|
16-NAHL
SURESİ
Bu mübarek sûre, Mekke'i
Mükerreme'de inmiştir. (128) âyeti celîleyi içermektedir. Ancak Ibni Abbas
Radiallahü Anhtan bir rivayete göre (95, 96, 97) inci âyetleri Hazreti Hamza'nın
şehid olmasından sonra Medine-i Münevvere'de inmiştir. Diğer bir rivayete göre
de (110, 126) inci âyetleri de Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur.
Bu mukaddes sûre, birçok
güzel, eşsiz kudret eserini nazarı dikkatlere sunmaktadır. Bu tabiat alemindeki
nice varlıkların insanlara hizmet ettiğini ve faydalı olduğunu bildirmektedir.
İnsanların da seçkin bir mahlûk olup üstün bir varlığa sahip bulunduklarını
beyan buyurmaktadır, insanlığın hidayet ve saadete kavuşmaları için ilâhî vahye
mazhar bulunmuş olan Yüce peygamberine muhtaç bulunduklarını açıklamaktadır ve
birnice ilâhî nimetlere işaret ederek beşeriyeti şükür vazifesini yerine
getirmeye davet ve insanların amellerinden mes'ul olacaklarını ihtar
eylemektedir. Bu cihetle bu mübarek süreye "Nlam Sûresi" adı da verilmiştir.
Bununla beraber ilâhî eserlerin ehemmiyetine, faidelerine pek kıymetli bir
numune olmak üzere de bal arılarının kavuştukları ilham ve güç sayesinde ne
kadar hayat için yararlı bir gıda kaynağı vücude getirmekte olduklarına
dikkatlerimizi çekmektedir. Bu münasebetle de bu sûre-i celileye Nahl Sûresi adı
verilmiştir.
Evet.. Bu mübarek Sûre
gösteriyor ki: Bal arıları birer küçük mahlûk oldukları halde Cenab'ı Hak'kın
verdiği bir kabiliyetle büyük bir eser vücude getirebiliyorlar. Yaptıkları
peteklere verdikleri geometrik bir şekil, ne kadar mühim ve ne kadar faideli bir
gayeye yöneliktir. Meydana getirdikleri balların renkleri, tatları, kokuları
farklıdır. Bu ballar pek leziz, maddî hayatımız için pek faideli bulunmaktadır.
Artık öyle bir küçük mahlukun o kadar san'atkârca, nefis bir muhafaza içinde o
kadar lezzetli bir hayat kaynağı vücude getirmesi, onun öyle büyük bir
kabiliyete sahip bulunması, bir ilâhî ilham bir ilâhî ihsan değil de nedir?.
Artık her düşünen insan bundan da sonuç çıkarabilir ki, bu zayıf, cılız mahlûka
bu kadar bir kabiliyet ihsan buyuran bir Yüce Yaratıcı, bir Yüce Peygamberini de
ilâhî vahyine mazhar ederek onu bütün insanlık için manevî, ebedî bir hayata,
bir selâmet ve saadete vesile olacak apaçık bir kitaba kavuşturabilir. Nitekim
de kavuşturmuştur. İşte Kur'an-ı Kerim, böyle apaçık bir kitaptır, bu bir sonsuz
mucizedir, Allah'ın Yüceliğine pek açık bir delildir, insanlık için bir manevî
gıdadır, bir hidâyet vesilesidir, onlara dînî, içtimaî, ahlâkî vazifelerini
telkin buyurmaktadır. İşte bu sûre-i celilede bütün bu gibi uyanma vesilesi,
kurtuluş sebebi olacak hususlara nazarı dikkatimizi çekmektedir.
1. Allah Teâlâ'nın emri
geldi, artık onu acele istemeyiniz, -Hak Tealâ onların ortak koştukları
şeylerden uzak ve çok yücedir.
1. Bu mübarek âyetler,
sorgulamaya tâbi olacakları evvelce bildirilmiş olan müşriklere o sorgulama
gününün gelmiş gibi yaklaştığını ve Allah'ın zâtının ortaktan uzak olduğunu
ihtar etmektedir. Ve o Yüce Yaratıcının insanları korkutmak için dilediği zata
ilâhî vahyini melekler vasıtasıyle indireceğini bildirmektedir. Ve Cenab-ı
Hak'kın gökleri ve yeri yaratmış olduğunu ve insanı da bir damla sudan vücude
getirmiş olduğu halde onun açık bir düşman kesilmiş bulunduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ'nın emri geldi) yani: Kıyametin alâmetleri
ve bir kısım azaplar ortaya çıkmış bulundu veyahut kıyametin kendisi geliverdi,
onun gelmesi, muhakkak olduğu için böyle geçmiş zaman kipi, gelecek zaman kipi
yerinde zikredilmiştir. Gelecektir mânâsında olmak üzere "geldi" denilmiştir.
Gerçekte de kıyamet ne kadar geç gelecek olsa da geçmiş ve gelecek milyarlarca
zamana göre onun geleceği vakit, âdeta gelip çatmış demektir. (Artık onu acele
istemeyiniz) daha gelmesinden evvel vukuunu beklemeyiniz. Çünkü o herhalde
vâki olacaktır. Onun hemen meydana gelmesini istemeye ihtiyaç yok. Bu âyeti
celilenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki:
kıyamet yaklaştı.
(Kamer, 54/1) âyeti inince kâfirler, bakalım ne vakit meydana gelecek diye
söylenmişler bu hâdise gecikince, biz
kıyamet adına bir şey
göremiyoruz demeğe başlamışlar, bunun üzerine İnsanların hesaba çekilecekleri
(gün) yaklaştı (Enbiya 21/1) âyeti kerimesi nazil olmuş, bundan da
korkmuşlar, beklemeye başlamışlar, günler uzayınca demişler ki: "Ya Muhammedi. -Aleyhisselâm-
biz senin bizi korkutur olduğun şeylerden hiç birini görmüyoruz. Bunların bu
alaycı lâkırdıları üzerine de işbu: âyeti celilesi inmiştir. Bunun
vahiy yoluyla alan Resûl-i Ekrem, yerinden fırlayıp kalkmış, insanlar da
başlarını kaldırarak kıyametin hakikaten derhâl geleceğini sanmışlardı.
Bunu müteakip de
ilâhî emri tecelli
etmiş, müslümatmin olmaya başlamışlar, fakat müşrikler demiş ki:
Ya Muhammedi.-Aleyhisselâm- Farzet ki, senin sözün bizce kabul edilmiş olsun,
fakat biz putlarımıza ibadet ederiz ki, bize Allah katında şefaatde bulunsunlar,
artık onlar bizi o kıyamet azabından kurtarırlar. Bunların bu cahilce sözlerini
red için de buyuruldu ki, Hak Teâlâ (onların şerîk koştukları şeylerden uzaktır
ve çok yücedir) 0 Yüce Yaratıcının mülkünde, idaresinde kendisinin bir ortak ve
benzeri yoktur, onun yüce şanı bundan uzaktır. Onun rızası olmadıkça kimsenin
şefaate selahiyeti olamaz. Artık ey müşrikleri. 0 batıl putlarınız, o maddeden
yapılan âdi şeyler size nasıl şefaat ederek sizi Allah'ın azabından
kurtarabilirler?. Bunu hiç düşünmez misiniz?. 0 Kerem sahibi Yaratıcının bu
âlemdeki tasarruflarını güzelce düşünmeli değil midir?.
2. 0, kullarından dilediği
üzerine kendi emrinden ruh ile melekleri indirir ki, korkutunuz. Şüphe yok ki,
benden başka ilâh yoktur. Artık benden korkunuz.
2. 0 Yüce Mabud
(kullarından dilediği) zat (üzerine) herhangi bir Peygamberine (kendi emrinden)
kendi ilâhî iradesine göre (ruh ile melekleri indirir) Cibril'i Emin ile diğer
meleklerini yeryüzüne gönderir, yahut manevî bir ruh olan Kur'an'ı Kerim ile ve
diğer semavî kitaplar ile Cibril'i Emin'i yeryüzüne sevkeder. Ve buyurur (ki) Ey
Peygamberleri. Kâfirleri azap ile (korkutunuz) onlara ilâhî azabı hatırlatınız,
(şüphe yok ki, benden başka ilâh yoktur) ibadete lâyık olan ancak benim kutsal
zâlimdir. (Artık) Ey ilâhî azabın gelmesini acele eden inkarcılar!, (benden
korkunuz) benim emrime muhalefet ederek öyle putlara, fani mahlûklara tapınıp
durmayınız, onlardan bir fâide beklemeyiniz, öyle Allah'ın birliğine aykırı
hareketlere cür'et edip de kendinizi ebedî azaba uğratmayınız.
3. Gökleri ve yeri hak ile
yaratmıştır. 0 kendisine ortak koştukları şeylerden çok yücedir.
3. Evet.. Ey insanlar!.
Bir kere kudret eserlerine bakınız. 0 Yüce Yaratıcı (gökleri ve yeri hak ile)
üstün bir şekille, lâyık bir üslup ile, bir menfaat ve hikmete uygun suretle
(yaratmıştır.) Onları yüce kudretiyle varlık sahasına getirmiştir. Artık o Kerem
sahibi Yaratıcının şanının yüceliği, zâtının kutsallığı şüphesiz son derece
açıktır. 0 (kendisine ortak koştukları şeylerden çok yücedir) öyle fanî
mahluklar, o ezelî ve ebedî olan Yüce Yaratıcıya nasıl ortak olabilirler?. 0
ortak ve benzerden uzak olan kâinatın Yaratıcının nice eşsiz eserleri meydana
getirmiş olduğunu ayrı ayrı nazarı dikkate almalı değil midir?.
4. İnsanı bir damla sudan
yaratmıştır. Böyle iken, o, apaçık bir düşmandır.
4. Evet.. Kerem sahibi
Yaratıcı (insanı) bu çeşit mahlûkları (bir nutfeden yaratmıştır.) Hazreti Adem'i
mutlak bir sudan vücude getirmiş, onun evlât ve torunlarını da bütün neslini
de his ve şuurdan yoksun, birer hususî damladan ibaret olan birer meniden
insanlık alanına çıkarmıştır.Artık O Y üce Yaratıcının kudreti hikmeti ve lutfu
(böyle) açık (iken o) insan
(apaçık bir düşmandır) kendisini vücude getirmiş olan kerem sahibi Yaratıcısını
inkâra cür'et eder, kendisinin, hayalî, akıl ve şuurdan mahrum bir tabiatın
eseri olduğunu iddiada bulunur. Kendisinin tekrar hayata kavuşturulacağına
inanmaz. Gözlerinin önünde parlayan birnice eşsiz eserleri İlim ve hikmet sahibi
bir yaratıcının varlığına şahadet edip dururken bunu güzelce düşünüp takdir ve
tasdik eylemez. Ne büyük bir cehalet!.
5. Ve ehli hayvanları da
yaratmıştır ki, sizin için onlarda korunmak vardır ve menfaatler vardır ve
onlardan yersiniz.
5. Bu mübarek âyetler,
yer yüzünde insanlardan sonra en şerefli, en faideli olan bir kısım hayat
sahiplerinin varlığını, ehemmiyetini gösteriyor. 0 gibi nimetlerin kadrini
takdir ve Yaratıcısını tasdik etmenin lüzumuna işaret ediyor. Kâinatın
Yaratıcısının varlığına şahitlik eden o gibi eserler meydanda iken artık hiçbir
kimsenin Kerem sahibi Yaratıcısını bilip tasdik etmemesinden dolayı mazeret
ileri sürmeye selahiyeti bulunmadığını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) o
Yüce Yaratıcı (ehli hayvanları da yaratmıştır ki) onlar sekiz çift teşkil eden
erkek ve dişi koyunlardan, keçilerden, develerden ve sığırlardan ibarettir. Ey
insanlar!. (Sizin için onlar da) o hayvanlar da (korunmak vardır) onlardan
elbiseler, sergiler vesaire yaparak kendinizi korumuş olursunuz (ve) sizin için
başkaca (menfaatler) de (vardır) onların yavrularından, sütlerinden de istifade
edersiniz ve onları satarak ticaretinize genişlik de verirsiniz (ve onlardan
yersiniz) onlar sizin geçiminiz! temine başlıca bir vesilede bulunmuş olurlar.
6. Ve sizin için onları
akşamleyin getirdiğiniz ve sabahleyin salıverdiğiniz sırada bir güzellik vardır.
6. (Ve) Ey insanlar!,
(sizin için onları) o ehli hayvanları (akşamleyin) otlak yerlerinden evlerinize
(getirdiğiniz) vakitte (ve) onları (sabahleyin) otlak yerlerine I sahverdiğiniz
sırada bir ziynet vardır) onlar sahipleri için birer güzel manzara teşkil
ederler ve sahiplerinin servete nimete kavuştuğuna birer alamet olacağından bu
sebeple de bir kalp ferahlığına vesile bulunmuş olurlar.
7. Ve sizin
ağırlıklarınızı yüklenirler, bir beldeye kadar ki, siz o beldeye nefsî bir
zorluk olmaksızın kavuşamazsınız, şüphe yok ki, rabbiniz elbette çok
esirgeyicidir, çok merhametlidir.
7. (Ve) bu ehli
hayvanların daha nice faydaları vardır. Kısacası bunların bir kısmı (sizin
ağırlıklarınızı yüklenirler) yurdunuzdan çıkıp başka bir yere gideceğiniz zaman
bir kısım eşyanızı onlar taşırlar (bir beldeye kadar ki, siz o beldeye) piyade
olarak kolay kolay gidemezsiniz (nefsî bir zorluk olmaksızın) kendi nefsinizi
yormaksızın, bir meşakkate düşürmeksizin (kavuşacak olamazsınız) meselâ: Yaya
olarak Mekke'i Mükerreme'den Yemen'e, Şam'a veya Mısır'a kolaylıkla
varamazsınız. Bütün insanlar hakkında sözkonusu olan tabii durum böyledir.
Aslında bazı zatlar, bir keramet eseri olarak uzak mesafelere mekanı atlarcasına
geçmek suretiyle pek kolayca varabilirler. Fakat bu, hususî bir ilâhî lütuftur.
Bu, keramet kabilindendir, bunun vukuu bir kısım deliller ile sabittir. Bu da
yine bir kısım seçkin zatlar hakkında başka bir ilâhî lütuftan ibarettir. (Şüphe
yok ki) ey insanlar!. Sizin (Rab'biniz elbette çok esirgeyicidir.) Kendisine
sığınanları fazlasiyle korur ve (çok merhametlidir) mahlûkatı hakkında rahmeti,
yardımı pek fazladır.
8. Ve kendilerine binmeniz
için ve bir ziynet olarak atları, katırları ve merkepleri de yaratmıştır. Ve
sizin bilemiyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratacaktır.
8. (Ve) 0 Kerem sahibi
yaratıcı, ey insanlar!, (kendilerine binmeniz için) onların vasıtalariyle
istediğiniz yerlere gidebilmeniz için (ve bir ziynet olarak atları, katırları ve
merkepleri) de yaratmıştır. Bunlardan daima istifade eder durursunuz. Bununla
beraber (daha nice şeyleri de yaratacaktır.) onlardan istikbalde
yararlanacaksınız. Nitekim yaratmıştır ve daima yaratmaktadır. İşte trenler,
otomobiller, bisikletler, uçaklar bu cümledendir. Cenab-ı Allah'ın insanlara
verdiği büyük bir kabiliyet ile bunlar vakit vakit medeniyet âleminde ortaya
çıkmaktadır. Bütün bunlar birer ilâhî ihsandır, istikbalde de daha nice şeyler
Allah'ın kudreti ile varlık alanına gelecektir. "Bu âyeti kerimede bu
hayvanların yalnız binilmek için yaratıldığı zikredilmiştir. Eğer etlerinin
yenilmesi caiz olsa idi o daha büyük bir nimet olacağı için o da zikredilirdi.
İşte
İmamı Azam ve İmamı Mâlik,
bununla delil getirerek böyle at, katır ve eşek etlerinin yenilmesininin haram
olduğunu kabul etmiştir. Fakat İmamı Şafiî ile bazı İslâm hukukçuları at etinin
helâl olduğuna inanmaktadırlar. Katırlar ile eşeklerin etleri ise bu zatlarca da
helâl değildir.
9. Ve -kasdedilen- doğru
yolu beyan etmek te, Allah Teâlâ'ya aittir. Bununla beraber ondan sapan da
vardır ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizi toptan hidayete erdirirdi.
9. (Ve) istenilen
(doğru yolu beyanda Allah Teâlâ'ya aittir) her şeyi İlim ve kudretiyle kuşatan
âlemlerin Yaratıcısı bir doğru yol olan ilâhî dinini, şer'î hükümlerini
kullarına Peygamberleri vasıtasiyle bildirmiştir. Artık bir kimsenin kendi
cehaletin, mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmamıştır. (Bununla beraber
ondan) o yol cinsinden (sapık) doğru olmayan, haktan bâtıla meyilli (olanı da
vardır) ki, o da sapıklık yoludur, nefsin ve arzunun yoludur, çeşitli
dinsizlikler yoludur. Birçok kimseler, böyle bir yolu takip etmiştir. (Ve eğer
Allah Teâlâ dileseydi elbette) ey insanlar!, (sizi top yekûn hidayete
erdirirdi.) Hepinizi de bir doğru yola zorla sevk ederdi. Fakat bu, Allah'ın
hikmetine aykırı bulunmuştur.
0 Hikmet sahibi Yaratıcı
insanlığı yaratmış, ona bir kabiliyet vermiş, onu bu imtihan dairesine
getirmiştir ve kendisine bir irade, bir ihtiyar kuvveti vermiş ve kendisine
doğru olan yolu da Peygamberleri ve kitapları vasıtasiyle göstermiştir. Artık
kendi kabiliyetini, iradesini güzelce kullananları hidayet yoluna erdirir, bunun
tersini yapanları da sapıklık yolunda bırakır, onları zorla doğru yola sevketmez.
Çünkü öyle zorlamaya dayalı olan bir imân, makbul değildir ki, sahibi için bir
hidayet vesilesi olsun.
10. O, o -Kerem sahibi
yaratıcı- dır ki: Sizin için gökten bir su indirdi. Ondan bir içilecek şey
vardır ve ondan bitkiler yetişir, onda -hayvanlarınızı- otlatırsınız.
10. Bu mübarek
âyetler de hikmet sahibi yaratıcının kudretine, lütuf ve ihsanına birer açık
delil olan diğer bir takım eşsiz varlıklara bir takım faydalı, ışık saçan, ibret
veren eserlere nazarı dikkatlerimizi çekmektedir. Şöyle ki: (o) ilahlık ve
Yaratıcılık sıfatına sahip olan zat, başka değil, ancak (o) Kerem Sahibi
Yaratıcı (dır ki, sizin) istif adeniz (için gökten) sema tarafından veya
bulutlardan (bir su indirdi) su nevinden olan yağmuru yağdırdı ve sizin için
(ondan) o sudan (bir içilecek şey vardır) onun bir kısmını içersiniz (ve ondan
bitkiler) ağaçlar, otlar, çiçekler biter (yetişir) onlardan daima istifade
edersiniz (onda) o bitkiler sahasında hayvanlarınızı (otlatırsınız) onların
yiyeceklerini o sayede temin etmiş olursunuz. Ne büyük bir nimet!.
11. -Allah Teâlâ-
onunla sizin için ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler, ve meyvelerin hepsinden
yetiştirir. Şüphe yok ki, bunda düşünecek olan bir kavim için elbette bir ibret
vardır.
11. Allah Teâlâ (onunla) o
gökten indirdiği su ile (sizin için) Ey insanlar!. Buğday, arpa, pirinç gibi
(ekin) denilen hububatı bitirir (zeytin, hurma ağaçları) gibi faideli, kıymetli
şeyleri vücude getirir ve bir nevi meyve ve gıda mahiyetinde olan (üzümler)!
yaratır (ve meyvelerin hepsinden) çeşit çeşit yemişler (yetiştirir) kullarına bu
çeşitli nimetleri nasip buyurur. (Şüphe yok ki, bunda) böyle suları indirmesinde
ve o kadar çeşitli şeyleri yaratmasında (düşünecek olan bir kavim için) böyle
eserlerden yaratıcısının kudretini, yüceliğini düşünecek bir cemaat için
(elbette bir ibret vardır) bunları yaratan zatın birliğine, Hanlığına, kudret ve
büyüklüğüne işaret eden pek büyük bir alâmet vardır. Evet.. Düşünen bir insan,
yalnız bir goncanın bile rengini, güzelliğini, büyüyüp gelişme şeklini düşününce
onun ne kadar büyük bir ilâhî kudret eseri olduğunu derhal anlar.
"Varlığın bilme ne hacet
Küre-i âlem ile"
"reter isbatına halk ettiği
bir zerre bile"
12. Ve sizin için geceyi,
gündüzü, güneşi, ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da onun emriyle hareket
ederler. Muhakkak ki, bunda akıllıca düşünen bir kavim için elbette büyük
âlemetler vardır.
12. (Ve) Ey insanlar!.
Şunu da düşününüz ki, o Yüce Yaratıcı (sizin için) hayatınızı,, geçiminizi,
durum ve fiillerinizi temin ve tanzim için (geceyi, gündüzü) meydana
getirmektedir ki, geceleri rahat edersiniz, gündüzleri de geçiminizi kazanmaya
çalışırsınız. Yine sizin için (güneşi, ayı) da (emrinize verdi) bunlardan da
dilediğiniz şekilde istifade eder, ışıklarından, nurlarından yararlanırsınız.
(Yıldızlar da onun) 0 Hikmet sahibi Yaratıcının (emriyle) onun iradesiyle,
takdiriyle (hareket ederler) onlar çeşitli vaziyetler alırlar ilâhî irade
sebebiyle doğar ve batarlar (muhakkak ki, bunda) böyle bütün gök cisimlerinin
vesairenin Allah'ın emri sebebiyle hareket etmesinde (akıllı düşünen bir kavim
için elbette büyük alâmetler vardır) bunlar bir Yüce Yaratıcının varlığına,
kuret ve büyüklüğüne şahitlik eden birer açık, parlak delillerdir, çeşitli
kanıtlardır, şahitlerdir. Binaenaleyh fazla tefekküre, düşünmeye gerek yoktur.
Bunları yalnız akıllıca düşünmek bile bunları yaratmış olan Hikmet sahibi
Yaratıcının varlığını, birliğini, büyüklük ve kudretini güzelce anlamaya kifayet
eder. Artık akıllarını kötüye kullanıp da bu hakikati anlamadan mahrum
kalanların yazıklar olsun hallerine!.
13. Ve sizin için yerde
renkleri muhtelif olarak neler yaratmış ise şüphe yok onda da öğüt alacak bir
kavim için elbette bir ibret vardır.
13. (Ve) Ey insanlar!. 0
kerem sahibi Yaratıcı (sizin için yerde renkleri muhtelif) çeşitleri fazla,
görünüşleri, durumları, özellikleri başka başka (olarak neler yaratmış) emrinize
vermiş (ise) ne kadar öyle sonsuz faideli eserler meydana getirmiş ise (şüphe
yok ki, onda da) onların her birinde de (öğüt alacak) nasihat kabul edecek bir
durumda bulunan (bir kavim için elbette bir ibret vardır) Artık akıllı, düşünen
bir topluluk için lâzımdır ki, Cenab'ı Hakkın böyle kudret eserlerini, eşsiz
yaratıklarını gözönüne alarak bunlardan nasihat almış olsunlar, yanlış
düşüncelere kapılmayarak hidayet yolunu takibedip dursunlar. Ve Yardım
Allah'tandır.
14. Ve o -Yüce
Yaratıcı- dır ki, denizi emrinize vermiştir. Tâki ondan taze bir et yiyesiniz ve
ondan giyeceğiniz bir ziynet çıkarasınız. Cemileri de orada yara yara gider bir
halde görürsün. Hem lütfunu isteyesiniz, hem de gerektir ki, şükredesiniz.
14. Bu mübarek âyetler
de yeryüzündeki bazı yüce kudret eserlerine, yıldızlara ve bunların
yaratılışlarındaki gayelere dikkatleri çekmektedir, bu gibi eşsiz eserleri
yaratmış olan bir Yüce Yaratıcıya, yaratmak kudretinden mahrum şeylerin ortak
olamıyacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) başka değil, yalnız (o)
Yüce Yaratıcı (dır ki) Ey insanlar!, (denizi emrinize vermiştir.) ondan
dilediğiniz gibi yararlanmada güçlü kılmıştır, (tâki ondan taze bir et
yiyesiniz) balıkları avlıyarak onların güzel, taptaze etlerinden istifade
edesiniz (ve ondan) o denizden gayret edip (giyeceğiniz) sizin için eşlerinizin
kendilerini süsleyecekleri inci ve mercan gibi (bir ziynet) kıymetli, güzel
görünüşlü bir şey (çıkarasınız) yine (gemileri de orada) o denizde suları (yara
yara gider bir halde) kimisinin gelmekte, kimisinin gitmekte olduğunu, ve
onların birçok eşyayı yüklenmiş bulunduğunu (görürsün) bütün bunlar insanlığın
menfaatlerine hizmet etmektedir. Bunlar bütün Cenab'ı Hak'kın dilemesiyle,
kudretiyle vücude gelmiştir. Bunlar (hem) Cenab-ı Hak'kın (fazlından) lütuf ve
kereminden (isteyesiniz diye.) Bu nakil vasıtalariyle ticaretinizi
geliştiresiniz ve bu yüzden de rızıklanasınız diye (hem de gerektir ki,
şükredesiniz) diye vücude getirilmiştir. Artık lâzımdır ki: Cenab-ı Hak'ka
şükrederek kulluk vazifenizi yerine getirmeye çalışasiniz. Eğer o Kerem sahibi
Yaratıcının lütuf ve ihsanı olmasa idi bu gibi nakil vasıtaları böyle mükemmel,
harikulade bir şekilde meydana gelmiş olamazdı.
§ Astronomi bilginlerinin
açıklınasına göre yer küresinin dörtte üçünü okyanus denilen büyük bir deniz
kuşatmıştır. Bu okyanus ise yedi denize ayrılmıştır, İşte insanlar bütün bu
denizlerden istifade etmektedirler.
15. Ve yerde sabit dağlar
vücude getirdi, sizi sallayıp muztarip etmesin diye ve nehirler ve yollar da -vücude
getirdi- tâki, doğru yolu bulaşınız.
15. (Ve) Kerem sahibi
Yaratıcı yine bu (yerde) yer küresi üzerinde (sabit dağlar meydana getirdi)
bunlar her taraftan dikkatleri çekmektedir. Ey insanlar!. Yeryüzü (sizi
sallayıp muztarip etmesin
diye) bu dağlar böyle yaratılmıştır. Bunlar vasıtasiyle yerküresinin hareketi
hissedilmemekte, sakin bir vaziyette görülüp durmaktadır, (ve) Cenab-ı Hak
yeryüzünde (nehirler ve yollar da) meydana getirdi, (tâki, doğru yolu bulaşınız)
o ırmakların lezzetli sularından içesiniz, hararetinizi giderip, kuvvetinizi
temin edesiniz, o yollardan gideceğiniz yerlere doğruca, selâmetle gidebilesiniz
ve bu nimetlerin varlığıyla Hak Teâlâ'nın Yaratıcılığına, lütfuna delil
getirerek hidayete kavuşasınız. Ne büyük bir ilâhî yardım!.
16. Ve nice alâmetler -vücude
getirdi- ve onlar yıldızlar ile yollarını doğruturlar.
16. (Ve) o hikmet
sahibi yaratıcı, bu âlemde daha (nice alâmetler) varlığına, kudretine şahitlik
eden ne kadar muazzam şeyler yarattı, meydana getirdi ki, insanlar bunlardan
daima yararlanmaktadırlar, (ve onlar) insanlar, özellikle astroloji ilmini bilen
ve ticaret için gece ve gündüz yolculukta bulunan araplar vesaire (yıldızlar
ile) karalarda ve denizlerde (yollarını doğruturlar) özellikle karanlık
gecelerde Süreyya, Ferkedan, Cedi, Benatünnaş denilen yıldızlara bakarak
yollarını takibe muvaffak olurlar.
17. İmdi yaratan zat,
yaratamayan kimse gibi midir?. Artık iyice düşünmez misiniz?.
17. (İmdi) Ey
insanlar!. Bir kere insaflıca düşününüz, artık (yaratan zat) gökleri, yerleri,
dağları, denizleri, bütün mevcut olanları ve bugün mevcut olmayan şeyleri
meydana getiren ve getirecek olan bir Yüce Yaratıcı, bu şeylerden hiç birini
(yaratamayan) vücude getiremeyen bir (kimse gibi midir?.) Elbette değildir.
Hiçbir mahlûk, yaratanına ortak, denk olabilir mi?. Hiç âciz, şuurdan mahrum,
yok olmaya mahkum bir şey, bir kimse için mabud edinilebilir mi? (artık iyice
düşünmez misiniz?.) Hiçbir akıllıya lâyık mıdır ki, Yüce Yaratıcının birliğini
inkâr etsin, ibadetini terketsin de bir zerreyi bile yoktan yaratmaya kadir
bulunmayan putlara, fani şeylere ibadette bulunsun?, İnsanların vücude
getirdikleri şeyler, bütün Cenab-ı Hak'kın yaratmasıyladır, kudret ve
iradesiyledir. Kul bir şeyi irade eder, hikmet sahibi Yaratıcı da dilerse onu
ilâhî kudretiyle var eder, aksi takdirde hiç bir kimse bir şey meydana
çıkaramaz.
"İlâhî sensin ancak kâinatı
eyleyen icat"
"Senin zatı aziminden eder
mahlukun istimdat"
18. Ve eğer Allah'ın
nimetini sayacak olsanız, onu tamamen sayamazsınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ
çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
18. Bu mübarek
âyetler de ilâhî nimetlerin sonsuz olduğunu ve Allah'ın ilminin her şeyi
kuşattığını bildirmektedir. Kâinatın yaratıcısından başka hiç bir kimsenin
yaratıcılık, mabûdiyet sıfatına sahip bulunmadığını ve kendilerine tapılan
putların hayattan, şuurdan mahrum şeylerden başka bir şey olmadığını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey insanlar!. Kerem sahibi Yaratıcının kudret
eserlerini bir kere düşününüz. Özellikle size verdiği nimetleri bir düşününüz,
muhakkak ki, siz, bütün insanlık bir araya gelip de (Allah'ın nimetini) onun
sizlere olan nimet ve ihsanını (sayacak olsanız, onu tamamen sayamazsınız) o
nimetin çeşitlerini, türlerini genel olarak da olsa sayıp tâyin etmeğe kadir
olamazsınız. Sizleri hayata, afiyete, beden sıhhatine, sağlam akla, sağlıklı
düşünceye kavuşturmuştur. Sizleri hayata, afiyete, beden sıhhatine, sağlam akla,
sağlıklı düşünceye kavuşturmuştur. Sizlere görmek, işitmek, anlamak harekette
bulunmak gibi kuvvetler vermiştir. Sizler için nice nefis, lezzetli yiyecekler,
meyveler meydana getirmiştir. Sizin için nice nakil vasıtaları, nice kıymetli
seyahat sahaları yaratmıştır. Artık bu nimetlerin kadrini bilmek, şükrünü yerine
getirmeye çalışmak bir kulluk vazifesi değil midir? (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ
çok bağışlayıcıdır) o gibi vazifelerinizdeki kusurlarınızdan dolayı da
hakkınızda affı ve mağfireti tecelli eder ki, bu da pek büyük bir nimettir. (Ve)
o Kerem sahibi Yaratıcı (çok merhametlidir.) sizi kusurlarınız sebebiyle hemen
kesip atmıyor, size yine mühlet veriyor, sizi yine rızıklandırıyor. Bütün bunlar
da birer büyük nimettir. Ne muazzam bir ilâhî lütuf!.
19. Ve Allah Teâlâ
gizlediğiniz şeyi de ve açıkladığınız şeyi de bilir.
19. (Ve) Ey insanlar!.
Ey isyankâr kullar!. Muhakkak ki (Allah Teâlâ) sizin kalben düşündüğünüz
(gizlediğiniz şeyi de) bilir. O Yüce Mabuda karşı hiçbir şey gizli kalamaz (ve)
sizin (açıkladığınız şeyi de bilir) sizin itikadınızı da, kalbinizden
geçirdiklerinizi de, açıkça yaptığınız her hareketinizi de tamamen bilicidir. O
Yüce Yaratıcı için gizli ve açık olan şeyler aynıdır. Binaenaleyh o ezelî mabud,
bir kısım kâfirlerin Hazret-i Peygambere karşı, İslâm dinine karşı içlerinde
gizledikleri şeyleri ve o mübarek zata ve onun dinine karşı açıkça gösterdikleri
düşmanlıkları, tecavüzler! de tamamen bilmektedir. Böyle bir gen-iş İlim, ancak
Hanlığa sahip olan bir Yüce Yaratıcıya mahsustur. Artık onun Hanlığını,
birliğini güzelce bilmeli, onun nimetlerine şükür etmeli, onun hükümlerine
muhalefetten kaçınmalı değil midir?
20. Ve Allah Teâlâ'dan
başka kendilerine tapındıkları -şeyler- hiç bir şey yaratamazlar. Halbuki, onlar
yaratılmışlardır.
20. (Ve) halbuki, o
kâfirlerin (Allah Teâlâ'dan başka kendilerine tapındıkları) şeyler, o
kendilerine Hanlık, mabudluk isnat eyledikleri putlar (hiçbir şey yaratamazlar)
hiç bir şeyi yoktan var edip meydana çıkaramazlar (halbuki onlar yaratılırlar)
onlar taşlardan vesaireden şekillenmiş şeylerden ibarettirler. Artık onlar nasıl
yaratıcılık, mabudluk sıfatına sahip olabilirler?.
Bu ilâhî beyan, büyük bir
tenbihi ve müşrikler hakkında mühim bir tehdidi içermektedir.
21. -Onlar- ölülerdir,
diriler değildirler ve ne zaman —insanların —d i ri İt i lecekleri n i de
anlayamazlar.
21. Evet.. Onlar, o
putlar (ölülerdir) ruhsuz maddelerden ibarettirler (Diriler değildirler)
hayatsız şeylerdir. Artık onlar ibadete nasıl lâyık olabilirler?. İbadete lâyık
olan i.s'â ancak ölmeyen bir diri olan Allah Teâlâ'dan başkası değildir. (Ve) o
tapılan mahluklar insanların ne zaman (dîriltileceklerini de) kabirlerinden
kaldırılarak yeniden hayata kavuşturulacakları zamanı da bilip (anlayamazlar)
artık onlar tapınılmaya nasıl lâyık olabilirler?
Yahut: O putlar da kıyamet
gününde geçici olarak hayata erdirilip kendilerine tapmış olanları
yalanlayacaklardır. Fakat kendilerinin böyle bir hayata kavuşacaklarını o putlar
bilemezler. Diğer bir görüşe göre de bazı kâfirler, meleklere, insanlara
tapmışlardır. Halbuki melekler de kıyametten evvel öleceklerdir, bütün insanlar
da ölmüş bulunacaklardır. Bunlardan hiç biri ne vakit diriltilerek mahşere
sevkedileceklerini bilmezler. Artık bunlara tapılabilir mi?. Hanlığa sahip olan
bir zat ise yaratılmaktan, ölmekten, cehaletten uzaktır. Şüphesiz buna inandık.
22. Sizin mabudunuz, bir
tek mabutdur. Ahirete imân etmeyenler ise onların kalpleri inkâr edicidir ve
onlar kibirlenen kimselerdir.
22. Bu mübarek
âyetler, Allah'ın birliğini beyan ederek müşrikleri reddetmektedir.
Putperestlerin ne için öyle bir sapıklığa düşmüş, küfürlerinde ısrarlı
olduklarını bildiriyor. Ve kâfirlerin Kur'an'ı Kerim hakkında ne gibi bir isnada
cür'et etmiş olduklarını ve onların ne kadar büyük bir sorumlulukla karşı
karşıya bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!.
Yaratıcınızın, mabudunuzun varlığına, birliğine, kudret ve büyüklüğüne ait
âyetleri, alâmetleri görüp duruyorsunuz. Artık şüphe yok ki, (sizin mabudunuz)
kendisine kullukta bulunmanız icabeden Yaratıcınız (bir tek mabutdur) Hanlıkla,
mabutlukla vasıflanmış olan yalnız o'dur, onun ortak ve benzeri yoktur (ahirete
İman etmeyenler ise) -bir kıyametin vukuuna, bir ahiret yurdunun mevcudiyetine
inanmayanlar ise en büyük bir imân esasından mahrum bulunmuş olurlar. Çünkü
ahirete imân, pek büyük bir esastır, insanlığın fiil ve hareketlerini tanzime,
ahlâkını yüceltmeye kendisini ibadet ve itaate şevke mühim bir vesiledir. Artık
(onların) o inkarcıların (kalpleri inkâr edicidir) o kadar âyetlerin, delillerin
mevcudiyetine rağmen onlar yine Allah'ı, Allah'ın birliğini, ahiret gününü inkâr
etmektedirler. (Ve onlar kibirlenen kimselerdir) onlar kendilerine büyük bir
kıymet verirler, vicdanları yüce hislerden mahrum bulunur, o kadar eşsiz
eserlere, delillere rağmen yine Allah'ın birliğini itirafta bulunmazlar,
İmandan, hakkı kabulden böbürlenerek kaçınırlar. Ne büyük bir sapıklık!.
23. Şüphe yok ki, Allah
Teâlâ onların neyi gizlediklerini ve neyi açıkladıklarını bilir. Muhakkak ki, o,
kibirlenenleri sevmez.
23. Fakat o inkarcılar,
lâyık oldukları azaplara hazırlansınlar. (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ onların)
kalplerinde (neyi gizlediklerini) tamamen bilir (ve) onların (neyi
açıkladıklarını) ortaya koyduklarını da (bilir) Evet.. Yüce Yaratıcı, onların
Allah'ın birliğini inkâr ettiklerini de, Kur'an-ı Kerime "öncekilerin masalları"
dediklerini de, İslâmiyet'e karşı içlerinde nasıl bir düşmanlık taşımakta
olduklarını vesair bütün kabahatlerini de tamamen bilmektedir. Artık ona göre
cezaya uğrayacaklardır. (Muhakkak ki, o) Yüce Yaratıcı (kibirlenenleri sevmez)
öyle böbürlenerek hakkı kabulden kaçınan, Kerem sahibi Yaratıcının varlığını,
birliğini tasdik etmeyen, ilâhî dinin hükümlerine karşı inkarcı, kibirli vaziyet
alan herhangi bir şahsa azap eder, onu af ve lütfuna nail buyurmaz. Artık öyle
inkarcılar, bu ilâhî tehdidin dehşetini, akıbetini düşünmelidirler!.
24. Ve onlara Rab'biniz ne
indirdi?. Denildiği vakit dediler ki: Evvelkilerin masallarını.
24. Evet.. Ahireti
inkâr edenler, o kibirli şahıslar her yönden azabı hak etmişlerdir. Onlar
Allah'ın birliğini, inkâra cür'et ederler (ve onlara: Rab'biniz ne indirdi?.)
Muhammed Aleyhisselâm'a nasıl bir kitap ihsan buyurdu?, (denildiği vakit) yani:
Onlara müslümanlar tarafından böyle bir sual sorulduğu zaman veya o inkarcılar,
kendi aralarında zorbalık yoluyla böyle konuştukları vakit veyahut Mekke
yollarına dağıtarak insanları sapıtmaya çalışan kâfirler, kendilerine somlduğu
an, o inkarcılar alay yoluyla (dedilerki: Evvelkilerin masallarını) yani: Eski
kavimlerin yalan yere uydurmuş oldukları hikâyelerini indirdi. 0 inkarcılar,
gözlerinin önünde parlayan Kur'an âyetlerini gördükleri, onun bir sûresine bile
bir nazire meydana getiremedikleri halde sırf küfürlerinde İsrar için böyle bir
iddiaya, bir iftiraya cür'et eder bulunmuşlardı.
25. Onlar nihayet
kıyamet günü kendi günahlarını tam olarak yüklenecekler ve bilgisizlikten dolayı
sapıtmış oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir.
Dikkat eti. Yüklenecekleri şey ne kadar fena!.
25. Evet.. 0 inkarcılar,
böyle bâtıl bir iddiaya cür'et göstermişlerdi. Elbette bunun cezasını
göreceklerdir. Elbette (onlar nihayet kıyamet günü kendi günahlarını)
küfürlerini, başkalarını saptırmanın cezalarını (tam olarak yüklenecekler) dir,
hiç bir günahları cezası kalmıyacaktır. Onlar dünyada bazı iyilikler yapsalar
da, bazı musibetlere uğrasalar da yine bu sebeple azapları azalmış olmayacaktır.
Bunun fâidesini yalnız dünyada görmüş olabilirler, fakat müminlerin bazı
azapları böyle bir sebep ile düşebilecektir. Çünkü bu âyeti kerime gösteriyor
ki: Bütün günahlarının cezasını ahirette tam olarak görecek olanlar ancak
kâfirlerdir (Ve) o kâfirler (bilgisizlikten dolayı) yani: Kendilerinin veya
saptırılacakların cehaletlerinden dolayı (saptırmış oldukları kimselerin
günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir) bu saptırmanın cezasına
uğrayacaklardır. Elbette bilerek, bilmeyerek insanları saptırmaya cür'et
edenler, bu hareketlerinden dolayı sorumlu olacaklar ve azap göreceklerdir.
Akıllarını güzelce kullanmayan, kendileri için lâzım gelen bilgiyi edinmeyen, bu
yüzden sapıklığa kapılan kimseler de vazifelerini yerine getirmede kusur etmiş
olacaklarından dolayı onlar da elbette azabı hak etmiş olacaklardır. (Dikkat
et!. Yüklenecekleri şey ne kadar fena!.) evet.. Öyle insanları saptırmaya
çalışanlar, kat kat azaba uğrayacaklardır. Bu ilâhî tehdidi bir kere düşünmeli
değil midirler? Artık öyle korkunç bir âkibete uğramamak için insan, itikadına
ahlâkını daha dünyada iken ıslaha çalışmalıdır. Ne kendisinin ve ne de
başkalarının sapıklığına sebebiyet vermemelidir. Ve her insan için lâzımdır ki,
akıllıca düşünsün, öyle kendisini saptırmak isteyenlerin, kâfirce fikirleri
aşılamaya çalışanların o çirkin, düşmanca hareketlerine karşı bir nefret duysun.
Onlara asla iltifat etmiyerek kendisini onların şerrinden, hilesinden korusun.
Aksi takdirde istikbali, pek korkunçtur. Cenab'ı Hak muhafaza buyursun Âmin..
26. Muhakkak ki, onlardan
evvelkiler de hile yapmışlardır. Nihayet Allah Teâlâ'nın emri onların
binalarının temellerine geldi de artık tavanları yukarlarından üzerlerine
çöküverdi ve onlara azap anlayamadıkları bir yönden gelivermişti.
26. Bu mübarek âyetler,
müşriklerin, insanları saptırmaya çalışan kibirli kimselerin nihayet ne kadar
mes'uliyetlere, felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor, onların ruhlarını
alacak olan meleklere karşı kendi kötü hallerini inkâr ederek nasıl bir nefis
müdafaasında bulunacaklarını ve bu müdafaalarının nasıl reddedileceğini ve
kendilerinin ne şekilde cehenneme sevkedileceklerini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: 0 inkarcılar, o insanları saptırmaya çalışan çağdaşlar!. Bir kere
tarihe baksınlar!.
(Muhakkak ki, onlardan
evvelkiler de) eski inkarcı, müşrik kavimler de, küfre düşmüş, başkalarını küfre
düşürmek için de (hilede) desisede, kötüce propagandalarda (bulunmuşlardı.)
Fakat bu uğursuzca hareketleri yanlarına kalmadı (nihayet Allah Teâlâ'nın emri)
ilâhî hükmü (onların binalarının temelerine geldî,) o binaların temellerinden
yıkılıp harab olmasına yol açtı (da artık) o binaların (tavanları) kubbeleri ta
(yukarılarından) itibaren o dinsizlerin (üzerlerine çö" küverdi) hepsinin
helâkına sebep oldu (ve onlara azap) Allah'ın kahrı; onların (anlayamadıkları)
hatır ve hayâllerine gelmeyen (bir yerden gelivermişti) nitekim nice eski
milletlerin yurtlarına ait harabeler görülmektedir. Kısacası, Nemrud'un,
Kenan'ın Babil'de yaptırmış oldukları pek yüksek saraylar da, kaleler de
başlarına yıkılmış, kendilerini mahvedivermişti. Nemrud'un yaptırdığı saray
rivayete göre beşbin arşın yüksekliğinde imiş, bununla yükselerek göğün durumunu
öğrenmek, göktekiler ile harp etmek hayaline düşmüş idi. Az sonra bu sarayı
şiddetli bir rüzgâr ile yıkılarak kendisini helak eylemiştir. Sivri sinekler ile
mahvolduğu da anlatılmaktadır.
Bu âyeti celile, bir misali
de içermektedir. Şöyle ki: Allah'ın dinini söndürmek isteyenlerin bu husustaki
hileleri, tuzakları nihayet kendilerinin başlarına yıkılacak, kendilerinin
dünyevî ve uhrevî felâketlerine sebep olacaktır. Binaenlayeh Resûl-i Ekrem'i ve
ona nazil olan Kur'an'ı Kerim'i inkâr eden ve küçümseyenlerin de âkibetleri öyle
bir felâketten ibaret olacaktır, bu muhakkaktır, artık böyle bir akibeti
düşünmeli değil midirler?.
27. Sonra kıyamet gününde
onları -Cenab-ı Hak- rezil edecektir ve diyeceklerdir ki: Nerede o, -iddia
ettiğiniz gibi- benim ortaklarını ki, siz onlardan dolayı -müminlere-
muhalefette bulunur idiniz. Kendilerine İlim verilmiş olanlar da diyeceklerdir
ki: Şüphe yok bütün rezillik, bütün kötülük bugün kâfirlerin üzerinedir.
27. (Sonra kıyamet
gününde onları) o inkarcıları, insanları saptırmaya çalışmış olanları Cenab-ı
Hak (rezil edecektir) onları horluğa düşürecektir, cehennem azabına
sevkeyleyecektir. (ve) Hak Tealâ, onları kınamak ve çirkin hallerini gözler
önüne sermek için meleklerin lisaniyle (diyecektir ki, nerede o) sizin
zannınızca, itikadınızca (benim ortaklarını ki, siz) onlara tapınıyordunuz ve
(onlardan dolayı) müminlere (muhalefette bulunur idiniz?.) onların Cenab-ı
hak'ka ortak olduklarını iddia eder Peygamberlere, müminlere karşı düşmanca bir
tavır alır durur idiniz. (Kendilerine İlim verilmiş olanlar da) yani: Cenab-ı
Hak'kın birliğine vesair dinî hükümlere dair malûmat sahibi olan Peygamberler
de, müminler de veya melekler de yine o kıyamet günün de o inkarcıları kınamak
için (diyeceklerdir ki: Şüphe yok bütün rezillik, bütün kötülük) her, nevi
rezalet, zillet, azap (bu gün) bu mahşerde, bu kıyamet gününde (kâfirlerin
üzerinedir) işte bu, onların küfürlerinin, kibirlenmelerinin bir cezasıdır.
Dinsizler için ne büyük bir ihaneti. Müminler içinde ne kadar gönüllere şifâ
vermeye vesile olacak bir müjde!.
28. 0 kimseler ki,
kendi nefislerine zulmedici oldukları halde onların ruhlarını melekler
alacaktır. 0 vakit onlar, biz bir kötülük yapmıyorduk diye teslimiyet
göstereceklerdir. Hayır, şüphe yok ki, Allah Teâlâ sizin ne yaptığınızı hakkıyla
bilicidir.
28. Evet.. Kâfirlerin
âkibetleri böyle pek korkunçtur, (o kimseler ki,) o kâfirler ki, dünyada iken
(kendi nefislerine zulüm ediciler oldukları halde) öyle küfre, halkı saptırmaya
çalışır dururlarken, bu suretle nefislerini helake maruz bırakarak kendilerine
zulüm etmiş bulunurlarken (onların ruhlarını melekler alacaklardır.) Ölüm meleği
ile yardımcıları onların dünya hayatına nihayet verecektir, (o vakit onlar) o
dinsizler kendilerini müdafaa, azaptan korumak maksadıyle (biz bir kötülük
yapmıyorduk) biz Allah a ortak koşmadık, ilâhî dine düşman bulunmadık (diye
teslimiyet göstereceklerdîr.) ölüm korkusuyla boyun eğerek ve itaatde bulunarak
kötü inançlarını, hareketlerini inkâra lüzum göreceklerdir. Melekler de
diyeceklerdir ki: (Hayır) siz öyle imanda, itaatde bulunmuş kimseler
değilsinizdir. Bilâkis en kötü bir kanaatle, bir saptırma hareketinde
bulunuyordunuz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin ne yaptığınızı hakkıyla
bilicidir.) Şimdi sizin hâl ve durumunuzu inkâr etmeniz, size bir fâide
veremiyecektir. Siz herhalde lâyık olduğunuz cezayı göreceksinizdir, İşte zamanı
gelmiştir.
29. Artık giriniz,
cehennemin kapılarına, içinde ebedî olarak kalmak üzere. Artık kibirlenenlerin
yurdu ne kadar fena!.
29. (Artık) Ey kâfirler!,
(giriniz) sizin için kurtuluş ümidi yok (cehennemin kapılarına) cehennemin
muhtelif tabakalarının, bölümlerinin kapılarından içerilerine atılın, o
cehennemin (içinde ebediyen kalmak üzere) orası sizin için sürekli bir
azap yurdudur, sizin için ondan kurtuluş yoktur. Ne kadar müthiş bir yer!.
Evet.. Cenab'ı Hak
buyuruyor ki: (artık
kibirlenenlerin yurdu) Allah'ın birliğini, Peygamberlerin beyanatını kabul
etmeyip onlara karşı kibirlenen dinsizlerin duracakları yer (ne kadar kötü) ne
kadar dehşetli bir mahaldir. Evet.. Bir cehennemdir, bir ateş deryasıdır. İşte
dinsizliğin, Allah Teâlâ'dan korkmamanın pek korkunç akibetü.
§ Cehennemin tabakaları
arasında şiddetçe farklılık vardır. Kâfirlerin öyle tabakalara dağılacaklar!,
azaplarının farklı derecelerde bulunacağına işareti kapsamaktadır.
30. Ve sakınanlara denildi
ki: Rab'biniz hangi şeyi indirmiştir?. Dediler ki: Hayır, bu dünyada iyilik
edenler için iyilik vardır ve ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır ve takva
sahiplerinin yurdu ise ne güzeldir!.
30. Bu mübarek âyetler de
takva sahibi olan zatların kendilerine yönelen suale verdikleri cevabı ve
onların kavuşacakları mükâfatı, makamları bildiriyor ve takva sahiplerinin
ruhlarını meleklerin ne şekilde alacaklarını ve kendilerini ne ile
müjdeleyeceklerini beyan buyuruyor. Şöyle ki: İnkarcılar, Kuranı Kerim hakkında
"evvelkilerin masallar!" demişlerdi. Müminler ise o ilâhî kitabın insanlık
hakkında ne kadar mühim bir hayır, bir saadet vesilesi olduğunu pek güzelce
anlamış bulunuyorlardı. İslâm'ın başlangıcında her taraftan Arap kabileleri hac
mevsimi günlerinde Mekke-I Mükerreme'ye gelerek Peygamberimizin durumundan
soruyorlardı, (ve) işte bunların tarafından (sakınanlara) yani: İslâmiyeti kabul
edip küfür ve şirkten kaçınmış, Allah'ın azabından korkmuş (olanlara denildi ki:
Rab'biniz) Hazret-i Muhammed'e (hangi şeyi indirmiştir?.) onun yaydığı Kur'an
neden ibarettir?. Bu suale karşı ashab-ı kiramdan olan o takva sahipleri ise
(dediler ki: Hayrı) indirmiştir. O Kur'an, sırf bir hayırdır, bir kurtuluş
vesilesidir, onu tebliğ eden zat da bir Yüce Peygamberdir, bütün tebligatı sırf
hakikattir. İşte böyle sakınan, güzel itikafda bulunan zatlar, iyilik ehli,
hakikati gören zatlardır. Artık şüphe yok ki, (bu dünyada iyilik edenler için)
öyle ihsanda, hayrı tavsiye edici hareketlerde bulunanlar için (iyilik vardır)
temiz bir hayat vardır, bir mükâfat vardır. (Ve) onların haklarında (ahiret
yurdu ise elbette daha hayırlıdır) onlar ahirette cennetlere, ilâhî tecellilere
kavuşacaklardır, (ve takva sahiplerinin yurdu ise) o ahiret alemindeki
makamları, ikametgâhları ise (ne güzeldir) o zatlar o âlemde ne kadar çeşitli ve
sonsuz nimetlere ulaşacaklardır.
31. Adn cennetleridir ki,
ona gireceklerdir, altlarından ırmaklar akar. Ve onlar için orada istedikleri
vardır. İşte Allah Teâlâ takva sahiplerini böylece mükâfatlandırır.
31. Evet.. O takva
sahiplerinin kavuşacakları yüksek makamlar (Adn cennetleridir ki) o ebedî
bağlar, bostanlar, gezinti yerleridir ki, o takva sahipleri (ona) o cennetlere
(gireceklerdir) öyle güzel, ruhları coşturan cennetler ki, onların köşkleri
(altlarından ırmaklar akar) lezzetli, şeffaf sular akar durur (ve onlar için) o
cennet ehline mahsus (orada) o cennetlerde (istedikleri) arzu eyledikleri,
kendisiyle ferahlanacakları, zevk alacakları her şey (vardır) onlar için her
tülü hayırlar, saadetler hazır bulunacaktır. (İşte Allah Teâlâ takva sahiplerini
böylece) böyle cennetlere, nimetlere kavuşturmak suretiyle (mükâfatlandırır)
artık hangi akıllı bir insandır ki, böyle ebedî, parlak mutluluk dolu bir
istikbale kavuşmak için "daha dünyada iken imân ile, takva ile, ibadet ve itaat
ile uğraşmayı kendisi için en güzel bir vazife telâkki etmesin?.
32. Onlar ki, tertemiz
oldukları halde ruhlarını melekler alıverirler, derler ki: "Selâm size" yapmış
olduğunuz şey sebebiyle cennete giriniz.
32. Evet.. (Onlar ki) o
takva ehli müminler ki (tertemiz oldukları hâlde) temiz bir itikat ile, güzel
ahlâk ile vasıflanmış, zulmetmek pisliğinden temiz, hakka yönelmiş bir durumda
iken (ruhlarını melekler alıverirler) o melekler, onlara o ölüm anında (derler
ki: Selâm size) Ey Allah'ın dostları!. Cenab-ı Hak sizi selâmetle, cennet ile
müjdeliyor. Artık dünyada iken (yapmış olduğunuz şey sebebiyle) takvaya, ibadet
ve itaate devam etmiş olduğunuzdan dolayı (cennete giriniz) yani: Cennet sizin
için hazırdır, o size mahsustur, sizin için hazırlanmış bir mutluluk makamıdır.
Siz haşrolununca lâyık olduğunuz cennetlere gireceksinizdir. Ne büyük bir
müjde!. İnkarcılar, münafıklar ise bu saadetten ebediyen mahrumdurlar.
33. -O inkarcılar-
kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rab'bin emrinin gelmesinden başka bir
şey mi beklerler?. Onlardan öncekiler de öylece yapmışlardı ve onlara Allah
zulüm etmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular.
33.Bu mübarek âyetler,
müşriklerin ne kadar kendilerine faidesiz bir bekleyişte, yanlış bir fikirde
bulunarak kendi nefislerine ne kadar zulüm eder olduklarını bildiriyor.Ve
müşriklerin kendilerini müdafaa için ileri sürecekleri sözlerin boş olduğuna ve
Peygamberlerin açık tebligatı var iken artık kimsenin kendisni mazeretli
göstermeğe selahiyeti bulunmadığına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: 0
inkarcılar, o Hz. Muhammed'in Peygamberliğini ve Kur'an-ı Kerim'i tasdik etmeyen
müşrikler (kendilerine meleklerin gelmesinden) başka bir şey mi bekliyorlar ki,
o zaman imân etsinler?, (veya) kendilerine (Rab'bin emrinin) yani: Haklarında
köklerini kazıyıcı azabın (gelmesinden başka bir şey mi beklerler) o zaman
imanları kendilerine ne fâide verir?. Veyahut o inkarcılar, İmân etmeleri için
meleklerin veya kıyamet gününün gelmesinden başka bir şeyi beklemezler. Öyle bir
vakitte ise imanları elbette kabule lâyık olamaz. 0 bir zoraki İmân olmuş olur.
(onlardan öncekiler de) asrı saadetteki müşriklerden önce olan ve kendilerine
gönderilen Peygamberleri inkâr eden müşrikler de (öylece yapmışlardı) onların da
sözleri, fiilleri bu kabildendi. 0 müşrikler hemen helake uğramışlardı (ve
onlara Allah zulüm etmedi) onlar haketmiş oldukları helake kavuşmuşlardı (fakat
olar kendi nefislerine zulüm ettiler) onlar küfre düştüler, Peygamberlerini
tasdik etmediler başlarına gelen belâlara sebebiyet verdiler, lâyık bulundular.
34. Artık onlara yaptıkları
şeylerin kötülükleri dokundu ve onları kendisiyle alay ettikleri şey sarıverdi.
34. (Artık onlara
yaptıkları şeylerin) o kâfirce hareketlerinin (kötülükleri dokundu) onların
ezasına, azabına uğradılar, (ve onları kendisiyle alay ettikleri şey sanıverdi)
onların etrafını öyle inkârlarının, alay etmelerinin cezası inerek kuşattı.
Hepsini de mahvedip gitti. Artık o müthiş felâketlerden sonrakiler bir ibret
dersi almalı değil midirler?.
35. Ve müşrikler dediler
ki: Eğer Allah dilese idi ondan başkasına ne biz ve ne de babalarımız ibadette
bulunmazdık ve ne de onsuz bir şeyi haram kılmazdık. İşte onlardan öcekiler de
böyle yapmışlardır. Artık Peygamberlerin üzerine apaçık tebliğden başka ne
vardır?.
35. Halbuki, sonraki
müşriklerde o eski milletlerin başlarına gelen felâketlerden bir ibret dersi
almadılar (ve) bu (müşriklerde) bir bâtıl inanç tesiriyle veya bir alay etme ve
kıyameti inkâr maksadiyle (dediler ki: Eğer Allah Dilese idi ondan başkasına ne
biz ve ne de babalarımız ibadette bulunmazdık) madem ki, Allah öyle dilemiş,
artık biz başka türlü yapamazdık, (ve) Allah dilese idi (ne de onsuz) o Allah'ın
dilemesi olmaksızın (bir şeyi haram kılmazdık.) Şevâib, behahir, ham gibi
hayvanların etlerini haram kabul etmezdik. Cenab-ı Hak böyle dilememiş olsa idi
biz de böyle yapmazdık (İşte onlardan evvelkilerde böyle yapmışlardı) eski
ümmetlerde de böyle yanlış fikre sahip olmuş, onlar da Peygamberleri inkâra
cür'et göstermişlerdi. Varsın onlar böyle küfürlerinde İsrar etsinler, elbette
birgün cezalarına kavuşacaklardır. Bu gibi iddiada bulunan müşrikler
kendilerinin cebriye mezhebinde olduklarını göstermişler ve şöyle demişlerdi.
Madem ki, Hak Teâlâ neyi dilerse o meydana gelecektir, artık Peygamber
gönderilmesine gerek kalmamıştır. Herkes yaptığını mecburî bir şekilde yapmakta
olduğundan kendisi özürlü bulunmuştur. Ne kadar yanlış bir inanç!. Cenab-ı Hak,
kullarının bir takım fiillerini onların ihtiyarlarına, irâdelerine göre vücude
getirir, Hak Teâlâ hikmet gereği kullarına bir cüz'î irâde, bir kazanma kuvveti
vermiştir. Onların mükellef oldukları ameller, fiiller onların seçme ve
tercihlerinden dolayı ilâhî irâde ile meydana gelmektedir. Öyle zorlamaya inanan
kimseler ise bu hakikatten habersiz bulunmaktadırlar. Maamafih Allah'ı inkâr
eden bir kısım kâfirler de böyle bir iddiayı üstünlük taslamak ve alay etmek
için söylemiş olurlar. Demiş oluyorlar ki: Ey müminleri. Madem ki: Bir Yüce
Yaratıcının varlığına inanmış bulunuyorsunuz, o halde biz mazur olmaz mıyız?.
Her yaptığımız onun iradesiyle, yaratmasiyle meydana gelmiş olmaz mı?, (işte
onlardan evvelkiler de böyle yapmışlardı) eski ümmetlerde böyle yanlış bir fikre
sahip olmuşlardı, onlar da kendilerinin iradeye sahip, ve ondan dolayı mükellef
olduklarını takdir edemeyip Peygamberlerini inkâra cür'et göstermişlerdi. (Artık
Peygamberlerin üzerine apaçık tebliğden başka ne vardır?.) Evet.. Yüce
Peygamberlerin vazifeleri dinî hükümleri ümmetlerine açık, parlak birer şekilde
tebliğ etmekten ibarettir. Bu suretle ümmetler hakkında ilâhî delil tamam
olmuştur. Hiç bir kimsenin cehaletin! mazeret makamında ileri sürmesine mahal
kalmamıştır. Artık Peygamberlerinin tebliğlerini kabulden kaçınanlar kendi
korkunç âkibetlerini düşünsünler, bütün mes'uliyet, onlara aittir. "Bu âyeti
celile, Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında bir teselliyi de içermektedir. Ta ki:
Tebliğlerini kabul etmiyenlerin o cahilce hallerinden dolayı fazla üzüntüye
düşmesin. Bu da Peygamber Efendimiz hakkında bir ilâhî koruma, bir ilâhî lütuf
demektir.
36. Andolsun ki, her ümmete
Allah'a ibadet ediniz ve şeytandan kaçının diye bir Peygamber göndermişizdir.
Artık o ümmetlerden bir kısmına Allah hidayet etmiştir ve onlardan bir kısmı da
sapıklığı hak ettiler. İmdi yeryüzünde yürüyünüz de bakınız ki, yalanlayanların
âkibetleri nasıl olmuştur.
36. Bu mübarek âyetler,
vaktiyle her ümmete bir Peygamberin gönderilmiş ve kendilerine lâzım gelen
tebligatın yapılmış olduğunu bildiriyor, o ümmetlerden bir kısmının hidayete
ermiş, bir kısmının da sapıklığa düşmüş bulunduğunu gösteriyor, o sapıklığa
düşmüş milletlerin ibret verici âkibetlerine dikkatleri çekiyor, onların hidayet
kabiliyetlerini kaybetmiş, gerçekleşmesi va'dedilen ahiret hayatım inkâr etmiş
olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kutsal varlığıma (and olsun ki)
muhakkak (her ümmete Allah'a ibadet ediniz) yalnız ortak ve benzerden uzak olan
o Yüce Yaratıcıya kullukta bulununuz (ve şeytandan) bir takım putlara ibadetten
(kaçının diye Peygamber göndermişizdir.) Nitekim bu ümmete de Hazreti Muhammed
Aleyhisselâm gönderilmiştir, (artık o ümmetlerden bir kısmına Allah hidayet
etmiştir) Onlar temiz yaratılışlarını bozmamış, iradelerini kötüye kullanmamış
Peygamberlerinin tebliğlerini kabul edip onlara karşı muhalif bir cephe almamış
oldukları için haklarında Allah'ın hidayeti tecellî etmiştir. (Ve onlardan) o
ümmetlerden (bir kısmı da sapıklığı hak ettiler.) Kendi yaratılışlarını bozmuş,
akıllarını güze! kullanmamış; Peygamberlerinin tebliğlerine inanmamış oldukları
için sapıklığa mahkûm bulunmuşlar, nice felâketlere uğramışlardır. Eğer o
ümmetlerin bu hallerinden şüphede iseniz (İmdi yeryüzünde yürüyünüz de bakınız
ki) Peygamberlerini (yalanlayan) ilâhî dini kabulden kaçınan (lann âkibetleri
nasıl olmuştur) Ad, Semud, kavimleri gibi inkarcı milletlerin harap yurtları,
kendilerinin müthiş hayat tarihleri daima görülüp işitilmektedir. Bunlardan
olsun bir ibret almalı değil midir?.
37. Sen onların hidayete
ermelerine çok düşkünlük göstersen de -faidesizdir- çünki Allah Teâlâ sapıklığa
düşürdüğüne hidayet etmez ve onlar için yardımcılardan bir kimse de yoktur.
37. Ey Son Peygamber!.
(Sen onların) o seni yalanlayan bazı Kureyş kabilelerinin vesairenin (hidayete
ermelerine düşkün olsan da) bütün çaba ve gayretini onların hakkı kabul edip
imana kavuşmalarına harcasan da faidesizdir, ona kadir olamazsın (çünkü Allah
Teâlâ sapıklığa düşürdüğüne hîdayet etmez) onlarda hidayeti zorla yaratmaz,
onları kendi kötü iradelerinden dolayı sapıklığa düşürmüştür, ilâhî irade bu
imtihan âleminde hikmet gereği o şekilde tecelli etmektedir, (ve onlar için)
öyle kendi iradeleri yüzünden sapıklığa düşürülmüşler için (yardımcılardan bir
kimse de yoktur) ki, onlara hidayet edebilsin veya onlardan azabı def edebilsin.
Onlar dünyada da, ahrette de öyle bir yardımcıya nail olama-yacaklardır.
38. Ve Allah'a
yeminleriyle yemin ettiler ki: Allah ölen bir kimseyi diriltmeyecektir. Hayır..
Bu -diriltmek- onun üzerine hak olan bir vâ'ddır. Fakat insanların çoğu
bilmezler.
38. Ve onların şu
sapıklıklarına da bakınız ki, onlar (Allah'a olanca yeminlerîyle) son derece
gayretleriyle (yemîn ettiler ki:) Bu dünyada ölüp giden kimse artık hayattan
büsbütün mahrum kalmıştır, artık (Allah ölecek bir kimseyi diriltmeyecektir.)
Onlara göre insan, bu hususî bünyeden ibarettir, İnsan ölünce bu bünyesi
dağılır, parçalara, atomlara ayrılır, artık iadesi mümkün olamaz. Onların bu
yanlış inançlarını red için de buyumluyorki: (Hayır) onların o iddiaları boştur.
(Bu) diriltmek, ölmüş insanları yeniden hayata kavuşturmak (onun üzerine) o
Kerem sahibi Yaratıcı tarafından (hak olan) hakikaten sabit bulunan (bir vâ'ddır)
kesin bir ilâhî va'din gereğidir, elbette ki her insanı yeniden hayata
erdirecektir. İnsanın mahiyeti, öyle kuru bir bünyeden ibaret değildir, İnsan
ruh ile beraber cesetten ibarettir. Cenab-ı Hak, ruhu da cesedi de dilediği
zaman iaedeye kadirdir, inanıyoruz (Fakat inşaların çoğu bilmezler) Allah
Teâlâ'nın ilmini, kudretini, hikmetini ve diğer yüce vasıflarını bilip tasdik
etmezler. Öyle bir cehaletten dolayıdır ki, bir takım hakikatları inkâra cür'et
gösterirler. Onlar, Kâinatın yaratıcısının kudret ve yüceliğini, beyanlarının
hakikatin ta kendisi olduğunu bilseler, sözleride doğru oldukları, gösterdikleri
mucizeler ile sabit olan Peygamberlerin yüce değerini takdir etseler öyle
cahilce bir inkâra düşmüş, kâfirce bir kanaatte bulunmuş olmazlar. Ne kadar
uğursuz bir cehalet!.
39. Evet.. Cenab'ı Hak
ölüleri diriltecektir ki onlara kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi
açıklasın ve kâfir olanlarda kendilerinin hakikaten ne yalancı kimseler
olmuş
39. Bu mübarek âyetler,
Hak Teâlânın hikmet gereği ölüleri dirilteceğini ve inkarcıların yalancılığını
ortaya koyacağını bildiriyor, İlâhî kudretin her şeye fazlasiyle kâfi olduğuna
işaret ediyor ve İslâm yolunda zulme uğramış, hicret etmeye mecbur kalmış, sabır
ve tevekkülde bulunmuş olan zatların da hem dünyada hem de ahirette nice
nimetlere kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ ölüleri, ölmüş ve
ölecek olan bütün müminleri ve kâfirleri yeniden hayata erdirecek tir ki
(Onlara) o yeniden hayat bulacaklara dünyada iken (kendisinde ihtilâf ettikleri
şeyi açıklasın) müminler, inançlarının pek doğru olduğunu gözleriyle görüp
katiyyet derecesine ulaşmış olsunlar, (ve) kâfirler de ne kadar cahilce, inkarcı
bir kanaatte b-uunmuş olduklarını katiyyen anlasınlar. Evet.. (Kâfir olanlar da)
dünyada iken kıyameti inkâr etmişlerdi, bir kısmı da Allah dilemese idi biz
putlara ibadet etmezdik diye kendilerini mazur göstermek istemişlerdi. Artık
onlar yeniden hayta erdirileceklerdir ki: (kendilerinin hakikaten ne yalancı
olmuş olduklarını bilsinler.) Evet.. Onlar kıyamet gününde o iddialarının ne
kadar bâtıl olduğunu anlayacaklardır.
§ Diğer bir görüşe göre de:
Hak Teâlâ Hazretleri her ümmete bir Peygamber göndermiştir ki, insanlara
ihtilafa düştükleri şeyleri açıklasınlar ve kâfirler de o Peygamberlerin
gönderilmesinden önce cehalet ve sapıklık içinde bulunmuş olduklarını
anlayabilsinler.
40. Bizim bir şeye
sözümüz, onu dilediğimiz zaman ona ol dememizden ibarettir ki, o da hemen
oluverir.
40. Evet.. Allah Teâlâ
her şeye kadirdir, her ne şeyin varlığını dilemiş olursa o şey mutlaka meydana
gelir. İşte insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmesi de bu cümledendir.
Binaenaleyh bu hakikati bir misâl yoluyla beyan buyuruyor ki: (Bizim bir şeye
sözümüz) yani: irademiz (onu dilediğimiz) meydana getirmek istediğimiz (zaman
ona ol dememizden) yani: Onun o belirli zamanda varlığını dilemiş olmamızdan
(ibarettir ki, o da hemen) o takdir edilen zamanda (oluverir) ilâhî iradeye
muhalefeti düşünülemez. İşte insanların öldüklerinden sonra tekra dirilmeleri de
bu cümledendir. Bunlar ilâhî iradeden dolayı mutlaka tekrar hayat bulacaklardır.
Allah'ın kudreti karşısında böyle bir hâdise asla imkânsız görülemez.
41. Ve o kimseler ki,
zulme uğratıldıktan sonra Allah uğrunda hicret ettiler. Elbette onları dünyada
güzel bir şekilde yerleştireceğiz ve ahiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür.
Eğer bilirlerse.
41. (Ve o kimseler ki)
o muhterem zatlar ki, Allah'ın dinini yaymaya çalıştıkları için kâfirler
tarafından (zulme uğratıldıktan sonra Allah uğrunda) Allah'ın rızasını kazanmak,
İslâm dinini yaymaya devam etmek için (hicret ettiler) yurtlarını bırakarak
başka yerlere gittiler (elbette onları dünyada güzel bir şekilde
yerleştireceğîz) onlara fetihler ihsan edeceğiz, (ve) onlar için (ahiret
mükâfatı ise) cennete kavuşmak, Allah'ın cemalini görmek ise (elbette daha
büyüktür) daha yüce bir nimettir (eğer) kâfirler ve hicretten kaçınanlar o
hicret eden müminlerin öyle kavuşacakları nimetleri, mükâfatları (bilseler)
elbette onlara muhalefetde bulunmazlar, hak yolunda her fedakârlığa katlanır,
sabır ederler, öyle dünyevî ve uhrevî mükâfatlara kavuşurlar.
42. Onlar ki sabr
etmişlerdir ve Rablerine de tevekkülde bulunurlar.
42. (Onlar ki,) o hicret
edenler, o muhterem zatlardır ki (sabır etmişlerdir) İslâm dini uğrunda sabır ve
sebat göstermişlerdir, vatanlarından ayrılmaya, birçok şiddetlere karşı
tahammülde bulunmaya razı olmuşlardı, (ve) o zatlar (Rablerine de tevekkülde
bulunurlar) bütün işlerini Cenab-ı Hak'ka havale ederler, Hak Teâlâ'ya kalben
yönelirler başarıyı ondan beklerler.
§ Bu seçkin vasıflara sahip
olan zatlar, bilhassa Resûl-i Ekrem ile onun ashab-ı kiramıdır. O mübarek
zatlara Mekke halkı zulüm etmişlerdi. Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye
hicret buyurmuştu. Ashab-ı Ki ramının bir kısmı da evvelâ Ha beş e'ye sonra
Medine-i Münevvereye hicret etmişlerdi, bir kısmı da yalnız Medine-i
Münevvere'ye hicret etmiş, bir kısmı da Mekke'i Mükerreme'den hicret edemeyip
müşriklerin eziyetleriyle karşı karşıya kalmışlardı. Bilâli Habeşî, Suheyb,
Ammâr gibi zatlar bu cümledendir. İşte bütün bu mübarek zatlar, bu
sabırlarının, hakka tevekküllerinin dünyevî ve uhrevî mükafatlarına
kavuşmuşlardı. Mekke-i Mükerreme'yi
fethederek bütün
düşmanlarına karşı galip ve hâkim bulunmuşlardı. Onların adları dünyada daima
takdir ile, saygı ile hatırlanmaktadır. Uhrevî mükâfatları ise her türlü
düşüncelerimizin üstündedir. İşte Allah'ın dinine hizmetin, bağlılığın büyük
mükâfatı!.
43. Ve senden evvel de
Resul olarak göndermedik, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri gönderdik.
İmdi bilenlerden sorunuz eğer siz bilmiyor iseniz.
43. Bu mübarek âyetler,
insanları irşat için yine insanlardan erkek olan birçok Peygamberlerin mucizeler
ile, kitaplar ile gönderilmiş olduğunu bildiriyor. Allah'ın dinine muhalif,
hilekârca hareketlerde cür'et edenlerin de ilâhî azaptan korkmalarını
kendilerine ihtar buyuruyor. Ve Cenab-ı Hak'kın dinine girmekle onun acıma ve
merhametine sığınmanın lüzumuna işaret buyurmaktadır. Şöyleki: (Ve) Ey Muhammed
Aleyhisselâml. (Senden evvelde) ümmetlere, insan topluluklarına (Resul olarak)
melekleri, kadınları, çocukları (göndermedik, ancak kendilerine) melekler
vasıtasiyle (vahyettîğimiz) insan cinsinden olan (erkekleri gönderdik) bütün
insanlığa gönderilmiş Peygamberler, insan cinsinden olan (erkekleri gönderdik)
bütün insanlığa gönderilmiş Peygamberler, insan cinsinden olan bir kısım
muhterem erkeklerdir. (İmdi) siz bu hakikati (bilenlerden sorunuz) İlim sahibi
olan, duya tarihini bilen, Tevrat, Zebur, İncil gibi kitapların içeriğine vakıf
olan ve bu özellikle tanınan kimselere sorunuz. Meselâ: Kitap ehline sorsanız
onlar da vaktiyle Hazret-i Musa, Hazret-i Isa gibi zatların Peygamber
gönderilmiş olduklarını haber verirler. (Eğer siz) ey Kureyiş müşrikleri vesair
inkarcılar bu hakikati (bilmiyor iseniz) onlar size bu hususa dair bilgi
verirler, bütün ümmetlere meleklerin değil, yine kendi cinslerinden olan
erkeklerin Resul gönderilmiş olduğunu söylerler.
§ Bu âyeti kerime de işaret
vardır ki, bir cemiyetin fertleri, bilmedikleri mes'eleleri bilen kişilerden
sorup öğrenmelidirler.
Sonraki Sayfa

|
|