51. Onları ne göklerin ve yerin yaradılışına ve ne de kendi nefislerinin yaradılışına şahit tutmadım ve ben insanları saptırıcı olanları da yardımcı edinir olmadım.

51.   Şeytanın ve zürriyetinin ne kıymetleri vardır ki, onlar dost edinilebilsinlerl. İşte Cenab'ı Hak buyuryor ki: Ben Yüce Yaratıcı (onları) şeytaları, onların yoldaşlarını (ne göklerin ve yerin yaradılışında ve ne de kendi nefislerinin yaradılışında şahit tutmadım) onları o yaradılışta hazır bulundurmadım, onların kendi varlıkları bile kendilerinin hiçbir tesiri, haberi olmaksızın Allah'ın kudreti ile vücude gelmiştir. Artık onlar nasıl dost edinilebilir? Onlardan ne fâide beklen i lebi I İr? (Ve ben) insanları saptırıcı olanları da) o şeytanı ve onun zürriyetlerini de bu man I û katın yaradılışında ve diğer kâinatla ilgili işlerde kendime (yardımcı edinir olmadım) artık onlar, âlemin yaratılışı hususunda Allah'ın zatına nasıl ortak zannedilebilirler?. Onlara nasıl rablık, mabudluk vasfı verilebilir?. Onların izlerinde nasıl gidileblir?. Velhâsıl: Bu hakikati bilip anlamayı? da şeytana ve onun yardımcılarına tâbi olanların ne kadar adî görüşe, aklî zayıflığa sahip kimseler olduğu meydanda değil midir?.

 

 

 

52.    Ve o gün ki, diyecektir: 0 bana ortaklar olduklarını iddia ettiğiniz şeylere nida ediniz. Hemen onları çağıracaklardır, fakat kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır. Ve aralarına bir tehlikeli bir vadi koymuşuzdur.

52.     (Ve o gün ki) Allah Teâlâ kâfirlere, kınamak ve aczlerini ortaya çıkarmak için, emredip (diyecektir ki, o bana ortak olduklarını iddia ettiğiniz şeylere seslenin) de gelsinler ve size şefaat etsinler, sizi azaptan kurtarsınlar. 0 kâfirler ise hâlâ cehaletlerinde devam ederek (hemen onları) o ortak koşmuş oldukarı âdi mahlûkları • çağıracaklardır) onları kendilerine yardım etsinler diye çağırmış alacaklardır. (Fakat) o çağırdıkları kimseler gelip (kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır) bunların imdadına koşamıyacaklardır. Çünkü buna imkân yoktur, hepsi de kendi başına gelen felâketle meşgul bulunacaktır. (Ve) bu çağıranlar ile çağırılanların (aralarına bir tehlikeli vadi) bir cehennem berzahı veya helaki gerektiren şiddetli bir düşmanlık (koymuşuzdur) artık biribirlerinden istifade edebilmeleri mümkün olabilir mi?.

 

 

 

53.  Ve günahkârlar, ateşi görüş, artık kendilerinin ona düşeceklerini anlamışlar ve ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır.

53.   (Ve) o (günahkârlar) o bencil olup. İsyanlara dalanlar, daha sonra (ateşi görmüş) karşılarında cehennem ateşi parlamaya başlamış (artık kendilerinin ona düşeceklerîni anlamışlar) veyahut daha uzaktan gördükleri halde hemen o anda cehenneme düşeceklerini zannetmişler, böyle bir korku içinde kalmışlar (ve ondan) o cehennemden kaçıp (savuşacak bir yer bulamamışlardır) yani: Muhakkaktır ki, kıyamet günü melekler, o inkarcıları herhalde cehenneme sevkedeceklerdir. Artık inkâr ettikleri âkibete kavuşmuş olacaklardır. İşte inkârın müthiş cezası!.

 

 

 

54.  Ilahlığımın şerefi hakkı için bu Kur'an'da insanlar için her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik. İnsan ise tartışma bakımından her şeyin ekseri olmuştur.

54.   Bu mübarek âyetler, Kur'an'ı Kerim'de insanlara daha nice misaller beyan olunduğu halde insanların batıl mücadeleyi yine terketmez olduklarını bildiriyor Kendilerine gönderilen birer hidayet rehberini kabul etmeyen inkarcıların geçmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlerin, azapların kendi başlarına da gelmesini beklemekte olduklarını ihtar ediyor. Peygamberlerin birer müjdeci ve korkutucu olarak gönderilmiş oldukları halde kâfir olanların ise hakkı ibtal için onlar ile mücadelede ve alayda bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hanlığım hakkı için muhakkaktır ki: (Bu Kur'an'da insanlar için) insanların faydaları, menfaatler gaflet uykusundan uyanmaları için, (her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik) bir çok ibret verici misâlleri tekrar tekrar bildirdik.

Meselâ: İki şahsın durumları ile ilgili olan misal, dünya hayatına ait bulunan misal ve çeşitli şekilde beyan olunan yaratılış harikaları bu cümledendir. Bunlar böyle bildirilmiştir ki, insanlar bunlardan öğüt almış olsunlar. (İnsan ise) yaratılışı itibariyle tartışma bakımından her şeyin ekseri olmutur) birçok şeyler hakkında mumelede ve şiddetli tartışmada bulunur.

 

 

 

55.      Kendilerine hüda -Kur'an- geldiği zaman insanları imân etmelerinden ve Rablerine istiğfarda bulunmalarından men eden olmadı, ancak kendilerine evvelkilerin sünnetinin -haklarında mukadder olan helakin- gelmesini veya kendilerine azabın açıkça gelmesini istemeleri olmuştur.

55.      (Kendilerine hüda) Hazreti Peygamber vasıtasiyle Kur'an-ı Kerim (geldiği zaman insanları) bir kısım Mekke ahalisini, fakir müslümanların koğulmasını isteyen bir takım servetlerine aldanmış kimseleri (İmân etmelerinden) şirki bırakıp Allah'ın birliğini kabul eylemelerinden (ve rablerine istiğfarda bulunmalarından) tövbekar olmalarından kendilerini (engelleyen) bir şey (olmadı) bir mâni bulunmuş değildi (ancak kendilerine evvelkilerin sünnetinin) yani: Haklarında takdir edilmiş olan felâketin, helakin (gelmesini veya kendilerine) kökünü kesecek şekilde bir (azabın ayanen) apaçık bir biçimde (gelmesini istemeleri olmuştur) bu da ahiret azabıdır veya Bedir savaşındaki kahra uğramalarıdır. Evet.. Cenab-ı Hakkın birliğine, Resûl-i Ekrem'in doğruluğuna Kur'an'ı Kerim gibi ebedî bir mucize şahitlik edip durmakta iken artık imân etmeleri lâzım değil mi idi?. İman etmedikleri takdirde başka inkarcı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere, ıldırımların yağması gibi bir azabı beklesinler. Nitekim birçok eski inkarcı milletler, böyle bir cezaya bu dünyada maruz kalmışlardır. Uhrevî cezası ise elbette ki, daha müthiştir.

 

 

 

56.  Ve biz Peygamberleri göndermeyiz, ancak müjdeleyiciler uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise bâtılca mücadelede bulunurlar ki, onunla hakkı ibtal etsinler ve onlar bizim âyetlerimizi ve korkutulmuş oldukları şeyleri eğlence edindiler -onlar için alayda bulundular-,

56.  Evet.. Cenab-ı Hak, insanlığa ilâhî bir merhamet eseri olarak Peygamberleri göndermiş, insanlığa hidayet ve selâmet yolunu göstermiştir. Ne yazık ki, birçok insanlar bu pek büyük lütfü takdir edememişler, yine küfrlerinde İsrar edip durmuşlardır. İşte Hak Teâlâ buyuruyor ki: (Ve biz Peygamberleri göndermeyiz) onların gönderilmeleri boş yere değildir, (ancak) onları ümmetlerine (müjdeleyîciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.) müminleri sevab ile, cennetlere nailiyet ile müjdelerler, kâfir olanları da azap ile, cehennem ile korkuturlar ta ki, uyansınlar da küfürlerini terketsinler, o yüzden büyük felâketlere uğramasınlar. Ne büyük bir hayır isterlikl. (kâfir olanlar ise) ne yazık ki, bunu takdir edemezler yine (bâtılca) esassız iddialar ile (mücadelede bulunurlar ki) meselâ: Sen de bizim gibi insansın, bize Peygamber olarak bir melek gönderilmeli değil mi idi?. Gibi sözlerle münakaşaya cüret gösterirler ki, (onunla) öyle bâtılca bir mücadele ile (hakkı ibtal etsinler) kendi iddialarınca Kur'an'ın kutsiyetini, Hz. Peygamber'in mucizelerinin doğruluğunu yok etmiş bulunsunlar. (Ve onlar) o inkarcılar (bizim âyetlerimizi) Kur'an gibi bir mucizyi ve bir nice kudret hârikalarını (ve korkutulmuş oldukları şeyleri) uhrevî mesuliyeti, cehennem azabını ve eski ümmetlerin küfürleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketleri (eğlence edindiler) onları ciddî telâkki etmediler, onlar ile alayda bulundular, böyle pek cahilce, zalimce sözlere, hareketlere cür'et gösterdiler.

 

 

 

57.     Daha zalim kim vardır, o kimseden ki, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldığı halde ondan hemen yüz çevirir ve iki elinin takdim etmiş olduğu şeyi unutmuş olur. Biz onların kalpleri üzerine onu güzelce anlayabilmelerine mâni perdeler, kulaklarında da bir ağırlık kılmış olduk ve onları hidayete davet edip dursan onlar yine o vakit hidayete ebediyyen ermezler.

57. Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın varlığına, birliğine, kudretine ait zikredilen âyetlerden, gösterilen alâmetlerden kaçınan, kendi işledikleri fenalıkları unutan kimselerin en zalim şahıslar olduğunu bildiriyor. 0 gibi kimselerin kalpleri perdelenmiş, kulakları tıkatılmış olduğundan artık hidayete kabiliyetleri kalmamış olduğunu ihtar ediyor. Cenab-ı Hak, bir rahmet eseri olarak o gibi günahkâr kimseleri hemen cezalandırmayıp, kendilerine bir mühlet verilmiş olduğunu ve o mühlet bitince hemen helak olacaklarını ve buna yurtları harap, kendileri helak olmuş eski kavimlerin birer misâl teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Daha zalim kim vardır?) Evet.. Daha zalim yoktur (o kimseden ki. Rabbinin âyetleri) Kur'an-ı Kerim (kendisine) okunup (hatırlatıldığı halde ondan hemen yüz çevirir) onu düşünüp tefekkür etmez. (Ve iki elinin takdim etmiş olduğu şeyi) küfrü, isyanı, dinî hükümler ile alay gibi cinayetlerini (unutmuş olur) bu kâfirce hareketlerinin kötü âkibetini düşünmez. Elbette böyle bir şahıs, en zalim bir kimsedir. İşte Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Bîz onların) öyle zalim, kâfir şahısların (kalpleri üzerine onu) o Kur'an'ı kerim'i (güzelce anlayabilmelerine mani perdeler) koyduk. Onun içindir ki, o ilâhî kitabın açıklamalarından yararlanamıyorlar. Ve onların (kulaklarında da bir ağırlık kılmış olduk) artık okunan Kur'an âyetlerini dinleyip işitmeğe kadir olamazlar. (Ve onları hidayete davet edip dursan) kendilerini tekrar tekrar İslâmiyet'e davet etsen (onlar yine o vakit) o davet müddetince (hidayete ebedî olarak ermezler) çünkü onlar asıl kendi yaratılışlarını bozmuş, iradelerini kötüye kullanmış oldukları için haklarında sapıklık takdir edilmiştir.

 

 

 

58. Ve Rabbin mağfireti pek fazladır, rahmet sahibidir. Eğer onları kazandıkları sebebiyle cezalandıracak olsa elbette onlar için azabı çarçabuk getirirdi. Fakat onlar için va'd edilmiş bir zaman vardır. Onun ötesinde bir kurtuluş yeri bulamazlar.

58.     (Ve) Resulüm!. Şu da malumdur ki: (Rabbin mağfireti pek çoktur) nice günahları affeder ve örter, cezalarını derhal vermez ve o Kerem Sahibi Mabudun (rahmet sahibidir) kullarına merhameti, şefkati pek ziyadedir. Onun içindir ki, kullarını günahlarından dolayı hemen cezalandırmaz, onlara bir düşünce, bir uyanma müddeti ihsan eder (eğer onları kazandıkları) günahlar (sebebiyle cezalandıracak olsa elbette onlar için) dünyada (azabı çabuklaştırırdı) onlara öyle bir uyanma, kaybettiklerini telâfi etme süresi vermezdi. (Fakat) bir merhamet eseri olarak (onlar için va'd edilmiş bir zaman vardır) o kıyamet günüdür, veya müslümanların onlara galip gelecekleri Bedr günü gibi bir fütuhat zamanıdır. Bu vadedilen zaman geldimi, (onun ötesinde bir kurtuluş yeri bulamazlar) artık önceki ve sonraki zulümleri yüzünden helak olur, cezalarına kavuşurlar. 0 mühlet esnasında uyanarak imân nimetine kavuşsalar elbette ki, böyle bir cezaya uğramazlar.

 

 

 

59.  Ve -hatırlayınız- o memleketleri ki, zulmeder oldukları vakti onları helak ettik. Ve onların helakleri için bir muayyen vakit tayin etmiş idik.

59.      İşte küfürleri yüzünden böyle müthiş cezalara uğramış nice eski kavimler vardır. Evet.. (Ve) hatırlayınız (o memleketleri ki) o ülkelerin Ad, Semud ve Lût kavmi gibi ilâhî dinden kaçınmış olan ahalisini ki, (zulüm eder oldukları vakit) öyle zulme devam edip durdukları zaman (onları helak ettik ve) bununla beraber (onların helakleri için) de (bir muayyen vakit tâyin etmiş idik) o vakte kadar durumlarını düzeltmedikleri için lâyık oldukları azaplara kavuştular. Artık Son Peygamber Hazretlerinin tebligatına karşı muhalefette bulunanların da o tarihî hâdiselerden ibret almalıdırlar, kendilerine verilen mühletten istifade ederek durumlarını düzeltmeye çalışmalıdırlar. Kibirli, hakikati araştırmaktan kaçınır bir vaziyette bulunmamalıdırlar, yoksa âkibetleri pek kötüdür.

 

 

 

60.  Ve hatırla, bir vakit ki, Musa genç arkadaşına demişti: Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut uzun bir müddet geçireceğim.

60.        Bu mübarek âyetler, bu sûre-i celiledeki üçüncü kıssayı içermektedir. Hz. Musa gibi Yüce bir Peygamberin ilme büyük bir kıymet verdiğini, büyük bir tevazu göstererek kendisi gibi Peygamberliğe sahip olmayan bir zâttan bazı şeyler öğrenmek istemiş olduğunu bildiriyor. Fakir müslümanlara karşı kibirlice bir vaziyet onlara da bir büyük ahlâk dersi içermiş bulunmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Ve hatırla) insanlara bir ibret vesilesi olmak üzere zikreyle (bir vakit ki. Musa) aleyhisselâm (genç arkadaşına) kendisine tâbi olup hizmet eden Hz. Yuşâ Ibni Nüne, beraberce yola çıkmışlarken (demişti: Ben iki denizin birleştiği yere) yani: Fars deniziyle Rum denizinin birbirine kavuştukları yere (varıncaya kadar durmayacağım) yoluma devam edeceğim (yahut) kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata öyle iki denizin birleştiği yerde tesadüf edemezsem ona kavuşuncaya kadar (uzun bir müddet) vaktimi böyle yolculukla (geçireceğim) çünkü Musa Aleyhisselâm, Hazreti Hızır'a kavuşup ondan bazı şeyleri öğrenmekle Allah tarafından bir hikmet gereği mükellef bulunmuştu.

§ Fetâ; genç adam, delikanlı, cömert, civanmert kimse demektir. Yardımcı, öğrenci mânâsında kullanılmıştır. "Hukub" da uzun müddet, seksen ve daha ziyade sene, dehr ve zaman demektir. Çoğulu: Ahkabdır.

 

 

 

61.  Vaktaki, iki denizin birleştikleri yere ulaştılar, balıklarını unuttular. O vakit -o balık- denizde bir yarığa doğru yolunu tutmuştu.

61. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm ile arkadaşı (iki denizin birleştikleri yere ulaştılar) kendileri için bir yiyecek olmak üzere yanlarına almış oldukları (balıklarını unuttular) bir aralık onu hatırlayamadılar. Halbuki, o balık elden çıkmıştı. Evet.. (O vakit) o balık (denizde) uzunca (bir yarığa doğru yolunu tutmuştu) Yani: O balık canlanıp denize düşmüş gitmişti. Bu hali Yuşâ Aleyhisselâm görmüştü. Fakat bunu Hz. Musa'ya söylemeği unutmuştu. Musa Aleyhisselâm da bu balığı istemeği hatırına getirmemişti. Bu bir hikmet gereği idi.

§ Sereb; akar su, izbe bir yer, yer altında kazılmış lâğım, yarılmış yer manasınadır.

 

 

 

62. Vaktaki geçip gittiler -Hazreti Musa- genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir, biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık.

62.  (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm ile Hazreti Yuşâ, iki denizin birleştiği yeri (geçip gittiler) Hazreti Musa (genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir) onlar, bu sırada yolculuklarının ikinci gününün kuşluk vaktinde bulunuyorlardı. (Biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık) hâlâ kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata kavuşamadım.

 

 

 

63.    -0 genç de- dedi ki: Gördün mü?. Kayaya çıktığımız vakit ben şüphe yok balığı unuttum. Onun söylemeği bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı. 0 denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu.

63.       0 genç Hz. ruşâ da Musa Aleyhisselâma (dedi ki: Gördün mü?) bana ne unutkanlık geldi, iki denizin toplandığı yerdeki (kayaya çıktığımız vakit) balığa ait garip bir hâdise oldu (ben şüphe yok balığı unuttum) ona ait hadiseyi hatırlayamadım (onu) o hadiseyi sana (söylemeyi bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı) onu bana şeytan, vesvese ile unutturmuş oldu. Ha, şimdi hatırladım, (o) balık (denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu) o canlanarak denize atılmış, bir yolu takibedip gitmişti.

 

 

 

64.  Dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya, hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler.

64.       Bu sözü işitince Hz. Musa (dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya) böyle balığın denize atlayıp gitmesinden başka değildir. Çünkü kendisiyle görüşmeğe memur olduğu zata işte bu balığın böyle denize atılacağı yerde karşılaşacağı Hazreti Musa'ya evvelce vahy olunmuştu. (Hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler) o iki denizin birleştiği yerdeki kaya mahalline dönüp tekrar geldiler.

§ Kasas "bir kimsenin izini sürüp ardınca gitmek ve bir kimseye bir hadiseyi beyan edip bildirmek manasınadır. Kıssa da hikâye, hal ve şan demektir. Çoğulu:

Kısastır.

 

 

 

65.  Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi katımızdan bir rahmet vermiştik. Ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.

65.     Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm ile arkadaşının ilâhî rahmete mazhar bir zata kavuştuklarını ve Hz. Musa'nın kendisinden bazı şeyler öğrenmek üzere o zata tâbi olmak istediğini ve bu hususa dair aralarında geçen konuşmayı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuş oluyor ki: Musa Aleyhisselâm ile arkadaşı tekrar iki denizin birleştiği yere döndüler. (Derken) oraya varınca orada (kullarımızdan bir kul buldular ki, ona) o muhterem kula (kendi katımızdan bir rahmet vermiştik) yani: Onu vahy ve peygamberliğe ilham ve keramete nail kılmıştık (ve ona katımızdan) yüce tarafımızdan (bir İlim öğretmiştik) onu bir kısım gayıplara ait bilgiler ile seçkin kılmıştık, onu birnice önemli bilgilere, ilmî hakikatlere, Ledün ilmine kavuşturmuştuk.

Alimlerin çoğunluğuna göre o muhterem kuldan maksat Hızır Aleyhisselamdır. Diğer bir kavle göre de ilyesa ve ilyas Aleyhimesselâmdır.

 

 

 

66.  Ona Musa dedi ki: Öğretilmiş olduğundan bana bir irşat vesilesi öğreti vermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?.

66.   (Ona) o bilgin zata Hz. (Musa) bir edep ve nezaket eseri olmak üzere tam bir tevazu ile (dedi ki:) Allah tarafından (öğretilmiş olduğundan) bir takım gayıplara ait İlim ve bilgilerden (bana bir vesilei irşad) beni hayra, doğruluğa, bir kısım hakikatlara irşad edecek bir İlim (öğretivermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?.) Böyle şeyleri senden Öğrenmeye bana müsaade eder misin?.

 

 

 

67.  Dedi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra kadir olamazsın.

67.       O zat da (dedi ki: Şüphe yok, sen benimle beraber sabra kadir olamazsın) benden meydana geldiğini göreceğin bir takım muamelelerin sırlarına yapılmalarındaki hikmetleri, menfaatları hemen öğrenemeyeceğinden dolayı itirazda bulunabilirsin

 

 

.

68.  Ve hakikatından tamamen haberdar olmadığın bir şeye karşı nasıl sabr edebilirsin?.

68.      Evet.. Sabr edemezsin (ve hakikatından) yapılmasındaki hikmet ve faydadan (tamamen haberdar olmadığın bir şeye) görünüşte kötü görülen bir muameleye (karşı nasıl sabr edebilirsin?.) sen ki, bir Yüce Peygamber bulunuyorsun, öyle zahiren yasaklanmış, gayrı meşru görülen bir muameleye karşı nasıl sükût edebilirsin? Elbette demezsin. 0 halde bana arkadaşlık etmemelisin.

Sahihi buharîde anlatıldığı üzere Hz. Hızır demiş ki: Ya Musa!. Allah Teâlâ bana kendi ilminden bir bilgi öğretmiştir ki, onu sen bilmezsin. Sana da kendi ilminden bir bilgi öğretmiştir ki onu da ben bilemem.

Evet.. İlimler ve bilgiler sonsuzdur. Hepsini herhangi bir insanın tamamen bilmesi mümkün değildir.

 

 

 

69.  Dedi ki: inşaallah beni elbette sabreder bulacaksın ve sana hiçbir emirde âsi olmam.

69.         O zata cevaben Hz. Musa da (dedi ki: İnşaallah beni elbette sabr eder bulacaksın) sana karşı itirazda bulunmam (ve sana hiçbir emirde âsi olmam) emredeceğin hususlarda sana muhalefet etmem. O zat, ilâhî ilimlere sahip olduğu için onun gayrimeşru bir harekette, bir emirde bulunmayacağını Hz. Musa bildiği için ona öyle teminat vermiştir. Bununla beraber Musa Aleyhisselâm, sabr ve itaat edeceğini Allah'ın dilemesine bağlamış olduğu için kendisinden aksi meydana gelince sözünde durmamış sayılamaz.

 

 

 

70.  Dedi ki: Eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden sual etme, ondan sana ben haber verinceye değin.

70.        Bunun üzerine o zat da (dedi ki:) Sen serbestsin (eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden) söyleyeceğim veya işleyeceğim herhangi bir sözden, bir işten (sual etme) değil itiraz etmek, onun sebebini, hikmetini bile benden sorma. (Ondan) o söylediğim veya işlediğim şeyden (sana ben haber verinceye değin.) sen sabret, açıklama isteğinde vesairede bulunma, o şeyin zabirine bakma. Çünkü ben haddizatında caiz, uygun olmayan bir şeyi yapmam.

Bu tarzdaki bir konuşma, öğretmen ve öğrenci olanlara en güzel bir terbiye örneği teşkil etmektedir.

 

 

 

71.  Bunun üzerine gidiverdiler. Ne zaman ki bir gemiye bindiler, o gemiyi yaraladı. Dedi ki: Onu yaraladın mı ki, ahalisini boğuveresin? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın.

71.    Bu mübarek âyetler, Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın arkadaşlıkta bulunarak seyahate devam etmelerini ve aralarındaki konuşmaları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki Hz. Musa ile Hz. Hızır (bunun üzerine) aralarında geçen konuşmayı ve şartların müteakip (gidiverdiler) bir gemiye binmek için sahil boyunca yürüdüler. Hz. Yuşa ise beni İsrail arasına dönmüştü. (Ne zaman ki) Hz. Musa ile Hz. Hızır (bir gemiye bindiler) Hz. Hızır eline aldığı bir balta ile (o gemiyi yaraladı) onun denizi temas eden tahtalarından bir ikisini kırıverdi. Bunu gören Musa Aleyhisselâm (ded ki: Onu yaraladın mı?.) öyle tahtalarını parçaladın mı ki, (ahalisin boğuveresin?.) gemi içinde bulunan yolcuları denize dökesin. (Doğrusu pekkötü bir şey yaptın!.) öyle telâfisi mümkün olmayacak bir felâkete, bütün o yolcuların boğulmalarına sebebiyet vermiş bulundun. Böyle birçok insanların helakine sebep olacak bir muamele, zahiren uygun görülmediğinden Hz. Musa ona tahammü edemiyerek böyle bir itirazda b'lunmuştu.

 

 

 

72.  Dedi ki: Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?.

72.     Hz. Hızır da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?.) Benden meydana geldiğini göreceğin şeylerin sebep

ve hikmetini hemen göremeyeceğin için itirazde bulunacaksın, sabra ve va'dini yerine getiremeyeceksin?.

 

 

 73. Dedi ki: unuttuğum şey ile beni muaheze etme, bana bu isimden dolayı bir güçlük teklif eyleme.

73.      Musa Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ey Hızır!. Beni mazur gör (unuttuğum şey ile beni muâhaze etme) senin tavsiyeni unuttuğumdan ve ahdına riayet etmediğimden, bu husustaki gafletimden dolayı beni mazur gör. (Bana bu işimde dolayı bir güçlük teklif eyleme) seninle olan bu arkadaşlığım hususunda bir müşkül durumda kalmayayım, bana kolaylık göster. Aramızda bir münakaşa bulunmasın.

 

 

 

74.     Yine gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rastgeldileri an hemen onu öldürüverdi. Dedi ki: Bir tertemiz nefsi, bir nefs karşılığında olmaksızın öldürdün mü?. Muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun.

74.    Hz. Musa'nın bu mazeretini Hz. Hızır kabul ederek yine arkadaşlığa devam ettiler ve gemiden çıkarak yürüdüler. (Yine) yollarına (gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rast geldikleri an) onu diğer çocuklar ile beraber oynamakta buldular. Hz. Hızır onu hemen (öldürüverdi) ne şekilde öldürdüğü Kur'an'ı Kerim'de anlatılmış değildir. Başını duvara vurmak veya başını el ile çekip veya bıçak ile kesip koparmak gibi bir şekilde onun hayatına son vermiş olduğu rivayet olunuyor. Bu hadiseyi gören Hz. Musa (dedi ki:) Ey Arkadaşım!, (bir tertemiz nefsi) günahtan uzak bir genci (bir nefs karşılığında olmaksızın) şer'î bir kısas mahiyetinde bulunmaksızın (Öldürdün mü?.) bu ne garip bir muamele!, (muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun) akılların inkâr, nefislerin nefret edeceği bir harekete bulundun. Ne için buna lüzum gördün. Bu çocuğun hayatını iade artık bizim için mümkün değildir.

 

 

 

75.  Dedi ki: Ben sana demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin.

75.    Hızır Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben sana) evvelce (demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin) gördün mü sabredemedin, sözünde durmayarak yine itirazda bulundun. Hz. Hızır bu ihtarına "sana" tabirini de ilâve etmiş, Hz. Musa'nın daha ziyade nazarı dikkatini çekmek istemişti.

 

 

 

76.  Dedi ki: Bundan sonra sana bir şeyden sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Muhakkak ki, benim tarafımdan özre erişmiş oldun.

76.   Hz. Hızır'ın bu ihtarı üzerine Musa Aleyhisselâm haya ederek ve bir pişmanlık eseri göstererek tekrar (dedi ki: Bundan sonra) bu defaki sualimden başka (sana) yapacağın herhangi (bir şeyden sual edersem artık bana arkadaş olma) beni arkadaşlığına alma, benden ayrıl (muhakkak ki) sen (benim tarafımdan özre erişmiş oldun) sana iki defa itirazda bulunduğum için artık sen mazursun, beni arkadaşlığından ayırabilirsin, senin gibi iyi hali Allah tarafından haber verilmiş ve kendisine tâbi olmaklığım emrolunmuş olan muhterem bir zatın elbetteki, her hareketi, meşru ve bir hikmete dayanmaktadır, ona karşı itiraza yer yoktur. Bu konuşma üzerine yine arkadaşlıkları devam etti.

 

 

 

77.      Sonra yine gittiler, bir belde ahalisine varınca onun ahalisinden yiyecek istediler. Onlar ise bunları misafir kabul etmekten kaçındılar. Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak istemekte idi. Onu hemen doğrultu verdi. Dedi ki: Eğer dileseydin bunu üzerine elbette bir ücret alıverirdin.

77. Bu mübarek âyetler de Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın bir müddet daha arkadaşlıkta bulunduklarını, sonra Hz. Musa'nın bir ifadesinden dolayı bu arkadaşlığa son verildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm ile Hz. Hızır, aralarındaki konuşmadan (sonra yine) yollarına devam edip (gittiler) bu esnada (bir belde ahalisine ^arınca) aralarında dolaştılar (onun ahalisinden yiyecek istediler) böyle bir ihtiyaç içinde kalmışlardı. (Onlar) o belde ahalisi (ise bunları) böyle muhterem iki zatı (misafir etmekten kaçındılar) onları hanelerine kabul ederek taam vermekte bulunmadılar. (Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak istemekte idi) yani: Yıkılmaya yüz tutmuştu,      hemen hemen yıkılacaktı. Hz. Hızır ise (onun hemen doğrultuverdh mübarek eliyle temas ederek onu dosdoğru bir hale getirdi. Böyle bir mucize gösterdi.

Yahut o duvarı sökerek yeniden yapıverdi. Hz. Musa, bunu görünce Hz. Hızır'a (dedi ki: Eğer dileseydin bunun üzerine) böylece bir hizmette bulunma karşılığında (elbette bir ücret alıverirdin) o sebeple ihtiyacımızı gidermiş olurduk. Muhterem iki misafiri aç bırakarak hanelerine kabul etmeyen kimselere karşı böyle fedakârca bir hizmette bulunmak büyük bir iyiliktir. Bunun karşılığında bir şey beklemek gerçekte yüce kimselerin âdetine aykırıdır. Fakat bir ihtiyaç ve mecburiyet sebebiyle bu hizmetten dolayı bir ücret beklenebilir. Büyük bir hayatî ihtiyacın giderilmesi başka türlü kabil olmayınca bunu cemiyet efradından istemek mubahtır, belki de birçok kere vacip olur işte böyle mecburiyetten dolayıdır ki, Musa Aleyhisselâm yine va'dini unutarak öyle bir sualde blunmuştu.

§ 0 beldeden murat ise ya Antakya'dır veya iyle'dir veyahut Endülüs'te bir şehirdir. Kariyye tabiri köy demek ise de belde, şehir mânâsında da kullanılmıştır.

 

 

 

78. Dedi ki: İşte bu,benimle senin aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

78.        Hz. Musa'nın bu ifadesi üzerine Hz. Hızır da \dedi ki:) Ya Musa!. Aleyhisselâm Çişte bu) vakit veya benim ücret almadığımı söylemekliğin veyahut bu üçüncü sualin (benimle senin aramızın ayrılışıdır) Çünkü: Hz. Musa demişti ki: Bundan sonra sana bir daha sualde bulunursam artık bana arkadaş olma, aramızda arkadaşlık kalmasın. Şimdi Hz. Hızır da dedi ki: (Üzerine sabra muktedir olmadığın şeylerin) benim yaptığım üç tür muamelenin (izahını sana haber vereceğini) o üç meselenin tevilini, tefsirini, hikmetini sana bildireceğim, artık arkadaşlığımıza son verilmiş olsun.

 

 

 

79.   Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdar vardır ki, her -sağlam- gemiyi zulmederek alıvermektedir.

79.       Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın üç muamele hakkındaki itiraz edercesine vaki olan sorularına, onların sebebini, iç yüzünü göstermek üzere Hızır Aleyhisselâm'ın şu vermiş olduğu cevapları beyan buyurmaktadır. (Şöyle ki: Gemi) o yaraladığım gemi, (denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi) deniliyor ki, onlar on kardeş olup beşi kötürüm bir halde imiş, geçim vasıtaları gemiden ibaret olup kendilerini zalimlere karşı müdafaadan âciz bulunuyorlarmış. (Artık ben onu) o gemiyi (kusurlu yapmak istedim) onu geçici olarak faydasız hale gelmiş, tamire muhtaç bulunmuş gibi göstermek diledim. (Ve onların ötesinde) ön taraflarında veya arka taraflarında (bir hükümdar vardır ki, her) sağlam, iyi (gemiyi zulmederek alıvvermektedir) işte bu zalimin gasbından kurtarmak için o gemiyi öyle kısmen arızalı etmiş oldum. 0 kâfir hükümdarın adı "Celendiyyibni kerker" veya "Menule Ibni celendiyyil ezdî" imiş.

 

 

 

80.  Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. İmdi onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk.

80.    Öldürülen (Oğlana gelince, onun anası ile babası iki mümin kimselerdir) bu oğlan ise deniliyor ki, buluğ çağına ermişti, yol kesicilik yapıyordu, çirkin işler yapmaya devam eyliyordu. Veya kâfir tabiatlı bir çocuk idi, ileride kâfirce hareketlerde bulunabilecekti. (İmdi onları) o ana ile babayı ileride (bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk) evlât sevgisi onları öyle bir felâkete sevk edebilirdi.

 

 

 

81.  Artık biz istedik ki, Rableri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve marhemetce daha yakınını bedel olarak versin.

81.   (Artık) o oğlanı öldürmekle (biz istedik ki, rableri onlara) o ana ile babaya (ondan) o öldürülen oğlandan (temizlikçe) günahlardan, kötü huylardan temiz olmak itibariyle (ve) kendilerine karşı (merhametçe) hürmet ve itaatçe (daha yakınını) o oğlana (bedel olarak versin) işte böyle bir gayeye binaen o oğlan öldürülmüş, onun şerrinden anababası kurtarılmıştır. Bu oğlanın adı "Ceysur" imiş. Deniliyor ki: sonra o ana ile babanın bir kızı dünayaya gelmiş, bir Peygamber ile evlenmiş, bir Peygamberin de annesi olmuştur ki, Cenab-ı, Hak, o Peygamber ile bir ümmeti hidayete erdirmiştir.

 

 

 

82.      Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi. Artık Pabbi diledi ki: Onlar erginlik çağına ersinler

de hazinelerin çıkarıversinler -bu- Rabbinden bir rahmet olarak -böyle yapılmıştır- Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.

82.   Düzeltilen (duvara gelince, şehirde) o uğradığımız "kariyye" denilen beldede (İki yetim oğlanın idi) adları "Esrem" ve "Sarim" imiş. 0 duvarın (altında ise onlara ait bir hazine var idi) onun için o duvarın yıkılmasına meydan verilmemiştir. Bu hazineden maksat ise altun ve gümüşten ibaret imiş. Yahut altundan yapılmış bir levha olup iki tarafında pek hikmetli, dindarca cümleler yazılı bulunmakta imiş. (Babaları da iyi bir kimse idi) rivayete göre o zat "kâsih" adında ibadete düşkün sofu bir mümin imiş. Bu ilâhî beyan gösteriyor ki: Bir zatın halinin iyiliği, çok kere zürriyyetinin, aşiretinin, etrafında bulunaların Allah'ın korumasında bulunmalarına bir vesile olur. (Artık Rabbin diledi ki: Onlar) o iki yetim (erginlik çağına ersinler de) bülûğe erip düşünce olgunluğuna sahip bulunsunlar da o zaman (hazineleri çıkarıversinler) ondan istifadede de bulunsunlar. Bu duvarın böyle düzeltilmesi, hazinenin koruma altında bulundurulması (Rabbinden bir rahmet olarak) böyle yapılmıştır. (Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım) bu hususta kendi içtihadımla hareket etmedim. Onu ancak Allah Teâlâ'nın emriyle, onun ilhamiyle yapmış oldum. (İşte bu,) beyan olunan sebepler, maksatlar (üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır) o yaptığım şeyler, böyle birer gayeye, faydaya binaen yapılmıştır. Bu kıssadaki faidelerden biri de şudur ki: Bir insan ne kadar bilgin olsa da yine her şeyi hemen anlayamaz. Binaenaleyh, yalnız kendisini görüp durmamalıdır ve her güzel görmediği şeyi, sebebini anlamadıkça hemen inkâr etmemelidir. Olabilir ki, o şeyde gizli bir fâide, bir menfaat bulunmuş olur da onu kendisi bilemez, İnsan, daima bilgilerini arttırmaya çalışmalıdır, İlim adamlarına karşı mütevazice harekette bulunmalıdır, kendisinin bir kusurunu anlayınca onu itiraf edip özür dilemelidir, özür dileyenlere karşı da affedici bulunmalıdır, sertlikle muameleden çekinmelidir. İnsanî erdemler, sosyal terbiye bunu gerektirir.

§ Hz. Hızır'ın hal tercümesi: Hızır Aleyhisselâm büyük bir zattır. Rivayete göre ismi "Belyan bin Mi I kân" imiş. Her uğradığı yerde veya namaz kıldığı sahada yeşil otlar vücude geldiği için kendisine böyle "Hızır" denilmiştir. Bu zatın bir takım gayb ilimlerini bildiği, pek mümtaz bir şahsiyet olduğu şüphesiztir. Ancak peygamber olup olmadığı kesin şekilde malûm değildir. Hz. Hızır, rivayete göre Zülkarneyin'in ordusunda büyük bir mevki sahibi olarak onunla Atlantik okyanusuna kadar gitmiş, hayat suyundan içerek kıyamete kadar hayatta kalmıştır. Bir hadisi şerif de vefat etmiş olduğunu göstermektedir. Hızır Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış, sonra Musa Aleyhisselâm'a karşılaşmıştır. Bazı beyanata göre de Hz. Hızır göğe kaldırılmış olan "Ilyâs" Peygamberden ibarettir. Şöyle ki Ilyâs Aleyhisselâm, i s rai loğ u I lar ı peygamberlerinden olup Hz. İsa'nın doğumundan dokuz asır evvel hayatta bulunmuştur. Beni İsrail, Bâl adındaki puta tapmakta idiler. Bu zat, onları bu müşrikçe hareketten yasakladığı için aleyhinde bulunmuşlardı, o da bir çok zaman sahralarda, mağaralarda yaşamış, nihayet ilyesa Aleyhisselâm'ı kendisine peygamberlikte halef bırakarak milâttan sekizyüz seksen sene evvel semaya kaldırılmıştır,

 

 

 

83.  Ve sana Zülkarneyin'den sual ediyorlar. De ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir.

83.   Bu mübarek âyetler, bu sûredeki dördüncü kıssayı teşkil ediyor. Resûl-i Ekrem'den sual edimiş olan Zülkarneyin'in kıssasını bildiriyor, Zülkarneyin'in doğu ve batıya seyahatini, bu esnada ne gibi bir kavme tesadüf ettiğini anlatıyor ve Zülkarneyin'in müminler ile kâfirlere karşı nasıl bir siyaset takibedeceğini bildirmiş olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana) Yahudîler veya onların teşvikiyle Mekke müşrikleri bir imtihan maksadiyle (Zülkarneyin'den sual ediyorlar) onun tarihi hayatına dair senden bilgi istiyorlar. Onlara (de ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir) Zülkarneyin'in kıssasanı bir ilâhî vahye dayanarak size bildireceğimdir.

 

 

 

84.  Biz onu yeryüzünde bir kudrete erdirdik ve ona her şeyden bir sebep verdik.

84. Evet.. Onun hakkında Allah Teâlâ buyuruyor ki: (biz onu) Zülkarneyini (yeryüzünde bir kudrete erdirdik) onu dünyada hâkimiyete, güzel bir tasarrufa muktedir kıldık, (ve ona) Zülkarneyin'e (her) dilediği, muhtaç olduğu (şeyden bir sebep) bir yol, bir ulaşma vesilesi (verdik) onu ilme, kudrete ve diğer gerekli vasıtalara sahip eyledik.

 

 

 

85. Artık o, bir yol takibe başladı.

85.       (Artık o) Zülkarneyin. böyle ilâhî nimetlere, yardımlara nail olunca batıya doğru (bir yol takibe başladı) güneş gibi doğu tarafından batı tarafına yöneldi, yol açıktı. Deniliyor ki: Tövbe kapısı batıda olduğundan onun için olmalıdır ki, evvelâ o tarafa yola çıkmayı gerekli gördü.

 

 

 

86.        Tâki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesinde batar -gibi- buldu ve onun yanında bir kavim de buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyin!. Ya azap edersin veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın.

86.  (Tâki) bu yürüyüşte ^güneşin battığı yere vardı) yani: Batı tarafındaki yer sahasının sonuna kavuştu. Batıda Büyük Okyanus denilen denizin kenarına varıp durdu (onu)

0      güneşi, görülüş itibariyle (bir siyah çamur gözesinde batar) gibi (buldu) artık onun ötesinde yaşanan bir yer kalmamıştı. Bu batma, göz ile görünüşe göredir. Nitekim bir gemi ile denize açılmış olan kimse de akşamleyin güneşi denizde batıyor gibi görür. Halbuki, güneş denizden değil, bütün yer küresinden binlerce defa daha büyüktür. (Ve onun) o sahile bitişik gözenin (yanında bir kavim de buldu) bu kavim, deniliyor ki kâfir imiş, elbiseleri vahşi hayvanların derilerinden, yiyecekleri de denizin dışarıya attığı balıklar gibi şeylerden ibaret bulunuyormuş. Cenab'ı Hak buyuruyor ki: Biz de (dedik ki. Ey Zülkarneyin!.) sen serbestsin bu kavmi (ya cezalandırırsın) onları küfürlerinden dolayı öldürüverirsin (veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın) onları İslâmiyete davet ederek kendilerini irşada çalışırsın, kendilerine dinî meseleleri öğretirsin. Diğer bir yoruma göre onları ya öldürür veya esir alırsın.

Zülkarneyin'e böyle bir ilâhî emrin gelmesi, eğer kendisi peygamber ise bir melek vasıtasiyledir, peygamber değilse yanında bulunan bir peygamber vasıtasiyledir veya kendisinin tâbi olduğu şeriat dairesinde yaptığı bir ictihad voliyledir.

 

 

87.  Dedi ki: Her kim zulüm ederse elbette onu cezalandırırız, sonra da Rabbine gönderilir, artık o da cidden şedditle bir azap ile cezalandırır.

87.      Zülkarneyin de bu emri aldığı vakit (dedi ki: her kim) nefsine (zulüm ederse) davetimi kabul etmez, küfründen ayrılmazsa (elbette onu cezalandırırız) onu öldürürüz

1 sonra da) ahirette (Rabbine gönderilir) onun yüce mahkemesine sevkolunur (artık o da) o Yüce Rab de o şahsı (cidden şiddetli bir azap ile cezalandırır) bu da ebedî olan cehennem ateşidir.

 

 

 

88.  Amma her kim imân eder ve iyi amelde bulunursa artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır ve ona emrettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.

88.     (Amma her kim) davetim gereğince (İmân eder) dinî esasları kabul ve tasdik eyler (ve güzel amelde bulunursa) üzerine düşen vecibeleri, insanî vazifeleri ifaya çalışırsa (artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır) ki, o da cennettir, ebedî saadettir. (Ve ona) öyle imân eden kimse için kendisiyle (emr ettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.) ona namaz gibi, zekât gibi, cihat gibi yapabileceği şeyleri teklif ederiz, yapamıyacağı pek meşakkatli şeyleri teklif etmeyiz.

 

 

 

89.  Sonra da başka bir yol takip etti.

89.  Bu mübarek âyetler de doğu tarafına seyyahatte bulunan Zülkarneyinin o civarda kendilerini güneşten koruyacak bir şeye sahip olmayan bir kavme tesadüf ettiğini bildiriyor. Sonra da başka bir yolu takibederek iki sed civarında yaşayan âciz bir kavme de rastladığını ve onların kendilerini Yecüc veya Mecüc denilen iki taifeden korumak için aralarına bir engel yapılmasını teklif etmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Zülkarneyin, batı tarafına seyahatından (sonra da başka bir yol takîbetti) doğu tarafına yöneldi, seyahatına devamda bulundu.

 

 

 

90.  Vaktaki güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu, onu bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı, bir siper yapmış değildik.

90. (Vaktaki) Zülkarneyin bu seyahatında (güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu) güneşin ilk aydınlattığı bir beldeye geldi (onu) o güneşi (bir kavim üzerine doğar bulduki,

onlar için güneşe karşı bir siper yapmış değildik) bu kavim için güneşin ışınlarını etkisiz kılacak bir elbise, bir bina, bir tepe gibi bir şey bulunmuyordu. Bunlar güneş doğunca ya yer altındaki mahzenlere veya denize sokulurlardı. Güneş etkisiz olunca çıkar maişetleriyle uğraşırlardı. Bunların bir zenci kabilesi olduğu rivayet olunuyor.

 

 

 

91. İşte böylece. Ve şüphe yok ki, onun yanında neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır.

91.  Zülkarneyinin seyahati (işte böylece) idi. Güneşin battığı yere kadar gittiği gibi doğduğu tarafa da gidiverdi, öyle birtakım kavimlere tesadüf etti, kendisinde öyle bir kuvvet, bir hâkimiyet bulunmuş idi. (Şüphe yok ki, onun yanında) Zülkarneyin'in maiyetinde erlere, silâhlara ve başka şeylere dair (neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır) Yani: Onun sahip olduğu kuvvetler, haşmetler o kadar çok idi ki, onları bilen ve haberdar olan Yüce Allah'dan başkası tamamen bilip takdir edemezdi.

 

 

 

92.  Sonra diğer bir yolu takibe başladı.

92.  Zülkarneyin (sonra diğer bir yolu takibe başladı) doğu ile batı arasında güneyden kuzeye doğru ayrılmış bir üçüncü yola gidiverdi.

 

 

 

93.  Vaktaki, iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.

93.      (Vaktaki) Zülkarneyin, bu yeni yolu takibetti (iki dağın arasına kavuştu) burası Türkistan'ın kesildiği, doğru tarafında son bulduğu bir saha imiş. Zülkarneyin, (onların) o iki dağın (yakınında) oturan (bir kavim buldu ki) onlar, kendi dillerinin yabancı oluşundan ve zekalarının noksanından dolayı âdeta (söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler) Zülkarneyin ile beraberindeki zatların sözlerini kolaylıkla anlayacak bir durumda bulunmuyorlardı. Kendilerinin sözleri kolaylıkla anlaşılabilmezdi.

 

 

 

94.    Dediler ki: Ey Zülkarneyin!. Şüphe yok ki, Yecüc ile Mecüc, yerde fesat çıkarıp duran kimselerdir. Bizim ile onların arasına bir sed, yapman için sana bir ücret versek olur mu?.

94.    Bu kavim (dediler ki: Ey Zülkarneyin!.) yani bunlar bir mütercim vasıtasiyle maksatlarını arzettiler veya bunların sözlerini yabancılığına rağmen Zülkarneyin, ilâhî bir lütuf olan yeteneği ile anladı. (Şüphe yok ki. Yecüc ile Mecüc) denilen iki kabile (yerde) bizim ülkemizde (fesat çıkarıp duran kimselerdir) bunlar birçok kimseleri öldürüyor, birçok yerleri tahrib ediyor, bütün ekinleri ve hattâ öldürdükleri insanların etlerini yiyip duruyorlar. (Bizim ile onların arasına bir sed) bir engel, bir mâni olacak duvar (yapman için sana bir ücret versek olur mu?) Bunu kabul eder misin?. Yani: Sana bir ücret veya bağış olarak bir mal verecek olsak şu iki dağ arasında bir sed yapıp da o iki kavmin tecavüzünden bizleri korumuş olursun, sen bizim bu teklif imize muvaffak eder misin?.

 

 

 

95.      Dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu -nimetler sizin bana vereceğiniz ücretten- hayırlıdır. Siz bana bir kuvvet ile yardım edin, sizinle onların arasına bir kuvvetli sed = engel yapayım.

95.      Bu mübarek âyetler de Zülkarneyin'in iki dağ arasında pek kuvvetli, pek sanatkârane bir sed yaptığını bildiriyor. Artık arka tarafta kalan kabilelerin oradan çıkıp etrafa saldıramaz olduklarını ve bu bir rahmet eseri olup kıyamete yakın onun yıkılıp dümdüz bir hâle geleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Zülkarneyin, kendisine bir ücret vermelerini teklif eden kavme (dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu) nimetler, mal, mülk vesair sebepler, sizin bana vereceğiniz karşılıktan, ücretten-hayırlıdır. 0 sizin vereceğiniz ücrete ihtiyaç yoktur. (Siz bana bir kuvvet ile yardım edin) kendi ellerinizle, kuvvetlerinizle ve bir takım inşaat aletleriyle bana yardım etmeniz yeterlidir. (Sizinle onların) o Yecüc ile Mecüc denilen iki kabilenin faraşına bir kuvvetli sed) çok sağlam bir engel (yapayım) o sayede o kavimlerin hücumundan kurtulmuş olursunuz.

 

 

 

96.        Bana demir parçaları getirin,  iki dağın arası  bir seviyeye gelince körükleyin dedi.  Onu ateş  haline koyduğu  zaman da getirin  bana, dedi.  Üzerine erimiş  bakır

dökeyim.

96.        Siz (Bana) ancak büyükçe (demir parçaları getirin) dedi. Onlar da getirdiler, inşaata başlanıldı. Vaktaki: (İki dağın arası) bu demir parçalariyle doldurulup (bir sevîyyeye) birbirine denk bir hâle (gelince körükleyin dedi) onlar da körüklediler. (Onu) o körüklenen demir kütlesini (ateş haline koyduğu zaman da) orada çalışanlara (Getirin bana dedi: Üzerine) o ateş gibi hararetli bir hale gelmiş olan demirlerin üzerine (erimiş bakır dökeyim) Zülkarneyin, bunu böyle yapmakla demirler ile bakılar birbirine karışarak pek büyük sanatkârane bir kale duvarı vücude gelmiş oldu.

 

 

 

97.  Artık ne onun üstüne çıkmaya kadir oldular ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti.

97.      Ne zaman ki böyle pek sağlam, enteresan bir duvar yapılmış oldu (artık ne) Yecüc ile Mecüc ve ne de başkaları (onun) o şeddin (üstüne çıkmaya kadir oldular) onun düzgünlüğü, yüksekliği buna mâni idi. (ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti) onun sertliği, demirden yapısı buna müsait değildi. 0, Zülkarneyin gibi büyük bir zatın göstermeğe muvaffak olduğu muazzam bir harika idi.

 

 

 

98.  Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vadi geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin va'di, bir hak olmuştur.

98. Zülkarneyin yanında bulunanlara (dedi ki: Bu) sed, veya bunu böyle yapmaya muvaffakiyet (Rabbimin bir rahmetidir) eğer öyle bir ilâhî rahmet olmasa idi insanların öyle bir sed yapmaya kudreti olamazdı. (Rabbimin va'di geldiği vakit ise) yani: Kıyamet günü yüz gösterince de veya arkasındaki kabilelerin yer yüzüne dağılmaları için takdir olunan zaman gelince de o kudret sahibi Yaratıcı (onu) o pek sağlam şeddi (dümdüz etmiş olacaktır) o zaman bu demir şedden eser kalmaz. (Ve Rabbimin va'di) herhangi vâd ve beyan buyurduğu şey (bir hak olmuştur^ kesinlikle sabittir ve gerçekleşecektir. Onda sözünden dönme olamaz.

§ Rivayete göre sonra Yecüc ile Mecüc'ün boyunlarına veya kulaklarına, deve, sığır, koyun gibi hayvanların burunlarındaki kurtlar gibi bir takım hayvancıklar musallat olarak helâklarına sebep olacaktır. Sonra da bir takım kuşlar gelerek onların kokmuş cesetlerini denize atacaklardır, onu müteakip de yağmurlar yağarak yeryüzünü onların pis kokularından temizlenmiş olacaktır, bu hâdise Hz. İsa'nın inmesinden ve Deccal'ın öldürülmesinden sonra vuku bulacaktır. Ebussuud Tefsiri.

§ Yecüc ve Mecüc "hakkında malûmat: Bunlar iki kabileden ibarettir, bunlara dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlar bozguncu, insanların hukukuna tecavüz eden kimseler idi, bunların gayet küçük ve pek büyük cüsseler! vardı, bulundukları yer hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Kur'an'ı Kerim, bunların ibret verici olan hâllerine ve bir gün yine yeryüzüne çıkıp dağılacaklarına işaret buyurmaktadır. Bu husustaki tafsilâtı Allah'ın ilmine havale ederiz. Bunlar, etraftaki kavimlere saldırdıkları için kendilerine karşı Zülkarneyin'in harika kabilinden bir sed yapmış olduğu muhakkaktır. Bunu Kur'an-ı Kerim bildirmektedir: Nitekim vaktiyle bir çok yerlerde de çeşit çeşit sedler, kal'a duvarları yapılmıştır. Bu cümleden olarak Türkistan'da Azerbeycan'da iki dağ arasında harab olmuş bir sed vardır ki, bugün de kalıntıları görülmektedir. Bu şeddin arkasında "Akûk Makuk" adında bir kavim bulunmuştur. Bu sed Nuşirevan'a veya isfendiyar'a nisbet olunuyor. Çin kıtasında da bir takım büyük sedler yapılmıştır. Bu cümleden olarak iki yüz elli saatlik bir uzunlukta bulunan "Çin şeddi" meşhurdur. Aynı şekilde yüzseksen üç tarihinde Harz kavmi, Kaf dağından çıkıp "Babülebvab"ın beri tarafına hücum ile İslâm beldelerine birçok zarar vermekte idiler, Harun Reşit, onların üzerlerine iki ordu sevketmiş ve gelip gittikleri gediği kapatmşıtı. Binaenaleyh Zülkarneyin de sahip olduğu pek büyük bir kuvvetle mütenasip bir demir sed yaptırmıştır. Bunu kimse inkâr edemez. Bu şeddin bir takdir edilmiş zamana kadar devam edeceğini Kur'an'ı Kerim, bildirmektedir. Belki bu mukadder zaman gelmiş, o sed de yıkılmıştır ve belki de henüz keşfedilmemiş bir mahalde hâlâ durmaktadır. Arkasındaki iki kavmin medeniyet âlemine dağılacağı da ihtimâl ki, kıyametin yaklaşması zamanına rastlayacaktır. Zaten vaktiyle de bir takım vahşi, kan dökücü kabilelerin birçok taraflara dağılarak nice yerleri harab, nice cemiyetleri helak ettikleri tarihen sabit değil midir?, İnsanlık cemiyetinin varlığına mukaddesatına, ahlâk ve tavırlarına musallat olan, bu hususta gizli ve açık propaganda yapıp duran bir takım kimseler de bir nevi Yecüc ve Mecüc demektir. Cenab-ı Hak, şerlerinden muhafaza uyursun Amin.

Hak, şerlerinden muhafaza uyursun Amin.

§ Zülkarneyin Hazretlerinin hal tercümesi Şöyle ki: Bu zat, mümin salih bir hükümdardır. Cenab-ı Hak, kendisine İlim ve hikmet, heybet ve kuvvet vermiş, yeryüzünde dolaşarak halkı ilâhî dine davet etmiş ve meşhur şeddi yapmıştır.

Ibni Kesir diyor ki: Doğru olan şudur ki: Zülkarneyin, ne peygamberdir ne de mlektir. Belki âdil bir hükümdardır. Halkı hak dine davet etmiştir. Hz. Hızır da ordusunun öncü birliklerinde müsteşar mevkiinde bulunmuştur.

Erzekî'nin ve diğerlerinin rivayetine göre Zülkarneyin, İbrahim Aleyhisselâm'ın elinde İslâmiyeti kabul etmiş, onunla beraber Kâbe-i Mükerreme'yi tevafta bulunmuş ve Halilullahın duası berakâtiyle harikulade başarılara nail olmuştur.

Kur'an-ı Kerim Zülkarneyin'in harikulade kıssasını bildirmektedir. Onun hangi asırda, hangi millet arasında yetişmiş olduğunu açıklamamaktadır. Binaenaleyh bu hususu kesin bir şekilde belirleyemeyiz. Ancak bu hususa dair olan müfessirlerin ve diğerlerinin beyanatını burada özet olarak kaydedelim.

1: Zülkarneyin, Yemen'de hükümdarlık etmiş olan ve tebâbia denilen meliklerdendir. İsmi "Sa'bübnülrais"dir. Başında iki bölük saçları bulunduğu veya doğu ve batıya seyehat eylediği veyahut zamanında iki asrın halkı yok olduğu için kendisine Zülkarneyin" denilmiştir. Imam-ı Ali'den ve Ibni Abbas Hazretlerinden rivayete göre de Zülkarneyin bu Yemen hükümdarlarından ibarettir. Eski zamanlarda bir takım haşmet ve kudret sahibi hükümdarların Yemen'de yetişmiş olduğunu kabule bir mâni yoktur. Mütercim Asım efendi diyor ki: Bütün İlim adamlarının kabul ederek aldıkları Yemen tarihinde ve diğer muteber kitaplarda ve tarihlerde pekiştirilerek nisbet olunduğu üzere Zülkarneyin, Yemen Tebabiasından, Himyer kabilesindendir. İsmi "Sabübnürrais"dir. Yemen hükümdarları arasında Hinde karşı harbeden, Azerbeycan taraflarında fetihlere nail olan, Afrikaya geçerek orada şehirler inşa eden ve kabileler yerleştiren hükümdarlardan biri olması uzak bir ihtimal değildir. Kendisi pek eski hükümdarlardan olduğu için tarihi meçhul kalmış olabilir.

2: Bazı kimselere göre Zülkarneyin, Feridun adındaki Iran hükümdarıdır. Feridun zalim Dehhakin öldürülmesinden sonra Iran tahtına oturmuş, İran'dan başka Türk ve Arap beldelerini de zaptetmiş, adaletle salatanat sürmüş, mümin, iyi bir zat imiş. Fakat bu, iddia, hiçbir delile dayanmış değildir. Bir zayıf ihtimalden ibarettir. Zaten Feridun'un tarihî hayatı da efsane kabilinden sanılmaktadır. Malumdur ki, İran'ın eski tarihi karanlıklar içinde kalmıştır. Eski zamanlarda iran'ın hükümdarlarını teşkil eden ilk tabaka "Pişdadiyan" denilen hanedandır. Feridun bunların beşinci hükümdarıdır, kendisi Cimşid'in torunudur, beşyüz sene hüküm sürdüğü Şehname'de rivayet olunuyor. Feridun'dan sonra ise memleketi üç oğlu arasında taksim edilmiş, bu yüzden İran'da karışıklıklar meydana gelmiştir. Bunların hükümeti ikibin dörtyüz sene kadar devam etmiş, içlerinden birçok hükümdarlar yetişmiş ise de bir kısmının adları bile meçhul kalmıştır. İran'da putperestliğin Pişidadiyan zamanında ortaya çıktığı rivayet olunuyor. Halk babalarının, dedelerinin saklamış oldukları suretlerine bilahara tapınmışlardı. Velhâsıl: Feridun'un mümin, salih bir zat olduğuna, doğu ve batıya seyahat ettiğine dair tarihlerde bir şey mevcut değildir. 0 halde Zülkarneyinin Feridun olduğuna hükmedilemez.

3: Bazı zatlara göre de Zülkarneyin, Yunanlı Iskener'den ibarettir. Diyorlar ki: Yunanlı iskenderin babası "Filbos"dur. Kendisi mümin salih, âdil bir hükümdar idi ve Makedonyalı Filib'in oğlu "Rum iskener"den iki bin seneden fazla önce bulunmuştu. Rum iskenden ise Feylesof, kâfir bir hükümdardı veziri "Arîstatâlîs" idi. Milâtdan üçyüz sene önce dünyaya gelmişti. Binaenaleyh bu iki İskender başka başkadır, İşte Ibni Kesir ile bir kısım tarihçilerin beyanatı bu merkezdedir. Halbuki, bu beyanat, tarihi hakikatlara aykırıdır. Araştırmacı zatlara göre iskender birdir, Yunan iskender ile Rum iskender, bir hükümdardan ibarettir, bunlar başka başka değildirler. Nitekim kamus mütercim! Asım Efendi diyor ki: "Bazı insanların iskender Zülkarneyin tabirleri, ahmakça bir bakış, karmakarışık tarih kitaplarından almış olmalarından dolayıdır, geçerli değildir. Zira bazen Rumî ve bazen Yunanî nisbetiyle isimlendirilmiş olmakla her birini başka anlarlar. Bununla beraber anlatıldığı üzere ikisi bir şahıstır ki, bazen yönetimi altında olan Yunan ülkesine ve bazen de soyuna izafe ve nisbet ederler.

Velhâsıl: İskender iki değil, birdir, ve bu iskender "Zülkarneyin" gibi mümin, salih, dünyanın doğu ve batışına hâkim bir kimse değildir. Yunan tarihî eski olmakla beraber milâdın ancak yirmi asır kadar ilerisine gidebilmektedir ve Romalıların milâttan önce yüzkırk senesinde Yunanistan'ı zaptetmeleriyle son bulmaktadır. Yunanîler küçük parçalara ayrılmışlar ve çok kere birbiriyle savaşlarda bulunup durmuşlardır. Bir aralık Daranın oğlu Serhes'in ordularını mağlûp edebilmişler ise de bunları takibederek iran topraklarına kadar gidememişlerdir. Binaenaleyh saltanatları sınırlı, dinî tarihleri putperestlikle, masallar ve hurafeler ile dolu olan Yunanîler arasında mümin, salih doğu ve batıya hâkim bir hükümdar çıkmış olduğunu gösterir hiçbir belirti yoktur.

Tefsir-i Kebir'de, Tefsir-i Alusî'de ve diğerlerinde Zülkarneyin ile iskenderi Rumînin bir zat olduğuna ihtimâl veriliyorsa da bu ihtimâl güzelce tetkik edlince pek zayıf kalmaktadır, İskender, bir feylesof olan Aristo'nun mezhebi üzere bulunuyordu.

Rivayete göre iran'ı zaptetmiş, Hindistan'a kadar da gitmiş ise de silâh arkadaşları kendisini takibetmek istemedikleri için zarurî olarak dönmek mecburiyetinde kalmıştı. Etrafını da bir takım zevk düşkünleri sarmıştı, onların teşvikiyle zevk ve safaya, işrete, sefahate dalarak daha otuzüç yaşında iken milâttan önce (322) tarihinde hurumadan vefat etmiştir. Binaenaleyh bu gibi hayat tarihî malûm, diğer Yunalılar gibi batıl inançların kuvvetlerin tesiri altında bulunan iskender ile her türlü muvaffakiyet eshabına nail olan, dünyanın doğu ve batısını dolaşan, harikulade bir sed inşasına muvaffak bulunan, özellikle ilâhî ilhamlara Kur'an'ın övgüsüne mazhar olma şerefine kavuşan mümin, salih Zülkarneyin arasında ne münasebet vardır ki, ikisi bir zat, sayılabilsin. Özellikle "Zülkarneyin" Arapçadır, "İskender" lâfzı ise Rumcadır. Zülkarneyin'in İbrahim Aleyhisselâm ile Mekke—i Mükerreme'de görüşmüş olduğu hadis kitaplarında zikredilmiştir, İskender ise Hz. İbrahim'den ikibin sene sonra dünyaya gelmiş, batı tarafına gitmemişti. Binaenaleyh Zülkarneyin ile iskender'in başka başka olduğunda şüphe edilmemelidir. Gerçek bilgi Allah katındadır.

99. Ve o gün -recüc ile Mecüc'ün çıktıkları zaman- onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır -muztarip- bir halde bırakmışızdır ve sûra üfrülmüştür, artık onların hepsini toptan toplamışızdır.

99.  Bu mübarek âyetler, kıyamete yakın Yecüc ile Mecüc'ün ne acayip bir tarzda meydana çıkacaklarını, artık gözleri perdeli, hak sözü dinlemekten kaçınan, kerem sahibi olan Yaratıcıyı değil, yaratılmışları kendilerine dost edinmeye cüretkâr olan kâfirlerin de cehenneme sevkedilecekleri muhakkak olduğundan o pek korkunç manzarayı ibret bakışlarına hemen olacakmış gibi sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o gün) Allah'ın vaadi gerçekleştiği vakit, Yecüc ile Mecüc'ün çıkıp etrafa yayıldığı zaman (onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır) mustarip (bir halde bırakmışızdır) onlar denizin dalgalanması gibi bir vaziyet almış olurlar, insanlar, cinler biribirine karışarak şaşkın bir halde bulunurlar, derken bir nefhai ulâ = birinci üfleme yüz göstererek bütün mahlûkat ölür giderler, cesetleri çürüyüp dağılır (ve) sonra da (sûr'a üfürülmüştür) ikinci nefha vücude gelmiş (artık) kıyamet kopmuş (onların hepsini toptan toplamışızdır) o ölmüş mahlûkatın hepsi de yeniden hayata erdirilerek mahşerde toplanmış, haklarında lâyık olan muamele yapılmaya başlanılmış olacaktır.

 

 

 

100.  Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir.

100.      (Ve o gün) bütün mahlûkatı yeniden diriltip öyle topladığımız zaman (cehennemi kâfirler için bir gösterişle) fevkalâde müthiş bir şekilde ortaya çıkararak (göstermişizdir) artık onlar öyle dehşeti belirlenemeyecek bir halde olan cehenneme sevkedilmiş bulunacaklardır.

 

 

 

101.  Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kadir olamaz olmuşlardı...

101. (Onlar ki) o kâfirler ki, dünyadalarken (gözleri benîm zikrimden bir perdede idi) gözlerini gayet kalın bir engel kaplamıştı, Kur'an'ın yüceliğini göremiyorlardı. Dünyanın geçiciliğine, ahiretin varlığını gösteren kudret eserlerini göremiyorlardı. Ve o kâfirler, Kur'an'ın beyanatını, Resûl-i Ekrem'in nas i hatları n ı (işitmeğe de kadir olamaz    olmuşlardı) kendi karakterleri bozulmuş, kendi haklarında iyilik isteyen zatları kendilerine düşman tanımış, artık onlar selâmet ve hidayetlerine vesile olacak

şeylerden istifade edebilmek kabiliyetini kendi kötü hareketleriyle elden çıkarmışlardır. Binaenaleyh onlar elbette ki, öyle bir cehenneme atılmaya lâyık olmuşlardır. 102. Ya o kâfir olanlar, benden başka kullarımı -kendilerine-dostlar edineceklerini mi sanıverdiler? Biz cehennemi kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık.

102.    (Ya o kâfir olanlar) Allah'ın, birliğini, O'nun kudretini takdir ve tasdik etmeyip de (benden başka kullarımı) melekler gibi, Hz. Üzeyir ve Hz. Isa gibi ilâhî zatıma karşı kulluk sunmakla övünen bir kısım man I û katı mı kendilerine (dostlar edindiklerini mi sanıverdiler) onları mabud edinerek kendilerinden menfaat mi beklediler?. Bu ne kadar cahilce bir hareketi. (Biz cehennemi) bütün (kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık) artık onların istifade edecekleri yer ancak cehennemdir. Onlar için başka bir ziyafet yeri düşünülemez. Bu ilâhî beyan o kâfirler hakkında bir alay etme ve yanlış davrandıklarını bildirmeyi içermektedir. Artık onlar ne kadar aldanmış olduklarını anlasınlar.

 

 

 

103.  De ki: Size amellerce en çok hüsrana düşmüş olanları haber vereyim mi?.

103.Bu mübarek âyetler, dünyadaki bütün çalışmalarının boşa giderek ahirette kendilerine bir fâide vermiyeceği kimseleri teşhir ediyor. Onlar, ilâhî âyetleri, ahiret hayatını inkâr eden, mukaddesat ile alayda bulunan, artık dünyevî amellerinin hiçbir kıymeti kalmayan kâfir kimseler olduğundan onların varacakları yerin cehennemden ibaret olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resulüm!. O münkirlere (de ki: Size amellerce) çalışıp yaptıkları işlerce (en çok hüsrana düşmüş) fâide beklerken zararlara uğramış (olanları haber vereyim mi?.) Kimdir, öyle bir felâkete, helake maruz kalmış topluluk?.

 

 

 

104.  Onlar ki, dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Ve halbuki, onlar güzel bir amel yapar olduklarını zannederler.

104.   (Onlar) o çaba ve gayretleri boşa giden şahıslar, o kimselerdir (ki, dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir.) Bütün zayi ve batıl olmuştur. Ve halbuki, onlar güzel bir amel yapar olduklarını zannederler) Evet., bunlar bir takım amellerde bulunurlar, bunları lâyık olduğu üzre meydana getirmiş olduklarını sanırlar, bunlardan dolayı büyük bir gurura kapılırlar. Ne yazık ki: Bu amelerinin uhrevî mükâfatına nail olamayacaklardır.

 

 

 

105.      Onlar, o kimselerdir ki, Rablerinin âyetlerini ve görüleceğini inkâr ettiler. İmdi onların amelleri bâtıl olmuştur. Artık kıyamet günü onlar için bir terazi tutmayacağız.

105.      Çünkü (onlar) öyle hüsrana düşenler (o kimselerdir ki. Rablerinin ayetlerini) onun ilâhî birliğini aklen ve naklen gösteren delilleri, burhanları kabul etmezler (ve) o Yüce Yaratıcının (görüleceğini) kıyametin meydana geleceğini, cismanî ve ruhanî hasrın gerçekleşeceğini, insanların mahşere sevkedileceğini, hak etmiş olanların Allah'ın cemâlini görme şerefine nail olacaklarını (inkâr ederler) böyle kâfirce, inatçı bir vaziyet alıp dururlar. Artık onlar cehenneme lâyık olmuş olmazlar mı?, (imdi onların amelleri batıl olmuştur) o kötü inançlarından, inkârlarından dolayı kendilerinin dünyadaki amelleri zayi, büsbütün yok olduğundan, onlardan dolayı bir sevaba nail olamayacaklardır. (Artık kıyamet günü onlar için) o amelleri zayi olan şahıslar için (bir terazi tutmayacağız) o amellere bir kıymet vermiyeceğiz. Çünkü îmanla beraber olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti yoktur ki, onun değeri, sevabı bir uhrevî terazi ile belirlensin.

 

 

 

 

106.  İşte onların cezaları, küfrettikleri ve âyetlerimizi ve Peygamberlerimizi eğlence yerine tuttukları için cehennemdir.

106. (İşte onların cezaları) uğrayacakları uhrevî ceza (küfr ettikleri) birnice kudret delillerini inkâr eyledikleri (ve âyetlerimizi) Allah'ın birliği, uhrevî hayata şahitlik eden delilleri (ve Peygamberlerimizi) peygamberlikleri mucizeler ile sabit yüce zatları (eğlence yerine tuttukları) onlar ile alayda bulundukalrı (için cehennemdir) onların o çirkin inançlarının, alaycı bir şekildeki hareketlerinin cezası cehennemden başka değildir.

§ Evet.. Bir kere insaflıca düşünmelidir. Bir kimseye ki Allah Teâlâ hayat, sıhhat, akıl vermşitir. O kimse bu sayede yaşıyor, birnice sanat eserleri vücude getirebiliyor,

dünya hayatı itibariyle faideli şeyler keşf ve icad edebiliyor. Şimdi böyle bir kimse, kendisine bu kudreti, bu ehliyeti veren Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini, kudretini düşünüp tasdik etmeli değil midir?. 0 Kerem Sahibi Yaratıcının mucizler ile destek-lemiş olduğu Peygamberlerini de tasdik eylemci! değil midir?. Ve o Hikmet Sahibi Yaratıcının bütün insanlığı maddî ve manevî selâmet ve saadete kavuşturacak olan Kur'an'ı Kerîm'ini de yüceltmeye ve takdire çalışmalı değil midir?. Bunun aksine olarak nankörlükte bulunursa, nail olduğu nimetlerin, kabiliyetin şükrünü yerine getirmekten kaçınırsa, gözleri önünde parlayıp duran bir takım mukaddesatı inkâra cüret eylerse artık başkalarından daha çok cezayı hak etmiş olmaz mı?. Öyle bir şahıs, eğer insanlığa faideli bir eser meydana getirmiş olursa onun mükâfatını dünyada görmüş olabilir. Bu gibi kimseler, iyiliklerini, mükafatlarını dünyada görmüş geçirmiş olurlar. Fakat kendisine öyle bir kabiliyet ve muvaffakiyeti vermiş olan Yüce Yaratıcıyı lâyıkiyle bilip tasdik etmemiş ve diğer mukaddesatı inkâr eylemiş olunca artık bu nankörlüğünün cezasını elbette ki, ahirette görecektir. Bu bir hikmet gereğidir, bir dinî hakikattir.

 

 

 

107. O kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular, onlar için firdevs cennetleri elbetteki, bir konak olmuştur.

107.  Bu mübarek âyetler de îmân edip güzel işler yapanları cennetler ile müjdeliyor. Cenab-ı Hak'kın ilim ve hikmetine ait kelimelerin sonsuz olduğuna işaret buyuruyor. Resûl-i Ekrem'in de ilâhî vahye nail, insanları Allah'ı birlemeye davete memur bir yüce Peygamber olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (O kimseler ki, îmân ettîler) küfür ve şirkten kaçınarak islâmiyetle vasıflandılar (ve güzel güzel amellerde bulundular) imanlarının kemâline şahitlik eden namaz gibi, oruç gibi farizeleri, güzel güzel ahlâkî vazifeleri ifaya çalışıp durdular (onlar için) Öyle mümin, güzel amellere sahip zatlar için (firdevs cennetleri, elbetteki, bir konak olmuştur) o zatlar, cennetlerin en yükseği olan ve üstünde Allah'ın Arşı bulunan firdevs adındaki cennetin bostanlarına, bağlarına, bahçelerine nail olacaklardır. Ebu Hüreyre Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet edilen bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: Allah Teâlâ'dan bir şey isteyecek olunca ondan Firdevsi isteyiniz çünkü o, cennetin ortasıdır, en yücesidir, onun üstünde de Rahman'ın Arşı vardır, cennetlerin suyu firdevsten akar. Keab Hazretleri de demiştir ki: İyiliği emreden ve kötülükten sakındıran müminler, bu firdevs cennetlerinde bulunacaklardır.

 

 

 

108.  Orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak istemezler.

108.   Artık o firdevs cennetlerine nail olanlar (orada ebedî olarak kalıcılardır) orada ebedî bir halde ikamet edip mutlu bir şekilde yaşayacaklardır. (Oradan ayrılmak istemezler) orası o kadar güzel, neş'e vericidir ki, artık ondan ayrılıp daha yüksek bir başka makama intikâl etmelerini tasavvur bile etmezler.

 

 

109.     De ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenir biter. İsterse denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.

109. İşte Allah Teâlâ bir kelâmı kadimi olan Kur'an-ı Kerim'de, îmana, iyi amellere, birçok kimselerin kıssalarına, ahiret hayatına ait nice hakikatları beyan buyurmuştur ve nice sonsuz malûmat da vardır ki, onları ancak bir olan Allah bilir. Artık ey mahlûkatın en şereflisi (de ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için) onun ilim ve hikmetini, bilgilerini, takdir ettiklerini beyan edecek sözleri yazıp tesbit etmek için (deniz mürekkep olsa elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden) hepsine dair bilgiler yazılabilmeden (deniz tükenir biter) o ilâhî kelimeler yine tamamen yazılmış olamaz (isterse, denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.) Evet.. Cenab'ı Hak, birçok denizleri mürekkep olarak bir araya getirecek olsa, bunların hepsiyle Allah Teâlâ'nın bilgileri yazılacak olsa bu deniz son bulur, Allah'ın bilgilerine ait kelimeler tamamen yazılmış olamaz. Çünkü ilâhî bilgiler sonsuzdur, onun tamamını yazmaya, tasvire ve anlatmaya imkân yoktur. Denizlerin suları ise ne kadar çok olsa da yine tükenir, onunla sonsuz olan yazılamaz ve tesbit edilemez.

Bu ilâhî beyanlarda şuna da işaret vardır ki; Herhangi bir kimse ne kadar ilim ve irfana sahip, kâinattaki olayları bilir olsa da onun bu bilgileri Allah'ın bilgilerine göre pek    az kalır. Hiçbir kimse, bütün ilâhî takdirleri, bütün mahlûkatın mahiyetlerini kuşatma derecesinde idrake muktedir olamaz. Hattâ bir Yüce Peygamber dahi, Cenab-ı

Hak'kın kendisine vahiy yoluyla bildirmediği şeyleri kendi kendine bilip kuşatma derecesinde kavrıyamaz. Ruh meselesi bu cümledendir. Artık ümmetin fertleri için mütevazi olmayıp da gururluca bir vaziyet almak azıcık bilgilerine güvenmek nasıl doğru olabilir?.

"Lâfi dâvayı enaniyyet ne lâyık akile"

"Herkesin âlemde bin mafevki, bîn maduni var"

 

 

 

110. De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vah yolunu yor ki, sizin ilahınız ancak bir ilahtır. Artık her kim Rabbinin manevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise iyi amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin.

110. Ey Yüce Peygamber!.. İnsanlara (de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım) ben de Cenab-ı Hak'kın bütün kelimelerini bilemem, olmayan bir şeyi icada, gaybı bildirmeye kadir değilim, ben öyle bir iddiada bulunamam, Rabbim bana neyi bildirirse, neyi emreder ve yasaklarsa ben onları bilirim (bana) o Yüce Mabud tarafından (vahyolunuyor ki, sizin ilahınız) kendisine ibadetle mükellef bulunduğunuz Yaratıcınız (ancak bir ilahtır) onun hiçbir hususta ortak ve benzeri yoktur. Ilahlık, mabudluk, yaratıcılık ancak ona mahsustur. (Artık her kim, rabbinin manevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise) Evet.. Herhangi bir kul, o Yüce Yaratıcısından korkar, ona isyandan kaçınır, onun rahmetini niyaz eder, onun manevî huzuruna ermek temennisinde bulunursa (iyi amel istesin) Allah rızasına uygun hareketlerde bulunsun (ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin) tam bir ihlas ile kulluk vazifesini ifaya çalışsın. Ne o Yüce Yaratıcı ile beraber başkalarına da ibadette bulunarak öyle açık bir şirki istesin, ne de ona -buna gösteriş için riyakârca bir şekilde hareket ederek bir gizli şirki tercih eylemiş bulunsun. Bir kula lâzım olan şudur ki: Sırf Allah rızasını kazanmak için, O Yüce Yaratıcısına kulluk sunmak için. Ihlaslı bir şekilde ibadet ve itaate devam etsin ve bu cümleden olarak Kur'an'ı Kerim'in bütün böyle mübarek sûrelerini tam bir saygı ile okumaya devam eylesin. İşte insanlığın saadeti ancak bu sayede meydana gelir, müminlerin kalplerinde lâhûti bir nur bu vesile ile tecelli eder durur. Ve başarı Allah'tandır.


Sonraki Sayfa