|
18-KEHF
SURESİ
Bu mübarek sûre, yüzon
âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bütün bu âyetler, Mekke'i Mükerreme'de
nazil olmuştur. Ancak bir görüşe göre (28) inci âyeti kerime Medine'i
Münevvere'de inmiştir. Bu sû re-i celilede bir kudret hârikası olan ashab-ı
kehf'in hallerine dair haber verildiği için buna böyle "Kehf Sûresi" adı
verilmiştir. Bu mübarek sûrenin başlıca konuları şunlardır:
1 - Allah Teâlâ'nın
övgüye, teşbih ve birlenmeye lâyık olduğunu gösteren Kur'an-ı Kerim'in
yüceliğine ve ne gibi hikmetlere, faydalara binaen nazil olmuş olduğuna ve diğer
bir kısım ilâhî eserlere işaret olunmaktadır.
2 - Haddizatında pek
garip olan ve haşir ile neşire bir örnek oluşturan eshab-ı kehf'in hadisesi, ve
bununla beraber Allah'ın kudreti ile bundan daha garip daha harikulade nice
yaratılış hâdiselerinin meydana getirilebileceği beyan buyurulmaktadır.
3 - Resûl-i Ekrem'in
kutsî vazifesi, onun hak yolunda sabır ile vasıflanmış olması bildirilmektedir.
İmân edenlerin pek güzel bir âkibete nail olacakları müjdelenmektedir. Küfür ve
zulmü seçenlerin de nasıl korkunç cezalara kavuşacakları ihtar olunmaktadır.
4 - Dünya varlığına
kapılıp da fâni servet ve samanına güvenen, uhrevî bir hayattan gafil bulunan
bir şahsın bu cahilce hali ile güzel bir inanca sahip bulunan ve Cenab-ı Hak'ka
sığınıp ondan başarılar dileyen bir zatın hâli arasındaki bir mukayese ve fâni
varlıkların ibret veren örneği ve neticesi dikkatli bakışlara takdim buyuru I m
akadır.
5 - Şeytanın ve iblis
tabiatlı kimselerin ilâhî emre itaatden nasıl kaçındıkları bildirilmektedir,
onların nihayet imdattan nasıl mahrum, azaba mâruz kalackaları ihtar
dilmektedir.
6 - Kur'an'ı Kerim'de
insanlar için ne kadar ibret ve uyanmaya vesile olacak kıssaların anlatılmış
olduğu, o ilâhî kitabın âyetlerini dinleyip anlamaktan kaçınan kimselerin de
hidayetten ne kadar mahrum bulunduklarını bildirmektedir. 0 gibi kimselerin sırf
bir ilâhî rahmet eseri olarak derhal helake maruz kalmayıp kendilerine bir
düşünce müddeti verilmekte bulunduğu beyan olunmaktadır. Ve bir kısım yok olmaya
mâruz kalmış ülkelere halkın dikkat nazarları çekilmektedir.
7 - Hazreti Musa'nın bir
seyahati esnasında Hazreti Hızır'la karşılaştığı, aralarında cereyan etmiş olan
konuşmaları ve Allah'ın kudretine şahitlik eden bir takım hârikaların vücude
gelmiş bulunduğu birer ibret örneği olmak üzere beyan buyurullaktadır.
8 - Zülkarneyin'in doğu ve
batıya seyyahatı Yecüc ve Mecüc'ün etrafa yayılmasına geçici olarak mâni olacak
bir şeddin inşa edilmiş olduğu ve bir takım hakikatları kabul etmiyerek inkarcı
olarak yaşıyanların kötü âkibetleri İmân ve güzel amel sahiplerinin de ebedî
saadetlere kavuşacakları bildirilmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimizin de halka
hitaben Allah'ın birliğini nasıl telkine memur bulunmuş olduğu izah
buyurulmaktadır.
1. Hamd Allah Teâlâ'ya
olsun ki, kulunun üzerine kitabı indirdi ve onun için bir ihtilâf -bir çelişki-
yapmadı.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an'ı Kerim'in ne gibi Yüce maksalara binaen son peygamber hazretlerine
indirilmiş olduğunu bildiriyor. İnananlar! ebedî saadetle müjdeliyor,
kâfirlerlerin de pek çirkin iddialarını red ile kendilerinin cehaletlerini
teşhir etmektedir. Şöyle ki: (Hamd) şükür, güzel övgü, hamd ve yüceltme (Allah
Teâlâ'ya olsun ki) insanlık hakkında pek büyük bir lütufta bulundu, muhterem
(kulunun) Yüce Peygamberi olan Hazreti Muhammed'in (üzerine) izzet semasından
Kur'an'ı Kerim gibi pek yüce, son derecede mükemmel bir (kitabı indirdi) onun
kutsî hükümlerine riayetle bütün kullarını mükellef kıldı (ve onun için) o
apaçık kitap için, içinde (bir ihtilâf yapmadı) bütün içeriği, çelişkiden
uzaktır, ne lafızlarında bir bozma, ne de mânasında hakka davetten bir sapma
vardır, bütün âyetleri, insanlığın selâmet ve saadetini
temin edecek güzel, edebî,
ruha gıda veren beyanlardan ibarettir.
2. Dosdoğru olarak -indirdi
ki- tarafından gelen bir şiddetli azap ile -kâfirleri- korkutsun ve güzel güzel
amellerde bulunan müminleri de müjdelesin, ki onlar için şüphe yok güzel bir
mükâfat vardır
2. Evet.. 0 hikmet
sahibi Yaratıcı, o Kur'an'ı (dosdoğru olarak) indirdi. 0 kitap ifrat ve
tefritden uzaktır, bütün insanlık için bir hidayet vesiledir, dinî ve dünyevî
ihtiyaçları karşılayabilecek bir mahiyette bulunmaktadır, müjde ve uyarı içeren
âyetleri toplamıştır. Ta (ki) Allah Teâlânın (tarafından gelecek olan bir
şiddetli azap ile) kâfirleri (korkutsun) o küfür ve yalanlamaları yüzünden böyle
bir azaba uğrayacaklarını onlara ihtar eylesin (ve güzel güzel amellerde bulunan
müminleri de müjdelesin ki, onlar için) İmanları ve güzel amelleri karşılığında
(şüphe yok ki, güzel bir mükâfat vardır) o da cennetten ve orada olan pek güzel
nimetlerden ibarettir.
3. Orada -o müminler-
ebediyyen ikamette bulunacaklardır.
3. Bir halde ki: (orada) o
mükâfat âleminde o müminler (ebedî olarak ikamette bulunacaklardır) onların
mükâfatları asla son bulmayacaktır.
4. Ve Allah -kendisi için-
çocuk edindi diyenleri de korkutsun-diye o kitabı indirdi.
4. (Ve Allah) Teâlâ
kendisi için (çocuk edindi diyenleri de korkutsun) diye o yüce kitabı indirdi.
Arap kâfirleri, melekleri Allah'ın kızlarıdır demekte idiler, bir kısım ehli
kitap da hazreti Uzeyr'ın, Hazreti Mesih'in Allah'ın birer oğlu olduklarına
inanmışlardır. Böyle bir iddia ise, Yüce Allaha karşı büyük bir iftiradır, pek
rezilce bir cür'ettir. Bunun içindir ki, bunların böyle cezaları haketmiş
oldukları da ayrıca açıklanmıştır. Aslında ikinci âyetteki inzâr = korkutma,
bütün kâfirlere ait olduğundan Cenab'ı Hak'ka evlât isnat edenleri de kapsar.
Çünkü onlar da kâfirdirler. Fakat onların bu iddiaları pek çirkin bulunduğundan
o korkutma kısmı, onların hakkında ayrıca da zikredilmiştir. Mucize olan
Kur'an'ı Kerim'e ait usuldendir ki: Genel bir mesele zikredilince onun üzerine
bazı özel hadiseler atfedilerek ayrıca açıklanır. Bunların (o genel içerisinden)
en önemil özel mesel olduğuna bu bir uyarı demektir. Melekler zikredilince
bunlara atıf yapılarak Cebrail ve Mikâil'in ayrıca zikredilmesi bu kabildendir.
5. Buna dair ne
kendilerinin bir bilgisi vardır ve ne de babalarının. Ne büyük bir söz ki,
ağızlarından çıkıyor. Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar.
5. (Buna dair) Cenab-ı
Hak'kın kendisine evlât edinmiş olduğuna dair (ne kendilerinin) böyle bir
iddiada bulunanların (bir bilgisi vardır ve ne de babalarının) bütün onlar, bir
delile, bir bilgiye dayanmaksızın böyle gerçeğe aykırı bir iddiaya cür'et
etmekte bulunmuşlardır. Onların bu iddiaları, bir küfür ve iftiradan ibaret olan
lâkırdıları (ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor!.) bu gerçek dışı sözün
ne kadar büyük bir cehalet eseri, bir mes'uliyet sebebi olduğunu
düşünemiyorlar.. (Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar) asla doğru
olamayacak bir lakırdı da bulunuyorlar. Haşa, Allah'ın sânı, evlat edinmekten
yücedir. Buna inanmışızdır.
6. Demek ki, onlar bu
Kur'an'a inanmazlarsa arkalarından bir şiddetli üzüntü ile kendini tüketeceksin.
6. Bu mübarek
âyetler, Resûl-i Ekrem'in halk hakkında ne kadar iyilik ister ve onların
küfrlerinden dolayı ne derece fazla üzülür olduğunu göstermektedir. Ve
yeryüzündeki ilâhî nimetlerin ne gibi bir imtihan vesilesi olduğuna, bu devam
eden nimetlerin sonuda elden çıkacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce
Resul!.. Sen inkarcıların hâllerine bakarak pek çok üzülüyorsun. (Demek ki,
onlar bu Kur'an'a inanmazlarsa) onun ilâhî bir kitap olup âyetlerinin vakit
vakit indiğini tasdik eylemezlerse o münkirlerin (arkalarından) öyle tasdik ve
tevhitten yüz çevirdiklerinden dolayı (bir şiddetli üzüntü ile kendini
tüketeceksin) mübarek hayatına kastetmiş gibi olacaksın. Sen vazifen olan irşadı
ifa etmektesin. Sen onların kalplerini İmana erdiremezsin. Hikmetin gereği ne
ise o meydana gelecektir. Artık o kadar üzüntü ve keder içinde kalma.
7. Biz yeryüzünde olanları
onun için bir ziynet kıldık ki, hangisi amelce daha güzeldir diye insanları
imtihan edelim.
7. Evet.. (Biz
yeryüzünde olanları) "mevalidi selâse" denilen mâdenleri, bitkileri, bütün hayat
sahiplerini (onun için) o yer sahası için (bir ziynet kıldık ki: Hangisi amelce
daha güzeldir diye insanları imtihan edelim) haklarında bir imtihan muamelesi
vücude gelmiş olsun, kendi kabiliyetleri kendilerine gösterilmiş bulunsun.
Evet.. Yeryüzünü süsleyen
şeyler, Öyle birer ziynet, birer güzellik eseridir ki, onlar güzelce düşünülürse
onların Allah'ın varlığına şahid oldukları pek güzel anlaşılır. Artık bunları
görenler, bunlardan istifade edip duranlar, bunları yaratmış olan Yüce
Yaratıcıyı tasdik etmeli değil midirler?. Halbuki, onlardan biliceleri bu
süslere bu muhteşem varlıklara birer nazarı gafletle bakarlar, bunların
yaraddışındaki hikmeti düşünmezler, sapıklık içinde kalır giderler. Binaenaleyh
Ey Yüce Resul.. Kur'an'ı Kerim gibi kâinatı süsleyen ilâhî kitabı ve senin gibi
pek ziyade hayırsever Yüce bir Peygamberi takdir ve tasdik edemiyenlerin
hallerinden dolayı o kadar üzüntüye tutulma. Öyle inkarcılar bu dünyada eksik
değildirler.
8. Ve bununla beraber onun
üzerinde ne varsa muhakkak ki, biz hepsini de kupkuru, dağınık bir toprak
edicileriz.
8. (Ve bununla beraber) o
inkarcılar, bütün insanlar yeryüzünde öyle daima nimetler içerisinde olup
kalacak değildirler. (Onun üzerine ne varsa) yeryüzünde zinet vesilesi olacak
neler mevcut ise (muhakkak ki, biz hepsini de) hayvanları da, bitkileri de,
mâdenleri de (kupkuru dağınık) bitirme gücünden mahrum (bir toprak edicileriz)
sonunda bu topraklar da değişerek baki kalmayacaktır. Artık başka bir âleme sevk
edilecek olan o inkarcılar, dünyadaki dinsizliklerinin müthiş cezasına
kavuşacaklardır. Elbette ki, Allah'ın kitabını inkâr edenlerin, Hakkın
nimetlerine karşı nankörlükte bulunanların âkibetleri başka türlü olmayacaktır.
Artık onların hallerinden dolayı o kadar üzülmeye gerek yok!.
9 Yoksa sandınmı ki; Eshabı
kehf ile Rakım, bizim âyetlerimizden şaşılacak bir şey olmuşlardır.
9. Bu mübarek âyetler,
yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin etmiş, nice hârikalar vücude getirmiş olan
Yüce Yaratıcının kudretinin büyüklüğüne bakıldığında Ashab-ı kehf hadisesinin
büyütülemeyeceğini bildirmektedir. Ashab-ı kehf'in ne gibi bir hikmete binaen
düşmanlarından himaye edilerek senelerce mağarada yatıp kaldıkları, sonra da
yeniden hayata kavuştukları beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey akıl ve irfan
ile temayüz etmiş olan Yüce Peygamber!.. Sen (yoksa sandınmı ki, ashab-ı kehf
ile rakım) öyle mağarada uzun bir müddet uyku halinde yaşayıp durmaları
itibariyle (bizim âyetlerimizden) kudretimize delâlet eden hâdiselerden (bir
şaşılacak şey olmuşlardır?.) Hayır.. Onlar o kadar şaşılacak şey değildirler.
Gerçek şu ki: Onların öyle uzun bir müddet sağ olarak mağarada uyku halinde
yaşayıp durmaları haddizatında bir hârikaî âdettir, bir ilâhî kudret eseridir.
Öldükten sonra dirilmenin olabileceğini isbat edecek açık bir alâmettir. Fakat
Yüce Yaratıcı, gökleri, yerleri yaratmış, nice binlerce hayret verici şeyler
vücude getirmiş, özellikle yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin buyurmuş
olduğundan bunlara göre ashab-ı kehf hadisesi pek o kadar garip görülmemelidir.
Evet.. Cenab-ı Hak'kın bu kâinatta o kadar kudret âyetleri tecelli etmektedir
ki, ashab-ı kehf'in başından geçen bu olay onların yanında ehemmiyetsiz kalır.
Herhangi bir hayat sahibinin asırlarca uyku halinde yaşayabilmesi aklen caiz ve
haddizatında olmuştur. Bir kısım hayvanatın topraklar altında hiçbir gıdaya
ihtiyaç görülmemeksizin bütün kış boyunca uyuyup kaldıkları görülmektedir. Cıdâî
maddeler vesaire hayatı devam ettirmek için âdî sebeplerdir. Hak Teâlâ
Hazretleri isteyince hangibir mahlûkunu gıdasız da pek uzun bir müddet
yaşatabilir. (Ve hüve alâ küllî şey'in kadir = 0, her şeye kadirdir.)
Kehf, dağda bulunan geniş
bir mağara demektir. "Rakîm" de bu mağaradakilerin yanındaki köpekleri demektir.
Veya rakim, bir lâvhadır ki onda ashab-ı kehfin adları, kıssaları yazılmış,
mağaranın kapısı üzerine asılmıştı. Diğer bir rivayete göre de rafi, ayrıca üç
zâttan ibarettir ki, bunlar da yağmurdan kaçarak bir mağaraya girmişlerdi.
Ansızın koca bir taş düşerek mağaranın kapısını kapatmış, bunlar içersinde
kalmışlardı. Sonra her birisi hayır adına yapmış olduğu bir şeyi söylemiş,
mağaranın kapısı azar azar açılmış, üçüncüsünün ifadesi neticesinde de tamamen
açılarak dışarıya çıkabilmişlerdi. Buna dair tefsirlerde ve sahiheynde geniş
bilgi vardır.
10. 0 vakit ki, o gençler
mağaraya sığındılar da dediler ki: Ey Rabbimiz!. Bize kendi katından bir rahmet
ver ve bizim için işimizden dolayı bir muvaffakiyet hazırla.
10. Hatırla.. (O vakit
kij o gençler) o kendilerinden sorulan dindar ve birnice yaşlılardan daha olgun
olan ve imanlarını muhafaza için kâfirlerden kaçınarak mağaraya kapanan o genç
zatlar, (mağaraya sığındılar da) hemen orada (diler ki: Ey Rabbimizl. Bize kendi
katından bir rahmet ver) bizim için rızık vesilesi olsun, bizi düşmanlarımızdan
korusun, bizim için mağfiret sebebi bulunsun (Ve bizim için işimizden dolayı)
öyle dinimizi muhafaza için kâfirlerden ayrılıp mağaraya sığındığımızdan dolayı
(bir muvaffakiyet hazırla) o sayede hidayete ermiş, rüşt ve sevap yoluna
kavuşmuş olalım.
11. Bunu müteakip onların
kulakları üzerine mağarada senlerce -perde- vurmuş olduk.
11. (Bunu müteakip)
onların bu duaları üzerine ve bu sebeple (onların kulakları üzerine mağarada)
müteaddit (senelerce) dışardaki şeyleri işitmelerine mâni bir perde (vurmuş
olduk) onları güzel bir uykuya daldırdık, o sayede o mağarada uzun bir müddet
rahat rahat yaşayıp kaldılar, dışardaki seslerden etkilenip uyanmadılar.
12. Sonra onları
uyandırdık, iki taifeden hangisinin bekledikleri müddeti daha iyi hesab
ettiklerini bilelim diye.
12. (Sonra onları) o
mağarada uykuya dalmış olan zatları (uyandırdık) onları ölüme benzeyen bir
uykudan kaldırdık (iki taifeden) o mağarada yatmış ve bu yatmaları süresi
hakkında görüşleri başka başka bulunmuş olan gençlerden veyahut o müddet
zarfında o havalide zaman zaman hükümdar olanlar ile bu ashab-ı kehif arasında
(hangisinin) o ashab-ı kehfin (bekledikleri müddeti daha iyi hesap ettiklerini
bilelim) diye onları böyle yeniden hayat sahasına çıkardık. Yani: Ezelden
bilinen bu hakikat, İlim, gözlem sahasına gelsin, başkaları da bunu öğrenerek
bununla da Allah'ın kudretine delil getirsin.
13. Biz sana onların
haberlerini doğru olarak hikâye ediyoruz. Onlar genç bir zümre idiler. Rablerine
imân etmişlerdi ve biz de onların hidayetini arttırmış idik.
13. Bu mübarek
âyetler, Cenab-ı Hak'kın ashab-ı kehfe dair Yüce Resulüne bilgiler verdiğini ve
o zatların Hak Teâlâya nasıl sığınarak onu birleyip takdiste bulunduklarını
bildirmektedir. Ve kavimlerinin nasıl bir şirke düşmüş olduklarını ifade ederek
mağaraya çekilmelerini birbirine tavsiye ettiklerini ve Allah'ın rahmetine nail,
işlerinde kolaylığa mazhar olacaklarına ümitvar bulunmuş olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey âlemlere rahmet olan Resulüm!, (biz sana onların) o
ashab-ı kehf in mühim olan (haberlerini doğru) hakikate uygun (olarak hikâye
ediyoruz) Yani: Onların o ibret verici kıssalarını, yüce zâtımla sana vahy
yoluyla bildiriyorum. (Onlar genç bir zümre idiler) birer uyanık ruha sahip
bulunuyorlardı (Rablerine imân etmişlerdi) aralarında bulundukları bir çok
kimseler gibi küfre düşmüş değildirler, (ve) sonra (biz de onların) bu
imanlarına mükâfat olarak (hidâyetin! arttırmış idik) onların ruhlarını
aydınlatıp, kalplerini ilâhî bilgiler ile tezyin ve kendilerini İmânlarında
kararlı kılmış idik.
14. Ve onların kalplerini
kuvvetlendirdik, o vakit ki: Kıyam ettiler de dediler ki: Bizim Rab'bimiz,
göklerin ve yerin Rab'bidir, ondan başkasına bir ilâh diye tapamayız. Diyecek
olsak elbette ki, haktan pek uzak bir söz söylemiş oluruz.
14. (Ve onların kalplerini
kuvvetlendirdik) İmanlarını açık olarak da gizli olarak da muhafaza ettiler,
İmanları uğrunda zahmetlere katlandılar, yurtlarını, vatandaşlarını terkederek
bir mağaraya kapandılar (o vakit ki) onlar, kendilerini putperestliğe davet eden
"Dekyanus" adındaki zorba bir hükümdarın yanından (ayağa kalkarak dediler ki:
Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir) öyle mahlûk, fanî olan şeyler nasıl
rablık vasfına sahip olabilir ki, biz onları kendimize Rab edinelim? Biz (ondan)
o göklerin ve yerin yaratıcısından (başkasına bir ilâh diye tapmayız) çünki o
kâinatın yaratıcısından başkası ilahlık vasfına asla sahip olamaz. Öyle bir
mahlûka ilâh (diyecek olsak elbette ki) andolsun ki (haktan pek uzak bir söz
söylemiş oluruz.) akıl dışı pek ziyade zulüm ve cehaletten ibaret bir lakırdıda
bulunmuş oluruz.
15. Şunlar, şu bizim
kavmimiz, o'ndan başkasını ilâh edindiler. Onların üzerine bir açık delil
getirmeli değil mi idiler?. Artık bir yalanı Allah'a karşı iftira edenden daha
zalim kim vardır?.
15. O nurlu gençler,
birbiriyle konuşarak dediler ki: (şunlar, şu bizim kavmimiz) bizden daha yaşlı,
daha mevki sahibi oldukları halde (o'ndan) o ortak ve benzerden yüce olan Allah
Teâlâ'dan (başkasını ilâh edindiler.) Allah Teâlâ'nın birliğini bilemediler.
Putlara tapındılar, pek yersiz şüphelere kapıldılar (onların) o ilâh olduklarına
inandıkları mahlûk şeylerin (üzerine bir zahir hüccet) bir kesin delil
(getirmeli değil mi idiler?) Ne yazık ki, onlar öyle bir delile asla sahip
olamazlar, öyle bir delil de asla olamaz. Fakat biz -Allah'a hamd olsun- onun
birliği hakkında birnice açık, kesin delillere sahip bulunmaktayız, (artık)
ortak edinmek gibi, (bir yalanı Allah'a karşı iftira edenden) kasden öyle bir
isnatta bulunandan (daha zalim kim vardır?.) Elbetteki, o her zalimden daha
zâlimdir, ondan daha zalim bulunamaz. 0 ilahlık şanına aykırı öyle batıl bir
isnada cür'et etmiş bulunmaktadır.
16. Vakta ki, onlardan
ve Allah'tan başka tapındıkları şeylerden siz sakındınız, artık mağaraya
çekiliniz, sizin için Rab'biniz rahmetinden yayar ve sizin için işlerinizden bir
kolaylık hazırlar.
16. 0 mübarek gençler,
güzel bir niyete nail ve Cenab'ı Hak'kın lütuf ve keremine fazlasıyla mazhar
oldukları için onların bazısı, bazısına şöyle demişti: (Vakta ki, onlardan) o
putperest kavminizden (ve Allah'tan başka tapındıkları şeylerden) onların bâtıl
mabutlarından (siz kaçındınız) Allah Teâlâ'dan başkasını mabut edinmediniz,
kavminizden inanç bakımından ayrıldınız, ve onlardan cismanî bir ayrılışta
bulunmak da istediniz (artık mağaraya çekiliniz) dağdaki büyük mağaraya
sığınınız (sizin için Rab'biniz) kerem sahibi ve ihsan edici olan yaratıcınız
(rahmetinden yayar) size iki âlemde de kifayet edecek malzemeyi ihsan buyurur,
(ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar) o düşmanlardan dininizi
korumak için sizi muhafaza eder, ve lâzım gelen şeyleri onlardan istifade
edebilmeniz için sizlere kolaylıkla ihsan buyurur. Maddî ve manevî hayatınız
emin bulunur. İşte imanın mükâfatı..
17. Ve güneşi görürsün
ki, doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder ve battığı vakit
de onların sol taraflarına dönüverir ve onlar ondan bir geniş orta yerdedirler.
Bu Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse o hidayet bulmuş olur ve
kimi de saptırırsa artık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın.
17. Bu mübarek âyetler,
ashab-ı kehf in mağara içinde ne gibi bir vaziyette bulunduklarını ve
kendilerini korumak için güneşin mağaraya karşı ne şekilde doğup
batmakta olduğunu
bildiriyor ve onların mağaradaki duruşlarının ve devam eden yaşayışlarının ne
kadar hayret verici olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûl-i
Ekreme veya hangi bir zata
hitaben buyuruluyor ki: (Ve güneşi görürsün ki) yani: 0 zaman ashab-ı kehfin
mağarasında bulunmuş olsaydın görürdün ki (doğduğu zaman
onların mağaralarının sağ
tarafına meyleder) ziyası orada yalanların üzerine isabet etmez, onlara eziyet
vermez ve güneş (battığı vakit de onların sol taraflarına
dönüverir.) di, ziyası,
onların üzerlerine dokunmazdı, onları rahatsız etmezdi. Güneşin böyle hareketi,
ashab-ı kehf hakkında bir keramet olarak Allah'ın kudreti ile
vücude gelmiş bir harika
idi. Maamafih şöyle de denilmiştir ki: 0 mağaranın kapısı kuzey tarafına doğru
açık bulunmuştu. Güneş doğunca mağaranın sağ tarafına,
batınca da sol tarafına
müteveccih bulunmuş olurdu. Bunun böyle olması da yine ashab-ı kehfi korumak
gibi bir hikmete müstenid bulunmuş demektir. (Ve onlar) o
mağaradakiler (ondan) o
mağaradan (bir geniş orta yerdedirler) orada güzel bir hava ile, güzel
rüzgârların kendilerine isâbetiyle rahatça yatıp duruyorlar. (Bu) garip
vaziyet güneşin öyle
doğması ve batması (Allah'ın âyetlerindendir,) o Yüce Yaratıcının ilminin
kemâline, kudretinin büyüklüğüne şahitlik eden hayret verici
hârikalardandır. Artık
böyle bir şey olabilir mi diye tereddütte bulunmaya mahal yoktur, İlâhî kudretin
büyüklüğüne inanmış olan bir insan böyle bir hârikayı inkâr
edemez. Evet.. (Allah kime
hidayet ederse) kimin kalbinde hidayet nurlarını parlatırsa (o hidayet bulmuş
olur) işte ashab-ı kehf bu zümredendir. Onlar, kendi
yeteneklerini, tercihlerini
güzel muhafaza ettikleri için bu hidayete lâyık bulunmuşlardır, (ve) bilakis
(Allah Teâlâ kimi de) onun kötü terciline, küfrü benimsemesinden
dolayı (saptırırsa) hidayet
yolundan uzak düşürürse artık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın)
artık onu hiçbir kimse 'lak yoluna sevkedemez. Nitekim
Allah'ın birliğini inkâr
edenler, kudreti ilâhîye ile hârikaların vücude gelmesine inanmayanlar Dekyanus
gibi insanları putperestliğe sevketmek
isteyenler böyle sapıklığa
düşürülmüş kimselerden ibarettirler.
18. Ve onları uyanıklar
sanırsın, halbuki, onlar uykudadırlar ve onları sağ taraflarına ve sol
taraflarına çeviririz ve köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış bir
haldedir. Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin elbette onlardan döner
kaçardın ve onlardan korku ile dolardın.
18. (Ve) eğer ey
muhatab olan zati. (Onları) eğer görecek olsan (uyanıklar sanırsın) çünki
onların gözleri havaya doğru açık, kendileri uyanık gibi bir vaziyette
bulunmaktadırlar. (Halbuki, onlar uykudadırlar) rahat rahat yatıp duruyorlar (ve
onları) o uyku hallerinde kudretimizle (sağ taraflarına ve sol taraflarına)
çokça (çevîririz) ta ki, havayı nesimi vücutlarının her tarafına isabet etsin ve
daima bir tarafları üzerine yatıp da bundan etkilenmesinler, (ve köpekleri de)
Kıtmir, veya Sevr veya Reyyan adında olup kendilerini takibetmiş ve tekrar
tekrar kovmalarına rağmen yine kendilerinin arkalarından ayrılmamış olan
köpekleri de (iki kolunu) yere koyup mağarada (kapı tarafına uzatmış bir
haldedir) bunun bir arslan olduğu da rivayet edilmiştir. (Eğer onların bu
hallerine muttali olsa idin) onların mağaradaki vaziyetlerini görse idin
(elbette onlardan döner kaçardın) kendilerine bakmaya cür'et edemezdin (ve
onlardan korku ile dolardın) içine büyük bir korku ve ürperti düşerdi. Çünkü
Allah Teâlâ onlara büyük bir heybet, pek garip bir vaziyet vermişti. Deniliyor
ki: Bir hikmet gereği olmak üzere onların kabirlerini mağaraya girip ziyaret
etmeğe kimse muvaffak olamamıştır. Hattâ rivayete göre onları ziyaret için Hz.
Muaviye tarafından gönderilen bazı kimseler, mağaraya girer girmez bir rüzgâr
zuhur ederek kendilerini yakıvermiştir. Ebussuut ve Siracülmünir tefsirleri.
19. Ve onları böylece
uyandırdık ki, aralarında soruşturuversinler onlardan bir sözcü dedi ki: Ne
kadar durdunuz?. Dediler ki: Birgün veya bir günün bir azı kadar. Dediler ki: Ne
kadar durduğunuzu Rabbiniz daha ziyade bilendir. Şimdi birinizi şu gümüş akçanız
ile şehre gönderiniz, yiyecek olarak hangisi daha temiz ise ondan size bir rızk
getirsin ve çok dikkatli hareket etsin ve sizi sakın bir kimseye haber vermesin.
19. Bu mübarek âyetler,
ashab-ı kehf'in asırlarca mağarada uyuyup kaldıkları halde uyanarak ne kadar az
bir müddet uykuya dalmış olduklarında ihtilâfa düştüklerini bildiriyor. Ve
kendilerine şehirden erzak getirmek için içlerinden gönderdikleri bir zata ne
kadar ihtiyatlıca hareket etmesini tavsiye eylemiş, aksi takdirde felâketlere
uğrayacaklarını ihtar eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve
onları) o mağarada olanları (böylece) uykuya daldırdığımız ve bedenlerini
çürümekten koruduğumuz gibi, kendilerini de âdeta öldürdükten sonra diriltmek
kabilinden olarak o garip uykudan (uyandırdık ki) Allah'ın kudretine bir delil
teşkil etsinler. Bu hakikatin tecellisi için (aralarında soruşturuversînler)
mağarada bir hikmet gereği ne kadar kaldıkları nazar dikkate alınarak Allah'ın
korumasına mazhar oldukları güzelce anlaşılsın, ilâhî kudret hakkındaki kesin
inançları daha ziyade artsın (onlardan bir sözcü) onların "Mekselmina" adındaki
reisleri (dedi ki,) ey din kardeşleri!. Bu mağarada biliyor musunuz?, (ne kadar
durdunuz?.) ne kadar uyuyup kaldınız, bu "hususta zannınız nedir?. Onlardan
bazıları (dediler ki: Birgün veya bir günün birazı kadar) durmuş olmalıyız.
Çünkü onlar, güneşin doğacağı sırada mağaraya girmiş, güneşin batacağı zaman
uyanmış oldukları için böyle sanmışlardı. Fakat onlardan bazıları da "Temliha"
gibi reisleri de veya hepsi de meselâ: Tırnaklarındaki, saçlarındaki bazı
değişikliklere bakarak veya kalplerine gelen ilâhî ilhama binaen tekrar (dediler
ki) Bu mağarada (ne kadar durduğumuzu Rabbimiz daha ziyade bilendir) biz bunu
tayin edemeyiz. Bu zatlar birbirini cehaletle itham etmiş olmamak için böyle
kemâli nezaketle güzel bir mütalâada bulundular ve dediler ki: (Şimdi birinizi
şu gümüş akçanızla şehre) rivayete göre içinden çıkıp gelmiş oldukları Tarsus
beldesine (gönderiniz) varsın dikkat etsin (yiyecek olarak hangisi daha temiz
ise) dinimizce helâl, temiz bulunmuş ise (ondan size bir rızk getirsin) ondan
hepimiz yeyip gıdamızı temin edelim. (Ve) bununla beraber şehre gidince (çok
dikkatli hareket etsin) kendisini gizlesin, böyle mağaraya sığınmış kimselerden
olduğu anlaşılmasın. (Ve sizi sakın) şehir ahalisinden (bir kimseye haber
vermesin) sonra vaziyetimiz etrafa yayılır başımız belâya uğrar.
20. Şüphe yok ki,
onlar eğer size galebe ederlerse sizi ya taslayarak öldürürler, veya sizi kendi
dinlerine döndürürler ve o takdirde artık ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız.
20. Evet.. (Şüphe yok
ki, onlar) o şehir halkı (eğer size galebe ederlerse) sizin bu hâlinizi
öğrenirlerse (sizi ya taslayarak öldürürler) hakkınızda öyle bir cinayete cür'et
gösterirler (veya) onlara
yumuşaklık gösterirseniz (sizi kendi dinlerine döndürürler) sizi de kendileri
gibi ilâhî dinden mahrum bırakırlar, (ve o takdirde) onların dinlerine
istemeyerek de olsa döndüğünüz takdirde (artık ebedî olarak felah bulamazsınız)
ne dünyada ve ne de ahirette başarı ve kurtuluşa nail olamazsınız.
Evet.. İnsana lâzımdır ki;
nail olduğu hakikî bir dinin kadrini bilsin. Dünyevî ve uhrevî selâmet ve
saadete ancak o sayede nail olacağına kani bulunsun. Bu mukaddes dini uğrunda
her türlü fedakârlıkta bulunmayı pek yüksek bir vazife telâkki etsin.
Bir kimse kalben mümin
olduğu halde bir zorlamadan dolayı istemeyerek dinsizlik gösterse hemen kâfir
olmuş olmaz. Fakat dinî bir direniş gösterir de bu yolda şehit olursa elbette
derecesi pek yüksek olur. Bununla beraber istemeyerek dinsizliği kabul eden bir
kimse, korkulur ki, gidegide dinsizliğe ısınır, kalbi küfre meylederek inancını
zayi eder kalır. Artık böyle bir fitneye, bir felâkete düşmemek için olanca
zorlamaya karşı metanet gösterilerek dinde sebat etmek elbette ki, daha iyidir.
Böyle bir zat, şüphe yok ki, Allah katında bir din kahramanı sayılmış olur.
21. Ve böylece onların
hallerine başkalarını muttali kıldık ki, vaadi ilâhinin şüphesiz bir hak
olduğunu ve kıyametin vuku bulacağında da bir şüphe bulunmadığını bilsinler. 0
sıradaki, -o şehir ahalisi-aralarında onların işlerine ait tartışmada
bulunuyorlardı. Binaenaleyh dediler ki: Onların üzerlerine bir bina yapınız.
Onları Rableri daha iyi bilicidir. Onların durumunu anlayanlar da dedi ki:
Elbette onların yanlarında bir mescid edineceğizdir.
21. Bu mübarek âyetler,
ashab-ı kehf in durumlarından insanların haberdar olmalarındaki hikmet ve
faydaya işaret ediyor. Onların sayıları hakkında ihtilâfa düşülmüş üzerlerine
bina veya mescit yapılması istenilmiş olduğunu bildiriyor. Ve onları sayıları
hakkında başkalariyle münakaşaya lüzum bulunmadığı ve onlara dair başkalarından
bir fetva istenilmemesi beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) o
mağaradaki gençleri koruyup asırlarca uyku halinde muhafaza ettiğimiz gibi
(onların) şaşılacak (hallerine başkalarını) da (muttali kıldık ki) o başkaları
da (Allah'ın vadinin) insanları öldürdükten sonra yeniden hayata kavuşturacağına
ve müminleri cennetlere ulaştıracağına ait ilâhî müjdesinin (şüphesiz bir hak
olduğunu) bu vesile ile de güzelce anlasınlar (ve kıyametin vuku bulacağında da
bir şüphe bulunmadığını) bununla da (bilsinler) çünki bir mağara içinde
asırlarca uyuyan, sonra hiçbir noksan arız olmadan yeniden tam bir sıhhat ile
uyanarak bir müddet daha yaşayan bir zümrenin bu pek şaşırtıcı hali, ilâhî
kudretin büyüklüğüne bir şahittir, ölülerin tekrar hayat bularak mahşere
sevkedileceklerine dair göz ile görülen bir canlı örnek demektir. (0 sırada) o
şehir ahalisini, o gençlerin bu hallerinden o vakit haberdar kılmış idik ki, bu
ahali (aralarında onların) ashab-ı kehf'in (işlerine ait tartışmada
bulunuyorlardı) bu ahali, iki kısma ayrılmış gibi idi. Bir kısmı, insanların
öldükten sonra ruh maalceset haşrolunacaklarına inanmış idiler. Diğer bir kısmı
ise bunu inkâr ediyorlardı. Hasrın yalnız ruhanî olacağına veya herhangi bir
insanın öldükten sonra artık dirilmeyeceğine inanmış bulunuyorlardı. İşte böyle
bir sırada Cenab-ı Hak, ashab-ı kehf'in hallerinden onları haberdar kıldı.
(Binaenaleyh) o haşri inkâr eden kimseler (dediler ki: Onların üzerlerine)
mağaralarının etrafında veya kapısı üzerinde (bir bina yapınız) onlar
bizdendirler, öylece muhafaza edilmiş olsunlar. Yahut onların o hallerini kimse
anlayıp da fikir değiştirmesin. Bununla beraber münakaşa edenler dediler ki:
(onları Rableri daha iyi bilicidir) onların hangi zümre ile inanç bakımından
aynı olduklarını hakkiyle bilen ancak Allah Teâlâ'dır. Yahut bu, bir ara cümlesi
olarak başlı başına Allah'ın bir kelâmıdır, (onların işini) o mağaradaki
gençlerin hallerini (anlayanlar da) mümin olan zatlar da, o havalinin dindar
olan yeni hükümdarı da (dedi ki: Elbette onların yanlarında bir mescit
edineceğizdir.) orada namaz kılınsın. Gerçekten de o mağaranın kapısı yanında
bir mescit yapılmıştır.
22. Diyeceklerdir ki:
Onlar, üçtür, dördüncüleri köpekleridir ve diyeceklerdir ki: Beştir, altıncıları
köpekleridir. -Bu iki söz- gayba taş atmaktır ve diyeceklerdir ki: Yedidirler,
sekizincileri de köpekleridir. De ki: Onların sayılarını en ziyade bilen.
Rabbimdir. Onları ancak pek azı bilir. Artık onların hakkında zahiri bir
mücadeleden başka münakaşada bulunma ve onlara dair bunlardan hiç birinden bir
fetva da isteme.
22. Hz. Peygamber'in
zamanındaki müslümanlar ile ehli kitabın ashab-ı kehf hakkındaki ihtilâflarını
beyan için de buyuruluyorki: Ehli kitabın bir kısmı (diyeceklerdirki: Onlar,
üçtür) üç erkekten ibarettir (dördüncüleri köpekleridir) ki, onların
arkalarına takılmıştır (ve) diğer bir kısmı da (diyeceklerdir ki:) onların
erkekleri (beştir,
altıncıları köpekleridir)
bu iki söz (gayba taş atmaktır) bir kuru zanna dayanmaktadır, (ve) müminler de
(diyeceklerdir ki) o gençler (yedidirler, sekizincileri köpekleridir)
müfessirlerin çoğuna göre hakikata uygun olan da budur. Evet.. Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: Resulüm!, o iki iddiayı red için (de ki: Onların sayılarını en
ziyade bilen Rabbimdir) insanların bilgileri ise noksandır. (Onları) o
mağaradakileri veya onların sayılarını insanlardan (ancak pek azı bilir) işte
yalnız müminlerdir ki, onların tam sayılarını bilmiş bulunuyorlar, (ve) Yüce
Resulüm!, (artık onların hakkında) o gençlerin durumları hususunda ehli kitap
ile, (zahiri bir mücadeleden başka münakaşada bulunma) Kur'an-ı Kerim'in verdiği
bilgileri anlatmakla yetin, onların iddialarını yalanlamaya tenezzül buyurma (ve
onlara dair) ashab-ı kehf'e ait (bunlardan) ehli kitap denilen Yahudi ve
Hıristiyanların (hiçbirinden bir fetva da isteme) onların kıssalarına dair bir
sualde bulunma. Çünkü bunların o hususta doğru bir bilgileri yoktur. Kur'an-ı
Kerim'de verilen bilgiler ise bu hususta yeterlidir.
23. Ve bir şey hakkında:
Ben bunu elbette ki, yarın yapacağım deme.
23. Bu mübarek âyetler,
her işte başarı sağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ı
Hak'kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf in mağaradaki uyuma
müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kulları hakkında bağımsız koruyucu
olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ'nın bildirdiği şekilde olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin
herhangi (birşey hakkında ben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım
deme) öyle kesin bir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür.
İhtimâl ki, insan ölür veya bir mania karşısında kalır da o sözünü yerine
getirmeğe muvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortaya
çıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütün ümmetine
yöneliktir.
§ Rivayete göre Yahudilerin
teşvikiyle Mekke ahalisi, Peygamber efendimizden ruha, ashab-ı kehfe ve
Zülkarneyn'e dair malûmat istemişler. Pesûl-i Ekrem de "onlara dair size yarın
haber veririm" diye buyurmuş. İnşallah dememiş, bunun üzerine on beş gün veya
kırk gün ilâhî vahiy gecikmeye uğramıştı.
24. Ancak Allah Teâlâ
dileyecek olursa = yapacağım de. -Ve unuttuğun vakit Rabbini zikret ve de ki:
Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir dosdoğru hayra - bir muvaffakiyete
-eriştirir.
24. Evet.. Öyle kesin bir
vaatde bulunmamalıdır. (Ancak Allah dileyecek olursa) yapacağım veya haber
vereceğim demelidir. İnşallah demekten gaflet etmemelidir. Çünkü aksi takdirde o
üstlenilen şey belki yapılamaz, insan sözünden dönmüş olur. (ve unuttuğun vakit)
inşallah demeyi unuttuğun, sonra da hatırladığın zaman (Rabbini zikret) hemen
yin inşallah demekte bulun. Bu takdirde Allah'ın adı ile teberrukte bulunulmuş
olur ve insan gaflet günahından kurtulur. Fakat boşama, azat etme gibi
muameleler hususunda böyle bir istisnanın tehiri geçerli değildir. Meselâ: bir
kimse, eşine: Seni boşadım dese şer'an derhal boşama gerçekleşir. Daha sonra
inşallah dese bu geçerli sayılarak boşama hadisesi ortadan kalkmaz. Çünkü aksi
takdirde hiçbir anlaşmaya ve muameleye ait sözlerin kıymeti kalmaz. Bütün yüce
fakihler bu görüştedirler. Evet.. Cenab-ı Hak'ki daima zikret (ve de ki: Umulur
ki: Rabbim beni bundan) bu sual edilen ashab-ı kehf'e ve saireye ait haberlerden
(daha yakın) benim peygamberliğime daha çok dalâlet eden (bir dosdoğru habere)
bir muvaffakiyete (eriştirir) beni bir nice hârikalar göstermeye nail kılar.
Nitekim de kılmıştır. Evet, ashab-ı kehf'in kıssasından daha büyük, daha zahir
olan bir kısım yüce peygamberlerin kıssalarından hebardar buyurulmuş ve geleceğe
ait birnice hadiselere dair bilgiler vermiştir.
25. Ve onlar mağaralarında
üçyüz sene durdular, dokuz -sene- de arttırdılar.
25. (Ve onlar) o ashab-ı
kehf (mağaralarında) ölmeksizin uyku halinde (üçyüz sene durdular) artık
uyanmaları yaklaşmıştı, bu müddeti sonra (dokuz) sene (de arttırdılar) tam üçyüz
dokuz sene öyle uyku halinde yaşadılar, durdular. Bir yoruma göre onlar, güneş
yılı itibariyle üçyüz, ay yılı itibariyle de üçyüz dokuz sene mağarada böyle
uyku halinde kaldılar. Çünkü güneş yılı ile, ay yılı arasında her yüz senede üç
sene fark vardır. Bununla beraber bu yorum pek geçerli değildir.
26. De ki: Ne kadar
durduklarını Allah Teâlâ daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı onun
içindir. 0 ne güzel görür, ne güzel işitir!. Onlar için o'ndan başka bir
yardımcı yoktur ve hükmünde hiç bir kimseyi ortak kılmaz.
26. Resulüm!. (De ki:)
ashab-ı kehf in mağarada (ne kadar durduklarını Allah Teâlâ daha iyi bilendir)
işte onların mağarada uyku halinde ne kadar kalmış olduklarını bize haber
veriyor. Artık ondan daha doğru bir haber olabilir mi?. Yahut ehli kitabın bu
husustaki haberleri muhteliftir ve asrı saadete kadar aradan ne kadar zaman
geçtiğini ise ehli kitap vesaire doğru tâyin edemezler. 0 müddeti en doğru bilen
ancak Allah Teâlâ'dır. (Göklerin ve yerin gaybı onun içindir) gaybı tam olarak
bilmek o Yüce Yaratıcıya mahsustur, (o) Ezelî Yaratıcı (ne güzel görür), o'nun
göremediği hiçbir şey bulunamaz. 0 Kerem Sahibi Yaratan (ne güzel işitir!.)
o'nun göremediği işitemiyeceği gizli bir söz, bir dua ve niyaz yoktur. (Onlar
için) göklerin ve yerin ahalisi için (Ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başka yardımcı
yoktur) o'ndan başka bir destekçi, bir yardımcı mevcut değildir, (ve hükmünde)
kazasında ve gayba İlim hususunda (hiçbir kimseyi) bir olan zatına (ortak
kılmaz) artık her hususta o hikmet sahibi Yaratıcıya sığınıp dayanmalıdır, o'nun
bütün beyanatını, hikmetin kendisi ve sırf hakikat bilip tasdik ve yüceltmeye
devam eylemelidir. Ashab-ı kehf'in bu kıssası, bu sûredeki dört kıssanın
birincisini teşkil etmektedir.
§ Ashab-ı kehf'in özet
olarak tercümei halleri: Şöyle ki:
1 - Kur'an-ı Kerim'de
ashab-ı kehf'in garip kıssaları bir ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere
bildirilmiştir. Onların zamanları ve bulundukları yer tayin buyurulmamıştır. Bu
hususa dair tefsirlerde ve tarih kitaplarında uzunca ve kesin olmayan beyanat
vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki, ashab-ı kehf denilen genç bir zümre
soylulardan kimseler idiler, Allah'ın birliğine inanıyorlardı. Hz. İsa'nın dini
üzere yaşıyorlardı, adları: Telmiha, Mekselmina, Meslina, Mernûs, Dedernus,
Şazenuş, Keşef tetayyuş idi. Kendilerine tâbi olan köpeğin adı da Kıtmir idi.
2 - Ashab-ı Kehf denilen
bir zümre, Tarsus veya Efsûs veya Dekinos denilen bir şehir ahalisinden idiler.
0 tarihte Hiristiyanlık mahiyetini kaybetmiş, Rum hükümdarı olan Dekyanus, halkı
putperestliğe sevketmekte bulunmuş idi. Bu gençleri de kendi bâtıl dinine davet
etmiş, kabu etmedikleri takdirde bunları öldüreceğini söylemişti. Bu gençler ise
ağlamışlar, tevhit dininden ayrılamayacaklarını söylemişlerdi. Zalim hükümdar
bunlara bir mühlet vermiş, kendisi de geçici olarak başka bir şehre çıkıp
gitmişti. Bu gençler de başlarının çaresini aramışlar, o civardaki "Necius"
adındaki bir dağda bulunan bir mağaraya gidip kapanmışlardı.
Bu mağaranın Tarsusun
kuzeybatısında, ondan üç saatlik bir mesafade bulunan bir dağın eteğinde
bulunduğu müslümanlarca sanılmaktadır. Hrstiyanlar da buna bir takım azizlerin
bir hapishanesi bulunmuş gözüyle bakmaktadır. Burası herkesçe bir ziyaret
yeridir.
3 - Hükümdar Dekyanus,
hükümet merkezine dönmüş, bu gençlerin böyle mağaraya gidip saklanmış
olduklarını haber alınca orada ölüp kalmları için mağaranın kapısını
kapattırmıştı. Diğer iki mühim zat ise ashab-ı kehf'in adlarını, haberlerini iki
kurşun lâvhaya yazarak orada saklamışlardı. Tâ ki, bu vasıta ile o gençlerin
hallerine ileride muttali olacak zatlar ortaya çıksın da onların o dindarca
haberleri meçhul kalmasın. Bu levhaya da "rekim" denilmiştir.
4 - Dekyanus, bir
müddet daha yaşamış, sonra ölmüş, bulunduğu muhitte birçok değişiklikler meydana
gelmiş, ahalinin bir kısmı putperest bir halde kalmış, diğer bir kısmı da
Allah'ın birliğine inanmıştı. Aradan böylece asırlar geçmiş, o havalide mümin,
salih bir zat hükümdar olmuştu. Adı Tendüvis imiş. Altmış sekiz sene
hükümdarlıkta bulunmuş, memleketindeki insanlar, fırkalara ayrılmışlar idi.
Onlardan bir kısmı Allah'a ve, ahirete imân etmişlerdi, diğer bir kısmı ise
bunları inkâr ediyorlardı. Dindar olan bu hükümdar, onların inkârlarından çok
üzülmüştü, bâtıl ehlinin hak ehlinden, fazla olduğunu görünce gece ve gündüz
ağlıyor, yarabbü. Bu kavme haşri nesrin gerçekleşeceğine dair şahitlik edecek
bir harika göster diye duada, niyazda bulunuyordu.
5 - Ashab-ı Kehf ise
üçyüz dokuz seneden beri o mağarada uyuyup kalmışlardı. Cenab-ı Hak, kendilerini
harikulade bir şekilde muhafaza etmişti. Bir aralık bir kimse o
mağaranın önünde kendi
koyunları için bir hazire = ağıl yapmış, bu sebeple mağaranın kapısı tekrar
açılmış idi. İçindeki gençler ise sıhhatleri, neş'eleri yerinde olarak
uyanmışlardı.
6 - Vaktaki, gençler
uyandılar, henüz yatmış oldukları günde bulunduklarını sandılar, içlerinden
Telmiha'yı gizlice şehre gönderdiler kendilerine erzak getirmesini, ve şehrin
ahvalinden haberdar olmalarını istiyorlardı. 0 zat, çıkıp şehre gelince her
şeyin değişmiş olduğunu görerek hayrette kaldı. Kendisinin elindeki pek eski
zamanlara ait gümüş akçe ise herkesin nazarı dikkatini celbetti, o zatın eski
bir hazineyi elde etmiş olduğunu sanıverdiler ve onun sözlerine bakarak cinnet
getirmiş olduğuna inandılar. Sonunda işi tetkike başladılar, mağaraya gelip
diğer gençleri de orada ibadet ve itaatle meşgul görüp şaşırıverdiler. Oradaki o
eski lâvhalarda bu gençlerin tarihî hayatını göstermiş oluyordu.
7 - Mağaradaki o gençleri
görenler durumu hükümdarları Tendüvis'e gidip haber verdiler. Hükümdar hemen
mağaraya koşup geldi, öyle asırlardan beri mağarada yatıp kalmış gençleri gördü,
onların o harikulade hayatını anlayarak duasının kabul edilmiş olduğundan
dolayı, Cenab'ı Hak'ka şükretti. Çünkü haşir ve nesrin imkânına ait istediği bir
harika, bir kuvvetli delil bu şekilde vücude gelmiş bulunuyordu. Bu olaydan
sonra artık o gençler hayatı terk ederek o mağara içinde defnedilip kaldılar. 0
mağaranın yanında bir mescit inşa edildi, o gençlerin adlarını devam ettirmek
için bununla da hizmet edilmek istenildi. Allah'ın rahmeti onların üzerine
olsun.
27. Ve Rab'bin kitabından
sana vahyolunanı oku, onun kelimelerini değiştirecek yoktur ve ondan başka bir
sığınak da bulamazsın.
27. Bu mübarek âyetler,
değiştirme ve bozmadan korunmuş bulunan Kur'an'ı Kerim'in okunmasına devam ve
Cenab-ı Hak'ka iltica edilmesini emrediyor. Nefsinin isteklerine karşı sabırlı
olup ibadet ve itaate devam eden Allah'ın cemalini isteyen zatara katılmayı
ihtar buyuruyor. Allah'ın zikrinden gafil, havalarına tâbi kimselerden de
kaçınılmasını, hakkı kabul etmeyip küfrü tercih edenlerin de pek müthiş
âkibetlerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. Ashab-ı Kehfin
durumları gibi nice gaip şeylerden seni haberdar eden ve bir vahy mucizesi olan
Kur'an'ı Kerim'i okumaya devam et (ve Rab'bin) o muazzam (kitabından sana
vahyolunanı oku) ona itimat et, onunla amelde bulun, bir takım dinsizlerin
sözlerine, bize bir başka Kur'an getir demelerine iltifat etme. (Onun) o
Kur'an'ı mübinin (kelimelerini değiştirecek yoktur) o kitabı ilâhîyi değiştirme
ve bozmaya kimse kadir olamaz (ve ondan) o Kur'an'ı sana indiren Allah Teâlâ'dan
(başka bir sığınak da bulamazsın) ki, bir sıkıntı meydana geldiğinde kendisine
sığınabileşin. Veyahut o Kur'an'ı Kerim'e müracaat etmez isen hakkı beyan ve
halkı irşat için başka bir başvuracak yer elde edemezsin.
28. Ve nersince de
sabret, o kimseler ile beraber ki, sabah ve akşam Rab'lerine dua ederler, o'nun
cemalini dilerler ve dünya hayatının ziynetini dileyerek onlardan gözlerini
çevirme ve o kimseye uyma ki, bizim zikrimizden kalbini gafil kılmışızdır ve
havasına tâbi olmuştur ve işi de israftan ibaret bulunmuştur.
28. (Ve) Ey Yüce Resul!,
(nefsince de sabret) onu durdur (o kimseler ile beraber) sohbet etmeye tahsis
eyle (ki,) onlar (sabah ve akşam Rab'lerine dua ederler) yani: Her vakit
ibadetle, dua ile meşgul olurlar (ve) bu ibadetleriyle, niyazlariyle (onun) o
kerem sahibi Rabbin (cemalini dilerler) o'nun rızasını isterler, o'nun mukaddes
cemalini görme nimetine kavuşmak temennisinde bulunurlar. 0 zatlar ise
müminlerin fakirlerinden olan Suheyb, Ammar, Hebbab gibi zatlardır veyahut
yetmiş kadar zâttan ibaret olan ashab-ı Suffedir. Ve Habibim!. Sen (dünya
hayatının ziynetini dileyerek) bir takım zenginlerden, eşraftan bulunan dünyalık
sahibi kimseler ile birlikte oturmak düşüncesiyle (onlardan) o müslümanların
fakirlerinden (gözlerini çevirme) onları meclisinden çevirme, onları meclisinden
uzaklaştırma. Gerçekten de bir takım mevki sahibi müşrikler, o fakir zatlar ile
birlikte oturmaya tenezzül etmiyorlar, onlar Hz. Peygamber'in huzurundan
uzaklaştırılmadıkça kendileri peygamberin huzuruna gelmekten kaçınıyorlardı.
Fakat bunların bu gururlu hallerine iltifat edilir mi?, İnsanlık şerefinin öyle
maddî bir servetle değil manevî olgunluklar ile ayakta durduğu bilinmelidir ve
müslümanlar arasında aslî bir eşitlik bulunduğu takdir edilmelidir, (ve)
Resulüm!. Öyle fakir müslümanları meclisinden uzaklaştırmak gibi bir davranışla
(o kimseye uyma ki, bizim zikrimizden) onun (kalbini gafil kılmışı zd ı r).
Yeteneğinin bozukluğundan dolayı onu zikir ve fikirden gafil kılmışı zd ı r.
İşte o fakir müslümanların Hz. Peygamber'in huzurundan kovulmalarını isteyen
şahıslar bu kimse kabilindendirler. (Ve) o kimse ki (havasına tabi olmuştur)
nefsanî şehvetler peşine
düşmüştür (ve) onun (işi de
israftan ibaret bulunmuştur) o her hususta ifrat ve tefritten ayrılmaz, hayatını
zayi eder de haberi olmaz.
Evet.. En şerli, bedbaht
insan odur ki, kalbi Allah'ın zikrinden boş olur, bütün boş hava ve hevesi ile
dolu bulunur. Bu yüzden kalbinde hakikat nuru parlayıp durmaz, büyük bir
karanlık içinde kalmış olur ve bu karanlığı nur sanarak kendisini nurlu görür.
Artık böyle pek karanlık bir hayat sahibi olan kimse ile nasıl ülfet
edilebilir?. Onun sözlerine, arzularına nasıl kıymet verilip riayet olunabilir?.
29. Ve de ki: Hak
Rabbinizdendir. Artık kim dilerse imân etsin ve kim dilerse inkâr eylesin. Şüphe
yok ki, biz zalimler için bir ateş hazırlamışızdır. Onun perdeleri kendilerini
kuşatmıştır. Ve eğer yardım dileğinde bulunacak olurlarsa katran gibi bir su ile
imdat olunurlar ki, yüzleri kavurur. 0 ne fena içki, ne fena rahat edilecek bir
yeri.
29. (Ve) Ey
peygamberlerin efendisi!. 0 gibi nefsanî arzularına uyan ve bir kötü maksada
mebni ashab-ı kehfe vesaireye dair sana soru sormaya cesaret eden kimselere (de
ki: Hak Rab'binizdendir) bana vahyettiği şey, hakikatin kendisidir, ashab-ı kehf
hakkındaki bilgiler de ilâhî vahye dayanan bir hakikatten başka değildir. (Artık
kim dilerse imân etsin) bu beyanatı kabul eylesin, hakikî bir mümin olduğunu bu
şekilde de göstersin, bunun faidesi kendisine aittir. (Ve kim dilerse inkâr
eylesin) bu beyanatı kabul eylemesin, onun mes'uliyeti zararı elbette ki
kendisine aittir, bu inkârının muhakkak ki, cezasına kavuşacaktır. Ne büyük bir
ilâhî tehdit!.. (Şüphe yok ki, biz zalimler için) öyle hakikatları kabul
etmeyen, haddi aşarak nefislerine zulm eyleyen kâfir kimseler için (bir ateş
hazırlamışızdır) ki, o da müthiş cehennemden ibarettir. (Onun) o ateşin
(perdeleri kendilerini) o zâlimleri (kuşatmıştır) hepsini de çepeçevre kuşatmış
olacaktır, (ve eğer) o ateş içinde kalacak olanlar (yardım dileğinde bulunacak
olurlarsa) kendilerinin imdadına koşulmasını, kendilerine hararetlerini teskin
edecek bir su verilmesini isteyecek bulunurlarsa (katran gibî) veya eritilmiş
bir demir sıvısı gibi (bir su ile imdat olunurlar ki) o su şiddetli hara ret i
yi e (yüzleri kavurur) onu içmeğe bile yaklaşamazlar. Artık düşünmeli!. (0 ne
fena içki) öyle katran gibi olan ateşin bir su ve (ve fena rahat edilecek)
kendisine dayanılıp itimat kılınacak (bir yer) o cehennem sahası! İşte hakkı
inkârın müthiş neticesi!.
30. Şüphe yok, o kimseler
ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular biz elbette -öyle- güzel
amel işleyenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.
30. Bu mübarek âyetler de
güzel amellerde bulunan müminlerin ahiret âleminde kâfirlerin aksine olarak ne
kadar büyük mükâfatlara, nimetlere nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki:
(şüphe yok, o kimseler ki İmân ettiler) Resûl-i Ekrem'e vahyolunan hakikatları
tasdik eylediler (ve güzel güzel) Allah'ın rızasına muvafık (amellerde
bulundular) namaz gibi, oruç gibi, tevhit ve teşbih gibi mübarek ibadetlerde
devamda bulundular. Elbetteki, büyük mükâfatlara kavuşacaklardır. (Biz elbette)
öyle (güzel amel işleyenlerin mükâfatını) hiç bir şekilde (zâyetmeyîz) onlar
herhalde lâyık oldukları nimetlere kavuşacaklardır.
31. İşte onlar için adn
cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Orada tahtlar üzerine kurularak
altından bilezikleri ile süsleneceklerdir ve ince dibadan ve kalın dibadan yeşil
elbiseler giyeceklerdir. 0 ne güzel mükâfattır ve ne kadar güzel bir kalma
yeridir.
31. Evet.. (İşte onlar
için) ahiret âleminde (adn cennetleri vardır ki) orada ikâmet edeceklerdir.
İkâmetgâhlarının (altlarından ırmaklar akar) öyle güzel, lezzetli suların
akmasını, ruha gıda veren manzarasını görür mutlu olurlar. Ve o mümin, salih
zatlar (orada tahtlar üzerine kurularak altundan bilezikler ile süsleneceklerdir
ve) bedenlerini örtmek için (ince dibadan ve kalın dibadan) dibac denilen dallı
ve çiçekli ipek kumaşlardan (yeşil elbiseler giyeceklerdir.) fevkalâde güzel bir
şekilde süsleneceklerdir. (0 ne güzel mükâfattır) ne büyük ilâhî lütuftur!, (ve)
o cennetler, o tahtlar (ne kadar güzel bir kalma yeridir!.) Cenab-ı Hak
cümlemize nasip buyursun, Âmin..
32. Onlara iki erkeği
misâl getir ki Biz; onlardan birine iki üzüm bağı vermiş ve bunları
hurmalıklarla kuşatmış ve aralarında da bir ekin yetiştirmiştik.
32. Bu mübarek âyetler,
fakir müslümanlara karşı mallariyle, yardımcılarının çokluğuyla iftiharda
bulunan kâfirlere bu gururlu hareketlerinin uygun olmadığını bir misâl
getirerek ihtar ediyor ve o
misali teşkil eden iki şahıstan dünyaya dalmış, ahireti inkâr etmiş olan birinin
cahilce, bencilce yerli yersiz davranışlarını tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki:
Yüce Resulüm!. (Onlara) o fakir müminlere karşı kibirli bir şekilde vaziyet olan
zengin, gururlu kâfirlere (iki erkeği misâl getir ki; onlardan birine) o kâfir
olan şahsa (iki üzüm bağı vermiş) kendisini çeşit çeşit asmaları, bağ
kütüklerini içeren iki bostana sahip kılmış idik (ve bunları hurmalıklarla
kuşatmış) idik. Hurma ağaçları onları ihata etmiş bulunuyordu. Bu ağaçlar,
sıcağa dayanıklıdır, çok kere bazı zararları üzüm ağaçlarından engellemeye sebep
olurlar. (Ve) o iki bağın (aralarında da bir ekin yetiştirmiştik) bu suretle o
iki bağ, hem meyvelerin en hayırlısını ve hem de gıda teşkil eden şeylerin en
üstününü içine almış bulunmakta idi.
33. 0 iki bağ da
yemişlerini meydana getirmiş ve onlardan hiçbir şey noksan bırakmamıştı ve
bunların arasında da bir ırmak akıtmıştık.
33. (0 iki bağ da
yemişlerini) onlardan beklenilen meyveleri ve gıda maddelerini (meydana getirmiş
ve onlardan hiçbir şeyi noksan bırakmamıştı) her sene meyveleri, ekinleri tamam
bir şekilde vücude gelmekte idi. (Ve bunların) bu iki bağın (arasında da bir
ırmak akıtmıştık) bu, güzel bir manzara teşkil ediyordu, bundan sürekli olarak
içilmekte idi, bu sayede yağmurlara ihtiyaç görülmemekte idi.
34. Ve onun için başka bir
nevi mal da vardı. Sonra o arkadaşına onula konuşarak dedi ki: Ben malca senden
daha fazlayım ve cemaatçe de senden daha kuvvetliyim.
34. (Ve onun için) o
bağlara sahip olan şahsa ait (başka bir nevi mal da vardı) altun, gümüş,
hayvanat gibi bir servete de sahip bulunuyordu. (Sonra o) bağlara vesaireye
sahip olan kâfir (arkadaşına) mümin, fakat fakir olan muhatabına (onunla
konuşarak) övünür bir eda ile ona söz yönelterek (dedi ki: Ben malca senden daha
ziyadeyim) görüyorsun ya, benim bağlarım, meyvelerim var (ve cemaatça da senden
daha kuvvetliyim) bana hizmet eden kimselere, erkek evlada vesaireye sahip
bulunuyorum.
35. Ve o nefsine zulmeder
olduğu halde bağına girdi, dedi ki: Ben zannetmem ki, bu ebediyyen yok olsun.
35. (Ve o) gururlu şahıs,
(nefsine zulmeder olduğu halde) malına güvenip kulluk vazifesini yerine
getirmekten kaçınır olduğu bir halde (bağına girdi) övünürcesine bir vaziyet
alarak (dedi ki: Ben zannetmem ki, bu) bağlar, bu nimetler (ebedî olarak yok
olsun) yok olmaya yüz tutsun, elimden çıksın. Bu şahıs, büyük bir gurura,
gaflete kapılmış derin bir ihtirasa tutulmuş, mümin olan muhatabının öğütlerine
karşı bu gibi yerli yersiz sözlere cür'et göstermişti.
36. Ve zannetmem ki,
kıyamet kopsun ve eğer Rabbime döndürülür isem elbette bundan daha hayırlı bir
merci bulurum.
36. (Ve) şunu da ilâve
etmişti: (Ben zannetmem ki, kıyamet kopsun) onun vuku bulacağına ben
inanmıyorum, (ve eğer) diyelim ki, senin iddia ettiğin gibi kıyamet kopar da
(Rabbime döndürülürsem elbette) ben (bundan) bu bağlardan, servetlerden (daha
hayırlı bir merci) bir âkibet, bir istirahat alanı (bulurum) bu dünya
nimetlerine nail olduğum gibi o iddia edilen âlemde de yine böyle nimetlere
fazlasıyla nail olurum. Gafil şahıs, kendisinin bu dünya nimetlerine bizzat hak
ettiği için sahip olduğu sanıyordu. Bunların bir gün yok olabileceğini
düşünmüyordu, bunları kendisine lütfen vermiş olan kerem sahibi Yaratıcısına
şükr etmiyordu, bir ahiret âleminin varlığına inanmadığı için bu yüzden ne kadar
mahrumiyetlere, azaplara maruz kalacağını hiç düşünmüyordu.
37. Arkadaşı ona, onunla
karşılıklı konuşarak dedi ki: Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra
da seni bir erkek olarak tesviye edeni inkâr eder mi oldun?.
37. Bu mübarek âyetler de,
ahireti inkâr eden, dünyadaki varlığına gururlanan şahsa karşı mümin olan
arkadaşının vermiş olduğu cevabı bildiriyor. Ve o kibirli şahsı ilâhî azap ile
tehdit ederek onun ne kadar boş iddialarda bulunduğunu kendisine bildirmiş
olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Arkadaşı ona) o servetine gururlanan
ahireti inkâr eden şahsa (onunla muhaverede) onun hatasını kendisine anlatmak
için sohbette (bulunarak dedî ki: Seni) senin aslın ve yaradılışın sebebi olan
Hz. Adem'i (topraktan) yaratan (sonraî da seni (bir nutfedent en yakın varlık
madden olan bir damla meniden (yaratan sonra da seni bir erkek olarak tesviye
edeni) seni böyle birçok
hayat aşamaları neticesinde
tam, baliğ bir insan olarak vücude getiren Yüce Yaratıcıyı (inkâr eder mî oldun)
çünkü ahiret hayatını inkâr, onun meydana geleceğini haber veren ve ona kadir
olan Allah Teâlâyı inkâr demektir. Halbuki, bütün kâinat zerreler! ve özellikle
bir damla sudan vücude getirilmiş olan bir mükemmel insanlık kitlesi, o Yüce
Yaratıcının varlığına, kudretine, haber verdiği şeylerin birer hakikat olduğuna
en parlak bir delildir.
38. Fakat -ben inanıyorum
ki- o Allah benim Rab'bimdîr ve ben Rab'bîme hiçbir ferdi ortak edinmem.
38. (Fakat) ey inkarcı!
Ben inanıyorum ki: (o Allah benim Rabbimdir) beni yaratan, rızıklandıran ancak
o'dur (ve ben Rab'bime hiç bir ferdî ortak edinmem) ben onun ortak ve benzerden
uzak olduğunu tasdik etmekteyim. Zenginliği de, fakirliği de yaratan ancak
o'dur. Verdiği nimetten dolayı şükrederim bir derde, bir ihtiyaca düşürürse bir
hikmet gereği olduğunu düşünerek sabır eylerim. O'nun takdiri, kudreti olmadıkça
kendi kendime hiç bir şey kazanıp meydana getiremeyeceğime inanmış
bulunmaktayım, bencillikten, kibirlice hareketlerden kaçınmayı bir kulluk
vazifesi bilirim. Burada o kibirli şahsın müşrik olduğuna bir işaret vardır.
39. Bağına girdiğin zaman
"Maşallah, lâ kuvvete illâ billâh" demeli değil mi idin?. Eğer beni malca ve
evlâtça senden daha az görüyorsan.
39. Sen ey servetiyle
övünen şahıs!. (Bağına girdiğin zaman maşaallah) yani: Emr, Allah'ın
dileyeceğidir veya Allah'ın dilediği ne ise o mutlaka olacaktır (lâkuvvete illâ
billâh) ve hangi bir kuvvet, hangi bir şeyi vücude getirmeğe takat, ancak Allah
Teâlâ'nın dilemesiyle, yardımıyledir. Asıl kudret, Allah'a aittir. (Demeli değil
mi idin) bize lâyık olan, aczimizi itiraf ederek böyle demektir. Sen neden kendi
nefsine gururlanarak Halikı Kerimi böyle takdis ve tebcil etmiyorsun?. Ey
bencil, inkarcı muhatabım!. (Eğer beni malca ve evlâtça senden daha az görüyor
isen) bundan dolayı bana karşı gururluca bir vaziyet almış bulunuyorsan bu doğru
değildir.
40. Umulur ki, Rab'bim
bana senin bağından daha hayırlısını verir ve senin bağın üzerine de gökten bir
yıldırım gönderir de orası kayacık bir toprak kesilir.
40. Evet.. (Umulur ki:)
Cenab-ı Hak'kın bir hikmeti gereği olmak üzere ümit edilebilir ki: (Rabbim sana
senin bağından daha hayırlısını verir) dilerse beni bu dünyada nice nimetlere
nail kılar ve dilerse ahirette bir çok cennetlere muvaffak buyurur (ve senin
bağın üzerine de gökten bir yıldırım gönderir de) veya mukadder olan bir ilâhî
hükmü tecelli eder de (orası kayacık) yalçın (bir toprak kesilir.) bu
düşünülebilir. Artık orada ne otlar, çiçekler, ağaçlar yetişebilir, ne de
üzerinde ayaklar sabit kalabilir.
41. Yahut suyu çekilir de
artık onu aramaya asla güç yitiremezsin.
41. (Yahut) daha başka bir
âfet gelebilir. Meselâ: (suyu çekilir de) yerlerin altına kaçıp kaybolur, (artık
onu) o kaybolan suyu (aramaya asla güç yetiremezsin) onu bir daha elde
edemezsin. İşte dünya varlığı böyledir. Bunun kalıcılığına güvenilemez, bunun
varlığıyle ona buna karşı gururluca bir vaziyet alınamaz.
§ Bu âyetlerde işaret
olunan iki şahıstan maksat, bir rivayete göre i s rai loğ u I lan ndan iki
kardeş veya iki ortakdır ki, biri mümin olup adı "Yehuza" diğeri de kâfir olup
adı "Katrus" imiş. Aralarında müşterek olan sekiz bin altunu bölmüşler, kâfir
olan kendi hissesiyle mülk vesaire satın almış, mümin olan da hissesini Allah
rızası için hayır yollarına sarfetmiş, sonra aralarında işte beyan buyurulduğu
üzere bir konuşma geçmiştir ki, Hak Teâlâ Hazretleri bunu, bir mesel bir uyanma
vesilesi olmak üzere anlatmıştır.
Evet.. Şüphe yok ki, dünya
varlığına beyan buyurulduğu üzere güvenilemez. Bir kere gayrı meşru şekilde elde
edilen bir dünya varlığı, sahibi için bir felâket sebebidir. Meşru şekilde elde
edilen bir servetin de kadri bilinmez, zekâtı verilmez, onu ihsan etmiş olan
Yüce Yaratıcıya şükredilmezse onun da ebedî bir faidesi yoktur. Bir gün o da
elden çıkar, ahirette sorumluluk gerektirir. Bütün insanlığın hayat safhası bu
gibi misallerle doludur. Nice servet ve mevki sahiplerinin daha dünyadalarken ne
kadar zilletlere uğradıkları daima görülmektedir. Nice fakir, âciz kimselerin de
daha sonra servet, mevki sahibi oldukları malumdur. Binaenaleyh ihtiraslı
olmamalı, dünya varlığına güvenerek başkalarına karşı büykülük
taslamamalıdır. Meşru şekilde bir nimet elde edilince de kadrini bilmeli, ondan
güzelce istifade etmeli, onunla insanlığahizmet etmelidir. Yoksa onunla
insanlığa karşı hükmedercesine, kibirlice bir vaziyet almamalıdır. Ve maddî,
fanî bir menfaat ümidiyle öyle kibirli, gururlu kimselere karşı yaltaklıkta
bulunmamalıdır. Bakî merhumun şu sözleri ne kadar güzeldir.
"Beş eğmeyiz edan iye
dünyayı dun için"
"Allah'adır tevekkülümüz,
itimadımız"
"Minnet hüdaya devleti
dünya fena bulur"
"Bakî kalır sahife! âlemde
adımız"
42. Ve meyvesini
-servetini- helak kapladı. Artık ona sarfettiği şeylerden dolayı iki avucunu
ovuşturmaya başladı. 0 -bağ- ise çardakları üzerine çökmüş ve diyordu ki: Ne
olurdu, ben Rabbime bir ferdi ortak koşmamış olsaydım!.
42. Bu mübarek âyetler,
o mümin zatın yaptığı ihtarların gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. 0 kâfir
şahsın güvendiği bağlarının mahv ve harap olduğunu, hiçbir kimseden yardım
göremediğini, pişmanlıklar göstererek cehaletin! anladığını bildiriyor ve
insanları her türlü felâketlerden korumak, hayırlara kavuşturmak için Allah
Teâlâ'dan başka bir koruyucu bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Sonunda o servetine güvenen, müşrik şahsa dünyevî bir felâket geldi (ve
meyvesini) yani: servetini, bağlarını, onlardaki meyve ağaçlarını ve diğer
mallarını (helak kapladı) hepsi de mahvolup gitti (artık ona) o bağların
vesairenin imarı, gelişip çoğalması için 'sarfettiği şeylerden dolayı iki
avucunu) bir pişmanlık eseri olarak (ovuşturmaya başladı) ellerini bir birine
çarpıp durdu. (0) hurmalıklarla çevrilmiş olan bağ (ise çardakları üzerine
çökmüş idi) üzümler için yapılmış direkler yıkılıp bitmiş oldu. (ve) öyle
dünyevî zararlardan dolayı bir temennide bulunarak (diyordu ki: Ne olurdu ben
Rabbime bir ferdi ortak koşmamış olaydım!.) bu ifadesi arkadaşının nasihatini
bir nevi hatırlama anlamındadır. Ve şirkten bir tövbe mahiyetindedir. Fakat bu,
İmân etkisiyle Allah için samimî bir şekilde yapılmış bir tövbe değil, maddî bir
varlığın zayi olmasından dolayı bir pişmanlık eseri olduğundan bu sözleriyle
tevhid dinini kabul etmiş sayılamayacağı düşünülmektedir.
43. Ve onun için Allah'tan
başka yardım edecek bir cemaat de yok idi ve kendisi de kendisine yardım
edebilecek bir halde değildi.
43. (Ve onun için)
kendisine gelmekte olna bir felâketi bertaraf edebilmek için (Allah'tan başka
yardım edecek bir cemaat de yok idi) vaktiyle kendilerine güvenmekte bulunduğu
yardımcılarından, evlâdından hiç bir kimse ona gelmekte olan felâketi bertaraf
etmek için kendisine yardım etmeğe muktedir bulunmuyordu. (Ve kendisi de
kendisine yardım edebilecek bir halde değildi) kendisini ilâhî intikamdan
kurtarabilecek, kendisine yüz gösteren felâketi bertaraf edebilecek bir kuvvete
sahip değildi. Bunlara kadir olan, ancak Allah Teâlâ'dır.
44. Böyle bir vaziyette
velayet, ancak hak olan Allah'a mahsustur. 0 sevapça en hayırlıdır ve âkibetce
de en hayırlıdır.
44. (Böyle bir vaziyette)
bu gibi şiddetli bir musibet hususunda (velayet) yardım, o felâketi bertaraf
edecek kuvvet ve selâhiyet (ancak hak olan Allah'a mahsustur) ondan başka
mahlûkat üzerinde böyle bir tasarrufa kimsenin kuvveti, selahiyeti yoktur. Cenab-ı
Hak'kın mahlûkatı üzerindeki her tasarrufu ise sadece bir hikmet ve menfaat
gereğidir. (0) Yüce Yaratıcı, mümin kulları için (sevapça en hayırlıdır) bir
güzel amelden dolayı birçok sevaplar ihsan buyurur (ve âkîbetce de en
hayırlıdır) iyi kullarını sonunda muvaffakiyete erdirir, en güzel bir sona nail
eder, onları ebedî |