|
36. Ve senin için hakkında
bilgi olmayan bir şeyin arkasına düşme. Şüphe yok ki, kulak, göz, gönül,
hepsinden -sahibi- sorulmuş olacaktır.
36. (Ve) Ey insan!, (senin
için hakkında) söz ve fiille (bilgi olmayan bir şeyin arkasına düşme) meselâ:
Görüp bilmediğin bir hâdise hakkında şahitlikte bulunma, gücünün dışında olan
mevzular hakkında mütaalâlara girişme, itikad amel ve ahlâkî konulara dair bilgi
sahibi olmadığın meseleler hakkında şahsî hükümlerde, tasdiklerde, tenkitlerde
bulunma. Kısacası: Bir insan, bilmediği herhangi birşey hakkında isterse tahmini
bir delile, bir alâmete dayalı olmaksızın kesin şekilde hüküm vermeğe cür'et
etmemelidir. Böyle laubali şekilde hareket eden bir şahıs, konunun ehemmiyetini
önemsememiş, başkalarının hukukuna tecavüz eylemiş, kendisini mesuliyete maruz
bırakmış olur. (Şüphe yok ki, kulak, göz, gönül, hepsinden) sahibi (sorulmuş
olacaktır) Evet.. Bir kimse, kulağı ile işitmemiş olduğu bir sözü işitmiş
olduğunu iddia eder, o hususta şahitlikle bulunursa bundan dolayı Allah katında
sorumlu olur. Aynı şekilde bir kimse, bir hadiseyi gözü ile görmediği halde
görmüş olduğunu iddia etse veya gözünü bakması caiz olmayan şeylere kasden
çevirerek baksa bundan dolayı da ahirette mesul olur. Aynı şekilde kalbini yüce
ve meşru şeyleri sevmekten onlara eğilim göstermekten mahrum bırakarak basit ve
gayrı meşru şeyler ile ilgilenen bir şahıs da böyle çirkin bir kalp özelliğinden
dolayı mesul olacaktır.
37. Ve yer yüzünde
böbürlenerek yürüme. Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin ve ne de boyca
dağlara yetişebilirsin.
37. (Ve) Ey insan!,
alçakgönüllü ol, âkibetini düşün (yeryüzünde kibirli bir halde yürüme) lüzumsuz
bir zevk ve sevinç ile kibirli bir vaziyet alarak gezip durma (şüphe yok ki, sen
ne yeri yarabilirsin) öyle bir kuvvete sahip değilsin (ve ne de boyca dağlara
yetişebilirsin) sen her taraftan sınırlı bir varlığa sahip, birçok ihtiyaçlarla
karşı karşıya olan fani bir mahlûktan ibaretsin. Artık o kadar büyüklük taslamak
sana yakışır mı?.
38. Bütün bunların kötü
olanı -yasaklanmış bulunanı- Rabbin katında çirkin bulunmuştur.
38. Ey insanlar!.
(Bütün bunların) bu Kur'an'ı Kerim ile açıklanan muamelelere dair şeylerin (kötü
olanı) yasaklanmış bulunanı, yapılmaması istenilen herhangi biri (Rabbin katında
çirkin) kötü ve mesuuliyeti gerektirici (bulunmuştur.) Artık akıllı olan bir
insan, kendi yaratıcısının, varlığının terbiyecisi olan kerem sahibi mabudunun
çirkin gördüğü, yapılmasını yasakladığı bir şeyi nasıl tercih ederek yapabilir?.
Hiç bunun mesuliyetini düşünmez mi?. Cenab'ı Hak cümlemizi gafletten uyandırsın
Amin.
§ Allah Teâlâ Hazretleri,
bu sûrei celilenin (22) inci âyeti kerimesinden itibaren (38) inci âyeti
celilesine kadar yirmişbeş özellik hakkında bizlere malûmat vermek lûtfunda
bulunmuştur. Bunların onüçü ile emir olunmuştur ki, bunlar övülmüştür, bunlara
riayet bizim için bir selâmet ve saadet vesilesidir. Bunların on ikisinden de
yasaklanmıştır ki, bunlar da kötülenmiştir. Bunları işlemek sorumluluğu ve azabı
gerektirir. Binaenaleyh bunlardan sakınmalıdır. Bu emir ve yasakları özet olarak
kaydedelim:
Emredilenler: (1): Yalnız
Allah Teâlâya ibadet etmek. (2): Anaya, babaya ihsanda bulunmak. (3): Onlara
güzel söz ile hitab etmek. (4): Onlara karşı son derece tevazu göstermek. (5):
Onların haklarında rahmet talebinde bulunmak (6): Akrabaların haklarına riayet
etmek. (7): Muhtaçlara yardım eylemek. (8): Aciz yolculara da yardımda bulunmak.
(9): Muhtaçlara yardım edilemeyecek ise yumuşak söz söylemek. (10): Haksızlıkla
öldürülenlerin velilerine ceza hakkı vermek. (11): Verilen sözü tutmak. (12):
Ölçülere riayette bulunmak. (13): Tartıları doğru teraziler ile yapmak. Şunlar
da yasaklananlardır: (1): Allah Teâlâ'dan başkasını ilâh edinmemek (2): Cenab-ı
Hak'tan başkasına ibadette bulunmamak. (3): Anaya, babaya öf bile dememek. (4):
Onları men etmemek ve koymamak. (5): Malları israfta bulunmamak. (6): Cimrilikte
de bulunmamak. (7): Elleri bütün bütün açarak lüzumsuz harcamada da bulunmamak.
(8): Evlâtları öldürmemek. (9): Günahsız kimseleri öldürmemek. (10): Öldürme
hususunda israf etmemek. (11): Bilgi sahibi olmayanların işe karışmamaları.
(12): Yeryüzünde kibirli bir vaziyet alınmaması..
39. İşte bunlar, Rabbin
sana hikmetten vahyetmiş olduğu şeylerdendir. Ve Allah ile beraber başka Tanrı
edinme, sonra kınanmış ve uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.
39. Bu mübarek âyetler,
yukarıdan beri tebliğ buyurulan emirlerin, yasakların vahyedilmiş birer
hikmetten ibaret olduklarını bildiriyor. Yüce Allah'ın ortaktan ve evlât
edinmekten münezzeh olduğunu ve bu hakikati aydınlatan ve tesbit eden
delillerin, düşünülmesi için çeşitli şekilde zikredildiğini beyan ediyor. Ve o
Yüce Yaratıcının ortak ve benzerden uzak ve her yönüyle yüceliğe sahip olduğunu
açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. (İşte bunlar) evvelce bildirilen
emirlere ve yasaklara ait hükümler (Rabbin sana hikmetten vahy etmiş olduğu
şeylerdendir) bu hükümler, birer hikmeti, hak ve hakikata ait birer marifeti,
birer dînî vazifeyi içermektedir (ve) ey mükellef olan her insan!. (Allah ile
beraber başka tanrı edinme) Allah Teâlâ eş ve ortaktan uzaktır. Şayet onunla
beraber başka tanrı da edinirsen (sonra) ahirette gerek nefsin ve gerek
başkaları tarafından (kınanmış) cezaya, başa kakmaya maruz kalmış ve Allah'ın
rahmetinden (kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.)
§ Bu âyeti kerime
gösteriyor ki, Kur'an'ı Kerim'in kapsadığı hükümler, hikmetin ta kendisidir ve
hidayet vesilesidir. Hikmetten maksat, bizzat hakkı bilmektir, hak için hayırlı
amelde bulunmaktır. Hikmet, İlim ile amelin birleşmesinden meydana gelen bir
yüce sıfattır. Akaide, edeb ve ahlâka, öğütlere ait edebî, kısa fıkralar da
birer hikmettir. İşte yukarıdaki âyetlerdeki emirler, yasaklar böyle
hikmetlerden ibarettir. Onlara riayet edenler, en güzel bir inanca sahip
bulunmuş olurlar, en güzel kulluk vazifelerini yerine getirmeyi başarmış
bulunurlar, aile hayatında pek güzel bir yaşayış meydana gelir, bütün insanlar
arasında en güzel ahlâk ortaya çıkar. Sosyal hayatta büyük bir nizam ve intizam
görülür, bir dayanışma meydana gelmiş olur. İnsanlık sahasında şahsî
ihtiraslardan, düşmanca vaziyetlerden vahşîce çarpışmalardan eser kalmaz. Artık
İslâmiyet'in ne kadar yüce hükümleri topladığı anlamalıdır. Hakikî bir
medeniyetin, mutlu bir cemiyet hayatının ancak bu pek mühim hükümlere hakkıyla
riayet sayesinde meydana geleceğini elbette ki her insaflı ve düşünen zat,
itiraf eder.
40. Ya rabbiniz erkek
çocukları sizin için ayırdı da -kendisine-meleklerden kız çocuklar mı edindi?
Şüphe yok ki, siz pek büyük bir söz söylüyorsunuz.
40. Ey Yüce
Yaratıcının büyüklüğünü, onun insanî şüphelerden uzak olduğunu idrâk etmeyen,
melekleri Allah Teâlâ'nın kızları sanan cahil topluluk!. (Ya Rabbiniz erkek
çocukları sizin için ayırdı)
evlâdın efdali olan oğulları size tahsis buyurdu da (kendisine meleklerden
dişileri mi) kız mı (edindi?) Siz Allah'ın kulları olan meleklere dişilik unvanı
veriyorsunuz, onların değerini düşürmeye çalışıyorsunuz, sonra da öyle Allah'ın
mahlûku olan şeyleri Allah'ın kız evlâdı telâkki etmek cehaletinde
bulunuyorsunuz (şüphe yok ki, siz) kendi batıl görüşünüzün gereği olarak (pek
büyük bir söz söylüyorsunuz) akla aykırı, en büyük mes'uliyeti gerektiren,
Allah'ın şanına zıt bir kanaatte bulunmuş oluyorsunuz. Haşa.. Kâinatın
Yaratıcısı, sizin bu iddianızdan uzaktır, yücedir. Evlât sahibi olmak, evlenmeye
ihtiyaç gösterir, en boy ve parçalardan meydana gelmeyi, ve aynı mahiyette
birçok kimselerin varlığını gerektirir. Hak Teâlâ ise bu gibi insanî
ihtiyaçlardan, kusurlardan uzaktır, yücedir, buna inancımız tamdır.
41. And olsun ki, biz
Kur'an'da bu uyarıyı güzelce düşünsünler diye -çeşitli şekilde- beyan ettik.
Halbuki, bu onlar için nefretten başka bir şey arttırmıyor.
41. (Andolsun ki, biz
Kur'an'da bu uyarıyı) bu mânâyı, bu Allah'ın birliği inancını insanlar (güzelce
düşünsünler diye) çeşitli şekilde (beyan ettik) Yani: emir ve yasak suretiyle
vaad ve tehdit yoluyla, misaller ve ibretler yoliyle bildirdik, bazı âyetler de
böyle bir menfaata, hikmete binaen aynen veya mânâ olarak tekrar tekrar inmiş
oldu. (halbuki, bu) hayrı tavsiye eden beyan (onlar için nefretten başka bir şey
arttırmıyor) onlar yine haktan kaçınıyorlar, kendi batıl inançlarında sebat edip
duruyorlar. Artık haklarında Allah'ın delili tamam olmuştur, ahirette bir
mazeret ileri süremeyeceklerdir.
42. De ki: Eğer onunla
beraber dedikleri gibi Tanrılar olacak olsa idi, o takdirde arşın sahibine
elbette -galip gelmek için- bir yol ararlardı
42. Resulüm!. Diğer
bir delil olmak üzere o müşriklere (de ki, eğer onunla beraber) o kâinatın
Yaratıcısından başka (dedikleri gibi) öyle batıl iddiaları doğrultusunda
(tanrılar olacak olsaydı o takdirde) o tanrılar (arşın sahibine) mutlak mânâda
herşeyin sahibi ve Rabbi olan kâinatın Yaratıcısına (elbette) galip gelmek, onun
hakimiyetini kendisinden almak için (bir yol ararlardı) olanca kuvvetleri ile
böyle bir yol elde etmeğe çalışırlardı. Nitekim dünya hükümdarları arasında bu
ihtiras cereyan etmektedir. Allah'ın şanı ise bu gibi felâketlere maruz
kalmaktan uzaktır, yücedir. Şüphesiz inandık.. Kelâm ilminde de beyan olunduğu
üzere birden fazla ilahın mevcudiyeti, Tevâmd ve Temânü delili ile de sabittir.
Meselâ: Bu âlemde iki ilahın mevcudiyeti farzedilse bunlar bu âlemin
yaradılışında birbirine muhalefete ya kadir olurlar veya olamazlar. Kadir
oldukları takdirde ikisinin de yaratıcılığı hâkimiyeti sınırlı olmuş olur. Kadir
olmadıkları takdirde ise ikisi de âciz bulunmuş olurlar. Böyle bir sinirlilik ve
acizlik ise Allah'ın şanına aykırıdır. Aynı şekilde iki ilâhtan biri bir şey
yaratmak, diğeri de o şeyi yaratmamak istese her ikisinin dilediği olamaz. Çünkü
iki zıtlığın yani yokluk ile varlığın birleşmesi lâzım gelir. Birinin istediği
meydana gelse diğerinin âciz bulunmuş olması lâzım gelir. Her ikisinin de
istediği meydana gelmese ikisi de âciz, yaratıcılık vasfından mahrum bulunmuş
olur. Kısacası kâinatın yaratıcısı birdir, ortaktan uzaktır. Tam bir kudret ve
yüceliğe sahiptir. İnandık.
43. 0 -Yüce Allah- onların
dediklerinden çok münezzehtir, uludur. Ve son derece yücedir, büyüktür.
43. Evet., (o) Yüce Allah
(onların) o müşriklerin (dediklerinden çok uzaktır.) onun ortak ve benzeri
yoktur, melekler onun kızları değil, birer mahlûkudur, birer kullarıdır. 0 ezelî
yaratıcı öyle noksan sıfatlardan tamamen beridir (yücedir) ona denk bir şey
düşünülmüş değildir (ve) o varlığı zorunlu olan Allah (son derece yücedir,
büyüktür) kıdem, beka, azamet ve kibriya (Varlığının ezelî, ebedî, büyük ve yüce
olması) sıfatlariyle vasıflanmıştır. Eş ve benzerden uzaktır. Şüphesiz
inanıyoruz.
44. Onu yedi gök ve
yer, ve onlarda bulunanlar teşbih ederler ve hiç bir şey yoktur ki, illâ onu
hamd ile teşbihle bulunur. Fakat siz onların teşbihlerini anlayamazsınız. Şüphe
yok ki, o halimdir, bağışlayıcıdır.
44. Bu mübarek âyetler,
bütün kâinatın Cenab-ı Hak'ki hamd ve teşbihle bulunduklarını bildiriyor.
Kur'an'ı Kerim'e ve Yüce Peygamber'e karşı inkarcıların iddialarını, düşmanca
tavırlarını beyan ediyor ve onların nasıl bir sapıklık içinde yaşadıklarını
gözler önüne seriyor. Şöyle ki: (Ona) o Yüce Yaratıcıyı (yedi gök ve yer, ve
onlarda olanlar) bütün akıl ve irfan sahipleri (teşbihte bulunurlar) onun
yüceliğini kabul eder, eş ve ortaktan uzak olduğunu itiraf ederler (ve hiçbir
şey yoktur ki) gerek hayat
sahiplerinden ve gerek
bitki ve cansız varlıklardan (illâ onu) o Kerem sahibi Mabudu (hamd ile teşbihle
bulunurlar) onun lütuf ve ihsanına hamd ve şükr eder, onun yüce zatını lâyık
olmayan şeylerden tenzihte bulunur dururlar, (fakat siz) Ey Müşrikleri. Ey
Gafilleri, (onların teşbihlerini anlayamazsınız) onlar kendilerine mahsus bir
lisan ile, bir doğal kabiliyette, bir kulluk vaziyetiyle o teşbihe devam
ederler, (şüphe yok ki, o) Yüce Mabud (halimdir, gafurdur) bunun içindir ki,
müşrikleri, inkarcıları derhal cezaya uğratmıyor, onlara mühlet veriyor ve
onlardan tövbe edecek olanları da affedecek ve bağışlayacaktır. Ne büyük bir
izin ve keremi.
§ Bilinmektedir ki,
mahlûkatın en çoğunu teşkil eden melekler ve mümin olan insanlar ile cinler: "Subhanallahü
ve bihamdihi" demek suretiyle Allah Teâlâ'yı hamd ve teşbihte bulunurlar. Diğer
hayat sahibi mahlûkat ile ağaçlar, bitkiler, cansız varlıklar dahi bizim
bilmediğimiz bir kabiliyete, yeteneğe sahip olup onlar da Hak Teâlâ Hazretlerini
kendilerine mahsus bir şekilde tevhit ve teşbihle ve ona hamd ve senada
bulunurlar. Bununla beraber bütün bu mahlûkatın varlıkları, kendilerinde görülen
çeşitli, eşsiz kabiliyetler, özellikler, vaziyetler de birer lisanı hâl ile
Kâinatın Yaratıcısının varlığına, birliğine şahitlik ederek hamd ve teşbihte
bulunmaktadırlar. Binaenaleyh müşriklerin, inkarcıların varlığı da, hayata
kavuşmaları da kendilerini yaratan, besleyen bir Yüce Yaratıcının varlığına,
birliğine, eş ve ortaktan münezzeh olduğuna lisanı hâl ile şahitlik eder. Fakat
o cahiller, gaflet ve sapıklık içinde yaşadıkları için bu şahitliği idrâk
edemezler. Birliği açık olan o Yüce Yaratıcıya bir takım mahlûkatı ortak kabul
etmek veya onun o kutsî varlığını tamamen inkâr eylemek cehaletinde,
alçaklığında bulunurlar. Bütün bu varlıklar, kendilerini yalanlar da onların
bundan haberleri olamaz.Evet.. Dağlar, denizler, ağaçlar bütün teşbih ile
meşguldurlar. Fakat bu sırlan öyle her işiten kimseler anlayamazlar. Bunun
farkına varamazlar.
45. Ve Kur'an'ı okuduğun
zaman seninle ahirete imân etmeyenler arasına örtecek bir perde çekeriz.
45. (Ve) Yüce Resulüm!.
Tevhit ve teşbihi zikreden, tesirli öğütleri içeren (Kur'an'ı okuduğun zaman
seninle ahirete imân etmeyenler arasına) ilâhî kudretimle (örtecek bir perde
çekeriz) artık o kutsal kitabın açıklamalarını görüp anlayamaz olurlar, bunun
içindir ki, Hz. Muhammed'in Peygamberliğini inkâr eder öyle küfür ve şirk içinde
yaşar dururlar. Bu hâl, onların yaratılışlarını bozmuş, iradelerini kötüye
kullanmış olmalarının bir cezasıdır, İşte gözleri önünde bir takım hakikat
nurları parlayıp durduğu halde onları idrâk edemiyenler, böyle bir perde ile
görmek nimetinden mahrum kalmış kimseler demektir.
46. Ve onların kalpleri
üzerine, onu iyice anlayamamaları için perdeler ve kulakları içine de bir
ağırlık kıldık ve Kur'an'da Rabbinin birliğini andığın zaman nefret ederek
arkalarını dönüp giderler.
46. (Ve onların) o
müşriklerin, inkarcıların (kalpleri üzerine onu) o Kur'an'ı Kerim'i, (iyice
anlayamamaları için perdeler) meydana getirdik (ve kulakları içine de bir
ağırlık kıldık) Cerektiıği şekilde işitmelerine mâni olacak bir sağırlık
düşürdük (ve Kur'an'da Rabbini bir olarak andığın zaman) kelimei tevhidi
okuyarak Cenab'ı Hak'tan başka ilâh olmadığını, putların bâtıl şeylerden ibaret
bulunduğunu gösterdiğin vakit o müşrikler (nefret ederek arkalarını dönüp
giderler) Allah Teâlâ'nın birliğini işitmek istemezler, şirk içinde yaşamayı
tercih ederler.
47. Biz pek iyi
biliriz, seni dinleyecekleri zaman, onların neyi dinleyeceklerini. Onlar o zaman
bir güruhturlar, o zaman o zalimler derler ki; Başka değil, büyülenmiş bir
erkeğe tâbi oluyorsunuz.
47. Yüce Resulüm!.
(Biz pek iyi biliriz) Kur'an'ı Kerim'i dinleyenlerin ne gibi guruplara
ayrıldıklarını ben, Yüce Mabud, herkesten daha iyi bilmekteyim. (Seni
dinleyecekleri) okuduğun Kur'an-ı işittikleri (zaman onların neyi
dinleyeceklerini) o Kur'an'ın beyanlarını nasıl karşılayacaklarını ben
bilmekteyim. (Onlar o zaman) o Kur'an'ın okunduğu vakit (bir güruhturlar)
birbirine bakar, dinlemekten kaçınır, alaycı bir vaziyet alır dururlar. (0 zaman
o zalimler derler ki:) ey bu Peygamberlik iddiasında bulunana tabi olanlar!,
(başka değil büyülenmiş) sihir ile aklını şaşırıp aldatılmış (bir erkeğe tabi
olursunuz) yani: Buna tâbi olduğnuuz takdirde sihre uğrayıp cinnenmiş bir
kimseye uymuş olursunuz. 0 cahiller, Yüce Resulün akıl ve faziletinin ne kadar
yüksek, ne kadar parlak olduğunun görüp anlayamıyorlardı, gözleri kamaşıyor, kör
kesiliyordu da öyle pek büyük bir zata bir takım boş isnatlarda bulunmaya cür'et
gösteriyorlardı.
48. Bak senin için nasb
misaller getirdiler, artık onlar sapıtmış oldular, artık onlar doğru bir yola
-gitmeğe- güç yetiremezler.
48. Ey değeri yüce
Peygamber!. (Bak) o müşrikler o cahil kimseler (senin için nasıl misaller
getirdiler) onlar sana şair, sihirbaz sihre uğramış, mecnun, öğretilmiş de
dediler, öyle senin yüce şanına lâyık olmayan vasıfları sana isnada cür'et
gösterdiler, (artık onlar) haktan, hakikati görüp kabulden (sapıtmış oldular)
sapıklığa düştüler (artık onlar doğru bir yola) gitmeğe, öyle doğru bir yolu
takibe (güç yîtîremezler.) Veya Habibim!. Seni aleyhinde yerme ve ayıplamaya
asla imkân bulamaz, daima zarar ve ziyana uğrar kalırlar. Bu âyeti celile,
Resûl-i Ekrem hakkında teselliyi, inkarcılar hakkında da bir vaid ve tehdidi
içermektedir.
"Ey mehri nübüvvet! Seni
kabil midir inkâr!"
"Pür şaşaadır feyzin ile
enfüs-ü âfâk!."
49. Ve dediler ki: Biz
kemikler ve kokuşmuş bir toprak olduğumuz zaman mı, biz mi yeni bir yaradılmış
olarak elbette diriltileceğiz.
49. Bu mübarek âyetler
de ilâhiyyat, Peygamberlik hususunda sapıklığa düşmüş olanların haşır ve neşri,
kıyameti inkâr hususundaki inkârlarını, cahilce iddialarını, vaziyetlerini de
tasvir ediyor, onları ilk evvel yaratan yüce Allah'ın tekrar dirilteceğini ve
onların kabirlerinde az bir müddet kalmış olduklarını zannedeceklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: 0 müşrikler, Allah'ın birliğini, Peygamberliği, uhrevî
hayatı inkâr eder oldular (ve) inkâr edici bir soru yoluyla (dediler ki: biz
kemikler ve kokuşmuş toprak olduğumuz zaman mı?.) yani. Biz ölüp de bütün
vücudumuz değişikliğe uğradıktan, toz ve toprak kesildikten sonra mı?. Evet..
(Biz mi?) Öyle bir değişime uğradığımız vakit (yeni bir yaratılmış olarak
elbette diriltileceğiz?.) Bu mümkün mü?. Bu inkarcılar, insanların öldükten
sonra bütün beden organlarının darmadağın olacağını, başka şeyler ile karışık
bir hale geleceğini düşündükleri için insanların tekrar vücude getirileceğini
imkânsız görmektedirler. Böyle bir düşünce ise sırf cehaletten, Allah'ın
kudretini takdir edememekten doğar. Kâinatta bir zerrenin bile büsbütün mahv
olmadığı bugün fennen de sabittir. Cenab-ı Hak'kın ilmi, kudreti ise sonsuzdur.
0 Yüce Yaratıcı, binlerce parçalara, şekillere dönüşen insan cüzlerini yeniden
toplayıp ona evvelki şekil ve mahiyetini vermeğe de şüphe yok ki fazlasiyle
kadirdir.
50. De ki: Siz -faraza-
taş veya demir olunuz.
50. İşte o Yüce
Yaratıcı, o inkarcılara cevap veriyor, onların yanlış düşüncelerini kınıyor,
Kur'an lisanı ile diyor ki: Resulüm o inkarcılara (de ki) Ey cahiller!, (siz)
değil kemik ve döküntü olmak, faraza (taş veya demir olunuz) onlar gibi
dayanıklı, şiddetli bir mahiyete dönüşünüz, Cenab-ı Hak, sizi iadeye yine
kadirdir. Onu hiçbir şey âciz bırakamaz.
51. Veya göğüslerinizde
büyütülenden herhangi bir yaratık -olunuz, herhalde diriltileceksinizdir-.
Diyeceklerdir ki: 0 halde bizi kim geri getirecektir?. De ki: Sizi ilk defa
yaratmış olan zat -geri getirecektir-. Artık sana başlarını sallayacaklar ve
diyeceklerdir ki: 0 ne zaman?. De ki: Yakın olsa gerek!
51.. Ey inkarcılar!, (veya)
siz (göğüslerinizde büyültülen) kendi vicdanî kanaatinize göre hayatı kabul
etmiyecek derecede büyük kuvvetli şeyler (den herhangi bir yaratık) olunuz,
isterse, sırf ölüm kesilin, siz yine herhalde diriltileceksinizdir. Çünkü Allah
Teâlâ onu diriltmeğe, ona da hayatı iade etmeye kadirdir. O inkarcılar, inkâr ve
alay etmeye devam ederek (diyeceklerdir ki: O halde) öyle başka bir mahiyet
kazanınca (bizi kim geri getirecektir?.) bize eski vaziyetimizi kim verecektir?.
Yüce Resulüm!. Onların bu sualine cevaben de (de ki: Sizi ilk defa yaratmış olan
zat) geri getirecektir, size o geçmiş vaziyetinizi verecektir. Şüphe yok ki,
sizi öyle başlangıçta yoktan yaratmış olan Yüce Yaratıcı, sizi öldürdükten sonra
iadeye de, size yeniden hayat vermeğe de elbette ki, kadirdir. (Artık) o
inkarcılar, bu cevap üzerine de (sana) bir hayret ve alay sebebiyle (başlarını
sallıyacaklar ve) alay ederek (diyeceklerdir ki) öyle ise (o) yeniden diriltmek,
o kıyamet hadisesi (ne zaman?.) Sen de onlara (de ki:) onun (yakın olması gerek)
aslında kıyametin vukuu muhakkaktır. Fakat onun kopma vakti, Allah'ın ilmine
aittir. Fakat bir takım alâmetlere, hadiselere bakarak geçmişe nisbetle
kıyametin yakın bir zamanda vukuu düşünülebilir.
52. 0 gün ki, sizi
çağıracaktır, siz de hemen onun emrine saygıyla uyacaksınız ve -kabirlerinizde-
pek az bir müddet kalmış olduğunuzu sanacaksınızdır.
52. Evet.. Kıyamet (o
gün) vuku bulacaktır (ki) Cenab-ı Hak (sizi) kabirlerinizden kaldırıp mahşer
alanında toplamak için israfil aleyhisselâm vasıtasiyle, son sura üfürtmek
suretiyle (çağıracaktır) işte bunun umulur ki, vuku bulma zamanı yakındır, (siz
de) o gün (hemen onun emrine saygıyla) tam bir itaat ve bağlılık ile (icabet
edeceksiniz ve) göreceğiniz musibetlerin ve şiddetli kıyamet felâketlerinin
tesiriyle kabirlerinizde veya dünyada (pek az bir müddet kalmış olduğunuzu
sanacaksınızdır) Evet.. 0 inkarcılar, ahiret âleminin ebediyetini, akla hayale
gelmeyen şiddetlerini görünce o zamana kadar geçirmiş oldukları vakitlerin pek
cüz'i pek ehemmiyetsiz bir mahiyette bulunmuş olduğuna inanacaklardır.
"Göz yum cihanda aç gözünü
kendi haline"
"Sen göz yumup açınca bu
âlem gelir gider"
Ibni Kemâl
53. Ve kullarıma de ki: En
güzel olanı söylesinler. Şüphe yok ki, şeytan aralarını bozmaya çalışır.
Muhakkak ki, şeytan, insan için pek açık bir düşmandır.
53. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in vazifesini, inkarcılar ile yapılacak konuşmaların tartışmaların
bir felâkete sebebiyet vermemesi için ne kadar yumuşak, hikmetli bir şekilde
yapılmasını gösteriyor. Cenab-ı Hak'kın kulları hakkında dilediği gibi tasarruf
larda bulunacağını bütün kâinatın durumunu en iyi bilen zat olduğunu bildiriyor.
Peygamberlerinden bazılarını da bazıları üzerine üstün kılmış olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Resulüm Ya Muhammedi. Aleyhisselâm Mümin
(kullarıma de ki:) müşrikler ile, inkarcılarla tartışmada bulundukları zaman
onlara karşı (en güzel olanı söylesinler) onlara karşı şiddet, sertlik
göstermesinler:
Nefret etmelerine sebep
olacak tarzda konuşmada bulunmasınlar, onların hidayete, rahmete ulaşabilmeleri
için duada bulunsunlar, onları en güzel bir üslup ile irşada çalışsınlar. (Şüphe
yok ki, şeytan) onların (aralarını bozmaya çalışır) onların aralarında
münakaşalar, mücadeleler meydana gelsin diye onlara kötü vesveselerde bulunur.
(Muhakkak ki şeytan) öteden beri (insan için) düşmanlığı (pek açık bir
düşmandır) artık onun o haince vesveselerine meydan vermemek için
konuşmalarınızda ihtiyatlı hareketten ayrılmayınız. Nazikçe, hikmetlice sözler
ruhlar üzerinde güzel tesir yapar, dürüstçe lakırdılar da insanları aydınlatır.
Bu, içtimaî bir hayat için ne güzel bir düsturdur!.
54. Rabbiniz sizi en iyi
bilendir. Dilerse size merhamet buyurur ve dilerse size azap eder ve seni
onların üzerine bir vekil olarak göndermedik.
54. Ey insanlar!. Şüphe
yok ki, (Rabbiniz sizi en iyi bilendir) sizin kabiliyetinizi, maksatlarınızı,
lâyık olduğunuz şeyleri hakkıyla bilendir. 0 Kerem sahibi Rab (dilerse
size merhamet buyurur) sizi
hidayete erdirir (ve dilerse size) kusurlarınızdan dolayı (azap eder) artık ey
müminler!. Başkalarını da hakir görmeyiniz, olabilir ki, o hakir görülen
kimseler, hallerini düzelterek güzel bir sona kavuşurlar. Binaenaleyh onlar ile
güzelce tartışmada bulunmalıdır ki, hakkı kabul etmelerine sebep olabilsin. (Ve)
Resulüm!, (seni onların) o inkarcıların (üzerine bir vekîl olarak göndermedik)
onları korumaya, onları zorla Allah'ın rızasını kazanmaya sevketmekle emrolunmuş
değilsin. Sen ancak bir müjdeci ve uyarıcısın. Artık sen ve sana tabi olanlar,
muhalifleri en güzel bir yolla irşada çalışmalısınız. "Deniliyor ki: Bu ilâhî
emir, cihad hakkındaki âyetin inişinden evvele aittir. Bununla beraber birçok
hususlarda en güzel yolu tercih ederek o şekilde halkı irşada devam etmek
icabeder."
55. Ve Rabbin göklerde ve
yerde olanları en iyi bilendir. And olsun ki, Peygamberlerin bazılarını
bazılarından üstün kıldık ve Davuda bir Zebur verdik.
55. (Ve) Ey Yüce Resul!.
Senin (Rabbin) sana ihsanda bulunan seni mahlhukatın en mükemmeli kılan Kerem
sahibi Yaratıcın (göklerde ve yerde olanı en iyi bilendir) onun ilmi yalnız
insanlığa ait değildir, bütün varlıkları ve yoklukları kuşatmıştır, artık
sizlerin de ihtilâflarınızı, ahlâk ve tavırlarınızı hakkıyla bilmektedir, ona
hiçbir şey gizli kalamaz, ve o Kerem Sahibi Mabut, ilâhî lütuflarına lâyık
olanları da yüce mertebelere kavuşturur. (And olsun ki. Peygamberlerin
bazılarını da bazılarından üstün kıldık.) onlar öyle dünyevî varlıklar
bakımından değil, zatî faziletleri itibariyle, bedenî ilişkilerden arınma
yönüyle üstünlüklere sahip olmuşlardı. (Ve Davud'a da bir Zebur) kitabı (verdik)
onun değerini de o Zebur kitabı ile yüceltik. 0 kitabın yüce varlığı yanında
dünya varlığının ne kıymeti olabilir?, İşte Hazreti Davut, büyük bir dünya
saltanatına da kavuşmuş olduğu halde onun üstünlüğünü gösteren, o saltanat
değil, o kavuştuğu ilâhî kitaptır.
Bu âyeti kerime, bir takım
müşriklerin iddialarını da reddetmektedir. Onlar diyor-lardıki: Bir takım Kureyş
Lideri dururken Ebu Talib'in yetimi nasıl Peygamber olabilir?. Bir takım aç,
çıplak kimseler onun ashabını nasıl oluşturabilir? Yahudiler de Tevrattan başka
kitap tanımıyorlardı, Musa'dan sonra nebi bulunduğuna inanmıyorlardı. Bu âyeti
celile ise onları reddediyor. Buyurulmuş oluyor ki: Cenab-ı Hak dilediği zatları
lütuf ve keremine kavuşturur, ve kimlerin bu nimetlere lâyık olduklarını
hakkıyla bilir. İşte Hazreti Davud'u Zebur gibi bir kitaba, bir peygamberliğe
mazhar buyurmuş olduğu gibi Hazreti Muhammed'e de Kur'an'ı Kerim'i vermiş, bütün
insanlığa peygamber olarak göndermiştir. Bunu kimin imkânsız görmeye selahiyeti
olabilir?. Özellikle Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ın vasıfları o Zebur
kitabının içinde de bulunmaktadır.
56. De ki: Allah'ı bırakıp
ileri sürdüklerinize dua ediniz. İmdi onlar sizden ne sıkıntıyı açmaya kadir
olurlar, ne de değiştirmeğe.
56. Bu mübarek
âyetler, müşriklere mabut edindikleri bir takım mahlûkların bir fâide
veremiyeceklerini bildiriyor. 0 mahlûkların da Cenab'ı Hak'ka manevî olarak
yaklaşmak için ibadet ve itaatda bulunup Allah'ın rahmetini niyaz, edip ilâhî
azaptan korkar olduklarını beyan buyuruyor. Ve dünyada olanların kıyametten
evvel ya helake veya şiddetli azaplara uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: Resulüm!. 0 müşriklere (de ki: Ondan) Allah Teâlâ'dan (başka)
melekler, cinler gibi veya Üzeyr, Isa Aleyh i mes selâm gibi tenrı (iddia etmiş
olduğunuza) öyle mahlûklara (dua ediniz) sizin yardımınıza koşsunlar, bu mümkün
mü? (İmdi onlar sizden ne) hastalık gibi, kıtlık ve pahalılık gibi bir
(sıkıntıyı açmaya kadir olurlar ne de) o musibetleri başkalarına yönelterek
mahallini (değiştirmeğe) kadir olabilirler. Çünkü onlar da haddizatında birer
mahluktur, icat ve imha kudretini haiz değildirler, kendi kendilerine hiçbir
şeyi yaratıp meydana getiremezler.
57. 0 kendilerine
taptıkları da Rablerine hangisi daha yakın olsun diye vesile ararlar ve onun
rahmetini umarlar ve onun azabından korkarlar. Şüphe yok ki, Rabbin azabı
sakınılmaya pek lâyıktır.
57. Evet.. Müşriklerin (o
kendilerine taptıkları) melekler ve diğer hayat sahipleri (de rablerine)
kendilerinden (hangisi daha yakın) Allah katında daha faziletli (olsun diye)
yarışmada bulunurcasına (vesile ararlar) manevî yakınlığa kavuşmak için ibadet
ve itaatle meşgul olurlar, onlar da Cenab-ı Hak'ka ihtiyaçlarını arz ederek
Allah'ın lütfuna sığınırlar (ve onun) o Kerem sahibi Yaratıcının (rahmetini
umarlar) ilâhî korumaya ulaşmalarını rica ederler, (ve onun azabından korkarlar)
onlar da diğer kullar gibi Allah'ın azabını düşünerek titrer dururlar.
Gerçekten de (şüphe yok ki. Rabbin azabı sakınılmaya pek lâyıktır)
melekler de, Peygamberler de Cenabı Hak'kın
azabından korkarlar, onun
ne müthiş olduğunu bilir, titrerler. Artık onlara nasıl ilahlık, mâbutluk
derecesi verilebilir.
58. Ve hiçbir ülke yoktur
ki, illâ onu kıyamet gününden evvel biz ya helak ederiz veya onu şiddetli bir
azap ile azaplandırırız. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.
58. Ey gafil
insanlar!. Öyle mahlûklara tapmakla ilâhî azaptan kurtulacağınızı mı
zannediyorsunuz?. Ne cehaleti. Elbette herkes lâyık olduğu âkibete erişecektir,
(ve hiç bir ülke yoktur ki) bu dünyada (illâ onu) o ülkeyi, onun ahalisini
(kıyamet gününden evvel biz ya helak ederiz) yani: onun ahalisini ölüm ile,
kökünü kazımak suretiyle dünyevî hayattan mahrum bırakırız (veya onu) o ülkeyi,
ahalisini (şiddetli bir azap ile azaplandırırız) onları öldürmek gibi, esirlik
gibi vesair çeşitli belâlar gibi şiddetli şeyler ile azaba uğratırız. (Bu)
bildirilen helak ve azap (kitapta) lâvhi mahfuzda (yazılmış bulunmaktadır)
herhalde meydana gelecektir. Nitekim vakit vakit yeryüzünde nice olaylar,
hareketler, patlamalar vücude gelmektedir. Artık insan, bu gibi müthiş
âkibetleri düşünmelidir, halini İslaha çalışmalıdır, mahlukata değil, yalnız
Allah Teâlâya kullukta bulunarak ondan selâmet ve saadet, güzel ölüm niyazında
bulunmalıdır.
"Ya ölür ya ayrılır ya ter
keder"
"Herki haktan gayrı yar
oldu sana”
59.Ve bizi âyetler ile
Peygamber göndermekten bir şey alıkoymuş değildir. Ancak onları eski kavimler
yalanlamışlardır. Ve Semud'a gözleri göre göre o dişi deveyi verdik, onlar ise
onunla zulmettiler ve biz âyetleri göndermeyiz, ancak korkutmak için göndeririz.
59. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'den mucizeler göstermesini isteyen müşriklerinde eski inkarcı
kavimler gibi o gösterilecek mucizeleri inkâr edeceklerine işaret ediyor.
Mucizelerin ne gibi faydalardan dolayı gösterildiğini, Resûl-i Ekrem'in
kavuştuğu görüntü ile Kur'an'ı Kerim'de zikredilen nefrete uğramış ağacın nasıl
bir imtihan için ifade buyurulmuş olduğunu, o müşriklerin ise bu gibi şeylerden
yararlan-madıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. Bilinmektedir ki,
bizim kudreti-miz sonsuzdur (ve bizi âyetler ile) istenilen mucizeler ile
(Peygamber gön-dermekten birşey men etmiş değildir) benim yüce kudretim her
türlü mucizeleri, hârikaları meydana getirmeğe fazlasiyle kâfidir, bunları
yaratmama hiç bir şey engel olamaz. (Ancak onları) o meydana getirilen
mucizeleri (eski kavimler) gördükleri halde (yalanlamışlardır.) Bunun '.'azası
olarak da derhal mahv ve yok olmuşlardır. (Ve) Kısacası (Semud'a gözleri göre
göre) açık, parlak bir mucize olarak (o dişi deveyi verdik) o hârikayı görünce
Peygamberlerini tasdik etmeli değil mi idiler?, (onlar ise onunla) o deveyi
öldürmeke, Peygamberlerini tasdik etmeli değil mi idiler?, (onlar ise onunla) o
jeveyi öldürmekle, Peygamberlerini inkâr etmekle kendi nefislerine (zulm
ettiler) lâyık oldukları azaplara derhal kavuştular. Şimdiki kâfirlerin
istedikleri mucizeler de hemen gösterilse bunlar da o mucizeleri inkâr ederek
derhal Allah'ın kahrına uğrarlar. (Ve biz âyetleri göndermeyiz, ancak korkutmak
için göndeririz) ta ki korkup da hakkı düşünmeye, hallerini ıslaha çalışarak
hidayete ersinler. Aksi takdirde köklerinin kazınması suretiyle hemen helak olur
giderler. Şimdiki inkarcılara ise Allah'ın merhametinin bir eseri olarak bir
mühlet verilmiş oluyor, düşünüp inançlarını düzeltebilmeleri için imkân
bulunuyor, bu hikmetten dolayı istediği hârikalar birden meydana getirilmiyor.
Ta ki, hemen inkâr edip de mahv ve yok olmasınlar.
§ Rivayete göre Arap
müşrikleri, Resûl-i Ekrem'den birçok mucizeler istemişlerdi. Kimisi yerlerden
suların, gözelerin çıkarılıp fışkırtılmasını istemişti. Kimisi de bir takım
ölülerin diriltilmesini istemişti. Kimisi de rüzgârların kendilerinin emrine
verilmesini veya safa dağının altın kesilmesini, veya dağların ova kesilip
ziraate elverişli bir hale gelmesini teklif etmişti. İşte bu gibi mucizeler
gösterildiği takdirde yine inkâra cür'et edince hepsinin birden helak olması
lâzım gelirdi
60. Ve sana demişti ki:
Senin Rabbin şüphesiz bütün insanları kuşatmıştır ve sana göstermiş olduğumuz
görüntüleri ve Kur'ân'daki lanet edilmiş olan ağacı da insanları ancak bir
imtihan için meydana getirdik ve onları korkutuyoruz. Halbuki onlara pek büyük
bir taşkınlıktan başka bir şey arttırmış olmuyor.
60. (Ve) Yüce Resul!
Hatırla ki (sana demiştik ki, senin Rabbin) senin ve ümmetin hakkında merhamet
ve ihsanını boMaştıran kerim mabudun (şüphesiz bütün insanları)
ilmen, kudreten
(kuşatmıştır) hepsi de onun kudret elinde bulunmaktadırlar, onların fiil ve
amellerinden hiçbir şey o Yüce Yaratıcıya gizli kalamaz. (Ve sana göstermiş
olduğumuz görüntüleri) senin için nasip olan fevkalâde, bir görüntüyü, bir
görüşü, bir müşahedeyi (ve Kur'ân'daki lanet edilmiş olan ağacı da) yani:
Cehennemde mevcut olup kendisinden, ancak lanetlenmiş kâfirlerin yiyecekleri
zakkum ağacını da (insanlara bir imtihan için kılmıştık) bunlar insanlar için
hikmet gereği bir tecrübe durumunda bulunmuştur. Bu suretle kendi kabiliyetleri
kendilerine gösterilmiş olacaktır. (Ve onları) bu gibi imtihan vesileleri ile
vesaire ile (korkutuyoruz) ta ki, korksunlar da hakkı düşünsünler, inkârı,
ihtirasları bırakarak hidayete ersinler. (Halbuki,) bu hârikalar, bu tecrübe
vesileleri (onlara) o inkarcılara (pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey
arttırmış olmuyor) onlar yine haddi aşarlar, cehaletlerinde, inkârlarında devam
gösterir dururlar. İşte Resûl-i Ekrem'in kavuştuğu (görüntüyü) ve Kur'an-ı
Kerim'deki zikredilen ağacı inkârları da bu cümledendir.
§ Bu âyeti kerimedeki
rüyadan maksat, ya Miraç gecesindeki temaşadan, sema-lardaki, yerlerdeki acaip
kudreti seyretmekten ibarettir. Bu harika geceleyin meydana geldiği için rüya
diye beyan buyurulmuştur. Maamafih rüya lafzı, temaşa etmek yerinde de
kullanılmaktadır. Veyahut buna rüya denilmesi hakikaten maydana gelen temaşayı
kâfirlerin inkâr etmelerinden dolayıdır ki, onlar bu harikanın rüya âleminde
bile görülmüş olmasını imkânsız kalbul etmişlerdi. Bununla beraber bu rüyadan
maksat, bir kısım müfessirlere göre de Resûl-i Ekrem'in Mekke müşrikleri
hakkında gördüğü rüyadır ki: Onların Bedir muharebesinde syenilip, kahr
olacaklarını, onlardan bir kısmının nerelerde öldürülüp toprağa gömüleceğini
daha Mekke'de iken rüyasında görmüş, bilahara bu hâdise meydana gelmiştir.
§ Zakkum da kırlardaki bir
bitkidir ki, zehirli bulunur. Ve içinde hurma ve kaymak bulunan bir yiyeceğe de
Zakkum denilir. İşte Ebu Cehl gibi kâfirler, bu görmeyi, bu Zakkum ağacını inkâr
etmişler, cehennem gibi bir ateşli mahalde bir ağaç nasıl bulunabilir demişler,
Kur'an'ın beyanlarına karşı inkarcı ve alaycı bir vaziyet almışlardı. Onlar
Allah'ın kudreti ile nice hârikaların meydana gelmiş ve gelmekte olduğunu
düşünmemiş, dünyada bile ateşler içinde, denizler dibinde nice hayvanların
yaşayıp ta yanmadıklarını, boğulmadıklarını hiç nazarı ibrete almamışlardır.
Artık bütün bu gibi ilâhî açıklamalar, onların haklarında bir sınama, bir
imtihan mahiyetinde bulunmuştur. Onlar nihayet lâyık oldukları ebedî cezalara
kavuşacaklardır.
61. Ve o zamanı hatırla ki,
Adem'e secde ediniz diye meleklere emrettik, onlar da hemen secde ettiler. Ancak
iblis -secde etmedi-dedi ki: Ben çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi
ederim?.
61. Bu mübarek âyetler,
insanları küfr ve şirke düşürmeğe çalışan şeytanın nasıl lanete uğramış olduğunu
bildiriyor. Allah'ın emrine uymak için Hazreti Adem'e secde ile emrolunduğu
halde ne kadar kibirli bir vaziyet alarak o secdeden kaçındığını ve o yüzden
ebedî ziyana uğradığını, kibir ve gururun, Peygamberlere karşı düşmanlığın ne
büyük felâketlere sebep olduğunu gösteriyor. Şeytanın insanlara karşı yapacağı
vesveselerin ehemmiyetsizliğine işaret ediyor, din kuvveti olan müslümanların
Allah'ın koruması altında olup onların üzerinde şeytanın bir hâkimiyeti
bulunmadığını beyan buyuruyor, şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Hatırla ki,)
Ceddin Adem'i yarattığım ve kendisine büyük bir üstünlük verdiğim zaman (Adem'e
secde ediniz diye meleklere emrettik) onlar da bu emre uyarak (hemen secde
ettiler) Hazreti Adem'in üstünlüklerini takdirde ve kendisine karşı bir saygı
selâmında bulundular. (Ancak) meleklerin arasında bulunan (İblis) kendisine de
yönelik olan bu ilâhî emre muhalefet ederek secdede bulunmadı ilâhî emirdeki
hikmeti takdir edemedi, şahsî bir gururun tesirinden kurtulamadı (ve) inkarcı ve
kibirli bir eda ile (dedi ki: Ben bir çamur halinde yarattığına secde eder
miyim?.) ona karşı öyle mütevazi bir vaziyet alır mıyım?.
62. Dedi ki: Bana haber
ver, şunu ki, benim üzerime üstün kıldın yemin ederim ki, eğer beni kıyamet
gününe kadar tehir eder isen elbette onun neslini, birazı müstesna olmak üzere
mutlaka hâkimiyetimin altına alırım.
62. 0 pis şeytan (dedi ki:
Bana haber ver) kendisine secde edilmesini emrettiğin (şunu ki:) şu Adem'i ki,
onu (benim üzerime üstün kıldın) ne sebepten dolayı onu benim üzerine tercih
ettin ve üstün kılmış oldun?. Ben ışıklı bir cevher olan ateşten yaratılmış
olduğum halde neden sudan, topraktan yaratılmış bir kimseye secde edeyim?.
Lânetli İblis düşünmüyordu
ki: Bütün kâinat cüzleri, bir cevher mahiyetinde demektir, hepsini de yaratmış
olan, Allah Teâlâdır, hepsinin de çeşit çeşit faideleri vardır. Maamafih
mahlûkatın vazifesi, Allah'ın emrine uymaktır. Her ilâhî emrin bir nice
hikmetleri vardır, mahlûkatın o hikmetleri tamamen bilmesi icabetmez. Mükellef
olan kimselere lâzımdır ki, hiçbir ilâhî emrin boş yere olmayacağını "bilip ona
riayet edilmesini bir kulluk vazifesi bilsin. Şeytan ise bunu takdir edemedi,
nefsine mağlûp oldu ve şöyle dedi: (yemin ederim ki: eğer beni) Ey Yüce
Yaratıcı!, (kıyamet gününe kadar tehir eder) de yaşatır (isen onun) Adem'in
(zürriyetini, birazı) ilâhî koruma altında olan evliya zü.mresi (müstesna olmak
üzere mutlaka) ayartmak, vesvese vermek sureti ile (hâkimiyetimin altına alırım)
onları kuşatırım, onları dilediğim tarafa götürürüm.
63. -Cenabı Hak da- buyurdu
ki: Çok git, imdi onlardan her kim sana tâbi olursa artık şüphe yok ki, sizin
cezanız cehennemdir. Tam mükemmel bir ceza.
63. Cenab-ı Hak da
Adem Aleyhisselâm'a ve onun evlât ve torunlarına karşı o kadar düşmanlıkta
bulunan şeytana hitaben (buyurdu ki,) Ey iblisi, (çık git) sen kovulmuşsun,
dilediğini yapmaya çalış, şûra üfrülünceye kadar yaşatılacaksın (İmdi onlardan)
Adem'in zürriyetinden (her kim sana tabî olursa) senin vesveselerine kapılırsa
(artık şüphe yok ki, sizin cezanız cehennemdir) öyle bir ateş tabakasıdır. 0 ise
(tam, mükemmel bir ceza) dır. Kendi kötü amellerinizden dolayı onu hak etmiş
olursunuz.
64. Ve onlardan kime
gücün yeterse onu sesin ile oynat ve onları süvarilerinle, piyadelerinle
yaygaraya boğ ve onlara mallarda ve evlâtlarda ortak ol, ve onlara vâdler yap,
onlara şeytanın vâdedeceği şey ise bir aldatmadan başka birşey değildir.
64. (Ve onlardan) âdem
oğullarından (kime gücün yeterse) hangisini aldatabilirsen (onu sesin ile oynat)
rahatsız et, isyana davet eyle onu oyun ve eğlence ile, boş nağmeler, gayrı
meşru hareketler ile yoldan çıkarmaya çalış (ve onları) o aldatacağın âdem
oğullarını (süvarilerinle, piyadelerinle) yani: Bütün yardımcılarınla, sana tabi
olan insanlar ve cinler ile veya bütün oyun ve eğlence ile (yaygaraya böğ)
kendilerini isyana davet et. (Ve onlara mallarda ve evlâtlarda ortak ol) meselâ:
Onları helâl şeyleri haram saymaya ve haram şeyleri yapmaya şevket, ibadetlerin
kimseye bir fâide vermeyeceğini telkinde bulun. Onları zinaya, gayrı meşru
şekilde evlât sahibi olmaya teşvik eyle, onlara Abdi Şems, Abdi Uzza gibi adlar
verdir, onları bâtıl dinleri kabule yönlendir, böyle bütün düşmanlığını göster,
elbette ki, bu pek haince, kâfirce telkinlerin pek büyük cezasını göreceksindir.
(Ve) Ey lânetli İblis (onlara) adem oğullarına (va'dler yap) bâtıl va'dlarda
bulun. Fakat (onlara) âdem oğullarına I şeytanın va'd edeceği şey ise bir
aldatmadan başka birşey değildir) bütün bunlar, onun bütün va'dları, bâtıl,
sabit olmayan şeylerdir, asılsız şeyleri süslemek ve teklif etmekten ibarettir.
Meselâ: Şeytan, ahiret azabını inkâr eder, putların birer şefaatçi olduğunu
iddiada bulunur, dünya varlığını ahiret varlığına tercih ettirmeğe çalışır, bir
takım zararlı şeyleri faideli göstererek bir nice kimseleri saptırmaya çalışır
durur. İşte akıl sahiplerine lâzımdır ki, şeytanın öyle aldatmalarına
kapılmasınlar, şeytan tabiatlı kimselerin dine muhalif, yaldızlı aldatıcı
sözlerine kıymet vermesinler.
65. Şüphesiz benim
kullarım var ya, senin için onların üzerinde bir hâkimiyet yoktur. Vekil olarak
da Rabbin kâfidir.
65. Fakat ey Şeytan!. Ey
şeytanın yardımcıları!. Şunu da biliniz ki: (Şüphesiz benim kullarım var ya)
onlar ki, kulluk vazifelerini takva ile, güzel ameller ile yerine getirmeye
çalışıp dururlar, onlar ki hakikî müminlerdir (senin için onların üzerinde bir
hâkimiyet yoktur) sen onları tamamen ayartmaya güç yetiremezsin. Onları
bağışlanmayacak bir günahı işlemeye sevkedemezsin. Onlar, Allah'ın korumasına,
ilâhî yardımına kavuşmuş, seçkin kullardır, (ve) onları senin şerrinden,
vesveselerinden korumak için (vekil olarak da Rabbin) seni yaratmış olan Yüce
Yaratıcı (kâfidir) onları her şekilde ilâhî korumasına kavuşturur. Onlar, Cenabı
Hak'ka tevekkül ederler, şeytanî vesveselerden kurtulmak için 0 Kerem sahibi
Rab'den yardım isterler, onun verdiği nimetlere karşı şükran borçlu olduklarını
itiraf ederek dindarca ve faziletli bir halde yaşarlar. Ey lânetli Şeytan. Sen
isen yine zarar ve ziyanda kalırsın, Yüce Yaratıcının ebedî azaplarına tutalarak
cehennemde sonsuz olarak kalırsın, kendisiyle iftihar ettiğin ateş ile
sürekli azap görür durursun. İşte Allah'ın emrini hafife almanın insanlar
hakkında kötü muamelede bulunmanın müthiş ve
sonsuz cezası!.
§ Bu dünya bir imtihan
âlemi olduğundan şeytanın bu kadar ömür sürmesine, vesvesede bulunabilmesine
hikmet gereği müsaade verilmiştir, şeytana ait bu kıssa, Kur'an-ı Kerim'in yedi
sûresinde, Bakara, Araf, Hicr, Isrâ, Kehf, Tâhâ, Sat sûrelerinde zikredilmiştir.
Bunun aynen ve mânâ olarak tekrar beyan buyurulmasındaki hikmet ise şeytanın ne
kadar insaniyet düşmanı olduğunu tekrar tekrar zikrederek insanları gafletten
uyandırmaktır, onun vesveselerine kapılmaktan men etmektir, onun şerrinden
kurtulmaya vesile olan din ve fazilet yoluna sevkeylemektir.
Allah Teâlâ Hazretleri
cümlemizi şeytanların şerrinden, vesveselerinden emin buyursun Âmin..
66. Rabbiniz, o -kerem
sahibi zat- dir ki, sizin için denizde gemileri yüzdürür, ta ki, onun lütfundan
talepte bulunasınız. Şüphe yok ki, o sizin için pek fazla merhametlidir.
66. Bu mübarek âyetler,
Hak Teâlâ'nın kudretini, hikmetini, rahmetini gösteren bir kısım delilleri
bildiriyor. Denizlerdeki gemilerini yüzüp gitmelerini ve temin ettikleri
faideleri ve ara sıra uğradıkları tehlikeli vaziyetleri hatırlatıyor. Tehlikeli
vaziyetlerde Cenab-ı Hak'ka niyaza başlayan bir takım kimselerin selâmet
sahiline çıkınca yine nankörlükte bulunduklarını ve böyle bir hareketin helak
edici bir sonla neticelenebileceğin! hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!.
Sizin (Rabbiniz) sizi yaratıp besleyen yaratıcınız (o) kerem sahibi zat (dir ki,
sizin için denizde gemileri yüzdürür) menfaatinizi temin için istediğiniz
taraflara gemileri vakit vakit sevkeyler. Nitekim sizin ecdadınızı da Nuh
Aleyhisselâm ile beraber bir gemi vasıtasiyle bir kurtuluş sahiline erdirmiştir.
Evet.. 0 Kerem sahibi Yaratıcı, gemileri sizin emrinize vermiştir (tâ ki, onun
lütfundan) sizin için takdir edilmiş olan rızkından (talepte bulunasınız)
ihtiyacınızı bertaraf edecek, ekonominize ferahlık verecek malları tedarik
edebilesiniz • şüphe yok ki, o) kerim Yaratîcınız (sizin için pek fazla
merhametlidir.) Bunun içindir ki, muhtaç olduğunuz şeyleri meydana getirmiş,
onları elde edebilme sebeplerini kolaylaştırmıştır.
Görülüyor ki, bu âyeti
celile, bizlere sosyal ihtiyaçları gidermek, meşru şekilde servet ve mal sahibi
olmak yolunu gösteriyor, bizleri iktisadî faaliyetlere teşvik etmiş bulunuyor.
Bütün bunlar, İslâmiyetin yükselmeye engel değil, bilakis yükselme sebebi
olduğunu gösteren birer parlak delildir. Bunu takdir etmelidir, bunu inkâr
ederek nankörlükte bulunmamalıdır.
67. Ve size denizde bir
şiddet isabet ettiği zaman, ondan başka bütün ibadet ettikleriniz kaybolurlar.
Sonra sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankör
olmuştur.
67. (Ve) Ey inkarcılar,
müşrikler!, (size denizde bir şiddet isabet ettiği zaman) deryada dalgalar
ortaya çıkarak boğulacağınızdan korktuğunuz vakit (ondan) o Yüce Yaratıcıdan
(başka) kendilerine (ibadet eder) yalvarır, yakarır (olduklarınız) kendilerini o
Kerem sahibi Yaratıcıya ortak sandıkiannız (kaybolurlar) onları unutursunuz,
onlardan bir yardım beklemezsiniz, yalnız Allah Teâlâ'ya yalvarırsınız, sizi
ondan başkasının kurtaramıyacağını anlarsınız. (Sonra) Allah Teâlâ (sizi
kurtarıp karaya çıkarınca da) Allah'ın dininden (yüz çevirirsiniz.) Yine küfr ve
şirke düşersiniz. Gerçekte bu nevi (insan, çok nankör olmuştur.) Selâmete erdimi,
kendisini kurtarmış olan Kerim Yaratıcısını birlemeye, ona şükretmeye devam
etmez, yine başkalarını o benzersiz mabuda ortak koşmaktan geri durmaz.
68. O'nun sizi kara
tarafında yerin dibine batırmasından veya sizin üzerinize taşlı bir kasırga
göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekil bulamazsınız.
68. Ey bu gibi bir
tehlikeden kurtulmuş olan gafil insanlar!. Hiç istikbalinizi düşünmez misiniz?.
Tekrar tekrar felâketlere uğrayabileceğinizi hiç aklınıza getirmez misiniz?.
0 Yüce Yaratıcının (Sizî kara tarafında yerin dibine batırmasından) emin
olabilir misiniz?. Sizi denizde de boğmaya kadir olan o Yüce Yaratıcı, sizi yer
yüzünün
herhangi bir parçasında da
mahvetmeğe, yerlerin altına geçirmeğe de kadirdir. (Veya sizin üzerinize taşlı
bir kasırga gönderme" sinden emin mi oldunuz?.) dilerse başınız üzerine gök
tarafından taşları yağdırır, o suretle sizi helak eder. Nitekim Lût kavmi
üzerine böyle bir helak yağmuru yağdırmıştır. (Sonra kendiniz için) Ey insanlar!
(bir vekil bulamazsınız) ki, sizi o felâketten kurtarabilsin. Artık nasıl oluyor
da öyle küfr ve şirke düşüp duruyorsunuz?.
69. Yoksa sizi tekrar oraya
iade etmesinden, sonra da üzerinize şiddetli bir rüzgâr gönderip de sizi
küfrettiğinizden dolayı boğmayacağından emin mi oldunuz. Sonra kendiniz için
bize karşı intikam alacak da bulamazsınız.
69. (Yoksa sizî oraya)
deniz seferine (tekrar iade etmesinden) kendinizi emin mi görüyorsunuz?. Tekrar
herhangi bir sebep, bir ihtiyaç vesilesiyle deniz seyahatine çıkarak yine korkuç
bir felâkete uğramayacağsnıza hükmedebilir misiniz?. Evet.. Yine öyle bir sefer
esnasında (üzerinize şiddetli bir rüzgâr gönderip de sizi küfrettiğinizden) o
Kerem sahibi Yaratıcıya mahlûkatmı ortak koştuğunuzdan (dolayı) bir ceza olarak
denizde (boğacağından emin mi oldunuz?.) ki, öyle küfür ve şirke cür'et edip
duruyorsunuz?. Şunu da bilmelisiniz ki, sizi boğduktan ve helak ettikten (sonra
kendiniz için bize karşı intikam alacak) size yaptığımızı bizden sorup isteyecek
bir kimse de, bir koruyucu da (bulamazsınız) o taptığınız mahlûkat, size
yardımcı olamazlar. Artık nedir bu cehalet?. Bu kadar inkarcı cesaret, böyle bir
durum, insanlığın şanına yakışır mı?.
70. Andolsun ki, biz
insanoğlunu üstün kıldık ve onları karada ve denizde -nakil vasıtalarına-
yükledik ve onları lezzetli, temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları
mahlûkatımızdan birçokları üzerine fazlasıyla üstün kıldık.
70. Bu mübarek âyetler,
insanların haddizatında şerefli ve yaratıkların bir çoğundan üstün ve nice
nimetlere kavuşmuş olduklarını bildiriyor. Ahirette de dünyadaki amellerine göre
muameleye tâbi olacaklarını beyan buyruyor. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı,
insanlara ihsan buyurmuş olduğu nimetlerden dört çeşidini hatırlatıyor,
(andolsun ki,) yani: Muhakkaktır ki: (Bîz adem oğullarını üstün kıldık) hepsine
de güzel bir suret, orta bir boy, faideli organ verdik. Bunlar birinci nevi bir
ilâhî lütuftur. (Ve onları karada ve denizde) nakil vasıtalarına (yükledik)
onlar karalarda atlar, develer gibi şeyler ile, denizlerde de gemiler vesaire
ile diledikleri yerlere giderler. Özellikle insanlar şimdi uçaklar, trenler gibi
daha nice mükemmel nakil vasıtalarına kavuşmuşlardır. Bunlar da ikinci nevi bir
rabbanî lütuftur. (Ve onları) âdem oğullarını (leziz ve temiz şeylerden) nefis,
tatlı meyvelerden, yiyeceklerden (rızıklandındık) onlar bitkisel ve hayvansal
gıdaların en güzellerinden, hoş olanlarından yararlanırlar. Bunlar da haklarında
üçüncü nevi bir ilâhî ihsandır. (Ve onları mahlûkatımızdan birçokları üzerine
fazlasiyle üstün kıldık) kendilerine konuşma yeteneği ve akıl kuvveti verdik,
İlim ve irfan tahsil etmek kabiliyeti verdik, dünya ve ahiret saadetini
kazanmaya vesile olacak bir yetenek ihsan buyurduk. Bunlar da dördüncü nevi bir
ilâhî bağıştır. Artık insanlar, kavuştukları bu nimetlerin kadrini bilmelidir,
akıllarını güzelce kullanarak bu nimetleri kendilerine ihsan buyurmuş olan
kâinatın yaratıcısının birliğini, yüceliğini tasdik, kendisine hamd ve şükr
etmelidir. Bunun aksine hareket, bir takım mahlukata tapmak, en büyük bir
nankörlüktür. İşte Cenab-ı Hak, insanlığa lütfen vermiş olduğu bu nimetleri
beyan ile onları uyanmaya davet etmiş oluyor.
5 İnsanlık, güzelce dindar
oldukça bu şerefi muhafaza etmiş, Allah katında üstün bulunmuş olur. Böyle bir
insanlık, genel görünüşü itibariyle diğer yaratıklardan, hattâ meleklerden bile
üstündür.
Hazreti Adem'e meleklerin
secde ile emredilmiş olmaları da bu üstünlüğü göstermektedir. Çünkü insanlık,
bir takım müşkil engellere, alâkalara mâruz bulunduğu halde yine Allah'ın yolunu
takibederek nefsine hâkim olunca büyük bir nefis mücadelesinde bulunmuş, bu
yüzden büyük bir sevap kazanmış olur. Melekler ise zaten günahsız yaratılmış,
öyle bir takım engellere mâruz, kalmamışlar, nefis mücadelesine muhtaç bir halde
bulunmamışlardır. Maamafih topluluklar itibariyle elbette insanlar ile melekler
arasında fark vardır, şöyle ki: Bağavî merhum gibi bazı müfessirlerin beyanına
göre meleklerin seçkin olmayanı müminlerin seçkin olmayanından üstündür.
Müminlerin seçkin olanı da meleklerin seçkin olanından üstündür. Özellikle
Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün mahlûkatın üstünde bir şeref ve fazilete
sahip olduğu
bilinmektedir. İman
dairesinden çıkmış olan bir takım insanlar ise aslî üstünlüklerini kaybetmiş,
hayvanlardan bile aşağı bir vaziyette bulunmuşlardır. Velhâsıl insanî
faziletleri ilâhî din çerçevesinde muhafaza lâzımdır. Aksi takdirde netice pek
korkunçtur.
71. Bir gün her insan
topluluğunu önderleriyle çağıracağız, artık onlardan her kimin kitabı sağ eline
verilirse işte onlar kitaplarını okurlar ve onlar en küçük bir haksızlığa bile
uğramazlar.
71. Hatırla ki,
(birgün) kıyamet kopunca (her insan topluluğunu önderleriyle) dünyada iken
kimlere uymuşlar, kimleri rehber edinmişler ise onlar, ile (çağıracağız) meselâ:
Müslümanların asıl imamları Resûl-i Ekrem efendimizdir, Kur'an'ı Kerîm'dir.
Kıyamette onun ümmeti, Ey Muhammed Ümmeti gibi bir nida ile hesap vermeye davet
edilecektir. Diğer ümmetlere de: Ey İbrahim ümmeti ey Musa ümmeti gibi bir nida
ile davet vaki olacaktır. Nemrud gibi Firavun gibi kâfirlere tabi olanlara da
Nemrut ümmeti vesaire diye ceza yerine sevkedileceklerdir. (Artık onlardan) o
çağırılanlardan (her kimin kitabı) amel defterleri (sağ eline verilirse) onlar,
mutlu ve sağduyu sahibi müminlerdir (işte onlar kitaplarını okurlar) o
kitaplarda güzel amellerinin yazılmış olduğunu görerek büyük bir sevinç ve
ferahlık içinde kalırlar (ve onlar en küçük bir haksızlığa uğramazlar) Ayetteki
fetil, hurma çekirdeğinin yarığı içindeki pek küçük iplik veya kir demektir ki,
perk cüzî şeyden kinayedir. Yani: o kitapları sağ taraflarından verilen müminler
kıl kadar bile zulüm görmeyeceklerdir, bilâkis amellerinin sevabı kat kat
arttırılmış olacaktır. İşte imanın, güzel amellerin mükâfatı!.
72. Ve her kim burada
-hakikatları görmeyip kalben- kör oldu ise işte o, ahirette de kördür; üstelik
iyice yolunu şaşırmıştır.
72. (Ve her kim)
insanlardan (burada) bu dünya âleminde sağ duyusunu kaybetmiş, hakikatları
göremeyip kalben (kör oldu ise) güzel şeyler ile çirkin şeylerin aralarını
ayırmaya, faideli şeyleri elde etmeğe zararlı şeylerden kaçınmaya güç
yetiremediyse (işte o) öyle manen kör olan, din nurundan mahrum bulunan herhangi
bir şahıs (ahirette de kördür) orada da doğru bir yolu takibe muvaffak olamaz,
kendisini kurtaracak bir şeyi elde etmeyi başaramaz. Ve böye bir kimse, (yolca
da) kordon (daha sapıktır) işte bu da amel defteri sol tarafından verilen
kimsedir. Bu, kendisini kurtaracak, cennete kavuşturacak bir yolu bulup asla
takibedemez. Çünkü artık onun için ahiret yurdunda kaybedileni kazanmaya,
kurtuluş sebeplerini elde etmeğe imkân kalmamıştır. Binaenaleyh, insan daha
dünyada iken uyanmalı, Allah'ın dinine sarılmak, kendisini öyle ebedî
felâketlere maruz bırakan basiretsiz kimselerden sakınmalıdır, onların
saptırmasına kapılmak tehlikesinden korunmalıdır.
73. Ve onlar az kalsın
sana vahyettiğimiz şeyden başkasını bize iftira edesin diye seni fitneye
düşüreceklerdi. 0 zaman seni elbette dost edineceklerdi.
73. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin Resûl-i Ekrem hakkında ne kadar haince bir arzuda bulunmuş
olduklarını gösteriyor, onların arzularına meyletmenin ise ne kadar dünyevî ve
uhrevî cezaya sebep olacağını ihtar diyor. Resûl-i Ekrem'i yurdundan çıkarmak
için çalışmak isteyenlerin ondan sonra kendilerinin de orada ka-lamıyacaklarını,
bütün Peygamberler hakkında değiştirilmesi mümkün olmayacak bir şekilde ilâhî
sünnetin böyle cereyan ettiğini beyan etmekte ve öyle sapıkların vesve-selerine
mutlu müminlerin aldanmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce
Resulüm! (Az kalsın) o bir takım müşrikler (sana vahyettiğimiz şeyden)
emirlerimize, yasaklarımıza, va'd ve tehdidimize ait husustan (başkasını bize
iftira edesin) demediğimizi demiş gibi gösteresin (diye seni fitneye)
kendilerinin batıl maksatlarını destekleme durumuna (düşüreceklerdî) eğer sen
onların öyle arzularına, aldatmalarına kapılacak olsa idin (o zaman) onlar (seni
elbette dost edineceklerdi) seni kendilerinden sayacak, onların küfr ve şirkine
rıza gösterdiğini etrafa yayacaklardı. 0 halde sen, Allah'ın değil, onların
dostu olacaktın. Fakat Cenabı Hak, seni korumuş, günahsızlığa kavuşturmuş
olduğundan onların o aldatmalarına eğilim göstermiş bulunmadın.
74. Ve eğer biz seni
tesbit etmemiş olsa idik az kaldı onlara biraz meyil edecek idin.
74. Evet.. (Ve eğer bîz
seni tesbit etmemiş olsa idik) seni takibettiğin hak ve hakikat yolunda koruma
ve desteğimizle kararlı kılmamış olsa idik, sen insanlık icabı (az kaldı
onlara biraz meyledecek idin) onların hidayetini çok arzu ettiğin için
bazı arzularına karşı eğilimli gibi görünecek idin. Fakat seni
günahsızlığa ulaştırmış
olduğumuz için onların
arzularını kabul değil, o tarafa biraz eğilim göstermekten bile kaçınmış
bulundun.
Sonraki Sayfa

|
|