78.  Dediler ki: Ey Aziz!. Muhakkak onun çok yaşlı bir babası vardır. Onun yerine bizden birini al. Şüphesiz ki, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.

78. Yûsuf Aleyhisselâm kardeşi Bünyamin'i yanında alıkoymaya karar verince diğer kardeşleri (dediler ki: Ey Aziz!.) ey muhterem maliye bakanı!. (Muhakkak onun) o yanında   alıkoyduğun Bünyâmin'in (çok yaşlı) pek ihtiyar büyük bir mevki sahibi bir (babası vardır) onun ayrılığına dayanamaz, onu çok sevdiği için onun ayrılığına sabr  etmez (onun yerine bizden birini al) tutukla, onun o muhterem babasına iyilikde bulun, onu salıver, babasına gönder (şüphesiz ki, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.) Senin çok cömert, iyiliksever olduğunu görüp duruyoruz. Artık bize bu lütfta da bulun.

79. Dedi ki: Biz malımızı yanında bulduğumuzdan başkasını almaktan Allah'a sığınırız. Şüphe yok ki, biz o halde elbetde zâlimler oluruz.

79.   Hz. Yüsufta onlara cevaben (dedi ki: Bîz malımızı yanında bulduğumuzdan başkasını almaktan Allah'a sığınırız) onun yerine başkasını alıp yanımızda bırakamayız, öyle bir hareket günâhdır, Cenâb-ı Hak, bizi öyle bir işte bulunmaktan korusun. (Şüphe yok ki,) Eğer biz sizin dediğiniz gibi yaparsak, malımızı kendi yükünde bulmadığımızı alır köle yaparsak (biz o halde elbetde zalimleriz) oluruz sizin bildirdiğiniz dinî hükme karşı çıkmış, ve zâlim kimselerden olmuş oluruz. "Hz. Yûsufun kardeşini bir müddet yanında alıkoyması, ilâhî bir vahye dayanmaktaydı, Cenâb-ı Hak tarafından müsaade edilen bir tedbirden ibaret bulunmuşdu. Bu yüzden diğer kardeşleri üzüntülü olacaklarından dolayı bu onların hakkında bir keffaret mahiyetinde bulunmuştur. Hz. Yâkub da bu vesile ile daha nice yüksek derecelere kavuşmuştur. Bunda kim bilir daha nice hikmetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir.

 

 

80.   Ne vakit ki, ondan ümitlerini kestiler, birbiriyle fısıldanarak diğerlerinden ayrıldılar. Büyükleri dedi ki: Babanızın muhakkak Allah'a yemin ile teminat almış olduğunu ve sizin evvelce de Yûsuf hakkında yapmış olduğunuz kusuru bilmiyor musunuz?. Artık babam bana izin verinceye kadar veya benim için Cenab'ı Hak hükmedinceye kadar bu yerden ayrılmam ve o, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

80.      Bu mübarek âyetler de Hz. Yûsufun kardeşlerinin Bünyamin'i kurtaramıyacaklarını anlayınca ümitsiz bir şekilde yurtlarına dönmeğe başladıklarını ve büyük kardeşlerinin de bunları hesaba çekerek babasının müsaadesi veya Cenâb-ı Hak'kın bir hükmü olmadıkça Mısırdan ayrılmayacağım söylemiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri, Mısır'da alıkonulacak olan Bünyâmin'in yerine kendilerinden birinin alıkonulmasını rica etmişlerdi. (Ne zaman ki) bu ricalarının kabul edilmediğini anlayarak (ümitsizliğe düştüler) ümitleri kesilmiş oldu. Bu on kardeş (birbiriyle fısıldaşarak) gizlice konuşarak (diğerlerinden ayrıldılar) diğer kimselerden ayrılarak bir tarafa çekildiler (büyükleri) yani: Onların yaşça büyüğü olan "Rubil" veya ilm ve fazilet itîbariyle büyükleri olan "Yehuza" veya "Şem'un" adındaki kardeşleri (dedi ki:) Bir kere düşününüz!. (Babanızın) bu Bünyamin"! sizinle beraber Mısır'a göndermeden evvel onu koruyacağınıza dâir (muhakkak Allah'a yemin ile sizden teminat) bir kuvvetli söz (almış olduğunu) bilmediniz mi?. Elbetde bilirsiniz, (ve sizin evvelce de Yûsuf hakkında yapmış olduğunuz kusuru) onu muhafazada bulunmamış olduğunuzu bilâkis, onun hayatına kasdetmiş bulunduğunuzu (bilmediniz mi?.) Elbetde bilmişsinizdir. (Artık babam bana) dönmem için (izin verinceye kadar veya benim için) Bünyâmin'in hangi bir sebeple salıverilmesi suretiyle veya başka bir sebeple bu yerden ayrılmama (Cenâb-ı Hak hükm edinceye kadar) ben kendi kendime (bu yerden ayrılmam) Mısır'da kalırım, (ve o) Yüce Yaratıcı (hükmedenlerin en hayırlısıdır.) Çünki o mutlaka hak ile adalet ile hükmeder. Binaenaleyh onun hükmüne riâyet, bütün kulları için bir kulluk vazifesidir.

§ "Neciyy"; kelimesi münâci ve tenâci manasınadır. Çoğulu da "enciyedir" Münâci, sırrını gizlice söyleyen kimse demektir. Tenâci de birbiriyle gizlice konuşmak gizli bir şeyin farkına varmaktan ibâretdir. "Neciyya" kelimesi çoğul mânâsında hâl olarak gelmiştir ki, birbiriyle gizlice konuşarak, istişarede bulunarak mânâsını ifâde etmektedir.

 

 

81.   Babanıza dönünde deyiniz ki: Ey babamız!. Şüphe yok ki, oğlun hırsızlık etti. Biz bildiğimiz şeyden başkasına şahitlik etmedik, ve biz gaybı -bilip onu-koruyucular değiliz.

81.     Mısır'da kalmayı tercih eden büyük kardeşleri diğerlerine (dedi ki:) siz (babanıza) Hz. Yakub'un yanına (dönün de) o mübarek zâta (deyiniz ki: Ey babamız!. Şüphe yok ki oğlun) Bünyamin (hırsızlık yaptı) şöyle ki:

Hükümdarın kaybolan su kabı onun yükü arasından meydana çıkarıldı, (biz bildiğimiz şeyden başkasına şahitlik etmedik) biz bu hadiseyi böyle gördüğümüz için veya Mısır hükümdarının ve adamlarının iddialarına göre Bünyâmine hırsızlık isnâd etmiş oluyoruz. Görünen durum bunu gösteriyor. (Ve biz gaybı) görünmeyen durumu, gelecekte neler olacağını bilip onu (koruyucular değiliz) biz ona dâir bir bilgiye sahip bulunmuyoruz. Sana yemin ederek söz verdiğimiz zaman, ileride bir hırsızlık hadisesinin vuku bulacağını, veya böyle bir hadisenin gerçeğe aykırı olarak iddia edileceğini elbette ki, bilmiyorduk. Binaenaleyh biz yeminimize muhalefet etmiş değiliz, bizi mazur gör.

 

 

82. Ve içinde bulunduğumuz şehre sor ve içinde gelmiş olduğumuz kervan'a da. Ve biz şüphe yok ki, elbet de doğru kimseleriz.

82.       Bu mübarek âyetler, Mısır'dan dönen oğullarının, sözlerinde doğru olduklarını söyleyerek Hz. Yakub'a güven vermek istediklerini, Hz. Yakub'un da oğullarına verdiği cevabı ve sabra sarıldığını ve Mısır'da kalan oğullarının da Allah'ın yardımı ile gelip kendisine kavuşacaklarını bildirerek üzüntülerini gizlemeğe çalıştığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun Mısır'dan dönüp gelen kardeşleri babalarının huzuruna girdiler (ve) Mısır'da kalmış olan büyük kardeşlerinin tavsiyesi üzerine muhterem babalarına dediler ki: Eğer bizim sözümüze inanmıyor isen (içinde bulunduğumuz şehre sor) yani: Bir müddet içinde kaldığımız Mısır ahalisinden sor, hâdise Mısır'da yayılmıştı. Onlar sana bizim doğru sözlü olduğumuzu haber verirler, (ve içinde gelmiş olduğumuz kervan'a da) sor, bizimle beraber Mısır'a gidip dönen Ken'an ahalisinden de bu hadiseyi sor. Gerçek durum, güzelce anlaşılmış olur. (Ve şüphe yok ki) Allah'a and olsun ki (<elbetde) sözümüzde (doğru kimseleriz) artık bizim sözümüze güven.

 

 

83.       Dedi ki: Hayır, size nefisleriniz bir işi süslemiştir. Artık -bana düşen- güzel bir sabırdır, umulur ki. Allah Teâlâ onların hepsini bana getiriverir. Şüphe yok ki o, çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

83.    Hz. Yâkub da oğullarının bu sözlerine karşı (dedi ki, hayır) iş haddizatında öyle değil, (size nefisleriniz bir işi süslenmiştir) yani: Yaptığınız bir hareket, sizce fâideli görünmüştü. Bünyâmin'i alıp Mısır'a götürmeniz, fazla bir erzak almak arzusuyla sizce uygun görülmüştür. Mısır hükümdarınca bilinmeyen sizin fetvanız ise yerinde olmayan bir fetva idi. Bu fetva kardeşiniz hakında doğru olamazdı, çünki o hırsızlık yapacak bir kâbiliyetde değildir. Fakat size böyle bir işi, bir fetva vermeyi nefsiniz, kolaylaştırdı ve süslü gösterdi. (Artık güzel bir sabır) yani: Benim isim güzel bir sabrdır. Veya benim sabrım, güzel bir sabırdır. (Umulur ki. Allah Teâlâ onların hepsini) Yûsuf'u da Bünyâmin'i de diğer Mısır'da kalan kardeşlerini de (bana getiriverir) bunlardan hiç biri geri kalamaz, bana kavuşurlar Şüphe yok ki) Her şeyi hakkıyla (bilen) ve her fiilinde (hikmet sahibi olan ancak o'dur) O Yüce Yaratıcıdır. O bizlerce gizli kalan şeyleri de tamamen bilir ve her ne irâde ve takdir buyurursa mutlaka bir hikmet ve menfaata dayanır. Hz. Yâkub böyle uzun bir müddet üzüntü ve keder içinde kalmış olduğu ve bunun neticesinde Allah'ın yardımı ile kavuşma zevkine nail olacağını ilâhî lûtuflardan beklediği için böyle oğullarına birgün kavuşacağını söylemiştir. Artık her şeyi hakkıyla bilen ve her emrinde, takdirinde bir nice hikmet tecellî eden Kerem Sahibi Bir Yaratıcıdan böyle bir netice elbettedeki, beklenebilir.

 

 

84. Ve onlardan yüz çevirdi. Ve ey Yûsuf'um diye sızlandı ve gözleri hüzünden dolayı bembeyaz kesildi. Artık kederini içine atıyordu.

84.    (Ve) Hz. Yâkub (onlardan) o huzuruna dönen oğullarından (yüz çevirdi) onların öyle üzüntü ve kederi arttıran sözlerini dinlememek için onlardan yüzünü başka bir tarafa döndürdü (Ve ey Yûsuf 'um!.) neredesin?. Gel, tam zamanın (diye sızlandı) böyle çoktan beri kendisinden uzak düşmüş olan Yûsufünden dolayı pek fazla bir üzüntü ve hasret göstermiş oldu (ve gözleri üzüntüsünden dolayı) Yûsuf'u için fazlaca ağlar olduğundan dolayı (bembeyaz kesildi) gözlerinin siyahı beyaza dönüşmüş gibi oldu. Hattâ bir rivayete göre pek az görebilir oldu. Bilahara Hz. Yûsufun gömleğini yüzüne sürmesi sebebiyle Cenâb-ı Hak onun mübarek gözlerini yine pek güzel görür bir hâle getirmiştir. Nitekim (96) ncı âyeti celîle bunu bildirmektedir. (Artık üzüntüsünü içine atıyordu.) Yani: Üzüntülü ve kederli bulunduğu halde bunu kimseye göstermek istemiyordu. Sabr ederek Cenab'ı Hak'ka sığmıyordu. Takdire razı idi, halinden kimseye şikâyetde bulunmazdı. Üzülmek ve ağlamak gibi şeyler ise irâde dışı olduğundan bu onun sabrına, hak'ka tevekkülüne engel bulunmuş değildir. Hattâ bazı elem verici hâdiselerden dolayı ağlamak mubahtır. Buna insan mâni olamaz. İmamı Buhari ile İmamı Müslim'in rivayetine göre Rasûlü Ekrem Efendimiz, masum yavrusu İbrahim vefat edince ağlamış ve buyurmuştu ki: Kalp üzüntü duyar, gözyaşlarını akıtır. Fakat Rabbimizin gazabını çekecek bir şeyi biz söylemeyiz ve biz ey İbrahim!. Senin ayrılığından dolayı elbetde üzüntülüyüz.

Velhâsıl böyle bir ağlama, mübâhdır. Fakat bir musibetden dolayı bağırıp çağırmak, yüzü veya göğsü tokatlamak, yakaları, elbiseleri parçalamak suretiyle ağlamalar kınanmıştır, dînen yasaktır, kadere karşı bir isyan demektir. Binaenaleyh böyle bir hareketde bulunmamalıdır.

 

 

85. Dediler ki: Vallahi sen hasta oluncaya kadar veya helak olmuşlardan oluncaya kadar Yûsuf'u anıp durmaktan geri kalmayacaksın.

85.   Bu mübarek âyetler, Yâkub Aleyhisselâm hakkında Hz. Yusuf'tan dolayı olan pek fazla üzüntüsünün bir tehlikeye sebebiyet verebileceğini oğullarının kendisine söylemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Yakub'un da onlara verdiği cevabını ve onlara Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmeyerek kardeşleri Yûsuf ile Bünyamin' gidip araştırmalarını tavsiye buyurduğunu zikretmektedir. Şöyle ki: Yâkub Aleyhisselâm'ın pek fazla üzüntü içinde bulunduğunu gören oğulları veya evinde bulunan torunları ile hizmetçilerinden ibaret bir cemaat (dediler ki: Vallahi) and olsun ki (sen hasta oluncaya kadar) ölümüne sebep olacak bir hastalığa tutuluncaya kadar (veya helak olmuşlardan oluncaya kadar) tamamen vefat edinceye kadar (Yûsuf'u) tam bir üzüntü ile (anıp durmaktan geri kalmayacaksın) yazık değil mi sana?. Neden bu kadar kederli bulunuyorsun. Velhâsıl böyle söyleyenler, Hz. Yakub'un dış görünüşüne bakarak hayatının tehlikeli bir vaziyetde olduğunu anlayarak yemin etmişler, o mübarek zâtın üzüntülerini azaltmak arzusunda bulunmuşlardı.

§ "Tefteli"; kelimesi, burada "lâtezalü" manasınadır. "Fütüv" kelimesi ise bir şeyi anıp durmaktır. "Hared"; üzüntü ve kederden, hastalıkdan dolayı aklı ve şuuru bozulmuş, vücûdu eriyip zayıf düşmüş olan kimse demektir.

 

 

86.  Dedi ki: Ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah Teâlâ'ya arzederim, ve ben Allah T e âlâ'd an sizin bilmiyeceğiniz şeyi bilirim.

86. Yâkub Aleyhisselâm da kendisinin öyle fazla üzüntüsünden bahseden cemaate cevaben (dedi ki:) Ben hüzn ve kederimden dolayı sizlere şikâyetde bulunmuyorum (ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah Teâlâ'ya arzederim) ona sığınırım, uğradığım dert ve elemden beni kurtamasını ancak O Kerem Sahibi Mâbud'dan dua ve niyazda bulunurum (ve ben Allah Teâlâ'dan) hakkımda tecellî edecek olan lütuf ve merhameti beklemekteyim ve (sizin bilmeyeceğiniz şeyi bilirim.) O Kerem Sahibi Yaratıcı, sizce bilinmeyen bir şeyi bana bildirmiştir.

Hz. Yakub'un bu ifadesi gösteriyor ki: O, Hz. Yûsufun hayatta olduğunu ve ona bir gün kavuşacağını bilmiş bulunuyordu. Bu bilgisi ilâhî bir vahiy ile olmuş idi. Hz. Yûsufun rüyası da henüz gerçekleşmemiş olduğundan bu da onun hâlâ hayatta, olduğuna bir delil demekti. Hattâ deniliyor ki: Hz. Yâkub, rüyasında ölüm meleğini görmüş,      Yûsufun canım aldın mı? Diye ondan sormuş, o da: Ey Allah'ın Peygamberi!. Ben onun canını almadım demiş, sonra Mısır tarafına işaret ederek onu o tarafta ara diye buyurmuştur. Bununla beraber Hz. Yâkub oğulları hakkında Mısır Âziz'inin ne kadar güzel muamelede bulunduğunu ve o Azîz'in hâl ve durumunu öğrenince onun Hz. Yûsuf olduğundan ümitli idi.

 

 

 

87. Oğullarım!. Gidinizde Yusuf'tan ve kardeşinden bir haber arayıp sorunuz. Ve Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyiniz. Çünki Allah'ın rahmetinden kâfirler topluluğundan başkası ümidini kesmez.

87.    Kısacası: Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yûsufun hayatta olduğuna kanaat getiriyordu. Binaenaleyh buyurdu ki: (Oğullarını) tekrar Mısır'a (gidiniz de Yûsuf ten ve) onun yanında bırakmış olduğu (kardeşinden) Bünyâmin'den (bir haber arayıp sorunuz) onlara dâir bilgi edinmeye çalışınız (ve Allah'ın rahmetinden) lütuf ve ihsanından (ümitsizliğe düşmeyiniz) ümidinizi kesmeyiniz. Allah'ın rahmeti sayesinde Yüsufa kavuşmuş olabilirsiniz. Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek mü'minlere asla caiz değildir. Mü'minlere lâyık olan o'dur ki: Kavuştukları nimetlerden dolayı Cenâb-ı Hak'ka hamd ve şülerde bulunsunlar, bir musibete uğrayınca da onun giderilmesini Hak Teâlâ'dan rica ederek beklesinler. (Çünki Allah'ın rahmetinden kâfirler topluluğundan başkası ümidini kesmez) Evet.. Her kim ki, Cenâb-ı Hak'kın varlığına kudretine rahmet ve lütfuna ve bütün mahlûklarının hallerini bildiğine inanır da tasdik ederse artık öyle bir zât, Allah'ın rahmetinden ümidini kesebilir mi?. Ancak her kim, Cenâb-ı Hak'kın kudretinin üstünlüğünü inkâr ederse veya o Yüce yaratıcının bütün âlemlerin durumlarını bilmediğini sanarsa veya O Kerem Sahibi Mâbud'un cömert değil, hâşâ cimri olduğuna inanırsa işte öyle bir kimse Allah'ın rahmetinden ümidini keser. Böyle üç kanaatden her biri ise bir küfrden ibâretdir. Binaenaleyh Allah Teâlâ'nın rahmetinden, lütuf ve kereminden ümitsizliğe düşmek ancak kâfir olanlara mahsustur. Evet.. Kâfirler Hak Teâlâ Hazretlerinin varlığını, yüce sıfatlarını Iâyikiyle bilmedikleri için onun rahmetinden ümitli olamazlar.

 

 

 

88.   Ne vakit ki, onun huzuruna girdiler, dediler ki: Ey Azız!, Bizi de, ailemizi de kıtlık kapladı ve bir değersiz sermaye ile gelmiş olduk. Artık bize ölçüyü tamamla, ve bize bağışta bulun, şüphe yok ki, Allah Teâlâ bağışta bulunanları mükâfata erdirir.

88. Bu mübarek âyetler. Yûsuf Aleyhisselâm'ın tekrar Mısır'a gidip ihtiyaçlarını kendisine arzeden kardeşlerine kendisini tanıtmak istediğini gösteriyor. Onların vaktiyle kardeşleri Yûsuf ile Bünyâmin'e neler yapmış olduklarını sorduğunu bildiriyor. Onların da yoksa Yûsuf sen misin?, diye suallerine cevaben: Evet.. Yûsuf benim, diyerek kendisini bildirip sabr ve takva sayesinde Alanın lütfuna kavuştuğuna işaret buyurmuş olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Hz. Yakub'un kendilerine verdiği nasihati, tavsiyeyi kabul eden oğulları tekrar Mısır'a gittiler. (Ne vakit ki) Hz. Yûsufun (huzuruna girdiler) ona tam bir hürmetle hitab ederek (dediler ki: Ey Aziz!, bizi de) arkamızda bırakmış olduğumuz (ailemizi de kıtlık kapladı) hepimize açlık ızdırabı isabet etti, hepimize şiddetli bir açlıktan dolayı güçsüzlük geldi. (Ve bir değersiz sermaye ile) Mısır'a (gelmiş olduk) mikdarı az veya kıymeti noksan veya kimsenin rağbet edemiyeceği geçmez kalp para ile veyahut ehemmiyetsiz bir eşya ile Mısır'a kadar gelerek erzak almak istiyoruz. Bu sözleriyle Hz. Yûsufun merhametini çekmek istiyorlardı. Ve dediler ki: (artık bize ölçüyü tamamla) bu zayıf durumumuzdan dolayı bizlere şefkat göster de fazlaca erzak ver. (Ve bize bağışta bulun) sermayemizi kabul ederek onun değerinin üstünde bir erzak vermek lûtfunda bulun. Yahut bize bir sadaka kabilinden olmak üzere kardeşimiz Bünyamin'i bize iade et. Bu kardeşler Hz. Yûsufun fiil ve hareketlerine bakarak kendisinin Allah'ın dinine sarılmış bir zât olduğuna inandıkları için şöyle de dediler: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bağışta bulunanları mükâfata erdirir.) Binaenaleyh sen de bize bağışta bulun.

§ Denilebiliyor ki: Hz. Yâkub bir Peygamber idi onun için sadaka verilmesi caiz olabilir miydi? Buna cevaben deniliyor ki: Onun şeriatına göre ihtimâl ki, caiz idi. Sadakaları      kabulün caiz olmaması yalnız bizim Yüce Peygamberimize mahsus bulunmuştu. Yahut bu sadakadan, bağıştan maksat, hakikaten sadaka değildi. Belki Yûsuf Aleyhisselâm'ın kardeşleri, onun kendilerine yapacağı iyiliğe ve kardeşleri Bünyamin' iade etmesine bir alçak gönüllülük eseri olarak ve kalbinin yufkalığını çekmeye bir vesîle olmak için öyle bağış adını vermişlerdi. Yoksa o, haddizatında bir sadaka mahiyetinde değildi.

 

 

89. Dedi ki: Biliyor musunuz? Siz cahilliğiniz yüzünden Yûsuf a ve kardeşine neler yaptığınızı?.

89.      Yûsuf Aleyhisselâm da kardeşlerinin o istirhamı üzerine onlara hitaben (dedi ki:) siz (biliyor musunuz?) hiç takdir edebildiniz mi (siz cahilliğiniz yüzünden) yani: Gençliğiniz zamanında veya câhil kimseler gibi hareketde bulunup, yaptığınızın akıbetini düşünemez bir hâlde iken (Yûsuf'a ve kardeşine) Bünyâmin'e (neler yaptığınızı?.) Yani: Yûsuf'u babasından ayırdınız, kuyuya attınız. Sonra da onu bir köle diye sattınız. Bünyamin hakkında lâyık olmayan sözler söylediniz, onun hırsızlıkta bulunmuş olduğunu sandınız, onu bu yüzden hesaba çektiniz. Hattâ, rivayete göre kaybolan su kabı onun yükünden çıkınca onu hesaba çekmişler, ey Râhi! oğulları!. Bize sizin tarafınızdan sürekli belâ gelip duruyor demişler.

Hz. Yûsuf, onların bu gibi hareketlerine işaret etmiş, onlara bir nevi nasihatda bulunarak kendilerini tevbeye teşvik buyurmuş oluyordu.

 

 

90.   Dediler ki: A sen evet., muhakkak sen Yûsuf musun?. Dedi ki: Ben Yûsufum ve bu da kardeşimdir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bizim üzerimize lütufta bulundu. Çünki her kim Allah'tan korkar ve sabr ederse, artık muhakkak ki. Allah Teâlâ güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.

90.     Hz. Yûsufun kardeşleri onun hâline, güzel yüzüne, manâlı sözüne bakarak onu tanıdılar, ona bir istifhamı takriri yoluyla hitâb ederek (dediler ki: A sen, evet muhakkak sen Yûsuf musun?.) Evet evet., sen kardeşimiz Yûsuf'sun Yûsuf. Hz. Yûsuf da onlara (dedi ki:) evet.. (Ben Yûsufum ve bu da) bu yanımdaki Bünyamin de benim ana baba bir (kardeşimdir) artık benim Yûsuf olduğumu tamamen anlamış olunuz, İşte Bünyâmin'e dâir ifâdem de benim Yûsuf olduğumu göstermektedir. (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ bizim üzerimize lûtufda bulundu) bize dünyevî ve uhrevî nîmetler verdi, ve kısacası bizim aramızı senelerce ayrılıktan sonra birleştirdi (Çünkî her kim Allah'tan korkar) günahlardan kaçınırsa (ve sabr ederse) belâlara ve insanların ezâ ve cefâsına karşı sabırlı olmaya muvaffak olursa ihsan vasfına sahip bulunmuş olur. (Allah Teâlâ,) ise öyle (güzel davrananların mükâfatını zâyetmez) elbetde onları bir nice mükâfatlara kavuşturur. İşte Hz. Yûsufun hâli de buna parlak bir misâldir, kendisine karşı gösterilen cazip, nefsanî eğilimlerden kaçınmış, iffet ve temizliğini korumuş; muazzam bir sakınma örneği kesilmişti. Senelerce muhterem babasından uzak düşmüş, zindanda, gurbetlerde kalmış, fakat sabr ve tahammülden ayrılmamıştır. Özellikle bir zamanlar hayatına kasdetmiş olan kardeşlerini affederek haklarında büyük iyiliklerde bulunmuştur. İşte bu gibi pek yüksek ahlâk ve davranışlarının mükâfatı olarak da Mısır'da büyük bir mevkie, pek mühim bir nîmete kavuşmuş, peygamberlik itibariyle sahip olduğu yüce makam ise en büyük bir ilâhî lutuftur.

 

 

91.  Dediler ki: Allah'a and olsun. Allah seni bizim üzerimize ebetde tercih buyurmuştur. Halbuki, biz elbetde hata edicilerden olmuştuk.

91. Bu mübarek âyetler, Hz. Yûsufun kadrinin yüceliğini kardeşlerinin takdir ederek ona karşı kusurlarını Itirafda bulunmuş olduklarını bildiriyor. Hz. Yûsufun da onları hesaba çekmeyip kendilerine pek mükemmel bir tesellide bulunduğunu ve gömleğini bir ferahlık sebebi olmak üzere muhterem babasına gönderip onların hepsini Mısıra davet buyurmuş olduğunu ifâde etmektedir. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri onu tanıyarak lütuf ve keremine kavuşunca (dediler ki: Allah'a and olsun) hiç şüphe yok ki, (Allah) Teâlâ (seni bizim üzerimize elbetde> tercih) ihtiyar (buyurmuştur) yani: Seni akıl ile, ilm ile takva ile, yumuşak huyluluk ve lütuf ile büyük bir başarıya eriştirmekle seçkin biri kılmıştır. (Halbuki, biz) isek sana kötülük ettik, günahkâr olduk (elbetde hatâ edicücrden olmuştuk) bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, bizi    sana muhtaç ederek bizi böyle bir utangaç duruma uğratmış oldu. Bu sözler, onların kusurlarını anlayarak tövbeye, af dileyinde bulunmaya ve Hz. Yûsufun affına muhtaç olduklarını İtiraf etmeleri demektir. Ve denilmiştir ki: Hz. Yıl s uf un kendilerinden her durumda üstün olduğunu söylemeleri, kendilerinin peygamberlik mertebesine sahip olmadıklarına da bir işareti taşımaktadır. Çünki onlar da peygamberlik makamına sahip olsalar idi böyle söylemezlerdi, peygamberlik makamının yanında ona bağlı olmayan makamları, nîmetler yok durumundadır.

 

 

92. Dedi ki: Bugün sizin üzerinize bir kınama yoktur. Allah Teâlâ sizin için mağfiret buyurur. Ve o, merhamet edelerin en merhametlisidir.

92.     Hz. Yûsuf da kardeşlerinin öyle kusurlarını İtiraf etmelerine karşı ne kadar affedici olduğunu göstermek üzere (dedi ki:) Ey kardeşlerim!. Üzülmeyiniz. (Bugün sizin üzerinize bir kınama yoktur) vaktiyle hakkımda yapmış olduğunuz hoş olmayan bir muameleden dolayı şimdi sizin başınıza kakmak, kınamak vuk'u bulmayacaktır. (Allah Teâlâ) Bağışlayıcıdır, Kerem Sahibidir (sizin için mağfiret buyurur) elverir ki siz samîmî olarak tövbekar olasınız (ve o) Yüce Yaratıcı, bütün kulları hakkında ve bilhassa tevbe eden ve af dileyen mü'minler hakkında (merhamet edenlerin en merhametlisidir.) Sizi de ilâhî merhametine kavuşturur. Artık Üzülmeyiniz.

 

 

93. Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün. Görecek bir hâle gelir. Ve bütün ailenizle beraber bana geliniz.

93.      Yûsuf Aleyhisselâm, muhterem babasının üzüntü ve kederden dolayı mübarek gözlerinin bembeyaz kesilmiş olduğunu haber almıştı. Bundan dolayı, kardeşlerine buyurdu ki (Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün) gözlerine dokundurun, (görecek bir hâle gelir) yine evvelce olduğu gibi güzelce görmeğe başlar, bir arıza kalmaz (ve bütün ailenizle) muhterem babanızla ve diğer aile fertlerinizle beraber hepiniz (bana geliniz) hiç biriniz geri kalmayınız, gelip Mısır'da benim yanımda ikâmet ediniz.

 

 

94.        Ne zaman ki, kafile ayrıldı. Babaları dedi ki: ben muhakkak Yûsufun kokusunu alıyorum. Eğer bana bunaklık isnâd etmiyecek olsa idiniz elbetde beni tasdik ederdiniz-.

94.       Bu mübarek âyetler de Hz. Yakub'un kendisine gönderilmekte olan gömleğin kokusunu hemen almış olduğunu ve etrafında bulunanların ise onu şaşkın bir halde sanmış bulunduklarını bildiriyor. Bunu müteakip getirilen gömleği Hz. Yakub'un yüzüne sürmekle gözlerinin yine tamamiyle görür bir hâle geldiğini ve vaktiyle bildirdiği bir hakikatin meydana çıktığını etrafındakilere hatırlattığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri tekrar Kenan'a döndüler (Ne vakit ki) bunların meydana getirdikleri (kafile) Mısır'ın hududundan (ayrıldı) Kenan hududunun daha başlangıcında iken (babaları) Hz. Yâkub, bir mucize eseri olarak yanında bulunanlara (dedi ki: Ben muhakkak Yûsufun kokusunu alıyorum) saba rüzgârı, o güzel kokuyu Cenâb-ı Hak'kın izniyle bir harika olmak üzere üç veya sekiz veya daha fazla gün uzak olan bir mesafeden Hz. Yakub'a getirmiş oldu. Hz. Yâkub, şunu da ilâve buyurdu. (Eğer bana bunaklık isnâd etmiyecek olsa idiniz) bunun cevabı hazf edilmiştir. Buyurulmuş oluyordu ki: Eğer Yûsuf'a olan fazla muhabbetimden dolayı şuursuzca lakırdılar söylemekde olduğuma inanmayacak olsaydınız, beni tasdik ederdiniz Yûsufun korkusuna hakîkaten kavuştuğumu anlamış olurdunuz.

§ Fened; ihtiyarlıktan dolayı aklın, rey'in zayıf olması demektir. "Fenid" de fazla yaşlı olmasından dolayı aklı zayıf olan kimsedir. "Tefnid" de bir kimseyi âciz ve zayıf akıllı sanmaktır. Yalanlamak, korkutmak mânâlarını da ifâde eder.

 

 

95.  Dediler ki: Allah'a and olsun muhakkak sen elbette eski şaşkınlığının içindesin.

95.     Hz. Yakub'un yanında hazır bulunanlar (dediler ki: Allah'a and olsun) ey mübarek zât!, (muhakkak sen elbet de eski şaşkınlığının içindesin) hâlâ Yûsuf hakkındaki eski muhabbetinin tesiri altında yaşıyorsun, aradan seneler geçmiş olduğu halde onu unutamıyorsun. Öyle pek fazla muhabbetinden dolayı hareketini şaşırmış bir vaziyetde bulunuyorsun. Onlar, Hz. Yûsuf'u vefat etmiş sanıyorlardı. Öyle bir kokunun alınmasına imkân vermiyorlardı. Böyle bir hâkikanın Allah'ın kudretiyle meydana gelebileceğini düşünemiyorlardı.

 

 

96.        Ne vakit ki müjdeci geldi, onu yüzünün üzerine koydu, hemen görür hâle döndü. Dedi ki: Ben size dememiş mi idim ki, sizin Allah tarafından bilmeyeceklerinizi ben bilirim.

96.        (Ne zaman ki müjdeci geldi) Yani: O konuşmadan birkaç gün sonra Hz. Yakub'un oğulları Mısır'dan dönmüş oldular, Hz. Yûsufun gömleğini, o kardeşlerin büyüğü olan "Yalnıza" almış getirmişti, İşte bu zât, Hz. Yûsufun hayatta olduğunu müjdelemekle gömleği uzatınca (onu) o gömleği Hz. Yâkub alıp (yüzünün üzerine koydu) gözlerine sürdü (hemen görür hale döndü) yani: Evvelce olduğu gibi yine Allah'ın kudretiyle güzelce görür oldu, gözlerinden güçsüzlük gidiverdi. Yûsuf una kavuşacağından dolayı kalbinden üzüntü ve keder kaybolup gitti. Sonra yanına gelen oğullarına (dedi ki) sizi Mısır'a gönderdiğim zaman (ben size dememiş mi idim ki) Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, ben (sizin Allah'tan bilmeyeceklerinizi ben bilirim) yani Size Allah tarafından bildirilmeyecek şeyleri ben ilâhî vahiy vasıtasıyla bilirim. İşte Yûsufun hayatta olduğu hakkındaki bilgim de bu cümledendir.

§ Rivayete göre bu gömleği getiren zât, vaktiyle Hz. Yûsufun kanlı gömleğini mübarek pederine götüren "Yalnıza" idi. O evvelki kusurunu bu defâki müjdesiyle telâfi etmek istemiştir.

Bu defa getirilen bu gömlek ise "essiracülmünir" tefsirinde ve diğerlerinde anlatıldığına göre Hz. İbrahim'in gömleği imiş. Nemınd onu ateşe çıplak bir halde attığı zaman Cibrili Emin o gömleği cennetden getirerek Hz. İbrahim'e giydirmiş idi. Bu mübarek gömlek ile bereket umulurdu. Nihayet Yâkub Aleyhisselâm'a intikâl etmişti. O da bu gömleği, bir muska hâlinde nazardan korunması için Hz. Yûsufun boynuna asıvermişti. Kardeşleri onu çıplak bir hâlde kuyuya atınca o muska halindeki gömleği çözmüş, kuyuda onu giymişti. İşte onu şimdi de muhterem babasına göndermiş bulunuyordu.

Tefsiri kebirde ve diğerlerinde denildiği üzere bu gömleğin Hz. Yakub'a fayda vereceğini Hz. Yûsuf bir ilâhî vahiy ile bilmiş idi. Maamafih Hz. Yâkub, fazla üzüntü ve kederinden dolayı görme zayıflığına uğramıştı. Kalbe ferahlık veren şeyler ise ruhu kuvvetlendirir. Cismanî kuvvetlerden zayıflığı giderir, gözleri aydınlatır. Tıbbî kanunlar böyle bir hâlin doğruluğuna işaret etmektedir. İşte Hz. Yûsufun gömleği de kalbi pek fazla kederli olan Yâkub Aleyhisselâm'ın kalbinin ferahlamasına sebep olarak onun sıhhatine, mübarek gözlerinin daha fazla ışıklı olmasına bir vesile bulunmuştur.

 

 

97.  Dediler ki: Ey babamız!. Bizim için günahlarımız hakkında af dileğinde bulun, muhakkak ki, biz hatâ ediciler olmuşuzdur.

97. Bu mübarek âyetler, Hz. Yâkub'tan oğullarının af isteme talebinde bulunduklarını Yâkub Aleyhisselâm'ın da onlara tesellî vererek haklarında af dileğinde bulunacağını bildirmiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri, o, muhterem zât hakkında vaktiyle yapmış oldukları haksız muameleden dolayı utanç duymuş ve Allah'ın affına muhtaç olduklarını anlamış bulunduklarından Yâkub Aleyhisselâm'ın lûtfuna sığınarak, (Dediler ki: Ey babamız!. Bizim günahlarımız hakkında af dileğinde bulun) bizi af buyurmasını Cenâb-ı Hak'tan niyaz et. Kardeşimize karşı yapmış olduğumuz muameleden dolayı affa muhtacız. (Muhakkak   ki, bîz hatâ edicilerden olmuşuzdur) yani: Kardeşimiz Yûsuf hakkında yapmış olduğumuz muameleden dolayı kasden günah işlemiş bulunuyoruz. Mamafih biz     $imdi o günahımızı İtiraf ediyoruz. Günahını İtiraf eden kimsenin müsamaha, ve af isteme talebinde bulunması ise bir haktır. Nitekim bir hadisi şerifte: Bir kul günahını İtiraf eder sonra da tevbe eylerse Allah Teâlâ da onuntevbesini kabul buyurur.

 

 

98. Dedi ki: Sizin için Rab'bimden yakında bağışlanma talebinde bulunacağım. Şüphe yok ki, o, bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.

98.       Hz. Yâkub da oğullarının bu yakarışlarına cevaben (Dedi ki:) Ey kusurlarını itiraf eden oğullanmî. (Sizin için Rab'bimden bağışlanma talebinde bulunacağım) tâki, sizlerin kusurlarını af buyursun, sizinle benim ârâmî âhirette ayırmasın. (Şüphe yok ki, o) Kereme Sahibi Yaratıcı (bağışlayıcıdır) kullarının kusurlarını örter, af eder ve (merhamet edicidir) kullarını himaye eder, haklarında lûtf ve ihsanda bulunur. Artık siz de teselli bulunuz. Sizin hakkınızda da ilâhî I üt uf lan tecellî eyler. Hz. Yakub'un bu tarzdaki açıklaması, oğullarının kalplerini teskin etme ve ricalarının kabul edildiğini müjdeleme mahiyetinde bulunmuştur. Deniliyor ki: Yâkub Aleyhisselâm'ın derhal af dileğinde bulunmayı? da yakında af isteğinde bulunacağım demesi, o af dileğini seher vaktine veya cuma gecesine tehir edeceğinden dolayı idi. Çünki o vakit, duaların bir kabul zamanıdır.

Kısacası: O Yüce Peygamber, oğulları hakkında af talebinde bulunmuş ve bütün oğullarının Allah'ın mağfiretine kavuştuklarına dâir kendisine ilâhî vahyi tecellî etmiştir. Hz. Yûsuf un kardeşlerinin bilahara peygamberlik şerefine nail olup olmadıkları kesin olarak bilinmemektedir. Bu husûsda ihtilâf vardır.

 

 

99.  Ne zaman ki, Yûsufun yanına girdiler, babasıyle anasını yanına alıp kucakladı ve dedi ki: Mısır şehrine inşaallah, güven içinde giriniz.

99. Bu mübarek âyetler, Yâkub Aleyhisselâm ile oğulları ve ailelerinin Mısır'a gidip Hz. Yûsuf ile görüştüklerini ve Hz. Yûsuf'a kavuşmalarından dolayı şükür secdesine kapandıklarını bildiriyor. Hz. Yûsufun da babasına, anasına hitaben rüyasının bu şekilde gerçekleştiğini ve kavuştuğu nimetleri anarak Kâinatın Yaratıcısına şükürlerini arzederek ondan güzel bir son niyazında bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki:

Hz. Yûsufun daveti üzerine Yâkub Aleyhisselâm oğullarını, ailelerini toplayarak Mısır'a doğru yola çıkmıştı. Bunlar rivayete göre yetmiş iki erkek ile kadından ibaret bulunuyordu. Hz. Yûsuf, bu muhterem zatları büyük bir törenle Mısırın dış an sına çıkarak karşılamada bulunmuştu. (Ne zaman ki) Bu teşrif eden zâtlar. Hz. (Yûsufun yanına girdiler) ona kavuştular, Hz. Yûsuf (babasiyle anasını yanına alıp) kendilerine sarıldı, onları tam bir hürmetle bağrına basarak (kucakladı) pek büyük bir hürmet ve sevinç içinde bulundu (ve) o zatlara (dedi ki: Mısır şehrine inşaallah) her türlü üzüntülerden, hoş olmayan hâdiselerden (emin emin olarak giriniz) hepinizde emniyet ve selâmet içinde Mısır'a teşrif etmiş olunuz.

Hz. Yûsufun bu iyiliksever temennisi, kardeşleri için bir teminat mahiyetinde bulunmuştur.

Bir rivayete göre Yûsuf Aleyhisselâm'ın annesi henüz hayatta imiş, diğer bir rivayete göre annesi vefat etmişti. Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yûsufun teyzesi "Lia" ile evlenmişti, İşte Hz. Yûsufun annesinden maksat, bu teyzesidir.

 

 

 

 

100. Ve babası ile anasını yüksek bir taht üzerine kaldırdı ve onun için hepsi secdeye kapandılar ve dedi ki: Ey babacığım! İşte bu, evvelce görmüş olduğum rüyamın vorumudur. Onu Rab'bim gerçekleştirdi ve muhakkak ki, bana ihsanda bulundu. Çünki beni zindandan çıkardı ve sizi çölden getirdi, benim ile kardeşlerimin arasını şeytan bozduktan sonra. Şüphe yok ki, Rab'bim dilediğine lütfedicidir. Muhakkak ki, çok iyi bilen ve hikmet sahibi olan o'dur o.

100.  Ne zaman ki, Yâkub Aleyhisselâm ile oğulları ve aileleri Mısır'a girdiler. (Ve) Hz. Yûsuf ile buluştular, Yûsuf Aleyhisselâm (babası ile anasını) sarayındaki (yüksek bir taht) bir kürsü, bir yüksek yer (üzerine kaldırdı) kendilerine hürmette bulundu (ve) bu anda (onun için) Hz. Yûsuf'a kav; ut u ki arın d an dolayı (hepsi) babasiyle anası ve bütün kardeşleri (secdeye kapandılar) yani: Böyle bir kavuşma nimetine ulaşmalarından dolayı Cenâb-ı Hak için şükür secdesinde bulundular. Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunmuştur ki: Bu âyeti celîledeki secdeden maksat, Yûsuf Aleyhisselâm'a kavuştuklarından dolayı onun huzurunda Cenâb-ı Hak için bir şükür secdesinde bulunmaktan ibaret d ir. Maamafih şöyle de denilmiştir ki: Bu secdeden maksat, bir eğilmekten bir tevazu göstermekden ibaretti, buna secde denilmiştir. Yoksa bu, alnı yere koymak suretiyle olan bir secde değildi. Böyle bir secde ibâdet yoluyla yapılan bir secde olmayıp bazı zatlara karşı selâm ve hürmet yoluyla yapılan saygı şeklinde bir vaziyetden ibâretdi. Böyle bir hareket, eski ümmetlere caiz bulunmuşdu. İslâm şeriatında bu kaldırılmıştır. Öyle secde gibi sayılacak hareketler insanlara karşı yapılamaz. Mefatihülgayb; Essiraccülmünir, tefsirlerine bakınız.

§ Hz. Yûsuf o zatların böyle şükür secdesinde bulunduklarını görünce gençliği zamanındaki rüyasını hatırladı (ve) muhterem babası Yâkub Aleyhisselâm'a hitab ederek (dedi ki: Ey babacığım!. İşte bu) sizin böyle şükür secdesine kapanmanız, benim (evvelce görmüş olduğum rüyamın) onbir yıldız ile güneşin ve aynı benim için secdeye vardıkları şeklindeki rüyamın (yorumudur) böylece fiilen gerçekleşen mânâsıdır. (Onu) o rüyamı (Rab'bim gerçekleştirdi) işaret edildiği şekilde meydana getirdi, (ve muhakkak ki,) Kerem Sahibi Yaratıcım (bana ihsanda bulundu) beni lûtf ve keremine kavuşturdu (çünki beni zindandan çıkardı) öyle bir imtihandan sonra beni ondan kurtardı ve (sizi çölden) Filistin sahrasından, böyle bir cemiyet merkezi olan bir beldeye (getirdi) bizleri birbirimize kavuşturdu. Hz. Yâkub aslında Ken'an ilinde öyle bir şehirde bulunuyordu kendisi şehir ahalisinden idi fakat koyun ve sığır gibi hayvanlarla beraber sahraya çıkar, vakit vakit öyle çöllerde bulunurlardı. Bu sebeple çölden geldiği beyân olunmuştur. (Benim ile kardeşlerimin arasını şeytan bozduktan sonra) şimdi yeniden böyle bir kavuşmaya, bir lütfa ulaşmış bulundum. (Şüphe yok ki: Rab'bim) Kerem ve Merhamet Sahibidir (dilediğine lütfedicidir) herhangi müşkil bir hadiseyi dileyince kolaylaştırır, meydana gelmesini dilediği şeyin sebeplerini güzelce yaratır (Muhakkak ki, bilen) her işin sebeplerini, tedbirlerini hakkıyle bilen ve (hakîm olan) her şeyi münasip vaktinde, hikmetin gereğine göre meydana getiren (o'dur) evet (o) Yüce Yaratıcıdır.

Hz. Yûsuf, kavuştukları muvaffakiyetleri nîmetleri bir şükür lisanıyla zikrederken kardeşlerini utandırmamak için, onların başlarına kakmış olmamak için kuyudan çıkarılmış olduğunu açıklamamış öyle bir nezâketde, affedici bir durumda bulunmuştur. Uyulması gereken ne güzel bir örnek!.

 

 

 

101.   Ya Rabbü. Muhakkak ki, sen bana mülkten verdin ve hâdiselerin bir kısım yorumunu bana öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı!. Benim dünyada da âhiretde de veliyyi nîmetim sensin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat.

101. Yûsuf Aleyhisselâm, muhterem babasına kavuştukdan sonra Hak T e âlâ Hazretlerine şükret meye başlayarak bir manevî zevk ile dedi ki: (Ya Rabbü. Muhakkak ki, sen bana mülkten verdin) beni bu yerde mülk ve servete e rd irdin, Mısır gibi büyük bir ülkenin maliye bakanı yaptın (ve hâdiselerin bir kısım yorumunu bana öğret d in) yani: Beni sâdık rüyaları tâbire muvaffak kıldın veyahud ilâhî kitaplarını açıklamaya, sırlarını keşfedip anlatmaya. Peygamberlere âit sünnetlerin gizliliklerini tâyin edip  öğretmeye selâhiyetli kıldın. (Ey göklerin ve yerin Yaratıcısı!.) Ey bunları yoktan var etmiş olan Hikmet Sahibi Yaratıcı!. (Benim dünyada da, âhirette de veliyî nimetim sensin) bütün işlerime sahip ve hâkim olan, beni nimetlere kavuşturan ancak senin yegane zâtındır. (Beni müslüman olarak öldür) benim ruhumu, senin dinine her şekilde hizmetçi, tam bir samimiyet ve teslimiyet ile vasıflanmış olduğum halde al (ve beni salihlere kavuştur) baba ve dedelerimden veya bütün mü'minlerden dinlerine son derece bağlılıkla vasıflanmış zâtlar topluluğuna beni de kat. Nitekim haddizatında öyle olmuştur. Hz. Yûsuf bu duasiyle müslümanlığın ve durumu düzeltmenin ne kadar temenniye lâyık olduğunu göstermiş, ve bizler için de dâima böyle bir duada bulunmanın lüzumuna işaret d e bulunmuş demektir.

§ Yâkub Aleyhisselâm, Ishâk Aleyhisselâm'ın oğludur, onun vefatında yerine geçmiş, Peygamber olmuştur. Muhterem babasının yurdu olan Ken'an ilinde kalmış, orada oğulları, torunları dünyaya gelip çoğalmışlardır. Hz. Yakub'un lakabı "İsrail" olduğundan onun çocuk ve torunlarına "Beni İsrail" denilmiştir. Hz. Yûsuf'a kavuştuktan sonra yirmi dört yıl birlikde yaşamıştı. Âhirete intikâl edince vasiyeti üzerine mübarek nâsı Şam'a nakledilerek orada muhterem babası İshâk Aleyhisselâm'ın kabri yanına defnedilmiştir.

§ Yûsuf Aleyhisselâm, muhterem pederinin vefatından sonra yirmi üç sene kadar daha Mısır'da kalmış, yüksek bir idare başında bulunmuştu. Bir rivayete göre onun zamanındaki Mısır hükümdarı, Hz. Yûsuf un dinini kabul ederek müslüman olmuşdu. Nihayet Hz. Yûsuf un duası kabul edilmiş (120) yaşında o. I arak vefat edip muhterem ecdadına kavuşmuştur. Hz. Yûsuf vefat edince kendisinden pek fazla hoşnut olan Mısır ahalisinden her gurup, o mübarek zâtın kendi mahallesi kabristanına defnedilmesini şiddetle temennide bulunmuşdu. Bu husûsda çekişme ve mücâdeleye meydan verilmemesi için mübarek cesedi bir mermer sanduka içine konularak akan Nil nehrinin orta bir yerine defnedilmişti. Kendisinden bütün ahalinin eşit bir şekilde teberrükde bulunabilmeleri için böyle bir çareye başvurulmuştu. Belki de Cenab'ı Hak onun mübarek cesedini gayrimüslim olan Mısır ahalisi kabristanında bulunmakdan korumuştu. Dörtyüz sene sonra Musa Aleyhisselâm İsrail Oğulları ile Mısır'dan çıkınca Hz. Yûsuf un kabrini bulup mübarek cesedini o mermer sanduka içinden çıkarmış, arzı mukaddese (Filistin'e) nakletmiş, mübarek baba ve dedelerinin medfûn oldukları yere defnetmiştir.

Hz. Yûsufun eşi Zelihâ'dan (Ef raina) ve (Midta) adında iki oğlu ile (Rehme) adında bir kızı dünyaya gelmişti. Efrâim Yûşâ Aleyhisselâm'ın dedesidir. Relime de Eyüp Aleyhisselâm'ın eşidir. Musa Aleyhisselâm ile beraber Mısırdan çıktıkları zaman İsrail'in Oğullarının sayısı, çocuklar ile ihtiyarlardan başka (600570) kadar bulunmuş idi ki, bunlar harp ve dövüşe atılabilecek bir vaziyet d e bulunan kimseler imiş. (Essiraccülmünir tefsirine bakınız.)

 

 

 

 102. İşte bu gayb haberlerindendir. Onu sana vahy ediyoruz. Halbuki sen onların yanlarında değildin, o zaman ki, onlar işlerini yapmaya toplanmışlar ve onlar hile yapar bulunmuşlardı.

102. Bu mübarek âyetler, Hz. Yûsufun kıssası vaktiyle Rasûlü Ekrem'ce ve muhitince bilinmez iken bilahara bu kıssa hakkındaki Kur'ânİ izahların gayba dâir hususlardan haber vermek kabilinden bir mucize olduğuna işaret ediyor. Ve bütün insanlar için bir uyanma vesilesi olan böyle bir mucizeye rağmen yine birçok kimselerin kendilerinden bir ücret de istenilmediği halde imân şerefinden mahrum kalmakda olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. (İşte bu) açıklanan Yûsuf kıssası (gayıp haberlerindendir) hiçbir kimsenin böyle ayrıntılı olarak, gerçeğe uygun bir şekilde bilmediği haberler cümlesindendir. (Onu sana vahy ediyoruz) o haberi, o mühim tarihi olayı Kur'an'ı Kerim vasıtasiyle sana bildirmiş oluyoruz. (Halbuki sen onların) Hz. Yûsufun kardeşlerinin (yanlarında değildin) bu bilinen bir hakikattir ki, onların zamanları pek önce idi, evet onların yanında değil idin (o zaman ki, onlar) o kardeşler (işlerini yapmaya toplanmışlar) di, Yûsuf'u kuyuya atmak için görüş birliğine varmışlardı (ve onlar hile yapar bulunmuşlardı) Yûsuf hakkında ezâ ve cefada bulunmak için gizlice tedbir almışlardı.

İşte     onların bu hâllerinden elbette ki, sen haberdar değildin ve sen kitapları okumadın ve kimseden bir şey öğrenmedin. Senin bulunduğun muhit ise zâten bilgin kimselerin yurdu değildi. Artık bu uzun, mühim bir kıssayı böyle bütün etraf iyi e haber vermen bir mucize mahiyetinde değil de nedir?. Evet.. Bu bir mucizedir ki, bunu öğrenenler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik ederek imân nimetine kavuşmalıdırlar. Ne yazık ki; bunu takdir edemeyenler de var.

 

 

 

103. Ve insanların çoğu sen fazlaca arzu etsen de imân edici kimseler değildirler.

103.      Evet.. Böyle bir mucizeye rağmen yine hakkı kabul etmeyenler çoktur (Ve insanların ekserisi) insanların çoğu veya o zamandaki Mekke ahalisinin birçokları, Habibim!. (Sen fazlaca arzu etsen de) imâna gelmelerini fazlasıyla ist esen de, doğru sözlü olduğuna şahitlik eden nice hârikalar göst ersen de onlar yine (imân edici kimseler değildirler.) onlar inatçı kimselerdir, küfrlerinde İsrar eder dururlar.

§ Rivayete göre Yehudilerden ve Mekke ahalisinden bir takımları Hz. Yûsufun kıssasını Rasülü Ekrem'den sormuşlar, Islâmiyeti kabul edeceklerine dâir söz vermişlerdi. Peygamber Efendimiz de onlara bu kıssayı böyle mükemmel ve hakikata uygun bir şekilde ilâhî vahye dayanarak haber verdiği hâlde onlar yine Islâmiyeti kabul etmemişlerdi. Yüce Peygamberimiz ise onların bu inkarcı hallerinden üzüldüğünden dolayı bu mübarek âyetler ile kendisine teselli verilmiş oluyordu.

 

 

 

104.  Halbuki: Sen bunun üzerine onlardan bir ücret istemiyorsun. Bu ise âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.

104.       (Halbuki sen) Ey Yüce Re sû M, (bunun üzerine) bu Kur'an-ı Kerim'i bundaki böyle hakikate uygun herhangi bir kıssayl bildirme ve anlatma karşılığında (onlardan bir ücret istemiyorsun) sen sırf Allah rızâsı için onları uyandırmaya, haktan haberdar etmeğe çalışıyorsun. Senin hakkında suçlama sebebi olacak bir şey yoktur. Sen onlardan öyle dünyevî bir menfaat beklemekte değilsin. (Bu ise) senin onlara böyle hakikati bildirmen ise veya bu Kur'an'ı Kerim ise, bundaki çeşitli hakikatları, ibretleri içeren herhangi bir sûre ise bütün (âlemler için) yalnız bir kavme değil, belki bütün mükellef insanlar için. Allah T e âlâ tarafından (bir öğütten başka bir şey değildir.) Bu iyilikseverlikten, bir uyanma ve yükselmeye vesîle olacak vâsıtadan ibarettir. Bununla öyle âdi, şahsî bir menfaat kasdedilmiş bulunmamaktadır. Artık isteyen bunu kabul eder, selâmet ve saadete erer, istemeyen de lâyık olduğu akıbete kavuşur. Bunu kendileri düşünmelidirler.

 

 

 

105. Ve göklerde ve yerde nice alâmetler vardır ki, -insanların çoğu- onlardan yüz çevirir olduları halde onların üzerinden geçer giderler.

105. Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın varlığına, kudret ve yüceliğine âit nice delillerin mevcut olduğunu bildiriyor. Buna rağmen birçok insanların imândan mahrum olduklarını, şu ânî ve geleceği düşünmekden gafil bulunduklarını, Rasûlullaha ve mü'minlere âit vazifenin ise insanları açık ve belli deliller ile irşada çalışmakdan ibaret olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Rasülü Ekrem Hazretleri bütün insanların imân nimetine kavuşmalarını arzu buyuruyordu. Etrafında bulunanlara güzel güzel n as i hat I ar da veriyordu. Buna rağmen onlardan bir çokları imândan kaçınıyorlardı. Allah'ın birliğini takdir edemiyorlardı. İşte onların cahilce, gaf ilçe hallerini beyân için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Ve göklerde ve yerde) Kâinatın Yaratıcısının birliğine ve ilminin, kudretinin, hikmetinin mükemmelliğine işaret eden (nice alâmetler) deliller (vardır ki) öteden beri (insanların çoğu) onları birer ibret gözüyle seyrederler. Meselâ gök lâvhalarında parlayan yıldızları, güneşi, ayı onların değişen hallerini düşünmezler, yeryüzündeki sahralara, dağlara, denizlere ve diğer eşsiz eserlere bir tefekkür nazarı ile bakmazlar. Bilâkis (onlardan) o kadar kudret eserlerinden (yüz çevirir oldukları halde) onları müşahede etmemiş gibi bir vaziyet alarak (onların üzerinden geçer giderler) onların ne kadar muntazam birer kudret eseri olduğunu düşünerek onları yaratmış olan Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine delil getirmezler. Artık onlar, Rasülü Ekrem'in risâlet ve peygamberliğine şahitlik eden delilleri de elbetde düşünemezler. Bu, onlardaki birer karanlık ruhsal durumun neticesidir. Yaratılışlarındaki kabalıklar, karanlık perdeler, irfan nurundan mahrumiy etler, kendilerini öyle bir sapıklığa düşürmüştür.

 

 

 

 

 

106. Ve onların çoğu Allah Teâlâ'ya imân etmez ve onlar ancak müdriklerdir.

106.    (Ve) insanların (çoğu Allah Teâlâ'ya) birliğini; ortak ve benzerden münezzeh olduğunu bilip ikrar etmek suretiyle (imân etmez) aslında bir kısmı Allah vardır, derler, onun varlığını, yaratıcılığını kabul ederler, fakat bu makbul bir imân değildir. Çünki onlar bir takım kimseleri de kendilerine Rab = Tanrı edinirler, Allah'a evlâd isnadında bulunurlar veya karanlığı, nuru birer yaratıcı sanırlar. Binaenaleyh böyle müşrikçe bir durumdaki imân, gerçek ve Allah'ın kabul ettiği imâna yakın bir imân olamaz. (Ve onlar ancak müşriklerdir.) imândan, Islâmiyet'den mahrum kimselerden başkası değildirler.

 

 

 

107.    Ya kendilerine Allah'ın azabından hepsini kuşatacak bir felâketin gelmesinden veya kendilerine farkında olmadıkları halde kıyametin ansızın gelmesinden emin mi oldular.

107.       Öyle şirke düşmüş, hakikî imândan mahrum kalmış kimseler, ne cesaret ki, öyle kâfirce bir harekete cür'et göstermiş oluyorlar!. Onlar (Kendilerine Allah'ın azabından) ilâhî cezalar kabilinden olup (hepsini kuşatacak) olan (bir felâketin gelmesinden) hiç endişede bulunmazlar mı?. (Veya kendilerine farkında olmadıkları hâlde) pek fazla gaflet içinde bulundukları bir zamanda (kıyametin ansızın gelmesinden emin mi oldular) ki, bu kadar aldırmaksızın ve gafilce bir hâlde yaşamaya cür'et gösterip duruyorlar?.

 

 

 

108.   De ki: İşte benim yolum budur. Allah Teâlâ'ya açık bir delil ile davet ederim, ben de ve bana tâbi olanlar da. Ve Allah Teâlâ'yı tenzih ederim ve ben müşriklerden değilim.

108.      Yüce Resulüm!. Sen o gibi güzelce düşünmeden yoksun kimselere (De ki: İşte benim yolum budur) benim insanlara gösterdiğim, kendilerini sevketmek istediğim selâmet ve saadet yolu, işte bu İslâm dinidir, Allah'ın birliğini tasdike davet yoludur. Ben bütün insanları (Allah Teâlâ'ya) onu birlemeye, ona imâna (açık bir delil ile davet ederim) her akıllı kimsenin anlayıp kanaat edeceği açık, kesin birer delil ile insanları aydınlatmak ve hakkı kabule sevketmek isterim. Evet.. (Ben de ve bana tâbi olanlar da) böyle bir dâvetde bulunur, Allah rızası için insanları irşâd ve İslaha çalışmak isteriz. (Ve) Yüce Peygamberim!. Şunu da de ki: Subhanallah yani ben (Allah Teâlâ'yı tenzih ederim) O Yüce Yaratıcı, ortak ve benzerden uzaktır, bir takım sapıkların yanlış âkidelerinden beridir. (Ve ben müşriklerden değilim) ben öyle Cenâb-ı Hak'ka ortak ve eş koşanlardan kâfir kimselerden uzağım, Allah'ın birliğine aykırı olan inançlardan kendimi uzak tutarım.

 

 

 

109.    Ve senden evvel göndermedik, ancak şehirler ahalisinden kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekler gönderdik.-Inkârcılar-yer yüzünde gezip dolaşmadılar mı?. Baksalar ya kendilerinden evvelkilerin âkibetleri nasıl olmuştur. Ve elbetde âhiret yurdu sakınmış olanlar için hayırlıdır. Artık akıl erdiremeyecek misiniz?.

109. Bu mübarek âyetler, insanlara gönderilen Peygamberlerin ancak şehirlerde yetişmiş olan erkek insanlardan ibaret olduklarını ve geçmiş kavimlerin tarihi durumlarının nazarı dikkate alınması lüzumunu bildiriyor. Vaktiyle gönderilen Peygamberlere ümitlerini kesmiş oldukları bir zamanda Allah'ın yardımının gelmiş olduğunu, inkarcı kavimlerin de ilâhı kahrın pençesinden kurtulamamış olduklarını beyân buyuruyor. Şöyle ki: Bir takım kimseler. Peygamber Efendimizin risaletinde şüphe etmişler, Cenâb-ı Hak, bizlere Peygamber olarak melek göndermeli değil mi idi?. Demişler, işte bu gibi yanlış düşünceleri red için buyuruluyor ki: (Ve) Resulüm Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (senden evvel) de insanları hak dine davet için, melek (göndermedik, ancak şehirler ahalisinden) birer medeniyet merkezi olan beldelerde bulunan insanlardan (kendilerine) dinî hükümleri (vahy ettiğimiz bil takım erler) erkek zatları (gönderdik) binaenaleyh seni de Ey Yüce Peygamberi. Mekke'i      Mükerreme gibi "Ümmül Kura" denilen pek kıymetli, tarihî bir şehir ahalisinden olmak üzere Peygamber göndermiş olduk. O inkarcılar (yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?) onlar dünya tarihinden bir bilgi, bir ibret hissesi almazlar mı?. Onlar (B aks al ar ya) güzelce düşünmeli değil midirler ki (kendilerinden evvelkilerin) birçok inkarcı kavimlerin (âkibetleri nasıl olmuştur) Nuh kavmi gibi, Ad kavmi gibi helak olmuş kavimlerin hayatları nasıl sönmüş gitmiştir. Onlar geçici bir varlık sahibi bulunmuşlar ise de nihayetleri pek elem verici olmuş, bir nice felâketlere uğramışlardır. Onların tarihî halleri ne kadar bir ibret vesilesidir, (Ve elbette âhiret yurdu) âhiret hayatı, uhrevî saadet cennet âlemi (sakınmış olanlar için hayırlıdır.) Allah Teâlâ'dan korkmuş, onun dinî hükmlerine rivâyetde bulunmuş kimseler, âhirette ne büyük nîmetlere kavuşacaklardır. Artık Ey Yüce Peygamber'i tasdik etmeyenler, siz (Akli erdiremeyecek misiniz?.) akıllarınızı güzelce kullanarak Son Peygamber'in pek yüksek, pek fâideli emirlerine, tavsiyelerine riâyet etmeli değil misiniz?. Nedir bu sizdeki gaflet, bu inkâra cür'et!.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki: İnsanlara gönderilen Peygamberler şehirler ahalisinden olan muhterem erkek insanlardır. Çöllerde yetişmiş, devamlı çöllerde yaşamış kimseler, medenî görüşe, medenî terbiyeye tamamen kavuşamayacakları ve kendilerinden dürüstçe hareketler görülüp duracağı için onların arasından Peygamberler gönderilmemiştir. Geçici olarak çölde oturan zâtlar ise müstesna.

Bununla beraber insanlara gönderilen Peygamberler, bütün erkek zatlardır. Bunlar pek muhterem, fevkalâde güçlü ve zeki erkek insanlardır. Çünki bütün insanlar melekleri görüp onların bildirdiğini anlayacak bir kabiliyette değildirler. Kadınlar da yaratılış itibariyle zayıftırlar, erkekler kadar zahmetlere tahammüllü değildirler, erkeklere karşı mücadeleye atılmaya kudretleri kâfi bulunmamaktadır. Erkeklere nisbetle bir takım hakikatları anlama ve tatbik etme hususundaki kaabiliyetleri noksandır. Binaenaleyh kadınlardan da Peygamberler gelmemiştir.

 

 

 

110. Nihayet o Peygamberlerin ümitsizliğe düştükleri ve kendilerinin hakikaten yalana çıkarıldıklarını sandıkları zaman onlara yardımımız geliverdi. Artık dilediğimiz kimseler kurt ulusa erdirildi ve suçlular topluluğundan ise azabımız geri döndürülmeyecektir.

110.       Bir takım dinsizlerin, müşriklerin geçici bir dünyalığa kavuşmaları kendilerini kibirlendirmesin. Nitekim kendilerinden evvelki kavimler de bir müddet varlık içinde yaşamışlardır. Fakat; düşünülmelidir ki, onlar bilâhare felâketlere uğramışlardır. Evet.. O kavimler. Peygamberlerine karşı düşmanlık göstermişler ve onları yalanlamışlardı. (Nihayet o Peygamberlerin ümitsizliğe düştükleri) o kavimlerin artık imân etmelerinden ümitlerini kestikleri veya onlara karşı yardıma kavuşacaklarını artık beklemedikleri (ve kendilerinin hakikaten yalana çıkarıldıklarını sandıkları) yani: Kendilerini kavimlerinin hakikaten yalanlayıp duracaklarını yakinen anladıkları (zaman) öyle bir sırada (onlara) o Peygamberlere (yardımımız geliverdi) bütün düşmanları, kendilerini yalanlayan dinsizler birer gün azab ile mahvolup gittiler. Evet.. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Artık dilediğimiz kimseler) o Peygamberler ile onlara imân edenler (kurtuluşa erdirildi) onlar ilâhî korumaya kavuştular (ve suçlu olan kavimden ise) kendilerine gelecek olan (azabımız geri döndürülmeyecektir.) artık asrı saadetteki ve bilahara dünyaya gelmiş ve gelecek olan kavimlerin de o geçmiş kavimlerin tarihi durumlarını, başlarına gelmiş olan felâketlerini düşünerek onlardan birer ibret dersi almaları icabetmez mi?. Elbette sonraki inkarcıları da en nihayet öyle fecî bir âkibet karşılayacaktır. Ne mutlu tarihten, peygamberlerin kıssalarından bir uyanıklık dersi alarak hayatlarını dindarca bir şekilde düzenlemeyi başarmış olanlara.

 

 

 

111.       Muhakkak ki, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için bir ibret vardır. -Kur'an- uydurulacak bir söz değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri tasdiktir. Ve her şeyin ayrıntılı olarak beyânıdır ve imân edecek olan bir kavim için bir hidâyettir ve bir rahmettir.

111. Bu âyeti kerime, izah edilen kıssanın ne kadar ibretli uyanmaya ve istifâde etmeye vesîle olduğunu bildiriyor. Kur'an'ı Kerim'in de sırf hakikat olduğunu, diğer mukaddes  kitapları tasdik ettiğini ve bütün dinî esasları kapsayıp mü'minler için bir hidâyet rehberi ve sırf rahmet olduğunu şöylece beyân buyurmaktadır. (Muhakkak ki, onların kıssalarında) Yani: Hz. Yûsuf ile kardeşlerinin veyahut Kur'an-ı Kerim'de bildirilen Peygamberler ile ümmetlerinin hayat tarihlerinde kendilerine âit doğru haberlerde (temiz akıl sahipleri için) kötü düşüncelerden beri, güzel tefekküre sahip, hakikaten aydın ve kalbi temiz zâtlar için (bir ibret vardır) büyük bir öğüt vardır, o sayede birçok hakikatları anlayıp tasdik ederler. Yine o sayede Son Peygamber Hz. Muhammed'in ilâhî vahye mazhar bir Yüce Peygamber olduğunu anlayarak onu tasdike ve onun gösterdiği selâmet yolunu takibe muvaffak olurlar. Onun tebliğ ettiği Kur'an'ı Kerim'i yücelterek ondan hakkıyla istifadeye çalıdırlar. Evet.. O Kur'an-ı Kerim (uydurulacak bir söz değildir) onun beyanları birer hakikattir. O ebedî bir mucizedir. Onu tebliğ eden zâtın hayatının temizliği bilinmektedir. Onun Cenâb-ı Hak adına, gerçeğe aykırı olarak bir şey isnat etmesi asla iddia edilemez.

(Fakat) o apaçık kitap (kendisinden evvelkini) Tevrat gibi, İncil gibi gökten inmiş olan ilâhî kitapları (tasdiktir) onların da asılları İtibariyle birer ilâhî kitap olduğunu bildirmektedir. İşte Peygamberlere ve özellikle Hz. Yûsuf a dâir verdiği bilgiler de o mukaddes kitaplardaki açıklamalara uygundur. (Ve) Kur'an-ı Kerim (her şeyin ayrıntılı olarak beyanıdır) yani: Bilinmesine ihtiyaç görülen dinî esasları âkideleri, nasihatları açıkça veya işaret yoluyla içermektedir. Hadis ile kıyas ile veya icma-ı ümmet ile sabit olan şeyler de yine esasen Kur'an'ı Kerim'den ilham alınarak çıkarılmıştır. Diğer bir yoruma göre de Kur'an-ı Kerim, Hz. Yûsufun kıssasına dâir ayrıntıları içermektedir. (Ve) Kur'an'ı Kerim, (imân edecek olan bir kavim için) yani: Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir kitab olduğunu tasdik eden zâtlar için (bir hidâyettir) sapıklıktan kurtaran, selâmet ve saadet yoluna sevkeden bir hakikat rehberidir, (ve bir rahmettir) mü'minler bu sayede dünyevî ve uhrevî hayırlara, menfaatlere kavuşurlar, Allah'ın lûtfuna ulaşmış bulunurlar. Çünki o kutsal kitaptan yararlanacak zâtlar, öyle hakikî şekilde imân eden, temiz itikatlı olan muhterem kullardır. Cenâb-ı Hak, cümlemizi o yüksek zümreye bağlanmaktan yoksun bırakmasın. Amin.

§ "İbret" = İtibar: Bilinen bir yoldan bilinmeyen bir yola geçip gitmek, o bilinmesi keşfetmek demektir. Meselâ: Dünyadaki cüzlerin yok olmasını görmekle bütün kâinatın yok olacağına intikâl etmek bir ibret meselesidir. Asıl ibretten maksat, kendisinden ders alınacak hâdisedir. Düşünce ve tefekkürdür, ahlâkî süslemek için örnek edinmeye lâyık olan herhangi bir husustur. İnsan o sayede birçok şeyleri anlayıp keşfetmeye, kalbini aydınlatmaya hâlini düzeltmeye muvaffak olur.

"Bir göz ki, onun olmaya ibret nazarında"

"Ol düşmanıdır, sahibinin baş üzerinde"

İşte Yûsuf Aleyhisselâm'ın kıssasını güzelce düşünen, nazarı dikkate alan bir kimse de bu sayede bir nice hakikatları öğrenmiş olur, kalbini vicdanını akla gelen bir nice yüce şeylerle aydınlatabilir. Bu mübarek kıssa kısaca; (I): İnsan tabiatının çoluk ve çocuğa olan sevgisini, eğilimini gösteriyor. (2): İnsanların yaratılışları İtibariyle ihtirasların düşkünü olduklarını, bu yüzden aralarında kıskançlıkların, mücadelerin meydana geldiğini bildiriyor. (3): Birçok insanlarda aşk ve sevginin, şehvanî hareketlerin, ruhî eğilimlerin, hilekârca muamelelerin yüz gösterdiğini anlatıyor. (4): Masumiyete ve temiz ruhlara sahip olan zatların ise öyle gayrimeşru eğilimlerden, hareketlerden ne kadar kaçınmakta olduklarını en parlak bir misâl ile anlatmış bulunuyor. (5): Cenâb-ı Hak'kın hükmlerine razı, riayetkar olan, gördükleri bazı hoş olmayan düşmanca hareketlere karşı sabrederek sükûnetlerini muhafaza eden, af ve lütuf la karşılıkta bulunan zatların da bilahara ne kadar selâmete, maddî ve manevî mükâfatlara, makamlara kavuşacaklarına pek güzel, ibret verici bir misâl göstermiş oluyor. (6): Olanca masumiyetine, iyilikseverliğine rağmen kendisine kavminin bir kısım fertleri tarafından düşmanlık ve kıskançlık gösterilmiş olan Yüce Peygaberimize de bir teselli mahiyetinde olup onun da evrensel bir başarıya kavuşacağına açık bir işaret taşımaktadır. (7): Hiç bir kimseden bir şey okuyup yazmamış, dünya tarihini öğrenmemiş, kırk yaşına kadar hikmet gereği ümmi      bulunmuş olan temiz ahlâklı bir zâtın, böyle ibret verici bir kıssayı bu kadar ayrıntısıyla, bu kadar fasîh ve edebî bir şekilde anlatan Kur'an âyetlerini insanlık âlemine tebliğ buyurması, kendisinin ilâhî vahye m az har, insanlık için en mükemmel bir hidâyet rehberi, bir rahmet vesilesi olan yüce bir Peygamber olduğuna en kuvvetli bir şahit, en kesin bir delil durumunda bulunmuş oluyor. Artık Hak Teâlâ Hazretleri o Yüce Peygamberimize ümmet olmak şerefinden bizleri mahrum bırakmasın. Âmin..


Sonraki Sayfa