdu, (tövbesini) de (kabul etti) onu tövbeye muvaffak kıldı, tövbesini kabul ederek kendisini af ve mağfirete nail buyurmuş oldu. (ve onu doğru yola muvaffak buyurdu) onu pişmanlık ve istiğfara ve tövbesinde sebata nail etti, onu masumluk yolunu takibe muvaffak kılmış oldu.

 

 

 

123.       Buyurdu ki: Bazınız, bazınıza düşman olarak hepiniz oradan ininiz ne vakit size benden bir hidayet gelir de kim hidayete tâbi olursa artık sapıklığa düşmez ve bedbahtlığa uğramaz.

123. Allah Teâlâ Hazretleri Adem Aleyhisselâm'ın tövbesini kabul ve onu hidayete kavuşturduktan sonra ona ve eşi Havva'ya vahyederek (buyurdu ki: Bazınız, bazınıza düşman   olarak) yani: İnsanlar arasında ve insanlar ile   şeytanlar arasında dünyevî geçimler, idareler ve dinî, ahlâkî hareketler hususunda bir muhalefet, bir düşmanlık

bulunmak üzere (hepiniz oradan) o cennetten yeryüzüne (ininiz) takdir edilen müddete kadar orada yaşayıp durunuz (ne vakit size benden bir hidayet gelir de) bir kitab, bir resul gönderilmiş bulunur da (kim hidayetime) o Yüce Katımdan gönderilen kitaba, peygambere (tâbi olursa artık) dünyada (dalâlete) sapıklığa düşmez. (Ve) ahirette de (bedbahtlığa uğramaz) binaenaleyh umum insanlık için yegâne selâmet ve hidayet vesilesi, en mukaddes bir ilâhî kitap olan Kur'an'ı Kerim ile Peygamberlerin en üstünü olan Hz. Muhammed Aleyhisselâtü vesselamdır. Artık hakikî bir selâmet ve saadete kavuşmak isteyen her insan için onların hareket rehberi edinmekten başka çareleri yoktur.

§ Hz. Adem için Bakara süresindeki (35) inci âyetin izahına bakınız!.

124. Ve her kim benim zikrimden kaçınırsa artık şüphe yok ki, onun için pek dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak hasrederiz.

124.      Bu mübarek âyetler de Hak Teâlâ'nın zikrinden yüz çevirenlerin ilâhî âyetlere inanmayıp da müşrikçe hareketlerde bulunanların ne kadar mahrumiyetlere uğrayacaklarını ve kör olarka haşrolunacaklarını ihtar ediyor, geçmiş kavimlerin başlarına gelen ve akıl sahipleri içinbirer uyanma vesilesi bulunan felâketlerden ibret alınması gereğine işaret buyuruyor. Eğer azaba uğramaları için takdir edilmiş bir zaman bulunmamış olsa idi sonraki isyankâr kavimlerin de hemen azaba uğramış olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her kim benim zikrimden kaçınırsa) yani: Herhangi bir insan, kendisini ilâhî dine davet eden Kur'an'ı Kerim gibi bir saadet rehberine tâbi olmaktan yüz çevirirse (artık şüphe yok ki, onun için) dünyada veya kabirde veyahut ahiret âleminde (pek dar bir geçim vardır) şiddetli bir vaziyette kalacak, büyük bir azaba tutulacaktır. (Ve onu kıyamet günüde kör olarak hasrederiz) Kabrinden görür bir halde çıkarılacak, sonra mahşere kör bir halde sevkedilecektir.

 

 

 

125.  Der ki: Yarabbü.Ne için beni kör olarak hasrettin ve halbuki, ben görücü idim.

125.    Öyle bir azab hak etmiş olan şahıs dedi ki: Yani muhakkak (derki: Yarabbü. Ne için beni kör olarak hasrettin?.) Beni bugün ne için görmekten mahrum bıraktın? (Ve halbuki, ben) dünyada iken veya kabrimden kalkarken (görüyordum.) Şimdi ne için göremez bir hale getirilmiş bulunmaktayım.

 

 

 

126.  -Allah Teâlâ da- buyuruyor ki: Öyledir. Sana ayetlerimiz geldi, sen hemen onları unutuverdin. Bugün de sen öylece unutulursun.

126.   Allah Teâlâ da ona (buyurur ki,) ilâhî hitap şöylece yönelmiş olacaktır ki: (Öyledir,) sen o gibi harekette bulunmuştun. Şöyle ki: (Sana ayetlerimiz geldi) açık, parlak kanıtlar, deliller gösterildi (sen hemen onları unutuverdîn) âdeta körleştin, onlara bakmadın, hepsini de terk eyledin, İşte (bugünde sen öylece unutulursun) o âyetleri terkettiğin gibi terkedilir, korunmaktan mahrum kalır, azaba mâruz bir halde bırakılırsın. Bu kendi kötü amelinin bir cezasıdır.

 

 

 

127.  Ve israf eden ve Rabbinin âyetlerine imân etmeyen kimseyi böylece cezalandırırız ve ahiretin azabı ise elbette ki, daha şiddetlidir ve daha kalıcıdır.

127.   (Ve israf eden) şehvetine kapılan, kötü isteklerine uyan, Yüce Mabudunun emirlerine boyun eğmeyen (ve Rabbinin âyetlerine imân etmeyen) Yüce Yaratıcının âyetlerini tasdik etmeyip onları inkâr eyleyen dinsiz (kimseyi böylece cezalandırırız.) onu o cinayetinden dolayı böylece cezaya uğratırız (ve ahiretin azabı ise) dünyadaki ve kabirdeki azaplara göre (elbetteki, daha şiddetlidir ve daha kalıcıdır) Ahirette o dinsizlerin gözleri tekrar açılacak, kulakları tekrar işitecek, dilleri tekrar söz söyleyebilecektir. Tâki, kıyametin korkunç felâketlerini görüp işitebilsenler, cehennemdeki yerlerini görüp mâruz kalacakları azapları anlasınlar, yapacakları temennilerinin kabul edilmiyeceğini anlayarak kat kat azap çeker olsunlar, bu da kendileri için azap üzerine azap oluversin.

 

 

 

128.  Onlar için hidayet vesilesi olmadımı ki, onlardan evvel nice asırlar ahalisini helak ettik. Onların yurtlarında yürüyorlar. Şüphe yok ki, bunda güzel akıl sahipleri için büyük ibretler vardır.

128.    (Onlar için) saadet asrındaki inkarcılara karşı bir (vesilei hidayet olmadımı" ki) yani: Onları gafletten uyandırmaya, kendilerine birer ibret dersi olmaya bir sebep teşkil etmiş bulunmadı mı ki, (onlardan evvel nice asırlar ahalisini helak ettik) o kavimleri dinsizlikleri, Peygamberlerini inkâr eylemeleri yüzünden herbirini bir şekilde helake mâruz bırakmıştık. Nuh, Ad, Semud, Lût kavminin ve diğerlerinin tarihî halleri haber verilmiş bulunmaktadır. Artık daha sonra dünyaya gelmiş olan kavimler onlardan birer ibret dersi almalı değil midirler?. Şimdi bunlar (onların) o eski kavimlerin (yurtlarında yürüyorlar) Şam tarafına vesaireye sefer ettikçe onların helak kalıntılarını görmüş oluyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) o eski kavimlere gelmiş olan musibetlerde, felâketlerde (güzel akıl sahipleri için büyük ibretler vardır.) onların o müthiş tarihî hallerini göz önüne almalı, onların takib etmiş oldukları kâfirce yollardan sakınmalı ilâhî dinin gösterdiği selâmet ve saadet yolundan asla ayrılmamalıdır. Bundan başka kurtuluş ve hidayet yolu yoktur.

 

 

 

129.  Ve eğer Rabbinden önceden verilmiş bir söz ve tâyin edilmiş bir müddet olmasa idi elbette büyük bir azap lâzım gelirdi.

129.     (Ve eğer Rabbinden önceden verilmiş bir söz) olmasa idi, ezelî alemde tecelli -etmiş bir ilâhî takdir bulunmasa idi (ve tâyin edilmiş bir müddet olmasa idi) onların ölmeleri, helake uğramaları için belirli bir vakit takdir edilmiş bulunmasa idi (elbette büyük bir azab lâzım gelirdi) onları daha dünyadalarken hemen en dehşetli bir felâket yakalardı, onlar da eski kavimler gibi derhal helak olup gitmiş olurlardı. Fakat bir ilâhî rahmet eseridir ki, şimdiki birçok inkarcılar, günahkârlara bir uyanma müddeti verilmiş oluyor. Bunları Cenab-ı Hak hemen kahrederek azap etmiyor. Artık bunlar düşünmeli, daha fırsat elde iken uyanıp hakka dönmelidirler. Kulluk vazifesini ifaya çalışarak maddî ve manevî helakten korunulmalarını Hak Teâlâ'dan niyaz eylemelidirler. Bu gibi inkarcıların hali elbetteki müminleri müteessir etmektedir. Cenab-ı Hak güzel sabır ihsan buyursun.

 

 

 

130.  Artık onların dediklerine sabret ve güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel Rabbine hamd ile teşbihte bulun. Ve gece saatlerinde de teşbih et ve gündüzün etrafında da. Tâki sen hoşnut olasın.

130.    Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in sabır ile ve belirli vakitlerde namaz kılmakla ve kendi ehli beytine de namaz ile emretmekle mükellef bulunduğunu bildiriyor. Ve bir takım kâfirlerin bir imtihan için geçici olarak elde etmiş oldukları dünya varlıklarına iltifat edilmemesini ihtar, İmân ve takva sahibi için va'dedilen rızkın ve akıbetin ise temenniye değer olduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Yüce Resulüm!, (onların) o inkarcıların (dediklerine sabret) onların inkarcı, alaycı lakırdılarından dolayı üzülme, onlar mutlaka cezalandırılacaklardır. Bu ilâhî emir Resûl-i Ekrem hakkında bir teselli etme mahiyetinde ve kolayca sabretmesini sağlayıcıdır. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel Rabbine hamd ile teşbihte bulun) yani: Bu vakitlerde Cenab-ı Hak'ka hamdederek sabah, öğle ve ikindi namazlarını kıl (ve gece saatlerinde de teşbih et) yani: Akşam ile yatsı namazlarını da eda et. (Ve) özellikle (gündüzün etrafında da) öyle nefsin istirahate meyilli olduğu vakitlerde de nefsine hâkim olup öyle pek büyük meziyeti, fazileti içine alan sabah ve akşam namazlarını edaya devam eyle (tâki,) Ey Yüce Sevgili. (Sen hoşnut olasın) öyle bir ibadete muvaffakiyetle bir kalbî istirahata eresin, nefsin için razı olacağın tecellilere Allah katında kavuşasın. Hz. Peygamber hakkında ne büyük bir müjde, bir ilâhî iltifat!.

§ Bir yoruma göre gecenin saatleriyle gündüzün etrafındaki tabirler ile nafile namazlara ait vakitlere işaret olunmuştur. Bu takdirde beyan buyurulan namazlardan maksat, beş vakit farz namazlar ile nafile namazlardan ibarettir.

 

 

 

131.      Ve gözlerini uzatma, o şeye ki: Onunla kâfirlerden bazı zümreleri dünya hayatının bir ziyneti olmak üzere faidelendirmişizdir, onları o şeyde imtihana tâbi tutmak için ve Rabbin rızkı ise hayırlıdır ve daha devamlıdır.

131. (Ve) Ey Kâinatın iftiharı!. (Gözlerini uzatma) yani: İltifat etme, bir kıymet verme, bir meyil ve rağbet gösterme (o şeye ki,) o dünyevî gösterişe ki, (onunla kâfirlerden bazı   zümreleri) bir takım sınıfları, taifeleri (dünya hayatının bir ziyneti) bir süsü (olmak üzere faidelendirmişizdir) bunların haddizatında ise onlar için bir ciddî menfaati

yoktur. (Onları o şeyde) o elde etmiş oldukları süs ve servet hakkında (imtihana tâbi tutmak için) kendilerine o ziynetler verilmiştir. Onlar, bu nimetleri kendilerine vermiş olan Yüce Yaratıcı Hazretlerini bilmez, onun varlığını, birliğini, kudretini tasdik etmezlerse, onlar bu nimetlerin şükrünü ifada bulunmazlarsa elbette ki, bu yüzden ahirette azaba uğratılacaklardır. Çok kere bu nimetler de daha dünyadalarken ellerinden çıkar. (Ve Rabbin rızık ise) yani: Ey Yüce Resul!. Cenab'ı Hak'kın sana verdiği peygamberlik ve hidayet ise veya sana ahirette vereceği nimetler ise haddizatında (hayırlıdır) öyle bir takım inkarcılara dünyada iken verilmiş olan fâni şeyler gibi değildir, (ve) sana ihsan buyurulan nimetler (daha devamlıdır) onlar asla zeval bulmayacaktır. 0 dünyevî varlıklar, ziynetler ise birgün son bulup elden çıkacaktır.

 

 

 

132. Ailene namazı emret, ve sen de onun üzerine sabret, biz senden bir rızk istemiyoruz, seni biz rızıklandırırız. Akibet ise takva içindir.

132.   Ve Ey Yüce Peygamber!. (Ailene namaz ile emret) yani: Ehlibeytine veya sana tâbi olan ümmetine namaz kılmalarını emreyle, onlar da namaz ile mükelleftirler. Onlar da namaza devam etsinler (ve sen de onnu üzerine sabret) namaza devam eyle, geçim işleri ile meşgul olmak gibi şeyler namaza mâni olmasın. (Biz senden bir rızk istemiyoruz) yani: Nefsine veya çoluk çocuğuna rızık vermekle seni mükellef tutmuyoruz, onların rızkını sen verecek değilsin. Veya biz senin namazından istifade edecek değiliz, ondan faydalanacak olan yine sensin, (seni bîz rızıklandırırız) evet.. Seni de, aile fertlerini de, başkalarını da rızıklandıran sizlerin kerem sahibi olan Yaratıcınızdır. (âkibet ise) güzel, temenniye değer bir gelecek ise (takva içindir) yani: Takva sahibi zatlar için takdir edilmiştir, akvâ sahibi mümin, herhalde hamd-u senaya lâyık bir âkibete, ebedî bir varlığa kavuşacaktır. Hak Teâlâ onların geleceğini güvenli kılmıştır. Ne büyük bir muvaffakiyet!.

§ Rivayete göre bu âyet-i kerime nazil olduktan sonra Peygamber efendimiz her sabah muhterem kızı olan Hz. Fatma ile damadı Hz. Ali'nin bulunduğu yere gider, "Namaz" diye buyururdu. Binaenaleyh her müslüman için de lâzımdır ki: Kendi çoluk çocuğunu, akrabasını namaza teşvik ve özendirmede bulunsun.

Ve yine rivayet olunuyor ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, ehlibeytine bir zarar sabet etse onlara namaz ile emreder ve bu âyet-i kerimeyi okurmuş.

 

 

 

133.  Ve dediler ki: Rabbinden bize bir âyet getirmeli değil mi idi?. Onlara evvelki sahifelerde olanın beyanı gelmiş değil midir?.

133.    Bu mübarek âyetler, kendilerine bir âyet bir mucize geldiğini söyleyen inkarcılara verilen ilâhî cevabı bildiriyor. Bize bir peygamber gelmedi diye mazeret ileri sürememeleri için kendilerine Resulûllah'ın gönderildiğini, artık imân edenler ile etmeyenlerin âkibetlerini beklemelerini ve ileride hangi zümrenin doğru yolu takibetmiş olduğunun görüleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Asrı saadetteki bir takım inkarcılar inkârlarına devamettiler (ve dediler ki:) Muhammed -Aleyhisselâm-(Rabbinden bize) peygamberlik iddiasına dalâlet eden (bir âyet) bir mucize, bir hârika (getirmeli değil mi idî?.) İşte onların bu gibi gerçek dışı iddalarına karşı Cenab'ı Hak, Resûl-i Ekrem'ine sabretmesini emretmiş olduğu gibi o inkarcıları red içinde buyuruyor ki: (Onlara evvelki sahifelerde olanın beyanı gelmiş değilmidir?.) Elbette ki, gelmiştir. Bütün bunlar, Hz. Muhammed'in peygamberliğini gösteren birer âyettir. Artık ne için bir âyet gelmedi diye iddiada bulunuyorlar?

Evet.. Tevrat, İncil gibi semavî kitaplarda Son Peygamber Hazretlerinin vasıfları yazıl idi. Sonra Kur'an'ı Kerim'de de o kitaplarda var olan geçmiş miletlere ait kıssalar ve daha nice hikmetli nasihatlar, hakikatlar mevcut bulunmaktadır. Halbuki, Peygamber Efendimiz, kırk yaşına kadar asla okumamış, yazmamış, kimseden bu mevzulara dair bir şey işitip zapteylememişti. Onun böyle ümmi olduğunu bütün kavmi biliyordu. Artık böyle bir zat: Kur'an'ı Kerim gibi bir ebedî mucizeyi tebliğe muvaffak olursa, bu, onun peygamberliği için, pek büyük bir âyet, bir delil teşkil etmiş olmaz mı?. Neden bunu düşünmüyorlardı. Bu âyet-i kerimede şuna da işaret vardır ki: 0 inkarcı kimseler, Tevrat, Incilgibi kitapları okumuşlardır. Vaktiyle Peygamberlerini Ikâr eden kavimlerin başlarına ne felâketler gelmiş olduğunu o kitaplar bildirmektedir, artık kendilerinin başlarına da böyle bir felâketin gelebileceğini hiç düşünmezler mi?. Nedir o kadar gaflet, cehalet!.

 

 

 

134.   Ve eğer biz onları ondan evvel bir azab ile helak etmiş olsa idik, elbette diyeceklerdi ki: Ey Rabbimiz!. Bize bir Peygamber göndermeli değil mi idin ki, bir zillete ve rüsvaylığa düşmeden evvel senin âyetlerine tâbi olsa idik?

134.   Hayır.. Bu inkarcılara da açık delil, mucize gelmiş bulunuyor, bunu inkâra hakları yoktur. (Ve eğer biz onları) o inkarcıları bu küfür ve isyanları sebebiyle (ondan evvel) bir açık delil bir mucize göstermekten veya Hz. Muhammed'i Peygamber göndermekten önce (bir azap ile helak etmiş olsa idik) yani: Onları dünyada köklerinden koparıp atarak gibi bir şekilde cezalandırsa idik (elbette) kıyamet günü (diyeceklerdir ki: Ey Rabbimizl. Bize) bir kitap ile beraber (bir Peygamber göndermeli değil mi idin ki,) biz şimdi böyle bir azap ile (bir zillete ve) cehalet sebebiyle yapmış olduğumuz isyanlardan dolayı (rüsvaylığa düşmeden evvel senin) bize gönderilmiş olan (âyetlerine tâbi olsa idik) de o sayede kurtuluşa ermiş, böyle bir azaba uğramaktan kurtulmuş bulunsa idik?. Fakat onlara Hz. Muhammed, Peygamber olarak gönderildi, Kur'an'ı Kerim gibi nice âyetleri içeren bir kitap ihsan edildi, onlar ise bunu takdir edemediler, daha sonra ahirette bunu tasdike mecbur olacaklar "evet.. Bize uyarıcı geldi, biz ise onu yalanladık" diye itirafta bulunacaklardır. Ne yazık ki, artık bu itirafın kendilerine bir faidesi olmayacaktır. Artık zamanı geçmiştir.

 

 

 

135.  De ki: Hepsi gözlemektedir. Artık siz de gözleyiniz. Yakında bileceksinizdir ki, doğru yol sahipleri kimlerdir ve hidayete ermiş olanlar kimlerdir.

135. Yüce Resulüm!. 0 inkarcılara (de ki: Hepsi gözlemektedir) bizden ve sizden herkes, beklemektedir. Bakalım, bizimle sizin durumlarımızın sonu ne olacaktır, (artık siz de gözleyiniz) durunuz, cahilce bir bekleyişte bulunun. (Yakında) yani ölünce veya kıyamet gününde (bileceksinizdir ki, doğru yol sahipleri kimlerdir, hidayete ermiş olanlar kimlerdir) yani: Sapıklıktan uzak bulunmuş, kendilerine faydalı olan şeylere kavuşmuş, zararlı olan şeylerden kaçınmış, selâmete ermiş olan zatların kimler olduğu yakında meydana çıkacaktır. Evet.. Bütün inkarcılar, ahirette inananların ne kadar doğru bir yol takibetmiş, ne kadar hidayete, saadete kavuşmuş olduklarını anlayacaklardır. Kendilerinin de ne büyük sapıklıklar içinde yaşamış olduklarını anlayarak cismanî ve ruhanî azaplar içinde kalacaklardır. Bununla birlikte birçok inkarcılara karşı Resûl-i Ekrem'in ve eshabı kiramının yüksek mahiyetleri, faziletleri dünyada iken de tecelli etmiş, ehlî Islâmın az bir müddet içinde ne kadar fütuhat, başarılar elde etmiş oldukları görülmüştür. Güzel bir âkibet, pek nuranî bir gelecek ehli İmân için takdir edilmiştir. Cenab-ı Hak cümlemizi İmân şerefinden mahrum buyurmasın Amin.. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.


Sonraki Sayfa