44.        -0 Peygamberleri- açık mucizeler ile ve kitaplar ile -gönderdik- ve sana da Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine indirilmiş olan -emir ve nehyi- insanlara açıkça anlatasın ve gerek ki onlar da düşüneler.

44.       Evet.. 0 Peygamberleri (açık mucizeler ile) parlak deliller ile (ve) Tevrat, Zebur, İncil gibi semavî (kitaplar ile) gönderdik ve sana da bir öğüt, bir zikir olan (Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine) iki âlemde de kurtuluş vesileleri olmak üzere (indirilmiş olanı) dinî vazifeleri, dinî kuralları, ve ilâhî emirleri ve yasakları (insanlara açıkça anlatasın) en fasih, en açık bir lisan ile onları irşada çalışasın (ve gerektir ki, onlarda tefekkür edeler) onları düşünüp uyanabileler. Eet.. İnsanlığın güzelce düşünerek uyanmaları, hakikatlardan haberdar olmaları hikmet ve menfaatından dolayıdır ki, hakikatlerin özeti olan Kur'an-ı Kerim nazil olmuş, Resûl-i Ekrem de bu gerçekleri izah ederek ümmetine tebliğ eylemekle görevlendirilmiştir.

§ Bu âyeti Mücmel celilede işaret buyurulmuş oluyor ki, Yüce Peygamberimiz Kur'an-ı Kerim'in mücmel (kısa ve öz) olan bir kısım âyetlerinin hükümlerini ümmetine ayrıntılı olarak açıkça beyan etmekle mükelleftir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem'in mübarek hadisleri bir kısım mücmel Kur'ânî hükümleri açıklayarak bildirmektedir, ümmetin vazifeside bu hükümleri Hazreti Peygamberin bildirmiş olduğu şekilde bilip kabul etmektir.

 

 

 

45.  Kötülük tuzakları kuranlar, Allah'ın onları yere geçireceğinden veya anlamadıkları bir yerden kendilerine azabın gelmesinden emin mi oldular?.

45.     Ya o (kötülük tuzakları kuranlar) öyle fena hilelerde, desiselerde bulunup duran bir kısım Kureyş müşrikleri (Allah'ın onları yere geçireceğinden) Karun ile ashabının başlarına gelen felâketlere uğratacağından emin mi oldular?. (Veya) onların (anlamadıkları bir yerden kendilerine) başka türlü bir (azabın gelmesinden) Lût kavmi gibi ağır bir azaba tutulmalarından (emin mî oldular?.) böyle müthiş bir akıbeti hiç düşünmezler mi?

 

 

46.  Veya onları dönüp dolaşırlarken yakalayıvermesinden -emin mi oldular?-. Halbuki, onlar -Hak Teâlâyı- âciz bırakıcılar değildirler.

46.    (Veya) o müşrikler 'onları dönüp dolaşırlarken) sıhhatları, kuvvetleri yerinde mevcut bir halde seyahatlere çıkıp yeryüzünde gezip dururlarken, Allah Teâlâ'nın onları

bir azap ile (yakalayıvermesinden) eminmi oldular. Böyle bir felâkete ansızın uğrayabileceklerini hiç hatıra getirmezler mi?, (halbuki onlar) haşa Hak Teâlâ'yı (âciz bırakıcılar değildirler) kendilerine gelecek herhangi bir felâketi bertaraf edebilecek bir güce sahip bulunmamaktadırlar.

 

 

 

47. Veya onları korkutmak üzere yakalayıvereceğinden -emin midirler- muhakkak ki, Rab'bin elbette çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

47.      (Veya onları) o müşrkilerı Cenab-ı Hak'kın sırf (korkutmak) uyanmalarına bir vesile meydana getirmek (üzere yakalayıvereceğinden) emin midirler?. Meselâ: Allah Teâlâ günahkâr bir beldeyi ansızın bir zelzele ile vesaire ile mahv ve harab eder, bununla etraf tâki beldeler halkı için korkunç bir manzara vücude getirilmiş olur. Veyahut bir millet, bir müddet kıtlık ve pahalılığa müthiş hastalıklara duçar olur, bu da kendileri için bir uyanma vesilesi teşkil etmiş bulunur, İşte böyle korku ve dehşeti gerektiren olaylar da meydana gelebilir. Artık insanlar uyanık bulunmalı, Hak Teâlâ'ya sığınmalı, onun kutsal hükümlerine uymalıdır ki, o gibi felâketlerden emin olabilsinler. (Muhakkak ki, Rab'bin elbette çok esirgeyicidir) bunun içindir ki, kullarını irşat edecek Peygamberler göndermiştir ve o Kerem sahibi Yaratıcı (çok merhametlidir) bundan dolayıdır ki, kullarına günahları yüzünden hemen azap etmez, kendilerine durumlarını düzeltebilmeleri için bir müddet verir, onları bir müddet serbest bırakır.

 

 

 

48.  Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ki, onun gölgesi Allah için mütevazi bir halde secde ederek sağa ve sol taraflara eğiliverir.

48.     Bu mübarek âyetler, bütün mahlûkatın gölgelerinin kendilerine mahsus birer mütevazi vaziyetiyle Cenab-ı Hak'ka itaat secdesinde bulunduklarını bildiriyor. Ve bütün meleklerin Cenab'ı Hak'tan korkup emrolundukları şeyleri yaptıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kâinatın yaratıcısının kudret eserlerini uyanık bir ruh ile seyretmek, Yüce Yaratıcının varlığını pek mükemmel bir şekilde isbata kifayet eder. Binaenaleyh o hikmet sahibi Yaratıcının varlığını, birliğini inkâr eden bir kısım beyinsiz insanlar (Allah'ın yarattığı) dağlar, ağaçlar, kuşlar gibi (herhangi bir şeyi görmediler mi ki) onlara birer nazarı ibretle bakmadılar mı ki o kadar cehalet, o kadar küfür ve şirk içinde yaşıyorlar. Halbuki (onun) öyle herbir şeyin (gölgesi) bile (Allah için mütevazi bir halde) her yönüyle Allah'ın iradesine tam boyun eğmekle (secde ederek) gündüzün başlangıcında (sağa ve) gündüzün nihayetlerinde de (sol taraflara eğiliverir) ilâhî irade, bütün bunların üzerinde hükümran bulunur. Bunlar bir düzen içinde o vaziyetleri gösterir, bir Yüce Yaratıcının kudretine tabi ve boyun eğer olduklarını lisanı hâl ile itirafta bulunmuş olur.

§ Fiyi; meyletmek, geri dönmek manasınadır. Güneşin bıraktığı gölgeye de bir taraftan bir tarafa döndüğü için "fiyi şems" denilmşitir. Bu kelime haraç, ganimet mânâsına da kullanılır. "Tefiü" de "temilü", yani meyleder demektir. "Dehrû, "Dühûr" da hakir, zelil manasınadır. Dahirun da zelil, hakir ve mütevazi olan kimselerdir.

 

 

 

49.  Ve Allah için göklerde olanlar ve yerdeki canlılar ve melekler secde ederler ve onlar kibirlenmezler.

49.  (Ve) Cenab-ı Hak'kın kudretine, iradesine mahlûkatının yalnız gölgeleri değil, hepsi de tâbi bulunmaktadır. Çünkü (Allah için göklerde olanlar) bir takım yüce ruhlar, (veya semalara mahsus olan) melekler, secde ederler (ve yerdeki canlılar) da secde ederler, hepsi de Allah'ın iradesine boyun eğerler. Kendi varlıkları da birer kulluk secdesi vaziyetini gösterir. Kerem sahibi Yaratıcının varlığına, büyüklüğüne işaret eyler (ve) özellikle mahlûkatın büyük bir kısmını teşkil eden (melekler) de (secde ederler) bunlardan maksat, bütün melekler olacağı gibi yeryüzündeki hafaza vesaire melekleri de olabilir. (Ve onlar) o melekler, (kibirlenmezler) kulluk vazifelerini tam bir tevazu ile yapar, onlar da diğer bir kısım mahlûkat gibi mükellef olup bir korku ve ümit içinde yaşarlar.

§ Bu (49) uncu âyeti kerime, üçüncü bir secde ayetidir.

 

 

 

50.  Üzerlerinde hâkim olan Rablerinden korkarlar ve emredildikleri şeyleri yaparlar.

50.     Ve o melekler 'üzerlerinde^ hâkim olan (rablerinden korkarlar^ kendilerini yaratan, işlerini düzenleyen, haklarında ihsanda bulunan kerem sahibi Yaratıcılarından bir

korku ve dehşet içinde yaşarlar. Diğer bir yoruma göre melekler üzerlerinden kendilerine ilâhî bir azabın gelmesinden veya kahır ve galebesiyle kendilerinin üstünde olan bir Yüce Yaratıcının büyüklük ve yüceliğinden dolayı bir korku ve heybet içinde bulunurlar. (Ve emrolundukları şeyleri yaparlar) mükellef oldukları ibadet ve itaatten ve işlerin idaresinden asla ayrılmazlar.

§ Meleklerin kibirlenmeyerek Yüce Yaratıcıya boyun eğmeleri, onların masum olduklarını göstermektedir. Onların Cenab-ı Hak'tan korkar olmaları da, onların diğer mükellefler gibi haddizatında mükellef bulunduklarını, onlara da emir ve yasağın, va'd ve tehdidin yönelik olduğunu, onların da korku ve ümit içinde yaşadıklarını bildirmektedir. Zaten kulluğun alâmeti de bundan ibarettir.

 

 

 

51. Ve Allah buyurmuştur ki, iki tanrı edinmeyiniz o ancak bir ilahtır. Artık yalnız benden korkunuz.

51.      Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak'kın birliğini, ortaktan uzak oluşunu, bütün kâinatın ve hakikî dinin ve bütün nimetlerin Hak Teâlâ'ya ait olduğunu bildiriyor ve insanların bir zarara uğradıkları zaman Allah Teâlâ'ya yalvarmaya başladıklarını, o zarardan kurtulunca da Hak Teâlâya ortak koşmaya cür'et gösterdiklerini açıklamakta ve böyle kimselerin yakında lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Ve Allah) Teâlâ bütün mükelleflere (buyurmuştur ki) Ey kullarım!. Sakın (iki tanrı edinmeyiniz) sağlam yaratılışınızı, Allah'ın birliğini idrak etme kabiliyetine sahip olan aklınızı kötüye kullanarak şirke düşmeyiniz (o) Hanlığa sahip olan zat (ancak bir ilahtır) onun asla eşi ve benzeri yoktur, (artık yalnız benden korkunuz) diye sizlere emretmektedir. Ondan başkasından korkmayınız, ondan başkalarına da Hanlık isnat ederek onlardan korkmak cehaletini göstermeyiniz.

§ Rehb! Üzüntü ile ıztırap ile korkmaktır. İbadet eden korkan kimseye rahip denilmiştir. Çoğulu Rehâbibtir. Bu unvan, Hıristiyan din adamlarına verilmektedir.

 

 

 

52.  Ve göklerde ve yerde ne varsa onun içindir ve din de daima onun içindir, -bu böyle iken siz- Allah'tan başkasından mı korkarsınız?.

52.  (Ve) şüphe yok ki, bütün kâinat, onun birliğine; Hanlığına şahittir. Evet., (göklerde ve yerde ne varsa) hepsi de (onun içindir) bütün onlar, o birlik sıfatıyla vasıflanan yaratıcınızdır. (Ve dinde) ibadet ve itaatta (daima onun içindir) o Kerem sahibi Yaratıcı için sabittir, lüzumlu bir görevdir. Onun dininden başka dinler, haddizatında din değildirler, birer bâtıl, mensuplarını ebedî azaplara kavuşturan çıkmaz yollardan ibarettirler. Bu, böyle iken, bütün bu kâinat Allah'ın birliğine birer şahit iken, bütün mahlûkat o Kerem sahibi Yaratıcıya muhtaç iken artık ey müşrikleri. Siz (Allah'tan başkasından mı korkarsanız?.) da öyle putlara ibadet eder durursunuz?. Bu ne cehalet!.

§ Vasıb; vacip, sürekli, devamlı olan şey demektir. Ve çok uzak olan bir sahraya "Mefâze-i vâsi be" denilir.

 

 

 

53.  Size gelen her nimet, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman ancak ona seslerinizi yükseltip sığınırsınız.

53.      Bir kere düşününüz, (size gelen her nimet) vücudunuzun sıhhati, rızkınızın genişliği, çoluk ve çocuğunuzun varlığı, kısacağı ilâhî din ile mükellefiyet şerefi gibi maddî ve manevî nimetler, lütuflar hep (Allah'tandır) onun birer ihsanıdır. Bunlara karşı şükretmek icabetmez mi?. Bununla beraber (sonra size bir zarar dokunduğu zaman) bir hastalık, bir musibet veya bir ihtiyaç yüz gösterdiği vakit (ancak ona) o birliğe, ilahlığa sahip olan Rab'binize (seslerinizi kaldırıp sığınırsınız) ondan yardım talebinde bulunursunuz, o zaman o putlarınızı unutursunuz, onlardan bir fâide beklemezsiniz. Artık nasıl olur da onları Cenab-ı Hak'ka ortak tanıyarak onlara ibadette bulunursunuz?

§ Ça'r; cüâr, sesi kaldırarak tam bir üzüntü ile dua ve yakarışta bulunmak manasınadır. "Tecârun" da yüksek ses ile dua ve niyazda bulunurlar demektir.

 

 

 

 

54.  Sonra sizden o zararı giderdiği vakit o an sizden bir gurup Rab'lerine ortak koşarlar.

54. Evet.. Ey kullar!. O ortaktan uzak olan Yaratıcınız (sisden o zararı giderdiği vakit o an sizden bir gurup) bir takım müşrikler, o Allah'ın lütfunu unuturlar (rablerine) kendilerine o nimetleri veren ortaktan uzak yaratıcılarına (ortak koşarlar) onlara da ibadette bulunurlar. Bu ne kadar cehaleti.

 

 

 

55.  Kendilerine verdiğimiz şeylere karşı nankörlükte bulunmak için -öyle harekette bulunurlar- artık bir müddet faydalanıp durunuz, fakat yakında bileceksinizdir.

55.   Evet.. 0 cahiller (kendilerine verdiğimiz şeylere) nimetlere (karşı nankörlükte bulunmak için) öyle müşrikçe hareketlerde bulunurlar, o nimetlerin kendilerine Allah tarafından verilmiş olduğunu bilmez gibi bir halde görülürler. (Artık) Ey müşrikleri. Siz dünyada (bir müddet faydalanıp durunuz) öyle toplu olarak putlara tapmağa devam ediniz (fakat yakında bileceksinizdir) başınıza gelecek azapları, akibeti anlamış olacaksınızdır. Ne korkunç bir ilâhî tehdidi.

 

 

 

56.     Ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden mahiyetini bilmedikleri nesneler için bir hisse ayırırlar. Allah'a and olsun ki, iftira ettiğiniz şeyden dolayı elbette mes'ul olacaksınızdır.

56.   Bu mübarek âyetler, müşriklerin putları adına neler harcadıklarını ve onların iftiracı sözlerinden dolayı mes'ul olacaklarını bildiriyor. Onların kendilerine isnat edilen kız evlâdından utanıp ızdırap duydukları halde onu Cenab'ı Hak'ka isnat etmekten sıkılmadıklannı beyan buyuruyor, ahirete imân etmiyenlerin çirkin vasıflarına, Kâinatın sahibinin ise yüce vasıflarına işarette bulunmaktadır. Şöyle ki: (ve) o müşrikler, (kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden) Tahıl ve hayvan gibi bazı ekinlerden, hayvanlardan vesaireden (mahiyetini bilmedikleri nesneler için) hiçbir şey bilmeyen, madde kabilinden olan putlar için (bir hisse ayırırlar) bu hayvanlar vesaire putlara aittir, onların etlerini yemek onlardan istifade etmek bize helâl değildir, derler. 0 müşrikler de o putların kendilerine faydalı olamıyacağını bilmedikleri halde onlara tapar, onlardan şefaat umarlar. (Allah'a and olsun) ey müşrikleri, siz (iftira ettiğiniz şeyden dolayı) o putlara öyle tapınmayı Cenab-ı Hak'kın size emrettiğini yalan yere söyleyip iddiada bulunmanız sebebiyle (elbette mes'ul olacaksınızdır.) Ahirette bunun cezasına kavuşacaksınızdır. Mâide Sûresi (103) üncü ve Enam Sûresi (136) inci âyeti celileye de bakınız!.

 

 

 

57.  Ve Allah için kızlar isnat edinirler. Hâşâ o münezzehtir. Kendileri için ise arzu ettiklerini -isnat ederler.-

57.        (Ve) o müşriklerin diğer bir çeşit cehaletleri de şudur ki: Onlar (Allah için kızlar isnat ederler) meselâ: Huzaa, Kinane kabileleri derlerdi ki: Melekler Allah'ın kızlandır. (Haşa, o) Yüce Yaratıcı kendisine öyle kız isnat edilmesinden (uzaktır) o bütün mahlûkların Yaratıcısıdır. Melekler de onun bir çeşit mahlûku bulunmakla övünürler. O cahil müşriklere gelince onlar (kendileri için ise arzu ettiklerini) erkek çocukları isnat ederler, kız babası olmaktan utanırlar.

 

 

 

58.  Onlardan bir ikiz ile müjdelenince öfke dolu olarak yüzü simsiyah kesilir.

58.      Şöyle ki: (Onlardan) o müşriklerden (biri kız ile müjdelenince) bir kız çocuğun doğdu diye kendisine haber verilince utancından dolayı (öfke dolu olarak) hiddete kapılır bir halde (yüzü simsiyah kesilir) hüzün içinde kalır, utanır, eşine karşı bir hiddet ve şiddet gösterir.

 

 

 

59.  Müjdelendiği şeyin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde tutacak mı?. Yoksa onu toprağa mı gömecek?. Diye düşünürdü. Bak ne kötü şey ile hükmediyorlar!.

59. (Müjdelendiği şeyin) kız çocuğunun kendi kanaatınca (kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir) onlardan utanır, kendisini ayıplayacaklarından korkar. Evet.. Cahiliye araplarında bir âdet vardı ki: Eşlerinin çocuk doğuracağı zaman yaklaşınca kaçar, gizlenirlerdi. Eğer çocukları erkek olursa sevinir, meydana çıkarlardı ve eğer çocukları kız olarak doğmuş bulunursa üzülürler, günlerce meydana çıkıpgö-rünmezlerdi. (Onu) o doğan kız çocuğunu öldürmeksizin (aşağılık duygusu içinde tutacakmı, yoksa onu        toprağa  mı  gömecek) diye düşünürdü.  Ve  bir çokları  da o  kız çocuklarını  diri  diri  çukurlara atar,  üzerlerine toprak doldururlardı  (bak  ne  kötü  bir  şey ile

hükmediyorlar) kız evlâdından ne kadar kaçınıyor, utanç duyuyorlar, onların öldürülmesine bile razı, oluyorlar. Öyle iken onlar melekleri Cenab-ı Hak'kın kızları sanıyorlar, Cenab'ı Hak'ka böyle kız isnadından utanmıyorlar evlât ise anaya, babaya benzer, aynı cinsten bulunmuş olur. Hak Teâlâ ise bütün mahlukata benzemekten uzaktır, yücedir, bütün mahlûkatın yaratıcıdır, onlar ile aynı cins olmaktan uzaktır, beridir. Şüphesiz buna inanıyoruz.

 

 

 

60. Ahirete inanmayanlar için çirkin bir sıfat vardır. Allah için ise en yüksek -vasıflar- vardır. Ve o herşeyden üstündür, hikmet sahibidir.

60.     (Ahirete inanmayanlar için) o kâfir kimselere mahsus (çirkin bir sıfat vardır) onlar için evlada ihtiyaç vardır, silsilelerinin devamı evlada bağlıdır. Öyle olduğu halde kız evlâtlarını öldürmekten çekinmezler. Onlardan utanırlar, onların beslenmeler! yüzünden ihtiyaca düşeceklerini düşünürler, öyle çirkin, vahşîce bir sıfat ile vasıflanırlar. (Allah için ise en yüksek vasıflar) vardır. Evet Hak Teâlâ Hazretleri birdir, eşi ve benzeri yoktur, celâl ve kemâl sıfatlarına sahiptir, İlim ile, kudret ile, sonsuzluk ile, evlada vesaireye ihtiyaçtan uzak olmakla vasıflanmıştır, (ve o) Yüce Mabud (azizdir) onun benzeri yoktur, herhangi bir mümkün şeyi vücude getirmeğe kadirdir, kâfirleri de günahlarından dolayı sorgulamaya yüce kudreti fazlasiyle kâfidir ve o (hakimdir) onun bütün hüküm ve fiilleri birer hikmete, faydaya dayanmaktadır. Erkekleri de, kızları da yaratması birer ilâhî hikmet gereğidir, hak edenlerin azaplarını bir müddet geriye bırakması da yine hikmet gereği bulunmuştur. Bunu o inkarcıların biraz düşünmeleri icabetmez mi?.

 

 

 

61.       Ve eğer Allah Teâlâ insanları zulümleri sebebiyle cezalandıracak olsa idi yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir zamana kadar erteliyor. Onların ecelleri geldiği vakit ise onlar ne bir saat geri kalabilirler, ve ne de öne geçebilirler.

61.      Bu mübarek âyetler, azabı hak edenlerin deral azaba uğramamalarının hikmetine işaret ediyor, belirlenen zamanı gelince derhal hayattan mahrum kalacaklarını bildiriyor. Allah'ın şanına lâyık olmayan şeyleri Cenab-ı Hak'ka isnat etmek cüretinde bulunanların o bâtıl itikatlarından dolayı nasıl bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Son Peygamber Hz. Muhammed'e teselli için ondan evvelki ümmetlerin durumlarını ve Kur'an-ı Kerim'in inişindeki fa ideleri, gayeleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı insanlık hakkında, lütuf ve rahmetini göstermek ve insanların hareketlerini düzeltebilmeleri için kendilerine bir mühlet ihsan buyurmaktadır. (Ve eğer Allah Teâlâ), böyle bir lütufta bulunmayıp (insanları zulümleri sebebiyle) küfürleri, isyanları yüzünden (cezalandıracak olsa idi) hepsini de derhal yaşamaktan mahrum bırakırdı. (Yer yüzünde hiç bir canlı bırakmazdı) hepsi de o zalimlerin uğursuzlukları yüzünden helak olur giderlerdi. (Fakat onları) Cenab-ı Hak lütuf ve Keremi ile (takdir edilen bir zamana kadar) takdir buyurmuş olduğu ecellernin sonuna, ömürlerinin nihayetine kadar (tehir eder) onlara mühlet vermiş olur (onların ecelleri geldiği vakit ise) artık onlar ecellerini (ne bir saat geriletebilirler) bir dakika daha olsun yaşıyamazlar (ve ne de öne geçebilirler) daha ecelleri gelmeden bir saniye bile evvel ölüp gidemezler, ömürlerini kısalmaya kadir olamazlar. Binaenaleyh insanlar bunu düşünmelidirler, daha hayatta iken kaybedileni kazanmaya çalışmadırlar, hallerini güzelce ıslah edip kendilerini istikbalin müthiş azaplarına uğratmış olmamalıdırlar.

 

 

 

62.       Ve Allah için kendilerinin hoşlanmadıklarını isnat ederler ve dilleri yalanı söylüyor ki, onlar için elbette en güzel âkibet vardır. Şüphe yok ki onlar için ateş vardır. Ve onlar mutlaka o ateşte terkedilmişlerdir.

62.      (Ve) o müşrikler (Allah için kendilerinin hoşlanmadıklarını isnat ederler) kendileri kız evlâtlarından nefret ederken melekleri Cenab-ı Hak'kın kızları sanırlar, kendi varlıklarına başkalarının ortak olmalarını istemezlerken bir takım mahlûkatı Hak Teâlâ'ya ortak koşarlar. (Ve dilleri yalan söylüyor ki; onlar için elbette en güzel akıbet vardır.) Kendilerinin ne kadar bâtıl bir inançta olduklarını anlamazlar da öyle şirk içinde yaşadıkları halde kendilerinin cennetlere kavuşacaklarını iddiada bulunurlar. Hayır.. Öyle değil (şüphe yok ki, onlar için) o müşriklere mahsus (ateş vardır) o ateş, o suçluların cezasıdır (ve onlar mutlaka o ateşte terkedilmişlerdir.) onlar o ateş içinde ebedî bir şekilde kalacaklardır.

 

 

 

63.    Allah'a and olsun ki, senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik. Şeytan ise onlara amellerini süsleyiverdi. Artık o, bugün onların velisidir ve onlar için pek

acıklı bir azap vardır.

63.    (Allah'a and olsun ki) Ey Yüce Peygamber! (Senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik) yani: Kudret ve azametle seni kendi ümmetine Peygamber gönderdiğim gibi vaktiyle diğer ümmetlere de Peygamberler göndermiştim (şeytan ise o ümmetlere) kötü (amellerini) onların küfrünü, yalanlamalarını kendilerine (süsleyiverdi) bir takım vesveselerde bulundu, onların o kâfirce hareketlerini kendilerine güzel bir hareket gibi gösterdi. (Artık o) şeytan (bugün onların) o sapıttığı kimselerin bu dünyada (velisidir) onların yakınıdır, güya dostudur, koruyucudur. (Ve onlar için) o kâfirler için ahirette de (pek acıklı bir azap vardır) onlar cehenneme atılacaklardır, işte şeytanları, şeytan tabiatlı dinsizleri dost tutanların, onların sözlerine aldananların âkibetleri bole müthiş bir felâketten başka bir şey değildir.

 

 

 

64.       Ve sana bu kitabı indirmedik, ancak onlara kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi açıkça bildirmen için ve imân eden bir kavim için bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere indirdik.

64.      (Ve) Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (Sana bu kitabı) bu Kur'an-ı Kerim'i (indirmedik) onu sana kudret ve azametle ve Cibril-i Emin vasıtasiyle boş yere ihsan etmiş olmadım (ancak onlara kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi) onlara (açıkça bildirmen için) indirdik: Meselâ: Allah'ın birliğinin, şirkin bâtıl olduğunu, ahiret hayatının varlığını, helâl ve haram olan şeylerin nelerden ibaret bulunduğunu bilmeyen kimselere ve bu gibi mühim mes'elelerde ihtilâfa düşmüş, cehalet içinde kalmış şahıslara bunları anlatasın diye indirdik. (Ve) o mukaddes kitabı (İmân eden bir kavim için bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere indirdik) çünkü bu ilâhî kitaptan asıl istifade edecek olanlar müminlerdir. Müminler, o apaçık kitabı, hareket rehberi kabul ederler, ondan hakkıyla istifadeye çalışırlar, o sayede hidayete, saadete ererler. Ne büyük muvaffakiyet!.

 

 

 

65.  Ve Allah Teâlâ gökten suyu indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra hayata erdirdi. Şüphe yok ki, bunda dinleyen bir tolum için elbette bir ibret vardır.

65.     Bu mübarek âyetler de Cenab'ı Hak'kın varlığına, kudretine şahitlik eden ve insanlığın uyanmasına vesile olan bir kısım yüce kudret eserlerini gözler önüne sermektedir. Hayatın kaynağı olan yağmurların, faideli hayvanların, en güzel gıda maddelerini teşkil eden meyvelerin ve özellikle bir yaratılış harikası olan bal arılarının ve onların pek faydalı, lezzetli olan ballarının birer büyük nimet ve birer ibret vesilesi olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ'nın varlığına, kudretine dair yüce âlem ile bu insanlık âleminde nice deliller vardır, bunların miktarı ağaçların yapraklarından daha fazladır. Bunların parıltıları güneşin ışığından daha parlaktır. (Ve) kısacası (Allah Teâlâ) o Kerem sahibi yaratıcıdır ki (gökten) sema tarafından, veya yüksek bulutlardan (suyu indirdi) yağmurları yağdırdı (da onunla) o su ile (yeryüzünü ölümünden sonra hayata erdirdi) onu kurumuş, büyüyüp gdişmeden mahrum kalmış iken tekrar çeşit çeşit bitki ile faaliyete getirdi, ona pek hoş bir hayat manzarası ihsan buyurdu. (Şüphe yok ki, bunda) yeryüzünün böyle yeniden hayata kavuşmasında (dinleyen bir kavim için) bunlara güzel bir bakış ve tefekkür ile bakan hakikattan insaflı bir şekilde kalben dinleyip kabul eden zatlar için (elbette bir ibret vardır) Alemin yaratıcısının mükemmel kudretine ait pek açık bir şahitlik vardır. Artık öyle bir kavim, elbetteki, bundan istifade ederek aydın bir kalbe, dinin feyziyle donatılmış bir ruha sahip olur.

 

 

66.  Ve şüphe yok ki, sizin için sağmal hayvanlarda da elbette bir ibret vardır. Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından -gelen- hâlis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazından kolaylıkla geçer gider.

66. (Ve şüphe yok ki,) Yüce Yaratıcı öyle kudret ve yüceliğine şahitlik eden daha nice şeyler vardır. Kısacası insanlar!. Sizin için sağmal hayvanlarda da elbette bir ibret vardır) onlar da ne kadar çeşitlidirler, ne kadar faideli birer varlıktır. Özellikle (size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından hâlis) saf, temiz kana vesaireye asla bulaşmamış, tadı, kokusu asla bozulmamış (bir süt) meydana getirerek size (içiriyoruz ki) o süt (içenlerin boğazından kolaylıkla geçer gider) kendisine bir zahmet vermez. Artık böyle bir hayat kaynağının temiz, güzel bir şekilde maydana getirilmesi, etrafındaki temiz olmayan şeyler ile kendi arasında bir perde bulunup onlardan etkilenmemesi      elbetteki bir yüce kudretin eseridir. Bu da o yüce kudret sahibi olan Yaratıcımızın haşre ve neşre kadir olacağına, nice eşsiz eserleri meydana getirmeğe güç yetireceğine pek güzel işaret ve şahitlik etmektedir.

 

 

 

67. Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki ve hem de güzel rızık edinirsiniz. Muhakkak ki, bunda da aklını kullanan bir kavim için elbette bir ibret vardır.

67.      (Ve) Ey inşalar!. Şunu da düşününüz ki, sizi (hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden) de yararlandırırız, onların öz sularından ve sıkılarak çıkan sularından içersiniz ve siz onlardan (bir içki) bir hoşaf, bir şurup yaparsınız (ve) onlardan sirke, pekmez gibi (bir güzel rızık edinirsiniz) ihtiyaçlarınızı gidermeye çalışırsınız (muhakkak ki, bunda da) bu bildirilen şeylerin her birinde de (aklını kullanan) Cenab-ı Hak'kın bu yarattığı şeyleri güzelce düşünen (bir kavim için elbette bir ibret vardır) bunda da Allah'ın kudretine büyük bir işaret ve şahitlik mevcuttur.

 

 

 

68.  Ve Rabbin bal ansına da ilham etmiştir ki, dağlardan ve ağaçlardan ve çardaklardan evler edin.

68.      (Ve) Yüce Yaratıcının kudretine yine büyük bir delildir ki, (Rabbin) o varlığının terbiyecisi olan Kerem sahibi Yaratıcın (bal ansına da ilham etmiştir ki) yani: 0 zayıf mahlûku pek güzel, enteresan işleri yapmaya kudretli kılmıştır ki (dağlardan ve ağaçlardan) ve insanların bina ettikleri (çardaklardan) kendinize (evler edin) Ey arılar!. Öyle meskenlerde toplanıp çalışınız. 0 arılar da böylece hareket edip durmaktadırlar. İşte Cenab-ı Hak arılara da böyle bir ilâhî teklifi kabul edecek bir tabiat, bir içgüdü, bir kabiliyet ihsan buyurmuştur.

 

 

 

69. Sonra meyvelerin hepsinden yede Rabbin kolaylaştırdığı yollarına git. içlerinden renkleri muhtelif bir şerbet çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz ki, bunda düşünen bir kavim için elbette bir ibret vardır.

69.  Ve Cenab'ı Hak, arılardan herbirine ilham buyurmuştur ki, sen (sonra meyvelerin hepsinen ye) istediğin meyvelerden yararlan (da Rabbin kolaylaştırdığı) senin emrine verilmiş bulunan (yollarına git) Hak Tealâ'nın sana ilham ettiği yollara giderek istediğin meyvelerden istifade et. Bakınız Allah'ın kudretine ki, o anların (içlerinden renkleri muhtelif bir şerbet) bir bal (çıkar) o ballar, o anların yedikleri meyvelere çiçeklere ve yaşlarının farklılığına göre beyaz, kırmızı, sarı gibi birer renkte bulunurlar. (Onda) o balda (insanlar için bir şifa vardır) birçok ağrıları gidermeye sebep olur, bir kısım hastalıklar için bir macun mahiyetinde bulunur, kısacası balgam hastalıkları hakkında bizzat şifaya vesile olmaktadır, diğer bazı hastalıklar için de diğer maddeler ile karıştırılmak suretiyle bir şifa vesilesi teşkil etmektedir. (Şüphesiz ki, bunda) bu zikredilen hoş, lezzetli kudret eserinde (düşünen bir kavim için elbette bir ibret vardır) Evet.. Arılar gibi küçük, cılız hayvancağızların o kadar ince bilgilere, enteresan fiillere kadir olmaları, o kadar faideli bir hayat maddesini meydana getirebilmeleri, kendilerini yaratan, hikmet sahibi yaratıcının varlığına bir büyük delildir. Bunlar, güzelce düşünenler için uyanmayı gerektiren bir özellik taşımaktadır. Artık bu eşsiz eserleri meydana getiren bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar varlık cüzlerini bir araya getirerek kendilerini hayat ile, akıl ile vasıflanmış bir hale koyamaz mı? inanıyoruz koyabilir. Bunu ancak düşünceden mahrum olan ahmak insanlar inkâr edebilir. Onların bu inkârları ise kendi ahmaklarını cehaletlerini ortaya koymaktan başka bir önem taşımaz.

§ Zooloji ilminde bildirildiği üzere arıların binlerce çeşidi vardır. Onlar çok farklı biçimde ve birer düzen içinde yaşarlar. Onların bir kısmı, vahşidir ki, dağlarda, mağaralarda, meşeliklerde yaşarlar. Bunların bir takımına eşek arıları da denir. Bunlar yuvalarını ağaç kovuklarında, duvar oyuklarında ve benzer yerlerde yaparlar, bunlar zararlı böcekleri yok ederler, bazı meyveleri de yerler, sahiplerine zarar verirler. Arıların bir kısmı da ehlidir ki, onlar da kovanlarda çardaklarda yaşarlar. Bu ehli arılar, üç guruba ayrılmıştır. Birinci gurup, arıların üzerinde hâkim olan bir kısmı dişi arılardır. Bunlardan her kovanda bir tane bulunur, kendisine eş bulmak için bir defa uçuş yapar, ondan sonra yumurta yapmakla vakti geçer, üç dört bin kadar yumurta yapar, bu yumurtalar üç gün içinde patlar, içlerinden kurtçuk şeklinde yavrular çıkar, bunlar sekiz, on gün içinde arı halini alırlar, bunları işçi arılar beslerler. İkinci gurup, Erkek arılardır. Dışarıya çıkan an hakimlerini bunlardan bir tanesi takibederler, onları döllendirirler, sonra da hemen ölürler, diğerleri de üçüncü gurubu teşkil eden arılar ile çarpışırlar, onlar bu erkek arıları öldürürler, kovanlarda kalanlarını da dışarıya atarlar, bu erkek arıların iğneleri yoktur. Üçüncü gurup, işçi arılardır. Bunlar her kovanda elli binden seksen bine kadar toplu bir halde yaşarlar. Bunlar çiçekleri emerler, o şekilde bal yaparlar. Arıların görmek, koku almak kuvvetleri pek ziyadedir. Kendisinden bal alackaları çiçekleri çok uzaktan görür, kokularını hissederler gider onlardan yararlanırlar, güzel nağmeleriyle yerlerine dönerler, gelirler. Bunların ikişer gözlerinden başka alınlarının ortasında da birer tek gözleri vardır, bu gözlerde muhtelif ve pek çok gözlere ayrılmıştır. Bu arıların birer iğneleri de vardır ki, onunla düşmanlarına karşı kendilerini korurlar. Şayet bu iğne bir insanın bir uzvuna saplanırsa onu çıkarmalıdır, aksi takdirde zararlıdır.

Bal arıları peteklerini altıgen bir şekilde yaparlar, bu suretle boş bir yer bırakmamış olurlar. Pek büyük bir san'at eseri göstermiş bulunurlar. En kudretli mühendisler bile bir takım aletlere, edavata müracaat etmeksizin öyle mükemmel bir şekilde bir şey meydana getiremezler. Bal arılarının italyan, Kafkasya, Kıbrıs arıları diye bazı çeşitleri de vardır. Fennî bir şekilde yapılan kovanlardan senede kırk kilo bal elde edilebilir. Kışın bir kovandaki otuz bin kadar arı için onbeş kilogram kadar bal bırakılır. Bu onların gıdasını teşkil eder. Bal, insanlar için çok faidelidir. Vaktiyle şeker yapılmadan evvel insanlar şeker ihtiyaçlarını bal ile temin ederlerdi. Bal arıları insanlar tarafından beslenmeden evvel taş, ağaç kovuklarında barınırlardı. Milâddan beşbin sene evvel ilk defa olarak Mısır'da arı yetiştirmek usulü meydana gelmiş, o tarihten beri ehli arılar türemeye başlamıştır. Kısacası: Birer yaratılış harikası olan o küçük hayvancağızlar pek büyük birer ibret levhası teşkil etmektedirler.

 

 

 

70.    Ve Allah Teâlâ sizi yaratmıştır. Sonra sizi öldürecektir ve sizden kimileri, ömrün en aşağı ihtiyarlık çağına red olunur ki, bir bilgiden sonra bir şey bilmez olsun. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bilgilidir, kudretlidir.

70. Bu mübarek âyetler de diğer bir kısım enteresan olayları ibret nazarlarına sunuyor, Cenab-ı Hak'kın insanları yaratıp öldürdüğünü ve onlardan bir kısmını hikmet gereği bir müddet fazla yaşattığını bildiriyor, ve insanların bazılarını diğer bazılarından daha fazla rızıklandırdığını ve onları aile hayatına, evlât ve torunlara kavuşturup ve nice nimetlerden yararlandırdığını gösteriyor. Bu kadar kudret eserle-rine ve ilâhî nimetlere rağmen nankörlükte bulunmanın rezilliğine, âciz şeylere tapınmanın ne kadar cahilce bir hareket olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey insanlar!. (Allah Teâlâ) İlim ve kudret yönüyle her şeyi kuşatan hikmet sahibi yaratıcı (sizi yaratmıştır) sizi yoktan meydana getirmiştir, (sonra) eceliniz nihayet bulunca (sizi öldürecektir) kiminizin eceli daha genç veya orta bir yaşta iken nihayet bulur (ve sizden kimi) de vardır ki, çok yaşar (ömrün en aşağı ihtiyarlık çağına red olunur) o kadar ihtiyarlamadıkca hayatına nihayet verilmez, (ki bir bilgiden sonra) bir nice şeyleri öğrenmiş iken bilahara (bir şey bilmez olsun) kuvvetine, aklına noksanlık gelsin, anlayışının, kuvvetinin noksanlığı yüzünden çocukluk haline benzer bir vaziyete düşsün (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ alîmdir,) kullarının bütün hallerini, ömürlerinin miktarını vesaireyi bihakkın bilir ve o Hikmet sahibi Yaratıcı (kadirdir) her şeye kudreti kâfidir. Dilediği kulunu daha genç iken öldürür, dilediği kulunu çok yaşatır, ihtiyarlığın sonuna kadar öldürmez. Hikmet gereği ne ise onu meydana getirir. "İnsanların ömürleri dört mertebeye ayrılmıştır. Birinci mertebe, çocukluk ve gelişme zamanıdır ki, ömrün evvelinden itibaren onüç seneye kadar, bu bir gençlik zamanıdır. İkinci mertebe, öğrenme zamanıdır ki, otuzüç yaşından kırk seneye kadardır. Bu müddet, kuvvetin gayesi, aklın olgunluk zamanıdır. Üçüncü mertebe, olgunluk yaşıdır ki, bu da kırktan altmış yaşına kadar olan müddettir, insanlar bu yaştan sonra yavaşça eksilmeye başlarlar. Dördüncü mertebe ise ihtiyarlık çağıdır ki, altmışıncı yaştan ömrün sonuna kadar olan müddettir. Altmış beş yaştan sonra eksiklik ortaya çıkar, ihtiyarlık yüz göstermiş bulunur. İşte insanlığın vücude getirilmiş olması, onların hayatlarındaki bu ihtilaflar ve değişiklikler haşır ve neşrin varlığına, ilâhî kudretin her şeye kâfi olduğuna kuvvetli bir delildir.

Erzeli ömürden maksat bir rivayete göre yetmiş, diğer rivayetlere göre seksen, doksan veya doksanbeş senelik bir ömürdür. Böyle bir ömrün "erzel" sayılması, bir görüşe göre gayrimüslimlere mahsustur. Çünkü bir müslümanın ömrü arttıkça Allah katında kıymeti, üstünlüğü artmış, daha fazla af ve lütfa kavuşması umulmuş olur. Nitekim:

Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. (Tîn,  95/5) âyeti  kerimesinde buna işaret vardır.  Çünkü  bu âyet, aşağıların aşağısına indirilenlerin    imandan, salih amellerden mahrum kimselerden ibaret olduğunu gösteriyor. İbadet ve itaat ile, Kur'an okumakla, dinî ilimlerle meşgul olanların uzunca bir

müddet   yaşamaları ise haklarında bir yardım, bir saadet alâmetidir. Nitekim bir hadisi şerifte de:

buyurulmuştur. Camiüssağir. Yani: (İnsanların hayırlısı o zattır ki, ömrü uzar, ameli güzel olur, insanların şerlisi de o kimsedir ki,

ömrü       uzar, amelî kötü bulunur). Binaenaleyh insan, ömrünün de değerini bilip onu hayra sarfetmelidir, gayrı meşru hareketlerden kaçınmalıdır. Aksi takdirde nimete karşı nankörlük etmiş, azabı haketmiş olur

 

 

 

71.  Ve Allah Teâlâ bazınızı bazınız üzerine rızk hususunda üstün kılmıştır. Artık üstün kılınanlar, rızıklannı onda eşit olmak için ellerinin altındakilere verici değildirler. İmdi Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?.

71. (Ve) Ey insanlar!. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ bazınızı bazınız üzerine rızk hususunda üstün kılmıştır) insanların kimisi zengin, kimisi de fakirdir, kimisi sahip kimisi

de mülktür. Bazı insanlar, cahil, âciz oldukları halde kuvvetli, bilgili kimselerden fazla servete, mevkiye sahip olabilirler. Bütün bunlar birer ilâhî takdirin neticesidir,

(Artık üstün kılınanlar) rı zı klan fazla, sahiplikleri sabit olan insanlar (rızıklarını) kavuştukları servetlerini, sahipliklerini (onlar) o fakirler, o ellerinin altında olanlar

(onda) o rızıklarda, servetlerde kendilerine (eşit olmak için) öyle (ellerinin altındakilere verici değildirler) o fakirleri, ellerinin altındakileri kendilerine eşit kılmak

istemezler. Mademki: 0 insanlar, kendi rı zı klan na, kendi servetlerine fakir ve yoksul insanları müşterek, eşit kılmak istemiyorlar, o halde kâinatın yaratıcısına onun bir

kısım âciz mahluklarını yaratıcılık ve sahiplikte, ibadet ve itaat hususunda nasıl eşit, müşterek kılmak istiyorlar? Hiç mahlûk, yüce yaratıcısına eşit olabilir mi?. Diğer

bir görüşe göre de zenginleri de, fakirleri de rı zı kland ı ran ancak Allah Teâlâ'dır. Onlar Allah tarafından rızıklanmak itibariyle eşittirler. Patronlar zannetmemelidirler ki,

kendi kölelerim işçilerin! kendileri rızıklandırıyor. Onlar birer vasıtadır, Cenab-ı Hak'kın o köleleri işçileri de o patronlarının elleriyle rızıklandırmaktadır. Binaenaleyh

asıl kâinatın yaratıcısı ancak Allah Teâlâ'dır. (İmdi) o müşrikler (Allah'ın nimetini mî inkâr ediyorlar) onun âlemlere rı zı k veren olduğunu bilmiyorlar mı? Bir takım

mahlûkatı ona eşit tutarak onlara da tapıyorlar. Nankörlükte bulunarak kendi haklarında istemedikleri bir eşitliği, bir ortaklığı Yüce Yaratıcı hakkında caiz görüyorlar.

Bu ne kadar anlayışsızlık...

 

 

 

72.    Ve Allah Teâlâ sizin için kendi cinsinizden eşler kıldı ve sizin için eşlerinizden, oğullar, torunlar yarattı. Ve sizi temiz, hoş şeylerden rı zı kland ı rd ı. Onlar hâlâ bâtıla imân edip de Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar!.

72.  (Ve) Ey insanlar!. Şunu da düşününüz ki (Allah Teâlâ sizin için) güzelce geçinesiniz diye (kendi cinsinizden eşler kıldı) onları yarattı, vücude getirdi. (Ve sizin için eşlerinizden oğullar, torunlar yarattı) ve bunlar sizin için birer hizmetçi, birer yardımcı durumunda bulunmaktadırlar, bu sayede nesilleriniz kesilmeyip devam etmektedir. Bunlar da birer nimettir. (Ve) o kerem sahibi Yaratıcı (sizi temiz, hoş şeylerden merzuk kıldı) size lezzetli sular, çeşitli meyveler, faideli gıda maddeleri ihsan buyurdu. Bunların kıymetlerini bilmeniz, bunlardan dolayı Cenab-ı Hak'ka şükretmeniz icabetmez mi?. (Artık) o müşrikleri. (Bâtıla imân edenler de) öyle Hak Tealâ'ya ortak isnadına cür'et gösterirler de (onlar Allah'ın nimetini inkârda mı bulunurlar?.) o nimetleri kendilerine hakikaten başkalarının vermiş olduğunu mu iddia ederler?. Helâl olan bir kısım nimetlerin hürmetine ve hikmet gereği haram olan bir kısım şeylerin helâl bulunduğuna mı inanırlar? Bu ne kadar cür'et ve cehaleti.

 

 

 

73.  Ve Allah bırakıp da kendileri için ne göklerde ve ne de yerde olan rızıktan hiçbir şeye sahip olmayan ve güçleri dahi yetmiyen şeylere ibadet ederler.

73. (Ve) Ne cehalet ki, o putlara ibadet edenler (Allah'ın bırakıp da kendileri için) o tapanlar için (ne göklerde ve ne de yerde bir rızka sahip olmayan) yağmurları yağdırmayan,     bitkileri yetiştirmeyen (ve) zaten bunlara (güçleri dahi yetmeyen şeylere) bir takım putlara (ibadet ederler) bu ne ahmaklık!. Öyle Yaratma ve rızıklandırma

sıfatına sahip olmayan, haddizatında maddeden ibaret olup hiç bir şeye kadir bulunmayan şeylere nasıl olur da ibadet edilebilir?. Böyle yanlış bir hareket, insanlığın şanına yakışır mı?. Bunu hiç düşünmezler mi?. Hiç Cenab-ı Hak'kın benzeri ortağı olabilir mi? Hâşâ o Yüce Yaratıcı, ortak ve benzerden, eşlerden ve nazirden uzaktır i n a nıyo r u z!.

 

 

 

74. Artık Allah için benzerler kılmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bilir, halbuki, siz bilmezsiniz.

74.  Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın hiçbir şeye benzer olmadığını bildiriyor. Alîm, hakim, kerim, kadir olan Yüce Yaratıcı ile bu gibi yüksek sıfatlardan mahrum olan putların ve sairenin denk olamıyacaklarını iki misâl ile izah buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Allah Teâlâ'nın eş ve ortaktan uzak olduğu aklen ve naklen sabittir, (artık Allah için benzerler kılmayınız) mahlûkattan hiçbirini o yüce Yaratıcı'ya benzetmeyin, onun bir eşi, benzeri asla yoktur. Hiçbir mahlûk Yaratıcısına, hiçbir âciz, cahil ve fani olan, kadir, Âlim, Baki olan zata denk olabilir mi?, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bilir) her şyi bilir, kullarının hatalarını da, ne gibi yanlış yollara sapmış olduklarını da bilmektedir. (Halbuki siz bilmezsiniz) bir çok yanlış hareketlerde, itikâflarda bulunduğunuz halde bunların ne kadar bâtıl şeyler olduğunu anlamazsınız. Veyahut, o putları Cenab'ı Hak'ka ortak ve benzer sandığınızdan dolayı azap göreceksiniz de bunun farkında değilsiniz, nedir bu, kadar cehalet!.

 

 

 

75.    Allah Teâlâ bir misâl verdi: Başkasının malı olmuş bir köle ki, hiç bir şeye gücü yetmez ve bir kimse ki, ona tarafımızdan güzel bir rızık vermişizdir de o ondan gizli ve açık olarak infak etmektedir. Ya hiç bunlar eşit olurlar mı?. Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çokları bilmezler.

75.      Bakınız (Allah Teâlâ) yüce zatına hiçbir şeyin ortak ve benzer olmadığını size anlatmak için (bir misâl getirdi) tâki, bu hakikati güzelce anlayabilesiniz. Şöyle ki: (Başkasının malı olmuş bir kul) bir köle düşününüz ki, o (hiçbir şeye gücü yetmez) hiçbir kudreti, serveti yok, sırf acizlik içinde yaşıyor (ve) diğer (bir kimse) yi de düşününüz (ki, onu) o kimseyi (tarafımızdan) bir lütuf olarak (güzel bir rızık vermişizdir,) o kimse ilâhî bir lütuf olan meşm, güzel, temiz bir servete, bir nimete kavuşmuş bulunmaktadır. Bunun bir şükür ifadesi olmak üzere (de o) kimse (ondan) o kavuştuğu nimetlerden (gizli ve açık olarak) daima bağış kasdıyla (infak etmektedir) kavuştuğu maddî ve manevî nimetlerden başkalarını da sürekli yararlandırmaya çalışmaktadır. Artık biraz düşünmeli (ya hiç bunlar denk olurlar mı?) elbetteki, olmazlar. Madem ki: Böyle iki mahlûk arasında bile bir eşitlik bulunamıyor, artık kâinatın Yaratıcısıyla onun âciz mahlûkatı, öyle madde kabilinden şeyler arasında bir benzerlik ve eşitlik düşünelebilir mi? Bu böyle iken ne cehalet ki bir takım putlara, mahlukata da mabûtluğu isnat edenler bulunuyor?. (Hamd Allah'a mahsustur) bütün hamd ve övgüye lâyık olan ancak Allah Teâlâ'dır, bütün insanlığı meydana getirmiş, onları tevhid dairesine davet buyurmuş, kendilerine bir akıl ve şuur ihsan etmiştir. Artık her yönüyle hamd ve şükre lâyık olan ancak o'dur, (fakat onların) o insanların bir (çoklarını bilmezler) ibadete, itaate lâyık olan ve kendilerini yaratıp nimet veren zatın Cenab'ı Hak'tan başka olmadığını anlamazlar da öyle putlara vesaireye taparlar, onlardan bir fâide beklerler. Bir kısmı da bütün bütün Allah'ı inkâr eder.

 

 

 

76.        Ve Allah Teâlâ iki kişiyi de misâl getirmiştir: Onlardan biri dilsizdir, hiç bir şeye güç yetiremez ve o, efendisi üzerine bir yüktür, onu nereye gönderse bir hayır ile gelemez. Hiç bu, adaletle emreden ve kendisi doğru bir yol üzerinde bulunan kimseye eşit olabilir mi?.

76. (Ve Allah Teâlâ) öyle putlara tapanların hatalarını, sapıklıklarını göstermek için (iki kişiyi de misâl getirmiştir) öyle açık, parlak bir misâl dahi zikretmiştir. Şöyle ki: (Onlardan) o iki kişiden (biri dilsizdir) söz söylemekten âciz bir halde bulunmaktadır (hiç bir şeye güç yetiremez) herhangi bir şeyi anlayıp anlatmaya kabiliyeti yoktur, hiç bir şey yapamaz bir haldedir, (ve o) âciz şahıs, öyle bir köledir ki hiçbir şeye sahip değildir, (efendisi üzerine bir yüktür) ona boş yere ağırlık verip durmaktadır (onu) efendisi (nereye gönderse bir hayır ile gelemez) hiçbir işi görmeğe kadir olamaz, tam bir acizlik ve miskinlik içinde bulunmuş olur. Şimdi bir düşünelim (hiç bu) âciz, öyle dört çeşit zelilce niteliği toplayan şahıs, (adaletle emir eden) başkalarına güzelce nasihat veren, başkalarının bir intizam dahilinde yaşamasını isteyen (ve kendisi doğru     bir yol üzerinde bulunan) bir doğru yolu takip edip hikmet ve menfaata riayetten, hakka hizmetten ayrılmayan (kimseye) öyle yüksek vasıflara sahip bir zata (eşit

olabilir mi?.) Elbetteki, olamaz. Hiç öyle aciz, miskin bir şahıs ile faal, iyiliksever bir zat birbirine eşit sayılabilir mi?. O halde bir kere düşünmeli değil midir? Bütün kâinatı yaratan, mahlûkatına lütuf ve ihsanda bulunan, her fiili bir hikmet ve menfaat gereği olan bir Yüce Yaratıcı ile onun aciz, lütfuna muhtaç, kendi kendine birşey yapmağa güç yetiremeyen bir mahlûku arasında bir benzerlik ve eşitlik bulunabilir mi? Elbetteki bulunamaz. Bu pek açıktır. O halde birer âdi mahlûktan ibaret olan, birer maddeden ibaret bulunan, hiç .bir şeyi halk ve icada muktedir bulunmayan putlara, ölüme mahkûm, kendisini felâketlerden kurtarmaya güç yetiremeyen herhangi bir kimseye nasıl mâbutluk isnat edilerek tapılabilir? Böyle bir isnadın batıl olduğu açık değil midir? Ne yazık ki, böyle bâtıl, saçma sapan isnatlarda, itikâflarda bulunanlar daima görülmektedirler. Elbetteki, hepsinin durumunu, Cenab-ı Hak bilicidir, hepsi de ölür ölmez lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

 

 

 

77. Ve göklerin ve yerin gaybı, -onları bilmek- Allah'a mahsustur. Kıyametin işi ise başka değil, ancak göz kırpıp açacak kadardır veya ondan daha yakındır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kadirdir.

77.       Bu mübarek âyetler, Hak Teâlâ Hazretlerinin ilminin genişliğini ve kıyametin kopmasının yakın olduğunu bildiriyor ve kâinatın yaratıcısının kudretine, İlim ve hikmetine işaret eden insanlığın yaratılışına ve bir takım kuşların nasıl havalarda uçup durduklarına dikkat nazarlarımızı çekmektedir. Şöyleki: Evet.. Yüce Allah, tam bir İlim ve hikmet ile vasıflanmaktadır, (ve göklerin ve yerin gaybı) kulların görüp bilemiyecekleri birçok gayb, bilinmeyen işler, gelecekteki planlar (Allah'a mahsustur) onları yalnız Allah Teâlâ bilmektedir. 0 ğaybî işlerden olan (kıyametin işi ise) hasrın ve nesrin meydana getirilmesi ise (başka değil, ancak göz kırpıp açacak kadardır) o kadar az bir müddette meydana gelebilir (veya ondan daha yakındır) Evet.. Göz hareketinden daha az bir an içinde de meydana getirilebilir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeye kadirdir) bütün mahlûkatını icada kadir olduğu gibi onları bir anda imhaya ve tekrar hepsini yeniden hayata kavuşturmaya da kadirdir, inandık!. Bu yüce beyanlar, kıyametin sür'atle vuku bulabileceği için bir misâldir. Yani: Cenab-ı Hak dilediği an kıyamet hadisesini fevkalâde bir sür'atle, kolaylıkla meydana getirebilir. Artık insanlık, bundan gafil bulunmamalıdır. Olabilir ki, o müthiş olay, hiç kimsenin düşünemediği bir anda meydana getirilir. Zaten her insan ölünce de onun kıyameti kopmuş demektir. Binaenaleyh her insan, daha hayatta iken kaybettiğini kazanmaya çalışmalıdır, o ebediyet âlemine hazır bulunmalıdır.

 

 

 

78.  Ve Allah sizi analarınızın karınlarından hiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkarır. Ve size teşekkür edesiniz diye kulaklar, gözler ve kalpler verdi.

78.    (Ve) Ey insanlar!. Bir kere Allah'ın kudretini düşününüz ki (Allah sizi analarınızın karınlarından) birer damla sular ile şekillendirerek (hiçbir şey bilmez olduğunuz halde) varlık sahasına (çıkardı) kendinizi de, başkalarını da bilemez bir vaziyette idiniz, (ve size teşekkür edesiniz diye kulaklar, gözler ve kalpler verdi) sizi bilmemezlikten kurtarmak için bu kadar kıymetli kuvvetlere, kabiliyetlere kavuşturdu. Artık insanlara lâzımdır ki, kulaklariyle Cenab-ı Hak'kın âyetlerini, öğütlerim dinlesinler, gözleriyle Allah'ın kudret eserlerini seyrederek, Yüce Yaratıcının kudret ve büyüklüğünü düşünsünler, kalpleriyle de manevî bir zevk içinde kalarak tevhid ve teşbihe devam etsinler, kendilerini bu kadar maddî ve manevî nimetlere ulaştırmış olan Kerem sahibi Yaratıcıya karşı kulluk vazifesini ve şükür görevini yerine getirmeye çalışsınlar.

 

 

 

79.     Görmediler mi? Gök ile yer arasında emre boyun eğdirilmiş olan kuşları. Onları Allah'tan başkası tutmuyor. Şüphe yok ki, bunda imân eden bir kavim için elbette ibretler vardır.

79. insanlara gaflet ile yaşamak yakışır mı? Kendilerini o kadar nimetlere kavuşturmuş olan Allah Teâlâ'nın kudret ve büyüklüğünün mükemmelliğine işaret eden bu kadar eserleri görmüyorlar mı?. Ve özellikle (görmediler mî, gök ile yer arasında boyun eğdirilen kuşları?.) Onlar ne kadar çeşitli birer kudret eseridir. (Onları Allah'tan başkası tutmuyor) onlar birer ağırca cisme sahiptirler, bununla beraber havada uçuşuyorlar, yere düşmüyorlar. Artık şüphe yok ki, onları öyle havalarda tutan, onlara o uçma kabiliyetini veren ancak Cenab-ı Hak'kın iradesidir, kudretidir. Ve (şüphe yok ki, bunda) bunların bu hayat tarzında da (İmân eden bir kavim için elbette ibretler vardır)     çünki bunlar, bütün akıl sahiplerine karşı ibret vesilesi iseler de bunlardan asıl yararlananlar, ancak hakikî müminlerdir. Elbetteki, Allah Teâlâyı tasdik eden,

kalbinde imân nuru parlayan her insan bu çeşit çeşit mahlûkattan birer ibret hissesi alır, yaratanın kudret ve yüceliğine delil getirir, temiz bir ruh ile yaşar, Kerem sahibi yaratıcısı için kulluk secdesine ve şükrana kapanmayı en kutsal bir vazife bilir.

 

 

 

80. Ve Allah sizin için evlerinizden birer mesken kıldı ve sizin için ehli hayvanların derilerinden evler yaptı. Onları gerek göç gününde ve gerek ikametiniz gününde kolayca taşırsınız. Ve onların yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir zamana kadar -faydalanacağınız- bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.

80.    Bu mübarek âyetler de Allah'ın birliğine ait delillerin ve insanlığa ihsan buyurulmuş olan nimetlerin diğer mühim bir kısmını bildiriyor. Bu nimetlere kavuşanların en mühim vazifelerini gösteriyor, Resûl-i Ekrem'in dinî hükümleri tebliğ ile mükellef olduğuna, ona muhalefet edenlerin sorumluluğuna işaret buyuruyor, Cenab-ı Hak'kın nimetlerine karşı inkarcı bir vaziyet alanların çoğunlukla kâfir kimseler olduklarını ihtar etmektedir. Şöyleki: (ve) Ey insanlar!. Sizlere olan lûtfuna bakınız ki (Allah Teâlâ sizin için evlerinizden birer mesken kıldı) taştan, tuğladan vesaireden yaptığınız sabit hanelerin odalarında tam bir huzur ile oturursunuz (ve sizin için ehli hayvanların derilerinden) de taşınır (evler yaptı) çadırlar, geçici ikametgâhlar bu cümledendir. (Ve onları) o taşınır evleri (gerek göç gününde) başka yerlere nakil zamanında (ve gerek) içlerinde geçici olarak (ikametiniz gününde kolayca taşırsınız) bunları bir yerden diğer yere nakil kolay bulunur. (Ve onların) o ehli hayvanların (tüylerinden, yünlerinden ve kıllarından bir zamana kadar) onlar eskiyinceye kadar veya sahipleri ölünceye kadar (bir ev eşyası ve ticaret malı) meydana getirdi. Bütün bunlar böyle birer fâide için yaratılmış bulunmaktadırlar.

 

 

 

81.       Ve Allah Teâlâ yarattığı şeylerden sizin için gölgeler de yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yaptı ve sizin için elbiseler yaptı ki sizi sıcaktan korurlar. Ve zırhlar ki, sizi savaşlarınızda koruyacaklardır. İşte böyle nimetini sizin üzerinize tamam eder, tâki siz İslâmiyete eresiniz.

81.      (Ve Allah Teâlâ yarattığı şeylerden) meselâ: Bulutlardan, binalardan, ağaçlardan (sizin için) ey insanlar!. (Gölgeler de yaptı) ki, o sayede istirahat edesiniz. (Ve sizin için dağlarda yuvalar yaptı) mağaralar kazılmış evler yaptı (ve sizin için) ketenden, pamuktan, yünden, ipekten (elbiseler yaptı ki) bunlar (sizi sıcaktan korurlar) soğuktan korurlar (ve zırhlar) yaptı (ki) demirden, tunçtan, vesaireden zırhlar, kalkanlar vücude getirdi ki bunlar da (sizi savaşlarınızda) düşmanlarınıza karşı (koruyacaklardır) muharebelerde bunlardan istifade edersiniz. (İşte) Ey insanlar!. Cenab-ı Hak (nimetini) böyle çeşitli şekilde (üzerinize tamam eder) size dünyevî ve uhrevî faidelerinizi gösterir, size kurtuluş ve hidayet yollarını beyan buyurur (tâki İslâmiyet'e eresiniz) o nimetleri güzelce düşünerek İslâmiyet'i kabul, Allah'ın Rab sıfatım tasdik eyleyesiniz, o sayede maddî ve manevî selâmete eresiniz.

 

 

 

82.  Eğer onlar yine yüz çevirirlerse artık sana düşen, apaçık bir tebliğden ibarettir.

82.     Ey Yüce Resul!. (Eğer onlar) o kendilerini İslâmiyete davet ettiğin kimseler, kavuştukları o kadar nimetleri takdir etmez (yine yüz çevirirlerse) senin tebligatını kabulden kaçınırlarsa (artık) sen mazursun (senin üzerine) lâzım (olan) dinî hükümleri, vazifeleri (apaçık bir tebliğden ibarettir) sen bu tebliği yapmış bulunuyorsun, sen teselli bul, bütün sorumlulukları, bu tebliği kabul etmeyenlere aittir.

 

 

 

83.  Allah'ın nimetini tanırlar, sonra da onu inkâr ederler ve onların ekserisi kâfirlerdir.

83. Allah'ın birliğini tasdike, Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabule davet edilen o bir kısım insanlar (Allah'ın nimetini tanırlar) kavuştukları bir takım nimetlerin kendilerine Allah tarafından verilmiş olduğunu itiraf ederler (sonra da onu) o Kerem sahibi Yaratıcının birliğini (inkâr ederler) o itiraflarına fiilen muhalefette bulunurlar, o gerçek güven verici olan Allah Teâlâ'dan başkalarını da mabud tanırlar, bir takım putlara ibadette bulunurlar, onların şefaatleri sayesinde nimetlere ulaşacaklarını sanırlar. Yahut Hazreti Muhammed -Aleyhisselâm- büyük bir ilâhî nimettir. Onun ne kadar güzel ahlâk, olgunluk ve fazilet sahibi olduğunu müşrikler de bilirler, sonra da      onun risaletini inkâr ederler. Aynı şekilde: Islâmiyetin de ne kadar faideli, insanlığın yükselmesini, selâmetini temine kâfi hükümleri içerdiğini anlarlar, sonra da

onun ilâhî bir din olduğunu inkâra cür'et gösterirler. Nitekim zamanımızda da nice yabancılar, İslâmiyet'in, Kur'an-ı Kerim'in Yüce Peygamberimizin sahip oldukları yüceliği, kutsiyeti anlayıp kısmen de itiraf ettikleri halde yine bâtıl geleneklerine tâbi olarak İslâm dinini kabul etmezler. (Ve onların çoğu) o inkarcıların bir çokları (kâfirlerdir) ancak az bir kısmı henüz yükümlülük çağına ermemiş veya akıl hastası bulunmuş veya kendilerine Islâmî hükümlere dair hiçbir haber ulaşmamış olduğu için onlar birer inatçı kâfir sayılmazlar.

 

 

 

84. Ve birgün her ümmetten birer şahit göndereceğiz. Sonra kâfir olmuş olanlara izin verilmeyecektir ve onlardan bir özür dileme de istenmiyecektir.

84.   Bu mübarek âyetler, ahirette tatbik edilecek ilâhî hükümleri ve kâfirlere ait azapların hafifletti ri I m iyeceğ i n i bir tehdit olarak bildirmektedir. Ve o zaman müşrikler ile tapınmış oldukları putları arasında meydana gelecek olan münakaşalar! ve hakikatin tamamen ortaya çıkarak Allah'ın hükmüne teslimiyetten başka çare bulunamıyacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. 0 inkarcılara hatırlat (birgün) de gelecektir ki (her ümmetten) kıyamet gününde (birer şahit göndereceğiz) her ümmetin hallerine şahitlik etmek için onlara kendi Peygamberleri şahit gönderilmiş olacaklardır. Onların lehine veya aleyhine şahitlikle bulunacaklardır. Allah'ın hükmü, hikmet gereği bu şahitlikler üzerine cereyan edecektir, (sonra kâfir olmuş olanlara) o kıyamet zamanında izin (verilmiyecektir) özür beyan etmelerine müsaade olunmayacaktır. Veyahut onlar bu şahitlikleri sükûnetle dinleyeceklerdir, onlara dedikodu yapmaya izin verilmeyecektir. (Ve onlardan bir özür dilemede istenmiyecektir) onların af dilemelerine iltifat olunmayacaktır, onlar sürekli olarak hesaba çekilip duracaklardır.

 

 

 

85.  Ve zulüm edenler azabı görünce artık onlardan hafifletilmiş olmayacaktır. Ve kendilerine mühlet verilmişte olmayacaklardır.

85.  (Ve) nefislerine küfür ile, isyan ile (zulüm edenler) kıyamette muhakemeyi gördükten ve şahitlikten sonra (azabı görünce) cehennem, azabına uğrayınca (artık onlardan) o azap (hafifletilmiş olmayacaktır) daima aynı şiddetle azap görüp duracaklardır, (ve kendilerine mühlet verilmiş de olmayacaklardır) hemen azaba yakalanmış bulunacaklardır.

 

 

 

86.       Ve müşrikler ortak koşmuş oldukları şeyleri görünce diyeceklerdir ki: Ey Rab'bimiz!. Bunlar seni bırakıp da bizim kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır. Bunlar da onlara söz atarlar ki: Muhakkak siz yalancılarsınızdır.

86.     (Ve) kıyamet günü (müşrikler) dünyada iken kendilerine tapınmış, kendilerini Cenab'ı Hak'ka (ortak) eş ve benzer (tutmuş olduklarını) şeytanları, tapınmış oldukları putları vesaireyi (görünce diyeceklerdir ki. Ey Rab'bimiz!) ey bize ihsan eden, bizi beslemiş olan Yaratıcımız (bunlar seni bırakıp bizim kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır) bizleri sana yaklaştırmaları için kendilerine ibadet ettiğimiz şeylerdir. (Bunlar da) o ortak koşulmuş olanlar da başlarına gelecek bir felâketten korkarak kendilerini müdafaaya kalkışacak, (onlara söz atacaklardır ki: Muhakkak siz yalancılarsınızdır) siz hakikaten bize ibadet etmediniz, siz ancak kendi havalarınıza, nefsanî arzularınıza tapınmakta bulunmuştunuz. Maamafih bir takım putlar, madde kabilinden oldukları cihetle onların mâbutluk iddiasında bulunmadıkları açıktır. Onların bu tapınmalardan haberleri bile olmamıştır. Cenab-ı Hak, kadirdir ki, onlara da ahirette böyle kendilerini müdafaa edecek bir kabiliyet verir, onlar da o müşriklerin ne kadar cahilce ve iftiracı hareketlerde bulunmuş olduklarını göstererek iddialarını reddedeceklerdir.

 

 

 

87.  Ve o gün Allah Teâlâ'ya teslim -bayrağını- çekmiş olacaklardır. Ve iftira etmekte oldukları da kendilerinden kaybolup gitmiş bulunacaktır.

87. (Ve o gün) o, kıyamet zamanında o müşrikler (Allah Teâlâ'ya teslim -bayrağını- çekmiş olacaklardır) dünyadaki böbürlenmelerini bırakmış, Hak Tealâ'nın hükmüne teslim olmak mecburiyetinde kalmış bulunacaklardır. (Ve) o kâfirlerden dünyada iken (iftira etmekte oldukları da) öyle kendilerine mâbutluk isnad eyledikleri şeylerde, onların kendilerine şefaat ve yardım edecekleri iddiaları da (kendilerinden kaybolup gitmiş bulunacaktır) hiç birinden bir fâide görmeyeceklerdir. İşte hakkı bırakıp da mahlukata tapanların, onlardan fâide bekleyenlerin âkibetleri böyle olacaktır.

 

 

 

88. O kimseler ki, kâfir olmuşlardır ve Allah'ın yolundan alıkoymuşlardır, onlar için bozgunculuk yaptıklarından dolayı azaplarını kat kat arttırmışızdır.

88.      Bu mübarek âyetler, insanları Allah yolundan alıkoymaya çalışan kâfirlerin bu bozguncu hallerinden dolayı kat kat azaba uğrayacaklarını bildiriyor ve her ümmet arasında aleyhlerine şahadet edecek bir zat bulunacağı gibi son peygamberin de bütün ümmetler hakkında bir şahit olarak gönderilmiş olduğunu beyan buyuruyor ve Peygamber Efendimize indirilmiş olan Kur'an-ı Kerim'in ne kadar yüce, faydalı bir mahiyette bulunduğunu izah buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Muhakkak (o kimseler ki) kendileri (kâfir olmuşlardır) kendi nefislerini küfre düşürmüşlerdir, (ve Allah'ın yolundan) başkalarını da (alıkoymuşlardır) onları da küfre düşürmüşlerdir. Artık onların cezaları da o nisbette ziyade olacaktır. İşte Cenab-ı Hak o gibi kimseleri tehdit etmek pek korkunç akıbetlerini hatırlatmak için buyuruyor ki: (Onlar için) o kâfir kimseler hakkında (bozgunculuk yaptıklarından dolayı) başkalarını da imandan mahrum bırakmaya çalışıp durmuş olmaları sebebiyle (azaplarını kat kat arttırmışızdır) onlar hem kendi küfürleri yüzünden ve hem de başkalarının küfrüne sebebiyet vermiş oldukları cihetle kat kat azaba uğrayacaklardır. İşte halkı saptırmanın müthiş neticesi!.

 

 

 

89.   Ve o gün her ümmet için de üzerlerine kendilerinden birer şahit göndereceğiz, seni de bunların üzerine bir şahit olarak getirdik ve sana kitabı her şey için bir apaçık beyan ve bir hidayet ve bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere indirdik.

89.       (Ve) Resulüm!. Kendilerini İslâm dinine davetle emrolunduğun kimselere şunu da ihtar buyur ki: (o gün) o kıyamet zamanında (her ümmet) her cemaat (içinde üzerlerine kendilerinden) kendilerine Peygamber gönderilmiş zatlardan (bir şahit göndereceğiz) o şahit onların imân edip etmediklerine, itaatte mi, isyanda mı bulunduklarına şahitlik edecektir. Yüce Resulüm!. (Seni de) kudret ve azametimle (bunların üzerine) bütün o ümmetlerin ve şahitlerin üzerlerine veyahut kendi ümmetin hakkında (bir şahit olarak getirdik) seni öyle büyük bir vazifeye tâyin ettik. Yani: Sen kıyamet günü bütün onların hakkında umumi bir şahit olacaksın.

Evet.. Resûl-i Ekrem Efendimizin risaleti, evrenseldir, insanlar ve cinlere aittir. Geçmiş ümmetlerin durumlarını da Allah katından öğrenmiştir. Çünkü Kur'an'ı Kerim ile, ilâhî vahiy ile bütün bunlar kendisine bildirilmiş bulunmaktadır. Artık o son peygamber hem, kendi ümmetleri, hem de diğer ümmetler hakkında şahitlik sıfatına sahip olmuştur. İşte Cenab'ı Hak, buyuruyor ki: (ve) Ey Yüce Resulüm!. (Sana kitab") Hakikatleri açıklayan Kur'an'ı (her şey için) dinî hususlara, geçmiş ümmetlerin durumlarına, retimaî hayatın can damarı olan esaslara ait mevzular için (bir apaçık beyan) olarak ihsan ettik. Bütün dinî, içtimaî, ahlâkî mes'eleler, bu semavî kitabın gösterdiği metot, usul ve kurallar sayesinde anlaşılmış tâyin edilmiş olabilir. Resûl-i Ekrem'in mübarek hadisleri, sünnetleri de esasen Kur'an'ı Kerim'e dayanmaktadır. İslâm âlimlerinin içtihatları, kıyas yoluyla bir kısım mes'eleleri tâyin etmeleri de yine esasen Kur'an'ı Kerim sayesinde, onun gösterdiği usûl ve metot sayesinde mümkün bulunmuştur. (Ve) o apaçık kitabı (bir hîdayet) sapıklıktan kurtulmaya bir vesile (ve) onu kabul ve tasdik edenler için (bir rahmet ve) bütün (müslümanlar için) cennete, ilâhî lütuflara kavuşacaklarına dair (bir müjde) bir müjdeci (olmak üzere indirdik) çünkü, Kur'an-ı Kerim öyle bir ilâhî kitaptır ki, insanlığın bütün mhî ihtiyaçlarını karşılar, insanlığı en güzel ahlâkî, içtimaî vazifeler ile görevlendirir, insanlığı bütün zararlı, insaniyete aykırı olan hareketlerden meneder. Artık böyle yüce bir kitabı, bütün insanlık için bir hidayet, rehberi bir rahmet ve saadet vesilesi olmaz mı? Ne mutlu onun kutsî hükümlerine riayet edenlere!.

 

 

 

90.Muhakkak ki, Allah Teâlâ adaleti, iyiliği ve akrabalara -muhtaç oldukları şeyleri- vermeyi emrediyor ve çirkin işlerden, fenalıktan hukuka tecavüzden de men ediyor. Düşünüp tu ta siniz diye size öğüt veriyor.

90. Bu âyeti celile, en mühim içtimaî, ahlâkî esıasları ve umumî, hususî terbiye kurallarını içerir. Ve bütün insanlık için en büyük bir hareket rehberi mahiyetine sahip bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ adaleti) emrediyor. Her hususta adalete riayet ediniz, her hususta ifrat ve tefritten kaçınarak orta yollu yaşayın, insanların haklarına riayet ederek asla saldırıda bulunmayın. (Ve) Hak Teâlâ Hazretleri (iyiliği) de emrediyor. Vazifelerimizi gerektiği şekilde yapmahyız,   insaniyete karşı daima ihsan ile, lütuf ve kerem ile muamelede bulunmalıyız, (ve) Kerem sahibi Yaratıcı (akrabalara) yakın ve uzak akrabaya muhtaç oldukları

şeyleri (vermeyi) yardımda bulunmayı da (emrediyor) bunlar en mühim birer insanî vazifedir. (Ve) o Hikmet sahibi Yaratıcı, Ey insanlar!. Sizi (çirkin işlerden) men ediyor, zina gibi, livâta gibi, iffete insaniyete muhalif, ahlâk temizliğine aykırı olan çirkin hareketlerden kaçınmalıdır. Bunların âkibetleri pek korkunçtur. Ve o Yüce Yaratıcı (fenalıktan) da men ediyor. Dînen yasak, aklen çirkin görülen ve reddedilen şeylerden, meselâ: Kıskançlıktan, gıybetten kaçınmalıdır, gadap kuvvetinin aşırı şekilde ortaya çıkmasına meydan vermemelidir. Edeb ve terbiye sahiplerinin çirkin görecekleri şeyleri işlememelidir. Ve Yüce Yaratıcı (hukuka tecavüzden de men ediyor) insanlara karşı haksız yere cebir ve şiddet göstermek, haksız yere onun bunun üstüne atılmak, varlığına saldırmak, dînen yasaktır, kınanmıştır. İşte bu üç nevi harekette en önemli yasaklardan sayılmıştır.

İşte ey topluluk halinde yaşayan insanlar!. Bu emir ve yasak edilen şeylerin ne kadar mühim olduğunu güzelce (düşünüp tutasınız) gereğine göre hareketlerinizi tanzim edesiniz (diye) Hak Teâlâ Hazretleri bunlar ile size (öğüt veriyor) Artık bu pek mükemmel öğütten yararlanmalıdır, bunun gereğine göre hareket etmelidir. İnsanlığın selâmeti, saadeti ancak bunlara riayet sayesinde tecelli eder.

§ Görülüyor ki: Bu âyeti celile, en lüzumlu, faideli üç şey ile emrediyor, en zararlı üç şeyden de men ediyor. Bunlar içtimaî hayatın en önemli kanunlarıdır, bunlara riayet eden bir cemiyet arasında en güzel bir medenî hayat meydana gelir, ihtiraslardan, tecavüzlerden eser görülmez, halk arasında en faideli bir dayanışma, bir yardımlaşma cereyan eder durur. Bunları biraz izah edelim: