|
12-YUSUF
SURESİ
Bu mübarek sûre yüz onbir
âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Mekke'i Mükkerreme'de nazil olmuşun. Yûsuf
Aleyhisselâm'ın pek hoş, pek güzel, pek ziyade ibret ve teselli veren kıssasını
içerdiği için kendisine "Yûsuf Sûresi" adı verilmiştir. Bu mübarek sûrenin iniş
sebebi hakkında birkaç rivayet vardır. Kısacası deniliyor ki: Yahudi âlimleri,
müşriklerin büyüklerine demişler ki: Hz. Muhammed'den sorunuz, Yâkub
Aleyhisselâm'ın ailesi ne için Şam'dan Mısır'a intikâl etmiştir?. Ve Yûsuf
Aleyhisselâm'ın kıssası neden ibaretdir?. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu sûrei
celileyi indirmiş, bunda Hz. Yûsuf'a dair pek mükemmel bilgi vermiş, Peygamber
Efendimizin ilâhî vahye kavuştuğuna bu da, ayrıca açık bir delil olmuştur. Çünki
o tarihe kadar Arab'lar arasıpda bu kıssaya dair böyle mükemmel bilgi mevcud
değildir.
Bununla beraber bu kıssanın
inişi, insanlık alemindeki garip garip ruh hallerini bildiriyor, bir Peygamber
adayının ne kadar masumane, ve şerefli hareketlerde bulunmuş olduğunu uyulması
gereken bir örnek olmak üzere insanlığın dikkatlerine sunuyor, temizlikle, sabr
ve sebat ile, af ve kerem ile vasıflanmış zatların ne kadar güzel mertebelere
kavuşacaklarına işaret buyuruyor, Rasûlü Ekrem Efendimize de teselli vererek
kavminin ezâ ve cefâsına karşı sabr ve sebatda, affedici muamelelerde
bulunmasını tavsiye etmiş oluyor.
1. Elif, Lâm, Râ. İşte bu,
apaçık kitabın ayetleridir.
1. Bu mübarek âyetler,
Yûsuf Süresindeki açıklamaların Kur'an ayetlerinden olduğunu bildiriyor. Ve
Kur'an'ı Kerim'in Arap lisanı üzere inmesinin hikmetine işaret ediyor. Ve bu
sûrenin inişi ile Rasûlü Ekrem'e evvelce bilmediği en güzel bir kıssanın
bildirilmiş olduğunu haber veriyor. Şöyle ki: (Elif, Lâm, Râ) Bu mübarek
harflere dâir Bakare sûresinin birinci âyetine bakınız. (İşte bu) Sûredeki
izahlar, âyeti kerimelerle birçok hakikatleri (apaçık bildiren kitabın) Kur'an-ı
Kerim'in (âyelerîdir.) Evet.. Kur'an-ı Kerim, Rasûlü Ekrem'in peygamberliğini
açıkça bildiren bir söz mucizesidir, hidâyet ile sapıklığı, helâl ile haramı
bildiren ilâhî bir kitabtır, eski ümmetlerin kıssalarını tarihî hallerini dikkat
nazarlarına sunan bir hakikat kitabının açıklamasıdır.
2. Şüphe yok ki, biz onu
bir Arapça Kur'an olarak indirdik, umulur ki, siz güzelce anlarsınız.
2. (Şüphe yok ki,
biz onu) O apaçık kitabı (bir Arapça Kur'an olarak indirdik) yani: Onu başka
lisan ile değil, en geniş, en açık, en ahenkli olan Arab dili üzere Son
Peygamber'e indirdik, (umulur ki, siz güzelce anlarsınız) yani: Ey o kitabın
hükümleriyle yükümlü olan insanlar!. Size lâyık olan odur ki, o kitabın
yüceliğini, kendisinin belagat yönünden mükemmelliğin!, hükümlerinin
hitaplarının bütün insanlığa yönelik bulunduğunu akıllıca düşünür de İslâm
şerefine ulaşmayı en büyük bir vazife, en yüksek bir saadet kabul edersiniz.
Çünki bu Kur'an-ı Kerim, en edebî, en kapsamlı, en mükemmel hükümleri kapsayıcı
bulunmaktadır ve bütün insanlığa hitab etmektedir. Bütün insanları bir kardeşlik
dairesinde yaşamaya davet eylemektedir ve bütün mü'minlerin ortak ve kutsal bir
kitabı bulunmaktadır.
3. Biz sana bu Kur'an'ı
vahy etmekle sana en güzel kıssayı anlatıyoruz. Halbuki, sen ondan evvel elbetde
bilmiyenlerden idin.
3. Ey Yüce Resulüm!. (Biz
sana bu Kur'an'ı) Bu sûre-i celileyi (vahyetmemizle sana en güzel kıssayı
naklediyoruz.) Yani: Geçmiş ümmetlere ait olan hikâyelerin, olayların
arasında en güzel, en mühim en ibret verici olan haberleri sana bildiriyoruz.
Veya birçok ibretler!, hikmetleri, nükteleri, faideleri içeren ve bir nice
adilce, zalimce şeref lice muameleleri dikkat nazarlarına sunan Yûsuf
Aleyhisselâm'ın kıssasını beyan buyuruyoruz. (Halbuki,) Habibim, Ya Muhammedi
(Sen ondan evvel) sana böyle ilâhî vahiy gelmeden önce (elbetde) Hz. Yûsuf'a ve
benzerlerine ait kıssalardan veya diğer dinî meselelerden (bilmeyenlerdendir.)
Bu gibi şeyler senin hatırına gelmemişti. Bunlara dair bilgi sahibi değildin.
Şimdi ise bunları böyle mükemmelce bilmen senin hakkında ilâhî bir bir lütuftur.
Ve senin peygamberliğe sahip olduğuna. Allah'ın vahyine kavuşmuş bulunduğuna ait
kesin bir delil mahiyetindedir.
§ "Kas", "kasas" ve "Iktisâs",
birşeyin arkasına düşmek, bir hayrı olduğu gibi doğru bir şekil üzere rivayet
etmek manasınadır. Binaenaleyh "Ahsenülkasse" bir vâkiayı anlatmanın en güzeli
veya bir vâkiayı en güzel anlatış demektir. Kıssa ise bir iş, bir hikâye, izi
takibedilmeğe lâyık bir hâl, bir hadiseyi rivayet etmek manasınadır. Çoğulu
"kısastır.
4. Bir vakit ki, Yusuf
babasına demişti: Ey babacağım!. Muhakkak ben -rüyamda- on bir yıldız ile güneşi
ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.
4. Bu mübarek âyetler, Hz.
Yûsufun gördüğü pek aydınlık bir rüyayı muhterem pederine haber verdiğini
bildiriyor, muhterem pederî de onu korumak maksadiyle bu rüyasını kardeşlerine
söylememesini kendisine tavsiye buyurduğunu ve Hz. Yûsufun mühim bir bilgiye,
muazzam bir nimete kavuşacağını kendisine müjdelemiş olduğunu beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm Hz. Muhammedi. Hatırla (bir vakit ki, Yûsuf
babasına) Yâkub Aleyhisselâm'a (demişti: Ey babacağım!.) Ey muhterem babacığım!.
(Muhakkak ben rüyamda) uyku hâlinde (onbir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm)
bunlar gözlerimin önünde görünür oldular, bir de bakıp (onları bana secde
ederlerken gördüm.) hepsi de secdeye kapanmaktadırlar. Rivayete göre bu hâdise
zamanında Hz. Yûsuf henüz on iki veya on yedi yaşında bulunuyormuş. Bu rüya
Kadir gecesine tesadüf etmişti. On iki yıldız ile güneş ve ay gökten inerek Hz.
Yûsufa karşı secdeye Yarmışlardı. Bu on iki yıldız Hz. Yûsufun kardeşleriyle,
güneş de muhterem pederiyle ve ay da muhterem validesiyle tevil edilmiştir. Bu
rüya Hz. Yûsufun pek parlak bir geleceğe kavuşacağını gösteriyordu.
5. -Babası- dedi ki:
Yavrucuğum!. Rüyanı kardeşlerine haber verme. Sonra senin için bir tuzak
kurarlar. Şüphe yok ki, şeytan insan için apaçık bir düşmandır.
5. Yâkub Aleyhisselâm (Dedi
ki: Yavrucuğum!.) Ey sevgili yavrum Yûsuf!. Bu (rüyanı kardeşlerine haber verme)
bunu onlara söyleme. Onlar bu rüyaya bakarak senin yüksek bir istikbâle
kavuşacağını anlarlar da (sonra) bir kıskançlık sebebiyle (senin için bir tuzak
kurarlar) senin için bir tuzak hazırlayarak hayatına kasdetmek isterler. (Şüphe
yok ki, şeytan insan için apaçık bir düşmandır.) Onun düşmanlığı pek açıktır.
Nitekim Hz. Adem ile Hz. Havva hakkında da büyük bir düşmanlıkta bulunmuştu.
Binaenaleyh o şeytan, Hz. Yûsufun kardeşlerine de pek kötü vesveselerde
bulunarak onları cinayetlere sevkedebilir. Artık onun şerrinden Cenâb-ı Hak'ka
sığınmalıdır.
§ Hz. Yâkub, oğulları
içinde Hz. Yûsuf'u daha fazla severdi. Onda daha başka bir güzellik ve olgunluk
görünmekte idi. Onun hakkında kardeşlerinin kıskançlık sebebiyle kötülükte
bulunacaklarını tahmin ederek rüyasını kardeşlerine söylememesini emretmişti.
Rüyaları, hoşlanmayacak veyahut yanlış yorumlayacak kimselere söylememelidir.
Ashab-ı Kirâm'dan Ebû Saidilhudri Hazretleri Rasûlü Ekrem Efendimizden şu mealde
bir Hadisi Şerif rivayet etmiştir: "Sizden biri seveceği = hoşuna gidecek, bir
rüya görürse o mutlaka Allah tarafındandır. Artık Allah Teâlâya hamdetsin ve onu
söylesin. Yani: Münasip olan kimseye anlatabilir. Ve bundan başka, hoşuna
gitmeyecek bir rüya gördüğü zaman da o ancak şeytandandır. Artık onun şerrinden
Allah'a sığınsın ve o rüyayı kimseye söylemesin. Çünki bu takdirde o rüya,
kendisne bir zarar vermez. Salih rüyalar bir nevi ilham kabilindendir." Çoğu kez
hayırlı rüyaların tabiri, gösterdiği şey uzunca bir müddet sonra meydana gelir.
Çünki öyle bir müddet beklemeden sonra meydana çıkacak hayırlı hâdiselerin ruh
üzerindeki güzel tesiri d ah a fazla olur, sahibine daha çok zevk verir. İşte Hz.
Yûsuf un bu rüyası da kırk sene sonra meydana gelmiş, anne babası ile kardeşleri
bu müddetden sonra kendisiyle görüşmüşler, ona karşı Cenâb-ı Hak'ka şükr için
secdeye kapanmışlardır.
6. Ve işte öylece Rab'bin
seni seçecek ve sana rüyaların tabirinden bilgi verecek ve nimetini senin ve
Yâkub hanedanının üzerine tamamlayacak, nasıl ki, onu evvelce ataların İbrahim
ve İshak üzerine de tamamlamıştı. Şüphe yok ki, senin Rab'bin çok iyi bilendir,
hikmet sahibidir.
6. (Ve) Yâkub
Aleyhisselâm, Hz. Yûsuf'a dedi ki: (İşte öylece) yüksek şereflere, makamlara
kavuşmasına işaret olunduğu gibi (Rab'bin seni seçecek yüksek) derecelere,
çeşitli kerametlere, mucizelere muvaffak buyuracak (ve sana) bazı (rüyaların
tabirinden bilgi verecek) yani: Bir kısım görülecek rüyaların güzelce tâbirine
muvaffak olacaksın. Diğer bir görüşe göre de ilâhî kitapların tefsirine ve bir
takım sözlerin yorum ve açıklamasına güç yetireceksîn veyahut birtakım olayların
Allah'ın kudreti ile meydana gelip ne gibi hikmetlere dayalı olduğunu Allah'ın
ilhamı sayesinde güzelce anlayabileceksin. (Ve) Ey muhterem Yûsuf!. Cenâb-ı Hak
(nimetini senin ve Yâkub ailesinin üzerine tamamlayacak) yani: Seni
peygamberliğe kavuşturacak, Yâkub Aleyhisselâm'ın diğer çocuk ve torunlarını da
yüksek şeref ve üstünlüğe eriştirecektir.
Hz. Yûsufun rüyâsındaki on
bir yıldızdan maksat, on bir kardeşi olduğundan onların da yıldızlar gibi parlak
bir durumda bulunacaklarına işaret edilmiştir. Hatta onların da bilahara
peygamberliğe kavuştukları düşünülmüştür. Onlar, Hz. Yûsuf'a karşı öyle bir su-i
kasitde bulunmuş oldukları halde böyle bir şerefe nasıl ulaşabilirler?. Diye
sorulacak olan bir suale cevaben deniliyor ki: Peygamberlerin masum olmaları
peygamberliğe kavuşmalarından sonradır. Onların o su-i kasitleri ise
peygamberliklerinden önce olmuştur. Mamafih bu meselede ihtilâf vardır.
Peygamberlerin daima masum bulunmuş olduklarına inananlar daha çoktur. Onlardan
insanlık hâli meydana gelen bazı yasak işler, birer sürçme ve daha iyi olanı
terketme kaabilindendir. Kısacası:
Cenâb-ı Hak büyük bir şeref
ve nimete o yüksek aileyi kavuşturmuştur. (Nasıl ki, onu) O nimeti, o muazzam
şerefi (evvelce) Yâkub Aleyhisselâm'ın zamanından önce, ey muhterem Yûsuf, senin
büyük (ataların İbrahim ve İshak üzerine de tamamlamıştı.) Cenâb-ı Hak, onları
da peygamberlik ve risalete kavuşturmuştu. Sonra sizi de bu gibi nimetlere
kavuşturacaktır. (Şüphe yok ki, senin Rab'bin bir alimdir) herşeyi hakkıyla
bilicidir ve (hakîmdir) hikmeti sonsuzdur. Herşeyi bir hikmet ve fayda üzere
meydana getiren Kerem Sahibi bir Yaratıcıdır. Şüphesiz buna inanıyoruz.
§ "Ehâdis", hadisin
çoğuludur. Hadis de söz, yeni ortaya çıkan, eski olmayan, yeni şey demektir.
Peygamber Efendimizin mübarek sözlerine, fiillerine de hadis denilir. Bunlar
kavlî (sözlü) hadisler ve fiilî hadisler kısımlarına ayrılmışlardır. "Hadis" de
"ezelî olmayıp sonradan meydana çıkan şeydir. Hadise" ise olay, mâcerâ, sonradan
meydana gelen durum demektir. Çoğulu: "Havadis". "Hudüs" da vaktiyle bulunmayan
birşeyin bilahara meydana gelmesidir. "Hades" de abdestsizlik, cenabet hâli,
sonradan meydana gelmek manasınadır.
§ Hedâset de yenilik, halin
başlangıcı ve gençlik demektir.
7. And olsun ki, Yûsuf ta
ve kardeşlerinde isteyenler için bir nice ibretler var idi.
7. Bu mübarek âyetler,
Hz. Yûsuf'a ait kıssanın birçok ibret verici alâmetleri, ibaretleri kapsadığını
bildiriyor. O masumun hakkında kardeşlerinin neler düşünüp nasıl SİM kasitde
bulunmak istemi; olduklarını şöylece beyan buyuruyor: (And olsun ki) yani: Sırf
hakikattir ki (Yusuf ta ve kardeşlerinde) onlara ait haberde, kıssada,
(isteyenler için) onların kıssasına dair bilgi isteyenler için veya onların
kıssalarındaki ibretten, işaretleri nazar-ı itibara alacak, onlardan istifade
edebilecek düşünen zatlar için (birnicc ibretler var idi) onları her uyanık
kimse düşünüp onlardan yararlanmalıdır. "Hz. Yûsuf un onbir kardeşi var idi.
Bunlardan birisi ana baba bir kardeşi idi ki, adı "Bünyamin" idi. Diğerleri de
yalnız baba bir kardeşleri bulunuyordu. İşte Hz. Yûsuf ile bu onbir kardeşine
ait kıssanın birnice âyetleri yani: Alâmetleri, ibret verici olayları,
işaretleri içerdiği şüphesizdir. Bu cümleden olarak tefsirlerde deniliyor ki:
Evvelâ, Kur'an'ı Kerim'in bu kıssayı böyle mükemmel bir suretde bildirmesi,
Rasûlü Ekrem Efendimizin ilâhî vahye kavuşmuş yüce bir peygamber olduğuna
şahitlik etmektedir. İkincisi: Peygamberimizin yakınlarından bir kısmı sadece
bir kıskançlık sebebiyle onun peygamberliğini inkâr edip hakkında düşmanlık
gösteriyorlardı. Bu kıssa ise Hz. Yûsuf'a karşı da kardeşlerinin böyle bir
durumda bulunmuş olduklarını bildiriyor, fakat daha sonra Cenâb-ı Hak'kın ona
yardım etmiş, kardeşlerini ona muhtaç kılmış olduğunu beyan buyuruyor. Artık bu
gibi sonuçları düşünüp de sabr edilmesine ve cahilce kıskançlıklardan
kaçınılmasına işaretde bulunmuş oluyor. Üçüncüsü: Bu güzel kıssa gösteriyor ki:
Hz. Yûsufun rüyası uzun bir müddet sonra tabir edildiği şekilde meydana
gelmiştir. İşte Hak Teâlâ'nın Son Peygamber'e olan ilâhî vâ'di de, onun
düşmanlarına karşı yardıma, zafere kavuşacağı da ergeç meydana gelecektir. Bu
gecikmeden dolayı Hz. Muhammedi yalanlamanın doğru olamıyacağına bu kıssa da bir
misâl, bir delil teşkil etmektedir. Dördüncüsü: Bu seçkin kıssa gösteriyor ki:
Hz. Yûsufun kardeşleri onun yaşamasını, ve yakınlık görmesini istemiyerek bu
husûsda ne kadar çalışmışlar ise de o arzularına kavuşamamışlar ve Cenâb-ı
Hak'kın yardımına, ilâhî takdirinin ortaya çıkmasına cengel olamamışlardır. İşte
Rasûlü Ekrem Efendimizin muvaffakiyetlerine yüksek derecelere kavuşmasına da
onun düşmanları asla engel olamayacaklardır.
8. O vakit ki, demişlerdi:
Elbetde Yûsuf ile kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki, biz
birbirine bağlı kuvvetli bir cemaatiz. Şüphe yok ki, bizim babamız, elbetde
apaçık bir hata içindedir.
8. Ve hatırla!. (O vakit
ki) Hz. Yûsufun baba bir kardeşleri birbirine (demişlerdi) ki, (elbetde Yûsuf
ile) Bünyamin adındaki ana baba bir (kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir)
onlara olan fazla sevgisi değişmez bir durumdur, (halbuki, biz birbirine bağlı,
kuvvetli bir cemaatiz) yani: Biz problemleri çözmeye ve karar vermeye sevgiye
daha lâyık bir topluluğuz. (Şüphe yok ki, bizim babamız) Yâkub Aleyhisselâm (elbetde
apaçık bir hata içindedir.) Bizim gibi daha kuvvetli, kendisine daha fazla
hizmete güç yetiren çocukları var iken bu vasıfları taşımayan diğer iki oğlunu
bizden daha fazla seviyor, bu doğru bir hareket değildir. "Hz. Yakub'un
oğulları, babalarının yüce bir peygamber olduğunu bilip itiraf ediyorlardı,
ancak onun kendileri hakkında eşitliğe riâyet etmeyip diğer iki oğluna daha
fazla muhabbet ve ilgi göstermesini bir içtihat hatası gibi kabul ediyorlardı ve
kendi içtihatlarına göre de babalarının daha iyi olan muameleyi terketmiş
olduğuna kanaat getiriyorlardı. Halbuki, Hz. Yûsuf ile kardeşi daha genç idiler,
anneleri "Râhil" de vefat etmişti. Bu cihetle haklarında daha fazla şefkat ve
alâka gösterilmesi bir yaratılış gereği, bir ruhî eğilim neticesi olduğu idi.
Bununla beraber Hz. Yusuf'ta görünen güzellikler ve üstünlükler ve onun görmüş
olduğu rüya, onun kadrinin yüceliğini gösterip durmakta idi. Artık öyle
pek kıymetli evlada karşı fazla bir sevgi ve ilgi, pek tabiî görülmek lâzım
gelirdi. Binaenaleyh Hz. Yâkub mazur idi, ona hata isnâdî doğru olamazdı. Şu
kadar var ki, kendisine isnâd edilen dalal, yani hatadan maksad, dünya
menfaatlarına riâyet etmemekten ibarettir. Yoksa onun doğruluk ve sevap yolundan
ayrılmış olması demek değildir. Artık Hz. Yakub'un oğulları da böyle bir isnatda
bulunmakla ictihad! bir hatada bulunmuş demektedirler. Yoksa muhterem babalarına
uhrevî bir husus hakkında hata isnâd etmiş değildirler.
§ "Usbe", kuvvetli bir
cemaat demektir. Ondan kırka veya birden ona veyahud üçten ona kadar olan erlere
denilir.
§ "İsâbe" de toplu
insanlar, atlar, kuşlar demektir. "Usûbet" de kuşatmak, kaplamak manasınadır.
9. Yûsuf'u öldürün veya onu
bir yere atınız ki, babanızın yüzü yalnız size kalsın ve siz ondan sonra
sâlihler olan bir cemaat olursunuz.
9. Hz. Yûsufun on
kardeşi arasında öyle bir konuşma, istişare cereyan ederken hariçten birisi veya
içlerinden biri dedi ki: (Yûsuf'u öldürün veya onu bir yere atınız ki) artık
babasıyle birleşmeleri mümkün olmasın (babanızın yüzü yalnız size kalsın)
babanız tamamen sizinle ilgilenmiş olsun, sizden başkasına iltifatda bulunmasın
(ve siz ondan) öyle bir hareketde bulunduktan (sonra sâlihler olan bir cemaat
olursunuz) yani: Tevbe edip af dileyerek durumunu düzeltmiş bir topluluk halinde
yaşarsınız. Cenâb-ı Hak sizi affetmiş olur veyahut sizin ile babanız arasındaki
ihtilâf, düzeltilmiş veya dünyevî işlerinizde iyi hâl sahibi olmuş olursunuz.
10. Onlardan biri dedi ki:
Yusuf'u öldürmeyin ve onu kuyunun dibine atıverin, onu kervanlardan birisi
alıverir, eğer siz yapacak kimselerden iseniz -böyle yapınız-.
10. (Onlardan) O
kardeşlerden (bir söyleyici) o konuşmaya katılmış olan bir şahıs ki, rivayete
göre "Yehuza" adındaki kardeşleridir. Bu onların içinde güzelce rey sahibi
bulunuyordu. (Dedi ki: Yusufu öldürmeyin) Buna hacet yok. (Ve onu kuyunun
dibine) En aşağı yerine (atı verin) kuyunun en aşağısına bırakınız, ona öldürmek
cinayetinde bulunmayınız (onu kervanlardan birisi alıverir.) Başka şehirlere
götürür. Ondan kurtulmuş, rahata ermiş olursunuz, bu yeterlidir. (Eğer siz
yapacak kimselerden iseniz) babasıyla onun arasını ayırmak isteyip duruyor
iseniz (böyle yapınız) bununla yetininiz.
§ "Gıyâbe"; karanlık,
bulut, birşeyi gözlerden kaybeden herhangi bir yer demektir. "Cub" de büyük bir
kuyu demektir ki, etrafı örtülmemiş bulunur. Bu kuyu Ürdün diyarında imiş veya
Mısır ile Medyen arasında imiş. Veya Hz. Yakub'un oturduğu yer olan Kenan'dan üç
fersah uzakda bulunuyormuş. Ürdün ile Medyen ise Ken'an nahiyelerindendir.
11. Dediler ki: Ey
babamız!. Sana ne oluyor ki. Yûsufu bize inanmıyorsun?. Ve halbuki, biz onun
için elbetde iyiliksever kimseleriz..
11. Bu mübarek âyetler,
Hz. Yûsuf'u yanlarında alıp kıra götürmek isteyen kardeşleriyle muhterem
babaları arasında cereyan eden konuşmaları tasvir ediyor. Kardeşlerinin kuvvetli
bir topluluk olduklarından bahsedip muhterem babalarına da teminat vererek onun
korkusunu üzüntüsünü gidermek istemiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz.
Yusuf'un on kardeşi aralarında karar verdikten sonra muhterem babalarına
müracaat ederek (dediler ki: Ey Babamız!. Sana ne oluyor ki. Yûsuf'u bize
inanmıyorsun?) Halbuki, sen hepimizin babasısın. Yûsuf da bizim kardeşimizdir,
bizim aramızda böyle bir kuvvetli bağ vardır, artık bize emin olmak lâzım gelmez
mi?. (Ve halbuki, biz onun için elbette iyiliksever kimseleriz) onun hakkında
hayır dileriz ona karşı şefkatliyiz, onun hakkında bizden bir kötülüğün meydana
gelmesi elbette düşünülmemelidir.
12. Onu yarın bizimle
beraber gönder, bol bol meyve yesin ve oynasın. Ve şüphe yok ki, biz onu elbetde
koruruz.
12. Ey muhterem babacığım!.
(Onu) Kardeşimiz Yûsuf'u (yarın bizimle beraber) Sahraya (gönder) genç
kardeşimiz (bol bol meyve yesin) Sahradaki nimetlerden istifade etsin (ve
oynasın) gezsin, koşup dursun. (Ve şüphe yok ki, biz onu) o genç kardeşimizi (elbetde
muhafaza edicileriz.) Onu güzelce koruyarak sana sapasağlam döndürürüz.
13. Dedi ki: Onu alıp
götürmeniz şüphesiz ki, beni üzer.Ve siz ondan habersiz bulunduğunuz halde onu
kurdun yemesinden korkarım.
13. Yâkub Aleyhisselâm
da onlara cevaben (dedi ki: Onu) oğlum Yûsuf'u (alıp) kırlara (götürmeniz
şüphesiz ki, beni üzer) Yani: Onu yanımdan ayırmak istemem, onun benden ayrılışı
beni kalben üzüntü ve kedere, endişeye düşürür, onun ayrılığına dayanamam (ve)
bununla beraber (siz ondan habersiz bulunduğunuz) kendi aranızda yiyip içmeğe,
oynayıp gezmeğe koyulduğunuz bir (halde onu kurdun yemesinden korkarım) çünki, o
havalide pek çok kurtlar bulunurmuş, bir dikkatsizlik, bir önemsememe neticesi
olarak daha çocuk mesabesinde bulunan Hz. Yûsuf a kurtların saldırması
düşünülmüştür.
14. Dediler ki: Biz
kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde onu eğer kurt yerse artık şüphesiz ki, biz
elbet de acizliğe düşmüş kimseleriz.
14. Muhterem babalarının
bu mazeretine rağmen oğulları cevap olarak (dediler ki: Biz kuvvetli bir
topluluk) on kişiden oluşan tek vücut bir cemaat (olduğumuz halde onu) o
korumasını üzerimize aldığımız Yûsuf'u (eğer kurt yerse artık şüphesiz ki, biz)
o takdirde (elbetde hüsrana düşmüş) pek zayıf bulunmuş, helake uğramış
(kimseleriz) eğer biz öyle kardeşimizi koruyamazsak artık bizim varlığımızın
hiçbir kıymeti bulunmamış olur. Halbuki, biz bilâkis korumaya
15. Vaktaki, Yûsuf
ile beraber gittiler ve onu kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdiler. Biz
de ona şöyle vahy ettik: And olsun ki, sen onlara hiç farkında olmadıkları halde
bu işlerinden elbetde haber vereceksin.
15. Bu mübarek
âyetler de Yûsuf Aleyhisselâma karşı kardeşlerinin yapmış oldukları su-i kasti
ve onların yalan yere yemin ederek babalarına ne kadar hakikat dışı beyanatda
bulunmuş olduklarını bildiriyor ve Hz. Yûsufun geleceğine ait ne kadar teselli
verici bir kısmete kavuştuğunu, Yâkub Aleyhisselâm'ın da sabra sarılarak Cenâb-ı
Hak'tan yardım beklemiş bulunduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Yûsufun
kardeşleri muhterem babalarının müsaadesini aldılar, (vaktaki. Yûsuf ile
beraber) sahraya (gittiler) rivayete göre yolda o masuma bazı eza ve cefada
bulundular, onu ağlattılar, üzerinden gömleğini çıkarıp aldılar, kendisini
(kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdiler) bu kararlarını yerine
getirdiler. Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki, bu hâdise üzerine (biz de ona) Hz.
Yûsuf a (şöyle vahyettik: And olsun ki, sen onlara) o sana böyle su-i kastte
bulunmuş kardeşlerine (hiç farkında olmadıkları halde) senin kardeşleri Yûsuf
olduğunu anlayamadıkları bir şekilde (bu işlerinden) sana yapmış oldukları bu
merhametsizce hareketlerinden (elbetde>) bir müddet sonra kendilerine (haber
vereceksin) yani: Sen yaşayacak, nimetlere, mevkilere kavuşacaksın,
kardeşlerinle de görüşecek kendilerine bu yapmış oldukları insafsızca
muamelelerini haber vereceksin, onlar ise senin Yûsuf olduğunu başlangıçta
bilemiyeceklerdir. Bu ilâhî vahiy, Hz. Yûsuf hakkında bir müjdeden ibaret di.
Onun üzüntü ve kederini gidermeye bir vesile olmuştu.
16. Ve babalarına akşam
vakti ağlayarak geldiler.
16. (Ve) Hz. Yûsufun
kardeşleri, öyle Sahraya gittikden sonra (babalarına akşam vakti) gündüzün
sonunda, gecenin karanlığında (ağlayarak) gözlerinden yaşlar akarak, yanlarında
Hz. Yûsuf bulunmaksızın (geldiler) Hz. Yâkub bunları öyle ağlar bir vaziyet d e
görünce öfkelendi, ne oldu size?. Neden ağlıyorsunuz?. Yûsuf nerede diye sordu.
17. Dediler ki: Ey
babamız!. Biz hakikaten bir yarı; ederek gittik. Yûsuf'u da eşyamızın yanında
bıraktık, hemen onu kurt yemi; ve sen bize doğru sözlü kimseler olsak da
inanmazsın.
17. Hz. Yakub'a
cevaben (dediler ki: Ey babamız!, biz) Sahraya çıkınca kendi aramızda (hakikaten
bir yarı; ederek gittik) kendi aramızda bir müsabakada bulunmak için koşup
durduk, biraz dolaştık (Yûsuf'u da eşyamızın) elbisemizin, yiyeceğimiz şeylerin
vesâirenin (yanında bıraktık) kendisinden biraz ayrıldık (hemen onu kurt yemiş)
aradan birçok zaman geçmeden kendisini bir kurt parçalayıp yemiş, biz
kendisinden fazlaca kayıtsız bulunmadık. (Ve) Ey muhterem babamız!, (sen bize)
kanaatine göre (doğru sözlü kimseler olsak da) Yûsuf'a olan fazla sevginden
dolayı bize yine (inanmazsın) bu haber verdiğimiz faciayı tasdik etmezsin. Artık
bizim hakkımızda kötü zanda bulunduğun halde bizi tasdik eder misin?. Elbetde
etmeyeceksindir.. Yahut biz her ne kadar Allah'ın yanında doğru kimseler isek de
elimizde delil bulunmadığı için sen bizi tasdik etmezsin.
18. Ve gömleği
üzerinde yalancı bir kan olduğu halde gelmişlerdi. Dedi ki: Size nefsiniz belki
bir işi güzel gösterdi. Artık güzel bir sabr!. Ve ancak Allah T e âlâ'd ir,
sizin şu söylediklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek zat.
18. Hz. Yûsufun
kardeşleri bir işaret bulunmadıkça muhterem babalarının kendilerini tasdik
etmiyeceğini bildikleri için onu kuyuya atarken gömleğini üzerinden almışlardı.
(Ve) bu (gömleği üzerinde yalancı bir kan olduğu halde) gerçeğe uymayan,
başkasına ait, uydurma bir kan lekesi bulunur bir suretde babalarının yanına
(gelmişlerdi) Hz. Yâkub bu gömleği görür görmez onların yalan söylediklerini
hemen anladı. Onlara hitaben (dedi ki: Size nefsiniz belki bir işi güzel,
gösterdi) nefsiniz size bir suikast muamelesini süslü göstermiş, onu işlemeye
sizi sevketmiş, herhalde ifâdeniz doğru değil, Yûsufun öyle ölmüş olduğuna ben
inanamam. Bir kere gömlek parçalanmış değildi. Eğer kurdun saldırısı bulunsa idi
gömlek öyle kalmazdı. Sonra Hz. Yûsufun rüyası, kendisinin gelecekte büyük
mevkîlere kavuşacağını göstermekde bulunmuştu. Halbuki, bu mevkiler daha ortaya
çıkmamıştı. İşte Yâkub Aleyhisselâm bu gibi işaretlere vesâireye bakarak Hz.
Yûsufun ölmüş olduğuna inanmamıştı. Diyordu ki: (Artık güzel bir sabr) yani:
Güzelce bir sabr, feryat edip sızlanmadan daha iyidir. Yahut benim yapacağım
güzel bir sabrdan ibarettir ki, bu da şikayete ah vah etmeye bağlı olmayan bir
kalp sükûnetinden bir hakka işleri emânet etmekten ibâretdir. (Ve ancak Allah
Teâlâ'dır, sizin şu söylediklerinize) Yûsufun emri hakkındaki ifâdelerinize
(karşı kendisinden yardım istenilecek zat.) Öyle elem verici haberlere karşı
sabretmek kolay değildir, İnsan kendisini şiddetli bir üzüntü ve kederden
kurtaramaz. Bunlar mhsal durumlardır. Meğer ki, Cenâb-ı Hak'kın yardımı olsun,
meğer ki manevî bereketler insanı sabr ve sebata şevketsin. Bu da ancak Hak T e
âlâya sığınmakla onun lütfedeceği güzel bir sabır ile mümkün olur. Binaenaleyh
insan dâima yüce yaratanına sığınıp durmalıdır.
19. Ve bir kervan geldi,
sucularını gönderdiler hemen kovasını salıverdi. Ey müjde!. Bu genç bir köle
dedi ve onu bir sermaye olarak sakladılar. Allah Teâlâ ise onların yapacaklarını
tamamen bilicidir.
19. Bu mübarek âyetler,
kuyuya atılmış olan Hz. Yûsuf'u bir kervan ahalisinin kuyudan çıkararak
kendilerine bir ticaret sermayesi edindiklerini ve o muhterem masumun değerini
bilmeyerek bir Mısırlıya değersiz bir paha ile sattıklarını bildiriyor. Bu
Mısırlının ise o masumun değerini takdir ederek onu eşine tanıtarak ihtimam
göstermesini tavsiye eylediğini gösteriyor ve Hak Teâlâ'nın ise her şeye galip
ve dilediği kulunu yüceltmeye kaadir olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: Hz.
Yûsuf, rivayete göre üç gün kadar kuyuda bir taş üzerinde kalmıştı. (Ve) Sonra
(bir yolcu kervanı geldi) bunlar Medyen şehrinden Mısır'a gitmekde idiler.
(Sucularını gönderdiler) Bu Huzaa Kabilesinden Mâlik adında bir kimse idi, o
kafilenin önünde gider, konak yerlerini ve sularını hazırladı. Bu gibi kimselere
"varid saka su taşıyıcısı" denilir. Bu sucu (hemen kovasını) kuyunun içine
(salıverdi) Hz. Yûsuf, kovanın ipine sarıldı, kova ile beraber kuyunun dışansına
çıkanımı; oldu, sucu bunu görünce sevindi (Ey müjde!. Bu genç bir köle dedi) pek
güzel bir genç erkek diye arkadaşlarına haber verdi, (ve) o kimseler (onu) Hz.
Yûsuf'u (bir sermaye olarak sakladılar) onu öyle kuyudan çıkarmış olduklarını
başkalarına haber vermediler, onu satmak için kuyu sahibinin kendilerine vermiş
olduğunu iddia ettiler. Diğer bir yoruma göre de Hz. Yûsufun "Yalnıza" adındaki
kardeşi, her gün kuyunun başına gider, bir miktar yiyecek götürüp onu Hz.
Yûsuf'a atıverirdi. Birgün gelince onu kuyuda bulamadı, durumu kardeşlerine
söyledi, geldiler Hz. Yûsuf'u Kervan halkının yanında gördüler: "Bu bizim
kölemizdir, bizden kaçmıştır" dediler, onu o yolculara sattılar. Hz. Yûsuf da
hayatına su-i kastte bulunurlar diye ses çıkarmamıştı. (Allah Teâlâ ise onların
yapacaklarını tamamen bilicidir.) Binaenaleyh onların Hz. Yûsuf'a ve muhterem
babasına neler yapmış oldukları da Cenâb-ı Hak'ka hâşâ gizli kalmamıştır.
20. Ve onu değersiz bir
pahaya, sayılı birkaç dirhem ile s atı verdiler ve onlar zâten ona değer
vermemişlerdi.
20. (Ve onu) O hür,
masum, pek değerli genci (biraz paha ile) sahte, ayarı noksan veya haram bir
para ile ve (sayılmış birkaç dirhem ile) muhtelif rivayetlere göre yirmi veya
yirmi iki veyahut kırk dirhem karşılığında (satıverdiler.) O mübarek zâtın
değerini takdir edemediler (ve) bilâkis (onlar) Hz. Yusuf'un kardeşleri veya
kervan ahalisi (ona) Hz. Yûsuf'a (değer vermemişlerdi) onlar kıymet bilmez bir
halde bulunuyorlardı. Onun içindir ki, öyle değeri yüce bir masumu, az bir paha
karşılığında satıverdiler. Kervan ahalisi onu bedava elde etmiş oldukları için
onun değerini, kıymetini takdir edemiyerek hemen elden çıkardılar. Hz. Yûsufun
kardeşleri de para kazanmak sevdasına değil, o masum kardeşlerini muhterem
babasından uzak düşürmek için ondan kaçındılar onu ne pahasına olursa olsun
elden çıkarmak sevdasına düşmüş bulundular. Halbuki, o her pahanın üstünde idi
ve zâten hür bir insan olduğu için satılması asla caiz olamazdı.
21. Ve onu satın alan
Mısırlı eşine dedi ki: Onu mevkiine güzelce riâyet et. Umulur ki, bize fâideli
olacaktır veya onu evlâd ediniriz. Ve işte Yûsuf'u öylece Mısır'da yerleştirdik
ve hem de ona rüyaların tabirini öğretelim diye ve Allah Teâlâ, emrini yerine
getirmeye kaadirdir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
21. (Ve onu) Hz. Yusufu bir
köle zannederek (satın alan Mısırlı) onun ne kadar temiz, iyi niyetli bir genç
olduğunu anladı. Rivayete göre kervanın sucusu Mâlik, Mısır'a gelince Hz.
Yûsuf'u satılığa çıkarmış, Mısır'ın Maliye Bakanı olan "Kıtfîr" veya "İtfîr" ki,
kendisine "Mısır Azizi" denilmekte idi, Mısır hazinelerine bakıyordu. Bu zat, Hz.
Yûsuf'u yirmi Dinara satın almıştı, (eşine) "Zeleyhâ" veya "Râhil" adındaki
zevcesine (dediki: Onun) Hz. Yûsufun (mevkiine) ikâmet edeceği yere (güzelce
riâyet et) yani: Kendisine lûtf ve ihsan ile muamelede bulun (umulur ki, bize
fâideli olacak) işlerimizde kendisinden istifâde edeceğiz (veya onu evlâd
ediniriz.) Hz. Yûsuf da görülen soyluluk, zekilik, yaratılış güzelliği Mısır
azizinin böyle sevgi ve ilgisini çekmişti. Bütün bunlar, o masum hakkında
Allah'ın lûtf unun birer görüntüsü idi. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Yûsuf'u
öylece Mısır'da yerleştirdik) onu orada selâmet sahasına erdirdik, alâkalara
mazhar ettik, kendisini yüksek bir mevki sahibi kıldık, kendisine Mısır'da güç,
şeref ve şan ihsan buyurduk. (Ve hem de ona rüyaların tabirini öğretelim -diye-)
de (kendisine) böyle bir kaabiliyet ve ayrıcalık vermiş olduk. Nitekim zindana
atılmış, iki şahsın ve Mısır Hükümdarının rüyalarını tabir etmiş, kendisinin
üstün değeri bu vesile ile de bilinerek kendisine yüksek mevkiler verilmiştir.
Kısacası birçok maddî ve manevî varlıklara kavuşmuştu. (Ve Allah Teâlâ emrini
yerine getirmeye kaadirdir.) Yani: O Yüce Yaratıcının her irâde ettiği şey,
mutlaka meydana gelir, hiç bir kuvvet ona mâni olamaz, İşte Hz. Yûsuf hakkındaki
ilâhî lütuf larının ortaya çıkmasına da hiç bir şey engel olamamıştır. Onu
sıkıntılardan kurtararak nice nimetlere kavuşturmuştur. (Fakat insanların çoğu
bilmezler) Habersizce yaşarlar, Allah'ın takdirine hiç bir şeyin engel
olamayacağını güzelce kestiremezler. İşte Hz. Yûsuf hakkında da Allah Teâlâ'nın
neler dilemiş olduğu kardeşleri bilmedikleri için onun hayatına kasdetmişlerse
de ilâhî irâde tecelli etmiş, o seçicin kulunu yaşatmış. Mısır'da nice nimetlere
erdirmiş ve bilhassa onu peygamberlikle seçkin kılmıştır. Binaenaleyh daima
Cenâb-ı Hak'kın korumasına sığınıp durmalıdır.
22. Ne zamanki ergenlik
çağına erişti, ona bir hükm ve bir ilim verdik ve işte güzel davrananları öylece
mükâfatlandırırız.
22. Bu mübarek âyetler,
Hz. Yûsufun olgunluk yaşınca erince büyük faziletlere, mükâfata kavuşmuş
olduğunu gösteriyor. Ve Mısır azizinin eşi tarafından Hz. Yûsuf'a karşı meydana
gelen eğilimi, Hz. Yûsufun da Allah'ın koruması sayesinde göstermiş olduğu pek
iffetli hareketi bildiriyor. Ve bu eğitime karşı çıkmak için kaçınan Hz. Yûsufun
arkasını o kadının tâkibetmiş ve çekerek gömleğini yırtmış ve kocasına gerçeğe
aykırı şikâyetde bulunmuş olduğunu bean buyurmaktadır. Şöyle ki: Yûsuf
Aleyhisselâm, Mısır'da Mısır Azizinin yanında bulunuyordu. (Vaktaki ergenlik
çağına eriştî) Yani: Gençliğinin nihayetine kavuştu, vücudunun, kuvvetinin en
mükemmel bir zamanına ermiş oldu ki, bu müddet, hayatın otuz üçüncü senesidir
veya otuzuncu senesi ile kırkıncı senesi arasındaki zamandır. Bu husûsda diğer
müddetler de gösterilmektedir. Kısacası insan için böyle bir müddet, ömrünün en
kuvvetli, şiddetli bir mevsimidir. Ondan sonra yavaş yavaş düşüş başlar. Nitekim
ayın parlak safhası da tamamlandıktan sonra eksilmeğe yüz tutar, İşte
Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Hz. Yûsuf da öyle bir yaşa ermişti ki (ona bir hükm)
bir hikmet veya insanlar arasında hükme kabiliyet veya peygamberlik (ve bir ilm)
bir anlayış, dinî meseleleri bilme veya rüyaları güzelce tabir konusunda güç
(verdik) onu böyle fazilet ve olgunluklara seçkin kıldık (ve işte güzel
davrananları) yani: Güzel amellerde bulunan mü'minleri, birtakım isyanlardan
kaçınıp sabra ve hak'ka sığınanları (öylece) Hz. Yûsufun kavuştuğu gibi bir
şekilde (mükâfatlandırırız) nitekim denilmiştir ki: "Cenâb-ı Hak, kendine ibâdet
ve itaatte bulunan herhangi bir genç kuluna ihtiyarlıkta hikmet ihsan buyurur.
İşte Hz. Yûsuf'da daha pek genç iken dini, ahlâkı, gözetmiş, Allah'ın rızasına
aykırı hareketlerden kaçınmış, pek güzel bir halde hareket etmiş olduğu için
bilahara dünyevî ve uhrevî nimetlere ve özellikle peygamberliğe kavuşmuştur.
Nitekim mütâkip âyetler de bunu göstermektedir.
23. Ve onu evinde
bulunduğu kadın, nefsinden muradını almak için tuzağa düşürmek istedi ve
kapıları kilitledi ve "haydi gelsene" dedi. -Yusuf da- dediki: Allah Teâlâ'ya
sığınırım. Şüphe yok ki, o benim efendimdir. Benim ikâmetgâhımı güzelce
kılmıştır. Muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.
23. (Ve onu) Hz. Yûsuf'u
(evinde bulunduğu kadın) Mısır Azizinin eşi, Hz. Yûsufun (nefsinden muradını
almak için tuzağa düşürmek istedi) yani: Fevkalâde güzel, genç bir halde gördüğü
o masumun kendisine eğihmini temin etmek arzusuna kapıldı. (Ve) Kadın o eve ait
(kapılan kilitledi) Hz. Yûsufun kaçıp kurtulmaması ve başkalarının gelip
hallerini anlamaması için böyle yaptı (ve) Hz. Yûsufa hitaben (haydi gelsene?.)
ne duruyorsun, koş gel, bana kavuşmanın zevkini tat (dedi) böyle gayrı meşrhu
bir teklifte bulundu. (Hz. Yûsuf'da) ona cevaben (dedi ki) ben senin bu
istediğinden dolayı (Allah Teâlâ'ya sığınırım) ondan yardım dilerim, öyle ahlâk
temizliğine aykırı şeylerden muhafaza buyurmasını niyaz eylerim. Ve ben nasıl
öyle bir hareketde bulunabilirim?, (şüphe yok ki, o) Beni satın alan senin kocan
(benim efendimdir) madem ki, kader gereği bu esirliğe düşmüş bulunuyorum,
insanların gözünde bir köle gibi düşünülüyorum, bu sebeple o zat, benim sahibim
durumunda bulunmaktadır ve o zat bana iyilik etmiş, (benîm ikâmetgâhımı güzelce
kılmıştır) bana güzelce bir mevki vermiştir. Artık onun ailesine ben hainlikte
bulunabilir miyim?. Diğer bir yoruma göre de: O Allah Teâlâ, benim mevlâmdır,
bana nimet verendir, beni himaye etti, beni kuyu belâsından kurtardı, selâmet
sahasına erdirdi. Artık o Yaratanımın emrine nasıl muhalefet edebilirim?.
(Muhakkaktır ki, zalimler kurtuluşa <ermezler.) Binaenaleyh ben de bu teklif
edilen gayrı meşru bir fî'li işlersem zalimlerden olmuş olurum. Artık ben
kurtuluş ve selâmete nasıl kavuşabilirim?.
§ Mürâvede; lûgatde birşeyi
istemek için gelip gitmek manasınadır. Nitekim, suyu ve yaş otları arayıp duran
kimseye de "râid" denir. Mürâvede; başkasiyle tartışmada bulunup onun
dilediğinden başkasını dilemek mânâsınada da kullanılmaktadır. Ve hile, aldatma
niyetinde bulunmak mânâsını da ifade eder.
24. Ve hakikaten kadın ona
meyletmişti. O da eğer Rab'binin delilini görmemi; olsa idi kadına meyletmişti.
İşte ondan fena bir niyeti ve fuhşa atılmayı uzaklaştıralım diye öyle -delilimiz
gösterilmiş- oldu. Muhakkak ki, o, bizim ihlâslı kullarımızdandır.
24. (Ve hakikaten
kadın) Mısır Azizinin eşi (ona) Hz. Yûsufa (meyletmişti) tabii olarak meyletmiş,
nefsanî bir eğilim göstermiş, kesin bir niyette bulunmuştu. (O da) Hz. Yûsuf da
(eğer Rab'binin delilini görmemiş) kendisine verilmiş olan ilm ve hikmeti, ve
gyarı meşru cinsel ilişkilerin nekadar (irkin, terbiyeye aykırı olduğunu kat'î
suretde bilip buna kalben inanmamış (olsa idi) o da o (kadına meyledecekti)
çünkü Hz. Yûsuf o zaman genç, kuvvetli bulunuyordu, insanın yaratılışı ise,
insanı böyle şehvetli bir harekete sevkeder. Buna karşı direnme gösterip hayatî
temizliğini korumayı başarmış olması, öyle yüce bir ilâhî delile, açık bir
kanıta kavuşma sayesinde mümkün olmuştur. Artık o mübarek zat böyle bir maksat
ve eğilimi asla taşımamıştır. İşte bu suretle de güzel davranan vasfına sahip
olmuştur. (İşte ondan) Hz. Yusuf'tan (fena bir meyli) mutlak mânâda herhangi
gayri meşru bir muameleyi ve kısacası başkasının ailesine suikast gibi bir
hareketi (ve fuhuşa atılmayı) zina gibi en çirkin bir cinayeti (defedelim diye)
ona (öyle -delilimiz gösterilmiş- oldu) onun hakkında ilâhî koruma böylece
tecellhi etti. Zira (muhakkak ki, o) Hz. Yûsuf (bizim ihlâslı kullanmızdandır)
peygamberlik ve masum olmak sıfatına sahiptir. Artık ondan öyle gayrı meşru
hareketler, eğilimler meydana gelemezdi.
25. Ve kapıya
koşuverdiler ve kadın onun gömleğini arka tarafından çekip parçaladı. Ve kadının
efendisine kapının yanında rastladılar. Dedi ki: Senin ailene kötülük isteyen
bir kimsenin cezası, zindana atılmasından veya acıklı bir azabtan başka nedir?.
25. (Ve) Hz. Yûsuf, o
kadının kötü talebini reddederek elinden kurtulmak için kapı tarafına koşmaya
başlayınca kadın da arkasından koşup durdu. Böylece ikisi de (kapıya
koşuverdiler) aralarında bir müsabakadır başladı. (Ve kadın onun gömleğini arka
tarafından çekip parçaladı) onu elde etmeğe çalışıyordu. (Ve) Derken (kadının
efendisine) kocası olan Mısır Azizine (kapının yanında rastladılar) bu Mısır
azizi eşinin amcazadesi ile beraber kapı yanında oturmakta idiler. Bu kadın
kendi cür'etini örtbas etmek için kabahati Hz. Yûsuf'a atmak isteyerek kocasına
(dedi ki: Senin ailene kötülük dileyen) namusuna saldırıda ve şâire de bulunmak
isteyen (bir kimsenin cezası) nedir?. Onun hakkında tatbik edilmesi lâzım gelen
ceza (zindana atılmasından veya acıklı bir azabtan başka nedir?.) ne olabilir?.
Artık ona böyle bir ceza vermek lâzım gelmez mi?. Binaenaleyh Yûsuf'ta benim
hakkımda böyle bir kötülükte bulunmak istediği için onu da zindana atmak veya
dövmek gerekir.
Deniliyor ki: Bu kadın, Hz.
Yûsuf'u pek fazla seviyordu, ona pek ziyade eğilimi var idi. Onu kocasının
öldürebileceğinden korktuğu için hakkında ceza olmak üzere evvelâ, hapis, sonra
da dövmek gibi bir cezayı tâyin ve tavsiye etmiş oluyordu. Çünki hapisten birkaç
gün sonra kurtulması mümkündür. Bir dövme cezasının izi ve çoğu defa geçicidir,
çabucak yok olur. Bir kimse, ruhen sevdiği bir şahsın büyük, tehlikeli bir
cezaya uğramasını elbetde istemez. Hz. Yûsuf hakkında hiç ceza istememesi ise
kadını hepten suç altında bırakacağı için kadıncağız buna cesaret edememiş
olmalıdır.
26. -Yûsuf- dedi ki: O
kadın- benim nefsimden muradını almak istedi. Ve o -kadın- in yakınlarından bir
şahit de şahitlikte bulundu ki: Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmış ise
kadın doğru söylemiştir ve o ise yalancılardandır.
26. Bu mübarek âyetler,
Hz. Yûsuf un kendisine isnâd edilen suçu kadının işlemi; bulunduğunu söylediğini
ve bir şahidin tavsiyesi üzerine yapılan bir muayene neticesinde de o suçu
kadının işlediğinin anlaşılmış olduğunu bildiriyor. Artık bu hadiseyi etrafa
yaymaması için Hz. Yûsuf'a ve bundan dolayı af dileğinde bulunması için de o
günâha girmiş olan kadına tavsiyede bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki:
Mısır Azizinin eşi Hz. Yûsuf'a suç atmaya cür'et edince Hz. Yûsuf da nefsini
müdafaaya mecbur olduğundan (dedi ki:) Ben o kadına asla saldırıda bulunmak
istemedim, fakat (o benim nefsimden muradını almak istedi) yani: O benden öyle
kötü bir hareketde bulunmamı taleb etti, ben isem ondan kaçındım, firar etdim,
öyle bir günahı işlemek istemedim (ve onun) o kadının (yakınlarından bir şahit
de şehâdetde) hükümde, görüş beyanında (bulundu ki, eğer onun) Hz. Yûsufun
(gömleği ön tarafından yırtılmış ise kadın doğru söylemiştir.) çünki bu takdirde
kadın üzerine saldırılmış olacağından dolayı gömlek ön taraftan yırtılmış olur.
(Ve) Bu halde (o) Hz. Yûsuf (yalancılardandır.) Kadının hakkındaki ifadesi doğru
değildir.
27. Ve eğer gömleği arka
taraftan parçalanmış ise o halde kadın yalan söylemiştir. O ise sadıklardandır.
27. (Ve) Bilâkis (eğer
gömleği arka tarafından parçalanmış ise o halde kadın yalan söylemiştir.) Çünkü
eğer Hz. Yûsuf ona yönelerek saldırmış olsa idi gömleği arkasından yırtılmış
olmazdı. Bu hâl gösterir ki: Kadın onun arkasına düşmüş, gömleğini arkasından
tutup parçalamıştır. (O ise) Hz. Yûsuf ise bu takdirde (sadıklardandır.) sözü
doğrudur. Bu şahit, çoğu müfessirlere göre kadının amcazadesi olan hikmet sahibi
bir zat imiş. Bunun böyle kadının yakınlarından olması da Hz. Yûsuf hakkında
ilâhî bir lütuftur. Çünki bu şahitlik, suç isnadından uzaktır.
28. Ne zamanki -kadının
kocası- gömleğinin arka tarafından parçalanmış olduğunu gördü, dedi ki: Şüphesiz
bu -Ey kadın!.- Sizin tuz ağınızdan dır. Şüphe yok ki, sizin tuzağınız pek
büyüktür.
28. (Ne zaman ki)
Kadının kocası Kıt m ir, Hz. Yûsufun (gömleğinin arka tarafından parçalanmış
olduğunu gördü) Hz. Yûsufun doğruluğuna, eşinin ise yalan söylediğine kanaat
getirerek (dedi ki: Şüphesiz bu) o masum gence böyle bir suikast isnâd edilmesi,
ey kadın!, (sizin tuz ağınızdan dır) Sizin aldatma ve hileleriniz
cümlesindendir, sizin çirkin, gayrimeşru birşeyi talebetmeniz kabilindendir.
(şüphe yok ki) ey kadınlar takımı (sizin hileniz pek büyüktür.) erkeklerin
hilesinden daha mühimdir. Çünki birçok kadınların durumları, erkeklerin kalbî
davranışları üzerinde daha fazla tesir edebilir. Erkeklerin nefsî arzularını
daha fazla çekebilir. Birçok kimseler nefsî zevklerini doyurmak için bir kısım
kadınlara karşı pek fazla düşkünlük göstererek onların şehvanî telkinleri,
ısrarlı teklifleri altında kalabilirler. Bu uğurda nice hakikî menfaatlerini,
ahlâkî vazifelerini feda etmekten çekinmezler. Bununla beraber erkeklere
nisbetle kadınların ahlâksız hareketleri, aldatıcı halleri kendi haklarında daha
fazla utanma ve hayayı gerektirmektedir. Hattâ deniliyor ki: Şeytanlar insanlara
karşı gizlice ve İsrar etmeksizin vesveselerde bulunurlar. Bir takım kadınların
vesveseler! ise yüze karşı olacağından ve çok kere arzularını temin için İsrarda
bulunacaklarından dolayı onların ruhlar üzerindeki tesirleri daha fazladır.
Maamafih güzel bir dinî terbiyeye, bir ahlâkî fazilete kavuşan kadınlar da
nefislerine hakim; Mensup oldukları cemiyetlerin gelişip ilerlemesine hizmet
etmiş olacakları için melekler kadar bir şeref ve temizliğe sahip demektirler.
29. Ey Yûsuf!. Sen
bundan -bu hadiseyi söylemekten- kaçın, -ey kadın!. Sen de- günahın için af
dileğinde bulun. Muhakkak ki, sen hepten günâha girmiş olanlardan oldun.
29. Bu hâdise üzerine o
kadının kocası dedi ki: (Ey Yûsuf!. Sen bundan) bu hadiseyi ona buna
söylemekten, bunun insanlar arasına yayılmasına meydan vermekten • kaçın) bunu
sakın kimseye söyleme, senin ise doğruluğun, temizliğin anlatılmıştır. Sonra da
eşine dönerek dedi ki: Ey kadın!. Sen de (günâhın için af dileğinde bulun.)
Yûsuf'a yalan yere isnâd ettiğin kabahatden dolayı Cenâb-ı Hak'ka tevbekâr ol,
Hak Teâlâ'dan aflar dile, (muhakkak ki, sen hepten günâha girmiş olanlardan
oldun) bunun manevî cezasından kurtulmak için bundan başka çâre yoktur.
§ Tefsirlerde deniliyor ki:
Hz. Yûsuf ile o kadına böyle tavsiyede bulunan Kıtmîr, yumuşak huylu bir erkek
olduğu için bu kadar bir tavsiye ile yetinmiştir. Onun gayreti az, bir erkek
olduğu görüşünde olanlar da vardır. Çünki karısını daha fazla hesaba
çekmemiştir. Bununla beraber bu tavsiyeyi yapanın o hâdiseye şahitlik etmiş olan
zâttan ibaret olduğuna da ihtimâl verilmektedir.
30. Ve şehirdeki bir takım
kadınlar dedi ki: Azîz'in karısı, genç kölesinin nefsinden muradını almak
istiyormuş. Muhakkak ki, onun yüreğini kaplayan ince deriyi bir sevgi
parçalamış. Şüphe yok ki, biz onu elbette bir apaçık sapıklık içinde görüyoruz.
30. Bu mübarek âyetler, Hz.
Yûsuf a âit olayın Mısır'da yayıldığını ve bir takım kadınların bu hususdaki
dedikodularını bildiriyor. Ve Mısır Azizi'nin eşi olan Zeliha'nın kendisini
mazur göstermesi için o kadınlara nasıl bir ziyafet vermiş olduğunu, o
kadınların da Hz. Yûsufun güzelliğine hayran olarak ellerindeki bıçaklar ile
kendi ellerini nasıl kesmiş bulunduklarını tasvir ediyor ve bunu üzerine
Zeliha'nın yine eğitimde devam ettiğini göstererek Hz. Yûsuf hakkında ne gibi
tehdit edici bir ifadede bulunmuş olduğunu anlatmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsuf
ile Zelihâ'ya âit olay Mısır'da yayılmaya başlamış, her ne kadar olayın gizli
tutulması tavsiye edilmiş ise
de bu mümkün olmamış,
nitekim:.. İki dudağı aşan veya iki kimse arasında söylenen gizli bir şey,
nihayet her
tarafa yayılır. (Ve) İşte
Mısır şehrinde de Hz. Yûsufa âit olay yayılmıştı. O (şehirdeki bir takım
kadınlar dedi ki: Azîz'in karısı) yani: Mısır maliye bakanının eşi Zelihâ (genç
kölesinin nefsinden muradını almak istiyormuş) onunla gayrimeşru ilişki
talebinde bulunmuş, o genç ise bundan kaçınıyormuş. (Muhakkak ki onun)
Zeliha'nın (yüreğini kaplayan ince deriyi bir sevgi) kalbine kadar tesir eden
bir ilişki sevdası (parçalamış) kendisini pek büyük bir tesir altında bırakmış
(şüphe yok ki, biz onu) Zelihâ'yı (elbetde bir apaçık sapıklık içinde
görüyoruz.) yani: Onun iffete, temiz hayata aykırı olan hâli, gözler ile
görülecek bir hâlde meydanda bulunuyor. Bir Mısır Azizi'nin ailesine bu yakışır
mı?.
§ Böyle Mısır Azizi'nin eşi
olduğunu açıklamaları, bu olayın insanlar arasında daha fazla yayılmasını
dilemiş olduklarından dolayıdır. Çünki öyle büyük makam sahiplerine ait haberler
ile insanlar daha fazla alâkadar bulunur. Bu kadınlar, rivayete göre hükümdarın
sarayına mensub beş kişinin eşlerinden ibaretmiş.
§ "Şeğaf", yürek kabı, kalp
zarı, bir nazik yufka dendir ki, yürek onun içinde bulunur. Bir sevginin şeğafta
bulunması ise o sevginin kalp perdelerini yırtarak tâ içerisine kadar işlemesi
demektir.
31. Ne zamanki, onların
gizledikleri dedikodularını işitti, onlara -bir davetçi- gönderdi ve onlar için
çakı ile kesilecek bir yemek sofrası hzırladı. Ve onlardan herbirine bir bıçak
verdi. Ve -ey Yûsuf!.- Onların karsılarına çık dedi. Vaktaki onu gördüler, onu
pek büyüttüler ve kendi ellerini kesiverdiler ve dediler ki: Allah Teâlâ'yı
tenzîh ederiz, bu bir insan değil, bu ancak üstün bir melektir.
31. (Ne zaman ki) Zelihâ
kendi hakkında (onların) o kadınların hilelerini, yani (gizledikleri
dedikoduları) gıybetleri, kötü lâkırdıları »işitti* kendisinin mazur bir durumda
bulunduğunu kendilerine anlatmak için (onlara) o kadınlara (bir davetçi
gönderdi) evini bezetti, oturulacak koltuklar vesaireyi yerleştirdi (çakı ile
kesilecek bir yemek sofrası hazırladı) evini çeşitli yemekler ile, rengârenk
meyveler ile süsledi (ve onlardan herbirine bir bıçak verdi) bu davet edilen
kadınlar, rivayete göre Zelihâ'nıp aleyhinde söylenen bej kadın ile Mısır'ın
şerefli ailelerinden otuz beş kadından ibaret imiş. (ve) Bu misafir kadınlar
gelip yemek yemeğe, meyvelerini bıçaklariyle doğramaya başladıkları bir sırada
Zelihâ Hz. Yûsuf'e hitaben (onların) o misafir kadınların (karşılarına çık dedi)
onun emrine karşı gelmekten korkan Hz. Yûsuf da mecburen yanlarına çıkıverdi.
(Vaktaki) O misafir kadınlar (onu) o güzellik ve letafetin ta kendisi olan Hz.
Yûsuf'u (gördüler, onu pek büyüttüler) onun büyüklüğünü, yüceliğini itiraf
ettiler, onun güzelliğine karşı hayretler içinde kaldılar. Çünki Hz. Yûsuf pek
güzel idi. Onun güzelliği diğer insanlara göre Bedir gecesindeki ayın diğer
yıldızlara karşı olan üstün güzelliği durumunda bulunmakta idi. (Ve) o kadınlar
(kendi ellerini kesiverdiler) onun çok fevkalâde olan güzelliğine karşı
hissettikleri hayretlerden ve dehşetlerden dolayı ellerindeki meyveler zanniyle
parmaklarını o bıçaklar ile yaraladılar. Bununla beraber bu arızaya ehemmiyet
vermeyerek (dediler ki. Allah Teâlâ'yı tenzih ederiz) yani: O Yüce Yaratıcının
bütün noksanlardan, âcizlerden uzak olduğunu itiraf ederiz. O ne kudret ve
hikmet sahibidir ki, böyle seçkin bir mahlûk meydana getirmiştir. (Bu bir insan
değil, bu ancak bir üstün melektir.) yani: Bu pek fazla güzelliğe sahip, iffetli
ve masum, melek özelliğinde şerefli bir zât dır. İşte Hz. Yûsuf onların üzerinde
de böyle bir tesir yapmıştı.
§ Müttekâ; dyanılacak,
itimat edilecek yer, üzerinde istirahat edilerek oturulacak herhangi bir mevki.
Sandalye ve benzeri gibi herhangi birşey.
32. Dedi ki: İşte bu
o kimsedir ki, bundan dolayı beni kınadınız. Yemin ederim ki, ben onun nefsinden
muradımı istedim de o kaçındı -günâha girmek istemedi-. Ve eğer benim ona
emrettiğimi yapmaz ise elbetde zindana atılacaktır. Ve elbetde zillete düşmüş
olanlardan olacaktır.
32. O misafir kadınlar Hz.
Yûsuf'u öyle mükemmel görüp dehşetler içinde kalınca Zelihâ (dedi ki: İşte bu o
kimsedir ki, bundan dolayı beni kınadınız) buna sevgim sebebiyle hakkımda
dedikoduda bulundunuz. Bunun bu güzelliğini, bu yüceliğini vaktiyle gömüş olsa
idiniz elbetde beni mazur görürdünüz. (Yemîn ederim ki, ben onun nefsinden
muradını istedim de o kaçındı) istediğimi kabul etmedi, (günâha girmek istemedi)
iffet ve masumiyetini korumaya devam edip durdu. O kadınlar da Hz. Yûsuf'u
görünce ona karşı kalben büyük bir sevgi ve meyil göstermiş oldukları için artık
Zelihâ'yı kınayamaz bir hâle gelmişlerdi. Zaten Zelihâ'da bunu anladığı için
öyle açıklamaya cür'et etmiştir, (ve) Demiştir ki: (Ona emrettiğim! yapmazsa)
Davet ettiğim hususta bana itaatde bulunmazsa (elbetde>) o (zindana atılacaktır)
hapis cezasına uğrayacaktır. (Ve elbetde) Zindanda (zillete düşmüş olanlardan
olacaktır.) İşte Zelihâ, o masum zâta karşı böyle bir tehdide cür'et etmiş oldu.
Hattâ rivayete göre o misafir kadınlar da yapılan davete icabet etmesini Hz.
Yûsuf'a tavsiye eylemişlerdi. Fakat masumiyet şerefine ulaşan, peygamberliğe
aday olan öyle muhterem, üstün bir zât, o gibi gayrimeşru davetlere icabet eder
mi?. Hiç öyle insani tehditlere kıymet verir mi?. Elbetteki icabet etmez,
elbetteki kıymet vermez.
§ "Istîsam"; İsmet taleb
etmektir, yani iffet ve namusa aykırı bir durumda bulunmaktan çekinmektir. İsmet
ise, namuslu, iffetli ve masumane bir hâlde bulunmak demektir.
33. -Yûsuf- dedi ki:
Rab'bîm!. Benim için zindan, beni kendsine davet ettikleri şeyden daha
sevgilidir. Ve eğer beden onların hilelerini bertaraf etmez isen onlara
meylederve câhillerden olmuş olurum.
33. Bu mübarek âyetler
de Hz. Yûsuf un ahlâk temizliğini korumka için Cenâb-ı Hak'ka dua ve niyazda
bulunup öyle kadınların gayrimeşru arzularına uymaktansa zindana atılmasını
tercih ettiğini bildiriyor. Bu husustaki dua ve yakarısın Allah katında kabul
edildiğini: Hakkındaki hilelerden kurtulup iffet ve masumiyetini korumayı
başarmış olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yûsuf Aleyhisselâm Zeliha'nın
ve diğer kadınların gayrimes.ru eğilimlerini ve tavsiyelerini görünce iffet ve
masumiyetinin komüması için Cenâb-ı Hak'ka dua etmeye başladı da (dedi ki:
Rab'bim!.) ey Kerem Sahibi olan mabudum!. (Benim için zindan) Zeliha'nın beni
tehdit için söylediği hapishane (beni kendisine davet ettikleri şeyden) öyle
haram olan bir münasebet ve ilişkide bulunmaktan (daha sevgilidir) Evet. Onların
davet ettikleri şey, kötülüğü emreden nefsin meyledeceği bir muameledir. Fakat o
dünyada kınanmıştır, âhiretde de azabı gerektirmektedir. Binaenaleyh akıbeti,
neticesi itibariyle iğrençtir, felâkete yol açmaktadır. Bilakis odan kaçınmak,
iffeti korumak ise dünyada övgüye, âhiretde de ebedî sevaba vesiledir. Artık
hangi tam akıllı bir kimse öyle gayrimeşru bir fiile eğilim gösterebilir?. O
halde masum, peygamberliğe aday bir zât ise elbetteki, ondan nefret eder,
dünyevî sıkıntılara katlanarak öyle pek çirkin, sorumluluk gerektiren bir
hareketi asla tercih etmez. Böyle bir felâkete düşmemek için insan dâima Cenâb-ı
Hak'ka yalvarmalıdır. İşte bunun ne kadar fena bir hareket olduğuna işaret için
Hz. Yûsuf buyuruyor ki: (Ve eğer) Ey Rabbim!, (benden onların) o kadınların
(hilelerini bertaraf etmez isen) onların teklif ettikleri masumiyete aykırı bir
hareketden beni korumazsan olabilir ki, ben insanlık hali (onlara meyleder)
arzularına uyar (ve cahillerden) beyinsizlerden (olmuş olurum.) Hz. Yûsufun bu
niyazı, bir duadır, bir istirhamdır. Gösteriyor ki: Bir insan öyle bir felâkete
düşmemek için daima Allah Teâlâ'ya yalvarmalıdır ve dünyevî, uhrevî bir horluğu
gerektirecek bir şeyi işleme kt ense o hususta gerektiğinde her türlü
sıkıntılara katlanmalıdır. Çünkü bunun sonu selâm et di r.
§ Hz. Yûsuf'u kendisine
davet eden, bu husûsda hile yapan gerçekte yalnız Zelihâ'dır. Fakat diğer
kadınlar da Zeliha'nın davetini uygun görerek ona riâyeti Hz. Yûsuf'a tavsiye
etmiş oldukları için bu davet, bu hile hepsiyle ilgili görülmüştür. Maamafih
şöyle de deniliyor ki o kadınlar da kendi nefisleri hakkında böyle bir dâvetde,
eğilimde bulunmuşlardı. Gerçek bilgi Allah katındadır.
34. Artık onun duasını
Rab'bi kabul etti de ondan onların hilelerini bertaraf buyurdu. Şüphe yok ki,
O'dur hakkıyla işiten, tamamiyle bilen O'dur.
34. (Artık onun) Hz.
Yûsufun (duasını Rab'bi kabul etti) Ey Rabbim!. Onların hilelerini benden
bertaraf et diye yapılan duasını Allah Teâlâ kabul buyurdu (da on'dan) o masum
zatdan (onların) o kadınların (hilelerini) kötü niyetlerini, gayrı meşru
tavsiyelerini (bertaraf buyurdu) onu iffet ve masumiyet üzere sabit kıldı (şüphe
yok ki, o) o Kerem Sahibi Yaratıcıdır, kullarının bütün dualarını, yakarışlarını
(işiten ve) kullarının durumlarını, faydalarını da (tamamiyle bilen o'dur) artık
kulları hakkında hikmet ve menfaatin gerçeği ne ise onu meydana getirir.
35. Sonra onlara, o
gördükleri delilleri müteakip onu herhalde bir müddet zindana atmaları kanaati
uygun göründü.
35. (Sonra onlara) Mısır
Azizi ile onun arkadaş ve dostlarına (o gördükleri âyetleri müteakip) yani:
Yûsuf Aleyhisselâm'ın beraatini, iffet ve faziletini gösteren alâmetlerden,
şahitliklerden haberdar olduklarına rağmen (onu) o mübarek zâtı (herhalde bir
müddet zindana atmaları kanaati) rey ve fikri (uygun göründü.) O şekilde
muameleye karar verdiler. Çünki Hz. Yûsuf'a isnâd edilen hâdise etrafa yayılınca
Mısır Azizinin ailesi bir suçlama içinde kalmıştı İnsanların dedikodusunu
gidermek ve kendilerini suçtan uzak göstermek, kabahati Hz. Yûsuf'a atmak için o
masumun bir müddet hapsin! uygun görmüşlerdi.
§ Hz. Yûsuf dua ederken
zindana atılmasının kendisince daha sevgili olduğunu söylemişti. Alimlerden bâzı
zatlar diyorlar ki: Eğer Hz. Yûsuf duasında böyle demese idi bir müddet zindana
atılmış olmazdı. Çünkü bir kul Cenab'ı Hak'tan selâmet ve afiyet temennisinde
bulunmalıdır. Bir belâya uğrayınca da eğer imkânı yok ise ona sabr etmeyi
değil, ondan kurtulmayı, afiyet ve selâmet bulmayı niyaz etmelidir. Tirmizinin
rivayet ettiği üzere bir zât, Allah Teâlâ'dan sabr istiyormuş, Rasûlü Ekrem bunu
işitince o zâta buyurmuş ki: "Sen Allah Teâlâ'dan belâ istedin, ondan afiyet
iste."
36. Ve onunla beraber iki
genç de zindana girdi. Bunlardan biri dedi ki: Muhakkak ben kendimi -rüyada-
görüyorum ki, şarap sıkıyorum. Diğeri de dedi ki: Ben de kendimi görüyorum ki,
başımın üstünde bir ekmek taşıyorum. Ondan kuşlar yiyor. Bize bunun yorumunu
haber ver. Şüphesiz ki, biz seni iyilik sahiplerinden görüyoruz.
36. Bu mübarek âyetler,
Hz. Yûsuf ile beraber zindanda bulunan iki gencin rüyalarını tabir etmesi için
Yûsuf Aleyhisselâm'a müracaat etmiş olduklarını bildiryor. Hz. Yûsufun da o
rüyaları tabir etmeden evvel o gençleri imân dairesine sokmak için kendilerine
bir mucize göstermek istemiş olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Ve onunla
beraber) yani: Hz. Yûsuf ile birlikte (iki genç de zindana girdi) bunlardan biri
Mısır hükümdarının aşçısı, diğeri de sakisi (içki sunan) imiş, hükümdara karşı
suikastde bulunacakları haber verilmekle zindana atılmışlardı (bunlardan biri)
hükümdarın sakisi olan genç Hz. Yûsuf'a müracaat ederek (dedi ki: Muhakkak ben
kendimi) rüyada (görüyorum ki, şarap sıkıyorum) yani: Çıkacak sularından şarap
yapılacak olan üzüm salkımlarını sıkmakta bulunuyorum, bu neyi gösterir? (Diğeri
de) Hükümdarın aşçısı olan genç de (dedi ki: Ben de kendimi) rüyada (görüyorum
ki, başımın üstünde bir ekmek taşıyorum) başımın üstündeki kap içinde bir ekmek
bulunuyorda (ondan kuşlar yiyor) onu parçalayıp kaçırıyorlar. Ey muhterem
Yûsuf!. (Bize bunu yorumunu haber ver) bizim bu gördüğümüz rüyaların neye işaret
ettiğini bize anlat!. (Şüphesiz ki, biz seni iyilik sahiplerinden görüyoruz.)
Sen cömert bir zatsın, bizim bu rüyalarımızı yorumlamak lûtfunda bulun.
§ Bunlar Hz. Yûsufun güzel
rüya tabir ettiğini işitmişlerdi. Onu denemek için böyle iki rüya uydurarak
ondan yorumunu sormuş olmaları muhtemeldir. Veyahut hakikaten bu rüyaları
görerek neye işaret ettikleri hususunda endişeye düştükleri için o mübarek zâta
müracaatda bulunmuşlardı.
§ Hz. Yûsuf pek güzel ahlâk
ve davranışları ile tanınmış idi. Omç, namaz gibi ibâdetlere devam eder,
rüyaları güzelce yommlandı, arkadaşlarına hürmet gösterir, hastaları ziyaret
eyler, üzüntülü olanların üzüntülerini gidermeğe çalışır, hapishanede
bulunanlara sabr tavsiye buyururdu. Bu cihetle ona "seni güzel davrananlardan
görüyoruz" diye hitâb etmişlerdi.
37. -Hz. Yûsuf'ta dedi
ki: İkinizin rızıklanacağınız bir yemek gelmez ki, ancak ben onu daha size
gelmezden evvel haber veririm. Bunlar bana Rab'bimin öğretmiş olduğu
şeylerdendir. Şüphe yok ki, ben Allah Teâlâ'ya iman etmeyen bir kavmin dinini
terk ettim ve onlar -evet- onlar âhireti inkâr eden kimselerdir.
37. Bu iki gencin bu
talebine karşı Hz. Yûsuf da (dedi ki: İkinizin rızıklanacağınızın bir yiyecek
gelmez ki) yani: Size evinizden yemeniz için bir yiyecek gönderilecek olmaz ki,
yahut siz rüyanızda size rızk olmak üzere gönderilmiş bir yiyecek görmezsiniz ki
(ancak ben onu daha size gelmezden evvel) uyanıklık halinde (haber veririm)
sonra o yiyecek haber verdiğim gibi meydana gelir. İşte bu da bir mucize
kaabilindendir. Nitekim Hz. İsa'da böyle bir mucize sahibi olduğunu kavmine
haber vermişti. Hz. Yûsuf da o gençleri ikaz ve irşâd için şöyle buyurdu:
(Bunlar) Böyle rüyaları tabir etmek, gayba, geleceğe âit şeylerden haber vermek
(bana Rab'bimin) vahy ve ilham yoluyla (öğretmiş olduğu şeylerdendir.) Cenab'ı
Hak bana böyle bir başarı vermiştir. Şüphe yok ki, ben Allah Teâlâya imân
etmeyen bir kavmin Mısır Aziz'i ile onun aile fertlerinin ve Mısır halkının
(dinini terkettim) yani: Onların dinine, milliyetine asla iltifat etmedim,
onlara dünya için tâbi olmadım, onların kötülüğüne ortak olmaktansa zindana
atılmayı tercih ederek onları terkeyledim. Evet.. Hz. Yûsuf masum olduğundan
onların dinine asla tâbi olmamıştır. Onların dinini terkten maksat ise onların
dünyevî varlıklarına kıymet vermediğini, onların kötülüklerine ortak olmayıp
zindanı tercih ile onlardan büsbütün ayrılmış olduğunu beyandır. (Ve) Buyurmuştu
(onlar) o kendilerini terketmiş olduğu şahıslar (evet.. Onlar) o imansız güruh (âhireti)
de (inkâr eden kimselerdir) artık onlara akıllı, düşünen bir insan tâbi olabilir
mi?. Yani: Ey genç zindan arkadaşlarım!. Siz de bu yönü düşününüz de o gibi
dinsizlerden olmayınız, Allah Teâlâyı, âhiret hayatını tasdik ediniz. Yüce
Peygamberlerin yolunu takibe çalışınız. Onların dinine tâbi olunuz, işte ben
sizin için bir misâl.
38. Ve babalarını
İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine tâbi oldum. Bizim için Allah'a her hangi
bir şeyi ortak koşmamız doğru olamaz. Bu -tevhit- bizim üzerimize ve insanların
üzerine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
38. Bu mübarek
âyetlerde Hz. Yûsufun peygamber sülâlesine mensup olduğunu ve Allah'ın birliği
inancına kavuşmanın insanlık için ilâhî bir lütuf olduğunu ve bir takım uydurma
isimleri içeren, hayrdan uzak putların ise Cenâb-ı Hak'ka ortak koşulmasının
doğru olamıyacağını zindandaki arkadaşlarına bildirerek onları uyandırmağa
çalıştığını ve Allah'ın dinini kabule teşvik etmiş bulunduğunu açıklamaktadır.
Şöyle ki: Yûsuf Aleyhisselâm, kendilerine hitâb ettiği arkadaşlarına haklarında
sözlerinin daha tesirli olması için kendisinin tevhid dini üzere olup en yüksek,
en meşhur bir sülaleye mensup olduğunu bildirerek dedi ki: (Ve babalarım
İbrahim'in, Ishak'ın, ve Yakub'un dinine tâbi oldum) yani: Ben de onlar gibi
tevhid dinine kavuştum, (bizim için) bizim gibi Peygamberler zümresi için
(Allah'a herhangi bir şeyden) yani: İnsanlardan, meleklerden, yıldızlardan, ve
diğer mahlûklardan herhangi bir şeyi (ortak koşmamız doğru olamaz.) Çünki Allah
Teâlâ'dan başka bir mâbud yoktur. Ona hiç bir şey ortak koşulamaz. Özellikle
Allah T e âlâ bizim gibi kullarını masum, küfr ve isyandan temizlemiştir. Artık
ona nasıl ortak koşabiliriz?. (Bu -tevhit-) Allah Teâlâ'nın birliğini bilip ona
itikat etmek (bizim üzerimize ve insanların üzerine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur)
Cenabı Allah birliğini bizlere bildirmiş, Allah'ın birliği sayesinde ebedî
saadete kavuşacağımızı da va'd buyurmuştur. Cenâb-ı Hak birliğini, Peygamberlere
ilâhî vahyi ile, diğer kullarına da Peygamberleri vasıtasiyle bildirmiştir. Bu
insanlık hakkında ne büyük bir ilâhî lütuftur. Artık bunu takdir edip, Cenâb-ı
Hak'ka şükr etmeli değil miyiz?. (Fakat insanların çoğu) bu büyük nimete (şükr
etmezler) bunun değerini bilmezler, Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ve itaati bırakarak
öyle bâtıl putlara vesâireye tapar dururlar.
Sonraki Sayfa

|
|