|
20.TA HA
SURESİ
Bu mübarek sûre, Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Yüz otuzbeş âyeti kerimeyi içermektedir. Bir ismi
de "Sûretü'lKelim" dir.
Başlıca konulan: Allah
Teâlâ'nın birliğini, kudret ve büyüklüğünü, hakimiyetini beyandan ve Resûl-i
Ekrem'i teselli ederek onun başarılara kavuşacağını kendisine müjdelemekten
ibarettir. Hz. Musa'nın da ibret verici olan kıssasını, yüksek mevkiini,
muvaffakiyetlerini genişçe izah etmektedir. Firavun'un helakini, İsrail
oğullarının selâmet sahasına kavuştuğunu ve bazı cahilce hallere cür'et
göstermiş olduklarını da bildirmektedir. Adem Aleyhisselâm'ın kıssasına ve
şeytanın aldatıcı hareketlerine de işaret buyurarak bütün insanlığı uyanmaya,
düşünmeye, hakikî geleceği temin etmeye çağırmaktadır.
1. Tâ, Hâ.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an'ı Kerim'in ne gibi bir hikmet ve menfaata binaen indirilmiş olduğunu
bildiriyor. Bu mukaddes kitabın ne kadar yüce vasıflara, ne kadar güzel isimlere
sahip olan bir ulu zat tarafından insanlığa ihsan buyurulmuş olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta ha) kelimesi, hurûfu mukattaadandır,
müteşabihierden sayılacağı için mânâsını Allah'ın ilmine havale ederiz. Bununla
beraber, tefsircilerin bu hususta birçok yorumları vardır. Bu cümleden olarak
deniliyor ki, bu kelime, bu sûrenin bir ismidir. Veya Resûl-i Ekrem'in bir
ismidir. Veyahut Allah'ın isimlerindendir. Bir yoruma göre de tâ, taharete, ha
da hidayete işarettir. Sanki denilmiş oluyor ki: Ey günahlardan arınmış, ve ey
insanlar için bir hidayet rehberi olan yüce Peygamberi. Caferi Sadık'tan rivayet
edildiğine göre de tâ, ehli beytin temizliğine, hâ da onların hidayetine
işarettir. Selabi'ye göre de Tâ, Tuba ağacıdır, hâ da hâviyeden, cehennemden
ibarettir. Bununla sanki cennete ve cehenneme yemin edilmiş oluyor. Ta Ha'nın "Ya
Böcül" demek olduğu da rivayet olunuyor.
2. Kur'an'ı sana meşakkate
düşesin diye indirmedik.
2. Hak Teâlâ Hazretleri,
Yüce Peygamberine hitaben buyruyor ki: E'y Resulüm!. (Kur'an'ı sana) Cibril'i
Emin vasıtasiyle Levh-i Mahfuz'dan (indirmedik ki, meşakkate düşesin) nefsine
zahmet veresin, üzüntüler içinde kalasın.
Bu âyet-i kerimenin iniş
sebebi hususunda deniliyor ki: Peygamber efendimiz geceleri pek çok nafile namaz
kılıyor, ibadetle meşgul oluyor, ayakta çokça durduğundan mübarek ayakları
şişiyordu. Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş taifesinin imân etmelerini pek
çok arzu ediyor, onların küfründen dolayı pek fazla üzülüyordu. İşte bu gibi
sebeplerden dolayı buyurulmuş oluyor ki: Ey Yüce Peygamber!. Senin
peygamberlikle görevli, Kur'an'ı Kerim'e nail olman, nefsine fazla zahmet vermek
için değildir, senin vazifen dengeli hareket etmektir, hem kolaylıkçı olan İslâm
dinine ait ibadetlerde bulun, bu yüce dini ümmetine tebliğ et, hem de nefsine
kolaylık göster, kendini fazla yorma ve hakkı kabul etmeyenlerin hallerinden
dolayı da kendini üzüntüler içinde bırakma. Sen vazifeni ifa etmekte
bulunuyorsun.
Diğer bir rivayete göre de
Ebu Cehl, Velid ibnü Mugayyire gibi bazı müşrikler, Resûl-i Ekrem'e demişler ki:
"Sen bedbahtlığa düştün, çünkü sen babaların dinini terkettin" Resûl-i Zişân da
demiş ki: "yok ben âlemlere rahmet olarak gönderildim" o müşrikler de yine
iddialarını tekrar etmişler, işte onları red için bu âyet-i kerime nazil olmuş,
Kur'an'ı Kerim'in inişi, Hz. Peygamber'in bunu ümmetine tebliği, bir
bedbahtlığa, bir meşakkate asla sebep olamayacağı bildirilmiştir.
3. Ancak korkar kimseler
bir öğüt -olmak üzere indirdik-
3. Evet.. Buyuruluyor ki:
Ey Yüce Habib!. Kur'an'ın inmesi seni meşakkate, mutsuzluğa düşürmek için
değildir, biz o Kur'an'ı (ancak korkar) Allah'ın azabından korku ve kaygı içinde
bulunan (kimselere bir öğüt.) bir nasihat, bir uyanış vesilesi olmak üzere
indirdik, kalplerinde incelik, hakkı kabul etmek yeteneği olan kimseler o Kur'an-ı
Kerim'in beyanatından yararlanırlar, hayatlarını tanzime çalışırlar,
istikballerini temin etmiş bulunurlar.
4. Yeri ve yüksek gökleri
yaratan zat tarafından tedricen indirilmiştir.
4. Evet..Kur'an'ı
Kerim, bir mukaddes kitaptır ki: (Yeri ve yüksek gökleri yaratan zat tarafından
indirilmiştir) öyle muazzam âlemleri var eden bir hikmet sahibi Yaratıcı, bu
Kur'an'ı Kerim'i insanlığa ihsan buyurmuştur. Artık bu nübarek kitabın ne kadar
faideli, ne kadar hikmetli olduğu açıktır. Böyle yüce bir kitap, insanlığı
külfete, meşakkate bedbahtlığa elbette ki, asla uğratmaz. Bu ilâhî kitap, kendi
ahkamına riayet edenleri selâmete, saadete, ilâhî lütfa kavuşturur, o bütün
insanlık için en büyük bir yükselme vesiledir. Elverir ki, onun gösterdiği
hidayet yolu takibedilsin.
5. 0 Rahman olan zattır
ki, arş üzerine hâkim olmuştur.
5. (Ve) Kur'an'ı
Kerim'i indiren yüce ve Ulu Allah (o Rahman olan zattır ki,) bütün eserleri,
bütün hükümleri birer rahmet ve şefkat eseri bulunan Yüce Yaratıcıdır ki, (arş
üzerine hâkim olmuştur.) onun saltanatı, hâkimiyeti bütün kâinatı içine alır,
onun hükmü bütün âlemlerde geçerlidir. Binaenaleyh Kur'an'ı Kerim'i idirmiş
olması da onun rahmet hükümlerinden ibaret bulunmuştur. Artık öyle bir rahmet
eseri insanlık için elbette saadete vesile olur, bir zahmet ve meşakkate asla
sebebiyet vermiş olamaz.
6. Göklerde ne varsa ve
yerde ne varsa, ve ikisinin arasında ne varsa ve nemli toprağın altında ne varsa
hepsi onundur.
6. Evet.. 0 zaman ve
mekâna ihtiyaçtan yüce olan Ezelî Yaratıcı, bütün kâinata hâkimdir, bütün
mahlûkat, onun yaratmasının birer eseridir, hepsinin üzerinde hâkim ve tasarruf
sahibi olan 0 Yüce Yaratıcıdır. Bu cümleden olarak (göklerde ne varsa) bütün
melekler, bütün gök cisimleri (ve yerde ne varsa) bütün insanlar, madenler,
servetler (ve ikisinin arasında ne varsa) bütün bulutlar, hava tabakaları
vesaire (ve nemli toprağın altında ne varsa) yani: Yer küresinin altında diğer
tabakalar adına ne varsa (hepsi) de (onundur) bütün bunlar o Ezelî yaratıcının
birer kudret eseridir, her birisinde hâkim ve tasarruf sahibi olan, o hikmet
sahibi olan Yaratıcıdır. 0 dilediğini var eder, dilediğini yok eder. Onun asla
ortak ve benzeri yoktur. Bütün bu âlemlerdeki durumları hakkiyle bilendir, onun
bütün bu âlemlerdeki tasarruflar! birer hikmet ve fayda gereğidir.
7. Ve sen sözü izhar etsen
de etmesen de eşittir. Çünkü o, şüphe yok gizliyi de daha gizlice olanı da
bilir.
7. Evet.. Allah Teâlâ
bütün kâinata hâkimdir, her şeyi tam mânâsıyle bilicidir (ve) Ey insani, (sen
sözü izhar etsen de) dua ve niyazını ne kadar açıkça yapacak olsan da ve bilakis
gizleyip izhar ve ilân etmesen de Cenab'ı Hak'ka göre eşittir (Çünkü o) Yüce
Yaratıcı (şüphe yok gizliyi de daha gizlice olanı da bilir) bütün kalplerde olan
sırları bilir, bütün kalplere gelip de telâffuz olunmayan kuruntuları da tamamen
bilir. Buna inanmışızdır. Binaenaleyh o Yüce Mabud, kendisine yapılan
ibadetleri, yakarışları da tamamen bilir. Bu hususta fazla feryat ve figana,
bünyenin selâmetini bozacak şekilde dinî merasim yapmaya da lüzum yoktur. 0
Hikmet Sahibi Yaratıcı, kullarının ne derecelerde saffet ve samimiyetle
ibadette, yalvarıp yakarmada bulunduklarını tamamen bilir, onun mukaddes
isimlerini anacak onlar ile kuluk dillerini süsleyip aydınlatmalarını da
hakkiyle bilir, onları lâyık oldukları âkibetlere kavuşturur.
8. Allah Teâlâ'dır ki,
ondan başka ilâh yoktur, onun için en güzel isimler vardır.
8. 0 kemal sıfatları
zikrolunan Yüce Mabûd (Allah Teâlâ'dır ki,) bütün mahlûkatın Yaratıcısıdır,
rızkını verendir, hepsinin ahval ve tavırlarını bilendir. İşte (ondan başka ilâh
yoktur) Ilahlık, Yaratıcılık, Mâbutluk O'na mahsustur. (Onun için en güzel
isimler vardır) Evet.. Onun binlerce mukaddes ismi vardır. Cümleden olarak
doksan dokuz yüce ismi Kur'an'ı Kerim'de ve hadis kitaplarında zikredilmiştir.
İşte yaratıcılık, sahiplik, âlimlik, rahmanlık isimleri, sıfatları da bu
cümledendir. Binaenaleyh bizim üzerimizde hâkim, tasarruf sahibi olan o ezelî
Yaratıcıdır. Bizim bütün hallerimizi, dua ve niyazımızı o Yüce Mabud hakkiyle
bilicidir. Artık o Yüce Yaratanımıza tam bir samimiyetle kulluk arzında
bulunmak, onun rahmetine iltica ederek onun lütfuna nail olma ümidimizi kesmemek
bizim için bir kulluk vazifesidir. Nitekim Hz. Musa gibi azim sahibi
Peygamberler de böyle dua ve niyaz ile, kulluk sunmakla mükellef bulunmuşlardı.
9. Ve sana Musa'nın kıssası
gelmedi mi?.
9. Bu mübarek âyetler,
Kur'an'ı Kerim'in hükümlerini tebliğ ile vazifeli olan Resûl-i Ekrem'in bu
uğurda birçok zahmetlere katlanabilmesi için nazik kalbini takviye ediyor. Bu
hususta Hz. Musa gibi bir kısım Peygamberlerin de ne kadar üzüntülere uğramış
oldukları halde sabr ve sebattan ayrılmamış olduklarını bir teselli vesilesi
olmak üzere beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana Musa'nın
kıssası gelmedi mi?.) Evet.. Geldi, Kur'an-ı Kerim'de onun peygamberlik
vazifesini nasıl ifa etmiş, o uğurda nelere katlanmış olduğuna dair malûmat
verilmiştir.
10. O vakit ki, o bir
ateş görmüş de ailesine demişti ki: Durunuz, ben şüphesiz bir ateş gördüm, belki
ondan size bir aydınlık getiririm, yahut ateşin yanında bir rehber bulurum.
10. (O vakit ki, o)
Hz. Musa, Şuayb Aleyhisselâm'ı Medyen'de bırakıp kendisi annesini ve kardeşini
ziyaret için eşi ile beraber Mısır'a doğru yola çıkmış, Tur'un batı tarafında
bulunan Tuva vadisine gelince geceleyin bir çocuğu dünyaya gelmişti. O pek
karanlık gecede ışıksız kalmışlar, âdeta yollarını şaşırmışlardı. Derken, Hz.
Musa karşıdan (bir ateş görmüş de ailesine demişti ki:) Siz burada (durunuz)
buradan ayrılmayınız (ben şüphesiz bir ateş gördüm) karşımda bir ateşin
parıldanmasını pek açık, şüpheden uzak bir şekilde gördüm. (Belki ondan size bir
aydınlık) bir parça kor, bir iktibas edilmiş alev (getiririm) bulunduğumuz
muhiti biraz aydınlatmış oluruz (yahut ateşin yanında bir rehber bulurum.) da
bize gideceğimiz yolu gösterir.
11. Vaktaki, ateşin yanına
geldi. Ya Musa!. Diye nida olundu.
11. (Vaktaki) Hz.
Musa, ailesinden ayrılıp karşıdan gördüğü (ateşin yanına geldi) baştan başa
yeşil bir ağaç gördü ki, her tarafını bir beyaz ateş kuşatmıştı. Bu ateş, bir
pırıltıdan ibaret olup ağaca asla bir zarar vermiyor, onu aydınlıklar içinde
bırakmış bulunuyordu. Zaten bu, bir ateş değil, bir ilâhî nurun tecellisinden
ibaret bulunmuştu. İşte bu ağacın yanına gelince (Ya Musa!, diye nida olundu) bu
hitab, zaman ve mekândan münezzeh olan Allah Teâlâ tarafından Hz. Musa'ya
yönelmiş olan bir iltifat idi.
12. Şüphe yok benim, ben
senin Rabbinim. İmdi pabuçlarını çıkar. Muhakkak ki, sen mübarek bir vadide,
Tuvadasın.
12. Ya Musa!. Sana
hitabeden (şüphe yok ki, benim) Ben Yüce Yaratıcıyım. Evet.. (Ben senin
Rabbinim) benden başkası değildir sana hitabeden (İmdi pabuçlarını çıkar) çünkü
mukaddes bir mevkide, bir ibadette bulunurken ayakkabıları çıkarmak edep
gereğidir, tevazu ve hürmet alâmetidir. (Muhakkak ki, sen) Ey Kelîmullah!.
(Mübarek bir vadide) yani: (Tuva) denilen kutsal bir mevki (desin) Hz. Musa da
hemen ayakkabılarını çıkarıp vadinin ötesine atıverdi. Burada şuna da işaret
vardır ki: Bir insan, Cenab'ı Hak'ka ibadet edeceği zaman onun dışındaki
şeylerden mümkün mertebe ayrılmağa çalışmalıdır, dünya varlığına iltifat
etmiyerek tam bir saflık ve samimiyetle hakka yönelmelidir, bir kalp huzuru ile
kulluk görevini ifaya gayret göstermelidir.
13. Ve ben seni seçtim,
şimdi vahyolunacak şeyi dinle.
13. (Ve) Allah
tarafından Hz. Musa'ya hitabedilerek buyuruldu ki: (Ben seni ihtiyar ettim) seni
peygamberlik ve risalet için seçtim, artık sen (şimdi) sana yüce katımdan (vahyolunacak
şeyi dinle) o kutsal beyanatı tam bir huzur ile almaya hazır ol.
14. Şüphe yok ki, ben, ben
Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. İmdi bana ibadette bulun, ve beni anmak için
namaz kıl.
14. Ya Musa!. (Şüphe yok
ki, ben) sana böyle hitabta, vahiyde bulunan zat, evet., (ben. Allah'ım) ortak
ve benzerden münezzeh bulunan ezelî mabudum, (benden başka ilâh yoktur)
ilahlık ve mâbutluk benim bir olan zatıma mahsustur. (İmdi bana ibadette bulun)
başkalarına ibadet edilmesi asla caiz olamaz. (Ve beni anmak) hatırlamak
ve tefekkür edebilmek (için
namaz kıl) öyle pek faziletli bir ibadete devam et. İnsan o sayede Yüce
Yaratıcısına manen yönelmiş; kalbini, lisanını Allah'ı zikir ile aydınlatarak
başkalarından alâkasını kesmiş bulunur.
15. Şüphe yok ki, kıyamet
gelecektir, az kalıyor ki, onu gizliyeyim. Ta ki, her nefs çalıştığı şey ile
cezalandırılsın.
15. Evet.. İnsan daha
hayatta iken ibadet ve itaatde bulunarak geleceğini temine çalışmalıdır, bu
hayat ise geçicidir (şüphe yok ki, kıyamet gelecektir.) artık kıyamet gelmeden
kaybedilen! kazanmaya gayret etmelidir, (az kalıyor ki, onu gizliyeyim) yani: 0
kıyametin ne zaman kopacağını hiçbir kimseye haber vermek istemiyorum, çünkü
onun gününü, halka telkin etmek hikmete aykırıdır. Fakat onun gerçekleşeceği
muhakkaktır (ta ki her nefs) bu dünyada iken (çalıştığı şey ile) o kıyamet
gününde (cezalandırılsın) yaptığı hayır ve şerrin mükâfat ve cezasına kavuşsun.
16. Sakın ona -o saate-
inanmayıp hevasına tâbi olan kimse, seni ondan alıkoymasın. Sonra helak olursun.
16. Ey Resulüm Musa!.
(Sakın ona) o kıyamet saatine (inanmayıp da hevasına tâbi olan kimse) fâni
zevklere, varlıklara esir bulunan herhangi bir şahıs (seni ondan) ahiret
hayatını düşünmekten, namaz gibi, kulluk vazifesini ifadan (alıkoymasın) seni
başka yöne sevk eylemesin (sonra helak olursun) çünkü ahiret fikrinden gafil
bulunmak namaz gibi dinî vazifeleri ifadan kaçınmak manevî helaki, gerektirir,
ebedî mahrumiyetlere, azaplara sebebtir. Gerçekten de zaman insanları aldatmaya
çalışan, insanları ahiret fikrinden, ibadet zevkinden mahrum bırakmak isteyen
şeytan tabiatlı kimseler bulunabilir. Fakat akıllı, düşünen bir zat, onların o
aldatmalarına kapılmaz, onlara asla tâbi olmaz, uhdesine düşen vazifeleri
yaparak hakikî istikbalini temine muvaffak olur.
"Ver cilayı itilâ mir'atı
istikbalma"
"Bakma halkı âlemin tezyif
"ü istin sanına"
17. Ya Musa!. Nedir o sağ
elinde olan?.
17. Bu mübarek
âyetler, Musa Aleyh i s selâm'in hakkında büyük bir iltifat olmak üzere Cenab-ı
Hak ile vahiy yoluyla konuşmaya muvaffak olduğunu bildiriyor. Hz. Musa'nın
elindeki âsâ ile kendi mübarek elinin ne kadar harikulade birer vaziyet alarak
kendisi için birer mucize teşkil etmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Allah Teâlâ Hazretleri Musa Aleyhisselâm'a iltifat için, onun ilâhî hitaplara
iyice alışması için tekrar seslenerek buyurdu ki: (Ya Musa!. Nedir o sağ elinde
olan?.) yani: Sen o asanın ve onu tutan elin birer mucize olarak nasıl birer
mahiyet alacaklarını biliyor musun?. Cenab-ı Hak, her şeyi tam manâsıyla
bildiğinden onun böyle bir sorusu, bir iltifat içindir, muhatabın nazarı
dikkatini çekmek içindir, birnice hakikatların ortaya çıkmasına vesile olması
içindir.
18. Dedi ki: 0 benim
âsamdır, ona dayanırım ve onunla koyunlarımın üzerine -yaprak- silkerim ve benim
için onda başka menfaatler de vardır.
18. Musa Aleyhisselâm da
cevaben (dedi ki:) Yarabbü. Mukaddes zatına malûm olduğu üzere (o benim âsamdır)
o bana bir ilâhî lütuftur, (ona dayanırım) yürürken ve yorulurken ona dayanır,
ondan istifade eylerim (ve onunla koyunlarımın üzerine) ağaç yapraklarını
(silkerim) koyunlar o yaprakları yer, onlardan faidelenirler (ve benim için
onda) o asada daha (başka menfaatler de vardır) meselâ: 0 âsâ ile kuyulardan su
çekilir, bir takım zararlı hayvanlar koğulabilir, bazı şeyler onun üzerine
atılarak taşınması kolaylaştırılmış olur veya onunla bir gölgelik temin edilmiş
olabilir. Musa Aleyhisselâm'ın bu beyanatı, Allah Teâlâ Hazretleriyle çok
konuşma şerefine nail olması içindi. Ve yine denilebilir ki: Bu beyanat, Cenab-ı
Hakka karşı şükür vazifesini ifa maksadına dayanıyordu. Çünkü o âsâyı Hz.
Musa'ya ihsan eden, Yüce Yaratıcı hazretleridir. Artık o asadan o kadar istifade
ettiğini arzetmesi, kendisine verilen nimetlerden ne kadar çok istifade ettiğini
itiraf ile gerçekte nimeti veren Allah Teâlâ'ya şükür arzında bulunmak maksadına
yöneliktir.
19. Buyurdu ki: Ey Musa!.
Onu -elinden- bira ki ver.
19. Musa Aleyhisselâm'ın
ifadesi üzerine Allah Teâlâ Hazretleri (buyurdu ki: Ey Musa!. Onu) o âsâyı
elinden (bırakıver) yere at, ta ki, onun daha nice faideleri, harikulade
vaziyetleri olduğu görülüp anlaşılsın, Allah'ın kudreti ile ne hârikaların
vücude gelebileceği herkesçe bilinsin.
20. Hemen bırakıverdi, o
derhal koşar bir yılan kesildi.
20. Hz. Musa da almış
olduğu o ilâhî emre binaen elindeki âsâyı (hemen bırakıverdi) onu yeryüzüne attı
(o) âsâ (derhal bir koşar yılan kesildi) o âsâ yere atılınca hemen kalınlığında
sarı bir yılan kesilmiş, sonra şişerek büyümüş, muhtelif şekiller almış. Bu
yılana uzunca bir şekil aldığı için "Su'bân" ve ak renkli bir yılan kesildiği
için de (can) namı verilmiştir.
21. Buyurdu ki: Onu tut ve
korkma. Biz onu evvelki şekline iade ederiz.
21. Âsâ, öyle müthiş
bir şekil alıp hareket edince Hz. Musa, insanlık icabı korkmaya başladı, ondan
sakınmak istedi. Fakat Hak Teâlâ Hazretleri vahiy yoluyla (buyurdu ki:) Ya Musa!
(Onu) o âsâyı sağ elinle (tut ve korkma) ondan sana bir zarar gelmez, (biz onu
evvelki şekline iade ederiz.) o yine âsâ şekline dönmüş olur. Asanın bir ejderha
kesilmesi bir mucize olduğu gibi öyle bir ejderhanın tekrar âsâ şekline dönmesi
de diğer bir mucize mahiyetinde bulunmuştur.
22. Ve elini koltuğunun
altına şok, başka bir mucize olarak ayıpsız bir halde bembeyaz olarak
çıkıversin.
22. (Ve) Yüce Yaratıcı
Hazretleri Musa Aleyhisselâm'a emretti ki: Sağ (elini) sol (koltuğunun altına
sok, başka) bir harika, üçüncü (bir mucize olarak ayıpsız bir halde bembeyaz
olarak çıkıversin) gerçekten de bu mübarek el dışarıya çıkarılınca güneşin
ziyası gibi bir beyaz parıltı ile parlamakta bulunmuştu.
23. Ta ki, sana en büyük
âyetlerimizden gösterelim.
23. Hak Teâlâ Hazretleri
buyurdu ki: Bu hârikalar vücude getirilmiş oldu (tâki sana) Ey Yüce bir
Peygamber olan Hz. Musa!. (En büyük âyetlerimizden gösterelim) öyle asanın
müthiş bir yılan olması gibi, bir elin güneş gibi bir hale gelmesi gibi bir
mucizeyi görüp Allah katındaki yüksek mevkiini, peygamberlik mertebesine sahip
bulunduğunu herkes güzelce anlayabilsin. Sen de peygamberlik görevini ifaya
devam edesin. Bu âyeti kerimedeki "âyeti kübra" dan maksat, daha sonra
sihirbazların harikulade bir şekilde mağlûp olmaları gibi ve asanın vurulmasiyle
denizde yolların açılıp İsrail oğullarının selâmet sahiline ermeleri gibi pek
muazzam hâdiseler de olabilir. Zaten Hz. Musa'nın mazhar olduğu mucizelerin
hepsi de pek büyüktür. Maamafih deniliyor ki: Bir bakımdan âsâ mucizesi, beyaz
el mucizesinden daha büyüktür. Çünkü asanın mahiyeti tamamen değişmiş, canlı bir
mahlûk kesilmiş, taşları, ağaçları yutmuş, sonra yine âsâ haline dönmüştür.
Tefsircilerin bir çoğu bu görüştedir. Fakat diğer bir bakımdan da deniliyor ki:
Beyaz el mucizesi daha büyüktür. Çünkü o âdeta bir güneş gibi aydınlık saçar
olmuştur. Sonra onun bir mucize olduğunu inkâra, ibtâle kimse cür'et
göstermemiştir, asanın yılana dönüşmesi ise sihire benzetilmiş, bir takım;
sihirler onu ibtâle, onun benzerini getirmeğe özenmişlerdir. Bununla beraber
onun da bir sihir olmadığı tamamen anlaşılarak sihirbazlar da imana
gelmişlerdir.
24. Firavun'a git.
Muhakkak ki, o haddi aşıvermiştir.
24. Bu mübarek âyetler,
Musa Aleyhisselâm'ın Firavun'u imana davete memur olduğunu bildiriyor. Hz.
Musa'nın da Allah Teâlâ'dan sekiz hususu talep ve istirhamda bulunmuş olduğunu
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ, Hz. Musa'ya vahyetti ki, Ey Musa!.
Benim Resulüm olarak (Firavun'a git) onu imana davet et (muhakkak ki, o) Firavn
(haddini aşıvermiştir.) pek fazla kibirlenip taşkınlıkta bulunmuş, hattâ ilahlık
iddiasına bile cür'et göstermiştir.
Musa Aleyhisselâm,
bütün Mısır ahalisini de dini İslâm'a davete memur olmuş ise de onlar tâbiler
olup başlarında Firavun hâkim olduğundan ve ilahlık iddiasında
bulunduğundan en evvel o
mel'unun dine davet edildiğini beyan, daha uygun bulunmuştur.
25. Musa dedi ki: Yarabbü.
Benim göğsüme genişlik ver.
25. Hz. Musa, aldığı bu
ilâhî emir üzerine (dedi ki: Yarabbü. Benim göğsüme genişlik ver) kalbime
metanet ihsan buyur, bu peygamberlik görevini lâyıkiyle yapabileyim, senden
başkasından korkmayayım. Bu birinci bir temennidir.
26. Ve benim için işimi
kolaylaştır.
26. (Ve) Hz. Musa,
ikinci bir temennide de bulunarak dedi ki: Yarabbü, (benim için işimi
kolaylaştır) Firavun'u hak dine davet hususunda bana kolaylık, muvaffakiyet
nasib buyur. Çünkü kullarına her hususta kolaylık veren ancak sensin Yarabbü.
Sen.
27. Ve dilimden düğümü çöz
27. (Ve) Musa
Aleyhisselâm üçüncü bir niyaz olmak üzere de dedi ki: Yarabbü. (Dilimden düğümü
çöz.) beni açık konuşmaya muvaffak kıl. Hz. Musa'nın lisanında biraz pelteklik
var idi. Bu ya ilk yaratılışından beri mevcut idi veyahut Hz. Musa daha çocuk
olup Firavun'un sarayında büyürken bir gün bir çubuğu Firavun'un başına vurmuş,
Firavun da kızıp bana fenalık yapacak çocuk bu olmalı diye onu öldürmek istemiş,
eşi Asiye ise Ey hükümdar!. Bu bir çocuktur, aklı kesmiyor, kusuruna bakma
demiş, bunun üzerine bir imtihan olmak üzere Hz. Musa'nın önüne bir cevher
parçasiyle bir ateş parçası bırakmışlar, Hz. Musa da Hz. Cibril'in ruhanî
şevkiyle ateş parçasını almış, ağzına bırakmış olduğundan mübarek dilinden öyle
bir arıza meydana gelmişti.
28. Sözümü iyice
anlayabilsinler.
28. Musa Aleyhisselâm,
dilindeki arızanın ne gibi bir maksada binaen yok olmasını istirham ettiğini arz
için de dedi ki: Yarabbü. (Sözümü iyice anlayabilsinler) için beni o arızadan
kurtar. Çünkü peygamberlik vazifesini mükemmel bir şekilde ifa edebilmek için
dilin fesahatına, hitap etme gücünün mükemmelliğine ihtiyaç vardır. Güzelce bir
hitabete sahip olmak, büyük bir nimettir, bir fazilettir. Hz. Musa'nın I i san ı
ndaki o tutukluk, bir görüşe göre tamamiyle yok olmuştur, diğer bir görüşe göre
peygamberlik görevini güzelce ifa edebilecek bir tarzda yok olmuş ise de tamamen
yok olmamıştır, çünkü kendisi de zaten bu miktarın yok olmasını temennide
bulunmuştur.
29. Ve bana ailemden bir
vezir kıl.
29. (Ve) Hz. Musa,
dördüncü ve beşinci bir temennisi olmak üzere de niyaz etti ki: Yarabbü, (bana
ailemden) kendi yakınlarımdan olmak üzere, (bir vezir) bir destekçi,
peygamberlik görevini ifa hususunda bana bir yardımcı ihsan et, beni öyle bir
zatın yardımına muvaffak (kıl).
30. Kardeşim Harun'u.
30. Hz. Musa, kendisine
yardımcı olacak zatı açıklayarak altıncı temennisini de şöylece arzetti. Yarabbü.
(Kardeşim Harun'u) bana yardımcı ver, beni onunla takviye buyur. Hz. Harun, pek
düzgün konuşan bir lisana sahip idi, pek güzel bir siması vardı, merhamet ve
yumuşaklık vasıflarına sahipti. Hz. Musa'dan dört yaş büyük bulunuyordu.
31. Onunla arkamı
kuvvetlendir.
31. Musa Aleyhisselâm,
yedinci temennisi olarak da niyaz etti ki: Yarabbü. (Onunla) Kardeşim Harun ile
(arkamı kuvvetlendir) kuvvetikolaylaştı r.
32. Ve onu işimde ortak
kıl.
32. Hz. Musa,
sekizinci istirhamını da şöylece arzetti. Yarabbü, (ve onu) kardeşim Harun'u
(işimde) peygamberlik ve risalet vazifemde bana (ortak kıl) o da peygamberliğe
kavuşmuş olarak bana gerektiği gibi yardım etmeğe muvaffak olsun.
33. Tâ ki, seni çokça
teşbih edelim.
33. Musa Aleyhisselâm, ne
için bu temennilerde, dualarda bulunduğunu da şöylece arzetmiştir. (Tâki)
Yarabbil, (senî çokça teşbih edelim) müsait vakitler bulup çokça namaz kılalım,
ilâhî zatını yüceltmeye ve kutsallaştırmaya devam eyleyelim.
34. Ve seni çokça
zikreyleyelim.
34. (Ve) Ey Yüce
Yaratıcı!, (seni çokça zîkreyleyelim.) senin bir olan zatını ve kemâl, celâl,
kibriya sıfatlarını tavsife devam edebilelim. Lisanımızı ve kalbimiz! senin
zikir ve fikrinle aydınlatmaya ve süslemeye devam edip duralım.
35. Şüphe yok ki, sen bizi
hakki yi e görücüsün.
35. Ey Yüce ve Ulu
Mabudumuz!. (Şüphe yok ki, sen bizi hakkiyle görücüsün) bizim bütün hal ve
tavırlarımızı bilirsin, amellerimizdeki gayemizin Allah'ın rızasını kazanmaktan
ibaret olduğu, mukaddes zatınca malumdur. Bizim bu temennilerimizin de Allah'ın
dinine hizmet, diyanet nurunun ufuklara yayılmasını temine gayret maksadına
dayanmış olduğunu hakkiyle bilirsin. Buna inanmışızdır.
36. Buyurdu ki: Ey Musa!.
Sana istediğin verilmiştir.
36. Bu mübarek âyetler,
Musa Aleyhisselâm'ın yaptığı sekiz temenninin kabul edildiğini bildiriyor. Hz.
Musa hakkında gerçekleşen birçok nimetlere işaret ediyor. Firavun'un şerrinden
kurtulması için denize atıldığını, sonra da o düşmanının sarayında
beslenildiğini anlatıyor. Diğer bir öldürme belasından da kurtarıldığını, bir
takım imtihan devreleri geçirmiş olduğunu, bir müddet de Medyen diyarında
kaldığını daha sonra da peygamber olarak Allah katında büyük bir imtiyaza
erişmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, Musa
Aleyhisselâm'a tam bir iltifat ile vahyederek (buyurdu ki: Ey Musa!. Sana) bütün
(istediğin) temennide bulunduğun şeyler (verilmiştir) onlar şimdi ve gelecekte
meydana gelecektir. Çünkü o istenilen şeyler, meşrudur ve birer fayda icabıdır.
37. Ve andolsun ki, sana
başka defada ihsanda bulunmuşuzdur.
37. (Ve) Cenab-ı Hak
şöyle de vahiy buyurdu ki: Ey Musa!. (Andolsun ki) yani: Muhakkaktır ki, biz,
yani ben Yüce Yaratıcı (sana başka defada ihsanda bulunmuşuzdur) seni bu
temennilerinden başka daha nice nimetlere nail buyurmuşuzdur. Sana temennide
bulunmadığın halde nice nimetleri ihsan buyuran bir Yüce Yaratıcı, artık sana bu
istediğin nimetleri de verecektir, onun lütuf ve keremi sonsuzdur.
38. Vaktaki, annene
vahyolunacak şey'i vahyetmiştik.
38. Allah Teâlâ Hazretleri
Musa Aleyhisselâm'a vaktiyle birçok nimetler ihsan buyurmuştu. Bunların
başlıcası sekizdir. İşte bunlara işaret için buyuruluyor ki: Ya Musa!. (Vaktaki:
Annene vahyolunacak şeyi vahyetmiştik.) Yani Hz. Musa'nın annesine ya rüyasında
emredilmişti veya kalbine ilham yolu ile bildirilmişti ve yahut o zamandaki
Şuayb Aleyhisselâm gibi bir Peygamber vasıtasiyle kendisine tebliğ edilmişti. Bu
birinci ihsandır.
39. Şöyle ki: Onu tabut
içine bırak sonra onu denize at. Hemen deniz de onu sahil bıraksın da onu bana
da düşman ve ona da düşman olan, alıversin. Ve üzerine tarafımdan bir muhabbet
bıraktım ki, hem de nezaretim önünde yetiştirilesin.
39. (Şöyle) ce
vahyedilmişti (ki) Ey Musa'nın annesi!. (Onu) henüz dünyaya gelmiş olan Musa'yı
(tabut içine bırak, sonra onu) o masum çocuğu tabut ile beraber (denize) nil
nehrine (at) endişe etme (hemen deniz de onu sahile bıraksın da) yani: Bırakır
da (onu) Musa'yı (bana da düşman ve ona da düşman olan) Firavun (alıversin) onu
Nil nehrinden çıkartı? yanında beslesin. 0 masum çocuk öyle kendi hayatının
düşmanı olan bir kötü kişinin yanında yetiştirilsin, Allah'ın takdirine hiçbir
şeyin mâni olamıyacağı bu şekilde de tecelli etmiş bulunsun. "Yem" kelimesi,
nehre, ırmağa ve büyük denize verilen isimdir. Hak Teâlâ Hazretleri Musa
Aleyhisselâm hakkındaki ikinci ihsanını da şöylece beyan buyuruyor: (Ve) bu
gayenin gerçekleşmesi ve tecavüzden korunman için de (üzerine tarafımdan bir
muhabbet bıraktım ki,) Yani: Ya Musa!. Sen Allah'ın muhabbetine mazhar olduğun
için, sana karşı insanların kalplerinde de bir muhabbet vücude getirdim ki, seni
her gören sever, sana karşı büyük bir muhabbetle duygulanır Bunun içindir ki;
Firavun da eşi Asiye de o masuma karşı büyük bir sevgi duymuşlar, onun hayatına
kastedememişler, bilakis onu yanlarında beslemişlerdir. Ve Cenab-ı Hak, üçüncü
bir ihsanı olarak da buyuruyor ki: (Hem de nezaretim önünde yetiştirilesin) diye
seni ya Musa!. Böyle korumuş, muhabbete nail kılmıştım, tâki Yüce Yaratıcının
koruması, kollaması altında olarak büyüyüp gelişesin, bir şefkat ve lütufa nail
olarak yetişesin.
40. O vakit ki, kız
kardeşin gidip de diyordu ki; Ona bakacak bir kimse için size yol göstereyim
mi?. Artık seni annene döndürdük ki gözü aydın olsun da mahzun olmasın. Ve sen
bir şahsı öldürdün, sonra seni o gamdan kurtardık ve seni fitneden fitneye
uğratmıştık. Sonra Medyen ahalisi arasında senelerce kaldın, sonra da Ey Musa!.
Mukadder olduğu üzere -bu muayyen zamana-geliverdin.
40. Ey Musa!.
Aleyhisselâm. Senin öyle denize atılman (o vakit) vâki olmuştu (ki) senin (kızkardeşin)
Meryem, Firavun'un sarayına (gidip de diyordu ki, ona) o çocuğa (bakacak bir
kimse için size delâlet edeyim mi?.) Şöyle ki: Daha yeni doğmuş olan Hz. Musa,
denizden çıkarılmış, saraya alınmıştı, kendisine karşı kalplerde büyük bir
şefkat ve muhabbet uyanmıştı. O masum çocuk ise hiçbir kadının memesini kabul
etmiyordu. Kız kardeşi ise bir takip ile saraya gitmiş o masum kardeşini görmüş,
bigâne gibi görünerek ona bir münasip süt anne bulayım mı demiş, onlar da:
Evet.. Bul demişlerdi. (Artık) Ey Musa!. (Seni annene döndürdük) sütanne
bahanesiyle sana anneni kavuşturduk (ki) annenin (gözü aydın olsun da) senin
ayrılığınla kalbi (mahzun olmasın) işte bu da dördüncü bir ilâhî ihsan idi. (Ve)
Ey Musa!, (sen bir şahıs öldürdün) daha oniki yaşında iken bir Israil'li ile
mücadelede bulunan bir kıptiyi vurup defetmek isterken bir hata eseri olarak
öldürmüş oldun (sonra seni o gamdan kurtardık) Firavun tarafından kısas yoluyla
katledilmek cezasından seni kurtardık. İşte bu da beşinci bir ihsan bulunmuştur.
(Ve) Ey Musa!. Düşün ki, (seni fitneden fitneye uğratmıştık) Şöyle ki: Hz. Musa,
gençliğinde çeşit çeşit sıkıntılara uğramış, bunlardan birer ilâhî lütuf olarak
kolaylıkla kurtulmuştur. Meselâ: Hz. Musa'yı annesi öyle bir senede doğurmuştu
ki, Firavun o sene doğan İsrail oğullarının çocuklarını öldürüyordu, sonra onu
annesi tabut ile denize atmıştı, sonra da annesinden başkasının memesini emmez
olmuştu. Bir aralık da Firavun'un başına bir odun parçasını çarpmış, veya
sakalını çekivermişti. Daha sonra da kıptiyi öldürmüş, Medyen'e kaçıp gitmişti.
İşte bunlar birer fitne, birer musibet idi. Cenab'ı Hak ise onu bu fitnelerden
kurtarmıştı. Bu da altıncı bir ilâhî ihsan idi. (sonra) Ey Musa!. Korka korka
gidip (Medyen ahalisi arasında senlerce eyleştin) Hz. Musa Medyen şehrinde
bulunan Şuayb Aleyhisselâm ile buluşmuş, onun kızıyla evlenmiş, Hz. Şuayb ile
yirmi sekiz sene beraber oturmuş, bunun on senesi eşinin mehri yerine
sayılmıştı. Bu da yedinci bir ilâhî ihsan idi. (Sonra da ey Musa!. Mukadder
olduğu üzere) yani: Allah'ın takdir ettiği üzere kırk yaşında olduğun halde
peygamberliğe nail olarak bu belirli zamana (geliverdin) yani: Böyle allah'ın
nurunun tecelli ettiği ilâhî vahyin gelmeğe başladığı, peygamberlik ve risaletle
müjdelendiğin bir mübarek vakte kavuşmuş oldun.
41. Ve seni kendi zatım
için seçtim.
41. (Ve) Ey Resulüm
Musa!. (Seni kendi zatım için seçtim) seni peygamberlikle şeref lendirdim, tâki
emirlerimi insanlara tebliğ edesin, bütün fiil ve hareketlerin Allah
rızasını kazanmaya yönelik
bulunsun. Bu da Hz. Musa hakkındaki sekizinci, büyük bir ilâhî ihsandan ibaret
bulunmuştur. Ne yüce bir başarı!. 42. Sen ve kardeşin âyetlerimle git ve benim
zikrimde kusur etmeyiniz.
42. Bu mübarek âyetler. Hz.
Musa ile Hz. Harun'un mucizeler göstererek tam bir yumuşaklıkla Firavun'u imana
davete görevli olduklarını bildiriyor. Ve Firavun'un aşırı şekildeki
muamelesinden ve azgınlığından korkar olduklarını arzeden Hz. Musa ile Hz.
Harun'a Hak Teâlâ'nın teminat vererek korkmamalarını emretmiş olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm'a vahyederek
buyurdu ki: (Sen ve kardeşin) Harun (âyetlerimle) âsâ ve beyaz el gibi mucizeler
ile (git ve benim zikrimdel kusur etmeyiniz) kutsal zatımı birlemeğe, teşbihe ve
verdiğim nimetleri anmaya devam ediniz veya Firavun ile kavmine Allah'ın
birliğini beyan ediniz, onları hak dine teşvike, küfürden sakındırmaya ve nefret
ettirmeye çalışınız Canab-ı Hak'kın nelere razı olduğunu onlara açıkça
bildiriniz, bu hususta asla gevşeklik göstermeyiniz.
43. Firavun'a gidiniz.
Şüphe yok ki, o haddi tecavüz etmiştir.
43. Ey iki Yüce
Peygamberi. (Firavun'a gidiniz) onu tevhid dinine davet ediniz. (Şüphe yok ki,
o) Firavun (haddi tecavüz etmiştir.) pek azdırmıştır, kendi aczine, insanlığına
bakmıyor da Rabblık iddiasında bulunmak cüretini gösteriyor, onu irşada
çalışınız, hakkında ilâhî delil tamam olsun, bilgisizliğini mazeret makamına
ileri sürmesine imkân kalmasın.
44. Ona yumuşakça söz
söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.
44. Bununla birlikte
(ona) o Firavun'a (yumuşakça söz söyleyin) nezaketle, yumuşaklıkla hitabediniz,
şiddette, sert muamelede bulunmayınız. Çünkü şiddetle hitap, hak sözü kabule
mâni olabilir, muhatabın kızgınlığını, inadını, kibrini artırabilir. Zaten
vaizlerin vazifesi de tam bir yumuşaklıkla hayır ister bir şekilde öğüt
vermektir. Bununla birlikte Firavun, Hz. Musa'yı bir müddet sarayında beslemiş
idi. Bunun bir hatırası olmak üzere de ona karşı yumuşaklıkla hitabedilip
şiddetli bir lisan kullanılmaması muvafık görülmüş olabilir. Bu da bir ahlâkî
fazilet eseridir.
45. Dediler ki: Ey
Rabbimizl. Muhakkak biz korkarız ki, ya üzerimize şiddetle saldırır veya haddi
tecavüz eder.
45. Hz. Musa ile Hz. Harun
niyaz edip (dediler ki: Ey Rabbimiz! Muhakkak biz korkarız ki) Firavun,
gerçekleşecek davet ve ihtarımıza karşı (ya üzerimize şiddetle saldırır)
davetimizi tamamlamaya: Mucizelerimizi göstermeğe vakit bırakmadan alelacele
cezaya başlar, hayatımıza kasteder (veya haddi tecavüz eder) Yarabbi senin ilâhî
şanına lâyık olmayan lakırdılara cür'et gösterir veya bize karşı kötülüğünde,
kötü muamelesinde pek ileri gider.
46. Buyurdu ki: Korkmayın,
şüphe yok ki, ben sizinle beraberim, ısıtırım ve görürüm.
46. Allah Teâlâ da
(buyurdu ki: Korkmayınız) öyle kuruntulara düşmeyiniz (ben sizinle beraberim)
yani: Sizin koruyucunuz, yardımcınız benim, sizi korurum, size yardım ederim ve
sizin ile Firavun'un arasında cereyan edecek konuşmaları, muameleleri (işitirim
ve görürüm) sizi mutlaka korurum, artık endişeye mahal yok. Ibni Abbas
Hazretlerinin yorumuna göre: Ben sizin dualarınızı işitirim, kabul ederim, sizin
aleyhinizde ne istenildiğini de bilir, red eylerim. İlâhî zatım, sizden habersiz
değildir. Artık üzülüp kederlenmeyiniz.
47. Haydin ona varıp
da deyiniz ki, şüphe yok biz Rabbin iki resûliyiz, artık İsrail oğullarını
bizimle beraber gönder ve onlara işkence etme, biz sana muhakkak Rabbin
tarafından mucize ile geldik. Selâm ise hidayete tâbi olan kimse üzerinedir.
47. Bu mübarek âyetler,
Hz. Musa ile Hz. Harun'un gidip Firavun'u ne şekilde imana davet edeceklerini
bildiriyor ve Firavunun sorusuna cevap olarak âlemlerin Rabbi Hz. Allah hakkında
Musa Aleyhisselâm'ın vermiş olduğu malûmat" beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah
Teâlâ Hazretleri Hz. Musa ile Hz. Harun'a vahy ederek buyurdu ki: (haydin ona)
Firavuna (varıp) ona (deyiniz ki, şüphe yok biz Rabbin iki resûliyiz) onun ilâhî
katından gönderilmiş iki elçiyiz, (artık İsrail oğullarını bizimle beraber
gönder) yani: Onları serbest bırak, esaret altında tutma, bizimle beraber Şam'a
gitmelerine mâni olma (ve onlara işkence etme) onları meşakkatli işlerde
istihdam eyleme, onların doğan çocuklarını zaman zaman öldürüp durma (biz sana
muhakkak Rabbin tarafından mucize ile geldik) bizim peygamberlik iddiamız, öyle
kuvvetli delile dayanmaktadır, bizim Allah tarafından gönderilmiş olduğumuz öyle
hârikalar ile desteklenmiş bulunmaktadır. (Selâm ise hidayete tâbi olan kimse
üzerinedir) yani: Allah Teâlâ'nın ve meleklerin selâmı iâhî din ile vasıflanmış
olan zatlara mahsustur. Veyahut dünyevî ve uhrevî selâmet, cenab'ı Hak'kın
varlığını tasdik, gösterdiği yolu takip eden zatlara aittir. Artık bunu düşünüp
de buna göre hareket çizgisini tâyin etmelidir.
48. Muhakkak bize
vahyolundu ki, şüphe yok azap, yalanlayan ve yüz çeviren kimse üzerinedir.
48. Musa Aleyhisselâm,
Firavuna şöylece de bir ihtarda bulundu: (Muhakkak, bize) Allah tarafından (vahyolundu
ki, şüphe yok azap) dünyevî ve uhrevî azap ve ceza, Cenab'ı Hak'kın âyetlerini,
onun Peygamberlerini (tekzib eden) yalan sanan, onları kabulden (yüz çeviren
kimse üzerinedir) Hz. Musa, bu tehdidini hikmetli bir şekilde ifa etmiş, bu
azabın inkâr ettiği takdirde Firavunun başına geleceğini açıklamayıp bunu umumî
bir şekilde ihtar buyurmuştur.
49. -Firavun- dedi ki: 0
halde Ey Musa!. Sizin Rabbiniz kimdir?.
49. Hz. Musa'nın bu
beyanatına karşı Firavun da (dedi ki: 0 halde Ey Musa!. Sizin Rabbiniz kimdir?.)
siz hangi zatın elçisi bulunuyorsunuz?. Siz kimin azabından inkarcıları
korkutuyorsunuz?. Firavun kibirli, ilahlık iddiasına cüretkâr olduğu için
âlemlerin Rabbini inkâr ederek böyle bir soru sormaya cesarette bulunmuştu.
Bununla birlikte kalbine düşen bir korku etkisiyle olmalıdır ki, o iki muhterem
Peygambere karşı fazla şiddet göstermeğe cür'et edememişti. Şu da düşünülebilir
ki, kendisini mucizelere dayanarak irşad etmek isteyen zatlara karşı tartışmada
bulunmayıp da akılsızca bir şiddet ve kabalık göstermeği insanlığa muvafık
görmemişti. Bu hâdise artık İlim ve İslâmiyet iddiasında bulunanların da
herhangi bir tartışma sahasında haddi aşarak kabaca yerli yersiz konuşmalarda
bulunmalarının asla uygun olamıyacağına bir işaretten boş değildir.
50. - Hz. Musa- dedi ki:
Rabbimiz o zattır ki, her şeye hilkatini vermiş, sonra da doğru yolu
göstermiştir.
50. Musa Aleyhisselâm da
Firavun'a cevaben (dedi ki: Rabbimiz o zattır ki, her şeye hilkatini vermiş)
yaratmış olduğu çeşitli mahlukata lâyık, uygun olan şekilleri, suretleri,
azaları ihsan etmiş, her hayat sahibine kendi cinsinden eşini vücude getirmiş ve
her biri için muhtaç olduğu şeyi yaratmıştır. (Sonra da doğru yola
göstermiştir.) bütün mahlûkatına istifade edecekleri yolları bildirmiş,
kendilerine birer kabiliyet, birer yaratılış kuvveti vermiş, hattâ
hayvanları, bitkileri dahi birer kabiliyete, birer büyüme ve gelişme
özelliğine sahip kılmıştır. Velhâsıl: Bütün bu kâinatı güzelce tefekkür eden,
bunlardaki muhtelif kabiliyetleri, gayeleri güzelce düşünen ve kendisinin bir
zerreyi bile yoktan var etmeğe kadir olmadığını bilen insaflı bir insan, artık
bir Yüce Yaratıcının, bir âlemlerin Rabbinin varlığında, kendisinin de Allah'ın
bir mahlûku olduğunda asla şüphe edemez. İşte Musa Aleyhisselâm, böyle veciz bir
ibare ile Alemlerin Rabbinin varlığına, İlim ve hikmetine, kudret ve büyüklüğüne
delil getirmiş, o insanın acizliğini görmeyip de Rablık iddiasında bulunan
kibirli Firavun'u uyandırmak, irşad etmek istemiştir.
51. -Firavun- dedi ki: Öyle
ise evvelki ümmetlerin hali neden ibarettir?.
51. Bu mübarek âyetler,
Firavun'un kendisine yöneltilen delillere karşı apışıp kalmış olduğundan sözü
başka bir yola çekmek için eski kavimlerin tarihî hallerini sormaya başlamış
olduğunu bildiriyor. Hz. Musa'nın da maziye karışmış kavimlere ait asıl bilginin
Allah katında sabit olduğunu ifade ederek asıl vazifesi olan Allah'ın birliği
delillerini yine getirmeye başlamış olduğunu gösteriyor. Cenab'ı Hak'kın da
insanları nasıl yaratmış ve tekrar nasıl vücude getireceğine dikkatleri çekerek
Firavun'un mucizeleri kabulden ne kadar kaçınmış olduğunu bildirdiğini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavun, Musa Aleyhisselâm'ın kuvvetli beyanatını
görünce onun Peygamberliğinin doğru olduğu, kendisinin de ilahlık vasfına sahip
olmayıp âdi bir insan bulunduğu meydana çıkacağından korkmuş, Hz. Musa'yı tarihî
hikâyeler ile meşgul etmek istemiş idi. Binaenaleyh (dedi ki:) Ya Musa!.
(Evvelki ümmetlerin hali neden ibarettir?) vaktiyle Nuh, Hud, Salih kavimleri
gibi putlara tapanlar dünyadan gitmişlerdir, onların tarihî halleri nedir?.
Onların zamanlarında ne gibi hâdiseler olmuştur, onlara ait hikâyeleri bize
anlatmaz mısın?.
52. Hz. Musa da dedi ki:
Onlara ait bilgi. Rabbimin katında bir kitaptadır ki, Rabbim hata etmez ve
unutmaz.
52. Hz. Musa da
Firavun'a cevaben (dedi ki: Onlara) o eski kavimlere (ait bilgi, rabbimin
katında, bir kitapta) Levh-i Mahfuzda (dır ki,) o bize nisbetle gaip
bilgilerindendir, aradan asırlar geçmiştir. Cenab-ı Hak onlara dair bize
peygamberlik görevimizle ilgili olmak üzere ne bildirmiş ise biz ancak o
miktarını biliriz, tafsilâtı Allah'ın ilmine aittir (Rabbim) o âlemin Yaratıcısı
Hazretleri ise hâşâ (hata etmez) o gayıpları pek iyi bilendir, başlangıçta
hiçbir şeyden habersiz olmaz, unutmuş bulunmaz ve hiç bir şeyi daha sonra da
(unutmaz) onda hatâ ve unutkanlık asla düşünülemez, onun ilmî, ezelîdir,
ebedîdir, bütün mevcudatı, mukadderatı kuşatmıştır. Fakat Ey Firavun!. Düşün ki:
Senin gibi insanlar, hem sapıklığa düşerler, hem de nice şeyleri unuturlar.
Artık siz nasıl olur da ilahlık iddiasına cesaret edersiniz?. Alemlerin Rabbi
Yüce Allah'ı tasdik etmezsiniz?.
53. 0 -Yüce Yaratıcı- ki:
Sizin için arzı bir beşik kıldı ve orada sizin için yollar açtı ve gökten bir su
indirdi. Artık onunla muhtelif bitkilerden çiftler çıkardık.
53. Musa Aleyhisselâm,
Cenab-ı Hak'kın birliği, yaratıcılığı hakkındaki delilleri, pek açık kanıtları
yine beyana devam ederek dedi ki: (o) Yüce Yaratan, bir Rabbülâlemindir (ki,
sizin için) Ey insanlar!, (arzı) yer küresini (bir beşik kıldı) yeryüzündeki her
yeri insanlardan her biri için bir döşek, bir ikametgâh yaratmış oldu. (ve
orada) yeryüzünde ey insanlar!. (Sizin için yollar açtı) karaların, derelerin,
dağların aralarında yollar vücude getirdi, sizin için kolaylık verdi,
istediğiniz yerlere çıkıp gidebilirsiniz. (Ve gökten) bulutlardan (bir su) bir
yağmur (indirdi de artık onunla) o su ile (muhtelif bitkilerden) çeşitli arazi
mahsûllerinden (çiftler) birbiriyle ilgili, çeşit çeşit ekinler, sebzeler,
meyveler meydana (çıkardık) bütün bu kudret harikaları, ey insanlar biliniz ki,
Allah'ın yaratıklarından başka değildir. Cenab-ı Hak, bu yaradılışın büyüklüğüne
işaret için buyuruyor ki: Bütün bunları ben Yüce Yaratıcı vücude getirdim,
insanların istifadeleri için yaratmış oldum. Artık bunların kadrini bilip
bunları yaratmış olan Yüce Yaratıcıyı tasdik etmek onun için şükür secdesine
kapanmak icabetmez mi?.
54. Yiyiniz ve
hayvanlarınızı otarınız, şüphe yok ki, bunda akıl sahipleri için ibretler
vardır.
54. Evet.. Allah Teâlâ
buyuruyor ki: 0 çeşitli, birçok geçim kaynağı olan şeyleri muazzam kudretimle
vücude getirmekteyim, artık ey kullarım!. Onlardan (yiyiniz ve
hayvanlarınızı) birnice bitkilerin çıktığı alan olan yeryüzünde (otarınız)
onlardan istifadeye çalışınız, (şüphe yok ki, bunda) bu çeşitli kudret
eserlerinde, bunların böyle vücude getirilmelerinde (akıl sahipleri için
ibretler) Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin varlığına, birliğine, kudret ve
azametine dair açık deliller, kanıtlar (vardır.) Evet.. Akıllı, mütefekkir olan
her insan, gözleri önünde parlayan çeşit çeşit kudret eserlerini, bunların
yaraddışındaki hikmet ve faydayı dikkate alınca bunları yaratan bir Yüce
Yaratıcının varlığına kani olur, kendisinin de Allah'ın bir mahlûku olduğunu
bilerek kulluk görevini ifaya çalışır, dünyasını da, ahiretini de temine gayret
eder durur, öyle Firavun gibi bencil olarak ilahlık iddiasında bulunmaz, kendi
cehaletini, aşağılığını bütün âleme karşı teşhir edip durmaz.
55. Sizi o yerden yarattık
ve sizi ona döndüreceğiz ve sizi ondan diğer bir defa daha çıkaracağız.
55. İşte Allah Teâlâ
Hazretleri, kullarına ebedî hayatı hatırlatmak ve dünyevî varlıkların,
menfaatlerin haddizatında birer gaye olmayıp bunların ahiret menfaatlerini
temine birer vesile olduğuna işaret için buyuruyor ki: Ey insanlar!. (Sizi o
yerden yarattık) yani: Sizin aslınız topraktır. Çünkü beşeriyetin ilk babası
Adem topraktan yaratılmıştır. Diğer insan fertleri de yine vasıtalı olarak
topraktan yaratılmakta demektir. Çünkü insanın maddesi olan meni vesaire
yeryüzünün yetiştirdiği gıda maddeleri sayesinde vücude gelmektedir. (Ve) Ey
İnsanlar!. Unutmayınız ki, (sizi ona) o toprağa (döndüreceğiz) öldükten sonra
topraklara defnolunacaksınızdır. (Ve sizi ondan dîger bir defa daha
çıkaracağız.) Kıyamet kopunca bütün vücut organlarınızı toplayıp birleştirerek
kabirlerinizden kaldıracak, mahşere sevkedeceğizdir. Artık bu kâinatta tecelli
eden Allah'ın kudretini güzelce düşünenler, insanlığın böyle yeni bir hayata
kavuşacağını asla inkâr edemezler ve uzak göre
56. Yemin olsun ki, biz
ayetlerimizin hepsini ona gösterdik. Böyle iken o yalanladı ve kaçındı
56. Allah Teâlâ
Hazretleri, bu kadar kudret eserlerine karşı küfründe, cehaletinde ısrar etmiş
olan Firavunun ne kadar sapıklık içinde kalmış olduğunu teşhir için şöyle
buyuruyor: (Yemin olsun ki, biz âyetlerimizi) Hz. Musa'ya ihsan etmiş olduğumuz
mucizeleri, onların (hepsini ona) o Firavun'a (gösterdik) o inkarcı herif Musa
Aleyhisselâm'ın gösterdiği çeşitli mucizeleri görmüştü ki: Bunlar, âsâ, beyaz
el, denizin yarılması, dağın parçalanması gibi hârikalar idi. (Böyle iken) bu
kadar hârikalar gösterilmiş olduğu halde (o) Firavun bu mucizeleri (yalanladı)
onları birer sihir saydı, (ve kaçındı) Allah'ın dinini, onun birliğini kabulden
ve gösterilen mucizeleri tasdikten yine yüz çevirdi, küfründe ısrar edip durdu.
Deniliyor ki: Musa Aleyhisselâm, nice hârikaların, mucizelerin Allah'ın kudreti
ile meydana gelebileceğini ve geçmiş Peygamberlerin ümmetlerine göstermiş
oldukları âyetleri, hârikaları, Firavun'a bildirmişti. İşte bu bakımdan da bütün
âyetler, mucizeler Firavun'a gösterilmiş, hikâye edilmiş demektir.
57. -Firavun- dedi ki: Ey
Musa!. Sen geldin mi ki, bizi sihrin ile yurdumuzdan çıkarıveresin.
57. Bu mübarek
âyetler, Hz. Musa ile Firavun arasında geçen konuşmayı ve Hz. Musa'ya karşı
cephe alabilmesi için Firavun'a verilen mühleti bildiriyor ve Firavun'un
kendisini müdafaa için nasıl hilelere başvurmuş olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Firavun, Musa Aleyhiselâm'ın metanetini, manevî heybetini görünce
büyük bir korkuya düştü de (dedi ki:) Ey Musa!. (Sen geldin mi ki, bizi sihrin
ile yurdumuzdan) Mısır'dan (çıkarıveresin?.) Bizim mülkümüzü, hâkimiyetimizi
elde edesin?. Kıpti taifesinin bütün yurdunu, bütün varlığını elde etmiş
olasın?.
58. 0 halde biz de
sana onun misli bir sihir elbette getireceğiz. Artık bizim aramızla senin aranda
bir buluşacak vakit tâyin et ki, o bizim de senin de caymayacağımız düz bir yer
olsun.
58. (0 halde) Ya Musa!.
Maksadın öyle bizi yurdumuzdan çıkarıp atmak ise andolsun ki, (bîz de sana onun)
o senin gösterdiğin sihrin (benzeri bir sihir elbette) meydana (getireceğiz)
sana karşılık vereceğiz. (Artık bizim aramızla senin aranda bir buluşacak vakit)
bir münüasip yer (tâyin et ki, o) öyle va'd ve tâyin edilecek şey (bizim de
senin de caymayacağımız düz bir yer olsun) her iki gruba göre eşit bir sahadan
ibaret bulunsun, ortaya çıkacak hâdiselerin görülmesine mâni bir vaziyette
bulunmasın.
59. Hz. Musa dedi ki: Size
va'd edilen vakit, ziynet günü ve insanların toplanacağı kuşluk zamanıdır.
59. Musa Aleyhisselâm da
(dedi ki: Size va'd edilen vakit) aramızda cereyan edecek olan tartışma ve
münakaşa zamanı (ziynet günü) dür yani: Âşûra günü veya Nevruz günüdür veyahut
insanların bayram edinip ziynetlendikleri bir özel gündür. (Ve insanların
toplanacağı kuşluk zamanıdır.) çünkü böyle bir vakitte yapılacak şeyler,
herkesçe görülebilir, şöhret bulur, hak batıldan ayrılmış, hakikat meydana
çıkmış bulunur.
60. Artık Firavun, dönüp
gitti, bütün hiylesini topladı, sonra geliverdi.
60. (Artık) bu beyanat
üzerine (Firavun dönüp gitti) Hz. Musa'dan ayrıldı, onun emrine boyun eğmedi,
kendisini kurtarmak, küfrünü devam ettirebilmek için (bütün
ını da, ahiretini de temine
gayret eder durur, öyle Firavun gibi bencil olarak ilahlık iddiasında bulunmaz,
kendi cehaletini, aşağılığını bütün âleme karşı teşhir edip durmaz.
.
61. Musa onlara
-sihirbazlara- dedi ki: Yazıklar olsun sizlere!. Allah'a karşı yalan yere
iftirada bulunmayın, sonra sizi azab ile helak eder ve muhakkak ki, iftira eden
hüsrana uğramıştır.
61. Bu mübarek âyetler,
Musa Aleyhisselâm'ın toplanan sihirbazlara karşı nasihat edici bir tarzda yapmış
olduğu ihtarı bildiriyor. Buna karşı sihirbazların aralarında münakaşada
bulunarak Hz. Musa ile Hz. Harun'u birer sihirbaz sanmış olduklarını ve onlara
karşı topluca cephe almak istediklerini ve o günde galip olacak tarafın
kurtuluşa ereceğini söylemiş bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Musa) Aleyhisselâm (onlara) o sihirbazlara ve diğer inkarcılara hitaben (dedi
ki: Yazıklar olsun sizlere!.) kendinizi ilâhî azaba lâyık bir durumda
bulunduruyorsunuz da bundan haberiniz yok. Artık uyanın (Allah'a karşı yalan
yere iftirada bulunmayın) Cenab'ı Hak'ka başkalarını ortak koşmayın, benim
elimde görülecek hârikaları birer sihir sanarak sapıklığınızda İsrar edip
durmayın (sonra sizi azab ile helak eder) sizi müthiş bir azab ile kökünüzden
koparır atar. (Ve muhakkak ki) Allah Teâlâ'ya (iftira eden) o kendisine ortak
edinmiştir diyen, onun vücude getirdiği mucizeleri birer sihir sanan kimse
(hüsrana uğramıştır) Nitekim Firavun da ve emsali de nihayet helak olmuş, ebedî
felâketlere uğramış, gitmişlerdir.
62. Artık -sihirbazlar-
aralarında işlerine dair münakaşada bulundular ve gizlice konuştular.
62. (Artık) sihirbazlar,
Hz. Musa'nın bu ihtarı üzerine (aralarında işlerine dair) Hz. Musa'ya karşı
nasıl bir vaziyet alıp ona nasıl galip gelebilecekleri hususunda (münakaşada
bulundular) her biri bir başka görüş beyanında bulundu (ve gizlice konuştular)
sözlerine Hz. Musa'nın vâkıf olmamasını istediler, onun galip gelmesi takdirinde
ne yapacaklarını kendi aralarında sözkonusu ettiler.
63. Dediler ki: Bunlar
herhalde iki sihirbaz, istiyorlar ki, sizi sihirleriyle yurdunuzdan
çıkarıversinler ve sizin en faziletli olan dininizi gidersinler.
63. 0 sihirbazlar, Hz.
Musa'dan korktular, münakaşaları neticesinde gizlice (dediler ki: Bunlar) Hz.
Musa ile Hz. Harun (herhalde iki sihirbaz) bundan başka değil, (istiyorlar ki,
sizi) Ey insanlar! Onlar (sihirleriyle yurdunuzdan çıkarıversinler) Mısırı ele
geçirerek o dedelerinizden kalma yurdunuzdan sizi mahrum bıraksınlar. (Ve sizin
en faziletli olan dininizi) mezhebinizi (gidersinler) Firavun'un kavmini kendi
inançlarından, Firavun'a tapınmalarından geri bıraksınlar, kendi dinlerini,
mezheblerini yaysınlar.
64. Artık bütün
çarelerinizi toplayınız, sonra saf halinde geliniz. Şüphesiz ki, bugün galip
gelen kurtuluşa ermiş olacaktır.
64. (Artık) iş böyle
olunca, onlar öyle sizi yurdunuzdan çıkarmak isteyince siz de (bütün
çarelerinizi toplayınız) yapacağınız sihirleri yapmaya çalışınız, elinizden
gelen bir şeyi geri bırakmayınız, (sonra) Musa ile Harun'u karşı (saf halinde
geliniz) çünkü böyle bir vaziyet, göreceklerin kalplerine korku düşürür.
(Şüphesiz ki, bu gün galip gelen) bu muazzam toplantıda galibiyeti kazanan,
(kurtuluş bulmuş olacaktır.) istediğine erecektir, Firavun'un sevgisini
kazanacaktır. Ne cahilce bir arzu!.
§ Rivayete göre bu
sihirbazlar, yetmiş bin kadardı, hepsinin de elinde âsâ ve ipler bulunuyordu.
Diğer bir rivayete göre bunlar yetmiş iki sihirbazdı, bunların ikisi Kıpti
taifesiden, kalanları da İsrail oğullarından idi. Diğer bir rivayete göre de
dokuz yüz kişi idiler. Üç yüzü Fürs'den üç yüzü Rum'dan, üç yüzü de
iskenderiye'den idi. Diğer rivayetler de vardır. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.
65. Dediler ki: Ey Musa!.
Ya sen at iver, veyahut ilk atan biz olalım.
65. Bu mübarek âyetler,
Hz. Musa ile sihirbazlar arasında müsabakaya ne şekilde başlanıldığını
bildiriyor. Korkunç sihirbazca görüntülerden Hz. Musa'nın korkmaması
hali neden ibarettir?. için
kendisine Allah tarafından teminat verilmiş olduğunu ve Hz. Musa'nın göstermeğe
muvaffak olduğu mucizeler tesiriyle sihirbazların secdelere kapanarak ilâhî dinî
kabul eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm ile
sihirbazlar zinet günü denilen belirli günde toplandılar, sihirbazlar, Hz.
Musa'ya karşı edebe riayet için ve onun gösterdiği metanete, yiğitliğe, yüksek
görüşe hürmet için (dediler ki: Ey Musa!.) göstermek istediğin, meydana
çıkarılmasını arzu ettiğin şeyi (ya sen) meydana (atıver) evvelâ sen bizimle
münazaraya başlamış ol (veyahut ilk atan) münakaşaya başlayan (biz olalım) sen
hangisini istersen onu tercih et, o yolda hareket edelim.
|