|
14-IBRAHIM
SURESİ
İbrahim Sûresi Mekke'i
Mükerremede nazil olmuştur. Elli iki âyet-i celileyi içermektedir. İbrahim
Aleyhisselâm'ın dualarına, yakarışlarına Allah'ın zatını yüceltmeye ve kutsamaya
ait âyetleri kapsadığı için kendisine böyle "İbrahim Süresi" denilmiştir. Bu
mübarek süre, Ra'd Süresindeki yüce beyanların devamından ibarettir. Ra'd
Süresinde kısa ve öz olarak açıklananları beyan etmekte, ayrıntılı olarak beyan
edilmiş olanları özetlemektedir. Kısacası Kur'an'ı Kerim'e, Allah'ın varlığına
şahitlik eden ve ilâhî kudretin yüceliğini gösteren kâinatın durumlarına
Allah'ın nimetlerinin bolluğuna, hak ile bâtıla dair misallerin zikrine ve
hilekâr dinsizlerin Allah'ın kahrına uğrayacaklarına ve kıyamet hayatına ait
yüce âyetleri içine almaktadır.
1. Elif, Lâm, Ra. Bir
kitaptır ki, bunu sana indirdik, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan
aydınlığa, o herşeye galip övgüye lâyık olanın yoluna çıkarasın.
1. Bu mübarek
âyetler, Kur'an'ı Kerim'in nasıl yüce ve ne gibi hikmetlere dayanan ilâhî bir
kitab olduğunu bildiriyor. Bütün kâinatın Allah'ın mülkü olduğunu, bu hakikati
inkâr edenlerin ise pek büyük felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor. Öyle
dünyaya bağlanarak ahireti ihmâl edenlerin ve insanları doğru yoldan çıkarmağa
çalışanların da ne kadar büyük bir sapıklığa düşmüş olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, lâm. Ra) bunların izahı için Yûnus ve Hûd
Sürelerinin baş tarafına bakınız! Bu apaçık Kur'an (bir kitaptır ki) semavî
kitaplar arasında en büyük ve seçkin bir ilâhî kitaptır ki (bunu) bu muazzam
kitabı Ey Yüce Peygamber! (sana indirdik) sana vahyettik, Cibril'i Emin
vasıtasiyle tebliğ eyledik, ta ki, (insanları Rablerinin izniyle) yardımiyle,
kolaylık vermesiyle (karanlıklardan) küfürden, çeşit çeşit sapıklıklardan
cehaletten kurtarıp (nura) İmana, hidayete (o aziz) her şeye galip, kadir ve (hamid)
bütün övgülere, senalara lâyık olan Cenab-ı Hak (in yoluna) Islâmiyetin yoluna,
selamet alanına (çıkarasın) işte Kur'an-ı Kerim'in inişi, böyle yüce toplum için
kurtuluş bahşetme amacına yöneliktir. Ne mutlu bundan istifade edenlere. "Küfür,
bid'at ve cehalet yolları, sebebleri çokçadır. Bu sebeple bunlara çoğul
sigasıyla "zulumât" denilmiştir, İmân, İlim, bilgi yolu ise birdir, başka başka,
birbirine muhalif bir halde değildir. Bu sebeple de bunlara tekil sıgasiyle
"nûr" denilmiştir.
2. Allah'ın -yoluna- ki,
göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep onundur. Ve şiddetli bir azaptan dolayı
vay kâfirlere!.
2. Kur'an'ı Kerim'in
inişi, insanları (Allah'ın) o kâinatın yaratıcısının yoluna, din yoluna çıkarmak
içindir (ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) bütün semalarda ve yer yüzünde
ve bunlarda bulunan çeşitli mahlûklarda (hep onundur) hepsi de o Yüce
Yaratıcınındır. Onun birer yaratılış eseridir. Onun hâkimiyeti, tasarrufu
altında bulunmaktadır. Artık bu hakikati bilmemek, o ezelî Yaratıcının
varlığını, birliğini, yaratıcılığını, mabutluğunu bilip tasdik etmemek ne büyük
bir cinayettir. Artık bunun neticesi ne kadar korkunçtur. (Ve şiddetli bir
azaptan dolayı vay) kurtuluştan mahrumiyet, o gibi inkarcı, hakikati görüp
itiraf etmekten kaçınan, Kur'ân'dan istifade etmek istemeyen, karanlıkları
aydınlığa tercih eyliyen (kâfirlere) Artık onlar lâyık oldukları korkunç
âkibetlerini düşünsünler!..
3. Onlar ki, dünya
hayatını ahiret üzerine seve seve tercih ederler ve Allah'ın yolundan alı
koyarlar ve onun için iğrilik isterler, işte onlar pek uzak bir
sapıklıktadırlar..
3. (Onlar ki) o kâfirler ki
(dünya hayatını ahiret) hayatı (üzerine seve seve) kalben istiyerek, arzuda
bulunarak (tercih ederler) dünyaya sarılarak onun karşılığında ahiretteki ebedî
hayatlarını, saadetlerini feda etmiş bulunurlar ve onlar ki, insanları (Allah'ın
yolundan çevirirler) insanların ilâhî dini kabul, etmelerine engel olmak
isterler (ve onun için) o Allah yolu için, İslâm dini için (eğrilik isterler)
onu insanların gözlerinden düşürmeğe çalışırlar, onun ne kadar doğru, hidayete
kavuşturucu bir yol olduğunu görmezler de insanları sapıtmaya çalışırlar,
onun doğru bir yol olmadığını iddiaya kalkışırlar. Meselâ: Islâmiyetin
yükselmeye engel, hükümlerine uymanın lâzım olmadığını iddiaya cür'et
gösterirler, herkesi de kendileri gibi hidayet caddesinden çıkmış bir halde
bulundurmak isterler (işte onlar) öyle dünyaya tapan inkarcı, aldatıcı şahıslar
(pek uzak) hak ve hakikattan pek ziyade ayrılmış (bir sapıklıktadırlar) pek
büyük bir delâlet içinde yaşamaktadırlar, ne yazık ki, bunun farkında
değildirler. Ne büyük bir cehalet ve felâket!.
4. Ve biz her Peygamberi
ancak kendi kavminin lisaniyle gönderdik ki, onlara açıklasın. Artık Allah T e
âlâ dilediğini sapıtır ve dilediğini doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet
sahibidir.
4. Bu mübarek âyetler, her
Peygamberin kendi kavminin lisaniyle ümmetlerine dinî hükümleri tebliğ etmekle
emrolunduklarını bildiriyor. Hz. Musa'nın da kavmini
karanlıklardan aydınlığa
çıkarmakla, onlara ahiret hayatını hatırlatmakla emrolunmuş bulunduğunu ve
Peygamberlere ait olayların, kabiliyetli kimseler için büyük
ibretleri içerdiğini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem sahibi yaratıcı insanlara nice nimetler ihsan
buyurmuştur. (Ve) O Yüce Mabud buyuruyor ki (biz her
Peygamberi ancak kendi
kavminin lisaniyle) diliyle konuşur, kendilerine hitabeder bir halde (gönderdik
ki, onlara) o kavimlerine yükümlü oldukları şeyleri, dinî
vazifelerini (beyan
etsin.) Peygamberler bu suretle emrolundukları şeyleri kavimlerine bildirmişler,
insanlar hakkında ilâhî delil tamam olmuştur. Artık bir kimse,
kendi cehaletin! mazeret
makamında ileri süremez. Buna rağmen kim kendi iradesini kötüye kullanarak bu
tebliğleri kabul etmezse sapıklığı seçmiş olur. (Artık Allah
Teâlâ) da kullarından böyle
(dilediğini sapıtır) on'da sapıklığı yaratır, o'nu kendi kötü iradesinin
sonucuna kavuşturur (ve dilediğini) de temiz yaratılışını güzelce
muhafaza etmiş,
Peygamberinin bildirdiği şeyleri kabul eylemiş herhangi bir kulunu da (doğru
yola iletir) hidayete kavuşturmuş olur. Peygamberlere gereken vazife
ise bildirmek-ten
ibarettir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir. O Yüce Yaratıcıdır. Mülkünde
dilediği gibi tasarrufa sahiptir, kadirdir, onun iradesini reddedecek kimse
yoktur. Ve onun her emir ve
iradesi bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Buna inanıyoruz.I
§ Bütün Peygamberler kendi
kavimlerinin lisanı ile tebliğ etmekle emrolunmuşlardır. Bundaki hikmet ve
menfaat ise aşikardır. Zaten önceki Peygamberlerin çoğu yalnız kendi kavimlerini
Allah'ın dinine davet etmekle emrolunmuşlardır. O halde kavimlerine elbette ki,
başka bir lisan ile tebliğde bulunamazlardı. Çünkü, böyle bir Peygamber, kendi
kavminin lisanı ile değil de başka milletlerin lisanı ile o kavmine tebliğde
bulunsa idi onlar bunu anlamaz, kendisini tasdik etmezlerdi. Bizim Peygamberimiz
gibi başka milletlere de Allah'ın dinini tebliğ etmekle emrolunmuş bir Yüce
Resulün ise kendi kavmine onların lisanı ile değil, başka milletlerin lisanı ile
tebliğde bulunması elbette uygun olamazdı. Çünkü ilk evvel kendi kavmini îman
dairesine davet etmekle görevlidir. Onlara kendi lisânlariyle hitabetmesi, dinin
kabulüne ve sonuçta yayılmasına vesiledir. Aksi takdirde ise, maksat temin
edilmiş olamaz ve sonuca ulaşamaz. Fakat kavmine yaptığı tebligat, başka başka
lisanlara yazı ile veya sözlü olarak tercüme edilmek suretiyle diğer milletlere
de tebliğ edilmiş olabilir. Bu halde o milletlere de dinf hükümler, kendi
lisanileriyle ulaştırılmış demektir.
Bununla beraber ayet-i
kerime de her Peygamberin kendi kavminin lisanı ile gönderilmiş olduğu
bildiriliyor, ümmetinin lisanı üzere gönderilmiştir denilmiyor. Binaenaleyh bir
Peygambere verilen bir kitap, onun kavminin lisanı üzere olması, o kitabın bütün
ümmetine yönelik bulunmuş olmasına engel değildir, böyle bir engel olma
düşüncesini asla gerektirmez. Böyle bir kitap, bütün insanlara anlayabilecekleri
bir tarzda herhangi bir lisan ile izah edilerek onların istifadeleri temin
edilebilir. Zaten selahiyetli zatların izahı olmadıkça herhangi bir ilâhf
kitabın hükümlerini bir kavmin bütün fertleri tamamen anlayamaz. İsterse o kitab,
kendi lisanları üzere indirilmiş bulunsun.
Peygamber Efendimiz ise
bütün insanlığa Peygamber gönderilmiştir. Kendi kavmi ise Arap kabilesini teşkil
ediyordu, dili de en fasih en geniş bir lisan olan arapça idi. Binaenaleyh, ona
Kur'an-ı Kerim de Arap lisanı üzere nazil olmuştur. Binaenaleyh Peygamber
Efendimiz de ilk evvel kendi kavmine kendi lisânlariyle hitapda bulunmuş,
kendisinin peygamberliği bütün insanlığa ait olduğundan başka milletleri de yine
bu lisan ile dine davet etmiştir. Meselâ: Iran hükümdarına, Habeşistan
hükümdarına yine bu lisan ile mektuplar yazarak onları İslam dinine davet
buyurmuştu. Kur'an'ın âyetleri de bütün milletlere karşı arapça olarak hitabedip
durmaktadır. Bunların mealleri, hükümleri selâhiyetli zatlar tarafından çeşitli
dillere tercüme ve izah edilerek bütün dünyaya dağılmıştır. Aslında bu
tercümeler, mealler ne kadar muntazam olsa da yine aslına tamamen uygun, aynı
belâgati, kutsallığı taşımayacağı için yine Kur'an-ı Kerim'in yerine geçemez.
Kur'an'ı Kerim'in aslını muhafaza, onun yerine tercümele-rin geçememesi ise
hikmet gereğidir. Bu kutsf kitap, aynı surette bütün müslümanların kalplerini
aydınlatmakta, hafızalarını süslemektedir. Bu sayede aynı dine mensup olan
zatlar arasında manen bir birlik temin edilmiş bulunmaktadır. Faraza İslâm
milletlerine ayrı ayrı diller ve ilâhf kitaplar indirilmiş olsa idi,
aralarındaki din birliği muhafaza edilmiş olamazdı, aralarında başka başka
anlayışlar yüz göstererek o farklı kitapların birliği, kutsallığı bozulmuş
olurdu. Halbuki, öyle muazzam bir lisan ile fevkalâde edebf bir şekilde umuma
ait olmak üzere indirilmiş olan ilâhf bir kitab, müslümanlar arasında bir birlik
temin etmektedir. O kitabın bütün açıklamaları ise din bilginleri tarafından
bütün İslâm cemiyetlerine ve bütün medeniyet âlemine sözlü ve yazılı olarak
tercüme ve izah edilerek bildirilmiştir. Elverir ki, bu ilâhfnurdan istifadeye
çalışılsın.
5. Ve andolsun ki, biz
Musa'yı mucizelerimizle gönderdik. Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve
onlara Allah'ın günlerini hatırlat diye. Şüphe yok ki, bunda çok sabır eden, çok
şükür eden her bir kimse için büyük ibretler vardır..
5. (Ve andolsun ki) sabit
bir hakikattir ki (biz Musa'yı âyetlerimizle gönderdik) onu âsâ gibi, yedi beyzâ
gibi, denizin yarılması, taştan suların fışkırması gibi. Tur dağının gölgelik
yapması gibi mucizelerle destekledik (kavmini karanlıklardan) küfürden ve
sapıklıktan (aydınlığa) Allah'ın birliğini tasdike ve diğer emirlerine uymaya
(çıkar) kendilerine rehberlikte bulun (ve onlara Allah'ın günlerini) geçmiş
ümmetlerin başlarına gelen tarihî halleri, nimetleri, zaferleri, hâkimiyetleri,
mağlûbiyetleri, esaretleri ve diğer tabiat olaylarını (hatırlat) diye kendisini
görevlendirdik. Hz. Musa da onlara nasihatlarda bulundu, bir zaman kıptilerin
ellerinde esir iken bilâhare esaretten kurtulup hâkimiyete kavuştuklarını onlara
hatırlattı. Ne yazık ki, onlar yine vakit vakit isyan etmekten geri kalmadılar.
(Şüphe yok ki, bunda) böyle olayları hatırlatmakta, onların ne gibi değişimlere
uğramış olduklarını bildirmekte, bunları hatırlatarak insanlara bir ibret dersi
vermekte (çok sabır eden) ibadet ve itaat hususunda, günahlardan kaçınmak
hususunda sabırlı, metin olan ve (çok şükür eden) kavuştuğu nimetlerin değerini
bilen, onlardan dolayı gerçek nimet verici olan Cenab-ı Hak'ka şükre çalışan
samimi, düşünen mümin olan (her bir kimse için büyük ibretler vardır.) Hak
Teâlâ'nın birliğine, kudretine, İlim ve hikmetine, kulları hakkında nasıl
tasarruflarda bulunmakta olduğuna dair alâmetler, deliller mevcuttur. Artık
insan bunları nazar-ı itibara alıp da gafletden uyanmalı, üzerine düşen kulluk
vazifelerini yerine getirmeye çalışmalıdır. İşte haileler-den kurtulabilmek için
en birinci çare budur..
"Bir göz ki anın olmaya
ibret nazarında"
"01 düşmanıdır sahibinin
baş üzerinde"
6. Ve o vakit Musa kavmine
demişti ki; Allah'ın üzerinize olan nimetini hatırlayın. O zamanki sizi
fîr'avunun ailesinden kurtardı. Onlar sizi kötü azaba sürüklüyorlardı. Ve
oğullarınızı boğazlıyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı ve bunda
sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır:
6. Bu mübarek
âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın kavmini ne şekilde ikaz ve irşada çalışmış
olduğunu bildiriyor. Cenab-ı Hak'kın nimetlerine karşı şükrün faidesine,
nankörlüğün de korkunç neticesine işaret ediyor. Hak Teâlâ'nın bütün
mahlûklarına muhtaç olmaktan uzak ve her şekilde hamd ve övgüye lâyık olduğunu
beyan buyuruyor. Bu suretle de Peygamberlerin yüksek çalışmalarına şöylece bir
misâl gösterip Resûl-i Ekrem'e teselli veriyor: (Ve) o zaman ki, Musa
Aleyhisselâm Allah'ın günlerini, geçmiş ümmetlere ait olayları, kavmine
hatırlatmakla emrolunmuştu, (o vakit Musa, kavmine demişti ki) Ey kavmim! Bir
kere siz (Allah'ın üzerinize olan nimetini hatırlayın) siz ne kadar Allah'ın
lütfuna kavuşmuştunuz. (O zaman ki, sizî Fir'avun'un erlerinden kurtardı)
Firavun'a tapınan, onun yolunda bulunan, onun ordusunu oluşturan dinsizlerin
sizi mahvetmelerine meydan vermedi. (Onlar, sizi kötü azaba sürüklüyorlardı)
sizi esir olarak yaşatıyorlardı, hakkınızda en zalimce muameleleri reva
görüyorlardı, (ve oğullarınızı boğazlıyorlardı) çünki Firavun'a bir takım
kâhinler, demiştiler ki, israiloğullarından bir çocuk yakında meydana gelecek,
senin hakimiyetini elinden giderecektir. Firavun da bunun üzerine
İsrailoğullarının dünyaya gelen erkek çocuklarını öldürtüp duruyordu. Ey
İsrailoğullarıl. Onlar sizin (kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı) onları
zelilce ve esir bir halde yaşatıyorlardı, (ve) Ey israiloğuları!. Artık
düşününüz ki (bunda) böyle bir felâket devresi geçirmiş olmanız da (sizin için
Rab'binizden büyük bir imtihan) bir sınama bir nimetlendirme (vardır) böyle bir
felâkete karşı direnç gösterip de dininizi muhafazaya muvaffak olmanız sonra da
Firavun'un zulüm ve merhametsizliğinden kurtulup bir selâmet sahasına ermeniz
sizin için büyük bir nimettir. Artık bunun değerini bilip Allah'ın dininden
ayrılmamanız icabetmez mi?
7. Ve hatırlayınız
ki, Rab'biniz size bildirmişti: Eğer şükrederseniz elbette size arttırırım, ve
eğer nankörlük ederseniz şüphe yok ki, benim azabım elbette pek şiddetlidir.
7. (Ve) Musa
Aleyhisselâm, İsrailoğullarına hitaben şöyle demişti, (hatırlayınız ki,
Rab'biniz size bildirmişti) açıkça duyurmuştu ki, (eğer şükür ederseniz)
kavuştuğunuz nimetlerin değerini bilir, Allanın dininden, hakka itaatten
ayrılmazsanız (elbette size arttırırım) size kat kat nimetler ihsan ederim, (ve
eğer nankörlük ederseniz) küfür ile, isyanlar ile nankörlükte bulunursanız, o
nimetlerin değerini bilmemiş olursunuz, artık onun cezasına hazırlanınız!,
(şüphe yok ki, benim azabım elbette) verdiğim nimetlere karşı nankörlükte
bulunup şükrünü yerine getirmeyenler hakkında (pek şiddetlidir.) Evet.. Bir
nimetin kadrini bilip şükretmek, o nimetin artmasına sebep olur. O nimetin
kadrini bilmeyip nankörce hareket edenler de bilâhare o nimetten de mahrum
kalırlar. İşte Cenab-ı Hak, bu husustaki vâd ve tehdidini kullarına bildiriyor
ki, uyansınlar, hareketlerini tanzim etsinler. Böyle bir hareket ise sırf
kulların menfaatleri icabıdır. Yoksa Cenab-ı Hak, kullarının şükrüne vesaireye
hâşâ muhtaç değildir..
8. Ve Musa dedi ki: Eğer
siz ve bütün yer yüzünde bulunanlar nankörlük etseniz şüphe yok ki, Allah T e
âlâ elbette zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.
8. (Ve Musa) Aleyhisselâm
(dedi ki:) Ey İsrail oğulları!. Sizin şükr ile, dininizde sebat ile mükellef
olmanız, sizin menfaatiniz içindir. (Eğer siz ve bütün yer yüzünde bulunanlar)
bütün mahlûkat (nankörlük etseniz) Hak Teâlâ'nın nimetlerine şükr etmeseniz,
bunun zararı size ait olur. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ elbette) bütün
mahlukatından (zengindir) hiçbir kimsenin şükrüne muhtaç değildir. Kullarını bir
takım ibadetlerle vazifelerle mükellef tutması, sırf kullarının menfaatleri
içindir. Yoksa Allah Teâlâ Hazretleri herhangi bir şeye ihtiyaçtan, herhangi
bir şey ile faidelenmekten uzaktır. O kâinatın yaratıcısıdır, hiçbir şeye
ihtiyacı yoktur. Ve o Yüce Mabııd haddizatında (hamittîr) bütün fiil ve
lütuflarından dolayı hamd ve övgüye lâyıktır. Artık bazı nankörlerin,
dinsizlerin bulunması, o Yüce Yaratıcının ilahlık şanına hâşâ bir zarar veremez.
Maamafih bütün melekler, bütün kâinat lisanı hâl ile o Kerem sahibi Yaratıcının
birliğini, kudret ve azametini itiraf edip, şükür ve övgüsünü yerme getirip
durmaktadır. Nimete karşı nankörlükte bulunmuş olanların ise ne gibi felâketlere
uğramış olduklarını dünya tarihi göstermektedir.
9. Size sizden
evvelkilerin, Nuh, Ad, ve Semud kavminin ve onlardan sonrakilerin ki, onları
Allah'tan başkası bilmez, haberleri gelmedi mi?. Onlara Peygamberleri
mucizelerle gelmişlerdi. Onlar ellerini ağızlarına itmişler ve demişlerdi ki:
Biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr ettik ve biz kendisine bizi
davet ettiğiniz şey hakkında şüphe yok ki, kuşkulandırın bir şüphe içindeyiz.
9. Bu mübarek âyetler de
geçmiş kavimlerin tarihî hallerine nazarı dikkati çekiyor. Peygamberlerin
kavimlerine vermiş oldukları nasihatlardan bazısını, o kavimlerinde bu
nasihatları nasıl kabul ve inkâr ettiklerini bildiriyor ve Yüce Peygamberlerin
kavimlerine Allah'ın birliğini tebliğ, İmanın ve dine davetin yüce gayesini
telkin buyurmuş olduklarını, buna rağmen o kavimlerinde ne kadar inkarcı bir
tarzda müdafaada ve talepte bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ey bütün inkarcılar! Veya ey Hz. Musa'nın kavmi olup da onun peygamberliğini
kabul etmeyenler!. (Size sizden evvelkilerin) bir çok eski milletlerin, kısacası
(Nuh, Ad, Semud kavminin) haberleri gelmemiş midir? Bir kere onları düşünmeli
değil misiniz? Siz onların hayat tarihlerine, başlarına gelen felâketlere dair
bilgi sahibi bulunmaktasınız (ve onlardan) o üç kavimden (sonrakilerîn) daha
nice kavimlerin (ki, onları) bütün o kavimlerin sayılarını, durumlarını,
akıbetlerini (Allah'tan başkası bilmez) işte Allah Teâlâ tarafından size
bildirilen kavimlerin (haberleri) size (gelmedi mi?) elbette gelmiş
bulunmaktadır. Evet.. (Onlara) o haber verilen kavimlere (Peygamberleri
mucizelerle gelmişlerdi.) onları en açık deliller ile, hârikalar göstermekle Hak
dine davet etmişlerdi, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak istemişlerdi.
Buna rağmen (onlar ellerini ağızlarına itmişlerdi) yani: Ellerini kendi
ağızlarına tıkayarak Peygamberlerine karşı düşmanlıklarını inkârlarını göstermek
istemişlerdi. Veyahut Peygamberlerin açıklamalarını işitince hayrete düşmüşler,
alay etme yoluyla gülmeğe başlamışlar, bu edepsizce hallerini göstermemek için
ellerini ağızlarına kapatıvermişlerdi. Nitekim çokça gülmeğe tutulan bir kimse
de elini ağzına tıkayıverir. (Ve) o inkarcılar (demişlerdi ki,) ey Peygamberlik
iddiasında bulunanlar!. (Biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi) iddia
eylediğiniz Allah'ın birliğini (inkâr ettik) biz onu tasdik edici değiliz, (ve
biz kendisine bizi davet ettiğiniz şey hakkında) din hususunda (şüphe yok ki,
kuşkulandırın) kalbe şek ve şüphe bırakan, töhmet verici olan, kanaat oluşmasına
engel bulunan (bir şüphe içindeyiz) Artık ey Peygamberler!. Biz sizi nasıl
tasdik edebiliriz?.
§ Bu âyet-i kerime
gösteriyor ki, Hz. Adem'den itibaren dünyaya gelmiş olan kavimlerin miktarını,
zamanlarını tamamen bilmek bizim için mümkün değildir. Nice tarihî haller
insanlıkça meçhul kalmıştır. "Ve onları Allah Teâlâdan başkası bilmez"
buyurulması bunu bildirmektedir. İlâhî kitaplar ise en fazla uyanmaya,
istifadeye yardım edecek olan tarihî durumlardan insanlığı haberdar buyurmuştur.
10. Peygamberleri demişti
ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah Teâlâ hakkında şüphe edilebilir mi?. Sizi
davet ediyor ki: Sizin günahlarınızdan bağışlasın ve sizi belirli bir vakte
kadar geriye bıraksın.
10. O inkarcılara cevap
olmak üzere (Peygamberleri de demişti ki:) Siz ne için şek ve şüphe içinde
bulunuyorsunuz?. Şüpheye hiç mahal var mıdır?. Bir kere bakıp düşünmeli değil
misiniz?, (gökleri ve yeri) bu yüce âlemleri, onlardaki birçok eşsiz eserleri,
hayat sahiplerini (yaratan Allah Teâlâ'da) onun varlığında, birliğinde, azamet
ve kudretinde (Şüphe edilebilir mî?.) bütün bu kâinat, o Yüce Yaratıcının
birliğine, mabutluğuna birer mükemmel şahit değil mi?. O Kerem sahibi Mabııd
(sizi) Ey insanlar!. Peygamberleri vasıtasiyle imana, ilâhî birliğini
tasdike (davet ediyor ki, sizin günahlarınızdan) büyük bir kısmını, kul
hakkına ait olmayanlarını (yarlığasın) sizi affetsin ve bağışlasın. Evet.. Bir
kâfir, Allah'ın dinini kabul edince mazideki günahlarını Cenab-ı Hak affeder.
Fakat insanların hukukuna tecavüz etmiş bulunursa bu affedilmez, o hakları
ödemek icabeder, meğer ki, sahipleri tarafından lütfen bağışlansın. (Ve) Ey
insanlar!. Cenab-ı Hak (sizi belirli bir vakte kadar geriye bıraksın) diye dine
davet ediyor. Sizi küfür ve isyanınızdan dolayı hemen helak etmeyip size lütfen
bir uyanma müddeti ihsan buyurmuş oluyor. Ta ki, o müddet içinde düşünüp
hareketinizi düzeltmeye (ahşasınız. O inkarcılar ise böyle merhametlice bir
hitabeye karşı (dediler ki:) Ey Peygamberlik iddiasında bulunanlar (siz de bizim
gibi insandan başka bir şey değilsiniz) bizim üzerimize sizin bir üstünlüğünüz
yoktur. Eğer bize Peygamber gönderilecek olsa idi, insanlığın üstünde bir
özelliğe sahip, meselâ melek olurdu. Siz (bizi atalarımızın taptıkları
şeylerden) putlara, yıldızlara vesaireye ibadet etmekten (döndürmek
istiyorsunuz) bizi babalarımızın dedelerimizin yollarından uzaklaştırmak
arzusunda bulunuyorsunuz. (O halde) öyle iddianız doğru ise onu isbat için (bize
apaçık bir delil getiriniz) bizi şek ve şüpheden kurtaracak pek açık bir kanıt,
bir mucize gösteriniz. Bu inkarcılar, sırf inatları, kibir ve gururlarının
tesiriyle böyle lüzumsuz, inkarcı lakırdılara devam edip duruyorlardı. Gözleri
önünde parlayan mucizeleri, hakikatları görmemezlikten geliyorlardı.
11. Peygamberleri onlara
dedi ki: Biz sizin gibi bir insan olmaktan başka bir şey değiliz. Velâkin Allah
Teâlâ kullarından dilediği kimseye ihsan eder ve Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça
bizim size bir delil getirmeğe kudretimiz yoktur ve müminler artık Allah
Teâlâ'ya tevekkül etsinler.
11. Bu mübarek
âyetler. Peygamberlerin risaletlerini inkâr ile kendilerinden hârikalar
göstermelerini isteyen inkarcılara karşı verdikleri cevabı ve Allah Teâlâ ya
tevekkül edilmesine dair tavsiyelerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnkarcı
kavimler. Peygamberlerinin insanlığını ve kendilerinin istedikleri hârikaları
göstermediklerini bahane ederek onların sahip oldukları risalet ve peygamberliği
inkâra cür'et ettiler. (Peygamberleri) de (onlara) o inkarcılara cevaben (dedi
ki:) Evet.. Dediğiniz gibi (biz) de (sizin gibi bir insan olmaktan başka bir şey
değiliz) biz kendimizin melek veya başka bir nevi mahlûk olduğumuzu iddia
etmiyoruz. (Velâkin Allah Teâlâ kullarından dilediği kimseye) Peygamberlik ve
risalet (ihsan eder) insanların insanlık itibariyle benzer olmaları aralarında
bâzılarının seçkin olmasına, peygambsrlik şerefine sahip bulunmasına bir engel
teşkil etmez. Böyle bir seçkinliğe kavuşmak, Cenab-ı Hak'kın bir lütuf ve
yardımıdır. Hikmet sahibi Yaratıcı, dilediği kulunu pek yüksek tabii bir
kabiliyete, bir ruhî parlaklığa, bir yüce yeteneğe ulaştırabilir. (Ve Allah
Teâlâ'nın izni olmadıkça bizim size bir delîl getirmeğe kudretimiz yoktur.)
bizim elimizde ortaya çıkan hârikalar bütün Cenab-ı Hak'kın takdiriyledir.
Dilediği mucizeleri, dilediği Peygamberleri vasıtasiyle varlık alanına çıkarır,
onun iradesi, kudreti olmadıkça biz iddiamızı isbat için kendi kendimize bir
harika meydana getirmeğe güç yetirici değiliz, biz böyle bir iddiada
bulunmuyoruz. Bizim ilâhî kudret ile göstermeyi başarmış olduğumuz hârikalar,
deliller ise iddiamızı isbat için fazlasiyle kâfidir. Artık başka delil vesaire
istemenize ne lüzum var?. (Ve müminler artık Allah Teâlâ'ya tevekkül etsinler.)
Kerem sahibi yaratıcının himayesine sığınsınlar. Müminler bu sayede başarılara
ulaşırlar, inkarcılardan korkmazlar. Çünkü tevekkül eden müminlerin ruhları
ilâhî bilgi ile dopdoludur, kalpleri Allah'ın feyzi sayesinde pek kuvvetlidir,
Cenab-ı Hak'kın takdirine aykırı bir hadisenin ortaya çıkmayacağını bilirler,
Hak Teâlâ'nın komduğu bir kula hiçbir kimsenin bir zarar veremiyeceğine
inanmaktadırlar. Artık öyle müminlere karşı o inkarcıların yaptıkları
tehditlerin ne kıymeti olabilir?.
12. Ve biz ne için Allah
Teâlâ'ya tevekkül etmiyelim ki, bize yollarımızı muhakkak o dosdoğru
göstermiştir ve elbette bize yaptığınız eziyetlere sabrederiz. Ve tevekkül
edenlerde artık Allah'a tevekkülde bulunsunlar..
12. (Ve) Yüce
Peygamberlerin, müminlere tavsiye etmiş oldukları tevekkül ile asıl kendilerinin
de vasıflanmış olmalarını bir gaye bilmiş olduklarını beyan için buyurmuşlardır
ki: (biz ne için) ne gibi bir özür vardır ki (Allah Teâlâ'ya tevekkül etmiyelim)
her hususta o Kerem sahibi Yaratıcıya itimat ve teslimiyetle bulunmayalım
(ki, bize yollarımızı muhakkak o) Yüce Yaratıcı (dosdoğru göstermiştir.) bize
kurtuluş ve saadet yolunu bildirmiştir, bizi hidayete kavuşturmuştur, bizi ilâhî
vahyin görüntülerine ulaştırmıştır. (Ve) Ey inkarcılar!, (elbette bize
yaptığınız eziyetlere) gösterdiğiniz inatçı ve alaycı lakırdılara,
mucizelerimizi inkâr ederek ayrıca delil isteğinde bulunup bizi üzmek
istemelerinize karşı sabır ile karşılık veririz. Çünkü sabrın sonu selâmettir.
Sabır kalbin ferahlamasına, başarının ortaya çıkmasına bir vesiledir, (ve
tevekkül edenler de) yani: Her hususta hakka tevekkül eden, muvaffakiyeti Cenab-ı
Hak'tan niyaz eyleyen müminler de (artık Allah Teâlâ'ya tevekkülde bulunsunlar)
tevekküllerinde sebat edip dursunlar. Böyle bir tevekkülün neticesi büyük bir
muvaffakiyettir. Bu tevekkül sayesinde insanın kalbindeki parlaklık artar,
insanın maneviyata olan bağlılığı gelişme gösterir, insan bir takım ehemmiyetsiz
tehditlere kıymet vermiyerek bir ruh ferahlığı ile kerem sahibi mabudunun manevî
huzuruna yönelmiş olur.
13. Ve kâfir olanlar.
Peygamberlerine dediler ki: Elbette sizi yurdumuzdan çıkarırız, veyahut bizim
dinimize dönüverirsiniz. Artık Rab'leri de onlara vahyetti ki: Elbette biz o
zâlimleri helak edeceğiz.
13. Bu mübarek âyetler.
Peygamberleri kâfirlerin ne şekilde tehdit etmiş olduklarını, Cenab-ı Hak'kın da
fetih isteğinde bulunan Peygamberlerini nasıl destekleyip ve o kâfirleri helak
ederek yerlerini Peygamberlerine nasip kılacağın! müjdelediğini bildiriyor. Ve
kâfir kimselerin müthiş âkibetlerini ve sürekli olarak azaba uğrayıp
duracaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve kâfir olanlar) kendilerini
Allah'ın dinine davet eden (Peygamberlerine) ihanet maksadiyle (dediler ki.
Elbette) Andolsun ki, (sizi yurdumuzdan çıkarırız) sizi şu anda idaremizde,
galibiyetimiz altında bulunan yerlerde bırakmayız (veyahut bizim milletimize
dönüverirsiniz) yani: Bizim dinimizi kabul edersiniz veyahut vaktiyle dinimize
müdahalede bulunmadığınız gibi yine müdahalede, sorgulamada bulunmazsınız. Bu
iki şeyden birini kabule mecbursunuz. (Artık) o kâfirlerin bu kadar cüretleri,
küfürlerindeki İsrarları üzerine muhterem Peygamberlere (Rab'leride vahyetti
ki,) vahiy yoluyla haber verdi ki, (Elbette biz o zâlimleri helak edeceğiz.)
onları lâyık oldukları cezaya kavuşturacağız.
14. Ve elbette onlardan
sonra o yurda sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkana ve
tehdidimden korkana mahsustur.
14. (Ve) Cenab-ı Hak,
yine vahyederek buyurdu ki: Ey Peygamberlerim!, (elbette onlardan) o sizi tehdit
eden kâfirlerden (sonra o yurda) onların yerlerine, ülkelerine, onların o kötü
sözlerine, tehditlerine bir ceza olmak üzere (sizi yerleştireceğiz) onların
yurtlarına sizleri vâris kılacağız, onların ülkelerine sizler hâkim ve yetkili
olacaksınızdır. (İşte bu) zalimlerin helak olmaları. Peygamberlerin de yardıma
kavuşmaları ve o kâfirlerin yurtlarına vâris olmaları bir kudret ve ilâhî hikmet
gereğidir. İşte Hak Tealâ Hazretleri buyuruyor ki: Böyle yardım ve mirasa
kavuşmak (benim makamımdan korkana) yani: Benim yüce zatımdan korkana veya
kıyamet günündeki sorgulama mevkiinden ürperti üzere bulanana (ve tehdidimden)
kâfirler için va'dedilen azabımdan (korkana) bunlara inanan ve müminlere
(mahsustur.) Çünkü böyle güzel bir akıbet, takva sahipleri için sabit bir
hakikattir.
15. Ve -Peygamberler- fetih
istediler. Her zorba, inatçı da hüsrana uğradı.
15. (Ve) kavimlerinden
inkâra, eza ve cefaya uğramış olan peygamberler, Cenab-ı Hak'tan (fetih
istediler) o düşmanlarının üzerine galip olmaları için zafer istirhamında
bulundular. Yahut kendileriyle o düşmanları arasında Hak Teâlâ'nın hüküm ve
takdirini temenni ediverdiler. Bu muhterem Peygamberlerin bu dua ve niyazı kabul
buyuruldu (her zorba) kibirli, kendisini herkesin üstünde gören (inatçı) haktan
kaçınan veya Allah'ın birliğini kabulden kaçınan şahıs (da hüsrana uğradı) helak
olup gitti. Küfrünün, zalim ve inatçı hareketinin korkunç akıbetine kavuşmuş
oldu.
16. Onun arkasından da
cehennem vardır. Ve irinli sudan içirilecektir.
16. Ve o kâfirlerden
herhangi biri öyle dünyevî bir azaba uğramı; olmakla kalmıyacaktır. Muhakka ki,
(Onun arkasından da cehennem vardır) o ileride kıyamet gününde de cehennem
ateşine atılacaktır. (Ve) o cehennemde ona (irinli sudan içirîlecektir.) bu,
cehennem ehlinin içerisinden, vücudunun her parçasından akıverecek olan irinle
karışık, pis bir sudan ibarettir.
17. Onu yudum yudum içer
ve onu boğazından geçi re m iye çektir ve ona her taraftan ölüm gelecek..
Halbuki, o ölmüş olmayacaktır, ve onun arkasından da ağır bir azap vardır.
17. O cehenneme
atılacak kâfir şahıs (onu) o pis suyu (yudum yudum içer) içmeğe çalışır (ve)
lâkin (onu) o suyu tamamen yutmağa yaklaşamıyacaktır (boğazından
geçiremiyecektir) buna kadir olamıyacaktır. (Ve ona) o kâfire (her taraftan ölüm
gelecek) yani: Ölüm sebeplerinden olan çeşitli azaplara uğrayacaklardır,
(halbuki, o ölmüş olmayıcaktır) yine yaşıyacak, ölüp de, o şiddetli azaplardan
kurtulamıyacaktır. (Ve onun arkasından da) o inkarcının ötesinden de kendisine
yönelecek daha (ağır bir azap vardır.) Kendisini karşılayıp duran pek şiddetli
bir azap takdir edilmiştir ki, bu da cehennemde ebediyyen kalmaktır. Veya vakit
vakit yönelen ve birbirinden daha müthiş bulunan bir ebedî azaptır. Artık onlar
için kurtuluş yoktur. İşte küfürün ebedî cezası!.
18. Rablerini inkâr
edenlerin meseli, şöyledir: Onların amelleri, fırtınalı bir günde şiddetli bir
rüzgâra uğrayan bir kül gibidir. Onlar kazandıklarından bir şey üzerine kadir
olamazlar. İyiden iyiye sapıtma işte budur.
18. Bu mübarek
âyetler de ahirette azap görecek olan kâfirlere dünyada iken yapmış oldukları
amellerin hiç bir faide veremiyeceğini, onların amellerinin kasırgaya tutulmuş
bir kül gibi mahvolup gideceğini bildiriyor. Bu muazzam kâinatı yaranmış olan
bir Yüce Yaratıcının her şeye kadir olup dilediği kavimleri mahvederek yerlerine
başkalarını getirebileceğini ihtar buyuruyor. Bu dünyada iken varlık sahibi
görülen kâfirlere, bozgunculara tâbi olanların ahrette onlardan bir fâide
göremeyip hepsinin de azaba uğrıyacaklarını ve kendileri için sabrın, inleme ve
sızlanmanın aynı olup bir kurtuluş çaresi olmadığını itiraf edeceklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Rablerini inkâr edenlerin) Kâinatın Yaratıcısının rab
lığın!, birliğini, ortak ve benzerden uzak olduğunu inkâr ederek küfre düşmüş
olanların (meseli) sıfatları, uhrevî durumları, misâl getirme yoluyla (şöyledir:
Onların) salih görülen (amelleri) sadaka gibi, sıla-i rahın gibi, ana-babanın
haklarını gözetmek gibi dünyada iken yapmış oldukları güzelce muameleleri,
ahirette kendilerine bir fâide veremiyeceği cihetle (fırtınalı bir günde
şiddetli bir rüzgâra uğrayan bir kül gibidir.) Bu kül nasıl ki, rüzgârın
tesiriyle her tarafa dağıtarak kendisinden bir eser kalmaz, boş yere mahvolup
gider. İşte o kâfirlerin amelleri de böyle mahvolup gidecektir, kendilerine bir
fâide veremiyecektir. Çünkü salih amellerden ahrette fâide görülebilmesinin
şartı, İmandır. İmana dayalı olmayan bir amelin sahibine uhrevî bir faidesi
olamaz. Onlar, o kâfirler (kazandıklarından) dünyada iken işlemiş oldukları
amellerden kıyamet gününde, o ceza gününde (bir şey üzerine kadir olamazlar) o
amellerden dolayı bir sevap göremezler veyahut kendilerine gelecek azap,
hafiflendirilmiş olamıyacaktır. (İşte) hak ve sevap olan yoldan veya sevaba
kavuşma ihtimalinden (uzak) olan (sapıklık budur) bu misâlin işaret etmekte
olduğu sapıklıktan ibarettir. O kâfirler, amellerinin mükâfatını göreceklerini
zannetmiş oldukları halde bilâhare bunlardan kendilerine hiç bir fâide
gelmediğim görerek pek büyük bir ziyana düşmüş olduklarını an Uyacaklardır.
19. Görmedin mi ki,
muhakkak Allah T e âlâ gökleri ve yeri hakkıyla yaratmıştır. Eğer dilerse
sizleri giderir ve yeni bir halk getirir.
19. Resulüm!. (Görmedin
mi?.) yani: Senin ümmetin veya senin Peygamberliğini kabul etmeyen inkarcılar
kalp gözü ile bakıp da anlamadılar mı ki, (muhakkak Allah Teâlâ gökleri) o kadar
muazzam, yüksek âlemleri (ve yeri) bir nice geniş kıtalar! içeren yeryüzünü
(hakkıyla) yani: Bir hikmet ve menfaat gereği (yaratmıştır) bunlar, o Yüce
Yaratıcının kudretine, azametine ne büyük birer delildirler!. Artık şüphe yok
ki, bu âlemleri böyle yaratmağa kadir olan o hikmet sahibi Yaratıcı (eğer
dilerse sizleri giderir) hepinizi bir anda mahveder (ve yeni bir halk) meydana
(getirir) onlar, o kerem sahibi mabuda itaatte bulunurlar. Onlar ebedî bir
saadete aday olurlar. Elbette o Yüce Yaratıcı sizlere muhtaç değildir, sizler
ona muhtaçsınızdır. Artık onu inkâr değil, o'na imân ile itaatte bulununuz ki,
öyle büyük bir ilâhî kahra uğramayasınız.
20. Ve bu, Allah Teâlâ için
güç bir şey değildir..
20. (Ve bu) Ey
insanlar!. Sizi bir anda yok edip de yerinize diğre mahlûkatı ge-tirivermek
(Allah Teâlâ için güçbir şey değildir) o'nun kudreti her şeye fazlasiyle
kâfidir. Artık böyle bir büyük kudrete sahip olan bir Yüce Yaratıcıya imân
etmek, onun azabından korkmak lâzım değil midir?. Bunu hiç düşünmez misiniz?.
21. Ve hepsi Allah
Teâlâ'nın huzuruna çıkmış olacaklardır. Artık zayıflar, kendilerini büyük
görenlere diyeceklerdir ki: Muhakkak biz size tâbi olmuştuk, şimdi siz Allah'ın
azabından birşeyi bizden bertaraf edebilir misiniz?. -Onlar da- derler ki: Eğer
Allah Teâlâ, bize hidayet etse idi, elbette sizi hidayete davet ederdik. Biz
şimdi sızlamak da, sabır etsek de birdir. Bizim için bir sığınacak yer yoktur.
21. (Ve hepsi) bütün
yaratıklar kabirlerinden kalkarak (Allah Teâlâ'nın huzuruna) çıkmışlardı. Yani:
(Çıkmış olacaklardır.) bu, bir hakikattir. Bunun içindir ki, mazi
sigasıyle'beyan buyurularak "berezü" denilmiştir. (Artık zayıflar) yani:
Düşünceleri, fikirleri noksan olup bir takım kendini beğenmiş kâfirlere tâbi
olanlar (kendilerini büyük görmekte bulunmuş olanlara) Peygamberlere karşı
böbürlenerek onları inkâr etmiş olan kâfirlere kıyamet gününde dediler ki: Yani:
(diyeceklerdir ki: Muhakkak biz size tâbi olmuştuk) biz dünyada size uyarak
Peygamberleri inkâr etmiştik, onların nasihatlarını dinlememiştik (şimdi siz
Allah'ın azabından bir şeyi bizden bertaraf edebilir misiniz?) bizi ilâhî azabın
bir kısmından olsun kurtarabilir misiniz?. Bizi dünyada iken siz aldatıp
durmuştunuz, şimdi bakalım ne yapacaksınız?. Onlar da, o aldatan kâfirler de
kıyamet günü kendi perişan hallerini, başlarına gelen felâketleri anlıyarak özür
dileme makamında (derler ki: Eğer Allah Teâlâ bize hidayet etse idi) eğer bizi
dünyada ilâhî dinine muvaffak buyurmuş olsa idi biz de (elbette sizi hidayete
davet ederdik) fakat Cenab-ı Hak, bizi sapıklığa düşürmüştü, biz de sizi
saptırmaya çalışmış bulunduk. Artık bizim için azaptan kurtulmak çaresi yoktur
ki, sizin içinde bir kurtuluş çaresi bulabilelim. O kâfirler, böyle
acizliklerini itiraf a mecbur olacaklardır. Onlar, kendi yaratılışlarını kötüye
kullanarak sapıklığa düşmelerine kendilerinin sebebiyet vermiş olduklarını bilip
itiraf etmiyorlar da "Cenabı Hak bize hidayet etseydi" diye mazeret ileri
sürmeye cür'et etmiş olacaklardır. Ve diyeceklerdir ki: (Bizim için) yani: Gerek
biz aldatanlar için ve gerek sizin gibi aldatılmış olanlar için (şimdi) bu ah i
ret âleminde (fazla üzülsek t e) uğradığımız bu elem verici aki betten dolayı
inleyip ve sızlansak ta (sabır etsek de aynıdır.) hiç biri bizim için bir
kurtuluş vesilesi olamaz. (Bizim için bir sığınacak yer yoktur.) Bizi azaptan
kurtarabilmesi için kaçıp kendisine sığınabileceğimiz bir mahal mevcut değildir.
Artık bu azap içinde ebediyyen kalıp duracağız. İşte küfrün korkunç neticesi!.
22. Ve iş bit
irilince şeytan der ki: Şüphesiz Allah size hak bir vâd ile vâd etmişti. Ben de
size vâd etmiştim, sonra size vadimden caydım. Ve benim zaten size karşı bir
gücüm yoktur. Ben sizi ancak davet ettim, siz de benim davetimi kabul ettiniz.
Artık beni kınamayınız, kendi nefislerinizi kınayınız. Ve ben sizi kurtarıcı
değilim, siz de beni kurtarıcı değilsiniz. Şüphe yok ki beni evvelce ortak
koşmanızı ben inkâr etmiş oldum. Muhakkaktır ki, zalimler için pek acı bir azap
vardır.
22. Bu mübarek âyetler de
ahirette kâfirler ile onları aldatmış olan şeytan arasında meydana gelecek
konuşmayı ve savunmayı bildiriyor. Kâfirlerin elem verici bir azaba
tutulacaklarını, îmân edip durumunu iyileştirenlerin de cennetlerde
kavuşacakları nimetleri, selâmet ve saadeti beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ahiret âleminde bir takım aldatıcı kâfirler ile onlara tâbi olan kimseler
arasında bir tartışma ve münakaşa cereyan edeceği gibi kâfirler ile şeytan
arasında da öyle bir konuşma ve savunma vuku bulacaktır. Evet.. Ahirette
buluşacaklardır. (Ve iş bitirilince) yani: Uhrevî sorgulamalar yapılarak hükme
bağlandığı, cennet ehli cennetlere, ateş ehli de cehennemlere gönderildikleri
zaman kendisini kınayan kâfirlere cevaben (şeytan der ki:) Ey kâfirler!. Ey beni
sorguya çekmek isteyen inkarcılar!. (Şüphesiz Allah size) dünyada bulunduğunuz
zaman Peygamberleri, kitapları vasıtasıyle kıyamette mükâfat veya ceza
vereceğine dair (hak bir va'd ile va'd etmişti) işte o ilâhî vâd gerçekleşmiş
oldu (ben de size va'd etmşitim) ki, ne cennet vardır, ne cehennem, siz hesaba,
azaba uğrayacak değilsinizdir. Bununla beraber öyle bir şey olacak olsa
putlarınız, size yardım edeceklerdir. (Sonra size) böyle yapmış olduğum (va'dimden
caydım) şimdi öyle bâtıl va'dimi geri aldım, onun bir aldatmadan ibaret olduğu
şimdi anlaşılmış oldu (ve benim zaten size karşı bir gücüm yoktur.) ben sizi
küfre, isyana sevkedecek bir kuvvet ve kudrete sahip değilim, sizi zoru zoruna
kendime bağlayacak bir güce sahip bulunmuyordum. (Ben sizi ancak davet ettim)
sizi vesveselerim ile gösterdiğim bâtıl yolu takibe teşvik eyledim (siz de bana
hemen icabet ettiniz) benim davetimi hemen kabul eylediniz, yaptığım davetimin
doğm olup olmadığını hiç düşünmediniz (artık beni kınamayınız) ben sizi öyle bir
yola zorla sevketmiş değilim, benim yapmış olduğum kalplerinize bir vesvese
düşürmekten başka bir şey değildi. (Kendi nefislerinizi kınayınız) çünki, siz
kendinizi hidayet yoluna sevkeden zatların davetlerine nisahatlarına bakmadınız,
gözlerinizin önünde parlayan açık delilleri görmediniz de benim boş
vesveselerime eğilim göstermiş oldunuz. (Ve ben sizi kurtarıcı değilim) sizi
azaptan kurtarmak için size yardımcı olamam (siz de beni kurtarıcı değilsiniz)
beni ilâhî azabtan kurtarabilmek için bana yardım edecek bir halde
bulunmuyorsunuz. Hepimizde lâyık olduğumuz azaba çarpılmış bulunmaktayız. (Şüphe
yok ki, beni evvelce ortak koşmanızı ben inkâr etmiş oldum) siz dünyada iken
beni Cenab-ı Hak'ka ortak gibi tanıyarak bana tapınıyor, benden yardım
bekliyordunuz. Ben şimdi bu ahiret âleminde o sizin dünyadaki hareketlerinizden
uzak bulunmaktayım, o hareketleri güzel gösterecek bir durumda değilim, artık
aramızda bir irtibat kalmamıştır. (Muhakkaktır ki, zalimler için) şeytana tâbi
olan kâfirler için (pek acı) elem verici (bir azap vardır) bu cümle ya şeytanın
ifadesini tamamladığını bildirmektedir, veya yalnız başına Allah tarafından
yapılan kelâmın başlangıcıdır.
§ Dünyada bir çok insanlar,
bir takım şeytanî vesveselere kapılmaktadırlar. Ve bir nice şeytan tabiatlı
kimselerin dine, ahlâkî faziletlere aykırı olan telkinlerine kıymet vererek
onları dost tutmaktadırlar. Yarın bunlardan hangi birinin başına bir belâ
gelecek olsa diğerleri ondan kaçınacak, ona hiç bir yardımda bulunamıyacaktır.
Özellikle ahiret âleminde bütün o gayrı meşru hareketlerin cezası görülecektir.
Aldatanlar da, aldatılanlar da çeşit çeşit cezalara uğrayacaklardır. Onu bunu
aldatanlar, elbette bu alçaklıklarının cezasını göreceklerdir. Aldatmaya
kapılanlar da kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmış, iyilik sever tavsiyeleri
dinlememiş, akıllıca düşünmemiş oldukları cihetle mes'üliyetten asla
kurtulamazlar. Binaenaleyh insan daha dünyada iken güzelce düşünmelidir bir
takım aldatıcı kimselerin sözlerine aldanmamalıdır, bütün ümmetin akıllıları
tarafından kabul edilmiş olan mukaddes bir dinin gösterdiği selâmet ve hidayet
yolunu takip etmekten geri kalmamalıdır. Ebedî selâmet ve saadet ancak bu sayede
temin edilir.
23. Ve îmân edip iyi işler
yapan kimseler, altlarından ırmaklar akar cennetlere konulmuşlardır, orada
Rablerinin izniyle ebedî bir halde kalacaklardır. Onların duaları orada
selâmdır.
23. Evet.. Aklını, temiz
yaratılışını muhafazaya çalışan (ve imân eden) Cenab-ı Hak'ki tasdik ile onun
ilâhî dinini kabul eyleyen (ve salih amellerde bulunan) üzerlerine düşen dinî
vazifelerini yerine getirmeye çalışan (kimseler, altlarından ırmaklar akan
cennetlere konulmuşlardır) yani: Muhakkak ki, onlar yarın ahiret âleminde
cennetlere, muazzam nimetlere kavuşacaklardır. (Orada) o cennetlerde
(Rab'lerinin izniyle) o Kerem sahibi mabudun emriyle veya yardım ve hidayetiyle
(ebedî bir halde kalacaklardır.) Bütün bu başarılar sırf Cenab-ı Hak'kın bir
iyilik ve ihsanıdır, (onların) o cennetlere kavuşan zatların (duaları) övgüler!,
iltifatlar! (orada) o cennetlerde (selâmdır) kendileri birbirine selâm vereceği
gibi melekler de onların haklarında selâmet dilerler. Bu suretle aralarında din
sevgisi ve iyilik severlik vazifesi tecellî eder durur. İşte imanın mükâfatı!.
24. Görmedin mi ki: Allah T
e âlâ nasıl bîr misâl getirmiştir, bir temiz kelimeyi ki. Kökü sabit ve dalı
semada olan hoş. bir ağaç gibidir.
24. Bu mübarek âyetler,
uhrevî nimetlere ebediyyen kavuşacak olan mümin, mes'ut kullar ile cehennem
ateşleri içinde sürekli kalacak olan kâfir, bahtsız kulların hallerini tasvir
eden iki misali içermektedir. Ve müminlere sabit olan güzel inançlarından dolayı
daimî nimetlere kavuşacaklarını müjdeliyor, kâfirlere de zalim kimseler
oldukları için sapıklık içinde kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki:
Resulüm Ya Muhammedi. -Aleyhisselâm- (görmedin mi ki,) bak bütün insansanlar
için bir uyanma vesilesi olmak üzere (Allah Teâlâ nasıl bir misâl getirmiştir.)
Manevî bir olgunluğun feyiz ve yükselişini ne kadar güzel bir surette tasvir
buyurmaktadır. (Bir temiz kelimeyi) bir misâl ile gözler önüne seriyor, o kelime
ise kelime-i tevhitdir veya teşbih, t ah m i d, istiğfar, tövbe, dua gibi güzel
bir kelimedir (ki) bu mübarek kelime (kökü) yerde (sabit ve dalı semada) yüce
bir tarafa yönelmiş (olan hoş) lâtif, büyüyüp gelişen (bir ağaç gibidir) meselâ:
Pek faideli olan bir hurma ağacına benzemektedir.
25. Öyle bir ağaç ki
-yemişlerini- Rab'binin izniyle her zaman verir ve Allah Teâlâ insanlara
misaller getirir, tâ ki, düşünüp ibret alsınlar.
25. O güzel söz (öyle bir
ağaç) gibidir (ki) o ağacın (yemişlerini) yiyilecek meyvelerini (Rab'bînin
izniyle) Cenab-ı Hak'kın iradesiyle, takdiriyle, (her zaman) her bir sene
(verir) meydana getirir, sahibini yararlandırır. Bu ağaçtan murat, ya bir cennet
ağacıdır veyahut bir hurma ağacından ibarettir. Çünkü hurma ağacı pek faidelidir.
Onun kökü yerde sabittir, değişimden korunmuştur, dalları ise yukarıya doğru
yükselmektedir, havadan, ışıktan bol bol istifade etmektedir, her sene çokça
meyve verir, onun meyvesi gece, gündüz, kış ve yaz yiyilir, pek faideli bir gıda
mahiyetinde bulunur, İşte bu, pek hoş, maddî bir nimettir. Kelime-i tevhide ve
benzerlerine gelince o da o mübarek ağaç gibi manen kalpte sabit,' pek
temiz, pek faideli pek yücedir. Onun sahibi ondan dünyada da, ahirette de
yararlanacaktır, o sayede en yüksek makamlara, cennetlere yükselecektir ebedî
saadete erecektir, (ve Allah Teâlâ) bütün kâinatı ilmi ile, kudreti ile kuşatan
o Kerem sahibi Yaratıcı (insanlara) böyle güzel (misaller getirir) Kur'an-ı
Kerim'in bir kısım mübarek âyetleri bu misâlleri kapsamaktadır. İşte güzel söz
hakkındaki misal de bu cümledendir. (Ta ki) o insanlar bunları (düşünüp ibret
alsınlar) çünki böyle misaller, bir çok hakikatları fazlasiyle anlamaya yardım
eder. Bir takım manevî şeyler, maddî ve bilinen şeyler ile tasvir edilmiş olur,
bu sayede tam bir anlayış meydana gelir, isteğe ulaşmak mümkün olur.
26. Kötü bir sözün misali
ise: Yerin üzerinden koparılmış kötü bir ağaç gibidir ki, onun için ayakta durma
imkânı yoktur.
26. (kötü bir sözün)
yani: Küfür sözün, inkarcı tarzda yapılan bir lakırdının (misali ise yerin
üzerinden) bütün kökleri, damarları (koparılmış kötü bir ağaç gibidir ki)
meselâ: Ebu Cehil karpuzu denilen ve pek acı bulunan "şecere-i hanzal"
durumundadır ki (onun için) o kötü olan ağaç için (ayakta durma imkânı yoktur)
onun ne gövdesi ve ne de dalları varlığını muhafaza edemeyip yok olmaya mahkûm
bulunmaktadır. İşte küfür de, dinsizlik de böyledir, bunun bir esası yoktur,
bunun için bir sebat, bir kuvvet, bir delil mevcut değildir. Bu sahibini
zehirler, felâkete, ebedî azaba sürükler, gider.
27. Allah Teâlâ müminleri
dünya hayatında da, ahirette de sağlam sözle sapasağlam tutar ve Allah Teâlâ
zâlimleri sapıklığa düşürür ve Allah Teâlâ dilediğini yapar.
27. İşte (Allah Teâlâ)
güzel söze sahip olan (müminleri) her iki âlemde de başarıya ulaştırır, onları
(dünya hayatında da, ahrette de) İmân şerefinden mahrum bırakmaz, onları (sağlam
sözle) en kuvvetli deliller ile sabit olan güzel sözle, şehâdet kelimesiyle
(sapasağlam tutar) onların hayatta iken de kabre girince de, kabirden kalkıp
mahşere sevkedilince de lisanlarını o güzel sözle aydınlatıyor. İşte o güzel
sözü seçmenin ebedî, yüce meyvesi. Ebussuud Efendinin tefsirinde ve diğerlerinde
yazılı olduğu üzere Resûl-i Ekrem Sallâllahû aleyhi vesellem efendimizden şöyle
rivayet olunmuştur. Bir mümin ölünce ruhu alınır. Sonra kabre konulunca mhu
cesedine iade edilir. İki melek gelerek ona: "Rab'bin kimdir?." dinen nedir?
Peygamberin kimdir?." diye sual ederler. O mümin de der ki: "Rab'bim Allah
Teâlâ'dır, dinim İslâm dinidir. Peygamberim de Muhammed aleyhisselâtı
vesselamdır." gök tarafından da "kulum doğrudur" diye bir nida gelir, İşte bu
âyet-i kerimedeki "tesbit" bunu göstermektedir. Bütün bu muvaffakiyet, İmanın
bir neticesidir. (Ve Allah Teâlâ zâlimleri) de kötü söz sahiplerini de, yani:
İmanı terkederek küfrü seçmiş olanları da (sapıklığa düşürür) onları tercih
etmiş oldukları kötü sözden, aslî yaratılışlarını değiştirerek küfrü tercih
eylediklerinden dolayı da hak yoldan uzak bırakmış olur. İşte bu da, güzel sözü
bırakıp kötü sözü tercih etmenin müthiş bir neticesidir. (Ve Allah Teâlâ
dilediğini yapar) ilâhî hikmetinin gereği olarak müminleri selâmet ve saadete
kavuşturur. Kâfir ve münafıkları da öyle felâketlere, ebedî azaplara uğratır.
Artık her akıl sahibi bu âkibetleri düşünmeli, ona göre hareketini tanzim
etmelidir.
28. Allah'ın nimetine
nankörlükle karşılık verenleri ve kavimlerini helak yurduna sürükleyenleri
görmedin mi?
28. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin pek çirkin vasıflarını, başkaları hakkında da ne kadar zararlı
bulunduklarını bildiriyor. O müşrikçe hareketleri ve başkalarını da saptırmaya
çalışmış olmaları sebebiyle nihayet cehenneme atılacaklarını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Resulüm!. O kâfirlerin hallerine bakmadın mı?.
Onların halleri ne kadar hayret edilecek bir alçaklıktır? (Allah'ın nimetine
nankörlükle karşılık verenleri) Cenab-ı Hak'kın kendilerine verdiği nimetlere
şükr edecekleri yerde o şükre karşılık nankörce bir vaziyet alanların ve
özellikle son peygamber Hz. Muhammed gibi yüce bir nimetin kadrini bilmeyip onu
inkâra cür'et edenlerin o alçakça hareketlerine bakmadın mı? (Ve kavimlerini
helak yurduna sevkeyleyenleri) kendi kâfirce sözleriyle, saptırıcı
hareketleriyle kendi cemiyetlerinin fertlerini küfür ve şirke teşvik edip
duranları (görmedin mi?) elbette onların o hayret verici hallerini sen de
bilmektesin.
29. Cehenneme, oraya
gireceklerdir. O ne kötü karargâh!.
29. Evet.. O kâfirler,
kendi kavimlerini (cehenneme) sevkederler. Onlar (oraya) o cehenneme
(gireceklerdir.) Dünyada bir müddet yaşasalar da nihayet gidecekleri yer
cehennemden başkası değildir. Küfrün neticesi böyle ebedî bir azaba tutulmaktan
ibarettir, (o) cehennem (ne kötü) bir (karargâh) dır. O kâfirler orada sürekli
olarak azap görüp duracaklardır.
30. Ve Allah için ortaklar
koştular, onun yolundan saptırmak için, de ki: Faidelenin, sonra muhakkak ki,
dönüp gideceğiniz yer, ateştir.
30. (Ve) onlar, öyle
kâfirlerdir ki, kendi bâtıl itikatlarıma (Allah için ortaklar koştular) o
birliğinde ortak ve benzerden uzak olduğunda şüphe edilemiyecek olan âlemin
yaratıcısına bir takım putları, yaratılmış şeyleri ortak tanıdılar, onlara
mâbutluk vasfını verip tapındılar böyle cahilce ve aldatıcı bir iddi'aya, bir
harekete cür'et gösterdiler (onun yolundan) o Kerem sahibinin hidayet yolu olan
İslâm dininden, o tevhid dininden kendi kavimlerini (saptırmak için) öyle
saptırmaya, aldatmaya çalışıp durdular. Yüce Resulüm! O kâfirlere (de ki:) Dünya
varlığiyle bir müddet (faidelenin) istifade ediniz, nefsanî ve şehvanî
zevklerine dalınız, nimete karşı nankörlükte bulununuz, bu geçici, gayrı meşru
istifade sizi gelecek felâketten asla kurta-ramıyacaktır. Çünkü (sonra muhakkak
ki) sizin (dönüp gideceğiniz yer, ateştir) hepiniz de ey kâfirler!. Ahirette
cehennem ateşine atılacaksınız, orada ebediyen yanıp kalacaksınızdır. Ne muazzam
bir ilâhî tehdit!. Ne müthiş bir akıbet!.. "Bu âyet-i kerime, Mekke'i
Mükerreme'de bulunup Resül-i Ekrem'in risaletini tasdik etmemiş olan kâfirler
hakkında nazil olmuştur. Maamafih hükmü bütün kâfirleri içine almaktadır.
Bunların başlıca üç nev'i çirkin vasfı beyan buyurulmaktadır. Birincisi: İmanı
küfürle değiştirmeleridir. İkincisi: Kendi kavimlerini de küfre şevke d erek
cehenneme götürmeleridir. Üçüncüsü de: Bir takım m ah I û katı Cenab-ı H ak'ka
ortak t an im al an d ir. Sözün özü: Allah T e âlâ Hazretlerinin verdiği
nimetlerin değerini bilmeyen, İslâmiyet e aykırı hareketlerde bulunan,
başkalarını da dinî terbiyeden mahrum bırakmağa çalışan, teşvik eyliyen
kimseler, dünyada ne kadar bir varlığa sahip olsalar da bu fânidir,
ehemmiyetsizdir, akıbeti pek korkunçtur, sonsuz bir ilâhî azaptan başka bir şey
değildir. Asıl selâmet ve saadet ise Islâmiyetle mümkündür.
31. İman etmiş olan
kullarıma söyle, namazı kılsınlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizlice
ve aşikâre harcasınlar, bir günün gelmesinden evvelki, onda ne alış-veriş
vardır, ne de dostluk.
31. Bu âyet-I kerime,
müminlere dinî vazifelirini yerine getirmelerini emrediyor, daha hayatta iken
mal ve bedenle ibadet ve itaatte bulunarak istikballerini temine çalışmalarını
tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: Resulüm!, (İmân etmiş) kendilerinde öyle üstün bir
vasıf bulunmuş olan (kullanma söyle) öyle bir kulluk şerefine sahip olanlara
emret ki, (namazı kılsınlar) üzerlerine düşen namazları rükünlerine şartlarına
uyarak yerine getirmeye çalışsınlar (ve kendilerine vermiş olduğumuz rızıklardan)
servetlerden (gizlice ve aşikâre) bir şekilde lâyık olan kimselere (infakta
bulunsunlar) böyle bir infaka devam etsinler. (Bir günün gelmesinden evvelki)
cidden pek büyük, normal günlere benzemiyen kıyametin kopmasından önce ki (o
günde) o kıyamet zamanında (ne alış-veriş vardır) ki, dünyada iken kusur etmiş
olan bir kimse, noksanını telâfi etmek için lâzım gelen şeyi alabilsin. (Ne de)
o günde (dostluk) vardır ki, kendisine yardım edilsin. O günde herkes kendi
derdini düşünür, dünyada iken dost olanlar, o gün birbirinden kaçar, tabiî bir
eğilim ile, nefsanî bir arzu ile birbirinin yardımına koşamazlar. Ancak dünyada
iken ümmetin iyilerinden olan takva sahibi zatlar arasındaki dostluk o gün de
devam eder. Onlar birbirinden kaçmazlar. Çünkü onların dostluğu Allah'a kulluk
ve muhabbet sebebiyle meydana gelmiştir. Yüce Peygamber de Cenab-ı Hak'kın izni
olunca mümin kullar hakkında şefaatte bulunacaklardır. Ve ancak kıyamet gününde
insanlığın genel görünümü itibariyle aralarında doğal olarak bir muhabbet ve
sadakatten, bir yardımlaşma ve dayanışmadan eser görülemez. Binaenaleyh her aklı
başında olan insan, daha dünyada iken ihtiyatlı hareket etmelidir, namaz gibi,
oruç gibi ibadetleri yerine getirmeye çalışmalıdır, zekâtını, sadakasını duruma
göre açıkça veya gizli olarak vermelidir. Bu sayede ahiret hayatının korkunç
günlerinden kurturabilmesini temine çalışmalıdır. Böyle bir çalışmaya
muvaffakiyet ise ancak Allah'ın birliğini tasdik, ilâhî kudreti düşünme
sayesinde meydana gelir.
32. Allah o -Yüce
Yaratıcı- dir ki: Gökleri ve yeri yaratmıştır ve gökten su indirmiştir. Sonra
onunla meyvelerden sizin için rızk meydana çıkarmıştır ve onun emriyle denizde
yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi ve ırmakları da sizin için akıttı.
32. Bu mübarek âyetler,
kâinatın yaratıcısının varlığına, ilminin ve kudretinin mükemmelliğine şahitlik
eden pek büyük hikmet eserlerine ve insanlık hakkındaki nihayetsiz nimetlerine
dikkatlerimizi çekmektedir. Bazı insanların ise bu nimetlere karşı zalimce,
inkarcı biçimde hareketlerde bulunduklarını ihtar eylemektedir. Ve insanlık için
mutluluğa ve bunun zıddı mutsuzluğa sebep olacak esaslara işaret buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere Allah Teâlâ'nın kudretinin eserlerini ve sizin
hakkınızdaki nimetlerini düşününüz. (Allah) o bütün kâinatın sahibi olan Kerem
sahibi Mabud (o) Yüce Yaratıcı (dir ki) şu üstünüzdeki (gökleri) ve onlardaki
yüksek, parlak cisimleri (yaratmıştır.) bu ilâhî kudret hakkında birinci nevi
bir delildir, (ve) O hikmet sahibi Yaratıcı (gökden) semadan bulutlara,
bulutlardan da yeryüzüne (su indirmiştir) yağmurları yağdırmıştır. Bunlar
insanlık için bir hayat kaynağı bulunmaktadır. Bu da ikinci nevi bir delildir.
(Sonra onunla) o su ile yer yüzünde meydana gelen (semerelerden) çeşit çeşit
meyvelerden,, sebzelerden ve diğerlerinden (sizin için) Ey insanlar!, (rızk
meydana çıkarmıştır.) siz onlar ile geçiminiz! temin edersiniz. Bu da üçüncü
nevi bir delildir. (Ve) o Yüce Yaratıcı (onun emriyle) kendisinin iradesiyle
(denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi) siz o gemileri yapmaya
güç yetirirsiniz, o gemileri istediğiniz tarafa sevkederek dünyanın muhtelif
taraflarına gidersiniz denizlerden istifade edersiniz, bu dördüncü nevî bir
delildir. (Ve) O Kerem ve merhamet sahibi olan mabudunuz (ırmakları da sizin
için akıttı) onları dilediğiniz tarafa doğru akıtabilirsiniz, onların sularından
arazinize su verirsiniz, onlardan bol bol içerek istifade edebilirsiniz. Bu da
Allah'ın kudretine ait beşinci nevî bir delildir. Ve bunlar ne kadar büyük birer
nimettir.
33. Ve sürekli seyreden
güneşi ve ayı emrinize verdi ve geceyi ve gündüzü de istifadenize vermiştir.
33. (Ve) o kadar
kudret ve azameti gösterip duran ezelî Yaratıcı (sizin için) Ey insanlar! Sizin
yer yüzünde yaşayabilmeniz için bulundukları yörüngelerde (sürekli seyreden)
yaratılışlarındaki kabiliyet ve yetenek dairesinde sistemli bir şekilde doğup ve
hatip duran (güneşi ve ayı emrinize verdi) onlar kendi yörüngelerinde dönmeye
devam eder, yer yüzüne ışıklarını, nurlarını saçarlar, yer yüzündeki hayat
sahiplerinin yaşamalarına ve çeşitli ürünlerin meydana çıkmasına sebep
bulunurlar. Güneşin dönmesi sayesinde dört mevsim meydana gelir, ayın dönmesi
sayesinde de ayların başladığı ve sona erdiği anlaşılır. Bunlar da altıncı ve
yedinci nevi bir delildir. (Ve) Cenab'ı Hak (sizin için) Ey insanlar!, (geceyi
ve gündüzü de istifadenize vermiştir,.) bunlar birbirini tâkibeder, yeryüzünde
ışıkların, karanlıkarın ortaya çıkmasına sebep olurlar. Siz de ey insanlar!.
Gündüzleri çalışır, Allah'ın fazlına kavuşursunuz, geceleri de istirahat ederek
hayatın zevkine kavuşmuş bulunursunuz. İşte bunlar da sekizinci ve dokuzuncu
nevi birer kudret delilidir.
§ Da'b; devam ve düzenli
âdet demektir. "Dâib" de bir işten ayrılmayıp onda bir düzen üzere yürüyen
demektir. Güneş ile ay da ayrılmaksızın daim bir hal üzere hareket ettikleri
için kendilerine "dâibeyn" denilmiştir ki, bu hareketleri kıyamete kadar devam
edecektir.
34. Ve size istediğiniz
şeylerin hepsinden vermiştir ve eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız, sayıp
bitiremezsiniz. Şüphe yok ki, insan, elbette çok zâlimdir, çok nankördür.
34. (Ve) Ey insanlar!. O
Kerem sahibi Yaratıcı kendisinin kudretine, azametine ve lütfuna onuncu nevi bir
delil olmak üzere de (size istediğiniz şeyerin hepsinden vermiştir.) Yani: O
ezelî yaratıcı, insanlığa muhtaç oldukları ve lisanı hal ile istirhamda
bulundukları şeylerin hikmet ve menfaati gereği olan her cinsinden ihsan
buyurmuştur, insanlar bu sayede nice çeşitli nimetlere ulaşmış bulunmaktadırlar
(ve eğer) Ey insanlar!. (Allah'ın nimetini) size olan lütf ve ihsanını (sayacak
olsanız sayıp bitiremezsiniz) hepsini saymaya, takdir etmeye güç yetiremezsiniz.
Bunları ayrıntılı değil, kısa ve öz olarak bile bilip tâyin edemezsiniz. İnsanın
görmesi, işitmesi, her nefes alıp vermesi hakkında birer büyük nimettir.
Özellikle insanların yaratılış alanına gelip imân ile mükellef olmaları, bunun
mükâfatı olarak da ebedî saadete kavuşmaları ne kadar yüce, ve büyüklüğünü tayin
etmek insanlık için mümkün olmayan birer nimettir. Ne yazık ki, birçok insanlar,
bu nimetlerden gafil bulunuyorlar, bunları kendilerine lütfen ihsan buyurmuş ve
buyuracak olan kerem sahibi mabuda lâyıkiyle kullukta bulunmuyorlar. Artık
(şüphe yok ki, insan) böyle nimet bilmez olan herhangi bir fert (çok zâlimdir)
kendi nefsine zulüm etmiş, kendisini mahrumiyete mahkûm bırakmıştır ve böyle bir
insan (nankördür) Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmiştir. Böyle bir
insan, gafur ve rahîm olan Yaratıcının verdiği nimetleri düşünmez, birçok
nimetlere ulaştığı halde onlar için şükür olmak üzere zekâtını vermez,
fakirlere, zayıflara yardım etmez. Birçok kimseler de bu nimetleri kendisine
vermiş olan Kerem Sahibi Yaratıcısını inkâr eder, kulluk vazifesini yerine
getirmez, bir takım mahlûklara tapınır, işin sonunda, o pek fena hareketinin
müthiş cezasına kavuşur.
35. Ve hatırla o zamanı ki,
İbrahim demişti: Ey Rabbim!. Bu şehri emniyetli kıl, ve benî ve oğullarımı
putlara tapmaktan uzak bulundur.
35. Bu mübarek âyetler,
İbrahim Aleyhisselâm'ın Kâbe-i Muazzama hakkındaki duasını ve putlara
tapınmaktan kaçınılması hususundaki yakarışını bildiriyor. Putların halkı
saptırır olduklarını zikrederek kendisine tâbi olmayanlar ile alâkası
bulunmadığını gösteriyor. Neslinden bâzılarını namaz gibi kulluk vazifelerini
yerine getirmek için Beytullah civarında yerleştirmiş olduğundan onlara bir
takım zatların yönelmelerini ve kendilerinin ürünlerden rızıklanarak teşekkür
etmelerini temennide bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve)
Resulüm!, (yâdet) kavmine hatırlat (o zamanı ki) o uyanmaya vesile olacak tarihî
bir olayın vaktini ki, o zaman Hazreti (İbrahim) Hak Teâlâya yalvararak şöyle
(demişti: Yarabbü.) Ey dualarımı kabul etmek suretiyle hakkımda lütfunu
bollaştıran Mabudum!. (Bu şehri) bu Mekke beldesini (emniyetli kıl) güvenli bir
yer eyle, ahalisini korkulardan lîluhafaza buyur (ve beni ve oğullarımı)
çocuklarımın neslini (putlara tapmaktan uzak bulundur) bizleri tevhit üzere,
İslâm dinî üzere sabit kıl. İşte Hz. İbrahim böyle putlardan kaçınırdı. Artık ey
Hz. İbrahim'e bağlılık iddiasında bulunan müşrik kavimler!. Sizin bu iddianız
nasıl doğru olabilir?
§ Hz. İbrahim, Yüce bir
Peygamber olduğu için masumdur, putlara tapmaktan uzaktır. Öyle bir duada
bulunması ise başkalarına örnek olmak içindir ve masum oluşunun Allah'ın yardımı
ile olduğunu itiraf içindir ve nefsin gururundan kaçınarak Cenab-ı Hak'kın
korumasına her hususta ihtiyaç bulunduğunu ortaya koymak içindir.
§ İbrahim Aleyhisselâmın
duası kabul buyurulmuştur. Kendisi masum olduğu gibi oğulları ve torunlarından
bir kısmı da masumluğa sahip, Allah'ın dinine mensup bulunmuşlardır. Mekke-I
Mükerreme de asırlardan beri harap olmaktan korunmuştur. Ve o mübarek beldenin
ahalisi de emniyet içinde yaşamaktadırlar. Etrafındaki beldeler ahalisi birçok
felâketlere uğradıkları halde Mekke'i Mükerreme bu felâketlere uğramamıştır.
Harem-i Şerif dahilindeki hayvanat bile avlanılmayarak emniyet içinde
bulunmaktadırlar. Hattâ harem sahasında bulunan vahşi hayvanlar bile birbirine
karşı sevimli harekette bulunurlar. O sahaya sığınanlar da emniyet altına girmiş
olurlar. Bu emniyet Mekke'i Mükerreme ile haremine nasip olmuştur, kıyamete
kadar da devam edecektir.
36. Ey Rabbim!.
Muhakkak ki onlar insanlardan bir çoklarını saptırdılar. İmdi her kim bana tâbi
olursa şüphe yokki, o bendendir ve kim bana isyan ederse artık
muhakkak ki, sen çok
yarlığayıcısın, çok esirgeyicisin.
36. Hz. İbrahim, şöyle
de dua etmiştir ki: (Ey Rab'bîm!) Ey kerem ve merhamet sahib olan mabudum!
(Muhakkak ki, onlar) o putlar, birer fesat aleti oldukları için (insanlardan bir
çoklarını saptırdılar) Birer sapıklık sebebi oldular, onları kabul edenler,
onların vasıtasiyle başkalarını sapıklığa düşürerek şirk içinde bıraktılar (İmdi
her kim) o insanlardan (bana tâbi olursa) benim davet ettiğim tevhid dinini,
İslâm dinini kabul eylerse, (şüphe yok ki, o bendendir.) Onunla ben manevî
yönden bir vücut gibi bulunmuş oluruz, aramızda öyle bir manevî birlik meydana
gelmiş olur. (Ve) bilakis her (kim bana âsi olursa) benim davetimi kabul etmez,
sapıklık üzere kalmaya devam ederse (Artık muhakkak ki) durum Allah'ın takdirine
kalmıştır.. Ey Kerem sahibi Mabudumuz!, (sen çok yarlığayıcısın) öyle kimseleri
fikir değişikliğine inanç İslahına kavuşturarak geçmiş günahlarını affetmeye ve
bağışlamaya kadirsin. Ve Yarabbü Sen şüphe yok ki, (çok esirgeyicisin)
kullarının haklarında merhametin pek çoktur, herhangi bir günahkâr kuluna da
merhamet ederek onu selâmete erdirebilirsin. Şu kadar var ki, küfür ve şirk
üzere devam edip o hâl üzere ölenler hakkındaki, ilâhî tehdit, kesindir, onlar
bu yüce rahmeti hak etmekten kendilerini ebediyyen mahrum bırakmışlardır.
37. Ey Rabbimiz!. Ben
neslimden bazısını senin Beyti Haremin yanındaki ekinsiz bir vadiye
yerleştirdim. Ey Rabbimiz!. Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık insanlardan
bir kısmının gönüllerini onlara meyleder kıl ve onlara meyvelerden rızık ver.
Umulur ki, onlar şükr ederler.
37. İbrahim Aleyhisselâm,
Kerem sahibi Mabudundan temennilerine devam ederek şöyle de dua etmiştir ki, (Ey
Rab'bimîz) ey benim ve neslimin ve bütün yaratıkların Kerem sahibi Rabbi olan
ezelî Yaratıcımız!. (Ben zürriyetimden bazısını) oğlum İsmail ile onun dünyaya
gelecek evlâdını (senin Beyti Harem'in yanındaki ekinsiz bir vadiye) yani
Mekke-i Mükerreme sahrasında, dağlar ile çevrilmiş, aralarında seller akan
çukurca bir boşluğa (yerleştirdim) onlar. Ey Rabbimiz!. (namazı dosdoğru
kılsınlar) o Allah'ın evine yönelerek namaz gibi en büyük dinî ibadetlerden olan
bir ibadeti yerine getirmeye devam etsinler (diye) onların orada ikamet
etmelerini münasip gördüm. (Artık) Ey kerem sahibi Mabudumuz!. (İnsanlardan bir
kısmının gönüllerini onlara meyleder kıl) onlara karşı bir şevk ve sevgi
gösterir olsunlar (ve onları) orada yerleştirdiğim neslimi veya onları ve onlara
katılanları (mahsulâttan) çeşitli meyvelerden, yerin ürünlerinden (rızık ver)
onları refah içinde yaşat (umulur ki, onlar şükür ederler) kendilerine bu
nimetleri ihsan eden Yüce Mabudun emirlerine riayet eder namazlarını kılar,
diğer dinî merasimi de yerine getirmeye çalışır dururlar.
Hz. İbrahim'in Fevkalâde
güzel bir üslup ile yapılan bu temennisi de kabul edilmiştir. Mekke'i
Mükerreme'de yaz ve kış çeşitli nimetler, meyveler vesaire bulunmaktadır. Bunlar
bütün etraftan o mübarek beldeye bol bol getirilmektedir, her mevsimde muhtelif
faideli gıda maddeleri bulunup durmaktadır. Artık bu nimetlerden dolayı ne kadar
şükredilse yine azdır.
§ Bilinmektedir ki: İbrahim
Aleyhisselâm'ın eşi Sare'nin çocuğu olmuyordu. Sâre kendi cariyesi "Haceri" Hz.
İbrahim'e bağışladı. İbrahim Aleyhisselâm Hacer ile evlenince ondan İsmail
adındaki oğlu dünyaya geldi. Sâre dedi ki: Ben rica ederdim ki, Cenab-ı Hak,
dostundan bana bir çocuk ihsan buyursun, bunu bana değil, cariyeme ihsan
buyurdu. Ve bir kıskançlık sebebiyle olmalı ki: "Bunları benden uzaklaştır" diye
Hz. İbrahim'e bir teklifte bulundu, İbrahim Aleyhisselâm da aldığı bir vahye
göre eşi Hacer ile daha süt emen bir çocuk olan oğlu İsmail"! alıp Mekke-i
Mükerreme civarına götürdü, onları orada yerleştirdi ve onların orada rahat
yaşayıp beslenmeler! için dua etti. Duası kabul edildi, o vadi civarında zemzem
suyu meydana çıktı, Yemen'de bulunan Cürhüm kabilesi de gelip bunlara eşlik
etti. O ıssız vadi bunlar ile bayındır hale geldi, İbrahim Aleyhisselâm, vakit
vakit gelir, eşi Hacer'i ve oğlu İsmail'i ziyaret ederdi. Hz. İsmail büyüyünce
İbrahim Aleyhisselâm, onunla beraber "Beyt-i Muharrem" denilen Kâbe-i
Mükerreme'yi yeniden veyahut Hz. Adem'den beri mevcut olan o yüce makamı tekrar
tamir ederek vücude getirmiş oldu. İsmail Aleyhisselâm cürhümilerden kız almış
oniki oğlu dünyaya gelmiştir. Bunların nesilleri çoğalıp her tarafa yayılmıştır.
Bizim Yüce Peygamberimiz de Hz. İsmail'in oğlu "Kızarın" neslindendir.
§ Kâbe-i Muazzama'ya "Beytullah"
denilmesi şanına tazim içindir, orada sırf Allah rızası için ibadette
bulunulması içindir. "Beyt-i Haram" "Beyt-i Muharrem" de-nilmesinde de çeşitli
yorumlar vardır. Kısacası bu Beyt-i Şerife saldırmak haramdır, bunun hakında
hürmetsizlik dînen yasaktır. Bu mübarek makama insanların kanlar ile, temiz
olmayan şeyler ile yanaşmaları haram bulunmuştur. Bu makam, tufan hâdisesinden
de korunmuştur. Burasını ziyaret eden müminlere bazı helâl şeyler; geçici olarak
haram kılınmıştır. Meselâ harem dairesinde avlanmada bulunamazlar. İşte bu gibi
sebeplerden dolayı ona o unvan verilmiştir.
§ Hz. İsmail, muhterem
pederi İbrahim Aleyhisselâm'ın şeriati ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine
ve Âmâlika denilen eski bir kavime Peygamber gönderilmişti. Hz. İbrahim'den
sonra kırk sene kadar daha yaşamış, vefatında validesi Hacer'in defnedildiği "Hicir"
mevkiindeki kabri civarına defnedilmiştir. Hicr ise Medine'i Münevvere ile "Berruşşam"
arasındaki eski bir şehrin kalıntısı olan bir beldedir.
38. Ey Rab'bimiz!. Şüphe
yok ki, sen bizim gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Ve Allah
Teâlâ'ya ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey gizli kalamaz.
38. Bu mübarek âyetler de
Cenab-ı Hak'kın sonsuz olan ilmini, kudretini İbrahim Aleyhisselâm'ın
zikrettiğini bildiriyor. Ve Hz. İbrahim'in ihtiyarlığı zamanında iki muhterem
oğula kavuşmaktan dolayı Hak Tealâya hamd ve senada bulunmuş olduğunu ve
kendisiyle nesli, ana babası ve diğer müminler hakkında af dileğinde bulunarak
dualarının kabulünü istirham etmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz.
İbrahim, Allah Teâlâ Hazretlerinden kalp ve lisan ile neler istirhamda
bulunduğunu o Yüce Yaratıcının tamamen bilip hikmetin gereğine göre ilâhî
kudretinin tecelli edeceğini itiraf için şöyle demişti: (Ey Rab'bimiz!. Şüphe
yok ki, sen bîzim gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin) yani: Bizim
bütün hâllerimizi, islerimizi, hakkımızda hayırlı olup olmayan şeyleri de
tamamen bilirsin veyahut: Kalplerimizde sakladığınız üzüntü ve kederi de; ilân
ettiğimiz hâl ve şanımızı da ve özellikle aileler arasında cereyan eden
muameleleri, münakaşaları Ey Rab bini!. Sen gerçekten bilmektesin. Evet.. (Ve)
Şüphe yok ki, (Allah Teâlâ'ya ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey gizli kalamaz.)
Değil yalnız insaniyet alemindeki ahvali, bütün gök ve yerdeki olayları, gaybla
ilgili hususları Cenab-ı Hak tamamiyle bilmektedir. Bu âyeti kerime, ya Hz.
İbrahim'in sözlerinin tamamlayıcısıdır veyahut Hz. İbrahim'in açıklamalarını
tasdik için vuku bulan ilâhî bir sözdür.
39. Hamdolsun o Allah'a ki,
bana ihtiyarlık çağında İsmail'i ve Ishak'ı ihsan buyurdu. Şüphe yok ki Rab'bim,
elbette duayı hakkıyla işiticidir.
39. Yine Hz. İbrahim,
Allah'ın yüce katına teşekkürlerini arz için buyurmuştur ki:
(Hamd olsun o Allah'a ki,)
bütün kemâl sıfatlarına sahip olan Yüce Yaratıcıya ki, (bana ihtiyarlık çağında)
artık evlât sahibi olabileceğime ümitli bulunmadığım bir yaşta iken (İsmail'i
Ishak'ı ihsan buyurdu) Rivayete göre İbrahim Aleyhisselâm, Hz. İsmail doğduğu
zaman doksan dokuz yaşında imiş, Hz. Ishak doğduğu zaman da yüz oniki veya yüz
on yedi yaşında bulunuyormuş. (Şüphe yok ki, Rab'bim) bana ihsan buyuran
işlerimin sahibi olan Yüce Yaratıcım (elbette duayı) kullarının ricasını,
yakanşlarını (hakkıyla işiticidir) hikmetinin gereğine göre kabul eder, dualara
icabette bulunur.
§ Ishak Aleyhisselâm, Hz.
İbrahim'in ikinci oğludur. Annesi Sare'dir. O da ihtiyarlığı zamanında böyle bir
oğula kavuşmuştu. Hz. Ishak, daha pederi İbrahim Aleyhisselâm hayatta iken Allah
tarafından Şam ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Filistin'de kalmış, "Biri
Seb'a" denilen yerde yerlemişti. Kendisinin "lys" ve "Yakub" adında iki oğlu
dünyaya gelmiştir. Bilahara Hz. Yakub da peygamber olmuştur. Ishak Aleyhisselâm
rivayete göre yüz altmış yaşında iken vefat edip Hz. İbrahim'in yattığı
mezarlığa defnedilmiştir. Annesi Sâre de yüz yirmi yedi yaşında iken Şam'da
vefat etmiştir.
40. Ey Rabbim!. Beni ve
neslimden olanı da namazı devamlı kılanlardan eyle. Ey Rab'bimiz!. Ve duamı
kabul buyur..
40. Yine Hz. İbrahim şöyle
yakarışta bulunmuştu: (Yarabbi beni ve zürriyetimden olanı) yani: Bazılarını,
mümin olanlarını (namazı devamlı kılanlardan eyle) farz namazı lâyıkiyle edaya
muvaffak buyur. (Ey Rab'bimiz!. ve duamı kabul buyur) böyle namazı güzelce edaya
ve putlara tapınmaktan kaçınmaya dair olan duamı veya ibadet ve itaatimi lütfen
kabul buyur, ey kerem ve merhamet sahibi olan yüce mabudum!.
41. Ey Rab'bimiz!. Hesap
olunacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla.
41. İbrahim Aleyhisselâm,
şöyle de bir duada bulunmuştur: (Ey Rab'bimiz) Ey işlerimizin sahibi,
hallerimizin düzenleyicisi yaratıcımız! (hesap olunacağı gün)
bütün mükelleılerin
dünyadaki amelleri adaletli bir şekilde sorgulamaya tâbi tutalacağı zaman (beni)
benden insanlık gereği daha iyi olanın terkedilmesi şeklinde meydana gelmesi
düşünülen kusurlarımı bağışla.. Ve (anamı, babamı) da affına kavuştur. Bunlardan
maksat, ya Hz. Âdem ile Havva'dır veya Islâmiyeti kabul etmeleri şartiyle Hz.
İbrahim'in babasiyle anasıdır veyahut bu dua ana-babası hakkındaki emrin ortaya
çıkmasından evvel vuku bulmuştur. Maamafih bazı rivayetlere göre Hz.ibrahim'in
annesi mümin bulunuyordu. Bunun içindir ki: = "Ne varki, onun Allah'ın düşmanı
olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı." (Tevbe, 9/114) âyeti kerimesinde
yalnız babası zikredilmiş ve ondan uzak olduğu gösterilmiştir. (Ve) Hz. İbrahim,
zürriyetinden olsun olmasın bütün müminler hakkında da dua ederek, (müminleri
bağışla) diye istirhamda bulunmuştur.
§ İbrahim Aleyhisselâm'ın
müminler hakkındaki bu duası, büyük bir müjde taşımaktadır. Çünkü o, Allah'ın
dostudur, onun duaları Allah katında makbuldür. Artık biz de Kerem sahibi
Yaratıcıdan niyaz ederiz ki: Baba ve dedelerimizle evlâd ve torunlarımızla
beraber Allah'ın affına kavuşalım. "Hz. İbrahim için Bakara süresinin (124, 125,
126, 127) inci âyetlerinin izahına da bakınız!.
42. Ve Allah Teâlâ'yı
zalimlerin yaptıkları şeylerden gafil sanma. Onları kendisinde gözlerin korkudan
dışarı fırlayacağı bir gün için tehir eder.
|