51.  Ve kitapta Musa'yı da an. Şüphe yok ki, o ihlâs ile vasıflanmış idi ve bir resul, bir peygamber omuş idi.

51.    Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın kıssasına ve onun yüksek vasıflarına işaret ediyor. Tür dağında mazhar olduğu tecellileri ve hakkındaki ilâhî ihsanı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey peygamberlerin iftiharı!. (Kitapta) Kur'an'ı Kerim'de veya bu mübarek sürede (Musa'yı da an) onun kıssası, yüksek mertebesini de zikreyle. O Musa Aleyhisselâm ki, onun sayesinde İsrail oğulları Fir'avunlara kulluk etmekten kurtulmuşlardı, (şüphe yok ki, o) Hz. Musa (ihlâs ile vasıflanmış idî) yani: O Allah katında pek seçkin, mümtaz bir zat idi, o Allah'ı birleyen biri idi, ibadetleri şirk ve gösterişten uzak pek halisane idi. Cenab-ı Hak onu lâyık olmayan şeylerden korumuştu, (ve bir resul) idi, Beni İsrail'e Kibt kavmine Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber idi ve o (bir nebi olmuş idi) yani Hak Teâlâ Hazretleri dilediği şeyleri ona vahiy yoluyla haber verirdi, o da o almış olduğu dinî hükümleri ümmetine haber verir, tebliğ ederdi.

 

 

 

52.  Ve ona Tur'un sağ tarafından seslendik ve onu münacat eder bir halde yaklaştırdık.

52.      (Ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki, (Ona) Mısır'a gitmek üzere Medyen şehrinden çıkıp gitmekte bulunan Hz. Musa'ya (Tur'un sağ tarafından seslendik) yani: Allah'ın sözleri, Hz. Musa'ya Tur dağına vardığı zaman sağ tarafından temessül ederek yönelmiş oldu, Peygamber olduğu kendisine müjdelendi. (Ve onu) Hz. Musa'yı (münacat eder bir halde yaklaştırdık) yani: O mübarek Peygamberi Yüce Allah'a dua etmeye ve ilâhî vahyi almaya müstait bir vaziyette kıldık, kendisini manevî bir yakınlık şerefine nail kılmış olduk.

 

 

 

53.  Ve ona rahmetimizden olarak kardeşi Harun'u bir peygamber olmak üzere ihsan ettik.

53. (Ve ona) Musa Aleyhisselâm (rahmetimizden olarak) kendisi hakkında tecelli eden bir rahmet ve şefkat eseri olmak üzere (kardeşi Harun'u bir nebi) kendisine bir yardımcı, bir vezir ve peygamber (olmak üzere ihsan ettik) Hz. Musa'nın: "Varabbü. Bana ehlimden Harun'u vezir kıl" diye yaptığı duasını kabul ettik. Artık o iki muhterem kardeş, ilâhî dini yaymağa çalışıp durdular.

 Musa Aleyhisselâm'ın kıssası için Bakara süresindeki (50) ve (52) inci âyetlerin izahına da bakınız!.

    Harun Aleyhisselâm, Hz. Musa'nın büyük kardeşidir, Isa Aleyhisselâm'ın doğumundan (1574) veya (1728) sene evvel Mısır'da dünyaya gelmiştir, güzel konuşan bir zat

idi. Hz. Musa'nın duası üzerine Hz. Haruna'da peygamberlik verilmiş ve kendisine bir muavin bulunmuştur. Hz. Musa ile beraber Ki zı İden i z! geçerek Tih çölünde ikamet etmişlerdi. Bu esnada Hz. Musa, Tevrat kitabını elde etmek, Allah'ın hitaplarına mazhar olmak üzere Tur dağına gitmiş, Hz. Harun'u İsrail oğullarının başında bırakmıştı, İsrail oğulları ise Samiri adında bir münafığın aldatmalarına kapılmışlar, Mısır'lıların (Abis) öküzünü taklit ederek Samirî'nin altundan döktürdüğü bir buzağı heykeline tapınmağa başlamışlar, Harun Aleyhisselâm'ın engellemesini, nas i hatları n ı dinlememişlerdi. Musa Aleyhisselâm Tur'dan dönünce bu hâdiseden çok üzülmüş, Hz. Harun'un mazur olduğunu anlamış, İsrail oğulları yaptıklarından pişman olmuşlardı, İsrail oğullar! bir ceza olmak üzere kırk sene kadar Tih çölünde kalmışlardır. Hz. Musa'dan üç sene önce Hz. Harun (123) yaşında olarak vefat etmiştir. Turisina civarında "Mürran" dağındaki bir mağarada defnedilmiştir. Mübarek kabri meşhur bulunmaktadır. Sonra Musa Aleyhisselâm, bir peygamber olan "Yuşâ" adındaki zatı kendi yerine halife tâyin ederek ahirete irtihal buyurmuştur. Vefatından üç gün sonra Yuşâ Aleyhisselâm İsrail oğullarını Tih çölünden çıkarmış, arzı mukaddese götürmüş, kendilerine karşı duran bazı Süryan ve Kenan hükümdarlarını bir mucize eseri olarak mağlûp etmiş arzı mukaddesi zapt ile İsrail oğullarını oniki kola ayırmıştır, yirmi sene İsrail oğullarının başkanlığında bulunmuş, milâttan (1580) sene önce (110) yaşında iken vefat eylemiştir. Nablus yakınlarında defnedilmiş olduğu zannediliyor, İstanbul'da Beykoz'un üstünde kendisine isnat edilen bir ziyaretgâh bulunmaktadır.

İsrail oğullarını, Kenan diyarına götüren, Erihayi fetheden, Şam diyarını da zapt eylemiş bulunan Hz. Yuşâ'dan sonra İsrail oğulları yine bir çok gayrı meşru hareketlerde bulunmuşlar, yine esaretlere, musibetlere uğramışlardır. Nihayet Üşmuil adındaki zat onlara hâkim olup onbir sene İsrail oğullarının işlerini idare etmiştir, İşte o vakit İsrail oğullarının hâkimler devri bitmiş, melikler devri meydana gelmişti.

 

 

 

54. Ve kitapta İsmail'i de an, şüphe yok ki, o vaadinde sadık idi ve bir resul, bir nebi idi.

54.   Bu mübarek âyetler de Hz. İsmail ile Hz. Idris'in kıssalarına işaret ediyor, onların yüksek vasıflarını bildiriyor. Ve isimleri ve yüce vasıfları zikredilen Peygamberlerin ne büyük ilâhî nimetlere nail olmuş ve ne kadar muhterem zatların zürriyyetinden dünyaya gelmiş bulunduklarını ve onların nasıl güzel, ruhanî bir kulluk duygusuyla dinî vazifelerini ifa eder olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber! (Kitapta) Kur'an-ı Kerim'de ve özellikle bu mübarek sürede güzel vasıfları bildirilen (İsmail'i de an) yani: İbrahim Aleyhisselâm'ın oğlu ve senin büyük ceddin olan o muhterem Peygamberi de zikret. Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr edenler, insandan Peygamber olmaz diyenler dahi Hz. İsmail'in peygamberliğini itiraf ediyor ve onunla iftihar ediyorlar. Halbuki, o da insan idi. Onun insanlığı peygamberliğine, risaletine mâni olmadığı halde Hz. Muhammed'in insan olması ne için peygamberliğine mâni olsun. İşte Hz. İsmail de bu hususta bir örnek teşkil ediyor. (Şüphe yok ki, o) Hz. İsmail (vadinde sadık idi) yaratılışça sadakatle vasıflanmış idi, verdiği söze riayet ederdi. Nitekim kendisini hak yolunda kurban edeceğini adamış olan muhterem babası İbrahim Aleyhisselâm'a karşı "inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" demişti. (Ve) işte o zat da (bir resul, bir nebi idi) evet bir şeriata nail idi, ümmetini hak dine davete, kendilerine ilâhî hükümleri beyana memur bulunuyordu. Artık insanlığın peygamberliğe nail olamayacağı nasıl iddia edilebilir?

 

 

 

55.  Ve hanedanına namaz ve zekât ile emir ederdi ve Rabbinin katında uzaya nail olmuştu.

55.      (Ve) İsmail Aleyhisselâm, (hanedanına) kendi aşiretine, veya kendi ümmetine en büyük bir kulluk vazifesi olan (namaz ve zekât ile emrederdi) onları bedenî ve malî ibadet ve itaate teşvik buyururdu. (Ve Rabbinin katında rızaya nail olmuştu) yani: Üzerine düşen bütün kulluk ve peygamberlik vazifelerini güzelce ifa ederek rızayı ilâhîyi kazanmaya muvaffak olmuştu ki, en büyük başarı da bundan ibarettir. İsmail Aleyhisselâm'ın kıssası için bakara süresindeki (140) inci âyetin izahına da bakınız!.

 

 

 

56.  Ve kitapta Idris'i de zikret. Şüphe yok ki, o, bir sıddık, bir Peygamber idi.

56. (Ve) Yüce Habibim!. (Kitapta idrîs'i de zikret) insanlar için uyanma vesilesi, uyulacak en güzel örnek olan bir çok kıssaları içeren Kur'an'ı Kerim'de Idris Aleyhisselâm'a ait evsafı da an. (Şüphe yok ki, o) Hz. Idris (bir sıddık) sözlerinde, işlerinde pek doğru, ilâhî âyetleri tasdik eden (bir Peygamber idi) ümmetini hak dine davete memur bulunmuştu.

davete memur bulunmuştu.

 

 

 

57. Ve onu yüksek bir makama kaldırdık.

57.    (Ve onu) o Idris Aleyhisselâm'ı (yüksek bir makama kaldırdık) yani: Peygamberlik şerefine veya iyilikle anarak yüce bir mertebeye erdirdik veya semaya veya cennete yükselttik.

§ Idris Aleyhisselârrij Nuh Aleyhisselâm'ın büyük dedesi demektir. Hz. Şit'ten sonra kendisine Peygamberlik verilmiş ve otuz sahife nazil olmuştur. Adının "Uhnuh" olduğu rivayet edilir. Çok kitap okuduğu için Idris adını almıştır, İlk evvel kalem ile yazı yazan, hisâb ve yıldız ilimleriyle uğraşan, silâh yapan ve elbise diken Hz. Idris'tir. Ondan evvel âdem oğulları hayvan derisi giyerlermiş. Kendisi kâfirler ile savaşta bulunmuştur. Hz. Idris'e göklerin sırları açılmıştı. Sonunda bir yüce makama kaldırılmıştır. Bazı zatlara göre Cenab-ı Hak Idris Aleyhisselâm'ı semaya ve cennete kaldırmıştır. Hâlâ hayattadır. Bazı zatlara göre de dördüncü kat semaya kaldırılmış ve ruhu alınmıştır. Bir rivayete göre de Peygamberlerden dört zat vardır ki: Hâlâ hayattadırlar. Bunlardan Hızır ile ilyâs Hazretleri yerde ve Hz. Isa ile Hz. Idris de semada hayatta bulunmaktadır. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.

 

 

 

58.   İşte bunlar ki, Allah Teâlâ'nın kendilerine ihsan buyurmuş olduğu Peygamberlerdendir, Adem'in zürriyetinden ve Nuh ile beraber gemiye yüklemiş olduklarımızdandır ve İbrahim ve İsrail'in zürriyyetindendir ve hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendirler. Kendilerine rahmanın âyetleri okunduğu zaman secde eder ve ağlar oldukları halde yere kapanırlardı.

58.      (İşte bunlar ki) bu mübarek sürede Zekeriya Aleyhisselâm'dan Idris Aleyhisselâm'a kadar kıssaları, yüksek vasıfları bildirilen zatlar ki, (Allah Teâlâ'nın kendilerine) peygamberlik ve risalet, İlim ve hikmet ihsan ve (inam buyurmuş olduğu Peygamberlerdir) bunlar ki, dinî hükümleri insanlara tebliğe memur, ümmetler arasında büyük mertebelere mevkilere sahip bulunmuşlardı. (Bunlar) ki: Adem'in züriyyetinden ve Nuh ile beraber gemiye yüklemiş olduklarımızdan o zatların züriyyetinden (dirler) meselâ: Hz. Idris, yakınlığı itibariyle Adem Aleyhisselâm'ın züriyyetinden demektir. Hz. İbrahim de Nuh Aleyhisselâm'ın gemisindeki zatlardan birinin züriyyetindendir. (Ve) diğerleri de (İbrahim ile İsrail'in züriyyetindendir) İsmail, Ishak ve Yakub Aleyhimüsselâm, Hz. İbrahim'in züriyyetindendirler. Musa, Harun, Zeker riya, Yahya ve Isa Aleyhimüsselâm da İsrail'in, yani: Hz. Yakub'un züriyyetinden bulunmuşlardır. (Ve) bu vasıfları anlatılan zatlar ki, (hidayete erdirdiğimiz) en doğru bir yola sevkeylediğimiz (ve seçtiğimiz) peygamberliğe, keramete nail olmakla seçkin kıldığımız mübarek (kimselerdendirler) işte bu pek çok muhterem zatlar (kendilerine) herhangi bir okuyucu tarafından (rahmanın âyetleri okunduğu zaman secde eder) Tilavet secdesine koşarlardı (ve) dinî bir şevk ile, bir Allah sevgisi ile (ağlar oldukları halde) bir şükran vazifesi olmak üzere secde ederek (yere kapanırlardı) ne mübarek, muhterem zatları!! İşte Kur'an'ı Kerim'i böyle bir şevk ile, bir ruhanî zevk ve heyecan ile okuyup dinlemeli, onun kutsal beyanlarını düşünerek bir manevî tesir ile göz yaşları dökmelidir.

 Bu (58) inci âyet beşinci secde ayetidir.

 

 

 

59.  Sonra arkalarından bir taife onlara halef oldu ki, namazı zayi ettiler ve şehvetlere tâbi oldular. Artık yakında cehennem deresine yetişeceklerdir.

59. Bu mübarek âyetler, bir kısım muhterem Peygamberlerden sonra bir takım namazsız, şehvetlerine düşkün kimselerin türemiş ve cehenneme aday bulunmuş olduklarını bildiriyor. Ancak daha sonra tövbe ve istiğfar eden, takva sahibi kulların adn cennetlerine nail ve orada güzelce rızıklanacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Biraz (sonra) o mübarek Peygamberlerin (arkalarından) onların zamanlarını müteakip (bir taife) dinî hükümlere riayet etmez bir grup (onlara) o Peygamberlere (halef olduki) bu taife (namazı zayi ettiler) farz namazları terk veya vakitlerini değiştirdi ve ertelediler. Meselâ: Güneş batıncaya kadar ikindi namazını geciktirdiler (ve şehvetlere   tâbi  oldular) içkiye,  zinaya,  kumara,  faize daldılar çeşit çeşit günahları  işlediler,  hattâ  bir  baba  kız  kardeş  ile evlenmeyi  de caiz gördüler.  Ibni  Abbas

Hazretlerine göre bunlar Yahudi taifesidir. (Artık) onlar (yakında cehennem deresine yetişeceklerdir) yahut hüsrana veya kötü bir âkibete maruz kalacaklardır. Halef, hayırlı, salih olan evlât ve zürriyet demektir. Hayırsız âdi olan züriyyete de "half" denir. Cay kelimesi de şer demektir. Zıddı olan hayra da reşat denir. Bununla beraber gay, cehennemde pek çukur, pek müthiş bir vadinin de ismidir.

 

 

 

60. Ancak tövbekar olan ve imân eden ve iyi amelde bulunan kimseler müstesna. Çünkü onlar cennete girerler ve bir şey ile zulma uğratılmış olmazlar.

60.    (Ancak) öyle inkarcı, günahkâr bir taife fertlerinden daha dünyadalarken (tövbekar olan) yaptıklarından pişman olup günahları terk eden (ve imân eden) üzerlerine düşen vazifelerin birer ilâhî hükme dayanmış olduğuna inanan (ve iyi amelde bulunan) namaz, oruç gibi ve zekât gibi ibadetleri ifaya çalışan (kimseler müstesna) onlar öyle cehenneme sevk edilecek değildirler. (Çünkü onlar) öyle tövbe eden ve durumlarını düzelteler (cennete girerler) bütün inananlara va'd edilmiş cennetlere onlar da nail olurlar. (Ve) onlar hiç birşey ile (zulme uğratılmış olmazlar) iyi amellerinin mükâfatını tamamen görürler. Vaktiyle olan küfr ve günahları artık kendilerine zarar vermez, mükâfatlarının noksanlığına sebep olmaz. Nitekim bir hadîsi şerifte: "Günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" diye buyurulmuştur.

 

 

 

61.  Adn cennetleri ki, Rahman kullarına gıyaben va'd buyurmuştur. Şüphe yok ki, onun va'di vücude getirilmekte bulunmuştur.

61.       Evet.. Onların nail olacakları cennetler (Adn cennetleri) dir ki, yani: Daimî bir ikametgâh olan, içinde bir daha çıkarılmayacak bulunan bir kısım cennetler, ebedî bağlar ve bahçelerdir ki, onları (rahman) olan Yüce Yaratıcı Hazretleri (kularına gıyaben va'd buyurmuştur) yani: O cennetler o kullara göre şimdilik gayıp bir halde bulunmaktadır, onu görememektedirler. Yahut o kullar, o cennetlerden gaib oldukları halde sırf ilâhî dinin verdiği habere binaen o cennetlere inanmış bulunurlar. (Şüphe yok ki., onun va'dı vücude getirilmekte bulunmuştur.) Allah Teâlâ hâşâ va'dinden dönmez. İşte o müminlere de bu cennetleri va'd buyurmuştur. O müminler bu cennetlere elbette kavuşacaklardır.

 

 

 

62.  Orada faidesiz lakırdı işitmezler, ancak selâm -işitirler- ve onlar için orada sabah ve akşam rızıklan da vardır.

62.     Artık o mümin zatlar (orada) o adn cennetlerinde (faidesiz lakırdı işitmezler) boş yere söz söyleyip durmazlar (ancak selâm işitirler) yani: kendilerine Allah tarafından veya melekler tarafından veya birbirleri tarafından verilen selâmı işitirler, iltifat edici sözleri işitmek nimetine kavuşurlar. (Ve onlar için) o cennetlere giren zatlar için (orada) o cennetlerde (sabah ve akşam) yani sürekli olarak (rızkları da vardır) yani: Dünyaya göre belirli vakitlerde yemek, içmek temin edildiği gibi cennetlerde de böyle belirli vakitlerde nimetlere erişmiş bulunacaklardır. Yoksa cennette gece ve gündüz yoktur, belki orası ebedî olarak nur ve aydınlık içinde bulunmaktadır.

 

 

 

63.  O, o cennettir ki, ona kullarımızdan takva sahibi olanları vâris kılarız.

63.   (O) vasıfları bildirilen yüce makam (o cennettir ki, ona kullarımızdan takva sahibi olanları) küfrden sakınıp, İmân ile vasıflanmış bulunanları (vâris kılarız) o cennetleri onlara ihsan ederiz, orada ebedî bir şekilde selâmet ve saadet içinde yaşar dururlar, İşte imanın mükâfatı. Deniliyor ki: Kâfirlerin imân ettikleri takdirde nail olacakları makamlara da onlar küfr üzre öldükleri takdirde müminler vâris olacaklardır. Yani o makamlar da müminlere verilecektir. Cenab-ı Hak cümlemizi İmandan ayırmasın. Amin..

 

 

 

64.       Ve -Cibril'i Emin demiştir ki -Biz inemeyiz, ancak Rabbin emri ile ineriz. Ve önümüzde, ve ardımızda ve bunların arasında ne varsa -hepsi- o'nun içindir ve Rabbin unutkan değildir.

64. Bu mübarek âyetler, her şeyi hakkiyle bilen Allah Teâlâ'nın emri olmadıkça Cibril'i Emin'in Kur'an âyetlerini indirmeğe selahiyeti olmadığını bildiriyor ve Cenab-ı

Hakka kulluk arzına devam edilmesini emrediyor. Kendilerinin yoktan yaratılışlarını düşünmeyen bir takım gafil kimselerin öldüklerinden sonra dirilmelerini inkâr ettiklerini beyan ve onları uyanmaya davet edip inkarcı olanların nasıl müthiş bir ahiret azabına uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem'den ashab-ı Kehf e, Zülkarneyine ve ruha dair bilgiler istemişlerdi. 0 Yüce Peygamber de bu hususa dair kendisine hemen ilâhî vahyin ineceğini ümit etmekte bulunmuştu. Fakat bu beklenilen ilâhî vahy, kırk veya elli gün kadar gecikti. Bu gecikmeden müteessir olan şanı yüce peygamber, bunun sebebini Cibril'i Emin'den sordu, o'da bu gecikmenin hikmetini gösteren, bu âyeti kerimeyi tebliğ etti. (Ve biz inemeyiz) yani: Biz ilâhî vahyi tebliğe memuruz. Fakat biz kendi kendimize her istediğimiz zaman yer yüzüne inip ilâhî vahyi tebli edemeyiz. (Ancak Rabbin emri ile) ineriz, ne vakit bize emr ederse o vakit gelir, taşıdığınız vahyi tebliğ ederiz. (Ve önümüzde ve ardımızda ve bunların arasında ne varsa) hepsi (o'nun içindir) yani: Geleceğe ait olan ahiret işleri de, maziye karışan dünya işleri de ve ahiret ile dünya arasındaki hâdiseler de bütün Allah Teâlâ'nın iradesine tabidir. Binaenaleyh o'nun emri olmadıkça biz bir yerden diğer bir yere gidemeyiz ve istediğimiz zaman yere inemeyiz. (Ve Rabbin unutkan değildir) o'nda unutmak düşünülemez. Binaenaleyh Ey Yüce Peygamber!. Seni de şüphe yok ki, unutmuş değildir. Dilediğin vahyin hemen gelmemiş olması, mutlaka bir hikmet ve fayda gereğidir. Artık ilâhî vahyin gecikmiş olmasından dolayı üzülme.

 

 

 

65. Göklerin ve yerin ve onların arasında olanların Rabbidir. Binaenaleyh o'na ibadet et, o'nun ibadeti için sabr -ve sebat-eyle. Sen o'nun için hiçbir benzer bilir misin?.

65.     Evet.. Cenab-ı Hak için hâşâ unutmak tasavvur olunamaz. Çünkü Yüce Yaratıcı, bütün (göklerin ve yerin ve onların arasında olanların Rabbidir) hepsinin de Yaratıcısıdır, sahibidir, koruyucusudur. Artık o Yüce, mukaddes Yaratıcı hakkında gaflet, unutmak nasıl tasavvur olunabilir?, (binaenaleyh) Ey Yüce Peygamber!, (o'na) Kerem sahibi Mabuduna (ibadet et, onun ibadeti için sabır) ve sebat (eyle) ilâhî din yolunda meşakkatlere tehammülde bulun; vahyin gecikmeye uğramasından dolayı üzülme, kâfirlerin dedikodusundan müteessir bulunma o Hikmet Sahibi Yaratıcı, seni herhalde koruyacak ve himaye buyuracaktır. (Sen) ey Yüce Peygamberi, (o'nun için) o Kâinatın Yaratıcısı için (hiçbir benzer bilir misin?.) o'ndan başka ibadete lâyık, yaratıcılık sıfatına sahip bir zatın varlığını tasavvur edebilir misin?. Elbette ki, bilemez ve tasavvur edemezsin?. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcın elbetteki, seni unutmaz, seni mağlûp bırakmaz, sana indirdiği vahyin gecikmeye uğraması da elbette o'nun bir hikmeti gereğidir. Artık sen kendini teselli et, o'na ibadet ve itaate devamet. Dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadet senin için takdir edilmiştir.

 

 

 

66.  Ve insan der ki: Öldüğüm zaman mı ileride diri olarak çıkarılacağım.

66.     (Ve insan der ki) Allah'ın dininden mahrum kalan herhangi bir inkarcı şahıs iddiada bulunur ki: (Öldüğüm zaman mı ileride diri olarak) mezarımdan (çıkarılacağım?.) Bu mümkün mü?. İşte ilâhî kudreti düşünmeyen bir câhil, böyle ahiret hayatını inkâra cür'et eder. Bu âyeti kerime Ebu cehl veya Übeyyibni Half hakkında nazil olmuştur. Bununla beraber bu âyetle kıyameti inkâr eden bütün kâfirler kasdedilmiştir. Übeyyibni Half, birgün eline çürümüş bir kemik almış, ufalamış Muhammed -Aleyhisselâma bunun tekrar dirileceğini iddia ediyor demişti.

 

 

 

67.  0 insan hiç düşünmez mi ki; Biz onu evvelce yarattık, halbuki, o hiçbir şey değildi.

67. Cenab-ı Hak da öyle inkarcı, Allah'ın kudretini takdirden mahrum kimselere karşı haşr ve neşrin gerçekleşeceğine delil olmak üzere buyuruyor ki: (o insan hiç düşünmez mi ki, biz onu evvelce yarattık) onu dünyaya getirdik, ona hayat verdik. (Halbuki, o hiçbir şey değildi.) Artık onu öyle yoktan var eden bir Yüce Yaratıcı, onu öldürdükten sonra tekrar var edemez mi?. Ne gaflettir ki, birçok insanlar kendi yaradılışlarını bile hiç düşünmüyorlar. Hangi bir şeyi iade etmek, o şeyi evvelce yoktan var etmeğe göre daha kolay değil midir?.

Ba's = Öldükten sonra tekrar diriltmek hakkında bu âyeti kerime kadar kısa, fakat pek kuvvetli bir delil tasavvur olunamaz. Deniliyor ki: Bütün mahlukat toplansa ba's hakkında bu âyeti kerime kadar kısa fakat bu derece kuvvetli, makul bir delil meydana getirmeğe kadir olamazlar.

 

 

 

68. Evet.. Rabbine andolsun ki onları ve şeytanları elbette toplayacağızdır. Sonra da onları muhakkak ki, cehennemin etrafında dizüstü hazırlamış olacağız.

68.     Evet.. Rabbine andolsun ki, onları (o kıyameti, haşr ve neşri inkarcı olanları (ve) onları aldatmış olan (şeytanları elbette) yeniden diriltip (haşr edeceğizdir) onları mahşerde toplayacağız (sonra da onları muhakkak ki, cehennemin etrafında dizüstü hazırlamış olacağız) onların bu müthiş vaziyetlerini bütün insanlar göreceklerdir. Dinsizliğin o pek fecî akibeti, gözler önünde pek korkunç, ateşin bir manzara teşkil edecektir. "Cisiy" dizleri üstüne çökmüş kimseler demektir.

 

 

 

69.  Sonradan her fırkadan rahmana karşı ziyadece mütekebbir -serkeş- olanı muhakkak ki, şiddetle yakalayacağız.

69.    (Sonra da her fırkadan) aynî mezhebde bulunan bir taifeyi yani (rahmana) kendilerini yaratmış, yaşatmış, dünyada beslemiş olan Yüce Yaratıcıya (karşı çok kibirli) serkeş, haddi aşmış (olanı muhakkak ki, şiddetle cezalandıracağız) yani: Cehennemin etrafında toplatılmış bulunanların küfr ve isyan itibariyle daha fazla ileri gitmiş olanları hakkında cehennem azabı da o nisbette fazla olacaktır.

Meselâ: Onu bunu sapıklığa, küfür ve isyana sevk etmiş olan bir dinsizin azabı, başkalarının sapmasına sebebiyet vermemiş bir dinsizin azabına oranla daha ziyade olacaktır. "Itiy" isyan, böbürlenmek haddi aşmak demektir.

 

 

 

70.  Sonra elbette ki biz, cehenneme girip yanmağa daha lâyık olanı da şüphe yok, daha ziyade biliriz.

70.   (Sonra elbette ki, biz) yani: Azamet ve kudreti sonsuz olan ben Yüce Yaratıcı (cehenneme girip yanmağa evlâ) daha lâyık (olanı da şüphe yok, daha ziyade biliriz.) Evet., muhakkak ki, cehenneme kimlerin atılacağını ve onların arasında hangilerinin daha çok azabı hak etmiş olduğunu ancak Allah Teâlâ hakkiyle bilir, haklarında ilâhî adaleti tam manasiyle tecelli eder. Bu hakikati, bu adaletin tecellisini bütün ahirete sevkedilecek olan insanlar göreceklerdir. "Sıliy" ateşe girip yanmak demektir.

71.  Ve sizden bir kimse yoktur ki, illâ oraya uğrayacaktır. Bu, Rabbin tarafından hüküm ve kaza buyurulmuş bir şeydir.

71.     Bu mübarek âyetler, bütün insanlığın kıyamet gününde cehennemin müthiş manzarasını seyredeceklerini ve takva sahibi olan zatların selâmet sahasında bulunup zalimlerin cehenneme Bulacaklarını bildiriyor. Kâfirlerin müslümanlara karşı dünyevî varlıklariyle üstünlük iddiasında bulunduklarını, halbuki, eski devirlerde yaşamış, daha çok mülk ve servete sahip bulunmuş olan kâfirleri o varlıklarının helakten kurtaramamış olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey inşaları, (sizden bir kimse voktur ki) gerek mümin ve gerek kâfir olsun (illâ oraya) o cehenneme veya onun ateşin manzarasını gösteren bir sahaya (uğrayacaktır) o cehennemi her halde görmüş olacaktır. (Bu) uğrayış (Rabbin tarafından hüküm ve kaza buyurulmuş bir şeydir) Allah'ın takdiri böyle tecelli etmiştir, mutlaka gerçekleşecektir.

Evet.. Cenab-ı Hak, bir mutlak hâkimdir, her takdiri bir hikmete dayanmaktadır. Yarın ahirette cehenneme bütün insanları toplayacaktır. İyi, mümin olanlar, o cehennemi seyretmek için içerisine girseler de onlar için o cehennem bir gülistan gibi asla bir zarar vermiyecektir. Çünkü ateşteki ve diğer şeylerdeki tesirleri yaratan, Allah Teâlâ'dır. Dilediği zaman onu derhâl giderir. Nitekim dünyada da ateşi Hz. İbrahim'e bir soğuk ve selâmet kılmıştır. Kâfirler ise artık cehennem ateşi içinde ebedî olarak kalıp azap çekeceklerdir.

Yahut bütün insanlar cehennem sahasında toplanacaklardır. Müminler o müthiş cehennemden emin olduklarını bilerek sevinçleri kat kat artacak, kendilerinin ne kadar gıbtaya şayan bir halde bulunduklarını daha mükemmel bir şekilde anlamış olacaklardır. Cehenneme sevkedilecek olanlar da ne kadar büyük bir felâket ve uğursuzluk içinde kaldıklarını anlayarak tasavvurların üstünde elemler, kederler içinde çırpınıp duracaklardır.

 

 

 

72.  Sonra sakınmış olanları kurtuluşa erdiririz. Zâlimleri de orada dizleri üstüne çökmüş bir halde bırakırız.

72.    Evet.. Bütün insanlar öyle toplanıldıktan (sonra) dünyada iken (sakınmış olanları) küfüden günahlardan Sakınmış olan mümin, iyi kulları (kurtuluşa erdiririz) cennete

sevkederiz. (Zâlimleri de) dünyada iken küfrleriyle, günahlarıyla nefislerine zulüm etmiş olanları da (orada) o cehennemde (dizleri üstüne çökmüş bir halde bırakırız) artık kâfir olarak ölmüş olanlar, o cehennemde ebedî bir şekilde kalacaklardır. Fakat Cenab'ı Hak'kın birliğini, yaratıcılığını, mabûtluğunu ve dinini tasdik eden, kalbinde zerre miktarı dahi olsa bir hayır bulunan bir kimse de günahlarından dolayı cehenneme atılacak olsa da bu geçicidir, sonunda cehennemden çıkarılacak yine cennete sevkedilecektir. Nitekim birçok âyetler, hadisler bunu bildirmektedir.

 

 

 

73. Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman kâfir olanlar, imân etmiş olanlara dedi ki: İki gruptan hangisi makamca daha hayırlıdır, meclisçe daha güzeldir?.

73.     (Onlara) o mümin ve kâfir olan insanlara (ayetlerimiz) Kur'an'ı Kerim'in ahirete ve insanlığın geleceğine ait beyanatı (açık açık okunduğu zaman) o Kur'an'ın lâfızlarındaki açıklık, i'câz ve mânâsındaki yücelik görüldüğü zaman (kâfir olanlar, İmân etmiş olanlara) bir cehalet eseri olarak (dedi ki: iki gruptan) bizimle sizden (hangisi makamca daha hayırlıdır?.) hangimizin ikametgâhlar! daha büyük daha faidelidir?. Ve bizimle sizden hangisi (meclisçe daha güzeldir?.) Hangimizin toplanıp da sohbette, danışmada bulunduğu yerler daha muhteşem, daha gönül açıcıdır.

§ Nediy; nâdi, bir topluluğun danışmak için toplanacakları meclis demektir.

Asrı saadetteki bir takım müşrikler, kendilerini İslâm dinine davet eden müminlere karşı kibirlice bir vaziyet alıyorlar, kendilerinin dünyevî varlıklarına güvenerek fakir müslümanlara karşı böyle bir iddiaya cüret gösteriyorlardı. Demek istiyorlardı ki: Eğer hak sizin tarafınızda olsa idi sizin servetiniz, ikametgâhlarınız bizimkilerden aşağı bir halde bulunmazdı. Bu cahiller, kendilerinin fanî varlıklarına büyük bir kıymet veriyorlardı, onların hakikat gözünde hiçbir ehemmiyeti olmadığını düşünemiyorlardı, onları o geçici varlıkları elbette ki, kurtaramıyacaktı. Onlar tarihden de bir ibret dersi almıyorlardı.

74.  Halbuki, biz onlardan evvel nice asırlar -ahalisini- helak ettik ki, onlar eşyaca ve manzara itibariyle daha güzel idiler.

74.    (Halbuki, biz onlardan evvel nice asırlar) ahalisini (helak ettik ki,) onların yurtları, eserleri görülüp durmaktadır. (Onlar) o eski asırlar ahalisi (eşyaca) dünya malı bakımından (ve manzara itibariyle) şimdikilerden (daha güzel idiler) onlar ne kadar san'at eserleri bırakıp gitmişlerdir. Öyle olduğu halde onları bu dünyevî varlıkları mahv ve yok olmaktan kurtaramamıştır. İşte ad, Semud gibi kavimler bu cümledendir. Eğer dünyevî bir varlığın Allah katında büyük bir kıymeti olsa idi o kavimleri helak buyurmazdı. Artık şimdi de öyle fanî varlıklarına güvenerek dinî vazifelere karşı cephe alan kimseler, o tarihî facialardan bir ibret dersi almalı değil midirler?.

 Ri'y: Güzel manzara, güzel durum, temiz elbise demektir.

 

 

 

75.   De ki: Her kim sapıklık içinde ise onun için rahman uzattıkça uzatsın -onlara dilediklerini versin- ne ehemmiyeti var!. Ne zaman ki va'd olunduklarını, ya azabı veya kıyamet gününü görürler, artık mekânca daha şerli ve yardımcılarca daha zayıf kim olduğunu bilmiş olacaklardır.

75. Bu mübarek âyetler, müslümanlara karşı varlıklariyle övünerek cephe alan inkarcıların ne kadar dünya varlığına sahip olsalar da sonunda pek acıklı felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor, inananlara ve hidayete erenlere ise pek mükâfatlı, pek hayırlı bir geleceğe nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Yüce Resulüm!. 0 servetlerine, mevkilerine güvenen inkarcılara (de ki: Her kim) sizin gibi (sapıklık içinde ise) küfr ve dalâlet ile vakit geçirmekte ise (onun için rahman) ihsanı sonsuz olan Kâinatın Yaratıcısı (uzattıkça uzatsın) diledikleri dünya varlığını versin, ne ehemmiyeti var?. Yani: 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı, böyle kimselere derece derece helake götürmek üzere birçok nimet verir, onların ömürlerini uzatır, servetlerini arttırır. Fakat bunlar geçicidir, uhrevî sorumluluğu gerektirir. Artık bunlar ile iftihar etmeleri uygun değildir. (Vaktaki) o dünyevî varlıklarına aldanıp hakkı kabul etmeyenler, Allah tarafından (va'd olunduklarını) tehdit etmek için vaad olunan şeyleri, yani (ya azabı) müslümanların kendilerine galip gelmeleriyle kahrolunacaklarını veya berzahtaki azabı (veya kıyamet gününü) o inkâr ettikleri -ahiret âlemini (görürler) dünyada varlıklarından  hiçbir fâide göremez olurlar. (Artık mekânca) ikametgâhça, yurt vesairece (daha şerli) daha yaramaz,  hayırdan daha uzak (ve yardımcılarca daha zayıf)

yardımdan, imdada yetişeceklerden daha mahrum (kim olduğunu bilmiş olacaklardır) artık iki gruptan haddizatında hangisinin daha üstün, hangisinin hakikî bir servete ve yardıma nail olduğunu anlayacaklardır. Hidayete, saadete ermiş olan zatların o küçümsemiş oldukları inanlardan ibaret olduğu belirmiş olacaktır.

 

 

 

76. Allah Teâlâ hidayete erenlere hidayeti arttırır ve baki olan salih ameller ise Rabbin katında sevapça da hayırlıdır, âkibetce de hayırlıdır.

76.     Evet.. (Allah Teâlâ hidayete erenlere) İmana muvaffak olanlara (hidayeti arttırır) onları dinin yüceliğine şahitlik eden nice kudret eserlerini görmeğe, ilâhî âyetleri okuyup anlamaya mazhariyetiyle kalplerini ziyadece nurlandırır, sevaplarını kat kat artırır (ve) şüphe yok ki; (baki olan salih ameller ise) beş vakit namaz gibi, Kur'an'ı Kerim'i tilâvet gibi, kalplerde parlayan temiz inançlar gibi, hak yolundaki cihadlar gibi, Allah katında makbul muameleler ise (Rabbin katında sevapça da hayırlıdır) mükâfatları pek çoktur (âkîbetçe de hayırlıdır) onların faideleri, mükâfatları ahiret âleminde devam edip duracaktır. İnkarcıların kanaatlarınca hayır kabul edilen bir takım fâni, gayrı meşru varlıklar, servetler ise çabucak yok olucudur, onların uhrevî faideleri yoktur, bilakis mesuliyeti gerektirir. Artık onlara aldanıp da müminlere karşı muhalefette bulunmak, kibirlice bir vaziyet almak nasıl, uygun olabilir?

 

 

 

77.  Gördün mü o kimseyi ki, bizim âyetlerimizi inkâr etti ve dedi ki: Elbette bana mal ve velet verilecektir.

77.       Bu mübarek âyetler, haşır ve neşri inkâr eden bir kâfirin alay yoluyla söylemiş olduğu şeyleri bildiriyor. Öyle gaybı bilmeyen ve bir ilâhî vaade nail bulunmayan bir şahsın sözlerinin tesbit edileceği azabının da artırılacağı, kendisinin her türlü varlıktan mahrum kalarak tek başına mahşere sevkedileceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Gördün mü) ne kadar şaşılacak şey (o kimseyi ki,) o inkarcı şahsı ki (bizim âyetlerimizi) bizim büyüklüğümüze, haşir ve neşre kadir olduğumuza dalâlet eden kudret eserlerimizi ve özellikle uhrevî hayatı bildiren Kur'an'ın beyanlarını (inkâr etti) küfre düştü (ve) bir alaycı eda ile (dedi ki:) eğer kıyamet koparsa, başka bir âleme gidilirse (elbette bana mal ve velet verilecektir) orada da büyük bir varlık sahibi olacağım. Bak!. Şu cahilin bu garip iddiasına, kendisine ne büyük bir kıymet veriyor!.

 

 

 

78.  Cayba vâki mı olmuş, yoksa Rahmanın katında bir ahd mı edinmiş?

78.     Bu cahil, gururlu şahıs (gayba vâkıf mı olmuş?) o kadar mı şanı yükselmiş de Cenab'ı Hak'ka mahsus olan gayb ilmini kendisi de öğrenmiş!, (yoksa Rahmanın katında) Cenab-ı Hak'kın huzûrı ilâhîsinde kendisi için mal ve evlât verileceğine dair (bir ahd mı edinmiş?.) bir ilâhî va'de nail mi olmuş ki, böyle bir iddiaya cür'et ediyor?

 

 

 

79.  Hayır öyle değil, ne diyeceğini elbette yazacağız ve onun için azabı arttırdıkça arttıracağız.

79.    (Hayır öyle değil) o cahil şahıs, bu iddiasnıda, bu temennisinde hata ediyor!. Kendisine bir kıymet vermiş oluyor, biz onun (ne diyeceğini elbette yazacağız) meleklere emredip yazdıracağız, onları koruyarak onlar ile kendisini ahirette azaba uğratacağız. (Ve onun için azabı arttırdıkça artıracağız) bu iddiası yüzünden de azabı artacak, devamedip duracaktır.

 

 

 

80.  Ve onun dediklerine biz vâris olacağız ve o bize tek başına gelecektir.

80. (Ve onun) öyle boş bir iddiada bulunan şahsın (dediklerine) onun yanında bulunan mal ve evlada (biz vâris olacağız) onun ölümü ile bunlar elinden tamamen çıkmış bulunacaktır. (Ve o) şahıs (bize) kıyamet gününde (tek başına gelecektir) dünyadaki malından, evlâdından da istifade edemiyecektir. Nerede kaldı ki ahirette ayrıca mala, evlada sahip olabilsin!. Artık öyle gafilce, alay edercesine hareketlere, lakırdılara son vererek biraz da ciddî şekilde ebedilik âlemini düşünmek icabetmez mi?. Nedir bu gaflet, bu inkâr?.   Rivayete göre bu âyetler, As bin Vail hakkında nazil olmuştur. Habbâb ibnü'l-erret demiştir ki: Benim As'da alacağım var idi, kendisinden istedim, dedi ki: Yok, vallah

Muhammed'i -Aleyh i s selâm- inkâr etmedikçe onu sana vermem. Ben de dedim ki: Yok vallahi. Ben Muhammed'i -Aleyhisselâm-ı ne hayatımda, ne öldüğümde, ne de yeniden diriltileceğim anda inkâr etmem. As da dedi ki: 0 halde ben de diriltilecek miyim?. Dedim ki: Evet.. Diriltileceksin. 0 da -alaycı bir eda ile- dedi ki: Öyle ise ben diriltileceğim zaman gel, benim orada malım da evlâdım da olur, sana borcumu veririm. İşte Aşın bu lakırdısı üzerine bu âyetler nazil olup onu reddetmiştir.

 

 

 

81. Ve onlar Allah'tan başka tanrılar edindiler, kendileri için bir izzet olsun diye.

81.     Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'dan başkasına tapanların ne kadar aldanmış olduklarını taptıkları şeylerin de onlardan nefret edip kaçınacağını bildiriyor. Müşriklerin üzerlerine şeytanların musallat olduğunu, ve o müşriklerin belirli günden sonra helak olup cehenneme sevkedileceklerini: Takva sahibi kulların ise ebedî saadete kavuşacaklarını ve Cenab-ı Hak'kın müsaadesi olmadıkça hiçbir kimsenin şefaate kadir olamayacağını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve onlar) o Mekke müşrikleri ve diğer putperestler (Allah'tan başka tanrılar edindiler) putları, inşaları, melekleri birer mabut tanıdılar. Üyle mahlukata tapınmak cahilliğinde bulundular, (kendileri için bir izzet) bir menfaat, bir selâmet vesilesi, bir şefaat sebebi (olsun diye) onlara öyle tapındılar, onlara ibadet sayesinde helakten, azaptan kurtulacaklarını sanıp durdular.

 

 

 

82.  Asla öyle değil, onların tapındıklarını gelecekte inkâr edecekler ve onların üzerine düşman kesileceklerdir.

82.        (Asla öyle değil) o putlar sayesinde bir izzete, bir kurtuluşa kavuşmaları asla mümkün değildir. Hattâ o putlar kıyamet günü (onların) o müşriklerin dünyada kendilerine (tapındıklarını inkâr edecekler) bunlar bize değil kendi vehimlerine tâbi olmuş, mâbutluk sıfatına sahip olmayan şeyleri mabut sanmışlardır, diyeceklerdir. Cenab-ı Hak onlara hayat verecek, kendilerinin böyle suçsuz olduklarını bildireceklerdir. Melekler de kendilerine tapanlara karşı böyle bir redde bulunacaklardır, (ve) o putlar, o mabut edinilen şeyler (onların) o müşriklerin (üzerine) ahiret gününde (düşman kesileceklerdir) onlara bir faideleri dokunmayacak, bilakis onlardan nefret edip kaçınacaklardır. Diğer bir yoruma göre de o müşrikler, o putları Allah gibi sever, kendilerine ibadet ederken ahirette ne kadar cehalette bulunmuş olduklarını anlayarak o putlara düşman kesileceklerdir.

 

 

 

83.  Görmedin mi, biz şeytanları kâfirler üzerine musallat kıldık, onları vesveseleriyle teşvik edip duruyorlar.

83.   Ey Habibiml. (Görmedin mî?) o müşrikleri öyle putları mabut edinen cahilleri, onların halleri ne kadar şaşılmaya değer (biz şeytanları kâfirler üzerine musallat kıldık) o gibi müşrikler, şeytanların vesveselerine uydular, Öyle akla, hikmete aykırı hareketlerde bulundular, artık şeytanlar (onları vesveseleriyle teşvik edip duruyorlar) onları küfür ve şirke şiddetle teşvik edip özendirmekten geri durmuyorlar.

 

 

 

84.  Artık onların üzerine acelede bulunma. Muhakkak ki, biz onlar için bir sayı sayıyoruz.

84.   (Artık) Yüce Resulüm!. (Onların) öyle müşriklerin şerlerinden insanlığın kurtulması için o müşriklerin helak olmaları (üzerine acelede bulunma) onlar herhalde helake mahkûmdurlar (muhakkak ki, bîz onlar için bir sayı sayıyoruz) onların hayat süresi sınırlıdır, yakındır, bir gün olup cezalarına kavuşacaklardır. "Ez; teşvik, yerinden koparmak harekete getirmek, depretmek manasınadır. Buna hez, is-tifzaz da denir.

 

 

 

85.  Hatırla o günü ki, takva sahiplerini Rahmana bir elçi cemaati halinde göndereceğiz.

85. (Hatırla o günü ki) o kıyamet zamanını ki, o gün (takva sahiplerini) mümin, salih olan kulları (Rahmana) esirgeyici, merhametli olan Yüce Yaratıcıya bir ikram ve ihsan yeri olan cennetlere (bir elçi cemaati halinde göndereceğiz) yani: Nasıl ki, dünyada bir hükümdarın huzuruna bir sefaret heyeti giderek o hükümdarın iltifat ve ihsanına    nail olurlar. İşte ahirette de bütün kâinatın Yaratıcısı ve yegane hakimi olan Yüce Mabudun manevî huzuruna takva sahibi kulları lütfen kabul edilerek onlar

nice rahmet eserlerine, yüce iltifatlara mazhar olacaklardır. İşte imân ile takvanın mükâfatı! "vefd" vafidin çoğuludur. Vafid ise bir mühim iş için gönderilen elçi, ve hükümdara gönderilen sefir, Resul demektir.

 

 

 

86. Ve günahkarları da cehenneme susamış olarak sevkedeceğizdir.

86.   (Ve) o kıyamet gününde (günahkarları da) küfürleri sebebiyle (cehenneme susamış olarak) hararetler içinde kalmış, yaya olarak (sevkedeceğizdir) cehennemde ebediyen yanıp duracaklardır. İşte bu da küfrün müebbet cezası!.

 Vird, susamış bir cemaatin yaya olarak su mahalline gitmesi demektir.

 

 

 

87.  Şefaate sahip olamıyacaklardır, ancak Rahmanın katında bir söz alan müstesna.

87.   Ahirette azaptan kurtulmak veya yüksek derecelere, nimetlere nail olmak için insanlar (şefaate sahip olamayacaklardır.) Haklarında kimse şefaatte bulunamıyacaktır. (Ancak Rahmanın katında bir söz alan müstesna) öyle bir kimsenin hakkında şefaat edilebilinecektir. Bu sözden maksat, Allah'ın dinini kabul etmek, Yaratıcının birliğine inanmaktır. Böyle bir kimse mümindir, günahkâr olsa da yine hakkında ilâhî va'd vardır, cennete girecektir, isterse geçici olarak azap görsün. İşte bütün müminler hakkında bir ilâhî ahd, bir ilâhî söz verilmiş olduğundan onların haklarında, selâhiyetli olan zatlar şefaatte bulunabileceklerdir, müşriklerin tapındıkları şeylerin birçoğu ise şeytan gibi koğulmuş, heykeller gibi hayattan mahrum bulundukları sebebiyle bunların şefaat etmeğe ve haklarında şefaat edilmeğe asla liyakatleri yoktur. Müşrikler ise zaten Allah'ın verdiği sözden mahrum oldukları için onların hakkında da şefaate asla yer yoktur, meleklere taptıklarından da bir fâide görmezler. Çünkü bu müşrikler şefaate mahal olmadıkları gibi melekler de müşriklere şefaat etmek selâhiyetine asla sahip olamazlar. Binaenaleyh müşriklerin o cahilce tapınmaları kendilerine asla bir fâide vermeyecek, bilakis ebedî şekilde azap göreceklerdir. İşte küfür ve şirkin müthiş cezası!.

 

 

 

88.  Ve dediler ki, Rahman kendisine çocuk ediniverdi.

88.      Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Allah'a oğul isnat edilmesinin ne kadar layıksız olduğunu, böyle bir isnadın ne kadar felâketlere sebep olabileceğini ihtar ediyor. Allah'ın şanının çocuk edinmekten yüce bulunduğunu bütün mahlûkatın, sayıları tesbit edilmiş Allah'ın birer kulu olduğunu Allah Teâlâ'nın evlâdı sanılan bir kısım mahlûkatın kıyamet günü teker teker ilâhî huzura varacaklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Allah'ın birliğini takdir ve tasdik etmeyenler, pek yanlış inançlarda bulundular (ve dediler ki: Rahman) Yüce Yaratıcı (kendisine veled edîniverdî) Bu cümleden olarak Yahudîler Hz. Uzeyre, Hıristiyan taifesi Hz. Mesih'e Allah'ın oğlu demek cinayetinde bulundular. Arap müşrikleri de melekler Cenab-ı Hak'kın kızlarıdır dediler, böyle büyük bir cehalet gösterdiler.

 

 

 

89.  Andolsun ki, pek çirkin birşey olarak -meydana- gelmiş oldunuz.

89.       (Andolsun ki) öyle Allah'ın şanına lâyık olmayan bir isnatta, bir iddiada bulunan cahiller!. Siz (pek çirkin^ kötü (bir şey olaraM meydana (gelmiş oldunuz) yani: Siz, pek cahilce, cüretkârca bir kanaat yaymaya kalkıştınız. Büyük bir sapıklık eseri gösterdiniz. İddi kelimesi, tuhaf, çok kötü, pek çirkin bir iş, bir büyük bela demektir.

 

 

 

90.  Az daha ondan dolayı gökler çatlayacak ve yer yarılacak ve dağlar yıkılıp yerlere geçecekti.

90.     (Az daha ondan dolayı) öyle bir lakırdının kötülüğünden, Cenab-ı Hak'ka evlât isnâdî gibi cahilce bir idiadan dolayı (gökler çatlayacak ve yer yarılacak ve dağlar

yıkılıp yerlere geçecekti) bütün bu muazzam kâinat, öyle müşrikçe bir iddianın uğursuzluğundan dolayı mahv ve yok olacaktı. Evet.. Öyle bir iddia, Cenab-ı Hak'ka evlât isnâdî o kadar büyük bir cinayettir ki, onun sebebiyle böyle pek büyük bir felâketin meydana gelmesi uzak görülemez. Hid; gürültüsü çok olan bir yıkılış demektir.

 

 

 

91. Rahmana çocuk isnat etmelerinden dolayı.

91.   Evet.. (Rahmana) bütün mahlûkatını lûtf-ı keremiyle, merhametiyle vücude getirmiş, ve ortaktan, benzerden uzak bulunmuş olan Yüce Yaratıcıya (çocuk isnat etmelerinden dolayı 1 öyle helak edici bir inkılâp vücude gelebilirdi. Yine Cenab-ı Hak'kın bir eseri rahmet ve merhameti olaraktır ki, insanlık, öyle bir yok olmaya maruz kalmamış oldu,

 

 

 

92.  Halbuki, çocuk edinmek, rahman için lâyık olamaz.

92.    (Halbuki çocuk edinmek) kendisi için mahlukatından hangi birini oğul veya kız edinivermek (rahman için lâyık olamaz) öyle bir ihtiyaç, Allah'ın şanına asla münasip bulunamaz. Çünkü bir kere insanlar gibi evlenip bir çocuk babası olmak Allah'ın şanına göre imkânsızdır. Evlât ile baba arasında bir cins birliği, bir tabiat birliği bir ihtiyaç vardır. Halbuki, Cenab-ı Hak, cins birliğinden, ortak ve benzerden her bakımdan uzaktır. Ondan başka olan herşey, sonradan yaratılmıştır, onun yaratmasının bir eseridir. Artık bir kere bu bakımdan Allah'ın şanında bir babalık ve oğulluk asla tasavvur olunamaz. Tebennî suretiyle, başkalarının çocuklarını kendisine evlât edinmeğe gelince bu da Allah'ın şanına lâyık değildir, imkânsızdır. Bütün kâinat, Cenab-ı Hak'kın birer yarattığı eseri iken onun için evlât edinilmeğe ne selâhiyetleri ne kabiliyetleri olabilir?. Evlât edinilmesi, aynı cinler arasında câri olabilir. Ve başkasının evlâdını kendisine evlât edinen kimse, ya onlardan istifade etmek için veya onlar ile ünsiyette bulunmak için veya onlar ile bir güzelce anılmak için edinmiş bulunur. Allah Teâlâ'nın yüce şanı ise bu gibi şeylere ihtiyaçtan uzaktır. Binaenaleyh evlât edinmek, Allah hakkında asla doğru olamaz. Buna inanmak küfrü, şirki gerektirir.

 

 

 

93.  Göklerde ve yerde olan şeylerin hepsi de Rahmana kul olarak vücude gelmiş şeylerden başka değildir.

93.         Bir kere düşünmeli değil midir?. (Göklerde ve yerde olan şeylerin hepsi de) bütün melekler de, Hz. Üzeyir ve Hz. Isa gibi bütün insanlar da (rahmana kul olarak vücude gelmiş şeylerden başka değildir) bunların hepsi de Allah Teâlâ'nın emrine boyun eğmiş, itaatkâr, hürmetkar kullardır, onun birliğini tasdik etmişler, onun rablığına, merhamet ve şefkatine iltica etmektedirler, o Yüce Yaratıcıya kul olmakla övünmektedirler. Artık öyle kullukta vasıflanmış, Allah'ın birer mahlûku olan kullara vesaireye nasıl Allah'ın çocukları unvanı verilebilir?.

 

 

 

94.  Yemin olsun ki, onları kuşatmıştır ve onları saymakla saymıştır.

94.      (Yemîn olsun ki) muhakkak bir hâdisedir ki, kâinatın Yaratıcısı Yüce Allah (onları) o kendisine evlât isnat edilen kimseleri ve bütün kâinatın fertlerini (kuşatmıştır) hepsini de İlim ve kudret açısından kuşatmıştır. 0 şekilde ki, onlardan hiçbiri Cenab-ı Hak'kın ilminin çerçevesinden kudret elinden dışarı çıkamaz. (Ve onları saymakla saymıştır) onların ne kadar şahıslardan ibaret olduklarını, onların bütün fiillerini günlerini Levh-i Mahfuz'da tesbit buyurmuştur. Hepsi de 0 Yüce Yaratıcının kahır ve galibiyeti altındadırlar. Artık öyle mahlûk kimseler Allah'ın evlâdı olmak mahiyetine, meziyetine nasıl sahip olabilirler?.

 

 

 

95.  Ve hepsi de kıyamet günü onun huzuruna tek olarak gelecektir.

95. (Ve hepsi de) onlardan her biri de (kıyamet günü o'nun) o ezelî yaratıcının (huzuruna tek olarak gelecektir) o Cenab-ı Hak'kın evlâdı sanılan zatlar, o kendilerine tapanlardan,   o müşriklerden uzaklaşmış, tek olarak mahşere sevk edileceklerdir. Kendilerinin yanlarında dünya varlığından, yardımcılarından kimse bulunamayacaktır.

Hepsi de bütün varlıklardan ayrılmış, Hak Teâlâ'nın emir ve fermanına tâbi olmuş bir halde bulunacaktır. Artık böyle kudret elinde aciz olan bir mahlûkat, O Yüce Mabudun, O Ezelî Yaratıcının, O Azamet Sahibi Yüce Hâkimin evlâdı sayılabilir mi?. Evet.. Bütün müminler, irfan sahipleri bu hakikati bilir, Allah Teâlâya kulluk sunmakla iftihar eder, Allah'ın şanını bütün noksanlardan, ihtiyaçlardan tenzih eyler. İşte ebedî saadet de bu muhterem müminlere va'dedilmiş bulunmaktadır.

 

 

 

96. O kimseler ki, imân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular, muhakkak ki, Rahman, onlar için -kalplerde- bir sevgi vücude getirecektir.

96.    Bu mübarek âyetler, iyi müminlere elde edecekleri bir imtiyaz" müjdeliyor. Kur'an'ı Kerim'in ne gibi bir hikmetten dolayı Resûl-i Ekrem'in lisaniyle indirilmiş olduğunu bildiriyor. Mahvolup gitmiş olup bir nice cemiyetlerin müthiş âkibetlerine nazar-ı dikkatlerimizi çekmektedir. Şöyle ki: İmandan mahrum müşrik kimselerin pek çirkin halleri, âkibetleri bildirilmiştir. Bilakis (o kimseler ki İmân ettiler) Allah'ın birliğini tasdik, şirkten uzak bulundular (ve güzel güzel amellerde) ibadetlerde, güzel ahlâkî muamelelerde (bulundular) böyle üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirdiler, insanlık şerefini korudular, artık (muhakkak ki. Rahman) kulları hakkında rahmeti, lûtf ve ihsanı sonsuz olan Yüce Yaratıcı (onlar için) o seçkin müminler için meleklerin, Peygamberlerin ve diğer ihlaslı müminlerin kalplerinde (bir sevgi) bir muhabbet, bir dostluk, bir teveccüh ve iltifat hissi (vücude getirecektir.) o iyi müminler, böyle bir muhabbet ve teveccühe mazhar olurlar. Bu, güzel inançlarının, amellerinin bir manevî mükâfatı demektir. Böyle bir muhabbete mazhar olan zat elbetteki, Allah katında da büyük bir mevkie nail bulunmuş olacaktır. İşte iyi bir müminin kendi tarafından birtakım sebeplere, propagandalara teşebbüs edilmeksizin böyle müminlerin kalplerinde bir muhabbete kavuşmayı, pek gıptaya değer bir mazhariyettir ve bu muhabbet, daimidir, bunun faidesi ahirette de görülecektir. Nitekim nice asırlarca önce dünyadan ahirete irtihal etmiş bir kısım zatlar vardır ki, onların haklarında, bugünkü müminler de kalben büyük bir muhabet ve hürmet beslemektedirler. Ashab-ı Kiram ile İslâm mücahidleri bu cümlelerdendirler.

Fakat aldatmaca yapılan bazı, muamelelere, sebeplere binaen bazı kalplerde kazanılan bir muhabbet ve iltifatın manevî bakımdan hiçbir kıymeti yoktur. 0 muhabbet ve teveccüh, hakikati gören gözlere göre çabuk yok olucu, bir yok olan gölge yerindedir. Bazı müminler hakkındaki bir takım dinsizlerin, fasıkların, ahlâksızların düşmanlığı ise o müminlerin lehine bir şahitlik demektir. 0 zatların kendileri gibi dinsiz, ahlâksız olmadıklarını bir itiraf yerindedir. Bu da manen bir övgüden, methden başka değildir. Ve bu düşmanlık, hakikî müminlerin gücenmesine yol açarak o zat hakkında daha ziyade muhabbet ve temayül göstermelerine bir sebep teşkil eder.

 

 

 

97.  İşte onu, -Kur'an'ı- senin lisanın ile kolayca kıldık ki, onunla takva sahiplerini müjdeleyesin ve inat eden bir kavmi de korkutasın.

97. Kur'an'ı Kerim, insanlığa en beliğ bir lisan ile nice ibret verici kıssaları, öğütleri, tebliğ ediyor. Evet bu tebliğ, bütün müminlerin yücelttiği bir lisan ile, Peygamberimizin pek mübarek, fevkalâde fasih, beliğ Arapça olan lisanı ile yapılmış bulunuyor. Bu da bir ilâhî lütuftur, müminler arasında birliği, dayanışmayı, manevî birliği temine bir vesiledir. Zaten bir Yüce Peygamberin mübarek lisanı ona tâbi olan bütün cemiyetlerin de ortak bir lisanı demektir. Geçmiş kavimlerin lisanı muhtelif, anlaşılması pek müşkül idi. Birçokları da tarihe karışıp mahv ve yok olmuştu. Eğer o kavimlerin kıssaları, ibret verici tarihi halleri birer ibret numunesi, birer uyanma vesilesi olmak üzere böyle açık, geniş bir lisan ile tebliğ edilmemiş olsa idi, şimdiki insanlık, o geçmiş ümmetlere ait birçok vak'alardan, ibret verici hâdiselerden habersiz kalmış olurdu. İşte Hikmet Sahibi Yüce Yaratıcı bu ümmete, bir vesile ile de lütfetmiş olduğunu şöylece beyan buyuruyor. (İşte onu) o Kur'an'ı Kerim'i (senin) mübarek Arapça olan (lisanın ile) indirerek onu (kolayca) anlaşılır (kıldık ki, onunla) o Kur'an'ın âyetleriyle, kapsadığı nasihatlar ile (takva sahiplerine müjdeleyesin) Allah Teâlâ'nın emirlerine, yasaklarına riayet eden müminlere gelecekte nail olacakları nimetleri, saadetleri müjdeleyesin. (Ve inat eden bir kavmi de) Allah'a imân etmeyen, inatçı, dindarlara karşı düşmanlıkları pek şiddetli bir taifeyi de, Mekke müşriklerini de (korkutasın) dünyada ve özellikle ahirette nice felâketlere, azaplara uğrayacaklarını kendilerine ihtar edesin. Bu da bir ilâhî merhamet eseridir ki, öyle cahil, inkarcı kimseleri uyandırmak için Yüce Peygamberi böyle bir irşat ve ihtar vazifesiyle vazifeli kılmıştır. Lûd; eled kelimesinin çoğuludur. Bâtıl ile mücadelede bulunan kimse demektir.

 

 

 

98. Ve onlardan evvel nice kavimleri helak ettik. Hiç onlardan bir şahsı görüyor musun?. Veya onlar için bir gizli ses işitiyor musun?.

98. (Ve) Resulüm!. 0 zamanındaki inkarcı, inatçı, İslâmiyet düşmanlarına şunu da ihtar et ki, (onlardan evvel nice kavimleri helak ettik) Peygamberlerini inkâr eden nice geçmiş cemiyetleri o küfür ve inkârları yüzünden bir nice felâketlere uğratarak mahvı perişan eyledik. Kur'an-ı Kerim, bunların bir kısmını beyan ile nazarı dikkatleri çekme lûtfunda bulunuyor. Şimdi sen (hiç onlardan bir şahsı görüyor musun?.) onlardan bir kimse dünyada kalmış mıdır?. Öyle bir kavim bulabilir misin?, (veya onlar için bir gizli ses işitiyor musun?.) ne gezer!. Onlar Allah'ın kahrına uğramışlar, tamamen mahv ve yok olup gitmişlerdir. Eğer onlar Peygamberlerinin tavsiyelerine riayet etmiş olsalar idi, öyle pek büyük felâketlere uğramazlardı. Artık o gibi kavimlerin o pek müthiş tarihî hallerinden ibret almalıdır. Onlar gibi inkarcı, kendini beğenmiş bir vaziyet almaktan son derece kaçınmalıdır. İslâm dininin gösterdiği selâmet yolunu takibederek güzel anılmaya, ilâhî lütuflara nail olmağa çalışmalıdır. "Rikz" lisan ile harfler ile yapılmayan gizlice bir ses demektir. Nitekim yer altına defnedilen mala da gizli ve kapalı olduğu için "Pikâz" denir. Başarı Allah'dandır.


Sonraki Sayfa