|
15-HICR
SURESİ
Bu mübarek Sûre, Mekke'i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Doksan dokuz âyetten meydana gelmektedir. Akaide,
ahlâka, kudret eserlerine, insan ve cinlerin yaratılışına, kavimler tarihine ve
özellikle İbrahim, Lût, Şuayp, Salih Aleyhimüsselâm'ın menkıbelerine dair
beyanları içermektedir. Hicr denilen ülkenin inkarcı halkının başına gelen ilâhî
azabı bildirmekte olduğu için kendisine böyle "Hicr Sûresi" adı verilmiştir.
Hicr denilen yer, Arap
yarımadasının kuzey batı tarafında Medine-i Münevvere ile Berrüşşam arasında
eski bir şehrin kalıntısı olan bir beldedir. Burası, Semut kavminin yaşamış
olduğu bir vadiden ibarettir. Etrafında Semut kavminin eserleri görülmektedir.
Kâbe-i Muazzamanın kuzey tarafında Hatim denilen yere "Hicrülkâbe" denildiği
gibi, ayın etrafındaki daireye de "Hicrülkamer" denilir. Hicr kelimesi, yasak,
haram ve bir kimsenin himayesi altında bulunmak mânâlarını ifade etmektedir. Bu
s üre-i celîledeki âyetler de insanlığı bir takım fenalıklardan alıkoyduğu ve
onları ikaz ederek korumak istediği için kendisine bu bakımdan da böyle "Hicr
Sûresi" denilmiş olması düşünülebilir.
1. Elîf, Lâm, Ra: Bunlar
kitabın ve apaçık bir Kur'an'ın ayetleridir.
1. Bu mübarek âyetler,
kendilerinin bir mükemmel kitabın, bir apaçık Kur'an'ın âyetleri olduğunu
bildiriyor, küfür ile öleceklerin müslüman bulunmamış olduklarından dolayı ne
kadar pişmanlıkta bulunacaklarına işaret ediyor. Öyle inkarcılara dünya
nimetlerine kavuşsalar da nihayet ne kadar felâketlere uğrayacaklarını
anlıyacaklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: (Elif, Lâm, Ra) bu mübarek lafızlar
müteşabihattandır. Mânâları Allah'ın ilmine havale edilmiştir. Bakara Sûresi
ile. Yunus Sûresinin ilk âyetlerine bakınız!. Maamafih bazı zatlara göre: Elif;
insana, Lâm; Liyakata, Ra; da ilâhî rahmete işarettir. Buna göre şu mealde
bulunmuş olurlar: Ey Cenab-ı Hak'kın rahmetine kavuşan olgun insan! (Bunlar) Bu
sûre'i celîledeki âyetler, (kitabın) bilinen Yüce ilâhî kitabın, Allah katından
inen (ve) nice ilâhî hükümleri, nice hikmetleri ve hak ile bâtılın aralarını
ayıran âyetleri içeren (apaçık Kur'an'ın ayetleridir) artık o âyetlerin ne kadar
yararlı olduğunu, onların ne kadar güzelce karşılanıp kabul edilmesi gerektiğini
vaktiyle düşünmelidir. Aksi takdirde pişmanlık faide vermez.
2. O kâfir olanlar, çok
kere arzu edeceklerdir ki, keşke müslüman olmuş olsaydılar.
2. (O kâfir olanlar)
bu gibi ilâhî âyetleri dinlemeyip küfürlerinde İsrar etmiş bulunanlar, öldükleri
zaman veya kıyamet gününde kendi fecî halleriyle, müslümanların kavuşacakları
mutlulukları anlayıp görünce (çok kere arzu edeceklerdir ki) boş yere
temennilerde bulunacaklardır ki, (keşke müslüman olmuş olaydılar) da kendileri
de müslümanlar gibi nimetlere, saadetlere kavuşup ahiret azabından emin
bulunsalar idi. Ne yazık ki, artık zamanı geçmiş, bu temennileri de kendileri
için ayrıca bir azap vesilesi bulunmuş olacaktır.
3. Onları bırak, yesinler
ve faydalansınlar ve onları arzuları oyalayadursun. Artık yakında bileceklerdir.
3. Ey Yüce Peygamber!
(Onları) öyle küfürlerinde İsrar edip duranları, senin hayrı tavsiye edici
tebliğlerini kabulden kaçınanları (bırak) onlar nasihat kabul edecek kimseler
değildirler, onların hallerine bakıp üzülme. Onlar dünya varlığına güvenip
duruyorlar, varsın (yesinler) içsinler, hayvani zevklerini tatmine çalışsınlar
(ve) dünyadaki varlıklariyle, şehvanî arzularını yerine getirerek zevk almış
olmalariyle (faydalansınlar) böyle geçici bir varlıkla gururlansmlar (ve onları
arzuları oyalaya dursun) onlar dünyada asırlarca yaşıyacaklar imiş gibi,
sürekli zevk ve sefa içinde vakit geçireceklermiş gibi boş ümitlere kapılmış
bulunsunlar (artık yakında bileceklerdir) başlarına ne gibi felâketlerin
geleceğini anlayacaklardır, o inkarcı hareketlerinin korkunç âkibetine
kavuşacaklardır. Ne müthiş bir ilâhî tehdid..
Bu âyet-i kerime
gösteriyor ki: İnsan dünyada iken ahret hayatını temine çalışmalıdır, bütün
nefsanî zevkleri tatmin etmeye çalışarak öyle gafilce yaşamamalıdır.
Bütün maddî varlıklara
düşkünlük, sürekli dünyevî arzulara kapılmak İslâm ahlâkına terstir. Nitekim bir
hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: = Âdem oğlu ihtiyarlar ve kendisinde iki şey
gençleşmiş olur, o da mala düşkün olmak ve uzunca ümiddir.) "Tefsiri Kebir."
Kısacası: Aklı başında,
hakikî istikbalini düşünen bir insan, bu dünyada öyle ihtiraslı olarak
yaşamamalıdır. Meşru surette servet sahibi olunca buna şükür etmelidir, ve
ahiret hayatından gaflet etmemelidir, dünya tarihinden ibret almalıdır.
4. Ve hiçbir ülkeyi helak
etmedik ki, illâ onun için -bizce- bilinen bir yazgı vardır.
4. Bu mübarek âyetler,
insanlık için birer ibret numunesi olan eski kavimlerin belirli vakitlerde helak
olmuş olduklarını bildiriyor, onların bu helaki hak etmiş olmalarının sebebine
işaret buyuruyor. Asr-ı saadetteki inkarcıların Resül-i Ekrem'e karşı olan
edepsizce sözlerini ve kendilerine meleklerin getirilmesini istemiş olduklarını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnkarcılar, hemen azaba uğramadıkları için
devamlı selâmet içinde yaşıyacaklarını sanmasınlar (ve hiçbir ülkeyi) bir
memleket ahalisini (helak etmedik ki, illâ onun için) o ahali için (bilinen bir
yazgı vardır) Allah katında takdir edilen bir ecel, bir hayat müddeti Levh-i
Mahfuzda yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh şimdiki inkarcı kavimler de
kendileri için takdir edilen zaman gelince lâyık oldukları âkibete kavuşmuş
olacaklardır.
5. Hiçbir ümmet ecelini ne
geçebilir ve ne de geciktirebilirler.
5. Evet.. Şüphe yok ki
(hiçbir ümmet) ne helak olmuş kavimlerden ve ne de başkalarından bir topluluk,
kendisi için takdir edilen (ecelini) Levh-i Mahfuzda yazılı olan hayat müddetini
(ne geçebilir) ne o müddetten önce ölebilir (ve ne de) o müddeti
(geciktirebilirler) ömürlerini bir dakika bile uzatmaya kadir olamazlar. Bu
onlar için asla mümkün değildir. Mahlûkatın bunlardan tamamen âciz
bulunduklarını bilmeli değil midirler?.
6. Ve dediler ki: Ey
üzerine kitap indirilmiş olan -Zat!- Şüphe yok sen elbette bir mecnunsun.
6. Ne yazık ki:
İnkarcılar, bu hakikati düşünmüyorlar, kendilerini irşat için lütfen indirilmiş
olan ilâhî kitabı inkâr ettikleri gibi kendisine o apaçık kitap indirilmiş olan
zatı da, o Yüce Peygamberi de inkâr ettiler (ve dediler ki: Ey üzerine kitap
indirilmiş olan) yani: Ey böyle bir iddiada, bir zanda bulunan zat!. Bu nasıl
olabilir?. Böyle bir hârikanın ortaya çıkmasına imkân var mıdır?. O halde (Şüphe
yok ki, sen meonunsun) böyle bir iddiada bulunuyorsun.
7. Eğer sen doğru
söyleyenlerden isen bize melekleri getirmeli değil misin?
7. Ve o inkarcılar, dediler
ki: Ey kendisine kitap indirildiğini iddia eden Hz. Muhammedi. (Eğer sen
sadıklardan isen) öyle peygamberlik ve kitap inmesi konusundaki iddianda
doğru söyler bir zat isen (bize melekleri getirmeli değil misin?.) ki, senin
hakkında şahitlik ediversinler, senin peygamberliğini tasdik eylesinler. İşte bu
inkarcılar! Güzelce düşünmeden mahrum cahiller, kendi selâhiyetlerinin üstünde
bir teklifte bulunuyorlar, Resül-i Ekrem ile alay etmek istiyorlardı, melekleri
görmeğe kabiliyetleri olmadığını takdir edemiyorlardı, başlarına gelecek ilâhî
bir azabın dehşetini hiç. akıllarına getirmiyorlardı.
8. Biz melekleri ancak hak
ile indiririz ve o zaman -münkirlerin-kendilerine bir mühlet verilmiş olmazlar.
8. Bu mübarek âyetler,
inkarcılara cevap veriyor, meleklerin indirileceği zaman o inkarcılara bir
mühlet verilmeyip hepsinin helak olacağını ihtar buyuruyor. Ve onların inkâr
ettikleri Kur'an-ı Kerim'in Allah tarafından indirilmiş olup daima ilâhî koruma
altında bulunacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey inkarcılar!. Siz
meleklerin indirilmesini istiyorsunuz, siz şunu bilmelisiniz ki: (biz melekleri
ancak hak ile indiririz) yani: Ben Yüce Yaratıcı, melekleri yer yüzüne bir
hikmet ve menfaat için indiririm, onları ilâhî vahyi tebliğ etmekle
görevlendiririm ve onları bazı kavimleri helak için gönderirim. Ey inkarcılar!.
Sizin melekleri görmeniz ise bir hikmet ve menfaati içermemektedir, onları
gördüğünüz zamandaki İmanınız, Resülullah'ı tasdikiniz, bir mecburiyet neticesi
olacağı için makbul olamaz, (ve o zaman) o meleklerin gelip göründükleri vakit,
inkarcıların (kendilerine bir mühlet verilmiş olmaz) artık teklif kalkmış
inkarcıların başlarına felâket gelip çökmüş bulunur. Halbuki, o inkarcıların
hemen azap görmeyip azaplarının ahrete tehir edilmiş olması bir hikmete
dayanmaktadır. Onların zürriyetlerinden mümin olanlar dünyaya gelebilecektir ve
kendileri o inkârlarında devam edip durunca uhrevî azapları daha fazla
olacaktır.
9. Şüphe yok ki, o Kur'an'ı
biz indirdik biz. Ve muhakkak ki, onu koruyacak olanlar da bizleriz.
9. Ey inkarcılar!. Siz
Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir kitab olduğunu mu inkâr ediyorsunuz?. (Şüphe yok ki)
o ilâhî bir kitabtır (o Kur'an-" biz indirdik) biz onu Cibril-i Emin vasıtasiyle
Resulüm Hz. Muhammede inzal ettik (ve muhakkak ki, onun için) o kutsî kitab için
(muhafız olanlar da bizleriz) yani: Ben Yüce Yaratıcı azamet ve kudretimle o
mukaddes kitabı değiştirmek ve bozmaktan, fazlalık ve noksanlıktan koruyacağım,
hiç bir yaratık onu değiştirmeye ve noksanlaştırmaya kadir olamıyacaktır, "İşte
Kur'an-ı Kerim'in bu beyanı da onun büyük bir mucize olduğuna pek parlak bir
delildir ki, tamamen gerçekleşmiştir. Evet.. Aradan bin üçyüz seksen iki seneden
ziyade bir zaman geçmiş olduğu halde Kur'an'ı Kerim'in bir âyeti, bir kelimesi
değişikliğe uğramaksızın bütün varlığı tamamen korunmuştur. Bu özellik ise
Kur'an-ı Kerime mahsustur. Diğer Peygamberlere verilmiş olan kitaplar, zaman
aşımı ile birçok değişikliğe uğramıştır. Vaktiyle Rabbaniyyün, (Rablerine teslim
olmuş zabitler) ahbar (bilginler) vesaire denilen topluluklar birer şahsî
menfaat ve düşmanlık sebebiyle o semavî kitaplar hakkında ihtilâfa düşmüşler, bu
yüzden bu kitaplar adına birbirine zıt, çeşitli nüshalar meydana getirilmiş,
bunların asılları kaybolup gitmiştir. Kur'an-ı Kerim ise, bütün müslüman
âleminin ortak, değişiklikten tamamen uzak mukaddes bir kitabıdır. Bütün
âyetleri müslümanların hafızalarını aydınlatmakta ve lisanlarını süsleyip
durmaktadır. Bu mübarek âyetlerin yerine hiçbir tercüme, bir meal ve bir tefsir
geçemez. Bu âyetlerin belâgatine yüceliğine hiçbir eser sahip olamaz. Yüce
Kur'an'ın bütün âyetleri, sûreleri peygamber zamanından beri mükemmel bir
surette yazılmış, mushaf halinde toplanmış, aynı şekilde bütün dünyaya
yayılmıştır. Kur'an'ı Kerim'in nice düşmanları olduğu halde onun bir kelimesinin
bile değişikliğe uğraulmaksızın böyle asırlardan beri korunmuş olması, muazzam
bir harika, bir mucize eseridir. Artık bütün müslümanların bunu böyle güzelce
bilip Cenab-ı Hak'ka ham d ve şükür etmeleri, üzerlerine düşen en mühim bir
vazifedir.
10. Ve andolsun ki, senden
evvelki kavimler arasında da Peygamberler- göndermiştik.
10. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem Efendimize teselli vermektedir, eski kavimlerin de Peygamberlerini
inkâr ve onlar ile alaya cür'et etmiş olduklarını bildiriyor. Sonraki suçluların
da eski kavimlerin bilinen felâketlerinden bir ibret dersi almayıp kendilerine
ne kadar mucizeler gösterilecek olsa da yine inkârlarında devam ederek
kendilerinin büyülenmiş olduklarını iddia edeceklerini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Sen teselli bul, kavminin inkarcı hallerinden
dolayı üzülme, sen peygamberlik vazifeni yerine getiriyorsun, o inkarcılar ise
öteden beri böyle cahilce bir vaziyet almaktadırlar (ve) bir olan zatıma (andolsun
ki,) Ey Hz. Muhammed Aleyhisselâm (senden evvelki kavimler arasında da) eski
topluluklar, sözleri bir ve inançları aynı olan, toplu fırkalar içinde de
kendilerini tevhid dinine davet için peygamberler (göndermiştik) onlar da o
Peygamberlere itaat etmediler, onlara karşı düşmanca bir vaziyet aldılar.
11. Ve onlara bir Peygamber
gelmeye dursun hemen onunla alay ederlerdi.
11. (Ve onlara) o
eski kavimlere, topluluklara (bir Peygamber gelmezdi ki) kendilerini hak dine
davet için herhangi bir Peygamber geldi mi, onu inkâr eder, onu tasdikte
bulunmazlardı. (İllâ) ancak (onunla) o Peygamber ile (alay ederlerdi) bu kâfirce
hâl, onların bozulmuş olan tabiatları ve yaratılışlarının gereği idi. O gelen
mübarek peygamberler ise onların o alay etmelerine karşı sabır eder, yine onları
irşada çalışırlardı. Artık Ey son peygamber. Sen de o Peygamberler gibi sabır
et.
12. İşte böylece onu -o
alayı- günahkâr olanların kalplerine sokarız.
12. (İşte böylece) o
eski, alaycı kavimlerin kalplerine onların o inkârlarını sokmuş olduğumuz gibi
(onu) o alayı, o alaycı şekildeki inkârı (günahkâr olanların) Hz. Muhammed'in
peygamberliğini inkâr ve alay etmeye cür'et eden Mekke kâfirleri gibi
inkarcıların (kalplerine) de (sokarız) onları da bu yüzden ebedî azaplara aday
bırakmış oluruz.
13. Onlar buna, -Bu
Kur'an'a- inanmazlar. Halbuki, evvelkilerin sünneti -başlarına gelen felâketler-
gelip geçmiştir.
13. Artık (onlar) o
alaycı inkarcılar (buna) bu Kur'an'ı Kerim'e veya onu tebliğ eden Hz.
Peygamber'e (inanmazlar) onlar bu imân nimetine ulaşmak kabiliyetini, gücünü
kendi kötü hareketleriyle elden çıkarmışlardır. (Halbuki, evvelkilerin sünneti)
onların o inkâr ve alay etmelerinden dolayı haklarındaki ilâhî takdir tecelli
etmiş, Allah tarafından başlarına gelen felâketler, azaplar (gelip geçmiştir.)
ortaya çıkmış ve tarihçe de bilir olmuştur, sonraki kavimler için birer ibret
numunesi teşkil etmiştir. Artık onlardan bir ibret almalı değil midirler?. Ne
gezer!.
14. Ve eğer onların üzerine
gökten bir kapı açsak da oradan yukarıya çıkacak olsalar.
14. (Ve eğer onların
üzerine) o bize melekleri getiriversen ya, diyerek alay eden inkarcılara karşı
(gökten bir kapı açsak da) öyle bir açılma meydana getirsek de (oradan yukarıya
çıkacak olsalar) bir vasıta ile veya başka bir şey ile o göğe yükselseler,
oradaki şaşırtıcı, eşsiz yaratılış eserlerini görseler, Allah'ın saltanatını
seyretseler, meleklerin ibadetlerine şahit olsalar veyahut o semadaki meleklerin
oradaki hareketlerini bu inkarcıların gözleriyle görecek bulunsalar yine imana
gelmezler, yine inkârlarında devam ederler.
15. Elbette diyeceklerdir
ki; Muhakkak gözlerimiz döndürülmüştür, belki de biz büyülenmiş bir topluluğuz.
15. O inkarcılar (elbette
diyeceklerdir ki,) bu gördüklerimiz bir hayalden, bir zandan ibaret (muhakkak
gözlerimiz döndürülmüştür.) gözlerimiz doğruca görüp hissetmekten
alıkonulmuştur, (belki de biz büyülenmiş bir cemaatiz)
Muhammed -Aleyhisselâm-
bize sihir etmiş olmalı ki, biz böyle hayale kapılmış, yanlış görüp duruyoruz.
"Evet.. Öyle temiz yaratılışlarını kaybedenler, ne kadar hârikalar,
mucizeler görseler de yine inkârlarından, cahilce kanaatlerinden vazgeçmezler.
Nitekim ayın yarılmasını gördükleri zaman da onu inkâr etmiş, onu bir hayâl
sanmışlardı. İşte Kuranı Kerim'de geçmişe, geleceğe dair nice hakikatları haber
vermiş olan sonsuz bir mucize olduğu halde onu inkâr edip durmaları
tabiatlarındaki adilikten dolayı değil midir? Bütün bu kâinat görüntüleri bir
Yüce Yaratıcının varlığına, bütün mahlûklarının üstünde kendisine lâyık bir
ezelî hüviyete sahip bulunduğuna apaçık bir şahit değil midir?. Buna rağmen bir
takım beyinsizler, kendi boş düşüncelerine kapılarak kendilerine bir nevi
tanrılık isnadına cür'et gösteriyorlar, hem kendileri sapıklık içinde
yaşıyorlar, hem de başkalarını sapıklığa düşürmeğe çalışıyorlar.
İşte bu gibi kimseler de o
inkârları, alayları yüzünden çeşit çeşit felâketlere uğramış olan beyinsiz
kavimlerin birer kalıntısıdır. Bunlar, o kavimlerin uğramış oldukları
felâketleri hiç gözönüne almazlar mı?. Bunlar bu kâinattaki kudret eserlerine
düşünce nazarıyla hiç bakmazlar mı?. O kâfirce düşüncelerinden acaba ne istifade
edeceklerdir? Bunlar ilerde başlarına gelecek pek müthiş bir cezayı, ebedî bir
azabı hiç düşünmezler mi?. Nedir bu gaflet, bu beyinsizlik, bu inkarcı kanaat!.
16. Andolsun ki, biz gökte
burçlar yaptık ve onu seyredenler için süsledik.
16. Bu mübarek âyetler,
Allah'ın birliğine şahitlik ve işaret eden gökteki eşsiz kudreti ve yerdeki
çeşitli yaratılış eserlerini dikkatlere sunuyor. Bir takım şeytanların nasıl
ateşli ve cezaya uğratıldıklarını ve insanlar ile daha bir nice mahlûkların
geçim vasıtaları olan şeyleri Cenab-ı Hak'kın yeryüzünde meydana getirmekte
olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere uyanınız, Cenab-ı
Hak'kın varlığına, kudret ve yüceliğine şahitlik eden göklere bir ibret gözüyle
bakınız (andolsun ki) apaçık bir hakikattir ki, (biz gökte burçlar yaptık)
güneşe, aya, gezegenlere mahsus konak yerleri meydana getirdik, bir nice parlak
parlak gök cisimleri yarattık (ve onu) o göğü (seyredenler için) onu ibret gözü
ile seyrederek onunla Yüce Yaratıcının varlığını isbat edecek zatlar için
(süsledik) yani; Ben Yüce Yaratıcı! O göğü, kudretimle varlık sahasına çıkardım,
onu pek güzel görünüşle, şekiller ile görkemli bir halde yarattım.
§ Burç, lügatte kale,
hisar, konak yeri, büyük yıldız manasınadır. Çoğulu, burûçtur. Gökte güneşin,
ayın ve gezegen denilen yıldızların bulundukları konak yerlerine,
yörüngelere, hareket
noktalarına buruç denilmektedir ki, başlıca oniki burca ayrılmıştır. Bunlara:
Hamel, Sevr, Cevza, Seretan, Esed, Sünbüle, Mizan, Akrep, Kavs,
Cedi, Delv, Hut adı
verilmiştir. Bunlardan Esed burcu güneşe, Seratan burcu aya aittir. Hamel ile
Akrep burçları. Merih yıldızına, Sevr ile Mizan burçları Zühre yıldızına
aittir. Cevza ile Sünbüle
burçları Utarit yıldızına, Kave ile Hut burçları müşteri yıldızına mahsustur.
Cedî ile Delv burçları da Zuhal yıldızına ait bulunmuştur. Bu
burçların hepsi üçyüz
altmış dereceye bölünmüştür. Yine bunlardan her burcun da otuz derecesi vardır.
Güneş bunları her bir senede bir kere dolaşır, bununla bir
felekî küreseli devre tamam
olmuş olur. Kamer ise bunları yirmi sekiz günde bir devreder. Essiracülmünir.
§ Bazı müfessirlere göre bu
burçlardan maksat, büyük yıldızlardır veya güneş ile ayın konak yerleridir veya
semada bulunup muhafaza edilen köşklerdir.
§ Medar da: Dayanma
noktası, sebep, vesile, vasıta demektir. Güneşin etrafında dolaşan bir gezegenin
çizdiği daireye ve ekvator çizgisinin iki tarafındaki iki hayalf daireye de
"medar" denilmektedir.
17. Ve onu her bir
taşlanmış şeytandan koruduk.
17. (Ve onu) o göğü
(her bir taşlanmış) kovulmuş, Allah'ın rahmetinden uzak düşürülmüş (şeytandan
koruduk) artık öyle lânetli şeytanlar göklere çıkarak oradaki meleklere
ulaşamazlar. O melekler vasıtasiyle bir takım sırları, gayba dair hususları
öğrenemezler. O şeytanlar, Resül-I Ekrem'in peygamberliğinden sonra göklere
çıkabilmekten tamamen menedilmişlerdir.
18. Ancak o ki, kulak
hırsızlığı etmiş olur, artık onu da apaçık bir ateş parçası takibeder.
18. (Ancak o ki) herhangi
bir şeytan ki, (kulak hırsızlığı etmiş olur)
dünya semâsına doğru
yükselerek bazı meleklerin konuşmalarından bazı haberleri çalacak bulunursa
(artık onu da) o şeytanı da (apaçık bir ateş parçası) yıldızlardan ayrılan ve "şehap"
denilen bir yakıcı parlak alev (takibeder) o şeytana çarparak onu parçalar, o
duyduğu haberi neşre kadir olamaz. Lâyık olduğu cezaya ermiş olur.
19. Yeryüzünü de yaydık ve
onda sabit dağlar bıraktık, ve onda miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyden
bitirdik.
19. Ey insanlar!.
Bakınız!. Allah'ın kudretini gösteren eserlerin bir kısmı da sizin üzerinde
yaşadığınız bu yeryüzüdür. İşte Cenab-ı Hak, bunu da dikkatlere sunarak
buyuruyor ki: Biz (yeryüzünü de yaydık) yeryüzüne büyük bir genişlik verdik, pek
büyük bir saha haline getirdik, onun küresel olması, böyle geniş halde
görülmesine bir engel teşkil etmemektedir, (ve on'da) o yeryüzünde (sabit dağlar
bıraktık) bu dağlar, bir takım mâdenleri, kaynakları, faideleri içermektedir,
bunlar yer sahasını süslemekte ve güçlendirmektedirler, (ve on'da) o yeryüzünde
(herbir ölçülmüş şeyden bitirdik) yani: Miktarı belli, ihtiyaca, hikmet, ve
menfaata uygun herhangi bir şeyi meydana getirdik, özellikle hububat gibi
ölçülen, hayatın kaynağı bulunan ürünleri ve altun ve gümüş gibi tartılan servet
maddelerini yaratıp dağıttık, bütün bunlar Allah'ın birer kudret alametidir,
birer ilâhî lütuftan ibarettir.
20. Ve hem sizin için ve
hem de rızıklarını verir olmadığınız kimseler için orada geçim vasıtaları
yarattık.
20. (Ve) Ey insanlar!,
(hem sizin için) sizin menfaatleriniz için sizin hayatı devam ettirmeyi
başarabilmeniz için (ve hem rızıklarını verir olmadığınız kimseler için) Birnice
hayat sahipleri için, kısacası aile fertleriniz için, çeşitli kuşlar, hayvanlar
için (orada) o yer yüzünde (yaşama sebeblerini meydana getirdik) sizleri
onlardan yararlandırdık. Diğer bir yoruma göre de: Ey insanlar!. Sizin için
yeryüzünde geçim kaynağı olan şeyleri yarattık ve yine sizin için kendilerini
sizin rızıklandırmadığınız çoluk çocuğunuzu bir çok hizmetçilerinizi, ve size
faideli olan hayvanları meydana getirdik. Artık bunların değerini bilmeli değil
misiniz?. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak'ka hamd ve şükür etmeniz icabetmez mi?.
Velhâsıl: Bütün insanlığı
rızıklandıran ancak Allah Teâlâ'dır. Onun kudret ve iradesi teallük etmedikçe
hayat kaynağı olabilecek hiç bir şey vücude gelemez, hiçbir kimse ne kendisini
ve ne de başkasını rızıklandıramaz. Bütün bu başarı, ancak Cenab-ı Hak'kın
kudretiyle, yardımıyla meydana gelmektedir. Artık bunları düşünüp de o Kerem
sahibi Yaratıcıya o sonsuz kudret ve nimet sahibi olan Yüce Mabud'a şükrederek
kulluk görevimizi yerine getirmeye çalışmalıyız.
"Herki, Hellâkın koyup,
mahlûktan rızkın diler"
"Hayf anın Amentü bili âh
dediği imanına"
21. Ve hiçbir şey yoktur
ki, illâ onun hazineleri bizim katımızdadır. Ve onu indirmeyiz. Ancak belli bir
miktar ile -indiririz.
21. Bu mübarek âyetler,
Allah'ın birliği hakkında çeşitli delileri ve geçim yollarını gösteriyor, bütün
mahlûkatın istif adelerine hizmet eden şeylerin Allah katında takdir edilmiş
olup bir hikmet ve menfaat dairesinde ortaya çıkmış olduklarını bildiriyor ve
insanlığın istifadesi için Cenab-ı Hak'kın ifadeli yağmurları yağdırmakta
olduğunu ve her şeyi yaratıp öldürmenin Allah'ın kudretine ait bulunduğunu ihtar
ediyor. Hikmet ve bilgi sahibi olan Yüce Yaratıcının eski ve yeni bütün
kullarını bilip bilahara onları yeniden hayata kavuşturacağını beyan buyuruyor.
Şöyle ki: Ey insanlar!. Sizin geçiminize ait şeylerden (ve) diğer varlıklardan
(hiç bir şey yoktur ki, illâ onun hazineleri bîzim katımızdadır) yani: Ben Yüce
Yaratıcı bütün bunları ve bunların kat kat benzerlerini icada kadirim. Hiç böyle
bir şey yoktur ki, onu icada ve dilediğim kimselere ulaştırmaya gücüm yetmesin.
İnandık Allah'ın kudreti, hepsine fazlasıyla kâfidir. Bu hazinelerden maksat,
Cenab-ı Hakkın her mümkün olan şeye kadir olduğunu beyan için bir misâl teşkil
etmektir. Evet.. Öyle şeyler Allah'ın kureti ile bol bol varlık alanına
çıkmaktadır. Bu hâl ise o Kerem sahibi Yaratıcının kudretine, lütfuna açık bir
delildir. (Ve onu) o eşyadan herhangi birini (indirmeyiz) icat etmeyiz ve halka
ulaştırmayız (ancak belli bir miktar ile indiririz) yani: Onu hikmet ve menfaat
gereğine göre varlık alanına getirir, halka kavuştururuz. Binaenaleyh Hak
Tealâ'nın her şeyde bir gizli hikmeti vardır. Bir muhitte bazen bolluk, bazen da
kıtlık vücude getirir, bir kulunu zengin, diğer bir kulunu da fakir eder. Bütün
bu gibi muhtelif şekilde tecelli eden kaderler, birer hikmete, birer faydaya
dayanmaktadır ve bu gibi hallerin bir kısmı da insanların iradî kazançlarıyla
alâkadardır. Artık bizim vazifemiz, Allah'ın takdirine razı olmak, her husustaki
ilâhî hikmeti tasdik etmek kendimize yönelen vazifeleri yerine getirmeye
çalışmaktır.
22. Ve rüzgârları da
aşılayıcılar olarak gönderdik, sonra gökten su indirdik de onunla su
ihtiyacınızı giderdik ve siz onu (yeterli) suyu depolayamazdınız.
22. (Ve) Cenab'ı Hak diğer
bir büyük nimetini de bize hatırlatmak için buyuruyor ki: (Rüzgârları da
aşılayıcılar olarak gönderdik) yani: Rüzgârlar vasıtasiyle yağmur sularını
bulutlara yükledik, onları o sular ile ağaçları, bitkileri aşılayıcı bir halde
insanlık muhitine yönelttik. (Sonra gökten su indirdik) yani: İlâhî kudretimle
hakikaten gökten veya gök tarafından veya bulutlardan yağmur sularını yer yüzüne
vakit vakit neşretmekteyim. (Onunla) o indirilen sular ile (sizleri suvardık) o
sayede hararetinizi gideriyor ve hayatınızı temin etmekte bulunuyorsunuz. Evet..
Su denilen hoş cisim, sıvı, akıcı ve her yiyip içen hayat sahibi mahlûk için bir
kurtuluş kaynağı olan bir büyük nimettir, (ve) Ey insanlar!. (Siz onun
için) o sulara mahsus (hazinedar değilsiniz) yani: Siz o suları iada, indirmeye
kadir bulunmuyorsunuz o suları birer hazine mesabesinde olan bulutlarda
saklayan, onları vakit vakit sizin üzerinize dağıtan ancak Yüce Yaratıcıdır.
Eğer o suları kesecek olsa insanlar yeryüzünde nasıl su bularak yaşayabilirler?
Artık insanlar, kendi acizliklerini bilmelidirler. Kerem sahibi Yaratıcımızın da
kudretini, azametini, lütfunu bilip takdir eylemelidirler, maddî ve manevî bir
hayata kavuşma nimetine nail olan insanlar, daima o Kerem sahibi Yaratıcıya
şükürde bulunmalıdırlar.
§ Riyh = Rüzgâr; Lâtif bir
cisimdir, hava boşluğunda meydana gelir, sür'atle eser gider, yağmurları taşır.
Çoğulu, riyahtır. Levakıh da lâkihin çoğuludur ki: Aşılayan, yağmur yağdıran,
ağaçlara su yürüten mânasındadır.
23. Ve muhakkak ki, biz,
evet biz elbette diriltir ve öldürürüz, varisler olanlar da bizleriz.
23. (Ve) Ey insanlar!,
(muhakkak ki, biz evet bîz) yani: Bütün kâinatın sahibi, hâkimi olan ben Yüce
Yaratıcı (elbette diriltir) dilediğimiz mahlükatı hayata kavuşturur, onlara ruh
ihsan eyleriz (ve) dilediğimiz mahlükatı da (öldürürüz) hayattan mahrum
bırakırız. Bu kudret ancak Yüce Zatıma mahsustur. Bu hayat maddî olduğu gibi
manevî de olur. Evet.. Cenab-ı Hak, müstait gördüğü kullarını dinî terbiye ile,
güzel ahlâk ile, ruhî olgunluk ile manevî bir hayata kavuşturur, iradesini
kötüye kullanan kullarını da manevî hayattan, ruh faziletinden, inanç
güzelliğinden mahrum bırakır, manevî bir ölüme uğratmış olur. (Ve) Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: (varisler olanlar da bizleriz.) yani: Bütün mahlûkat bu dünyada
geçici olarak yaşamaktadırlar, hepsinin de varlığı sahip oldukları şeyler
ellerinden çıkacaktır. Bütün bunlara asıl sahip olan Allah Teâlâ'dır, hepsi de
onun mülkü ve tasarrufu altında bulunacaktır.
24. Andolsun ki, biz
elbette sizden önce geçenleri de, geri kalanları da biliriz.
24. Evet.. Cenab-ı
Hak'kın kudreti, ilmi hâkimiyeti sonsuzdur, İşte buna işaret için de buyuruyor
ki: (andolsun ki) yani: Muhakkaktır ki, (biz) Ben Yüce Yaratıcı (elbette) Ey
insanlar!, (sizden önce geçenleri de) sizden (geri kalanları da biliriz) bizim
ezelî, ebedî ilmimiz hepsini de içine alır. Evet.. Allah Teâlâ Hazretleri
vaktiyle ölmüş olanları da bilir, hâlâ hayatta olanları da, dünyaya gelecekleri
de bilir. Evet.. Geçmiş asırlardaki insanları da bilir. Asr-ı saadetteki
insanları da bilir. Evet.. İbadet ve taatte, hak için cihatda pek ileri bulunmuş
olan kullarını da bilir, bu hususta geri kalan kullarını da bilir. O Yüce
Yaratıcının mükemmel ilmi bütün bunları kuşatmaktadır. Artık biz insanlar için
lâzımdır ki, hareketlerimizi tanzim edelim, bütün hallerimizi ve işlerimizi
bilen o mukaddes mabudumuza sığınarak uyanık bir şekilde kulluk vazifemizi
yerine getirmeye çalışalım.
25. Ve şüphe yok, senin
Rabbindir ki, o onları toplayacaktır. Muhakkak ki, o hâkimdir, âlimdir.
25. (Ve) o Kerem
sahibi Mabud, yüce Rasül'e emrederek buyuruyor ki: (Şüphe yok senin Rabbindir
ki) evet, (o) Yüce Yaratıcıdır ki, (onları haşredecektir.) ve o önce ve sonra
yaşamış olan bütün hayat sahiplerini öldürdükten sonra tekrar diriltecektir,
onları mükâfata ve cezaya erdirmek için mahşer yerine sevk eyleyecektir. Onun
Yüce kudreti bunlara fazlasiyle kâfidir. Evet.. (Muhakkak ki, o) Yüce Yaratıcı
(hâkimdir) hikmeti açıktır, her fiili bir hikmet ve menfaata dayalıdır ve o Yüce
Mabud (âlimdir) onun ilmi sonsuzdur, bütün eşyanın hakikatlarını içine
almaktadır. Evet.. Şüphe yok ki: O büyük Yaratıcımızın varlığına. Yaratıcılığına
İlim ve hikmetine, her şeye kadir olduğuna bütün yarattığı şeyler birer parlak
delildir, birer mükemmel şahittir. Şüphesiz buna inanıyoruz.
26. Muhakkak ki, biz
insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.
26. Bu mübarek
âyetler de Allah'ın birliği hakkında başka bir nevi delil teşkil etmektedir.
Cenab-ı Hak'kın Hz. Adem ile cinleri ne gibi birer mahiyette yaratmış olduğunu
bildiriyor. Hz. Adem'e secde ile mükellef olan meleklerin hemen secdeye kapanmış
olduklarını, onların arasında bulunan şeytanın ise kendi mahiyetine fazla bir
kıymet vererek bu secdeden kaçınmış bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ey insanlık topluluğu!. (Muhakkak ki, bîz) yani: Kâinatın Yaratıcısı olan kutsal
varlığım (insanı) bu seçkin nev'i bunların ilk ferdi ve pederî olan Hz. Adem'i
pek (kuru) ve dokundukça ses veren (bir çamurdan) su ile topraktan meydana
gelmiş bir aslî kaynaktan, öyle (değişmiş) siyahlaşmış, veya şekillenmiş (bir
balçıktan) yapışkan bir çamur parçasından (yarattık) varlık alanına getirdik.
İşte ilâhî kudret ile insan gibi seçkin bir yaratık vücude gelmiş oldu.
27. Cin taifesini de
evvelce bir dumansız ateşten yaratmıştık.
27. (Cin taifesini de) veya
cinlerin ilk babasını da (evvelce) insanları yaratmadan önce (bir dumansız
ateşten yaratmıştık) veya sıcak bir rüzgârdan ki, burnuna gireceği insanı
öldürecek derecede kuvvetli bir hararete sahip bulunur. İşte cinler, böyle garip
bir mahiyette oldukları halde hayata kavuşmuşlardır. Bu da Cenab-ı Hak'kın
kudretinin mükemmelliğine bir şahitdir. Evet o Yüce Yaratıcı, böyle ateşe de
havaya da, basit cisimlere de, mücerred cevhere de hayat verebilir.
Mikroplardaki hayat da bu cümledendir.
§ Cânn; cin
taifseinin ilk babasıdır. Bununla cin taifesi de kasdedilmiş olur "iblis" de
şeytanların ilk babasıdır. Bunlar insanlara görünmedikleri için "cin" namını
almışlardır. Çünkü, cin lügatte gizlenmek saklı olmak manasınadır.
§ Cinler, insanlar gibi
yerler içerler, yaşar ve ölürler, bir kısmı müslümandır, bir kısmı da kâfirdir.
Şeytanlar ise tamamen kâfirlerdir, onların içinde müslüman olanları yoktur,
onlar iblisin öleceği güne kadar yaşarlar. Doğru kabul edilen bir görüşe göre
şeytanlar da cinler gibi göz ile görülemedikleri için cinlerden bir nevi
sayılmaktadırlar.
§ Semüm; dumanı olmayan
ateş demektir. "Saika" denilen ateş parçası bu kabildendir. Veya sıcak bir
rüzgâr demektir ki, dokunduğu insanı hararetiyle öldürür.
28. Ve hatırla o zamanı ki,
Rab'bin meleklere demişti ki: Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan
bir insan yaratıcıyım.
28. (Ve) Ey Yüce
Peygamber! (hatırla o zamanı ki) Hz. Adem'in şerefini yüceltmek meleklerin ilâhî
emre uyduklarını göstermek için (Rab'bin meleklere demişti ki) onlara rabbani
emri gelmişti ki, ey melekler!. (Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş
balçıktan) öyle sizin gibi güzel bir mahiyette olmayan bilakis görülen kendisine
dokunulan ve bir cisme sahip (bir insan) beşer denilen bir çeşit mahlûk
gelecekte (yaratıcıyım) o, mahlûklarımın seçkin bir kısmını temsil
edecektir.
§ Salsâl; Kuru balçıktır
ki, kumla karışmış, kurumuş bulunur, el dokundurulunca demir gibi ses verir.
§ Hâme: Kara balçık,
yapışkan çamur demektir.
§ Mesnûn: Başkalaşmış,
kokusu değişmiş, kuruyup kalmış şey demektir. Şekillenmiş manâsında da
kullanılmaktadır. Maamafih âdet haline gelmiş, sünnet gereklerinden olmuş şeye
de "mesnûn" denilmektedir.
29. Artık ben ona şekil
verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler
olarak yere kapanın.
29. Ve Cenab-ı Hak,
meleklere şöyle emretmişti ki: (Artık) ey meleklerim!, (ben) Yüce Yaratıcı (ona)
o insana (şekil verdiğim) onu hayata kavuşturmak için tamam bir şekle
kavuşturduğum vakit (ona) o insana (ruhumdan üflediğim zaman) yani: Ona ilâhî
kudretimle hayat verdiğim an (siz) ey meleklerim!, (hemen onun için) o eşsiz bir
şekilde yarattığım insana tazim ve ilâhî emrime uymak için (secde ediciler
olarak yere kapanın) bu secde, haddizatında Cenab-ı Hak içindir, Hz. Adem ise
bir kıble durumunda bulunmuştur. Hz. Adem'in yaratılışındaki hikmetten ve ilâhî
kudretin tecellisinden dolayı melekler böyle bir secde ile emrolunmuşlardır.
30. Bunun üzerine bütün
melekler hep birden secde ettiler.
30. (Bunun üzerine)
bu ilâhî emirden dolayı hemen (bütün melekler hep birden) yani: Bir zamanda
toplu bir halde olarak (secde ettiler) Cenab'ı Hak'kın emrine itaat etmek onun
seçkin bir kuluna saygı göstermek için böyle bir hürmet secdesine kapandılar.
İlâhî emre uyma faziletini bu suretle de elde etmiş ve göstermiş bulundular.
§ Hz. Adem'e karşı yapılan
bu secde mes'elesi için Bakara Sûresinin (34, 35) inci âyetlerinin izahına da
bakınız!
31. Şeytan müstesna, o
secde edenler ile beraber bulunmaktan kaçındı.
31. Evet.. Bütün melekler,
secdeye kapandılar, onların arasında bulunup bu secde ile emrolunan (şeytan) ise
(müstesna) o, bu secde emrine muhalefet etti, bu şereften mahrum kaldı, Allah'ın
emrindeki takdir hikmetine kibir ve gururu engel oldu. Artık o lânetli (secde
edenler ile beraber bulunmaktan) o melekler ile beraber secde etmekten (kaçındı)
kendisindeki alçaklığın büyüklüğünü göstermiş oldu, kendisini lanete, ebedî
hüsrana hedef kılmış bulundu, İşte ilâhî emre muhalif etin müthiş cezası!.
32. -Cenab'ı Hak- buyurdu
ki: Ey Şeytan!. Senin için ne var ki, secde edenler ile beraber olmayasın?.
32. Bu mübarek
âyetler ne gibi bir gumûm tesiri ile şeytanın Hz. Adem'e secdeden kaçınmış
olduğunu ve bu yüzden lanete hedef olup kovulduğunu bildiriyor ve kendisine
kıyamet gününe kadar yaşamaya müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Cenab'ı Hak, Hz. Adem'e secdeden kaçınan iblise bir ihanet için ilâhî
şanına lâyık bir şekilde hitâbederek (buyurdu ki: Ey Şeytan!.) ne için ilâhî
emrime uymadın (senin için ne var ki) ne gibi bir engelden dolayıdır ki, Hz.
Adem'e karşı (secde edenler ile beraber olmayasın?.) melekler gibi şerefli
mahlûkat o secdeye kapandıkları halde sen ne için bundan kaçınıyorsun?
33. -Şeytan- Dedi ki: Kuru
bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yaratmış olduğun bir insana ben secde
edecek değilim.
33. Bu ilâhî hitaba
cevaben şeytan da (dedi ki:) Yarabbü. Kendisini (kuru bir çamurdan) öyle âdi
(şekillenmiş bir balçıktan yaratmış olduğun bir insana) öyle yoğun unsarlardan
yaratılan, maddî bir yoğunluğa sahip bir kimseye (ben secde edecek değilim) sen
beni unsurların şereflisi olan ateşten yarattın, artık benim gibi en şerefli
unsurlardan yaratılmış bir mahlukun Adem gibi âdi unsurlardan yaratılmış bir
kimseye secde etmesi uygun olamaz. Melun iblis, varlık şerefinin öyle yanlızca
aslî bir unsur ile devam edemeyeceğini anlamaktan mahrum bulunuyordu.
34. Hak Tealâ da -buyurdu
ki: Artık çık oradan,- muhakkak ki, sen koyulmuşundur.
34. Hak Teâlâ da iblisin
o cahilce iddiasına cevaben (Buyurdu ki:) Ey İblis!. (Artık çık oradan) o
cennetten veya gökten veya o meleklerin arasından ayni, sen öyle emre uyan
seçkin bir topluluk arasında bulunmak özelliğine sahip değilsin. (Muhakkak ki)
Ey iblis!, (sen kovulmuşsundur.) her türlü hayırdan, üstünlükten kovulmuş
bulunmaktasın.
35. Ve şüphe yok ki,
kıyamet gününe kadar lanet, senin üzerinedir.
35. (Ve) Ey iblis
(şüphe yok ki, kıyamet gününe kadar lanet, senin üzerinedir) senin hakkında
meleklerin ve diğer müminlerin lanet okumaları ceza gününe kadar devam
edecektir. O günde ise artık lâyık olduğun ebedî azaba kavuşmuş olacaksın.
36. -Şeytan da- dediler
ki: Ey Rabbim!. Öyle ise kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar bana mühlet
ver.
36. Cenab-ı Hak'kın
tehdid etmesi ve haddini bildirmesi üzerine şeytan da (dedi ki: Yarabbü, öyle
ise) madem ki, öyle lanete hedef olacağım, artık insanların, âdem ile
zürriyetinin (kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar) öyle uzun bir müddet
(bana mühlet ver) benim ömrümü uzat, beni o müddetten evvel öldürme. Mel'ün
iblis, Ademoğullarını sürekli azdırmak, onlardan intikam almak maksadıyla böyle
bir temennide bulunmuştur.
37. Allah Teâlâ da -buyurdu
ki: Artık şüphe yok, sen mühlet verilmişlerdensin.
37. Allah Teâlâ da şeytanın
o temennisine cevaben (buyurdu ki: Artık şüphe yok ki) Ey iblis (sen)
kendilerine bu (mühlet verilmişlerdensin) yani: Sen zaten ecellerinin
geciktirilmesi birer hikmetten dolayı ezelde takdir edilen kimse-lerdensin.
38. Bilinen bir vakte
kadar.
38. Ey iblis!. Zaten
sana mühlet verilmiştir. (Bilinen bir vakte kadar) yani: Sen ilk sura üflemeye
kadar yaşayacaksındır, bütün göklerdeki, yerdeki hayat sahiplerinin ölecekleri
güne kadar sana mühlet verilmiştir, o zaman sen de öleceksin ve bilâhare tekrar
hayat sahasına getirilerek sonsuz şekilde azap görmek için cehenneme
sevkedileceksindir.
§ İblis'e bu kadar bir
mühlet verilmesi, bir hikmet gereğidir, bu imtihan âleminin bir (eşit
gereklerindendir. Onun böyle uzun bir müddet yaşaması, onun daha ziyade belâya,
bahtsızlığa, alçaklığa uğratılmasına bir sebebtir. Onun ayartmalarına,
vesveselerine kapılmayanlar da bu vesile ile daha ziyade sevaba, mükâfata
kavuşacaklardır.
"Her işde hikmeti vardır,
abes fiil işlemez Allah"
39. -Şeytan- dedi ki:
Yarabbü. Beni azdırdığından dolayı ben de her halde onlar için yeryüzünde
süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.
39. Bu mübarek
âyetler de lanete uğramış olan şeytanın insanlık hakkında ne gibi melunca
hareketlerde bulunacağını bildiriyor. Ve şeytana samimi müminlerin tâbi
olmayacaklarını ve öyle halk üzerinde bir kudret ve hâkimiyeti olmayan şeytana
uyanların ise cehenneme sevkedileceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı
Hak hikmet gereği şeytana öyle bir mühlet verince şeytan (dedi ki: Yarabbü.)
andolsun ki sen (beni azdırdığından) rahmetinden uzaklaştırıp mahrum
bıraktığından (dolayı ben de herhalde onlar için) o insanlara karşı (yeryüzünde)
bir takım isyanları, dünyanın fanî varlıklarını (süsleyeceğim) onlara bir takım
kötü şeyleri güzel göstererek kendilerini onlar ile meşgul kılacağım. (Ve
onların hepsini), de (azdıracağım) onları vesveselerimle saptırarak doğru
yoldan, hidayet caddesinden mahrum bırakmaya çalışacağım.
40. Onlardan Milaslı olan
kulların müstesna.
40. Ancak (onlardan) o
insanlardan (Milaslı olan kulların müstesna) onları saptıramayacağım. Öyle
cehalet şüphelerinden uzak, samimi olarak ibadet ve itaate devam eden seçkin
insanlara şeytanî vesveselerin tesiri olamaz. Cenab-ı Hak, sırf ilâhî rızası
için dinî vazifelerini yapmaya çalışan kullarını, ilâhî yardımıyla günah
işlemekten korur. Onları şeytan, hidayet yolundan ayıramaz.
41. -Cenab-ı Hak- buyurdu
ki: Bu bana ait dosdoğru bir yoldur.
41. Evet.. Hak Teâlâ
Hazretleri de (buyurdu ki: bu) öyle bazı kulların saptırılması, bazılarının da
bundan korunmuş olması (bana ait dosdoğru bir yoldur) bütün bunlar, benim
takdirime, hikmetime dayalıdır. Bu hususta hikmet gereği ne ise o ortaya
çıkacaktır, öyle şeytanî vesveseler bu hususta hakikî manâda tesir edici
değildir.
42. Şüphe yok ki, benim
kullarımın üzerinde senin için bir hakimiyet yoktur, ancak azgınlardan sana
uymuş olanlar müstesna.
42. Ve Cenabı Hak,
şeytanı red için buyurdu ki: Ey melun!. (Şüphe yok ki, benim kullarımın
üzerinde) öyle samimi, düşünen, mümin insanlara karşı (senin için bir saltanat
yoktur) sen onlara musallat olamazsın onların üzerinde vesveselerinle tasarrufta
bulunamazsın, böyle bir güce sahip değilsin (ancak azgınlardan) dinî
vazifelerini terkederek nefislerinin arzularına düşkün bulunmuş ve ey şeytan!.
Bu suretle (sana uymuş olanlar müstesna) sen ancak onları azdırabilir, yanlış
yollara sevkedebilirsin ki, bu da onların kötü iradelerinin bir neticesidir.
43. Ve muhakkak ki, onların
hepsine elbette vaad olunan yer, cehennemdir.
43. (Ve muhakkak ki
onların) o şeytanın ve ona uyup da tövbekar olmaksızın ölüp gidenlerin (hepsine
elbette va'd olunmuş olan yer, cehennemdir) onlar nihayet öyle sonsuz bir az ab
yurduna sevkedileceklerdir. Ne müthiş bir ceza yurdu!.
44. Onlar için yedi kapı
vardır. Herbir kapı için onlardan ayrılmış birer gurup vardır.
44. Bu mübarek âyetler,
cehennemin tabakalama, kısımlarına işaret buyurmaktadır. Takva sahiplerinin
cennetlere, nimetlere kavuşup, saf ve temiz kalplere sahip olacaklarını,
birbirlerine karşı kardeşçe bir vaziyet alarak her türlü üzüntülerden uzak bir
halde ebediyyen cennetlerde kalacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (onun için)
o müthiş azap yurduna mahsus (yedi kapı vardır) yani: O yedi tabakaya,
birbirinden aşağı yedi derekeye = dereceye ayrılmışıtr. (Her kapı için) o
tabakalardan herbirine mahsus (onlardan) o şeytan ile ona tâbi olanlardan
(ayrılmış) olan belli (birer gurup vardır) bir taife mevcuttur. O yedi tabakadan
herbirine bir topluluk şevke d ile çektir.
Tefsirlerde yazıldığı üzere
o azap yurdunun yedi tabakasına = derekesine şu adlar verilmiştir. Cehennem,
Lezza, Hutame, Saîr, Sakar, Cehim, Hâviye bunlardan birinci tabakada günahkâr
olan müminler geçici olarak azap göreceklerdir. İkinci tabaka, Yahudilere,
üçüncü tabaka, Hıristiyanlara, dördüncü tabaka, sabitlere, yani yıldızlara
tapanlara, beşinci tabaka, mecusilere, altıncı tabaka inatçı müşriklere, yedinci
tabaka münafıklara aittir. Bu tabakalardan her biri kendisinden evvelki tabakaya
nisbetle daha fazla bir azap merkezi durumunda bulunmaktadır.
45. Takva sahipleri ise
muhakkak ki, cennetler ve pınarlar içindedirler.
45. (Takva sahipleri
ise) yani dünyada küfür ve şirkten uzak, İmân ile vasıflanmış zatlar ise
(muhakkak ki) yarın ahirette (cennetler) bağlar, bahçeler (ve pınarlar)
çeşmeler, nehirler (içindedirler) yani öyle güzel, hayat veren nimetlere sürekli
olarak kavuşmuş ve dalmış olacaklardır.
46. Oraya emniyetle ve
selametle giriveriniz.
46. Ve öyle cennetlere
nail olacak olan muttaki zatlara Allah tarafından pek büyük bir iltifat olarak
denilecektir ki: Ey Mutlu zatlar!. (Oraya) o cennetlere (emniyetle) yok
olmaktan, âfetlerden sürekli korunmuş bir halde (selâm ile) yani selâmetle, veya
Allah'ın selâmına kavuşmuş olarak (giriveriniz) öyle muazzam, ilâhî nimetlere,
ziyafetlere, iltifatlara ulaşmış olunuz. Velhâsıl: Ehli cennet, böyle ilâhî
lütuflara ulaşacaklardır, onlar ebedî saadete, tecelli eden nurlara kavuşup
duracaklardır.
47. Ve onların
gönüllerindeki kini söküp attık. Onlar tahtlar üzerinde kardeşler olarak karşı
karşıya bulunacaklardır.
47. Evet.. Cenab-ı
Hak buyuruyor ki: O müminleri öyle muazzam nimetlere kavuşmayı
takdir ve irade buyurduk (ve onların) o cennete kavuşacak zatların
(gönüllerindeki kini) dünyada iken kalplere bulaşmış olan haset, cimrilik,
düşmanlık gibi kötü ve ahlâkî olmayan özellikleri »çıkarıp altık) artık ehli
cennet arasında bu gibi lâyık olmayan şeylerden bir eser bulunmayacaktır,
(onlar) o cennet ahalisi (tahtlar üzerinde) koltuklarda, sandalyalarda, yüksek
mevkilerde, oturacaklar (kardeşler olarak) birbirlerine karşı bir din kardeşliği
ile bağlanmış, bir sevgi ve insaniyetle bağlı bir halde (karşı karşıya
bulunacaklardır.) Aralarında böyle karşılıklı artan bir sevgi ortaya çıkacaktır.
İşte ilâhî dine ortak bağlılığın pek yüce neticesi!.
48. Onlara orada bir
yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.
48. (Onlara) o mesut
zatlara (orada) o mutluluk veren cennetlerde (bir yorgunluk dokunmaz) onlar o
cennet âleminde bir kedere, bir meşakkate asla mâruz kalmazlar (onlar) o
cennetlere kavuşacak zatlar (oradan) o cennetlerden (çıkarılacak da değillerdir)
orada ebediyen ikamet ederek sonsuz nimetlere, tecellilere ulaşacaklardır. Bu
kavuşacakları eşsiz, benzersiz lütuflar, mükâfatlar asla yok olmayacaktır. Ne
muazzam bir ilâhî lütuf!.
49. Kullarıma haber ver,
ben, şüphe yok ki ben, bağışlayıcıyım, fazlasıyla esirgeciyim.
49. Bu mübarek âyetler,
Cenab-ı Hak'kın kullarına lütufda bulunmaya da azap etmeye de kadir olduğuna
işaretle insanları uyanmaya davet ediyor. Buna bir misâl olmak üzere de Hz.
İbrahim'e ait bir kıssayı beyan ile insanları, haklarında kurtuluş vesilesi olan
ibadet ve itaat yoluna teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en
faziletlisi olan Hz. Muhammedi. Sen inanan ve takva sahibi olan (kullarıma haber
ver) onlara müjde ver (ben) Yüce Yaratıcı (şüphe yok ki ben) mümin kullarımı
(bağışlayıcıyım) onlardan insanlık hali ortaya çıkan bir kısım kusurları
günahları affedip ve bağışlayacağım ve ben müminleri (ziyadesiyle esirgeciyim)
onların haklarında rahmet ve lütfum ziyadesiyle ortaya çıkacaktır.
Bu ilâhî müjde,
müminler hakkında ne büyük bir şeref ve saadeti içeriyor. Çünkü Cenab'ı Hak,
onları kendi yüce zatına izafe edip onlara "kullarım" diyor. Bu, o
m u m ı n l e ı İçin ne
kadar büyük bir iltifattır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında da
(kulunu bir gece götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. (Isra, 17/1)
âyeti kerimesinde, böyle bir iltifatta bulunmuştur. Bir de bu ilâhî va'dini
kuvvetli bir şekilde beyan buyurmuştur. Artık her mümin için lâzımdır ki, Hak
Teâlâ'nın bu mağfiret ve rahmetine karşı şükür vazifesini yerine getirmeye devam
etsin.
50. Muhakkak ki, benim
azabım da o pek acıklı bir azaptır.
50. Yüce Allah, insanlığı
gafletten uyandırmak, inkarcı hareketlerden alıkoymak için de şöyle buyuruyor.
(Muhakkak ki, benim azabım da) kâfirler ve isyana devam edip duranlar hakkında
(o pek acıklı) elem verici, felâket verici (bir azaptır) onun şiddetine tahammül
pek müşküldür. Artık onu da düşünmeli, öyle müthiş bir azabı çekecek olan
inkarcı ve bozguncu hareketlerden kaçınmalıdır. Bu ilâhî uyarı da yine insanlık
hakkında ilâhî bir lütufdur ki, onların uyanmalarına bir vesile teşkil
etmektedir.
51. Onlara İbrahim'in
misafirlerinden de haber ver.
51. (Ve) Ey Resullerin
efendisil, (onlara) o benim kullanma Hz. (İbrahim'in misafirlerinden de haber
ver) onların kıssasını öğrensinler, ondan da bir ibret dersi alsınlar. İbrahim
Aleyhisselâm nasıl bir müjdeye kavuşmuştu, Lût Aleyhisselâm ile ona imân edenler
nasıl bir kurtuluşa ermişlerdi, onu inkâr edenler de nasıl Allah'ın kahrına
uğramışlardı?. Bunlar düşünülmelidir!.
52.0 vakit ki, onun
huzuruna girmişler de selâm vermişlerdi. O da "biz sizden hakikaten korkuyoruz"
demişti.
52. (O vakit ki) o
misafirler (onun) İbrahim Aleyhisselâm'ın (huzuruna girmişlerdi) ona (selâm
vermişlerdi) "Ey Yüce Peygamber! Sen selâmette ol" gibi bir şekilde
hitabetmişlerdi. (O da) Hz. İbrahim de lisânen veya kalben (biz) ben ve yanımda
bulunanlar (sizden hakikaten korkuyoruz, demişti) bir korku belirtisi
göstermişti.
§ Bu misafirler, üç veya on
veya onüç melek idi. Cebrili Emin de bunların arasında bulunmuştu. Fakat bunlar
insan suretinde görünmüş, ansızın Hz. İbrahim'in yanına girmiş, onun teklif
ettiği yiyecekten kaçınmış idiler. Bu cihetle Hz. İbrahim'e bir korku gelmişti.
Fakat bilâhare bunların melekler olduklarını anlayınca o korku kaybolmuştu.
53. -Onlar da- demişlerdi
ki: "korkma, biz muhakkak seni fazlasiyle bilgin bir oğul ile müjdeleriz."
53. Evet. Onlar da, Hz.
İbrahim'in o korkusunu anlayan o misafir melekler de İbrahim Aleyhisselâm'a
teselli vererek (demişlerdi ki:) Ey Yüce Peygamber! (Korkma) bizden korkmana bir
sebep yoktur, bilakis sevin, çünki (biz muhakkak seni ziyada bilgin) mükemmel
bir İlim ve irfanı haiz olacak (bir oğul ile müjdeleriz) o da "Ishak" adındaki
seçkin bir oğuldan ibarettir ki, kendisi de Peygamberlik şerefini taşıyacaktır.
54. Dedi ki: Bana müjde
verir misiniz ki, üzerime ihtiyarlık çökmüştür. Artık beni ne ile
müjdeliyorsunuz?.
54. Bu mübarek âyetler de
Hz. İbrahim ile kendisine müjde veren melekler arasında cereyan etmiş olan
konuşmayı bildiriyor. Ve bu meleklerin Lût kavmi hakkında yapacakları helak
muamelesini ve bu helakten kimlerin müstesna bulunduklarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Hz. İbrahim, meleklerin kendisine verdikleri müj-deden dolayı bir nevi
şaşkınlık göstererek (dedi ki:) Ey muhterem melekler!, (bana) bir oğlum
olacağına dair (müjde verir misiniz ki, üzerime ihtiyarlık çökmüştür) böyle
ihtiyarlık halinde bulunan bir kimsenin evlâdı doğuvermek, tabii kanunlara göre
pek vaki değildir. (Artık) siz (beni ne ile müjdeliyorsunuz?.) bunu bana açıkça
bildiriniz. Yani: Ben böyle bir ihtiyarlık halinde iken mi ikinci oğlum olacak,
yoksa Cenab-ı Hak bana yeniden gençlik mi verip de sonra oğlumu dünyaya
getirecek?
55. Dediler ki: Seni hak
ile müjdeledik, artık sen ümitsizliğe düşmüş olanlardan olma.
55. Melekler de cevaben
(dediler ki:) Ey Allah'ın dostu!. (Senî hak ile müjdeledik) herhalde olacak bir
hâdise ile veya bir hak yol olan Allah'ın emri ile, ilâhî takdir ile
(müjdeledik) bu müjdemiz mutlaka gerçekleşecektir. (Artık sen ümitsizliğe düşmüş
olanlardan olma) sakın ümitsizliğe kapılma, çünki Allah Teâlâ sana oğul vermeğe
kadirdir. Nitekim babasız, anasız olarak da insan yaratmaya o Yüce Yaratıcı
kadirdir. Aslında İbrahim Aleyhisselâm da bunu biliyor ve inanıyordu, onun
suali, ilâhî kudretin tecellisini yüceltmekten ibaret bulunmuştu.
56. Dedi ki:
Sapıtmışlardan başka kim Rab'binin rahmetinden ümidini keser?.
56. İşte Hz. İbrahim, ilâhî
kudret ile böyle bir hadisenin olacağına inandığını göstermek için meleklere
hitaben (dedi ki: Sapıtmışlardan) doğru bir itikat yolunu kaybetmiş
bulunanlardan (başka kim Rabbi'nin rahmetinden ümidini keser.) yoksa Cenab-ı
Hak'kın kudretini, ilminin mükemmelliğini ve hikmetini bilen bir kimse onun pek
geni; rahmetinden, lütuf ve ihsanından ümit kesebilir mi?. Binaenaleyh o kerem
sahibi Yaratıcı bana da bu ihtiyarlığım çağında bir seçkin oğul verebilir. Buna
inanıyoruz!.
57. Ve dedi ki: Ey
elçiler!. Artık işiniz nedir?.
57. Bununla beraber
Hz. İbrahim, meleklerin ne gibi büyük bir i; ile vazifeli olduklarını anlamak
için de onlara (dedi ki: Ey elçiler!.) Ey Cenab-ı Hak tarafından gönderilmiş
seçkin zatlar!, (artık işiniz nedir?.) ne gibi bir sebepten dolayı böyle bir
cemaat halinde yeryüzüne inmiş bulunuyorsunuz?. Bana olan bu müjdenizden başka
herhalde bir mühim vazifeniz de olmalıdır?.
58. Dediler ki: Muhakkak
biz, suçlu olan bir kavime gönderilmişizdir.
58. Melekler de cevaben:
(dediler ki: Muhakkak biz) dinsizliklerinin cezasını sermek, kendilerini helak
etmek için (suçlu olan bir kavme) aziz ve hakim olan Yüce Yaratıcı tarafından
(gönderilmişizdir) onlar ise Lüt Aleyhisselâm'ın kavminden ibaret idi. Fakat
onların aralarında müstesna olanlar da vardır.
59. Lüt'un aile fertleri
müstesna. Şüphesiz ki, biz onların hepsini kurtaracağız.
59. Evet.. Hz. (Lüt'un
aile fertleri müstesna) ona tâbi olan, onun dini ve Tülliyeti üzere bulunan
zatlar, helake uğramayacaklardır. (Şüphesiz ki, biz onları) Hz. Lüt ile onun
mümin olan ailesinin (hepsini) de, kavmine isabet edecek olan felâketten
(kurtaracağız) onların imanları, haklarında kurtuluş vesilesi olacaktır.
60. Karısı müstesna,
takdir ettik ki, muhakkak o, elbette -azapta-kalacaklardandır.
60. Lüt
Aleyhisselâm'ın (eşi) ise o mübarek zata muhalefet ederek İman şerefinden mahrum
bulunmuş olduğu için o (başka) o kurtarılacak zatlara dahil değildir. (Takdir
ettik ki,) onun hakkındaki ilâhî takdiri bilmekteyiz ki (muhakkak o) kadın
(elbette) azapta sürekli (kalacaklardandır) o da küfründen dolayı Lüt kavmi
arasında helake uğrayıp gidecektir.
61. Vaktaki, gönderilmiş
olanlar, Lüt'un ailesine geldiler.
61. Bu mübarek âyetler
de, Hz. İbrahim'in yanından ayrılan meleklerin Hz. Lüt'un yanına gelip
aralarında cereyan eden konuşmayı bildirmektedir. Lüt Aleyhisselâm ile ona tâbi
olanların alacakları vaziyeti, kavminin de nasıl köklerini kazıyan bir azaba
uğrayacaklarını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Vaktaki) Allah tarafından
(gönderilmiş olanlar) o melekler topluluğu Hz. İbrahim'in yanından ayrılıp (Lüt'un
ailesine geldiler) Hz. Lüt'un inkarcı olan kavmini helak etmek, ona tâbi
olanları da selâmete ulaştırmak için gelip Lüt Aleyhisselâm ile görüştüler.
62. -Lüt Aleyhisselâm-
dedi ki: Muhakkak siz, tanınmayan bir topluluksunuz.
62. Hz. Lüt, o gelen gurubu
genç, güzel yüzlü, kendince tanınmayan insanlar şeklinde görünce korktu, onlara
hitaben (dedi ki: Muhakkak siz) bence (tanınmayan bir gurupsunuz) ben sizi
tanımıyorum, ne gibi bir maksatla gelmiş bulunuyorsunuz?. Lüt Aleyhisselâm,
ahlâksız kavminin bu genç topluluğa musallat olabilecekleri endişesiyle de böyle
bir beyanda bulunmuştu.
63. -Onlar da- dediler ki:
Hayır, biz sana onların kendisinde şüphe etmekte oldukları şev Ne geldik.
63. Onlar da, o melekler
de kendi vazifelerini anlatarak (dediler ki: Hayır) biz sence tanınmaz kalacak
değiliz. Biz Allah tarafından gönderilmiş kimseleriz (biz sana) yardım için
geldik (onların) o kavminin inkâr ettikleri ve (kendisinde şüphe etmekte
oldukları şey ile geldik) yani: O kavmin seni yalanladıkları azap ile gelerek
onları köklerinden koparıp atacak bir helake uğratacağızdır.
64. Ve sana hak ile geldik
ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyenleriz.
64. (Ve) o melekler de
dediler ki: Ey Lüt Aleyhisselâm!. Biz (sana hak ile geldik) kendisinde şüphe
edilemiyecek bir hakikatta geldik, kesinlikle sabit, şüpheye mahal olmayan bir
haber ile geldik ki, o da o kavmin katiyyen azaba uğrayacağını haber vermekten
ibarettir, (ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyenlerdeniz) bu sana haber
verdiğimiz şey, dosdoğru olarak meydana çıkacaktır.
65. Artık aile
fertlerini gecenin bir kısmında yürüt -yola çıkar-sen de arkalarını takibet ve
sizden hiç biri ardına dönüp bakmasın ve emir olunduğunuz tarafa geçip gidiniz.
65. (Artık) Ey Hz.
Lüt!. Bu yurtta durma (aile fertlerini) sana tâbi olanları (gecenin bir kısmında
yürüt) yola çıkar (sen de arkalarını takibet) onların arkalarından yürüyerek
onların durumlarını öğren, onları sür'atle yola şevket. (Ve sizden hiç biri
ardına dönüp bakmasın) yürümesine devam etsin. Tâki, geride kalan kavmin
başlarına gelecek müthiş felâketi görüp büyük bir korkuya bir kalbî heyecana
kapılmasın ve o kavim ile bir bağı kalmasın (ve) Ey Lüt Aleyhisselâm! Allah
tarafından Cibril'i Emin vasıtasiyle (emr olunduğunuz tarafa geçip gidiniz) ki,
o da İbni Abbas Hazretlerinin beyanına göre Şamî şeriftir. O tarafın Ürdün veya
Mısır olduğu da rivayet edilmektedir.
66. Ve ona -Hz. Lüt'a- şu
emri katiyyen vahyettik ki, onların ardı sabaha çıkacakları vakit elbette
kesilmiş olacaktır.
66. (Ve ona) Hz. Lüt'a
(şu emri katiyyen vahyettik ki) ona bildirmiş olduk ki, (onların) o inkarcı olan
kavmin (arkaları sabaha çıkacakları vakit) sabah vaktinin hemen ortaya çıkması
anında (elbette kesilmiş olacaktır.) Onlar "İsti'sâl" yoluyla yani: Kökünden
koparılmış geriye hiçbir ferdi bırakılmamış bir şekilde helak olup gideçeHlerdir.
Bütün bunlar küfrün birer müthiş cezası!.
67. Ve şehir ahalisi
birbirini müjdeliyerek geldiler.
67. Bu mübarek âyetler
de Hz. Lût'un misafirlerine karşı yanına giden kavminin çirkince bir eğilimde
bulunmuş olduklarını bildiriyor. Ve Lüt Aleyhisselâm'ın talep ve tavsiyelerine
rağmen kavminin o zatı kendi işlerine müdahaleden menetmeye cür'et göstermiş
bulunduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hazret-i İbrahim'in yanından ayrılmış
olan ve insan şeklinde görünen melekler, Lüt Aleyhisselâm'ın ikametgâhına, yani:
kavminin beldelerinden olan "Şezum" şehrine gelince bundan o şehir ahalisi
haberdar oldular. (Ve) o (şehir ahalisi birbirini müjdeliyerek) Hz. Lût'un
yanına (geldiler) öyle güzel genç zatlara musallat olak hayaliyle sevinçlerini
açığa vurdular.
68. -Hazret-i Lüt- dedi
ki: Şüphe yok, onlar benim misafirlerimdir. Artık beni rezil etmeyin.
68. Hz. Lüt, o kötü
ruhlu şahısların böyle koşup geldiklerini görünce (dedi ki: Şüphe yok, onlar
benim misafirlerimdir.) Misafirleri korumak, onlara ikram etmek. onların
haklarında saygıya aykırı hareketlerden kaçınma!; bir mühim vazifedir, (artık) o
misafirlerime karşı bir ihanette, bir kötü muamelede bulunmak cür'etini
göstererek (beni rezil etmeyin) benim için utanmayı, mahcup olmayı gerektirecek
bir harekette bulunmayın, böyle bir hareket, insanlığın karakterine tamamen
aykırıdır.
|