|
75. 0 takdirde sana hayatın
da kat kat azabını, ölümün kat kat azabını tattırmış olurduk. Sonra kendin için
bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.
75. Evet.. Eğer sen
onların arzularına rıza gösterseydin (o takdirde sana hayatın kat kat azabını,
ölümün de kat kat azabını tattırmış olurduk) seni dünya hayatında da ahiret
hayatında da birçok cezaya maruz bırakırdık. Çünkü peygamberlik ve risalet gibi
en büyük bir nimet ve makama sahip olan bir zat, faraza öyle bir günahta
bulunursa elbette ki, onun cezasının da öyle büyük olması gerekir. Evet.. 0
takdirde öyle azap görürdün (sonra) da Ey Resulüm (kendin için bize karşı, bir
yardımcı da bulamazdın) ki, seni bizim azabımızdan kurtarabilsin. Fakat günahsız
olma nimetine, ilâhî korumaya mazhar olduğun için o aldatıcıların arzularına
rıza göstermekten, meyletmekten uzak bulundun.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi olarak deniliyor ki: Sakif kabilesinin elçileri peygamberin huzuruna
gelmişler "bizim sana biatta bulunabilmemiz için bize üç hususa dair ayrıcalık
ver" demişler. Şöyle ki: Biz namazlarda eğilmeyelim = secdeye kapanmayalım ve
putlarımızı başkaları değil, biz kendi ellerimizle kıralım ve biz kendilerine
tapmaksızın bir sene lât ve uzzadan men edilmeyelim. İşte Resûl-i Ekrem bunların
bu arzularına meyletmemişti. Ancak putlarını kendi elleriyle kırmalarını onlara
havale buyurmuştu.
§ Bu âyeti celile, bizlere
de bir ibret dersi vermektedir, öyle dünyevî bir maksat için dinin hükümlerine
muhalefete cüret edenlerin, bu hususa eğilim gösterenlerin korkunç âkibetlerine
nazarı dikkati çekmektedir.
76. Ve az kaldı seni
yurttan çıkarmak için rahatsız edeceklerdi. 0 halde onlar da senden sonra pek az
kalacaklardır.
76. (Ve) Ey Yüce
Resulüm!. (Az kaldı) o Mekke ahalisinden olan düşmanların (seni yurttan)
ikametgâhın olan Mekke-i Mükerreme'den (çıkarmak için) seni (rahatsız
edeceklerdi) düşmanlıklarını gösterip duracaklardı. Fakat Resûl-i Ekrem, Allah
tarafından Medine'i Münevvereye hicretine emir verilinceye kadar Mekke'de kaldı.
Sonra Allah'ın izin vermesinden dolayı bizzat hicret buyurdu. (0 halde) Ey Yüce
Resul!. Sen Mekke'den çıkıp başka yere gidince (onlar da) o senin Mekke'den
çıkarılmam isteyen kâfirler de (senden sonra) Mekke'de (pek az kalacaklardı)
Nitekim de öyle olmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine'ye hicret etmiş, o
düşmanları da Bedir gazvesinde helak olmuş, Mekke-i Mükerreme de İslâm ordusu
tarafından fethedilmiştir. Kur'an'ı Kerim'in bu haberi de, bir mucize olarak
böyle az bir zaman sonra gerçekleşmiştir.
77. Senden evvel göndermiş
olduğumuz Peygamberlerin sünneti -de böyle idi- ve bizim sünnetimizde hiçbir
değişiklik bulamazsın.
77. Ey Son Peygamber!
(Senden evvel) geçmiş zamanlarda (göndermiş olduğumuz Peygamberlerin sünneti) de
böyle idi. Yani: Onlar hakkında cereyan eden ilâhî kanun, Allah'ın takdiri
böylece ortaya çıkardı. Herhangi bir ümmet, Peygamberini kabul etmemiş, onu
kendi aralarından çıkarmış ise o ümmeti Allah Teâlâ helak etmiştir: (ve bizim
sünnetimiz için bir tebdil) bir değişiklik ve başkalaşma (bulamazsın) bu
kâinatın idaresinde, yokluk ve varlık hususunda Allah'ın kanunu ne ise o cereyan
eder durur, hiçbir kimse onu değiştirmeye kadir olamaz. Buna inandık. Bizim asıl
vazifemiz ise ilâhî kanun ve hükümleri tasdik etmek ve yüceltmekten ve üzerimize
düşen namaz gibi en şerefli ibadetleri yerine getirmeye çalışmaktan ibaretir.
Başarı Allah'tandır.
78. Namazı, güneş dönüp
gecenin karanlığı bastırıncaya kadar güzelce kıl, sabah namazını da. Şüphe yok
ki, sabah namazı şahitlidir.
78.. Bu mübarek âyetler,
beş vakit namazın farziyetine ve Resûl-i Ekrem'in ayrıca da teheccüt namazı ile
mükellef ve pek yüce bir makama aday bulunduğuna işaret ediyor. Ve Yüce
Peygamberimizin nasıl bir dua ve niyazda bulunmasını ve ümmetine İslâmiyetin
gelmesini ve yücelmesini nasıl müjdelemesini telkin buyurmaktadır. Şöyle ki:
Pesûlüm Ya Muhammedi Aleyhisselâm (namazı güneşin dönmesinden) dönmesini
takibeden vakitten yani: Öğle zamanından itibaren (gecenin karanlığına kadar)
gece vaktinin karanlığının
toplandığı yatsı vaktine kadar (güzelce kıl) şartlarına, rükünlerine riayet
ederek eda et (sabah namazını da) güzelce kıl (şüphe yok ki, sabah namazı) fecir
zamanında fazlaca Kur'an kıraatiyle eda edilen o mübarek namaz (müşahede olunmuş
bulunmaktadır) o namazı gece melekleri ile gündüz melekleri görürler. Bir kısmı
sabahleyin gökten yere inerler, bir kısmı da gece böyle nihayete erince göğe
yükselir giderler. Hepsi de müslümanların sabah namazını kıldıklarını görmüş
olurlar.
Tefsiri kebirde beyan
olunduğu üzere: Gece melekleri göğe yükselince: Yarabbü. Biz senin kullarını
sana namaz kılar bir halde bıraktık, derler. Gündüz melekleri de göğe gidince:
Yarabbü. Biz kullarının yanlarına gittik, onları namaz kılar bir halde bulduk.
Derler. Allah Teâlâ da meleklerine hitaben: "Şahit olunuz, şüphe yok ki, ben
onları bağışladım" diye buyurur. "Bu âyeti kerime, beş vakit namazı içine
almaktadır. Çünkü güneşin dönme vaktini müteakiben gece karanlığına kadar
buyurulmakta öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarına işaret olunmaktadır. Sabah
namazı da ehemmiyetinden dolayı ayrıca ifade edilmiştir.
§ Sabah namazına "Kur'anülfecr"
denilmiştir. Çünkü bu namazda daha fazla Kur'an okunması mendubtur, âdet haline
gelmiştir. Ve bu fecr zamanında meleklerin zikredildiği gibi birbirleriyle
görüştükleri rivayet edilmektedir.
§ Bu âyeti kerimedeki namaz
ile emir, Rasûlullah'a yönelik olduğu gibi onun şahsında ümmetine de yöneliktir.
Her gün yirmi dört saat içinde meydana gelen kâinattaki değişiklikler, cidden
hayret vericidir. Gecelerin birer istirahat zamanı olarak meydana gelmesi, sonra
güneşin doğmasiyle bütün ufukları ışık içinde bırakması, insanlık âleminde
yeniden büyük bir hayat faaliyetinin yüz göstermesi, ne kadar büyük birer kudret
eseridir. Bunlar ne kadar yüce düşüncelere sebebiyet verir, bütün bu devam eden
değişiklikler, mütefekkir kimseleri pek fazla düşündürür, aydın ruhları ferahlık
içinde bırakır. Artık bu müddet içindeki geçici vakitlerde kâinatın yaratıcısına
saygı ve şükür sunmak için secdelere kapanmak, ne feyizli bir kulluk görevidir,
İşte beş vakit namaz ile bu yüce vazife yerine getirilmeye çalışılmaktadır. Bunu
başarmak da ayrıca bir ilâhî lütuftur.
79. Ve geceleyin kalk, sana
mahsus bir nafile olmak üzere gece namazı kıl. Ümitli ol ki, Rabbin seni övgüye
değer bir makama gönderecektir.
79. (Ve) Resulüm!. Sen
(geceleyin halk) bir aralık uyan, uykuyu bırak (sana mahsus bir nafile) beş
vakit namazdan başka, derecelerini artırmaya vesile olan (gece namazı kıl) ki,
buna teheccüt namazı denir. Bir rivayete göre bu namaz, başlangıçta Resûl-i
Ekrem hakkında farz iken sonra bu farziyeti kaldırılarak mendub olmuştur.
Faidesi pek çoktur. Ve Ey Yüce Peygamber!. (Ümitli ol ki) yani: Muhakkaktır ki,
(Rabbin seni bir makamı mahmuda) büyük bir şefaat makamına (gönderecektir) senin
dereceni bütün mahlûkların üstüne yükseltecektir.
§ Müfessirlerin ittifakı
vardır ki: Cenab-ı Hak tarafından buyurulan "Esa = umulur ki" gibi tabirler
kesinlik ifade eder, vukuu, vacip olur. Çünkü bu tabirler, insanı ümide düşürür.
Bir kimseyi ümide düşürüp de sonra onu yerine getirmemek bir utanma vesilesidir.
Allah'ın şanı ise kullarını böyle bir ümide düşürüp de sonra onları bundan
mahrum bırakmaktan yücedir.
80. Ve de ki, Yarabbü.
Beni gireceğim yere dürüstlükle girdir ve beni çıkacağım yerden dürüstlükle
çıkar ve benim için kendi tarafından bir yardımcı kuvvet -nasip- kıl.
80. (Ve) Yüce Resulüm!, (de
ki:) dua ve niyazda bulun ki, (Yarabbü) Ey ihsan ve ikram eden mabudum!. (Beni
gireceğini yere sıdk ile girdir) beni kabire ilâhî rızana kavuşmuş bir halde
girdir, (ve beni çıkacağım yerden sıdk ile çıkar) beni kabrimden kıyamet günü
bir hoşnutluk ile çıkar, lûtf ve keremine kavuştur. Yahut Yarabbü Beni Medine-i
Münevvere'ye bir hoşnutluk ile girdir ve beni Mekke'den bir güzel suretle çıkar,
o temiz beldeyi fethetmeğe beni muvaffak kıl. (ve) Ey Kerim Mabudum!, (benim
için kendi tarafından) bir ilâhî ihsan olarak (bir yardımcı, kuvvet) nasip (kıl)
bir açık delil ihsan buyur da, onunla bana muhalefet edenlerin üzerlerine beni
galip buyur. Allah Teâlâ da o mübarek Peygamberinin bu niyazını kabul
etmiş, onu düşmanlarından korumuş, onun dinini doğuya ve batıya yaymış. "Allah
seni insanlardan koru
elbetteki, galip olanlar,
Allah taraftarı olan müminlerdir" diye müjdelemiştir.
81. Ve de ki: Hak geldi ve
bâtıl yıkılıp gitti. Şüphe yok ki, bâtıl yıkılmaya mahkumdur.
81. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!. Dostlarına, düşmanlarına (de ki:) Onlara hitâbederek ihtar eyle ki:
(hak geldi) ilâhî vahy tecelli etti, İslâm dininin hükümleri bildirildi (ve
bâtıl yıkılıp gitti) küfr ve şirk gibi, şeytanî vesveseler gibi hakka aykırı
olan şeylerin mahiyetleri belirlenerek hepsi de çıkıp gitti, hiç birinin hakikat
ve İslâmın nuru karşısında kabule lâyık bir mahiyeti kalmadı, hepsinin de batıl
olduğu gözler önüne serildi. (Şüphe yok ki, bâtıl) bir şey geçici olarak ne
kadar yükselse de, parlasa da haddizatında, mahiyeti itibriyle, İslâm dininin
yüceliği karşısında (yıkılıp gitmiştir) o devam edemiyecektir. Nihayet mahvolup
gidecektir, Allah'ın takdiri bu şekilde tecelli edecektir, Nitekim Resûl-i Ekrem
de Mekke-i Mükerreme'yi fethetmiş, oradaki küfr ve şirke nihayet vermiş, Kabe'de
bulunan üçyüz altmış putu kırıp atmış, "Hak geldi, bâtıl gitti" diye
buyurmuştur, İşte her bâtıl, gayrı meşru şeyin akibeti boy ir bir yok olup
gitmekten başka birşey değildir. İşte mucize Kur'an'ı, bu hakikatları bize haber
veriyor, bizim maddî ve manevî hayatımızı, selâmet ve saadetimizi temin edecek
hükümleri bizlere tebliğ buyurmuş oluyor.
82. Ve Kur'ân'dan müminler
için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz. Zalimler için ise ziyandan başka
bir şey arttırmaz.
82. Bu mübarek âyetler,
Kur'an'ı Kerim'in müminler için bir şifa kaynağı bir ilâhî rahmet olduğunu,
inkarcılar için de bir helak sebebi bulunduğunu bildiriyor. İnsanların nimetlere
kavuştukları zaman şükrünü yerine getirmekten kaçınır olduklarını, bir musibete
uğrayınca da büyük bir ümitsizliğe düşüp durduklarını gösteriyor ve herkesin
kendi ruhî durumuna göre amelde bulunacağını ve kimlerin doğru bir yolu
tâkibeder olduklarını Cenab-ı Hakkın tamamen bildiğini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Kur'an-ı kerim, ilahiyata, Peygamberliğe, ibadetlere, ahiret hallerine
vesaireye dair nice hükümleri içermektedir. (Ve) yine (Kur'ân'dan) onun kutsî
âyetleri olmak üzere (müminler için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz)
Evet.. Kur'an'ın tamamı, ruhî hastalkılar için bir şifadır, insanlar o sayede
bâtıl inançlardan, kötü huylarından kurtularak manevî sıhhatlerini temin
edebilirler. Kur'an-ı Kerim ile teberrükte bulunmak, fatihai şerife gibi
sûrelerini iyi niyetle okumak da bir nice beden hastalıkları için bir şifa
vesilesi bulunmaktadır. Ve Kur'an-ı Kerim insanlığa bütün olgunluk sebeplerini,
takib edilecek kurtuluş yolunu göstermiş, onları maddî ve manevî helake sebep
olacak şeylerden alıkoymuş, kendilerine dünyada da, ahirette de tam bir
selâmetle yaşayacaklarına vasıta olan pek faideli şeyleri emreylemiş, bu
bakımdan da büyük bir ilâhî rahmetten ibaret bulunmuştur. Fakat Kur'an-ı Kerim,
(zalimler için ise) yani: Kur'an'ı inkâr eden, onun hükümlerine muhalefet
eyleyen kimseler hakkında ise ziyandan başka bir şey arttırmaz) çünkü öyle
kimseler, Kur'an'ın beyanlarına karşı düşmanlıkta, hürmetsizlikte bulunur, her
türlü ahlâksızlığı yapar, manevî felâkete tutulmuş olur. Elbette ki, tedaviye
muhtaç olan bir şahıs, kendisine verilen en faideli ilâcı terkeder de midesini
zehirli şeyler ile doldurursa kendi hayatına kastetmiş, kendisini helake
götürmüş olur.
83. İnsana nimet
verdiğimiz zaman kaçınır, yan çizer ve ona bir şer isabet edince de pek
karamsarlığa düşer.
83. Evet.. Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: (İnsana) yani: Bazı fertleri itibariyle insan nevine (nimet
verdiğimiz zaman) onu sıhhate, nimete, hasta halinde afiyet vesilesi olacak
faydalı şeylere kavuşturduğumuz vakit (kaçınır) kendisine böyle ihsanda bulunmuş
olan Kerem sahibi Yaratıcısını zikretmekten, ona şükr ederek beyanlarına
riayette bulunmaktan uzaklaşır, kulluk görevini yapmaktan gafil bulunur. (Ve
ona) fakirlik gibi, hastalık gibi (bir şer) bir belâ (isabet edince de) isterse,
küçük bir şey olsun (iyice karamsar olur) Allah'ın rahmetinden ümidini keser,
hakka yönelerek dua ve niyazda bulunmaz, kendisini tamamen mahrumiyete, kötü
âkibete uğratmış olur.
84. De ki: Herkes kendi
kabiliyetine göre amelde bulunur. Rabbin ise doğru yola takibedenleri en iyi
bilendir.
84. Yüce Resulüm!, (de ki:
Herkes kendi kabiliyetine) şakilesine yani: tabiatına, âdetine, dinine (göre
amelde bulunur) temiz yaratılışını muhafaza etmiş, hidayet yolunu takibetmekte
bulunmuş, zatlar ile ruhunun cevherin! bozmuş, bir takım nefsanî
arzulara tabi olmuş, sapıklık yolunu takibe başlamış kimseler,
kendilerinin bu
kabiliyetlerine, mizaç
durumlarına göre harekette bulunurlar, hayır ve şerri tercih ederler (Rabbin
ise) sizden (doğru yolu takibedenleri) herkesten elbetteki (daha iyi bilendir)
öyle İslâmiyet, hidayet, yolunu takibedenleri şüphe yok ki, sevaplara,
mükâfatlara kavuşturacaktır. Bilakis sapıklık yoluna gidenleri de lâyık
oldukları cezaya kavuşturacaktır. 0 kâinatın yaratıcısı, elbetteki,
mahlûklarının bütün ruhî durumlarını, bütün doğal kabiliyetlerini, bütün fiil
düşüncelerini tamamen bilmektedir. I n a nıyo r u z.
85. Sana ruhtan sual
ederler. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak az bir şey
verilmiştir.
85. Bu mübarek âyetler,
ruh hakkındaki soruya Resûl-i Ekrem'in ne şekilde cevap vermekle mükellef
olduğunu ve Allah'ın ilmine göre insanlığa ait ilmin pek az olduğunu bildiriyor.
Ve pek çok ilâhî lütfa kavuşan Yüce Peygamber'in ulaştığı vahyin Rabbanî bir
rahmetten ibaret olduğunu ve böyle vahyedilen şeyleri Cenab-ı Hak giderecek olsa
bunları iadeye kimsenin kadir olamayacağını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce
Resul! Bir takım kimseler sırf bir imtihan, bir inatlaşma maksadiyle (sana
ruhtan sual ederler) hayatın başlangıcı olan, bedenleri idare eden ruhun
hakikati, hususî mahiyetinden ibarettir diye senden bilgi almak isterler. Onlara
cevaben (de ki Ruh Rabbimin emrindendir) Cenab-ı Hak'kın emriyle, fiiliyle,
yaratmasiyle meydana gelmiştir. Aslında o da sonradandır, yaratılmıştır, ezelî
değildir. Fakat onun mahiyetini insanlar tamamen bilemezler. Ruh, bir takım
gizli sırlar kabilindendir ki, onun mahiyetini tamamen bilmeği Hak Teâlâ
Hazretleri mukaddes zatına tahsis buyurmuştur. Ruhun mahiyetini insan aklı
tamamen bilip tayin edemez. (Size ise) ey insan nev'i, veya ey bu suali
soranlar!. (İlimden ancak az bir şey verilmiştir.) Öyle her şeyin mahiyetini,
geçmişini, geleceğini tamamen idrâk edemezsiniz. Evet.. Resûl-i Ekrem Hazretleri
birçok İlim ve hakikati bir çok şeylerin mahiyetlerini, varlık hikmetlerini
ilâhî bir lütuf olarak biliyordu. Fakat sonsuz olan ilâhî ilme göre Resûl-i
Ekrem'in de diğer bütün insanların da bilgileri, pek az bir miktarda
bulunmaktadır.
§ Bu ilâhî beyandan şunu da
çıkarabiliriz ki: İnsanlar, ne kadar bilgi sahibi olsalar da yine birçok
bilmedikleri şeyler de vardır. Ruhun mahiyeti de bu cümledendir. Maamafih ruhun
varlığı, gösterdiği eserlerden dolayı açık bir şekilde belli demektir. Onun
varlığına, faaliyetine, bir kısım özelliklere sahip olduğuna kesin şekilde
hükmederiz. Çünkü onun eserleri, varlığına birer mükemmel şahittir, İşte bütün
kâinatı var eden, yüce kudretine nihayet bulunmayan Allah Teâlâ'nın mahiyetini
de elbette ki, biz bilip tayin edemeyiz, İlâhî varlığının nasıl olduğunu
düşünmekten menedilmiş bulunmaktayız. Bununla beraber bütün kâinat, onun
varlığına en açık birer delildir, bütün mahlûkat, O'nun yaratıcılığına lisanı
hal ile birer şahittir. Artık o Yüce Yaratıcıyı, gözlerimizle görüp ilâhî
varlığını tefekkür edemediğimizden dolayı nasıl inkâr edebiliriz. Bütün
varlıklar, ve kısacası bizim ruhlarımız da 0 Yüce Mabudun varlığına, birliğine,
büyüklük ve kudretine ait birer parlak, kesin delilden ibaret bulunmaktadır.
§ Rivayete göre Yahudi
topluluğu, Kureyş kabilesine demişler ki: O'na -Hazreti Muhammed'e- ashabı kehf
ile zülkarneyinden ve ruhtan sorunuz. Eğer hepsine cevap verir veya hepsine de
sükût ederse artık o bir peygamber değildir. Fakat bazılarına cevap verir,
bazılarından sükût ederse o peygamberdir. Gelmiş sormuşlar, Resûl-i Ekrem ise
onlara ashab-ı kehf ile zülkarneyinin kıssasını bildirmiş, ruhun durumunu ise
açıklamamıştır. Zaten bu ruh konusu, Tevrat'ta da izah edilmemiştir.
5 Tefsirlerde yazıldığı
üzere bazı rivayetlere göre bu ruhtan maksat, Cibril Aleyhisselamdır, veya
meleklerden daha büyük, ruhanî bir varlıktır veyahut Kur'an'ı Kerim'dir ki, o
Cenab-ı Hak'kın emrinden, yani ezelî sözünden, vahyinden ibarettir, insan
sözünden ibaret değildir.
86. Kutsal varlığıma
andolsun ki, eğer dilesek sana vahyetmiş olduğumuzu elbette gideririz, sonra
kendin için bize karşı onunla -o giderileni iade için- bir vekil bulamazsın.
86.. (Mukaddes zatına
andolsun ki) ilâhî kudretin büyüklüğüne göre muhakkaktır ki (eğer dilesek) ilâhî
iradem teallûk etse, Habibim!, Isana vahyetmiş olduğumuzu) öyle ilimlerin
kaynağı olup kalplere bir şifa, müminlere bir rahmet bulunan Kur'an'ı Kerim'i
(elbette gideririz) kalplerden ezberini, kitaplardan yazılarını siler ve yok
ederiz. Bu Allah'ın sünnetine aykırı olsa da Allah'ın kudretine göre mümkündür.
(Sonra) öyle yok etme ve gidermenin ardından (senin için bize karşı onunla) o
Kur'an ile, o giderilen
âyetleri öyle yazılmış,
korunmuş bir halde iade için (bir vekil bulamazsın) buna kimse kadir olamaz, bu
hususta hiçbir kimseye tevekkül edilemez ve dayanılamaz.
87. Ancak Rabbinden bir
rahmettir ki, -o vahy ettiğini gidermiyor- şüphe yok ki, onun lütfü senin
üzerinde pek büyüktür.
87. (Ancak Rabbinden bir
rahmetir ki) o Kur'an'ı Kerim, nazil olduğu günden beri olduğu gibi aynen
korunmuştur, o kutsî kitap, kıyamete kadar da korunacaktır. (Şüphe yok ki, onun
yardımı) o Yüce Yaratıcının lûtf ve ihsanı, ey Yüce Peygamber!, (senin üzerinde
pek büyüktür) onun içindir ki, Kur'an'ı Kerim'i de baki kılmaktadır. Sana bir
nice ilimleri ve hakikatleri öğretmektedir, seni kâinatın efendisi kılarak
seninle peygamberlik silsilesine son vermiştir ve sana övülmüş makamı ihsan
buyurmuştur. Ve ruh hakkında ve diğer meseleler hakkında verilecek cevapları da
sana lütfen bildirmiştir.
§ Ruhun mahiyetini tamamen
bilmek Cenab'ı Hak'ka mahsustur. Fakat ona dair bazı bilgilere sahib olmak,
İnsanlık için de mümkündür. İşte âyeti kerime de insanların ilminin azlığını
bildirmekle buna işaret buyurmaktadır. Bu hususa dair şu mütalâayı da
kaydedelim:
(1) "Ruh, Rabbin
ermindendir" buyuruluyor. Bunun mânası, Ruh, Allah'ın emrinden ibarettir, demek
değildir. Çünkü ilâhî emir başka, o emir ile meydana gelen şey de başkadır. Ruh,
mahluktur, Allah'ın emri ise kendi zâtıyla kaim olduğundan mahlûk olmakla
nitelenmiş değildir. Tefsiri kebirde deniliyor ki: Emr lâfzı, bazen fiil
mânâsına gelir. "Ruh, Rabbimin ermindendir" demek, Rabbin fiilinden demektir.
Bu, müşriklerin ruh, ezelî midir sonradan mıdır diye vuku bulan suallerine bir
cevap teşkil ediyor. Buyurulmuş oluyor ki: Ruh sonradan yaratılmıştır. Çünkü
Allah Teâlâ'nın f-iiliyle, icadiyle meydana gelmiştir. Binaenaleyh ruhlar, birer
mahluktur. Hâşâ ezelî ve Cenab-ı Hak'tan bir parça değildirler. Belki ilâhî
kudret ile meydana gelmiş alemlerden bir parçadırlar.
(2) Akaidi nesefiyye
haşiyesinde de deniliyor ki: Allah Teâlâ'dan başka olan aynı cins varlıklardan
her guruba "âlem" denilir. Tabiat âlemi, nefs âlemi, akl âlemi, İnsanlık âlemi
gibi. Binaenaleyh ruhlar da bir âlem demek olduğundan ya cisimdirler veya
cevherdirler veya arazdırlar. Ruhlar bizzat mevcut bir varlığa sahip
bulunduklarından onlara araz denilemez. 0 halde ruhlar ya cisimdirler veya
cevherdirler, bu iki durumdan uzak olamazlar. Fakat biz bunlardan birini kesin
olarak tayin edemeyiz.
(3) Ruhlar, âlemden
birer parça olduğundan yaratılmış şeylerden sayılır, bu açıdan insanlarca mümkün
mertebe bilinmektedir. Nitekim kelâm ilminde: "eşyanın hakikatları sabit, onları
bilmek ise gerçekleşmektedir" denilmiştir. Bununla beraber ruhun hakikatini,
mahiyetini hakkıyla bilmek insanlık için mümkün değildir. Bunu yalnız Cenab'ı
Hak bilir, insanların bilgileri ise sınırlıdır ve bu husûsda kesin değildir.
(4) Tefsiri kebirde ve
diğer bir kısım tefsirlerde deniliyor ki: Ruhlar, nuranî, semavî, cevherî latîf,
güneş ışığı gibi yaratılmış, dağılmayı kabul etmez cisimlerden ibarettir.
Ruhlar, değişmeyi, ayrışmayı kabul etmez.
Diğer bir kısım zatlara
göre de ruhlar, cisim nevinden olmayan birer cevherdir. Ancak onlar birer kutsî
mücerret cevherdir. Bir çok arif, keşf ve müşahede sahibi bu kanaatte
bulunmuşlardır. Bununla beraber eğer ruhun bilinmesi asla mümkün olmasa idi
ümmet içinde birçok büyük âlim, ruh hakkında birçok açıklamada bulunmazlardır.
Ruh bilimi psikoloji adıyla bir İlim yazılmış olmazdı.
(5) Ruhların mücerret
birer cevher olmaları mümkündür. Bilinmektedir ki, cevherden maksat, bölünmesi
mümkün olmayan, "öz" dür ki, ona "bölünmeyen parça" da denir. Cevherlerin bir
kısmı, mütehayyizdir, (yer işgal eder), bir kısmı da gayrı mütehayyizdir, yani:
Bir mevki tutup işğâl etmiş bulunmaz. Ruhun bir mütehayyiz cevher olduğu ise
bâtıldır. 0 halde onun gayrı mütehayyiz bir cevher olması ortaya çıkmış olur.
Bedenden ayrıldıktan sonra yine varlığı korunacaktır. Fahri Razî gibi büyük bir
din âlimi bunu kabul etmektedir.
(6). Buharii şerif
sarihlerinden açıklayıcılarından "Zebidi" merhum diyor ki: İnsan nefsi hakkında
bir çok görüş vardır. Bu görüşlerden doğruya yakın olan, tahkik ehli
âlimlerin söyledikleri gibi
nefislerin soyut varlıklardan veyahut kelâmcıların çoğunluğunun dediği gibi
bedenlere geçen birer lâtif cisim olmalarıdır, İmamı Matüridî,
İmamı Cazâlî, Imamül
Haremeyn, Razî, Ragıb-i Isfehanî gibi âlimler ise soyut varlıkların mevcut
olduğuna inanmaktadırlar. Ruhların birer nuranî ve yüce cisim olup,
cisimlere geçmiş olduğunu
da "Ibni Kayyum" "elruh" adındaki kitabında yüzbeş kadar aklî ve naklî deliller
ile isbata çalışmıştır. Bugün elektrik cereyanları, sesleri
nakleden radyolar, sesleri
kaydeden bir kısım demir parçalan soyut varlıkların mevcudiyetine birer örnek
mahiyetinde bulunmaktadırlar.
(7) "Keşşâfü
istilâhatilfünun" da yazılı olduğu üzere nefs ile ruh, hakkında ihtilâf vardır.
Bir görüşe göre bunlar aynı şeyden ibarettir. Muteber olan görüşte budur. Diğer
bir görüşe göre de bunlar başka başkadırlar. Bunlara göre nefs, latîf bir
cisimdir, karanlık bir varlıktır, bedenin hücrelerinde yayılmıştır. Diğer bir
görüşe göre de nefs, bir yoğun cisimdir. Ruh ise manevî bir nurdur, nefs için
bir âlettir, bedende hayatın durması, ruhun nefiste durmasına bağlıdır. Ruh bir
mânadır ki, ceset onunla hayata ermiş olur. Akl ise ruhta bulunan nuranî bir
cevherdir.
(S) Ibni Kemâl merhum, "Risâili
Ibni Kemâl" adlı eserinin dokuzuncu risalesinde ruhun latif bir cisim olduğunu
ehli sünnetin görüşü olarak açıklamşıtır. Ezher üniversitesi âlimlerinden
Muhammed Mahlûf da "Elmetalibül kuddusiyye fi ahkâmir ruhi ve asarihil kevnîyye"
isimli eserinde diyor ki: Ruh, bir ruhanî cevherdir, bedenin dışındadır veya
bedene geçmiştir, bizzat diğer cisimlere muhaliftir. Ruhun mânâsında âlimlerin
ihtilâfı vardır. Filesoflara ve müslümanların âlimlerinden İmamı Cazaliye,
Rağibi Isfihanîye ve Sofiyeden bir cemaate göre ruh, cisim ve araz değildir,
belki soyut bir cevherdir, kendi kendine kaimdir, insan bedeniyle bir nevi
ilgisi vardır, beden ruhun ilgisine uygun bulundukça bu ilgi bedenden kesilmez.
Şerhi mevakıfta ise ruhun, insan ruhunun soyut halde olmasına inananlar da, bunu
inkâr edenlerde gösterilmiştir. Ruhun, kelâmcıların çoğunluğuna göre hususî bir
heykelden ibaret olduğu da kaydedilmiştir.
(9) Ruhların soyut
varlıklardan olmaları, ezelî olmalarını gerektirmez. Bir kısım filozoflar soyut
varlıkların ezelî olduğunu kabul etmiş olabilirler. Fakat biz müslümanlar Allah
Teâlâ'dan başka ezelî varlık bulunmadığına kesin olarak inanmaktayız. Ruhlar,
ezelî olmadıkları halde soyut varlıklardan olabilirler, kâinatın yaratıcısı
soyut varlık denilen şeyleri ezelî olmamak üzere yaratmaya kadirdir inanıyoruz.
Binaenaleyh ruhların soyut varlıklardan olduğuna inanmakta dînen bir sakınca
yoktur. Nitekim birçok mütefekkir İslâm âlimleri bunu söylemişlerdir. Fakat buna
inanmakla ruhun bütün mahiyetini bildiklerini elbette ki iddia etmiş
değildirler.
(10) Ruhların cesetlerden
bir müddet evvel yaratılmış olmaları kabul edilmektedir. Buna dair Kur'an-ı
Kerim'de ve hadisi şeriflerde işaretler vardır. Bu yaratılış ta Allah'ın kudreti
ile mümkündür, bunu imkânsız görmeye lüzum yoktur. Melekler de birer kutsal
ruhtur, insanlardan evvel yaratılmışlardır. Bununla beraber onlar da yine
sonradan
yaratılmıştır, hiç birisi
ezelî değildir Ben sizin Rabbiniz değil miyim?. (Araf, 6/172.) Emrinin
ruhlara yönelik olduğu da bir çok müfessirlerce
kabul edilmektedir.
Kısacası bir hadisi şerifte "Allah Teâlâ'nın ruhları cesetlerden iki bin sene
evvel yaratmış olduğu" bildirilmiştir. Bu hadisi şerifi, İmamı Buhari ile İmamı
Müslim, Hazreti Âişe valdemizden vasıta ile nakletmiş ve bu bununla ruhların
bedenlerden önce yaratlımış olduğuna delil getirilmiştir. Diğer bir hadisi
şerifte de "Ben Peygamberlerin yaratılış itibariyle evveliyim" buyurulmuştur. Bu
da Peygamberimizin mübarek ruhunun diğer ruhlardan evvel yaratılmış olduğunu
göstermektedir. Çünkü mübarek bedenlerinin diğer bütün Peygamberlerden sonra
yaratılmış olduğu bilinmektedir, İlâhî ilmin bütün mahlukata teallûku ise
ezelîdir, Allah'ın ilminde gecikme ve öne geçme olamaz. Binaenaleyh bu
öncelikten maksat, ruhen yaradılış itibariyle olan bir öncelikten ibarettir.
Velhâsıl: Ruhların cesetlerden önce yaratılmış olduğuna hemen hemen bütün din
âlimleri inanmaktadırlar. "Ibni Hazm" bu hususta icmanın mevcut olduğunu da
zikretmiştir. Fakat ruhların böyle önce yaratılışı, onların ezelî olmalarını
gerektirmez. Ruhların ezelî olduğuna inanan bir müslüman yoktur.
(11). Ruhülbeyan
tefsirinde denildiği gibi ruhların beş durumu vardır. Birinci durum:
Yokluktur. İnsanın üzerinden uzun bi
nce yaratıldı) kutsî
hadisi bunu göstermektedir. Üçüncü durum: Ruhların cesetlere girmesidir
^J
Ona ruhumdan üfflediğim
zaman...
.iHicr, 15/29) âyeti
kerimesi bunu ifade eder. Dördüncü durum: Ruhların cesetlerden ayrılmasıdır.
Her canlı ölümü tadaı
(Enbiyâ, 21/35) âyeti
celilesi bunu beyan buyurmaktadır. Beşinci durum da: Ruhların tekrar cesetlere
iade edilmesidir.
Biz onu
şimdi ilk haline sokacağız
(Tâhâ, 20/21) âyeti kerimesi de bunu haber vermektedir. Bununla beraber ruhların
mahiyetini vasıflarını her yönüyle bilmek insanlar için nasip olmadığından biz
bu hususu Allah'ın ilmine havale ederiz, İşte mucize Kur'an'da bizlere bunu
tenbih buyurmaktadır.
88. De ki: Andolsun, eğer
insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplanacak olsalar,
elbette onun bir benzerini getiremeyeceklerdir. İsterse, bazıları bazılarına
yardımcı olsun.
88. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'in asla benzerinin getirilmesi mümkün olmayan bir mucize kitap
olduğunu bildirmektedir. Ve insanlığın uyanmasına vesile olacak nice emirleri,
kıssaları, nasihatları içerdiği halde yine bir çok kimselerin bunu kabulden
kaçındıklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resulüm!. Kur'an-ı kerim'in
yüceliğini takdir edemeyen, ona benzetme yapılabileceğini iddia eden kâfirlere
(de ki: Andolsun) Allah Teâlâya yemin ederim ki, (eğer insanlar) bilgili, belâ-gate,
hikmete âşinâ olduklarını bildiğiniz bütün fertleri (ve cinler) sizin
kâhinlerinize, sihirbazlarınıza bazı ğaybî hususları öğretmekle olduklarını
iddia ettiğiniz cin topluluğu (bu Kur'an'ın bir mislini) meydana (getirmek üzere
toplanacak olsalar) birlikte çalışsalar bütün kuvvetlerini sarfetseler (elbette
onun) o Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yönüyle (bir mislini) meydana
(getiremeyeceklerdir) bundan âciz kalacaklardır. (İsterse, bazıları bazılarına
yardımcı olsun) yine buna kadir olamayacaklardır.
89. kutsal varlığım hakkı
için ki, bu Kur'an'da insanlar için her bir misâlden çeşitli şekiller beyan
ettik halbuki, insanların çoğu inkarcılar olarak kaçındılar.
89. (Kutsal varlığım hakkı
için ki, bu Kur'an'da) bu mukaddes semavî kitapta (İnsanlar için) bütün
insanlığın istifadeleri için, düşünüp hakkı kabul edebilmeleri için (her bir
misalden) gariplik ve güzellik itibariyle birer güzel misal mahiyetinde olan
mânadan veya ibretlere, hikmetlere, kıssalara, va'd ve tehdide vesaireye ait her
türlü meselelerden, gerekli mevzulardan (çeşitil şekiller beyan ettik) ruhlar
üzerinde fazla tesir edebilecek usul ve üslup ile takdir ve lebi iğde bulunduk,
(halbuki, insanların çoğu) küfrü tercih eden cahil, dinî hakikatları düşünme ve
onlara akıl erdirmeden mahrum kimseler, (inkarcılar olarak kaçındılar) o kutsal
kitabın ilâhî bir kitab olduğunu inkâra cür'et gösterdiler, onun tebliğlerini
kabulden kaçınıp durdular, karşılarında tecelli eden o hakikat nurundan
yarananalnayıp karanlıklar içinde kaldılar, böyle apaçık bir mucize karşılarında
parlayıp dururken başka hârikalar meydana getirilmesini istemekten geri
durmadılar.
§ Deniliyor ki;
Yahudilerden veya Mekke müşriklerinden bir gurup, Kur'an'ın ilâhî kitab bir
olduğunu inkâr ve onun benzerini vücude oeth'ebileceklerini iddia ettikleri için
onları reddeden bu mübarek âyetler nazil olmuştur.
Evet.. Kur'an-ı Kerim bir
ebedî mucizedir. Şöyle ki:
(1) Kur'an-ı Kerim,
mahiyeti itibariyle ilâhî bir kelâmdır, ezelde, Levh-i Mahfuzda kayıtlıdır.
Geçmişe, geleceğe dair birçok bilgi vermektedir ki, bunları mahlûkatın bizzat
bilmesi mümkün değildir.
(2) Kur'an-ı Kerim,
lafızları itibariyle de muazzam bir mucizedir. Baştan başa ilmî ve hukukî
mes'elelerl, hikmetli mevzuları içerdiği halde hepsini de fevkalâde bir
intizam ile, bir beyan
ahengi ile bir edebî üslûb ile beyan buyurmaktadır.Halbuki, en güçlü edipler de
bu gibi mevzularda bu kadar belagat gösteremezler.
(3) Kur'an'ı Kerim,
mânâları itibariyle de pek büyük bir mucizedir. Çünkü bir nice haki katları,
hikmetlere, ilâhîyata ait meseleleri ve en mükemmel bir medeniyet esaslarını
içermektedir. Halbuki, Resûl-i Ekrem İlim ve marifetten mahrum bir muhitte
yetişmişti. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bir kısım âyetler bilahara keşfedilen
şeylere vaktiyle işarette bulunmuştur. Onun açıklamalarına aykırı bir şey
meydana gelmemiştir.
(4) Mucize Kur'an,
geleceye ait bir takım hadiseleri haber vermiş ve hâdiseler öylece vücude
gelmiştir. Mekke-i Mükerreme'nin fethine, Rumların iranlılara galip geleceğine
dair olan haberler bu cümledendir.
(5) Cenab-ı Hak,
Kur'an'ın okunması ve ezberlenmesi hususunda kolaylık ihsan buyuracağını va'd
etmiş ve bu ilâhî va'di gerçekleşmiştir. Nitekim az bir zaman içinde çocuklar
bile Kur'an'ı güzelce öğrenip okuyabiliyorlar ve her asırda yüzbinlerce Kur'an
haf izi yetişmektedir ve Kur'an-ı Kerim'in okunması, okuyanlara da, dinleyenlere
de mhanî bir zevk vermektedir.
(6) Kur'an'ı Kerim,
bütün insanlığa, dünyada da, ahirette de refah içinde ve mes'ut bir halde
yaşayabilmeleri için en lüzumlu, faideli hükümleri, vazifeleri tebliğ ve teklif
buyurmaktadır. Artık onun ebedî bir mucize olduğu her şekilde görülüp
durmaktadır. Binaenaleyh o ilâhî kitabın bir benzerini meydana getirmeğe
elbetteki, mahlûkat kadir olamaz. Kur'an'ı Kerim'in bu beyanları gerçekleşmiş,
asırlar geçtiği halde onun büyük düşmanları onun bir sûresine bile bir benzetme
yapamamışlardır. 0 kutsal kitabın ebedî bir mucize olduğu bu suretle de tecelli
etmiş bulunmaktadır. Bakara süresindeki (23) üncü âyeti kerimenin izahına ve "muvazzah
ilmi kelâm" isimli esere de bakınız!.
90. Ve dediler ki: Biz sana
imân etmeyiz. Bize yerden bir kaynak fışkırtmadıkça.
90. Bu mübarek
âyetler, Kur'an'ı kerim gibi sonsuz bir muize karşılarında pırıldayıp dururken
inkarcıların altı çeşit plan, başka başka şekilde gösterilmeleri hikmete aykırı
bulunan taleplerin devamını gerektiren mucizeleri istemiş olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Kureyiş müşriklerinden ileri gelen bir topluluk,
güneşin batışını müteakip Kabe yanında toplanmışlar, Resûl-i Ekrem'i de
yanlarına davet etmişler, Peygamber Efendimiz de onların imana gelmelerini çok
arzu buyurduğu için bu ümit ile yanlarını gelmişti. Hazreti Peygamber'in
kendilerini İslâmiyete davet etmesiyle aralarına tefrika düşmüş olduğunu ve
kendi putlarına hakarette bulunduğunu söylediler. Meydanda Kur'an'ı Kerim gibi,
ayın yarılması gibi, peygamberin parmaklarından suların akması gibi mucizeler
görülmekte olduğu halde bunları dikkate almadılar, ayrıca altı çeşit mucize
talebine cür'et gösterdiler. (Ve) birinci mucize olmak üzere (dediler ki: Biz
sana imân etmeyiz) senin hakikaten bir Peygamber olduğunu tasdik eylemeyiz (bize
yerden) Mekke sahasından (suyu çok bir çeşme akıtıncaya kadar) böyle bir mucize
gösterir isen o zaman bir Peygamber olduğuna inanırız.
91. Veya senin için
hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe olsun da aralarında ırmakları şarıl —
şarıl akıtasın.
91. O münkirler ikinci
nevî mucize talebinde bulunarak dediler ki: (veya senin için hurmalıklardan ve
üzümlüklerden) bunlara ait ağaçları kapsayan (bir bahçe) bir bostan (olsun da
arlarında ırmakları) bir kuvvet ile devamlı olarak (şırıl şarıl akıtasın) öyle
kuvvetli su akıntılarını meydana getiresin, o zaman iman ederiz.
92. Veya göğü iddia
ettiğin gibi üzerimize parça-parça düşüresin veya Allah'ı ve melekleri aşikâre
olarak karşımıza getiresin.
92. Üçüncü nevi bir mucize
olmak üzere de dediler ki: (Veya göğü iddia ettiğin gibî) bizi kendisiyle
korkuttuğun gibi (üzerimize parça parça düşüresin) o parçaların düşürüldüğünü
görelim, o zaman sana inanırız. Ve dördüncü nevi bir mucize talebiyle de dediler
ki: (Veya Allah'ı ve melekleri aşikâre olarak karşımıza getiresin) veya
onları bir kefil olarak
getirmiş olasın ki, onlar senin iddianın doğruluğuna şahitlikte bulunsunlar, biz
de onlara bakalım, bizce gizli bir şey kalmamış olsun.
93. Veyahut senin için
altından bir ev olmalı veya göğe derece -derece yükselesin ve senin yükselmene
de asla inanmayız, ta ki, üzerimize kendisini okuyacağımız bir kitap indiresin.
De ki: Rabbimi tenzih ederim ben bir beşer olan elçiden başka bir şey değilim.
93. (Ve) beşinci çeşit
mucize olmak üzere de dediler ki: (Yahut senin için) sana mahsus olarak (aItundan)
güzelliği, süsü tam, yaldızlı bir şeyden (bir ev olmalı) biz onu görmeliyiz ki,
senin iddianı kabul edelim. (Ve) altıncı nevi mucize olmak üzere de dediler ki:
(ya göğe derece derece yükselesin ve) maamafih (senin) böyle (yükselmene de asla
inanmayız) böyle yalnız yükselmenden dolayı, seni tasdik etmeyiz (ta ki,
üzerimize) o gökten (kendisini okuyacağımız bir kitap indiresin) ki, o kitap,
seni tasdik eder ve sana uymamızı emreder bulunsun. 0 zaman biz de seni tasdik
ederiz. Bu inkarcıların böyle sınır tanımaz ve hükmedercesine isteklerine karşı
Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Rasûlüne hitaben buyurdu ki: Habibiml. (De ki,) yani:
0 şaşılacak durumda olan, hakikatları kabulden kaçınan topluluğa söyle ki: Ben
(Rabbimi tenzih ederim) kudret ve büyüklük ona mahsustur, ilâhî varlığı gidip
gelmek gibi mahlûklarına ait hallerden, hareketlerden uzaktır, hikmet ve faydaya
uygun olmayan şeyleri meydana getirmekten ilâhî şanı yücedir. (Ben) isem (bir
beşer olan elçîden başka bir şey değilim) ben insan için yapabilmesi takdir
edilen şeyleri yapabilirim, bunun üstünde bir şey yapmaya bizzat kadir değilim.
Ben melek değilim ki, kendi kendime semaya yükseleyim, ve Cenabı Hak dilemedikçe
ben kendi kendime mucizeler vücude getiremem. Ben de diğer Peygamberler gibi
kavmimin hâline uygun olan bir kısım mucizeleri Hak Teâlâ'nın takdiriyle
göstermeye muvaffak olurum. Yoksa öyle rastgele istenilen, hikmet ve menfaata
aykırı bulunan mucizeleri göstermeye kadir olamam. Maamafih bu inkarcılar öyle
bir mahiyettedirler ki: O istedikleri mucizeler meydana gelse de yine
inkârlarında devam ederler, bunları sihirle, gerçek dışı gösterişlerle yorumlar
dururlar. Bir insanın kendilerine bir Peygamber olarak gönderildiğini yine
tasdik etmezler.
94. insanları kendilerine
hidayet geldiği vakit imân etmelerinden alıkoyan şey; başka bir şey değil,
onların Allah bir insanı mı elçi olarak gönderdi demeleri olmuştur.
94. Bu mübarek
âyletler, inkarcıların başka bir şüphelerini beyan ile onlara verilcek cevabı
zikretmektedir. Ve Cenab-ı Hak'kın Hz. Muhammed'in Peygamberliğine şahitlik
ettiğini ve kullarının durum ve tavırlarını görüp bildiğini ihtar ile Resûl-i
Ekrem hakkında bir teselliyi, inkarcılar hakkında da bir tehdidi içermektedir.
Şöyle ki: (insanları) Kureyş müşrikleri gibi inkarcı kimseleri (kendilerine
hidayet geldiği vakit) yani: bir irşat vesilesi, bir hidayet rehberi olan ilâhî
vahiy bir kesin delil olan Kur'an'ı Kerim, öyle imanı gerektiren bir mucize
gösterildiği zaman onları (İmân etmelerinden alıkoyan şey) bâtıl düşünce (başka
değil, onların Allah bir insanı mı elçi olarak) bizlere (gönderdi demeleri
olmuştur.) onlar öyle bir itikatda bulunmuşlardır ki, eğer insanlara Allah
tarafından bir Peygamber gönderilecek olsa idi o Peygamberin insan değil, melek
olması, gerekirdi.
95. De ki: Eğer yeryüzünde
yerleşmişler olarak gezip dolaşan melekler olsa idi elbette onlara gökten
Peygamber olarak bir melek indirirdik.
95. Allah Teâlâ da o
yanlış düşünenlere cevap olmak üzere Yüce Peygamberine hitaben buyuruyor ki,
Resulüm!. Onlara (de ki: Eğer yeryüzünde yerleşmişler olarak) yani: Yeryüzünü
vatan edinerek (gezip dolaşan melekler olsa idi elbette onlara) defalarca
(gökten elçi olarak bir melek indirirdik) onlara vazifelerini telkin edip,
kendileri için hak yolu gösterip dururlardı, İnsan cinsini irşat edecek zatın o
cinsten olması hikmet gereğidir. Böyle bir maksadı temin etmek ve kolaylaştırmak
için en münasip çare budur. Binaenaleyh yeryüzünde sürekli olarak melekler
değil, insanlar yaşadıkları için onlara gönderilen Peygamberin de bir mübarek,
seçkin insan olması, bir hikmet gereğidir, bir ilâhî lütuf eseridir.
96. De ki: Allah Teâlâ
benimle sizin aranızda şahit olarak kâfidir. Şüphe yok ki, o, kullarından
haberdardır, "onları hakkıyla- görücü bulunmaktadır.
96. Ve Resulüm!. 0
inkarcılar şunu da (de ki: Allah Teâlâj kudretiyle, ilmiyle, hikmetiyle her şeyi
kuşatan o Yüce Mâbud (benimle sizin aranızda şahit olarak kâfidir)
onun bir resûli olduğuma,
üzerime düşen peygamberlik vazifesini yerine getirmeye çalıştığıma, sizin de
bana karşı nasıl inkarcı bir vaziyet aldığınıza o Yüce Yaratıcı şahittir, onun
yardımıyla göstermeye muvaffak olduğum mucizeler, benim bir Peygamber olduğuma
şahitlik etmektedir. Artık elçinin bir melek olması hakkındaki bir iddia,
fesatçı bir zorbalıktan, bir cehalet eserinden başka bir şey değildir, öyle bir
iddiaya iltifat olunamaz. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (kullarından
haberdardır) onların görünen hallerini de, gizli emellerini de bilmektedir ve
onları hakkıyla (görücü bulunmaktadır) onların nasıl bir harekette, bir
inatlaşmada, inkarcı bir vaziyette bulunduklarını tamamen görüp bilmektedir.
Hiçbir şey, o Yüce Yaratıcıya karşı gizli kalamaz. Binaeenaleyh Cenab'ı Hak,
Resûl-i Ekreminin hak yolundaki kutsal mesâisini de tamamen bilmektedir,
elbetteki onu bu mesaisinin mükâfatına kavuşturacaktır. Bu, Resûlullah hakkında
bir teselli ve bir müjde demektir. Ve o âlim yaratıcı, o inkarcıların da o bâtıl
iddialarını, sırf kıskançlık sebebiyle ve liderlik sevdasıyla ileri sürdükleri
temennilerini ve kötü iradeleri yüzünden hidayete kavuşamadıklarını da tamamen
bilmektedir. Elbette ki, onlar da bu kötü hareketlerinin cezasını göreceklerdir.
Bu da onların haklarında büyük bir tehdit mahiyetindedir.
97. Ve Allah kime hidayet
ederse işte hidayete eren o'dur ve kimi saptırırsa artık onlar için Allah'tan
başka asla yardımcılar bulamazsın ve onları kıyamet gününde körler, dilsizler,
ve sağırlar olarak yüzleri üzerine hasrederiz. Onların varacakları yer,
cehennemdir. Her ne zaman alev azalırsa onlar için cehennem ateşini arttırırız.
97. Bu mübarek
âyetler, insanların sırf küfrlerinin ve kıyameti inkârlarının bir cezası olmak
üzere hidayetten mahrum kaldıklarını ve böyle sapıklığa düşenlerin ne fecî
şekilde cehenneme sevkedileceklerini ihtar etmektedir. Haşri ve neşri inkâr
edenlere karşı gökleri ve yeri yaratan bir Yüce Yaratıcının insanları da tekrar
yaratmaya kadir olduğunu göstermektedir. Ve bolca sulara, hazinelere sahip olmak
isteyen inkarcıların ne kadar cimri bir yaratılışta bulunduklarına işaret
buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ hidayet sahiplerini de, sapıklar! da bilir
(Ve Allah) Teâlâ kullarından (kime hidayet ederse) kimin kalbinde hakka yönelme
kabiliyetini yaratırsa (işte hidayete eren odur) onu artık kimse saptıramaz (ve)
Cenab-ı Hak (kimi saptırırsa) kimin hakkında sapıklığı yaratırsa, yani: 0
inatçı, inkarcı, lüzumsuz yere mucize isteğinde bulunan kimseleri ve
benzerlerini de kendilerinin kötü iradelerinden dolayı sapıklığa düşürürse
(artık onlar için) öyle kötü irade ve bozuk inanç sahipleri için (O'ndan gayrı)
Cenab'ı Allah'tan başka (asla yardımcılar bulamazsın) ki, onları Hak yola
sevkedebilsin veya azaptan kurtararak bir kurtuluş yoluna erdirsin. (ve onları
kıyamet gününde körler, dilsizler, ve sağırlar olarak yüzleri üzerine
hasrederiz) Öyle ki: Onlar dünyaya fazlasiyle bağlı oldukları için yerlere
yüzleri sürülerek mahşere sevkedileceklerdir. Artık gözleri kendilerine zevk
verecek bir şey göremiyecektir. Dilleri kendi lehlerinde söyliyecek bir söz
bulamayacaktır. Kulakları da kendilerini sevindirecek, hoşlarına gidecek bir söz
işitemiyecektir. Onlar dünyada iken Hakkın âyetlerini, ibret verici kudret
eserlerini görmek istememişler, kelime-i tevhit gibi hak bir söz söylememişler
ve hak sözleri dinleyip kabul eylememiş oldukları için ahirette öyle korkunç bir
vaziyette bulunacaklardır. Evet.. (Onların varacakları) ahirette (cehennemdir)
orada azap göreceklerdir. (Her ne zaman alev azalırsa) parıltısı sükûnet bulursa
(onlar için) tekrar (chennem ateşini arttırırız.) Yani: Onların derilerini,
etlerini ateş yiyip de alevi azalınca o derileri, etleri tekrar tekrar iade
ederek cehennem ateşini yine parlar durur bir halde devam ettiririz. Onlar da
dünyada iken inkâr etmiş oldukları iadenin mümkün olduğunu görmüş, o
inkârlarının cezasına kavuşmuş bulunurlar.
§ Bu ayeti kerime de
evvelâ: "Allah kime hidayet ederse" denilip de sonra "hasrederiz" denilmesi,
gaib üçüncü şahıs kipinden birinci şahıs kipine geçiş demektir. Bundaki belagat
nüktesi ve hikmet ise haşr işinin mükemmel ve son derece şiddetli olacağına
işarettir.
98. Bu onların
cezasıdır. Çünkü onlar bizim âyetlerimizi inkâr ettiler ve dediler ki: Biz bir
takım kemikler ve kokuşmuş toprak olduktan sonra mı, biz mi yeni bir yaratılışla
diriltileceğiz?.
98. Evet... (Bu) şiddetli
azap (onların cezasıdır) lâyık oldukları cezadır. (Çünkü onlar bizim
âyetlerimizi inkâr ettiler) Kur'an'ın beyanlarını kabul etmediler, hasrın ve
nesrin vuku bulacağı hakkındaki aklî ve naklî delillere iltifatda bulunmadılar,
küfürlerinde devam edip durdular (ve dediler ki: Biz kemikler ve parçalanmış)
topraklara karışmış (nesneler olduğumuz vakit mî?) yeni bir hayata
kavuşacağız? Ha (biz mi) o zaman (yeni bir yaratılmış olarak diriltileceğiz.) Bu
ne kadar uzak bir ihtimal!. İşte o
kâfirler, Allah'ın
kudretini hiç düşünmeyerek böyle bir inkârda bulunmuşlar ve dirilmeyi imkânsız
görmüşlerdir.
99. Onlar görmediler mi ki,
gökleri ve yeri yaratmış olan Allah Teâlâ elbette ki, onların benzerini
yaratmaya da kadirdir ve onlar için bir ecel de tâyin etmiştir ki, onda bir
şüphe yoktur. Böyle iken zalimler, ancak küfürde İsrar eder durur, başkasından
kaçınmış bulunurlar.
99. (Onlar) o inkarcılar
(görmediler mi) hiç düşünmediler mi, bir takım açık delillere bakıp da kıyametin
vukuunu bir basiret gözü ile görüp anlayamadılar mı ki?. (Gökleri ve yeri
yaratmış olan Allah Teâlâ elbetteki, onların benzerini yaratmaya da kadirdir.)
Yani: Şüphe yok ki, Yüce Yaratıcının kudreti onları ikinci defa olarak da
tamamen dünyada oldukları gibi vücude getirmeğe fazlasiyle kâfidir. Diğer bir
yoruma göre de Allah Teâlâ kadirdir ki, onlar gibi diğer bir insan silsilesi
meydana getirir de bunlar, Cenab-ı Hak'ki birler, onun kudretinin, hikmetinin
mükemmelliğini kabul eyler, öyle bozuk şüphelerde bulunmayıp haşır ve nesrin
vukuuna inanırlar. (Ve) o Yüce Yaratıcı (onlar için) insanlar için, onların
hayat süreleri ve kıyamete sevkedilmeleri için (bir ecel de) bir belirli müddet
de (tâyin etmiştir ki, onda bir şüphe yoktur) öyle insanların geçici bir zaman
yaşayıp sonra öleceklerinde ve kıyamet vukuunda şek ve şüpheye mahal bulunamaz.
Bu (böyle iken zalimler) öyle inkarcılar (ancak küfrde İsrar eder durur) lar,
ondan ayrılmazlar. Fakat (başkasından çekinmiş bulunurlar) bir çok açık deliller
var iken onlara bakmazlar, onları düşünmeden kaçınırlar, öyle inatçı bir inkâr
içinde yaşar dururlar.
100. De ki: Eğer siz
Pabbimin rahmet hazinelerine sahip olacak olsaydınız, yine harcamak korkusuyla
kıstıkça kısardınız ve insan pek cimri olmuştur.
100. Resulüm!. O inatçı
ve inkarcı şahıslara (de ki: Eğer siz) başkaları değil (rabbimin rahmet
hazinelerine sahip olacak olsa idiniz) birçok rızk kaynaklarına ve diğer
nimetlere sahip bulunsa idiniz, siz (yine harcamak korkusuyla) infak edilirse
elde bir şey kalmaz, fakirlik ve ihtiyaç yüz gösterir endişesiyle (elbette
kıstıkça kısardınız) onlardan cüz'i bir miktarını olsun yine muhtaçlara vesair
hayır işlerine sarfetmekten kaçınırdınız, Öyle son derece bir tamahkârlık,
cimrilik gösteriridiniz. Artık siz bu kabiliyette olduğunuz halde mi ülkenizde
kaynakların dolup taşmasını, servet ve zenginliğin artmasını, hayat
standardınızın yükselmesini istiyorsunuz?. Sizlerde o tamahkârlık, o alçaklık
var iken bütün rahmet hazinelerine sahip olsanız yine cimriliğinize nihayet
vermezsiniz. (Ve insan) yaratılış itibariyle (pek cimri olmuştur) insan nevinde
bu cimrilki vardır. Çünkü insanlar muhtaç bir halde yaratıldığından elde
edindikleri şeyleri ihtiyaç korkusuyla saklamaya yaratılış itibariyle
meyyaldirler. Bazı insanlar bir kısım mallarını infak etseler de sırf Allah
rızası için olmayıp sadece bir şöhret için olduğundan bu da maddî bir menfaat
karşılığında Dulunmuş olacağından bir infak sayılmaz, yine cimrilikten ibaret
bulunmuş olur. aslında sırf Allah rızası için infak eden zatlar da vardır, fakat
bunlar azınlıkta kaldıkları .çin yok hükmündedirler, itibar, çoğunluğadır.
Bununla beraber bu insandan maksat, Dir görüşe göre de Resûl-i Ekreme müracaat
edip ülkelerinde suların fışkırmasını, hazinelerin meydana gelmesini teklif
etmiş olan inkarcılardan ibarettir. Bunlar, Resûl-i Ikrem'den öyle bir kısım
mucizeler göstermesini istiyorlardı halbuki, o mucizeler gösterilse de yine
hidayete kabiliyetleri olmayanlar inkârlarında devam edeceklerdi. Nitekim
Hazreti Musa'nın vediğer Peygamberlerin gösterdikleri mucizelere karşı da birçok
inkarcılar inkârlarında devam edip nihayet lâyık oldukları felâketlere
kavuşmuşlardı. İşte Kur'an'ı Kerim bu hususa da işaret etmektedir.
101. And olsun ki, Biz
Musa'ya açık-açık dokuz âyet verdik. İşte İsrail oğullarına sor. Mûsâ onlara
geldiği zaman ona Firavn dedi ki: Ey Musa!. Şüphesiz ki ben seni elbette
büyülenmiş zannetmekteyim.
101. Bu mübarek âyetler,
Musa Aleyhisselâm'ın da birçok mucizeler göstermeye muvaffak olduğunu buna
rağmen yine Firavun gib inkarcıların küfürlerinde, düşmanlıklarında İsrar edip
durmuş olduklarını bildirmektedir. Gösterilen mucizelere rağmen Hazreti Musa'yı
ve ona tâbi olanları yurtlarından çıkarıp atmak isteyen Firavun'un helake
uğradığını, İsrail oğullarının ise öyle bir düşmandan kurtulup yurtlarında
kalmalarına müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Resûl-i Ekrem'e
karşı cephe alanların da Firavn gibi helak olup gideceklerine işaret
olunmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resulüm!. (And olsun ki) muhakkak bir gerçektir ki
(biz Musa'ya açık açık dokuz âyet verdik) onun peygamberliğine ve tebliğ
ettiği hükümlerin doğruluğuna işaret ve şahitlik eden pek açık dokuz mucize
meydana getirdik. (İşte İsrail
oğullarına sor) onlar da
bunu bilip itiraf ederler. Artık Son Peygamber in de birçok mucizeler göstermeye
muvaffak olabileceği nasıl olur da imkânsız görülebilir? Fakat sapıklar o
mucizeleri görünce de yine hakkı kabul etmezler. İşte Firavn açık bir misâl,
(onlara) İsrail oğullarına vaktiyle Musa Aleyhisselâm bir Peygamber olarak
(geldiği zaman ona) o muhterem Peygamber'e öyle mucizeler gösterdiği halde
(Firavn) Mısır hükümdarı, mel'ûn herif, inatçı ve inkarcı bir vaziyet alarak
(dedi ki: Ey Musa!. Şüphe yok ki, ben seni elbette büyülenmiş zannetmekteyim)
sen sihre uğramış, aklını zayetmişsin, senin gösterdiğin bu mucizeler birer
sihir eserinden başka bir şey değildir.
102. Dedi ki: Andolsun, sen
bilirsin ki, bunları indirmedi, ancak göklerin ve yerin Rabbi birer ibret olmak
üzere indirdi. Ve muhakkak ki, Ey Firavun!. Ben seni elbette helak olmuş
sanıyorum.
102. Musa Aleyhisselâm
da o inkarcı hükümdara karşı büyük bir yiğitlik gösterek (dedi ki: Andolsun)
yemin ederim, Ey Firavun!. (Sen bilirsin ki) güzelce bakıp düşününce anlarsın
ki, bu mucizeler birer sihir eseri değildir. (Bunları) bu âyetleri, bu
mucizeleri (indirmedi) varlık alanına getirmedi (ancak göklerin ve yerin Rabbi,
birer işaret) benim risalet iddiamda doğru olduğumu açıklayan birer alâmet
(olmak üzere indirdi) bunları görüp durmaktasın. Fakat sırf inat ve kibir
sebebiyle inkâra devam ediyorsun, (ve muhavkkak ki, ey Firavn! Ben seni elbette
helak olmuş sanıyorum) veyahut ben seni lanete uğramış, kovulmuş, hayırdan
alıkonmuş, aklı bozuk bir halde görüyorum. Çünkü Cenab-ı Hak'kın varlığı ,
birliği nice mucizeleri meydana getirmeğe kadir olduğu açıktır. Bütün bu kâinat,
onun büyüklük ve kudretine birer açık delildir. Böyle olduğu halde bunun aksini
iddia etmek, en büyük bir cehalet ve sapıklık eseri değil de nedir?.
§ Musa Aleyhisselâm, birçok
mucize göstermişti. Bu âyeti kerime bunlardan pek açık dokuzuna işaret
buyurmaktadır. Bunların nelerden ibaret olduğuna dair çeşitli izahlar vardır.
Kaz-ii Beyzavînin beyanına göre bunlar (I) Ejderha kesilen asadır. (2) Güneş
gibi parlayan yedi beyzadır. (3) Etrafa yayılan çekirgelerdir. (4) Halka
musallat olan bitlerdir. (5) Kurbağalardır. (6) Meydana gelen kanlardır. (7)
Taşların yarılıp aralarından fışkıran sulardır. C81 Denizin yarılıp yolların
vücude gelmesidir. (9) İsrail oğullarının üzerine Tur dağının kalkıp düşecek bir
vaziyet almasıdır.
103. Bunun üzerine Firavn
-onları o yerden sürüp çıkarmak istedi. Artık biz de onu ve kendisiyle beraber
olanları toptan boğduk.
103. Hazreti Musa'nın
böyle karşılıkta bulunup Firavun'u susturması üzerine o mel'ûn hükümdar (onları)
Musa Aleyhisselâm ile ona İman edenleri (o yerden) o Mısır havalisinden (sürüp
çıkarmak istedi) onları küçümseyerek zahmet vermeğe niyetlendi. (Artık biz de
onu) o Firavun'u (ve kendisiyle beraber olanları) diğer dinsiz Mısır ahalisini,
askerlerini (topdan boğduk) hepsini de birden lâyık oldukları azaba kavuşturduk.
İşte bu dünyada Allah'ın
kanunu böyle cereyan etmektedir. Hârikaları gören, nimetlere kavuşan kimseler,
bunların kadrini bilmezlerse, bunları inkâra cür'et gösterirlerse nihayet
başlarına böyle bir felâket gelir, hepsi de mahvolur gider. Bu husustaki Kur'ânî
açıklamalar, Resûl-i Ekrem efendimiz hakkında da bir teselliyi, bir müjdeyi
içermektedir ki, ona karşı düşmanlıkta bulunanların da âkibetleri öyle bir
felâkete uğramaktan ibaret olacaktır, İslâm dini ise Allah'ın yardımı sayesinde
etrafa yayılıp duracaktır.
104. Ve ondan sonra İsrail
oğullarına dedi ki: O yerde oturun, sonra ahiret vadi gelince sizleri dürülüp
toplanılmış bir halde -mahşere- getireceğiz.
104. (Ve ondan sonra)
Firavn ile kendisine tâbi olanların öyle boğulup Allah'ın kahrına uğramalarının
ardından (İsrail oğullarına dedik ki) yani: Peygamberleri vasıtasiyle vahyen
onlara bildirdik ki: Siz artık (o yerde) o sizi çıkarmak istedikleri Mısır'da,
havalisinde (oturun) Takdir edilen vakte kadar orada yaşayın (sonra) öyle
yaşayıp olduğunuzu, topraklara defnedildiğinizi müteakip (ahiret vaadi gelince)
va'dedilen kıyamet kopunca (sizleri) bütün insanları, müminleri de, kâfirleri de
(dürülüp toplanılmış bir halde) toplu olarak mahşere (getireceğiz) aralarında
hükmedeceğiz. Mutlu olanları mutsuz olanlardan ayıracağız. Artık bu akibeti
düşününüz, ona göre daha dünyada iken hareketlerinizi güzelce tanzim etmeye
çalışınız. Bütün bu ilâhî açıklamalar, birer hakikattir, birer uyanma vesiledir.
105. Ve onu hak ile
indirdik ve o da hak ile indi ve seni de ancak bir müjdeleyici ve bir uyarıcı
olarak gönderdik.
105. Bu mübarek
âyetler, Kur'an'ı Kerim'in hakkı ortaya koymak için indirilmiş olduğunu, Resûl-i
Ekrem'in de Peygamberlik görevini bildiriyor. Kur'an-ı Kerim'in ne gibi
hikmetten dolayı peyderpey şekilde indirilmiş olduğuna, ona imân edenlerin kendi
menfaatlerine, İmân etmiyenlerin de kendi zararlarına olarak hareket etmiş
bulunacaklarına işaret buyuruyor. İlim ve irfan sahiplerinin ise okunan Kur'an'ı
Kerim'e karşı ne kadar büyük bir sevgi ve saygı göstererek şükür secdesine
kapanacaklarını Hak Teâlâyı takdis ve tenzih ederek büyük bir zevk ve korku ile
ağlayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onu) o Kur'an-ı Kerim'i (hak
ile indirdik) yani: Sabit manalara sahip, fayda ve hikmete uygun, birçok
hükümleri toplayıcı olarak Levh-i Mahfuz'dan son peygambere indirdik (ve o da
hak ile indi) değişme ve başkalaşmaya uğramaksızın, her türlü felâketlerden
korunmuş olarak inmiş oldu. Artık ona değişme ve başkalaşma gibi bir eksiklik
arız olmayacaktır. (Ve) Resulüm Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (seni de ancak)
itaatkâr olanlar için sevab ile (bir müjdeleyici ve) âsi olanlar için de ilâhî
azap ile bir (uyarıcı olarak gönderdik) yoksa onların her istedikleri mucizeleri
meydana getirmek için göndermedik. Eğer tebliğ ettiğin ilâhî dini kabul
ederlerse kendi selâmetlerini, faidelerini temin etmiş olurlar, kabul etmezlerse
zararı kendilerine aittir. Onların o hareketlerinden sen mes'ul olmazsın.
106. Ve onu Kur'an
olarak vakit vakit -müneccemen- indirdik, onu insanlara teenni ile -dura dura-
okuyasın diye. Ve onu birbiri ardınca- müteferrik sürette- indirmiş olduk.
106. (Ve onu Kur'an
olarak) ayrıntılı bir ilâhî kitab olmak üzere (vakit vakit) peyderpey, yani:
Ayet âyet, sûre sûre olarak yirmi sene kadar bir müddet içinde (indirdik) hepsi
birden indirilmiş olmadı. Ta ki, (onu insanlara teenni İle) dura dura (okuyasın)
onları insanların anlamaları, ezberlemeleri kolayca olsun. (Ve onu birbiri
ardınca) hikmet ve menfaatin gereğine göre ve bir takım olayların aralıklarla
meydana çıkması üzerine peyderpey bir surette (indirmiş olduk) bu suretle o
ilâhî kitab, o ilâhî kanun tamamen tebliğ edilerek kararlaşmış bulundu.
107. De ki, İmân
edin veya imân etmeyin. Şüphe yok ki, bundan evvel kendilerine bilgi verilmiş
olanlar, kendilerine karşı o (Kur'an) okununca derhal yüz üstü secdeye
kapanırlar.
107. Yüce Resulüm!. O
inkarcılara (de ki: İman edin veya etmeyin) o Kur'an'ın ilâhî bir kitab olduğunu
ister tasdik edin ve ister etmeyin sizin imanınız onun kıymetini arttırmaz,
inkâr etmeniz de onun değerini azaltmaz, imanınızın faidesi size aittir,
imansızlığınızın zararı da kendi nefsinize aittir, siz cahil olduğunuzdan
Kur'an'ın değerini, yüceliğini takdir edemiyorsunuz (şüphe yok ki, bundan evvel)
Kur'an'ın inişinden önce (kendilerine bilgi verilmiş olanlar) daha önceki
kitapları okumuş, vahyin hakikatini anlamış, peygamberlik alâmetlerini,
işaretlerini öğrenmiş olan bir kısım bilgin zatlar ise Hazreti Muhammed'in
vasıflarını önceki kitaplarda okumuş, onun son peygamber olduğunu idrâk etmiş
oldukları için Kur'an'ı Kerim'in âyetleri (kendilerine karşı okununca) manevî
bir zevke ulaşırlar. Cenab-ı Hak'kın emirlerine saygı göstermek için ve öyle bir
mukaddes kitabı insanlığa ihsan buyurduğundan dolayı o kerem sahibi mabuda
şükretmek için (derhal yüz üstüne secdeye) yüzleri üzerine yerlere (kapanırlar)
derhal bu kulluk vazifesini, bu şükür görevini yerine getirmiş olurlar. Abdullah
Bin Selâm, Zeyd Bin Amr, Vereka Bin Nevfel gibi zatlar bu cümledendir. Bu âyeti
kerime, secde âyetlerinin dördüncüsüdür, bunu okuyunca secde etmelidir.
108. Ve derler ki:
Rabbimizi takdis ve tenzih ederiz. Rabbimizin vadi hakikaten yerine getirilir.
108. (Ve) öyle akıllı,
düşünen mümin zatlar, secde ederken (derler ki: Rabbimizi takdis ve tenzîh
ederiz) onun ilâhî şanı, her yönüyle mukaddestir, o kerem sahibi olan rabbimiz,
kâfirlerin yalanlamasından uzaktır. Ve derler ki; (Rabbimizin vadi hakikaten
yerine getirilir) önceki kitaplarda dünyayı teşrif edeceğini haber vermiş olduğu
son peygamberi varlık alanına getirdi, ona ihsan buyuracağını bildirmiş olduğu
Kur'an'ı Kerim'i indirerek insanlık âlemini en kutsal bir hidayet rehberine
kavuşturdu.
109. Ve ağlıyarak çeneleri
üstüne kapanırlar ve -Kur'an- onların saygısını arttırır.
109. (Ve) o mübarek âlim,
zatlar, Kur'an'ı Kerim'in kendilerine verdiği bir manevî zevk ile, Allah'ın
kudretini, kutsiyetini düşünmekten meydana gelen, mhanî bir korku ve huşu ile
(ağlayarak çeneleri üstüne) yerlere (kapanırlar) saygı göstermeye koşarlar (ve)
Kur'an'ı Kerim, (onların saygısını arttırır) gönüllerinin yufkalığını ve
Allah'ın büyüklüğünü düşünmekten dolayı meydana gelen korku ve saygılarının
artmasına vesile olur. İşte İslâm dininin, Kur'an'ı Kerim'in yüceliğini böyle
takdir eden ve yücelten zatlar daima mevcut bulunacaklardır. Bu yüceliği takdir
edemiyenler varsın zarar ve ziyanda yaşasınlar, insanlığın İslâmiyet gibi hakikî
bir dine kavuşan aydın, düşünen bir tabakası, daima Kur'an'ı kerim'i yüceltecek,
Cenab'ı Hakkın kutsî âyetleriyle mübarek isimleriyle kalplerini aydınlatacak,
lisanlarını süsleyip duracaklardır.
110. De ki: Allah diye
dua edin, rahman diye dua edin, hangisiyle dua etseniz nihayet en güzel isimler
o'na mahsustur ve namazında sesini pek ziyade kaldırma, ve onu büsbütün de kısma
ve bunun arasında bir yol tut..
110. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâya mukaddes isimlerinden herhangi biriyle dua edilmesinin cevazını
bildirdiyor. Yüce Allah'ı zikretmenin ve Yüce zatına hürmette bulunmanın en
kutsal bir şeklini tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. Bir olmakla
nitelenen Allah Teâlâ'nın en güzel, mübarek isimleri olduğunu bilmeyenlere Cde
ki: Allah diye dua edin, rahman diye dua edin) o Yüce Mâbud'u hangi kutsal bir
ismiyle zikrederseniz ediniz, yine yalnız onu zikretmiş olursunuz. Evet.,
mübarek isimlerin (hangisine dua etseniz) zilerde bulunsanız makbuldür, güzel
bir ibadettir, Allah katında sevaba vesiledir. Şüphe yok ki, (nihayet en güzel
isimler o'na) Allah Teâlâ'ya (mahsustur) işte Allah ismi de pek güzeldir,
isimlerin en yücesidir. Aynı şekilde Rahman ismi de pek güzeldir, o Yüce
Yaratıcının kâinatı kuşatan rahmet ve lütfunu göstermektedir.
§ Bu ilâhî beyan, bir takım
müşriklerin iddialarını reddetmektedir. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem efendimiz bir
gece secde ederken Ya Allah, ya rahman demişti. Ebu Cehl gibi
bazı müşrikler bunu
duymuşlar, rahmanî da başka bir ilâh sanmışlar, "Muhammed -aleyhisselâm- bizi
iki ilâha ibadetten nehyettiği halde kendisi Allah ile beraber rahman diye diğer
bir ilâha da dua ediyor" demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil
olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: Evet.. Allah Teâlâ birdir. Ortak ve benzerden
uzaktır. Rahman ise onun
mübarek isimlerinden biridir, isimlerin çokluğu ise isimlendirilen varlığın
çokluğunu icab etmez, Cenab-ı Allah, o en güzel isimlerinin herhangi biriyle
zikredilebilir. (Ve) Hak Teâlâ hazretleri, muhterem Resulüne şunu da emretmiştir
ki: namazında sesini pek ziyade kaldırma) pek yüksek bir ses ile
Kur'an okuma, çünkü bazı
kâfirler bunu işiterek kötü münasebetsizlikte bulunabilirler. (Ve) mamafih onu)
sesini namazda Kur'an okurken (büsbütün kısma) senin ve sana uyan cemaatin
işitemiyeceği derecede de gizlice okuma, (ve bunun) öyel fazla sesli okuma le
fazlaca sessiz okuma (arasında bir
yol tut) orta bir usul
takip et. çünkü işlerin "layırlısı, orta derecede olanıdır.
§ Bir yoruma göre bu âyeti
kerime, namazların hepsini de sesli Kur'an okuyarak almaktan ve hepsini de gizli
sesle okuyarak kılmaktan men etmektedir. Bunların İrasında takibedilecek yol ise
öğle ve ikindiden ibaret olan gündüz namazlarının sessiz olarak ve sabah, akşam,
yatsı vakitlerindeki gece namazlarının da sesli olarak Kur'an okunmak suretiyle
kılınmasıdır.
Bazı zatlara göre de bu
âyetteki salâttan maksat, duadır. Bu takdirde emir idilmiş oluyor ki: Cenab-ı
Hak'ka dua ve niyazda bulunurken ne öyle adaba aykırı gö-ülecek şekilde bağıra
çağıra dua et, ne de kendinin bile duymayacağın bir tarzda, bir .ükût ile duada
bulun, ikisi arası bir şekilde tam bir hürmet ve saygı ile duaya devam eyle.
111. Ve de ki: Hamd o
Allah Teâlâ'ya mahsustur ki, bir çocuk edinmedi ve onun için mülkte bir ortak da
yoktur ve onun için acizlikten ötürü bir dosta -ihtiyaç- da
yokturve o'na tam bir
hürmetle hürmette bulun.
111. (Ve) Ey Yüce Resul!.
Kerem sahibi yaratıcına hamd ve senada ve kullukta bulunacağın zaman (de ki:
Hamd o Allah Teâlâ'ya mahsustur ki) kendisi için haşa (bir çocuk edinmedi) öyle
Yahudilerin, Hıristiyanların ve Beni Melih denilen bir kısım müşrik kabilelerin
iddiaları bâtıldır. Hiç kimse, Cenab-ı Hak'kın çocuğu olamaz. Allah Teâlâ çocuğa
ihtiyaçtan uzaktır. Çocuklar, anne-babanın birer parçası demektir, mahiyetleri
müşterek bulunmaktadır. Yüce Allah, ise parçalara ayrılmaktan başkalarıyla aynı
mahiyette bulunmaktan uzaktır, beridir. Şüphesiz inanıyoruz.. (Ve onun) o
kâinatın yaratıcısı (için mülkte) Hanlıkta, kâinatın tamamına hâkimiyette (bir
ortak da yoktur.) "seneviyye" topluluğunun iddiaları gibi tanrıhkta çokluk
olamaz. 0 takdirde kâinattaki yaratıcılıkları, hâkimiyetleri sınırlı, kendileri
sonsuz kudretten mahrum bulunmuş olurlar. Böyle bir hâl ise, Hanlığın şanına
asla lâyık olamaz. (Ve onun için) o ortak ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ
için (acizlikten ötürü bir dost da yoktur) kendisine hâşâ bir noksanlık bir
acizlik yönelemez ki, onu defetmek için kendisine yardım edecek bir kimse
düşünülsün. Öyle bir düşünce, Hanlığın şanına, kudret ve büyüklüğüne aykırıdır.
(Ve) Resulüm!. Ve ey hakikî mümin olan herhangi bir zat!, (ona) o Yüce
Yaratıcıya (tam bir hürmet ile hürmette bulun) onun çocuktan, ortak ve
benzerden, başkalarının yardımlarına ihtiyaçtan uzak olduğunu hatırlayarak tam
bir hürmetle birlemeye ve yüceltmeye devam et, kulluk vazifeni yerine getirmeye
çalış..
İşte İslâm dini, bütün
insanlığa böyle yüce bir vazife, bir dinî terbiye öğretmekte ve telkin
etmektedir. Artık biz böyle mukaddes bir dine böyle bizleri irşat eden ve
aydınlatan bir hikmetli Kur'ana kavuşmuş olmamızdan dolayı kulluk secdesine
kapanır, mukaddes yaratıcımızı birler ve yüceltir ve ona tam bir hürmet ile hamd
ve senaya devam ederiz. Başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|
|