|
17-ISRA
SURESİ
Bu sûre-i celile yüz on bir
âyeti kapsamaktadır. Tercih edilen görüşe göre bütün bu âyetler Mekke-i
Mükerreme'de inmiştir. Bazı zatlara göre yalnız (60, 76, 80) inci âyetler
Medine-i Münevvere'de inmiştir.
Bu mübarek sürede Resûl-i
Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin geceleyin miracı şerife ulaştığı
beyan buyurulduğu için buna "Isrâ Sûresi" adı verilmiştir. Çünkü "Isrâ"
kelimesi, geceleyin bir yerden diğer bir yere yaya veya süvari olarak gitmek ve
gidilmek manasınadır. Miraç ise yükseğe çıkmak demektir. Yüce Peygamber'in
geceleyin götürülmesi, göklerin üstüne kadar çıkarılması ger-çekleştiğinden bu
yolculuğa "Miraç" adı da verilmiştir.
Bu mübarek isrâ sûresinin
başlıca, içeriği şunlardır: (I) Bundan evvelki Nahl sûresinde Hazreti İbrahim'in
büyük bir Peygamber olduğu ve Cenab-ı Hakkın iyilik yapanlarla beraber bulunduğu
bildirilmişti. Bu Isra Sûrei celilesinde de son peygamber Hz. Muhammed'in Miracı
Şerife çıkması bildirilerek onun ne kadar seçkin yüce bir peygamber olduğuna ve
ne kadar Allah'ın ihsanına mazhar, iyi ve saygın bir zat olduğuna işaret
buyurulmaktadır. (2) Hazreti Musa'ya ve İsrail oğullarının durumlarına ait
açıklamalar (3) Kur'an'ı Kerim'in nasıl bir hidayet rehberi olduğuna, Allah'ın
kudretini gösteren yaratılış eserlerine, kulluk vazifelerini yerine
getirmeyenlerin korkunç âkibetlerine ve nice kavimlerin bu yüzden helak olmuş
olduklarına dair bilgiler. (4) insanların nelerle mükellef olduklarına,
valideynin ve akrabaların haklarına riâyetin lüzumuna dair uyarılar. (5) Diğer
riayet edilecek ve kendilerinden kaçınılacak hususlara dair bilgiler ve bu
konudaki hikmetli açıklamaları. (6) Allah'ın birliğine şahitlik eden deliller,
Kur'an'ı Kerim'e ve bir kısım hakikatlara karşı inkarcıların vaziyetleri,
cahilce iddiaları. (7) Hak Teâlâ'nın bu âlemdeki tasarrufları, inkarcıların
haklarındaki helak ve cezayı ve bazı hususlardan dolayı tecelli eden ilâhî
imtihanı (8) Meleklerin Hazreti Adem'e karşı secde ile mükellef iyetleri,
şeytanın ise bu secdeden kaçınmış ve ebedî lanete hedef olmuş olduğu. (9)
İnsanlık hakkındaki çeşitli nimetler, bunlara karşı bir takım kimselerin
nankörlükte bulunmakta oldukları âkibet, kimlerin selâmete erip kimlerin
eremiyecekleri. (10) Namazların kılınacağı vakitler, Kur'an-ı Kerim'in
inişindeki faideler, hikmetler. (11) Ruh hakkındaki suale cevap. (12) Bütün
insanlar ve cinlerin Kur'an-ı Kerim'e bir benzer meydana getiremiyecekleri ve
kâfirlerin nasıl bir inatçı şekilde küfre düşmüş oldukları ve kendilerine
verilen cevap. (13) Hazreti Musa'ya verilen âyetler, hârikalar. Firavun'un
iddiası ve felâkete uğrayışı. (14) Kur'an'ın büyük bir hak ve hikmet üzere nazil
olmuş olduğu, Cenab'ı Hak'ki İlim ve irfan ehlinin tevhid ve teşbihe devam
edecekleri ve Hak Teâlânın değerli vasıfları.
1, Noksan sıfatlardan
münezzehtir o -kudret sahibi yaratıcı-ki , kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan
çevresini mübarek kıldığımız Mescid'i Aksâ'ya yürüttü. Tâ ki, ona âyetlerimizden
bir kısmını gösterelim. Şüphe yok ki, ancak o "ezelî yaratıcı- dir her şeyi
işiten gören.
1. Bu mübarek âyet,
yaratıkların en şereflisi olan Yüce Peygamberimizin bir nice kudret ve azamet
eserlerini görmesi için geceleyin Mescid-i Aksa'ya götürülmüş olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Her tülü mükerhmellikleri zatında toplamıştır ve bütün
noksanlardan (uzaktır o) Kudret sahibi Yaratıcı (ki kulunu) en şerefli bir kulu
ve habibi olan Peygamberlerin efendisi, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ı (bir
gece) az bir müddet içinde bir kudret hârikasının eseri olarak (Mescid-i
Haram'dan) Kâbe-i Muazzama'dan, Kâbetullahın kuzey tarafındaki Hicrülkâbe, Hicri
İsmail ve Hatimi Kabe denilen mevkiden veya Hazreti Ali'nin kız kardeşi Ümmühânî
Radiallahü anhanın Kabe'nin çevresinde bulunan evinden aldırarak (çevresini
mübarek kıldığımız) maddî ve manevî bereketlere, bolluklara mazhar kılmış
bulunduğumuz (Mescid-i Aksa'ya) Beyti Mukaddese o zamana kadar ötesinde daha
başka bir mescit bulunmayan ve geçmiş bir kısım Peygamberler için bir mabet, bir
vahyin iniş yeri olan o kutsal mevkie (yürüttü) oraya bir harikulade tarzda
kavuşturdu, (ta ki ona) Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'a (âyetlerimizden
gösterelim) Yüce Yaratıcının kudret ve büyüklüğüne şahitlik eden birnice
hârikaları, ruhlar ve melekler âleminin eşsizliklerini görmeye muvaffak olsun. O
kadar uzak mesafeleri öyle az bir zaman içinde gidip birnice mübarek
Peygamberlerin görünecek ruhaniyetleriyle temasta bulunsun. (Şüphe yok ki ancak,
o) Yüce Yaratıcı ve Kerem sahibi, (dîr her şeyi) bütün mahlûkatının
sözlerini, dualarını niyazlarını, (işiten) ve ancak o ezelî yaratıcıdır her
şeyi (göreni her şeyden hakkıyla haberdar olan işte Yüce Resulü olan Hazreti
Muhammed'in de
bütün yakarışlarını işiten,
bütün ibadet ve itaatini görüp bilen o Yüce Yaratıcı, o muhterem habibini,
Resulünü öyle pek yüce bir seyahat şerefine kavuşturmuştur.
§ Resûl-i Ekrem Sal lal lah
ü Aleyhi vesellem Efendimizin "Miraç" denilen bu mübarek sayahati, en kuvvetli
rivayetlere göre peygamberliğin onüçüncü senesinde hicretten altı ay önce recebi
şerifin yirmi yedinci gecesinde meydana gelmiştir. Bu gecede yüce Peygamberimiz,
zaman ve mekânda münezzeh olan Yüce Allah'ın tecellilerine, ilâhî hitablarına
kavşmuş, bir nice kutsî âyetleri, alâmetleri görmeye muvaffak olmuştur. Bütün
müslümanlar, her sene Miraç gecesine tesadüf eden bu mübarek geceyi kutlamaya
çalışırlar, bu gecede ibadet ve itaatte bulunmayı büyük bir nimet bilirler,
günahlarından tövbe etmeyi, insaniyete hizmette bulunmayı mühim bir vazife kabul
ederler.
§ Resûl-i Ekrem'in bu
miracı, müslümanların çoğunluğuna göre uyanık bir halde ruh ve cesetle beraber
vaki olmuştur. 0 Yüce Peygamber'in bir gece içinde Mescid-i Haram'dan Mescid-i
Aksa'ya götürülmüş olduğu bu âyeti celile ile sabittir. Binaenaleyh inkâr eden
kâfir olur, Mescid-i Aksâ'dan göklere, sidretülmüntehaya götürülmüş, orada
Allah'ın tecellilerine kavuşmuş olduğu da meşhur hadisler ile sabittir.
Binaenaleyh bunu inkâr edenler de bidat işlemiş ve sapıtmış olurlar. 0 Yüce
peygamberin bu gecede arş ve kürsüyü, cennet ile cehennemi seyretmiş olduğu da
ahâd hadis ile sabittir. Bunu inkâr edenler de hata etmiş sayılırlar.
§ Miracın vukuu icma ile
sabittir, ruh ve cesetle beraber olduğu da müslümanların çoğunluğunca kabul
edilmiştir. Bu seyahat, büyük bir harika kabilinden olarak pek az bir zamanda"
vuku bulmuş, Resûl-i Ekrem'in öyle geceleyin Mekke-i Mükerreme'den ayrıldığını
başkaları görmemiş oldukları için bu miracın yalnız ruh ile meydana geldiğini
Hazreti Ayşe validemiz gibi bazıları kabul etmişlerse de bu, çoğunluğun
kanaatine ve birçok hadisi şerifi açıklamalarına aykırı bulunmuştur.
§ Resûl-i Ekrem Efendimiz,
Hazreti Cibril'in getirmiş olduğu burak ile yani: Şimşek gibi son derece parlak
ve süratli harekete sahip bir hayvan, bir nakil vasıtasiyle başlangıçta
Beytülmukaddes'e varmış, orada iki rekât namaz kılmış, sonra Cibril-i Emin ile
birinci göğe yükselmişler, gök kapıları açılmış, orada Hazreti Adem'ie
görüşmüştün Sonra ikinci göğe çıkmışlar, orada da Yahya ve Isa Aleyhimesselâm
ile görüşmüştür. Sonra da üçüncü semaya çıkmışlar, orada da Yusuf Aleyhisselâm
ile karşılaşmıştır, Sonra da dördüncü semaya yükselmişlerdir. Orada da Idris
Aleyhisselâm ile karşılaşmıştır. Badehu beşinci semaya yükseliıken Harun
Aleyhisselâm ile görüşmüştür. Bunu müteakip de altıncı semaya yükselerek orada
da Musa Aleyhisselâm ile sohbette bulunmuştur. Bundan sonra da yedinci semaya
çıkarak İbrahim Aleyhisselâm ile görüşmüştür. Bütün bu mübarek Peygamberler,
Resûl-i Ekrem Efendimize merhabalar diyerek hakkında dualarda bulunmuşlardır.
Hazreti İbrahim, Beytülmamûr denilen yüce bir makama dayanmış bulunuyordu ki,
buraya h erg ün yetmiş bin Melek geliyor, bir daha geri dönmüyorlardı.
§ Son Peygamber Hz.
Muhammed, o yüce makamlardan sonra "Sidretülmüntehâ" denilen pek yüce bir makama
ulaşmıştı. Orada Resûl-i Ekrem Hazretleri pek kutsî tecellilere mazhar olmuş ve
o geceden itibaren beş vakit namaz farz kılınmıştır. Başlangıçta elli vakit farz
kılınmıştı. Hazreti Musa'nın tavsiyeleri üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kaç
defa Cenab'ı Hak'ka dua ve yakanşta bulunmuş, ümmeti hakkında kolaylık
gösterilmesini niyaz etmiş, nihayet elli vakit beş vakte indirilmiş, fakat bir
vaktin edası için on misli sevap verileceği vâd buyurulmuş olduğundan beş vakit
namaz, elli vakit namaz sevabını kazandırmıştır.
§ Sidretülmüntehâ; bütün
meleklerin ilimleri ancak bu makama kadar vasıl olabileceği için bu makama bu
unvan verilmiştir. Diğer bir rivayete göre de Hak Teâlâ'nın yukarıdan inen ve
aşağıdan yükselen emirleri bu makamda son bulduğu için buna "Sidretülmüntehâ"
denilmiştir.
§ Yüce Yaratıcının kudret
ve büyüklüğünü düşünen, bu içinde yaşadığımız dünyada bile nice kudret
hârikalarının gözler önünde tecelli edip durduğunu gören aydın kimseler için
Miraç harikasını inkâr etmek, imkânsız görmek asla mümkün değildir.
§ Evet.. Gök cisimlerinin
varlığını, süratli hareketlerini görüp biliyoruz. Özellikle güneşin ne kadar
süratle hareket ettiği ve ondan yayılan ışıkların birkaç dakika içinde yer
yüzünü kapladığı görülüp durmaktadır. İnsanların bile bir takım maddî vasıtalar
ile ne kadar yükseklere az bir zamabunlar, Cenab'ı Hak'kın bu kâinata verdiği
özellikler sayesinde meydana gelmektedir. Artık bu kadar muazzam kâinatı var
eden bir Yüce Yaratıcı dilediği muhterem bir kulunu derhal dilediği makamlara
yükselemez mi? Bunun aksini iddia, Allah'ın kudretini inkârdan başka birşey
değildir.
§ Eğer Peygamberin miracı,
yalnız mhanî olsa idi onu birçok kimselerin o zaman inkârına mahal kalmazdı,
halbuki, o hem ruhî ve hem bedenî olduğu içindir ki. Allah'ın kudretini düşünme
özelliğinden mahrum bulunanlar onu inkâra kalkışmışlardır.
Resûl-i Ekrem, Kudüs'ü
şerifi asla görmemişti, Miraçtan sonra oraya dair bilgi verdiği gibi o esnada
yolda tesadüf etmiş olduğu bazı kafilelere dair de bilgiler vermiş, ve onlar da
öylece ortaya çıkarak Resûl-i Ekrem'in iddiasını kuvvetlendirmiştir. Göklere
çıkmış bulunması ise daha büyük bir hâdise olduğundan bu âyeti kerime de
Peygamberin yalnız Beytülmukaddese kadar olan yolculuğu açıklanmış, bir takım
inkarcıların daha ileri inkâra gitmemeleri için göklere yükselme hususu bu
âyette hikmet gereği izah edilmemiştir. Fakat her yönüyle güvenilir, doğru sözlü
olan Yüce Peygamber göklere kadar olan yükselmesini de birçok hadisler ile
ümmetine haber vermiştir. Buna İman edilmesi de müminlerin imanlarındaki
sağlamlığı, isabeti bir kat daha arttırmış bulunmaktadır. Kısacası: Peygamber
efendimiz Miraç âleminde âdeta maddî alemle ilgili hususlardan sıyrılmış, ilâhî
bir teyze kavuşmuş, mübarek gözleri önünde bir nice eşsiz kudret eserleri
tecelli etmiştir.
Münevver eyledin sen
pertev! veçhinle eflâki,
Seni tebcil-ü tebrik
eyleriz ey mefharî âlem!..
2. Ve Musa'ya kitap verdik
ve onu -o kitabı- İsrail oğullarına bir hidayet rehberi kıldık, benden başkasını
vekil tutmayın diye.
2. Bu mübarek
âyetler, Hazreti Musa'ya da ilâhî bir ikram olarak pek faideli bir kitap
verilmiş olduğunu ve onun ümmeti olan İsrail oğullarına bir kısım emirlerin
tebliğ edilmiş bulunduğunu bildirmektedir. 0 İsrail oğullarının ise kavuştukları
nimetlerin kadrini bilmeyerek nasıl hareketlerde bulunacaklarının ve başlarına
ne gibi fecî felâketlerin geleceğinin kendilerine evvelce ihtar buyurulmuş
olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Musa'ya kitap verdik) yani: 0 Yüce
Peygamber'i de Tür'a davet ederek kendisine Tevrat kitabını ihsan buyurduk (ve
onu) o mübarek kitabı (İsrail oğullarına bir hidayet rehberi kıldık) onun
Allah'ın birliğine, dînî hükümlere ait içerdiği hususlar bir hidayet ve saadet
vesilesi bulunuyordu. (Benden) bütün kâinatın Yaratıcısı, Mabudu olan yegâne
zatımdan (başkasını vekil tutmayın) herhangi bir mahlûku Rab, mabut edinerek
kendisine tapmayın, işlerinizi onlara havale etmeyin (diye) kendilerine emir
ettik. Çünkü Allah'ın izni olmadıkça hiçbir mahlûk, diğer bir mahlûka bir
iyilikte, bir hizmette bulunamaz. Bütün muvaffakiyetler Allah'ın takdirine
bağlıdır.
3.Ey Nuh ile beraber
-gemiye- yüklediğimiz kimselerin zürriyetü. Şüphe yok ki o çok şükredici bir kul
idi.
3. Ey İsrail
oğulları!. (Ey Nuh ile beraber) tufan felâketinden kurtulmaları için Nuh'un
gemisine (yüklediğimiz kimselerin zürriyeti) hakkınızdaki bu ilâhî lütfü
hatırlayınız, bunun şükrünü yerine getirmeye çalışınız. (Şüphe yok ki, o) Nuh
Aleyhisselâm (çok şükredici bir kul idi) kavuştuğu nimetlerin kadrini bilen,
bunları kendisine ihsan buyurmuş olan Kerem sahibi Yaratıcısına karşı fazlaca
şükürde bulunan mübarek bir Allah kulu idi. Şükür ise selâmet sebebidir,
nimetlerin artmasına bir vesiledir. 0 şükür sayesinde Hazreti Nuh selâmet
sahasına ermiş, dünya tarihinde yüce bir ad bırakmış, bütün insanlık için
uyulması gereken bir örnek olmuştur. Artık ey İsrail oğulları!. Siz de Hazreti
Nuh'a imân ederek gemisine sığınmış, o sayede selâmete ermiş olan kimselerin
zürriyetinden bulunuyorsunuz. Siz de Hazreti Musa gibi bir Peygambere, bir
selâmet rehberine kavuşmanızdan dolayı şükretmeli, onun bütün emirlerine,
yasaklarına uymalı değil misiniz?. Ne yazık ki, siz daima bunun tersine hareket
etmiş ve etmekte bulunmaktasınızdır.
4. Ve İsrail oğullarına
kitapta hükmettik ki, muhakkak siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınızdır
ve muhakkak ki, büyük bir yükselişle yükseleceksinizdir. -Serkeşlik yapıp
kabaracaksınız.
4. (Ve İsrail oğullarına
kitapta) Tevrat'ta (hükmettik ki) yani: Yakup Aleyhisselâm'ın evlât ve
torunlarından bulunan kimseler hakkında Hazreti Musa vasıtasiyle, vahiy yoluyla
beyan buyurduk ki veya Levh-i Mahfuzda tesbit kılmış olduk ki, Ey İsrail
oğulları!. (Muhakkak siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınızdır.) Evet..
And olsun ki, Şam diyarında, o mukaddes ülkede ve diğer bir görüşe göre Mısır
diyarında iki defa Tevrat'ın hükümlerine muhalefet ede-ceksinizdir. Bunun
birincisi: Şa'ya Aleyhisselâm'ı öldürmeleri ve kendilerini Allah'ın azabı ile
uyaran Ermiya'yı hapis etmeleridir. İkincisi de: Zekeriya ve Yahya
Aleyhisselâm'ı öldürmeleri ve Isa Aleyhisselâm'ın hayatına suikastte
bulunmalarıdır. (Ve muhakkak ki,) Ey İsrail oğulları!. Siz (büyük bir yükselişle
yükselecek" siniz) yani: Serkeşlik yapıp kabaracaksınızdır, hakka itaatten
kaçınacaksınızdır, kibirli tarzda hareketlerde bulunarak dikbaşlılıkta, zulüm ve
bozgunculukta devam edip duracaksınızdır.
5. İmdi o ikiden -iki
fesattan- birinin vadesi -vakti cezası- gelince üzerinize bizim çok şiddetli
kuvvet sahibi olan kullarımızdan göndereceğiz. Artık evlerin aralarını bile
araştıracaklardır. Bu, bir yerine getirilmiş hükümden ibaret bulunmuştur.
5. Ve şöyle buyumlmuştu
ki; Ey İsrail oğulları!. (İmdi) siz bekleyiniz (o ikiden) o yapacağinız iki
fesattan (birinin vadesi) vakdi, cezası (gelince) va'dedilen cezanın vakti
yaklaşacak olunca sizin (üzerinize bizim çok şiddetli kuvvet sahibi olan
kullarımızdan göndereceğiz) onlar savaşlarda büyük bir kuvvet ve kudret
sahipleri bulunan guruplardır. Bunlar ya Ninova ahalisinden olan Sencarip ile
ordusundan ibarettir veya Buhtunnasr'dır veyahut Câlût'tur. (Artık) o kuvvet
sahipleri, İsrail oğullarına ait (evlerin aralarını bile araştıracaklardır)
onları öldürmek için her tarafta dolaşıp duracaklardır. (Bu) şekilde ortaya
çıkacak bir azap ve bir azaba uğrama (bir yerîne getirilmiş hükümden ibaret
bulunmuştur.) Vukua gelmesi takdir edilen kesin bir ilâhî takdir gereğidir.
Nitekim öylece de gerçekleşmiştir. Evet.. 0 kuvvet sahipleri, İsrail oğullarının
âlimlerini öldürmüşler, Tevrat'ı yakmışlar, mescitlerini tahrip eylemişler,
onlardan yetmişbin kişiyi esir almışlardı, İşte vaktiyle Peygamberlerine isyan
eden, dinin hükümlerini kabul eylemeyip inkarcı ve kibirli bir tarzda harekette
bulunan her kavim, böyle bir cezayı hak etmiştir. Ebussuut tefsirinde de
denildiği gibi bir kısım zalimlere, diğer bir kısım zalimlerin musallat
olmaları, bu dünyada cereyan eden ilâhî bir sünnettir.
6. Sonra da onlara karşı
tekrar size bir kabiliyet verdik ve mallar ile ve oğullar ile gücünüzü artırdık
ve sizi sayıca -düşmanlarınızdan- daha fazla kıldık.
6. Bu mübarek âyetler,
günahlarından tövbe etmiş olan İsrail oğullarının tekrar nimetlere, varlıklara
kavuşmuş olduklarını ve yapacakları iyilikler ile kötülüklerin kendi nefislerine
ait olacağını bildiriyor. Tekrar isyan edip haklarındaki ikinci ilâhî tehdidin
ortaya çıkması zamanında da nasıl bir felâket ve helake uğrayacaklarını ihtar
ediyor. Bu gibi felâketlerden ibret alarak hallerini düzeltmeye çalışanların
Allah'ın merhametine kavuşacaklarını müjdeliyor. Küfür ve isyanda dönüp
kalanların da tekrar felâkete uğratılacaklarını ve ebediyyen cehenneme
atılacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!. 0
mağlûbiyetinizden bir müddet (sonra onların) o sizi mağlûp etmiş olan kavimlerin
(üzerine tekrar size bir galibiyet verdik) yeniden bir devlete, bir hâkimiyete
kavuştunuz. Deniliyor ki: Bu, Hazreti Davud'un zamanına tesadüf etmektedir.
Aradan yüz sene geçmişti, İsrail oğulları bozgunculuktan vaz geçmişler, tevbe
edip af dileğinde bulunmuşlardı. Davut Aleyhisselâm, kendilerine hâkim olmuş,
düşmanları olan Calût'u öldürmüştü. Diğer bir görüşe göre bu, Daniyal
Aleyhisselâm'ın hâkimiyet zamanına rastlamaktadır. 0 zat Buhtunnasr'a tabi
olanlara galip gelmiş, İsrail oğullarının esirleri, esirlikten kurtularak Şam'a
dönmüşlerdi. (Ve) Cenab-ı Hak, İsrail oğullarına hitaben buyuruyor ki (size
mallar ile ve oğullar ile yardım ettik) vaktiyle mallarınız yağma edilmiş,
çocuklarınız öldürülmüş idi. Yeniden servete evlada kavuştunuz, düşmanlarınıza
karşı savaşa muvaffak bulundunuz. (Ve sizî sayıca) düşmanlarınıza karşı cephe
alacak kabilelerce düşmanlarınızdan (daha fazla kıldık) sizi böyle yükselttik.
Artık bunun kadrini bilmeli değil miydiniz?.
7. Eğer iyilik etmiş
olursanız kendi nefisleriniz için iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük etmiş
olursanız kendi nefisleriniz için etmiş olursunuz. Artık ikinci va'de gelince
yüzlerinizi çirkinleştirsinler ve evvelce girdikleri gibi yine mescide girsinler
ve ellerine geçirdikleri şeyleri tahrip eylesinler diye -düşman- larınızı yine
size musallat ettik-.
7. (Eğer iyilik etmiş
olursanız) gerek nefsinize ve gerek başkaları hakkında güzel muamelerde,
yardımlarda bulunur iseniz, bunları (kendi nefisleriniz için iyilik etmiş
olursunuz) bu iyiliğin sevabı mükâfatı kendi şahıslarınıza aittir. (Ve eğer
kötülük etmiş olursanız) bozgunculuğu ve haramları işlerseniz, bunu da (kendi
nefisleriniz için etmiş olursunuz) onun günahı, cezası kendi şahıslarınıza
yönelik olacaktır. Bunu düşününüz!. (Artık ikinci vade gelince) tekrar hak
yoldan ayrılıp bozgunculuğa düştüğünüzden dolayı ikinci defa olarak intikama,
cezaya uğrayacağınıza dair olan ilâhî tehdidin zamanı gelince de (yüzlerinizi
çîrkînleştirsînler diye) üzerinize bir takım kuvvet sahiplerini gönderdik (ve
evvelce girdikleri gibi yîne mescide girsinler diye) Mescid-i Ak s a'yi tekrar
tahrip eyle s inler diye o kuvvet sahiplerini sizlerin üzerinize saldırdık (ve
galebe ettikleri şeyleri) istilâ edip durdukları herhangi bir parçalanacak mahv
ve yok olacak varlıklarınızı (helak eylesinler diye) düşmanlarınızı yine size
musallat ettik.
Filhakika İsrail oğulları,
yine isyana başlamışlar, Peygamberlerine muhalefette bulunmuşlar, Zekeriya ve
Yahya Aleyhimesselâm'ı şehit eylemişlerdi. Bu ikinci isyanları yüzünden de
üzerlerine "Hardun" veya "Cerdus" adındaki Babil hükümdarı musallat olmuş, o
muhterem Peygamberlerin intikamını almış, İsrail oğullarının yurtlarını harap
edip gitmiştir. Yahudilerden Konstantin adındaki Rum hükümdarının intikam almış
olduğu da bilinmektedir.
8. Umulur ki, Rabbiniz
size merhamet buyura ve eğer yine dönerseniz biz de döneriz. Ve biz cehennemi
kâfirler için bir hisar -bir zindan- kılmışızdır.
8. Ve Ey İsrail
oğulları!. Bu ikinci felâkete de uğradıktan sonra tevbe eder, işlemiş olduğunuz
günahlardan kaçınırsanız (umulur ki. Rabbiniz size merhamet buyurur) evvelki
fesat ve isyanınızdan dolayı sizi sürekli olarak felâketler içinde yaşatmaz. (Ve
eğer yine dönerseniz) tekrar bozgunculuğa başlar iseniz (biz de) af f imizdan
(döneriz) sizden tekrar intikam alır, sizi dünyada yeniden cezalara uğratırız.
Gerçekten de onlar yine doğru yoldan ayrılmış, Tevrat hükümlerine muhalefet
etmiş, İncil'i inkâr eylemiş, Hazreti İsa'nın hayatına kastetmek istemiş ve
özellikle Kur'an-ı Kerim ile Son Peygamberi de yalanlamışlardır. Binaenaleyh
Yahudi kabileleri öteden beri birçok milletler ve hükümetler tarafından çeşit
çeşit cezalara uğratılmışlardır. Hayber gazvesi neticesindeki mahv ve perişan
olmaları da bu cümledendir. (Ve biz cehennemi kâfirler için bir hisar) bir
hapishane, içinden ebediyen çıkamayacaklar! bir zindan (kılmışızdır) kâfir
olanlar, yalnız dünyada görecekleri felâketler ile kalmıyacaklardır. Onların
bazıları bu dünyada hikmet gereği bir felâkete uğramayabilir. Fakat onlar asıl
ahiret âleminde hak ettikleri ebedî azaplara herhalde çarpılacaklardır. Kur'an'ı
Kerim'in bu beyanları, bütün insanlık için bir ibret dersi mahiyetinde
bulunmaktadır.
9. Şüphe yok ki bu Kur'an,
en doğru olan yola iletir ve salih amellerde bulunan müminlere müjde verir ki,
onlar için muhakkak bir büyük mükâfat vardır.
9.Bu mübarek âyetler,
Kur'an'ı Kerim'in nasıl yüce bir rehber ve salih müminler hakkında ne kadar
güzel bir müjdeci olduğunu bildiriyor. Buna rağmen dinden ayrılan kimselerin de
fecî âkibetlerini ihtar ediyor. Ve nice insanların hayırdan uzak, dînî hükümlere
aykırı şeyleri aceleyle temennide bulunur olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki; Ey İsrail oğulları!. Ve ey diğer kitap ehli!. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar
yüce bir ilâhî kitab olduğunu güzelce düşündükçe pek güzel anlayabilirsiniz.
Artık öyle kutsî, insanlığın maddî ve manevî hayatını mükemmelce tanzim edecek
hükümler taşıyan bu apaçık kitabı tasdik etmeniz icabetmez mi?. (Şüphe yok ki,
bu Kur'an) bütün insanlığa hitabeder, bunun hükümleri, bütün insanlığa
yöneliktir, yalnız bir kavmi, bir milleti değil, bütün milletleri İslâm dinine
davet eder, bütün insanlık âleminin manevî nurlar içinde kalmasına vesile olacak
ahlâkî, içtimaî hükümleri içermektedir. Kendisine imân edip hükümlerine uyanları
(en doğru yola iletir) onları İslâm dinine, şeriatına kavuşturur (ve) takva
gibi, adalet ve ihsan gibi, akraba haklarına riayet gibi (salih salih amellerde)
devam edip durmakta (bulunan müminlere müjde verir ki: Onlar için muhakkak bir
büyük mükâfat vardır) o da cennete kavuşmaktır, Allah'ın cemalini görme şerefine
ulaşmaktır.
10. Ve o kimseler ki,
ahrete imân etmezler, muhakkak ki, onlar için de pek açıkla bir azap
hazırlamışızdır.
10. (Ve o kimseler ki)
Kur'an-ı Kerim'in insanlığı bu kadar aydınlatma lûtfunda bulunduğuna rağmen onun
nurlarından istifadeye çalışmaz, onun pek kesin deliller ile beyan etmekte
olduğu (ahirete) haşır ve neşre, cennet ve cehenneme o apaçık kitabın tarif edip
açıklandığı şekilde (İman etmezler) inkarcı bir halde ölür giderler (onlar
için de pek acıklı bir azap
hazırlamışızdır) ki, o da ebedî şekilde olan cehennem azabından ibaretir. Din
düşmanlarının böyle fecî bir âkibete uğrayacaklarını beyan da müminler için
ayrıca bir müjde mahiyetindedir.
11. Ve insan hayrı istediği
gibi şerri de ister. Ve insan pek aceleci olmuştur.
11. (Ve) İnsanlık,
Kur'an-ı Kerim gibi bir hidayet rehberine kavuşmuş olduğu halde yine birçok
(İnsan, hayra dua ettiği gibi) o Kur'an'ın beyanlarına, irşadlarına hayır ve
iyilikleri tavsiyesine aykırı olarak (şerre de duada bulunur) meselâ: Bazı
kâfirler, İslâm dinini inkâr ederler ve bu inkârlarındaki ısrarı göstermek için
"tarabbi! eğer İslâmiyet bir hak din ise bizim üzerimize gökten taş yağdır veya
elem verici bir azap getir" diye duada bulunurlar. Bazı insanlar da,
nefislerine, ailelerine veya mallarına arız olan bazı facialardan dolayı pek
müteessir olurlar, bir gün evvel ölmelerini, mahv olup gitmelerini temennide
bulunurlar. Böyle bir dua ise elbette muvafık değildir. (Ve insan) cinsi (pek
aceleci olmuştur.) Her hatırına gelene acele gösterir, onun akıbetini hiç
nazarı tefekküre almaz. Halbuki, insan her işte mütefekkirane hareket
etmelidir, sonra pişmanlık
fâide vermez. Nitekim bir hadisi şerifte buyurulmuştur. Yani acele etmek, bir
şeyi vaktinden evvel istemek şeytanın vesvesesinden ileri gelir. Acele etmeyip
teenni ile hareket etmekte bir tevfiki ilâhî eseridir. "TİRMİZİ"
12. Ve geceyi ve gündüzü
iki alâmet kıldık, sonra gece alametini mahv ettik. Gündüz alametini ise
aydınlatıcı kıldık, ta ki, Rabbinizden bir fadl ve kerem isteyesiniz. Ve
senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz ve her şeyi ayrıntılı olarak
açıklamışızdır.
12. Bu mübarek
âyetler, insanların kavuştukları dünyevî nimetlere hayatlarını düzenleyecek
vasıtalara işaret ediyor. Artık insanların bir mazeret ileri sürmelerine mahal
kalmayıp herbirinin kendi yazılmış amellerinden sorumlu olacağını ihtar
buyuruyor ve herkesin kendi doğru veya yanlış hareketine göre mükâfat ve ceza
göreceğini ve kendilerine Peygamber gönderilmiş olmadıkça insanlığın azap görme-yeceğini
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Size Kur'an'ı Kerim gibi pek büyük
dînî bir nimet ihsan edilmiş olduğu gibi dünyevî nimetler de ihsan buyurulmuştur.
(Ve) Kısacası sizin için (geceyi ve gündüzü iki alâmet kıldık) bunlar Allah'ın
kudretine işaret eden iki açık görünen delildir, bunlar ile istifade
edilmektedir. (Sonra gece alametini) yüce kudretimizle (mahvettik) onun nurunu
giderdik, onu karanlık bir hale getirdik, ta ki onda sakin olup istirahete
dalabilesiniz (gündüz alametini ise gösterici kıldık) onu ışıklı yarattık,
onunla çevrenizi aydınlattık (ta ki Rabbinizden bir fadl) ve kerem (isteyesiniz)
faaliyet sahasına atılarak rızkınızı elde edesiniz, muhtaç olduğunuz şeyleri
tedarik etmeye muvaffak olasınız. (Ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz)
senelerin miktarını tayin edesiniz, ayların, haftaların, günlerin vakitlerini,
saatlerini anlayıp onlara göre muamelelerinizi düzenleyesiniz. (Ve her şeyi)
dünyevi ve uhrevî muhtaç olduğunuz meseleleri Kur'an'ı Kerim'de edebî bir
şekilde (ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) Artık onlardan istifadeye çalışmalı
değil misiniz?.
13. Ve her insanın amelini
boynuna dolayıverdik ve kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız ki, onu
açılmış olduğu halde karşılar.
13. (Ve her) mükellef
(insanın amelini) takdir edilen ve kendisinin iradesiyle meydana gelen hayır ve
şerre ait hareketini (boynuna dolayıverik) yani o hareket, ona fazlasiyle
bağlıdır, ondan her halde görülecektir, ona göre mükâfat veya ceza görecektir.
Araplar bir fal bakmak için kuşların hareketlerini gözetlerlerdi, onların
muhtelif hareketlerini hayır ve şer olarak yommlarlardı. Çünkü kuşlar, ya kendi
arzulariyle veya başkalarının tahriki ile uçmaya başlarlar, havalara
yükselirler, aşağılara inerler, sağa sola doğru koşarlar, İşte bundan kinaye
olarak insanların hayır ve şerrine "tair = kuş" denilmiştir. (Ve kıyamet günü
onun için bir kitap çıkarırız ki) onda bütün amelleri yazılmış bulunur (onu) o
kitabı insan (açılmış olduğu halde karşılar) o amel defterinde bütün iyilikleri
ve kötülükleri hafaze melekleri vasıtasiyle tesbit edilmiş bulunmaktadır.
14. Kitabını oku, bugün
senin nefsin senin üzerine hesap sorucu olarak yeter.
14. Ve öyle mükellef her
insana ceza gününde denilecektir ki. Ey insani. (Kitabını oku) dünyada iken
neler yapmış olduğunu hatırla (bugün senin nefsin senin üzerine hesap sorucu
olarak yeter) çünki mahşer gününde her insan kendine verilecek bir kudret ile
amel defterlerindeki yazıları tamamen okuyup anlayacaktır, hiç birini inkâr
edemeyecektir. Şayet diliyle inkâr edecek olsa diğer bütün organları aleyhinde
şahitlikte bulunacaklardır. Allah'ın kudretiyle bunlar mutlaka vaki olacaktır.
Bir demir parçası içinde senelerce insanın konuşmaları korunuyor, o demir
parçası, bu konuşmaları istenilen zaman aynı şekilde aksettirip duruyor. Artık
ilâhî kudret ile bu sorgulamaların meydana geleceğini hangi bir akıl sahibi
inkâr edebilir veya imkânsız görebilir?.
15. Kim doğru yola
giderse ancak kendisi için doğru yola gitmiş olur ve her kim sapıtırsa ancak
kendi aleyhine olarak sapıtmış bulunur. Ve bir günahkâr kimse başkasının
günahını yüklenmez ve biz bir Resul gönderinceye kadar azap ediciler olmadık.
15. Artık herkes, kendi
istikbalini düşünmeli değil midir?. (Kim) bu dünyada (doğru yola giderse)
hidayet yolunu takibederse (kendi için doğru yola gitmiş olur) kendisi hidayete
erer, selâmete kavuşur, bu doğru hareketinin sevabı, mükâfatı kendisine aittir.
(Ve) bilakis (herkim sapıtırsa) hidayete eriştirecek yoldan ayrılırsa (ancak
kendi aleyhine olarak sapıtmış bulunur) kendi ihtiyarım kötüye kullanmış,
sapıklığa düşmüş, bu dinen yasak hareketinin cezası yalnız kendisine yönelmiş
olur. (Ve bir günahkâr kimse, başkasının günahını yüklenmez) herkes kendi
günahının cezasına ve sebebiyet verdiği herhangi bir günahın cezasına maruz
kalır. Başkasının günahı haksız yere kendisine yükletilmez ve hiçbir kimse,
başkasına gelecek olan cezayı üzerine alarak o kimseyi o cezadan kurtaramaz,
haklarında ilâhî adalete aykırı bir muamele yapılmaz, herkesin hayrı ve şerri
kendi boynuna bağlanmış olacaktır. Ve Cenab-ı Hak'kın inayeti Rabbaniyesine
bakınız ki, şöyle buyuruyor: (Ve biz) insanlara (bir Resul gönderinceye kadar)
onlara (azap ediciler olmadık) yani: Hiçbir kavime vaktiyle bir Peygamber
göndermiş olmayınca onları küfürlerinden dolayı dünyada köklerini kazımak
suretiyle azap etmedik, onları büsbütün mahv edip cezalandırmadık. Nuh
Aleyhisselâm'ın kavmi gibi.
§ Bilinmektedir ki:
Vaktiyle her ümmete bir Peygamber gönderilmiş, bilahara bütün ümmetlere de Son
Peygamber Hz. Muhammed gönderilmiştir. Onun dînî kıyamete kadar bakidir, onun
dininin bütün hükümleri doğu ve batıda yayılmıştır, onlara dair binlerce
kitaplar yazılmıştır. Artık hiçbir millet, Islâmiyetten haberdar olamadık diye
kendisini mazur sayamaz. Ancak fetret (ara) döneminde yaşamış, meselâ: Hazreti
Isa ile Peygamber efendimiz arasında, öyle Peygambersiz geçmiş olan bir zamanda
bulunmuş insanlar, ve yerkürenin medeniyetten mahrum yerlerinde yaşayıp İslâm
dininin yayılmasından habersiz bulunan kimseler hakkında Eş'ariyye imamları ile
Maturidiyye imamları arasında ihtilâf vardır. Şöyle ki: Eş'ariyye imamlarına
göre onlar hiçbir şey ile mükellef değildirler, onlar İman etmemelerinden dolayı
mesul olmazlar. Fakat Maturidiye imamlarına göre onlar, namaz, omç gibi
ibadetlerle mükellef olmazlarsa da Allah'ın bir olduğunu bilip tasdik etmekle
mükellef bulunurlar. Çünkü Allah Teâlâ'nın varlığına imân, yaratılışın
gereğidir. Bunu idrâk için insanların sahip oldukları akılları kâfidir, her
insanın temiz yaratılışı Allah'ın varlığına şahitlik eder. Bir insan nerede
bulunursa bulunsun gözleri önünde parlayıp duran binlerce eşsiz eserler, bir
Yüce Yaratıcının varlığını isbata yeter. Tefsiri Kebirde yazılı olduğu üzere
insanlara kâinatın Yaratıcısının varlığını telkin etmek ve anlatmak bakımından
akıl da bir nevi elçi demektir. Gerçekte akıl, bir ilâhî delildir,
Peygamberlerin nübüvvet ve risaletini tasdik için de bu akla ihtiyaç vardır.
Eğer akıl bu hususta yeterli olmasa idi, gösterdikleri mucizelere rağmen
Peygamberleri de insanların tasdik ile mükellef olmamaları lâzım gelirdi.
Velhâsıl: (Vema kurma muazzibin) âyeti kerimesiyle kaldırılan azaptan maksat,
dünya azabıdır, veyahut bu azap etmeme hususu, aklen idrak edilmesi mümkün
olmayan dinî hükümlerin uygulanmaması haline mahsustur. Yoksa aklen idrakî
mümkün olan Allah'ı tanıma hususunda hiçbir kimse mazur değildir.
§ Maamafih bazı bilginlere
göre fıtrat ehli denilen kimseler üç kısımdır: Birincisi fetret devrinde
yaşadıkları halde akıl ve düşünceleriyle Allah'ın birliğini idrak edip tasdik
edenlerdir. Bunlar cennet ehlidir. "Kus bin Saide" gibi. İkincisi: Cenab-ı
Hak'ka ortak koşanlardır. Bunlar cehennem ehlidirler. "Amr Bin Lühay" gibi.
Bunlar bir mabuda ihtiyaç olduğunu demek ki, akıllariyle hissetmiş oluyorlar da,
o halde öyle kendileri gibi mahlûk, âciz putların, kimselerin mabudluk şerefine
sahip olamayacağını anlamalı değil midirler?. Bunlar bütün mahlûkatın
üstünde varlık sahibi bulunan bir Yüce Yaratıcının varlığına aklen delil
getirmekle mükelleftirler. Böyle
bir delili getirmedikleri
için elbetteki, ahirette azap göreceklerdir. Üçüncüsü de: Fetret zamanında
gaflet üzere yaşayıp ilahlık fikrinden kopmuş olan hiçbir şeyi mabut kabul
etmeyen kimselerdir. İşte ihtilâf bu kısım hakkındadır.
16. Ve biz bir beldeyi
helak etmek isteyince onun zengin ele başlarına -hakka itaat etmelerini- emir
ederiz. Onlar ise orada kötülük işlemiş olurlar. Artık onun üzerine söz -helâkları
hakkındaki hüküm- hak olmuş olur. İmdi onu -o beldeyi- tamamen helak ile helak
etmiş oluruz.
16. Bu mübarek âyetler,
Hak Teâlâ Hazretlerinin bir takım ülkeleri, sapık olan ahalisi yüzünden ve bir
kısım kavimleri de günahları sebebiyle nasıl helak etmiş ve edecek olduğunu
bildirmektedir. Yalnız dünyayı aceleyle isteyen kâfirlerin müthiş âki-betlerine,
ahiret âlemini kazanmaya çalışan müminlerin de övülen istikballerine işaret
buyuruyor. Ve Cenab-ı Hak'kın dilediği kullarına dilediğini vereceğine ve
onların bir kısmını diğer bir kısmı üzerine nasıl üstün kıldığına ve uhrevî
derecelerin ise pek büyük bulunduğuna nazarı dikkati çekmektedir. Şöyle ki: Hak
Teâlâ Hazretleri, ilâhî dine muhalefet edenlerin azap göreceklerini beyan
buyurmuştur. (Ve) bunun sebeplerine işaret için de buyuruyor ki: (Biz bir
beldeyi helak etmek istediğimizde) o beldenin helaki için takdir edilen vakit
yaklaşınca (onun) o beldenin (devlet) servet, hâkimiyet (sahiplerine) hayırda,
hakka itaatde bulunmalarını Yüce Peygamberler vasıtasiyle (emir ederiz) onlara,
o belde halkına selâmet ve saadet vesilesi olan şeyleri bildirmiş oluruz, (onlar
ise orada günahta) ve kötülükte (bulunmuş olurlar) Cenab'ı Hak'ka ve Resulüne
itaatden kaçınırlar, dikbaşlı bir halde yaşamak isterler (artık onun üzerine) o
beldeye yönelik olarak (söz) helakleri hakkındaki hüküm, Peygamberlerinin
kendilerine yapmış oldukları ihtar (hak olmuş olur) sabit olarak gerçekleşmiş
bulunur, (İmdi onu) o beldeyi tahrip ve halkını yerle bir etmek suretiyle
(tamamen helak ile helak etmiş oluruz) bunlar tarihte birer ibret numunesi
teşkil etmiş olurlar. Fakat Hak Tealâ'nın emirlerine riayet eden,
Peygamberlerine tabi olan kavimler ise güzel bir hayata kavuşmuş, temiz bir
şekilde yaşamış dünyalar! da, âhiretleri de güven içinde bulunmuştur. Bunun
hilâfına hareket edenler de elbetteki, Allah'ın kahrını hak etmişlerdir.
17. Ve Nuh'tan sonra nice
nesilleri helak ettik ve kullarının günahlarına rabbin hebardar ve görücü olması
kifayet eder.
17. Helak olan milletler
için pek çok örnekler vardır. (Ve) Kısacası (Nuh'tan sonra nice nesillerden)
küfr ve isyana düşmüş Ad ve Semud kavimleri gibi birçok toplulukları o kötü
halleri sebebiyle (helak ettik) onları lâyık oldukları cezalara kavuşturduk. (Ve
kullarının günahlarına Rabbin haberdar ve görücü olması kifayet eder) onları
itikatlarına, niyetlerine, amellerine göre mükâfat ve cezaya uğratır. Hiçbir şey
yüce zatına karşı meçhul kalamaz. Bir şahıs, yaptığı bir cinayeti başkalarından
saklayabilir, kanunî cezadan kurtulabilir. Fakat kendisini Allah'ın azabından
kurtaramaz. Artık ey son ümmet!. Siz de o geçmiş ümmetlerin hallerinden, tarihen
sabit felâketlerinden birer ibret dersi alınız.
Evet.. Ben komşularımın
gözlerinden saklanabilirim. Fakat Allah Teâlâ benim gizlice yaptıklarımı da,
açıkça yaptıklarımı da şüphe yok ki bilir.
18. Her kim bu çabuk
geçeni -bu dünya varlığını- dilerse onun için burada dilediğimiz miktarı
çarçabuk veririz, dilediğimize. Sonra ona cehennemi tahsis kılmış oluruz. Oraya
kınanmış, kovulmuş bir halde girer.
18. (Herkim bu çabuk
geçeni) yalnız bu süratlice yok olan dünya varlığını (dilerse onun için burada)
bu dünyada (dilediğimiz miktarı çarçabuk veririz.) Evet.. Onlardan
(dilediğimize) veririz,
onları böyle yalnız dünyevî bir varlığa sahip kılarız. (Sonra ona cehennemi
tahsis kılmış oluruz) ona orada azap ederiz (oraya kınanmış) ayıplanmış
(kovulmuş) Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış (bir halde girer) o ateşli
yerlerde azap görür durur.
19. Ve her kim mümin olduğu
halde ahireti diler ve onun için -gerektiği şekilde- bir çaba çalışırsa işte o
gibi kimselerin çalışmaları kabul edilmiştir.
19. (Ve) bilakis (herkim
mümin olduğu halde ahireti ister) ahiret nimetlerini kavuşmak için güzel
amellerde bulunur (ve onun için) gerektiği şekilde (bir çaba ile çalışırsa) öyle
putları ve diğer mahlûkları mabud edinerek onlardan yardım isteğinde bulunmazsa
(işte o gibî) samimi mümin (kimselerin çalışmaları) ibadet ve itaatları Allah
katında makbul (Şükre lâyık bulunur) ahiret âleminde nimetlere kavuşacak olanlar
işte bu gibi hakîki mümin olan zatlardır.
20. Hepsine, onlara da ve
ötekilerine de rabbin ihsanından veririz. Ve rabbin ihsanı men'edilmiş değildir.
20. Evet.. Bu dünyada
her gurup rızıklandırılır, birçok fânî nimetlere kavuşabilir. (Hepsine, onlara
da) yalnız dünyayı isteyenlere de (ve ötekilerine de) ahireti talep eyleyenlere
de (Rabbin ihsanından) onun pek geniş olan nimetlerinden vermekle (veririz)
hepsini de bu dünyada hikmetin gereğine göre servete, geçim sebeplerine
kavuştururuz, (ve Rabbin ihsanı) dünyevî olsun, uhrevî olsun (menedilmiş
değildir) Yeter ki, insanlar, bunun kadrini bilsinler. Varlığında tek olan
Allah, kulları hakkında böyle pek geniş bir lûtf ve ihsan sahibidir.
21. Baki. Onların bazısını
bazısı üzerine nasıl üstün kılmışızdır. Ve elbette ki ahiret, dereceler
itibariyle daha büyüktür ve üstünlük itibariyle de daha büyüktür.
21. Yüce Allah'ın kulları
hakkındaki tasarruflanın bir kere dikkate almalıdır. (Bak) Ey insani. Veya Ey
Yüce Peygamberi, (onların) o insan topluluklarının (bazısını bazısı üzerine
nasıl üstün kılmışı zd ı r) Evet.. Müminlerden bir kısmı bolca nimet ve servete
kavuştukları halde bir kısmı bunlara kavuşamamaktadır. Aynı şekilde kâfirlerin
de bir gumbu pek bolca varlıklar elde etmiş oldukları halde diğer gurubu,
bu kadar bir varlık sahibi değildir. Bu farklı rızıklar, tamamen hikmet ve
menfaat gereğidir.
Nitekim Enam Sûresinde de
kiminizi kiminizden derecelerle üstün kıldı (En'âm, 6/165) buyurulmuştur, (ve
elbetteki,
ahiret, dereceler
itibariyle daha büyüktür) dünyevî derecelerden, varlıklardan daha fazladır (ve
üstünlük itibariyle de daha büyüktür) dünyevî mertebelerin pek çok üstündedir.
Çünkü o ebedîdir, sonsuzdur, her yönüyle yücedir, mümin kullar için
va'dedilmiştir. İşte insan, asıl böyle ebedî derecelere, nimetlere kavuşmak için
çalışıp durmalıdır. Buna kavuşmanın en birinci şartı ise Allah'ın birliğine
inanmak, dînî hükümlere riayette bulunmaktır.
22. Allah ile beraber başka
ilâh edinme. Sonra kınanmış ve rezil olmuş bir halde kalırsın.
22. Bu mübarek âyetler,
İmanın alâmetlerini göstererek insanlığı Allah'ın birliğine ve yalnız o yüce
varlığa ibadete davet ve aksine hareketin korkunçluğuna işaret ediyor. Anne-baba
hakkında da ne kadar riayet ve dua edileceğini gösteriyor, Alemlerin Rabbi'nin
ilminin genişliğini beyan ile insanlığı salih amellere teşvik buyuruyor. Şöyle
ki: Ey mükellef olan herhangi bir insani. (Allah ile beraber başka ilâh edinme)
ondan başka ilahlık, mabudluk, yaratıcılık sıfatlarına sahip bir zat yoktur,
şayet ondan başka ilâh, mabut edinirsen (sonra) dünyada da, ahirette de
(kınanmış) müminlerin, meleklerin kınamasını, azarlanmasını hak etmiş (ve)
Allah'ın yanında (rezil olmuş) yanlızlığa terkedilmiş (bir halde kalırsın) çünki
şirk ve küfr, en kötü bir inanç eseridir, sahibi her yönüyle hakarete, cezaya
lâyıktır. İman ise sahibi hakkında övgüye, zafere, kurtuluş ve saadete
vesiledir.
23. Ve Rabbin emretmiştir
ki, kendisinden başkasına ibadet etmeyesiniz ve ana ile babaya ihsanda bulunun.
Senin yanında onlardan biri veya ikisi de ihtiyarlık çağına gelirse sakın onlara
öf -bile- deme ve onları menetme -azarlama- lâkırdılarını kesme -ve onlara güzel
hitapta bulun.
23. (Ve) Ey insan!.
Kullarına daima lütuf ve ihsanda bulunan (Rabbin emir etmiştir ki) siz insanlar
(kendisinden) o kerem sahibi mabudun ilâhî zatından (başkasına ibadet
etmeyesiniz) çünkü ibadet, saygının en büyük mertebesidir. Böyle bir saygıya ise
Cenab ı Hak'tan başkası lâyık olamaz. Gayet yüceliği ve son derece inam ve
ihsana sahip olan ancak o kerim mabuttur, (ve) o Hikmet sahibi Yaratıcı şöyle de
emrediyor ki: Ey insanlar!. (Ana ile babaya ihsanda bulunun) onlara da hürmet
edin, haklarında güzelce muamelede bulunun durun. Çünkü onların size hizmetleri
şefkatler! pek fazladır, sizin vücude gelmenize vasıta olmuş, büyüyüp
gelişmenize hizmette bulunmuşlardır. Özellikle siz!. Ey müslüman çocukları!.
Onların vasıtalariyle dünyaya gelmiş, Cenab-ı Hak'ki bilip tasdik etmiş, o
sayede ebedî bir hayata, bir saadete aday bulunmuşsunuzdur. Binaenaleyh bunun
bir şükrü olmak üzere onlara hürmet ve sevgi gösteriniz, onlara karşı öyle
güzelce hareket etmek İslâm ahlâkının gereklerindendir, (senin yanında onlardan
biri veya ikisi de ihtiyarlık çağına gelirse) kendilerine fazlaca hizmet ve
riayet et, onlardan usanarak veya bazı sözlerinden, hareketlerinden gücenerek
(sakın onlara öf) bile (deme) böyle hoş olmayan, üzücü bir lâf sarfetme,
onlardan dolay, üzüntülü olduğunu gösterme (ve onları men etme) onlara engel
olma ve yasaklamada bulunma, hoşuna gitmeyen bir hareketlerinden dolayı onları
azarlama; onların lâkırdılarını kesme, onlara karşı yumuşakça muameleden ayrılma
(ve onlara güzelce hitapta bulun) onlar ile güzelce ve edeplice bir tarzda
konuşmaya devamet, yüzlerine hiddetle, nezâkete aykırı bir şekilde bakıp durma.
24. Ve ikisi için
merhametten tevazu kanadını indir ve de ki:Yarabbü. İkisine de merhamet buyur.
Nasıl ki, onlar beni çocuk iken besleyiverdiler.
24. (Ve ikisi için) gerek
annen ve gerek baban hakkında (merhametten tevazu kanadını indir) onlara karşı
sırf bir merhamet,, bir hürmet şevkiyle pek alçak gönüllü bir vaziyet al, (ve)
haklarında Kerem sahibi Yaratıcıya dua ederek (de ki: Ey Rabbim!. İkisine de
merhamet buyur) anamı da, babamı da lûtf ve ke remine kavuştur (nasıl ki, onlar
beni çocuk iken besleyîverdiler) hakkımda şefkatle muamelede bulundular. Bunun
bir mükâfatı olarak onları da sen merhametine kavuştur. Böyle bir dua mümin
olan ana ve baba hakkında yapılır. Kâfir oldukları takdirde hayatta iseler
onların hidayeti yani: Din değiştirerek İslâm dinine kavuşmak suretiyle Allah'ın
merhametine
muvaffak olmaları
temenni olunur. Fakat küfr üzere ölüp gitmişler ise artık onların haklarında
rahmet ile dua edilemez. Onların haklarında mağfiret ta müşrikler için af
dilemek ne peygambere ne de inananlara yaraşır (Tevbe, 9/113) âyeti
celilesiyle
yasaklanmıştır.
25. Rabbiniz sizin nef
işlerinizde olanı çok iyi bilir. Eğer siz salih kimseler oldunuz ise artık şüphe
yok ki, o, hakka dönenler için son derece bağışlayıcı bulunmaktadır.
25.'Ve ey insanlar!.
(Rabbiniz) sizi besleyen, size lûtf ve ihsanda bulunan Kerim Yaratıcımız (sizin
nefislerinizde olana) bütün kalbî düşüncelerinizi .'e özellikle ana ve
babalarınıza karşı nasıl bir merhamet ve hürmet duygusu beslemekte olduğunuzu
(çok iyi bilir) Artık pek samimane hareket etmelisiniz, ebeveynin haklarına da
tam bir samimiyetle riayette bulunmalısınız, gösteriş için, samimi olmayan
hareketlerden kaçınmalısınız (Eğer siz salih kimseler oldunuz ise) haddizatında
takva sahibi, iyilik eden hukuka saygılı iseniz (artık) emin olunuz. (Şüphe yok
ki, o) Kerem sahibi Yaratıcı (hakka döneenler için) insanlik icabı kendilerinden
meydana gelmiş kusurlardan dönerek vakit vakit hayra, güzel muamelelere
çalışanlar için (son derece bağışlayıcı bulunmaktadır) binaenaleyh ebeveyn
hakkında yapılmış bir kusur var ise bundan vazgeçmeli, onların rızalarını,
dualarını kazanmaya çalışmalı, haklarında lâzım şek'n hizmeti, yardımı yapmaktan
geri durmamalıdır, İslâm terbiyesi, bunu icabetmektedir.
"Kıymetü kadri hayati
pederî bilmeyene"
"Bildirir sonra zamane ne
imiş kıymeti eb"
Esat Muhlis Paşa
26. Ve akrabaya hakkını
ver, düşküne de, parasız kalmış yolcuya da -ver-. Ve saçıp savurma.
26. Bu mübarek âyetler de
ihsanın, hayırlı amellerin sahasını genişletmektedir. Maamafih israftan men
ederek onun şeytanî bir hareket olacağına işaret ediyor. Muhtaç olanlara ihsanda
bulunamıyacak bir durumda bulunanların da onlara karşı nazikçe bir mazerette
bulunmalarını tavsiye ediyor. Mallarının harcanması hususunda cimriliğin de,
müsrif ce hareketin de kınandığını ve kötü necticesini hatırlatıyor. Zenginliğin
de, fakirliğin de bir hikmet gereği olduğuna işaret ederek insanlığı uyanmaya
davet buyurmuş oluyor. Şöyle ki: (Ve) Ey gücü yeten olan müslüman zat!
(akrabalara da hakkını ver) baba ve ana tarafından akrabalığı olan kimseye
muhtaç olduğu takdirde nafakasını temin et, "sıla-i rahın" gibi, güzelce geçinme
gibi, dostluk ve ziyaret gibi haklarına riayette bulun, bunlardan başka (düşküne
de) hakkını ver, her ne kadar akraba olmasa da insaniyet adına, İslâmiyet adına
merhamette bulunarak onun da zekât ile, sadaka ile ihtiyacını gidermeğe çalış,
ve yolda (parasız kalmış) yurdundan ayrılmış olan herhangi bir (yolcuya da)
haakkını ver, öyle misafir bir kimseye de insaniyet adına hakkı olan iyilikte
bulun. Muhtaç olduğu şeyi imkân ölçüsünde temine gayret et. İnsanlık merhameti,
din kardeşliği bunu gerektirir. (Ve) maamafih malını sarfetme hususunda (saçıp
savurma) uygun olmayan şeylere servetini sarfetme, israfta bulunma, ifrat ile
tefritden kaçın. Servet, bir ilâhî bağıştır, onu kötüye kullanmak, bir nankörlük
alâmetidir ki, pek kötüdür.
27. Şüphe yok ki, saçıp
savuranlar, şeytanların kardaşlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
27. '.Şüphe yok ki)
mallarını (saçıp savuranlar) servetlerinin kadrini bilmeyip lüzumsuz yere
sarfedip duranlar, başkalarına gösteriş için faidesiz yere harcamada bulunanlar,
millî ahlâka aykırı modalar, hareketler uğrunda paralarını elden çıkaranlar
(şeytanların kardeşleridir.) Çünkü onlar, şeytanların yolunda yürümüş,
şeytanların aldatmalarına kapılmış kimselerdir. (Şeytan ise Rabbine karşı çok
nankördür) çünkü şeytan, Cenabı Hak'kın kendisine verdiği kuvvetleri, kudretleri
yaratılış gayesinin dışında sarfetmiştir. Yüce Yaratıcının emrine muhalefet
ederek Hazreti Adem'e karşı secdeden kaçınmıştır. Gücü yetse bütün insanlığı
saptırmak için bütün açık olan delilleri, görünen nimetleri gizlemek ister
durur. Arık insanlara yakışır mı ki, şeytanın Öyle kendi hayatını da ebedî
felâkete düşürmüş olan o kadar nankör, pis bir mahlukun vesveselerine
kapılsınlar, onun gösterdiği helak edici bir yola giderek onunla bir kardeşlik
kurmuş olsunlar!. Bu ne kadar cehalet!.
§ Deniliyor ki: Vaktiyle
Arap kabileleri, düşmanlarının mallarını yağma eder o malları kibirlenmek ve
övünmek için lüzumsuz yere ona buna dağılırlardı. Kureyş müşrikleri ile
başkaları da insanları Islâmiyetten menetmek için ve müslümanları korkutup
düşmanlarına yardım için mallarını sarfeder dururlardı, İşte bu âyeti celile,
onların o çirkin hareketlerine işareti ve müslümanlar hakkında uyarıyı taşıyarak
indirilmiştir.
28. Ve eğer Rabbinden
umduğun bir rahmeti aramak için onlardan -o kendilerine yardım edilecek
kimselerden- yüz çevirecek isen o halde onlara bir yumuşak söz söyle.
28. (Ve eğer) Ey Yüce
Peygamber! (Rabbinden umduğun bir rahmeti) fakirlere dağıtacağın bir rızkı
(aramak için onlardan) o fakirlerden, o kendilerinde yardım edilecek kimselerden
(yüz çevirecek isen) onlardan utanarak kendilerine görünmek istemiyecek bir
halde isen (onlara bir yumuşak söz söyle) güzelce va'dde bulun, kendilerine
rızık verilmesi için dua et, bu suretle onların kalplerinin ferahlanmasına
ümitlerinin artmasına yardım etmiş olursun.
§ Rivayete göre ashabı
kiramdan Mehca', Suheyb, Salim, Habbâb, Bilâli Habeşi gibi ihtiyaç sahipleri,
bazı vakitlerde Resûl-i Ekrem e müracaat ederek muhtaç oldukları şeyleri
arzederlerdi. Peygamber efendimiz ise onların ihtiyaçlarını derhal
gideremiyeceği için kendilerinden haya eder, ihtiyaçlarının giderilmesini Cenab-ı
Hak'tan rica ederek kendilerine görünmekten çekinirdi. Bunun üzerine bu
âyeti kerime nazil olmuştur. Artık Yüce Resulümüz, onlara verecek bir şey
bulamayınca onlara tam bir
yumuşaklıkla cevap verir
Allah Tealâ bizi de sizi de lütfundan rızıklandırsın) di ye dua buyururdu.
29. Ve elini boynuna
bağlanmış kılma ve onu büsbütün de açma. Sonra fazlaca kınanmış, hasret içinde
kalmış bir halde oturup durursun.
29. (Ve) Allah Teâlâ,
Resûl-i Ekrem'ine ne suretle infakta bulunacağını tarif ve tenbih için buyurdu
ki: (Elini boynuna bağlanmış kılma) yani: Muhtaç olanlara infak hususunda
cimrilik göstererek onlara hiçbir şey veremiyecek bir vaziyet alma (ve onu)
infak için elini (büsbütün de açma) elinde bulunan bütün malını fakirlere
dağıtarak eli boş kalma. Şüphe yok ki, her şeyde ifrat ve tefrit kötüdür. Ahlâkî
fazilet ise ortaya yola uymakla tecelli eder. Şayet bütün mallarını öyle dağıtır
isen (sonra) Allah katında, insanlar yanında (fazlaca levme) kınama ve
azarlamaya (maruz kalmış) olursun. Çünkü kendisinden men edilmiş olan bir
hareketi tercih eylemiş bulunursun ve (hasret içinde kalmış bir halde oturup
durursun) bütün geçim kaynağını elden çıkarmış, caymış ve pişman bir vaziyette
kalmış olursun. Bütün bu hatırlatmalar, Yüce Peygamber vasıtasiyle ümmetin
fertlerine yöneliktir.
30. Şüphe yok ki, Rabbin
dilediğine rızkı bol verir ve dilediğine darlaştırır. Muhakkak ki, o,
kullarından fazlasiyle haberdardır ve -onları- çok iyi görür.
30. Ey Yüce Resûli.
(Şüphe yok ki. Rabbin dilediğine bol verir) onu fazlasiyle bir servete, bir
yaşantıya sahip kılar (ve) dil ediğine de rızkını (darlaştırır) onu ihtiyaç
içinde bırakır. Veren de, alan da ancak Allah Teâlâ'dır. Dilediği kullarını
geniş bir yaşayışa kavuuşturur, dilediklerini de dar bir yaşantı içinde bırakır.
Bütün bunlar birer fayda ve hikmet gereğidir. Zenginler şükretmelidirler.
Fakirler de sabrederek manevî mükâfata ermelidirler. İnsanlığın vazifesi, meşru
geçim vasıtalarına baş vurmaktır. Artık bu husustaki muvaffakiyet, ilâhî takdire
dayanmaktadır. (Muhakkak ki o) Yüce Yaratıcı (kullarından fazlasiyle haberdar)
dır. Hepsinin de gizli ve açık hallerini, vaziyetlerini, varlıklarını tamamiyle
bilir. (Ve) o kullarının bütün vasıflarını; muamelelerini (çok iyi görür)
binaenaleyh onların haklarında hikmetin gereğine göre ilâhî irade tecelli etmiş
bulunmaktadır. Bütün göklerin, yerlerin hazineleri, o Kerem sahibi Yaratıcının
kudret elindedir. Bazı kullarını ihtiyaç içinde bırakması, elbetteki, bir hikmet
ve menfaata dayanmaktadır. Nice zenginler bilâhare fakir düşerler, nice fakirler
de sonradan zengin olmaktadırlar. Ne maddî bir varlığa mağrur olmalıdır, ne de
bir ihtiyaçtan dolayı ümitsizliğe düşmelidir. Bütün bunlar birer hikmet
gereğidir. Bizim vazifemiz ise Allah'ın takdirine razı olmaktır.
"Mülkünde hak tasarruf eder
keyfemayeşâ"
"İsterse kevni yok eder,
isterse var eder"
Ziya Paşa
31. Ve fakirlik korkusuyla
çocuklarınızı öldürmeyiniz, biz onları da rızıklandırırız, sizi de. Muhakkak ki,
onları öldürmek büyük bir cinayettir.
31. Bu mübarek âyetler
insanları bir takım cinayetlerden ve başkalarının hukukuna tecavüüzlerden
ahkoyuyor. Ve yapılan anılaşmalara, sözleşmelere riayet edilmesini emir ve
tenbih buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) ey insanlar!, (fakirlik korkusu ile
çocuklarınızı öldürmeyiniz) bir takım kimseler, dünyaya gelen çocuklarını
besleyemiyecekleri endişesiyle öldürmeğe kalkışırlar. Bir takım kimseler de
böyle bir endişe ile ceninleri düşürmeye cüret gösterirler. Özellikle cahiliye
zamanında kızların, kazançtan âciz olduklarını ve onları evlendirecekleri zaman
para harcamaya lüzum görüleceğini ve onların kendileriyle denk olmayan kimseler
ile evlendikleri takdirde aileleri için utanç vereceklerini dikkate alarak o
masum kız yavrularını öldürürlerdi, İslâm dînî bu gibi cahilce, vahşice
hareketlerden insanlığı men etmektedir. Evet.. Buyuruluyor ki: Ey aile
reisleri!. (Biz onları da) o çocukları da (rızıklandınrız, sizi de)
rızıklandınrız, öyle ihtiyaç endişesiyle vesaire ile onları öldürmek nasıl uygun
olabilir? (Muhakkak ki, onları öldürmek büyük bir) günahtır, müthiş bir
(cinayettir) bunun mesuliyeti pek fazladır. Artık buna katiyyen cüret etmeyiniz.
Anaya, babaya riayet lâzım olduğu gibi çocukların haklarında da riayet
etmek lâzımdır. Onlar da birer kudret eseridir, insanlığın devamı, çocuk
silsilesinin devamına bağlıdır. Onları öldürmek, büyük bir katı
kalplilik eseridir, güzel
ahlâktan, insanlık zevkinden, şefkat duygusundan mahrumiyet işaretidir. Cenab-ı
Hak'ka tevekkülden mahrumiyetin de en büyük nişanesidir. Binaenaleyh böyle büyük
bir cinayetten son derece kaçınmak lâzımdır.
32. Ve zinaya
yaklaşmayınız, şüphe yok ki, o pek çirkin bir şeydir ve ne kötü bir yoldur.
32. (Ve) Ey insanlar!,
(zinaya yaklaşmayınız) değil bilfiil zinada bulunmak, zinaya sebebiyet verecek,
yol açacak şeylere de girişimde bulunmayınız,, namahremlere şehvetli bakışlarla
bakmayınız (şüphe yok ki, o) zina cinayeti (pek çirkin bir şeydir) insaniyet
için pek büyük bir lekedir, pek açık bir rezalettir, pek fazla utanmayı ve
alçaklığı gerektirir, (ve) o hayvanı muamele (ne kötü bir yoldur) o yola
sapanlar, ahlâkın çöküşüne neseblerin bozulmasına, karışmasına, vakit vakit bir
takım f adaların ortaya çıkmasına meydan vermiş olurlar. Zinâkâr olan bir kadın,
insanlık şerefinden mahrum kalır, kendisinden her temiz yaratılış sahibi nefret
eder, onunla sair hayvanlar arasında bir fark kalmaz.
§ Bir kadın ile evlenmekten
asıl maksat, sırf şehveti tatmin etmek değildir belki meşru surette bir aile
hayatı yaşıyarak evlât sahibi olmaktır, evinin işleri ile uğraşarak kocasının
hayat ortağı, namusunun şeref ve şanının koruyucusu bulunmaktır. Zina cinayeti
ise bütün bu gayelere aykırıdır, içtimaî hayat için kesin bir zehirden başka
birşey değildir.
33. Ve Allah'ın haram
kılmış olduğu nefsi öldürmeyin, haklı bir sebep olmadıkça. Ve kim zulmen
öldürülürse onun velisine bir tasallut -selahiyeti- vermişizdir. Artık o da
öldürmede aşırı gitmesin. Şüphe yok ki o -öldürülen veya velisi- alacağını
almıştır.
33. (Ve) Ey
müslümanlarl. (Allah'ın haram kılmış olduğu nefsi öldürmeyin) Müslüman olan veya
müslümanların ahd ve zimmetine dahil herhangi bir insanın hayatına suikastte
bulunmayın, onlar hayat hakkına sahiptirler, (haklı bir sebep olmadıkça) meşru
bir haktan dolayı öldürmek ise caizdir. Şöyle ki: Masum bir kimseyi haksız yere
öldürmüş olan bir şahıs, kısasen öldürülebilir. Maamafih bunun usulen affı da
caizdir. Kezalik: Mümin olduktan sonra İslâm dininden çıkarak Allah'ın dinine
karşı muhalefette bulunan ve kendisine verilen nasihatları, tavsiyeleri kabul
etmeyen bir mürtet de (İslâm'dan çıkan) -suikastinden İslâm âlemini korumak
için-selâhiyetli olan makam tarafından usulü dairesinde öldürülür. Bir de
ihsandan sonra, yani: Vaktiyle meşru şekilde evlenmiş, günahsız bulunmuş olduğu
halde zinada bulunan bir şahısta usulü dairesinde sabit olacak olan bu zina
cinayetinden dolayı selâhiyetli makamca öldürülebilir. Fakat bu hususta öldürme
şartları, pek mühim olduğundan bu şartlara hakkiyle riayet edilmesi lâzımdır.
Böyle olmadıkça herhangi bir şahsın hayatına kastedilmesi, caiz ve menfaata
uygun olamaz. (Ve kim zulmen) haksız olarak (öldürülürse) katlini gerektirecek,
öldürülmesini mubah kılacak bir sebep olmadığı halde öldürülürse (onun) o zulmen
öldürülenin (velîsine) onun mirasçılarına veya mirasçısı olmadığı takdirde onun
işlerini üzerine almış olan hükümdara (bir tesallut) öldürme konusunda bir yetki
(vermişizdir) o veli veya hükümdar, dilerse kısası tercih eder dilerse diyet
denilen tazminatı almakla yetinir, (artık o da) o kısasa yetki verilen kimse de
(katilde israf etmesin) meşru sınırı aşmasın. Meselâ: Katil öldürülürken
vücudunu parçalamak caiz değildir, veya katil yerine onun yakınlarından birini
öldürmek de caiz değildir. Ve bir maktulün yerine, katil ile beraber başkasını
da öldürmek caiz değildir, bunlar israftan ibarettir, haddi aşmaktır. Adalete,
eşitliğe aykırıdır. (Şüphe yok ki, o) maktul veya velisi (yardım olunmuştur.)
Allah Teâlâ, ona yardım etmeleri için hakimlere emir vermiştir. Onun için kısas
yapılmasına veya diyet alınmasına müsaade bulunmuştur. Ve mümin olan bir şahsın
haksız olarak öldürülmesi, bir kısım hataları için ahirette bir keffaret teşkil
eder, onu haksız olarak öldüren ise cehennem ateşini haketmiş olur. Artık
öldürülenin velisi de bunları dikkate alarak öldürenden daha fazla intikam
almaya kalkışmamalıdır. Öyle bir hareket caiz olamaz. Sırf adalet olan İslâmiyet
eşitliğe aykırı hareketlere cevaz ve r m e z.
34. Ve yetimin
malına erginlik çağına yetişinceye kadar yaklaşmayınız, ancak en güzel bir
niyetle yaklaşın. Ve verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz
sorumluluğu gerektirir.
34. (Ve) Ey müslümanlar!,
(yetimin malına) da (erginlik çağına yetişinceye kadar) bulûğa erip malında
tasarrufa güç yetirinceye kadar (yaklaşmayınız) onun malına asla tecavüzde
bulunmayınız (ancak en güzel bir niyetle yaklaşın) o malı meşru şekilde korumak
ve arttırmak için olsun veya velisi o maldan kendisi için nafaka almak
mecburiyetinde bulunsun. Bu takdirde veli, o malda tasarruf edebilir. Ibni Abbas
hazretlerinden rivayet edildiğine göre veli bilâhare zengin olursa o kendisi
için aldığı malı yetime iade eder, zengin olmazsa iadesi lâzım gelmez. Velinin
yetim üzerindeki velayeti baki kalır. "Essiracülmünir" (Ve) Ey müslümanlar!.
ısözü) de (yerîne getiriniz) gerek Cenab-ı Hak'ka karşı yapılması gereken
emirler ve yasaklar ve gerek insanlar arasında cereyan eden muameleler,
sözleşmeler hususundaki antlaşmalara riayete kusur etmeyiniz, (şüphe yok ki,
sözden dolayı mes'uliyet vardır) o sözün sahibi ondan mesul olacaktır. Veyahut o
söz riayet gerekir. 0 sözü zayetmeyip onu yerine getirmiş olması söz verenden
talep olunacaktır. Binaenaleyh her insan, dini ve dünyevî üzerine almış olduğu
vazifelerine hakkıyla riayetkar olmalıdır. Dînî, içtimaî fazilet, güven,
yükselme ancak bu sayede gelişir. Sözlerinde durmayan, yaptıkları sözleşmelere
riayet etmeyen kimseler, insanlık şerefini kaybetmiş, medenî topluluklardan
sayılmak özelliğinden mahrum kalmış olurlar, uhrevî mesuliyet ise pek
korkunçtur.
35. Ve ölçtüğünüz zaman
ölçüye tam riayette bulunun ve dosdoğru terazi ile tartınız. Bu hayırlıdır ve
akibeti daha güzeldir.
35. Bu mübarek âyetler
de insanlara aiış-verişlerinde doğruluktan ayrılmamalırmı, bilgi sahibi
olmadıkları meselelere karışmamalarını yeryüzünde kibirli bir tarzda
yürümemelerini ve kendi mesuliyetlerini düşünerek öyle çirkin şeyleri tercih
etmemelerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Ve) bir şeyi başkalarına satıp da
(ölçtüğünüz zaman ölçüye tam riayette bulunun) noksan bir şeyi tam göstermeyin,
başkalarının hakkına tecavüz etmeyin ve tartılacak bir şeyi tartınca da
(dosdoğru terazi ile tartınız) insanların zararına harekette bulunmayın. (Bu)
yolda hareket, böyle ölçüye ve teraziye dikkat, sizin için dünyada da, ahirette
de (hayırlıdır) insan bu sebeple dünyada kötü bir ad almaktan kurtulur, ahirette
de azaba uğramaz (ve) bunun (akibeti daha güzeldir) çünki böyle doğrulukla
hareket eden bir kimse, dünyada güzelce tanınır, kendisine kalpler yönelir,
ekonomi alanında başarılı olur, ahirette de bu doğruluğunnu sevabına kavuşur..
Sonraki Sayfa

|
|