|
82. Ne zaman ki, emrimiz
geldi, onun -o yurdun- üstünü altına çevirdik ve onun üzerine ateşte pişirilmiş,
birbirine bitiştirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık.
82. (Ne zaman ki
emrimiz geldi) O kavmin helaki için belirlenen azap vakti gelip çattı (onun: O
yurdun) o kavmin oturduğu beldelerin (üstünü altına çevirdik) böyle
büyük bir değişiklikle
karşı karşıya bıraktık, (ve onun) O yurdun, o şehirlerin (üzerine ateşde
pişirilmiş, birbirine bitiştirilmiş) birbirine tâbi bir halde (balçıktan)
çamurdan yapılmış (taşlar yağdırdık) hepsini de bu taşlar ile helak ediverdik. "Lüt"
kavminin ikâmet ettiği şehirlere "mü'tefikât" denilirdi. Bunlar beş şehirden
ibaret imiş, bunlar da bir görüşe göre dörtyüz bin kimse bulunuyormuş. Bütün
bunlar, küfrlerinin cezasına kavuşmuş oldular.
83. -O taşlar- Rab'bin
katında işaretlenmiş idi, ve o zalimlerden uzak değildir.
83. O taşlar, o Lût
kavminin üzerine yağdınlan kızgın taş parçaları (Rab'bin katında işaretlenmiş
idi) hepsinin üzerine kime isabet edip helak edecek ise onun adı yazılmış
bulunuyordu veyahut yerdeki taşlardan ayırt edilmeleri için o yağan taşlar,
beyaz ve kırmızı işaretler taşıyordu. (Ve o) Taşlar, o azaba, helake vâsıta olan
kızgın taş parçaları (zalimlerden uzak değildir.) herhangi bir Peygamberin
emirlerine karşı isyan eden kâfirlerden veya Son Peygamber'! tasdik etmeyen
müşriklerden (uzak değildir) Cenâb-ı Hak diledi mi böyle taşlar zâlimlerin
başlarına hemen yağıverir. İsterse, o taşlar göklerde bulunsun. Allah'ın irâdesi
tecelli etti mi, hemen bir saniyede yeryüzüne iner, hak edenlerin beyinlerini
patlatır. Bu âyeti celile büyük bir tehdidi içermektedir. Bütün inkarcıları,
zâlimleri Allah'ın azabı ile korkutmaktadır. Böyle bir felâket, Allah'ın
kudretine göre onu hak edenlerin başlarına inmekten uzak görülemez. Nitekim bir
nice dinsiz, ahlâksız kavimler, böyle çeşit çeşit azaplara uğramışlardır.
Binaenaleyh o gibi facialardan bir ibret dersi almalıdır. "Lût" Aleyhisselâm'ın
kıssası için A'raf süresindeki (SOÎ'inci âyeti kerimenin"izahına da bakınız!.
84. Medyen'e de
kardeşleri Şuayb'ı -gönderdik- dedi ki: Ey kavmim!. Allah'a kullukta bulunun,
sizin için ondan başka bir mâbud yoktur. Ve ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın"
şüphe yok, ben sizi bir hayır içinde görüyorum. Ve ben muhakkak ki, sizin
üzerinize kuşatıcı bir günün azabından korkarım.
84. Bu mübarek âyetler
de Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmini tevhid dinine davet ettiğini, onlara alış
verişlerinde doğruluktan ayrılmayıp ıslah edici bir halde, yaşamalarını tavsiye
buyurmuş olduğunu bildiriyor ve meşru olan ticaretle yetinip kimsenin hakkına
tecâvüz etmemelerim, aksi takdirde kendilerini koruyamayacağını ve himaye
edemiyeceğini hatırlatmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Medyen'e
kardeşleri Şuayb'i -gönderdik-) Medyen bir kabilenin adıdır ki, bunların
babaları İbrahim Aleyhisselâm'ın oğlu Medyen imiş veyahut Medyen bir beldenin
ismidir ki onu zikredilen Medyen bina etmiş idi. İşte bu belde ahalisine soyca
kardeşleri olan Şuayb Aleyhisselâm Peygamber gönderilmişti. Bu muhterem zat
(dedi ki: Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi (Allah'a kullukta bulunun) ona
başkalarını ortak koşmayın (sizin için ondan) O Yüce Yaratıcı'dan (başka bir
mâbud yoktur) yaratıcılık ve mâbutluk yalnız ona mahsustur, bütün kâinat, onun
varlığına, birliğine, mabut olduğuna şâhitdir. (Ve) Ey kavmim!, (ölçüyü ve
tartıyı eksik yapmayın) Alışveriş yaparken kilelerinizi, terazilerinizi, onlar
ile ölçüp, tartıp tâyin ettiğiniz şeyleri hiçbir şekilde noksan yapmayın,
başkalarının zararına hareket etmeyin (şüphe yok, ben sizi bir hayr içinde
görüyorum.) Yani: Siz bir servet ve bolluk içinde yaşıyorsunuz, böyle bir hâl
ise sizi başkalarının hukukuna tecavüzden her şekilde beri kılmaktadır. (Ve ben
muhakkak ki,) imân ve adaleti gözetmediğiniz takdirde (sizin üzerinize)
yönelecek olan (kuşatıcı bir günün azabından korkardım.) Yani: Hepinizi dünyada
da, âhirette de sarıp kuşatacak bir azabın gelmesinden korkarım.
§ Bu âyeti kerimedeki
"muhit" kelimesi, görünürde yevmün sıfatıdır. Manen ise azabın vasfıdır. Bu bir
meşhur mecazdır. "Yevmûn âsib" tabiri de böyledir.
85. Ve ey kavmim!. Ölçüyü
de, tartıyı da adalet ile yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve
yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.
85. (Ve) Hz. Şuayb, yine
buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi!, (ölçüyü de tartıyı da adalet ile
yapın) yani: Ölçmeyi de, tartmayı da, onların âletlerini de güzelce
tamamlayınız, onlara hakkıyla riâyet ediniz (ve insanlara eşyalarını eksik
vermeyin) yani: Hiçbir kimsenin malının değerini düşürmeye, bu yüzden kıymetini
indirmeye çalışmayın, iktisadî muamelelerde doğruluktan, samimiyetden
ayrılmayınız veyahut bir satılık malın müşterilerini oyalıyarak o malın
satılmasını geciktirmeye ve onun kıymetini düşürmeye meydan vermeyin. (Ve
yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın) yani: Herhangi bir şekilde insanların
hukukunu bozmaya veşâir gayrimeşru muamelelere sebebiyet verecek kötü
hareketlerde bulunmayın, hırsızlık, yol kesicilik, yağmacılık gibi şeylerden
sakının veyahut dünyevî ve uhrevî menfaatlarınızı bozmaya çalışıp durmayın.
§ Bahs; kelimesi, noksan ve
bir şevi eksiltmek manasınadır. "Usuv, usey" kelimeleri de bozulma, bozgunculuk
yapmak yeryüzünde kötülük meydana getirmek mânâsında kullanılmaktadır.
86. Eğer siz imân et mi;
kimseler iseniz Allah'ın geri bıraktığı sizin için hayırlıdır ve ben sizin
üzerinize bir bekçi değilim.
86. Hz. Şuayb şöyle
de buyurdu ki: Ey kavmim!. (Eğer siz imân etmiş) size söylemiş, emir etmiş
olduğum şeyleri tasdik etmiş (kimseler iseniz Allah'ın geri bıraktığı) yani:
Ölçülere, tartılara riâyet ettikten sonra size Cenâb-ı Hak'kın helâl kıldığı
miktar (sizin için hayırlıdır.) sizin hakiki menfaatiniz bundadır. Helâl olmayan
bir maldan bir hayr beklenilemez. (Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim)
yani: Sizi çirkin, gayrimeşru şeylerden fiilen koruyacak bir güçte değilim. Ben
sizin bütün işlediklerinizi bilemem ve bozulmayı gerektiren şeylerden sizi
alıkoymaya kaadir olamam. Benim vazifem, selâhiyetim, size hak ve hakikati
tebliğ ve tavsiye etmektir, sizlere nasihat vermektir. Artık siz bunun aksine
hareketlerde bulunur iseniz ben mazurum, artık siz kendi amellerinizin
neticesini düşününüz. Ne kadar güzel, ahlâkî, iktisadî, içtimaî bir nasihat, bir
tavsiye, bir irşâd. Ne yazık ki, o gafil topluluk bundan istifadeye koşmadılar..
87. Dediler ki: Ey
Şuayb!. Atalarımızın ibâdet ettikleri şeyleri veya mallarımızda dilediğimizi
yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emr ediyor?. Şüphe yok elbet de sen, çok
yumuşak huylu ve akıl sahibisin.
87. Bu mübarek âyetler
de Hz. Şuayb'in kavmine teklif ettiği Allah'ın birliği inancını ve insanların
haklarını gözetme durumunu kavminin kabul etmiyerek o muhterem Peygambere karşı
inkarcı ve alaycı bir karşılıkta bulunmuş olduklarını bildiriyor. O Yüce
Peygamber'in de nübüvvete, ilm ve hidâyete mazhar olduğuna işaret ile nasıl
iyiliksever bir şekilde hareket ettiğini ve kavmini ıslaha çalıştığını ve yalnız
Cenâb-ı Hak'ka dayanıp ve yöneldiğin! bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Hz. Şuayb'in o pek iyiliksever tekliflerine, tavsiyelerine rağmen
kavmi, o Yüce Peygambere karşı hürmete aykırı, sosyal edebe muhalif olmak üzere
yanlızca ismiyle hitab ederek (dediler ki: Ey Şuayb!. Atalarımızın) sürekli
(ibâdet ettikleri şeyleri) putları, onlara tapınmayı bırakmamızı (veya
mallarımızda dilediğimizi yapmayı) onlar ile bizim alışverişimizi, mallarımızı
fazla ve noksan göstermemizi, onları dilediğimiz yerlere sarfetmeyi (terketmemizi
sana namazın mı emr ediyor) ki, sen öyle tekliflerde bulunuyorsun?. Hiç böyle
bir teklif e senin selâhiyetin var mıdır?. Böyle bir teklif makul mudur?. Diye
söylendiler. Hz. Şuayb, fazla namaz kılarmış, o mübarek zâtın namazıyla alay
etmek için ona karşı kavmi böyle edepsizce, cahilce bir müdafaada bulunmak
istemişlerdi. Diğer bir yoruma göre de namazdan maksat, din ve imandır. Çünki
namaz, din ve imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve
imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve imân yerinde
namaz lâfzı kullanmışlardır. Yani: Demek istemişlerdi ki: Ya Şuayb!. Senin dinin
mi bizi yaptığımız şeylerden men etmek istiyor?. Bu kavim, kendilerinin
yaptıkları şeylerin ne kadar akıl ve fikre aykırı, menfaat ve hikmete zıt,
sosyal hayatın yok olmasına sebep olduğunu takdir edemiyorlardı, soyut şahsî,
geçici, başkalarının zararına âit bir menfaatin düşkünü oldukları için
kendilerine en güzel nasihatlar veren bir kadri yüce zata karşı öyle ahlâkî
rezaletlerini gösteren bir hitabede bulunmuşlardı. Ve o büyük Peygambere bir
alay maksadiyla şöyle de demişlerdi: (Şüphe yok ki, elbette sen) Ey Şuayb!, (çok
yumuşak huylu ve akıl sahibisin) yani: Sen yumuşakça, akıllıca tebligata sahip
değilsin ki, bize böyle emr ve tavsiyede bulunuyorsun. Maamafih bununla, şöyle
demiş olmaları da düşünülebilir: Ey Şuayb!. Sen bizim aramızda yumuşak huylu,
akıllı, güzel ahlâka sahip bir zat olarak tanınıyorsun, artık nasıl oluyor da
bize öyle babalarımızdan, geçmişlerimizden intikâl etmiş olan bir putperestçe
dinden bizi men ediyor ve yasaklıyorsun. Bu akla, yumuşaklıkla yapılan muameleye
aykırı değil midir?.
88. Dedi ki: Ey kavmim!.
Eğer ben Rab'bim tarafından açık bir delil üzere isem ve beni kendi tarafından
güzel bir rızk ile rızıklandırmış ise buna ne dersiniz? Ben size yasak
ettiğini şey hususunda size muhalefet etmek istemem, ben ancak gücüm yettiği
kadar ıslâh isterim ve benim muvaffakiyetini ancak Allah Teâlâ iledir. Yalnız
ona dayandım ve ancak ona döneceğim.
88. Şuayb Aleyhisselâm
da kavminin öyle cahilce ve inatçı sözlerine karşı onlara pek yumuşakça,
hikmetli bir tarzda hitab ederek (dedi ki: Ey kavmim!.) bana (haber veriniz) bir
kere güzelce düşününüz (eğer ben Rab'bim tarafından bir açık delil üzere isen)
ben açık bir kanıta, parlak bir delile kavuşmuş isem (ve beni) o Kerem Sahibi
Rab'bim (kendi tarafından güzel bir rızk ile rızıklandırmış ise) yani: Bana
helâl nîmetler vermiş, beni peygamberliğe, hikmete, manevî ve maddî bereketlere
kavuşturmuş ise artık benim hakkımda öyle yanlış iddialarda bulunur musunuz?.
Benim size olan tebligatımı akıl ve hikmete aykırı görür musunuz?. Benim bu
tavsiyelerimi bir vesvese eseri telâkki eder misiniz?. Veyahut ben o kadar ilâhî
lütfa kavuştuğum halde ben o Kerem Sahibi Yaratıcının vahyine aykırı hareketde
bulunabilir miyim?. Onun emr ve yasağını telkinden geri durabilir miyim?. Ne
için siz benim bu vaziyetini! takdir edemiyorsunuz?. (Ve) Ey kavmim!, (size
yasak ettiğim şey hususunda size muhalefet etmek istemem) Sizin yerine
getirmekle mükellef olduğunuz şeyleri ben de gözetirim, size yasak ettiğim
şeyleri ben de işlemem. Meselâ: Siz insanların hukukuna tecavüzden men
olunduğunuz gibi ben de size muhalif olarak öyle bir tecavüzde bulunmaya
selâhiyet sahibi değilim. Hepimizin de dinî hükümleri, kamu haklarını gözetmemiz
lâzımdır. (Ben isem başka değil, gücüm yettiği kadar ıslâh isterim) sizlere
emrettiğim ve yasakladığım şeyler ile sizin iyi hâl sahibi olmanızı temenni
eder, bu husûsda gücüm nisbetinde çalışırım, başka bir şey istemem. Benim
öğütlerim, tavsiyelerini, iyiliği emretmem ve kötülüğü yasaklamam sırf sizin
fâideleriniz içindir. Benim bu hususta sizi zorlamaya gücüm ve kudretim yoktur.
(Ve benim muvaffakıyyetim) Hak'ka, sevaba kavuşmam (ancak Allah Teâlâ iledir.) O
Yüce Yaratıcının yardımı, ve lütfü iledir. Ben (yalnız ona) o kerem sahibi
mabuda (tevekkül ettim) bütün işlerimde ona dayandım ve sığındım, başkasına
değil. Çünkü her şeye gücü yeten o'dur, başkası değildir, (ve) ben (ancak o'na)
o ezelî yaratanıma (dönerim) o'na yönelirim, onun lütf ve yardımına, ilâhî
gözetimine girerim. Ondan başka sığınak ve barınak yoktur. Şüphesiz buna
inanıyoruz...
§ Hz. Şuayb bu pek yüce
hitabelerlyle evvelâ: insanları Allah'ın birliğine davet ederek onlara ilâhî
hakları gözetme yolunu göstermiştir. İkincisi: Herkese nefisleri hakkında
yapacakları muameleyi, yani: ibâdet ve itaatte bulunarak kendilerini ilâhî
azaptan kurtarmak yolunu bildirmiştir. Üçüncüsü de: insanların hukukuna,
İslahına riâyet ve hizmet edilmesi lüzumunu bildirerek bir cemiyetin dayanışma
içinde olmasını, hukuka riayetkar karşılıklı şefkat ve merhametle vasıflanmış
bulunmasını emr ve tavsiye etmiştir. Evet.. O Yüce Peygamber, öyle pek yüce
hitabede bulunmuştur. Onun bütün bu açıklamaları, hikmet sahibi ve yumuşak huylu
bir insana yakışır tarzda tatlı ve yumuşaktır. Kendisi... ikiyüzlü sofluk
şüphesinden tamamen uzak, mütevâzi bulunuyordu. Hiç bir hususta kendi şahsına ve
fâni varlıklara itimat değil, ezelî ve kerîm olan Allah Teâlâya tevekkül
edilmesinin ve iltica sığınılmasının lüzumunu beyan buyurmuştu. Kısacası O
mübarek Peygamberin bütün hitabeleri, insanlığı İkâz ve irşâd için en güzel, en
hikmetli bir mâhiyetde bulunmuştu.
89. Ve ey kavmim!. Bana
olan düşmanlığınız, Nuh kavmine veya Hûd kavmine veya -Salih kavmine isabet
etmiş olanın benzeri gibi size de bir musibet getirmesin. Ve Lüt kavmi de sizden
uzak değildir.
89. Bu mübarek âyetlerde
Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmine nasihat verip onların uyanmaları için geçmiş
kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere dikkatlerini çekip onları af
dilemeye, tövbeye davet etmiş olduğunu bildiriyor. Kavminınde o pek açık
nasihatları anlamamazlıktan gelerek Hz. Şuayb'e karşı tehdit vâri bir vaziyet
almış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: (ve) Hz. Şuayb kavmine tekrar hitab
ederek buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Sizin (bana olan düşmanlığınız) ve muhâlefetmiz
(Nuh kavmine) isabet eden boğulma gibi (veyahud Hûd kavmine) isabet eden
şiddetli rüzgâr gibi (veya Salih kavmine isabet etmiş) olan korkunç bir ses bir
zelzele gibi helak edici bir belâ (olanın benzeri gibi size de bir musibet
getirmesin) böyle bir felâkete düşmeyi kendi kötü hareketlerinizle kazanmış
olmayınız. (Ve) Ey kavmim!. (Lüt kavmi de sizden uzak değildir) Onlar zaman ve
mekân itibariyle size yakın bulunuyorlardı. Onlar sizin komşularınız demekti,
onların dinsizlikleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketi elbetde
bilirsiniz. Artık onların hâllerini, tarihî facialarını nazar-ı dikkate almanız
lâzım gelmez mi?. Nedir şu sizdeki küfr ve isyan!.
90. Ve Rab'binizden
bağışlanma dileyiniz. Sonra o'na tövbe ediniz. Şüphe yok ki, benim Rab'bim pek
merhametlidir çok sever.
90. (Ve) Ey kavmim! Artık
uyanınız, (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona imân ederek günahlarınızın af ve
bağışlanmasını o'ndan niyaz eyleyiniz. (Sonra o'na tövbe ediniz) başkalarına
yapmakta olduğunuz ibâdetleri bırakarak yalnız Cenâb-ı Hak'ka ibâdete
başlayınız, vaktiyle yapmış olduğunuz günahlardan pişmanlık duyarak tövbekar
olunuz. (Şüphe yok ki, benim rab'bim pek merhametlidir) Tövbe edenlerin hakkında
merhamet ve yardımı pek büyüktür ve (çok sever.) ibâdet eden, tevbe eden
kullarını çok sevmektedir. Artık öyle kerem ve merhamet sahibi bir Yüce
Yaratıcının af ve keremine kavuşmak için af dileyip tevbe etmeniz icabetmez mi?.
Hiç bunu düşünmez misiniz?.
91. Dediler ki: Ey
Şuayb!. Söylediklerinden birçoğunu iyice anlayamıyoruz. Şüphe yok ki, biz seni
aramızda cidden zayıf görüyoruz ve eğer senin kabilen olmasa idi elbet de seni
taslayarak öldürürdük ve sen bizden üstün değilsin.
91. Hz. Şuayb'in bu gayet
yumuşak ve mükemmel olan hitabına karşı onun o takdir etmekten mahrum olan kavmi
(dediler ki: Ey Şuayb!. Söylediklerinden bir çoğunu iyice anlayamıyoruz)
halbuki, Hz. Şuayb, kavmine kendi lisânlariyle hitab ediyor, açık bir şekilde
öğüt veriyordu. Buna rağmen onların böyle bir iddiada bulunmaları, o muhterem
Peygambere karşı bir ihânetden, bir hürmetsizlikden başka bir şey değildi. Onun
o pek fâideli sözlerine karşı nefretde bulundukları için onu anlamak
istemiyorlardı. Yâhud demek istiyorlardı ki: Ya Şuayb! Senin Allah'ın birliği
hakkındaki, peygamberlik ve risâlet hususundaki ve bazı muamelelerin zülüm
olduğu hakkındaki açıklamalarının doğruluğuna kanaat getiremiyoruz bu iddiaların
bizce bilinmemektedir. (Şüphe yok ki) Ey Şuayb!. (Biz seni aramızda cidden zayıf
görüyoruz) senin bir kuvvetin yoktur ki, sana karşı yapmak isteyeceğimiz
kötülükleri bertaraf edebilsin. (Ve eğer senin aşiretin olmasa idi) yani: Bizim
milletimiz ve kanaatimiz dairesinde yaşayan kabîlenin fertleri olmasaydı (elbetde
seni taslayarak öldürürdük) o kabilenin hatırası içindir ki, senin hakkında öyle
bir muamelede bulunmak istemiyoruz. (Ve sen bizden üstün değilsin) sen bizim
yanımızda saygıdeğer, muhterem bir zâd bulunmuyorsun ki, seni taslayarak
öldürmekten kaçınalım, ancak senin kabilene hürmetimizden dolayıdır ki, sana
karşı öyle bir saldırıda bulunmuyoruz. Yoksa seni öldürebiliriz. İşte o câhil
dikbaşlı kavim, öyle muhterem, iyiliksever bir Peygambere karşı öyle tehdit
edici bir vaziyet almışlardı.
92. Dedi ki: Ey kavmim!.
Benim kabilem size göre Allah'tan daha üstün müdür?. Halbuki, o'nu arkanıza atıp
unuttunuz. Şüphe yok ki, benim Rab'bim, yapmakta olduğunuz şeyleri çepeçevre
kuşatıcıdır.
92. Bu mübarek âyetler de
Hz. Şuayb'in kavmini akıl ve fikre muhalif, kulluk vazifesine aykırı sözlerinden
dolayı İkâza çalışarak onları bir edeb ve insaf dairesine davet etmiş olduğunu
bildirmektedir. Ve o kavminden korkmadığını, onlara karşı dayanabileceğini ve
karşılık verebileceğini ifade ederek zillete düşüren bir azabın kimlere
geleceğini ve kimlerin yalancı bulunduğunu onların yakında bileceklerini ve
bunun beklenilmesini kendilerine ihtar buyurmuş olduğunu göstermektidir. Nihayet
ilâhî azabın o kavme yönelmiş, Hz. Şuayb ile ona imân edenlerin Allah'ın bir
rahmeti ile kurtuluşa ermiş ve öyle zalim bir kavmin böyle bir felâkete lâyık
bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Şuayb, o inkarcı kavmine
karşı bir lütuf eseri olarak (dedi ki: Ey kavmim!. Benim aşiretim size göre
Allah'tan daha üstün müdür?.) kudretiyle, ilmiyle bütün kâinatı kuşatan kerem
sahibi Yaratıcıyı ve onun Peygamberi olduğumdan dolayı ilâhî koruma altında
bulunduğumu siz neden düşünmüyor da öyle birer âciz mahlûk olan kavmimin
fertlerine bakıyorsunuz?. Onların hatıraları için bana saldırmıyorsunuz?.
(Halbuki, onu) O kudret ve azamet sahibi olan Yüce Yaratıcıyı (arkanıza
atıp unuttunuz) yani: O Yüce Yaratıcıya ortak koşmakla, onun Peygamberine
ihanetde bulunmakla onu hâşâ unutulmuş, arka tarafa atılmış birşey gibi kabul
etmiş oldunuz, böyle bir alçaklıkta, kâfirce bir kanaatde bulunmuş oldunuz da
bundan haberiniz yok!. (Şüphe yok ki, benim Rab'bim yapmakta olduğunuz şeyleri)
bilicidir. Onları (çepeçevre kuşatıcıdır) bütün bu hallerinizi bilmektedir, o'na
hiçbir şey gizli kalamaz.
93. Ve ey Kavmim!. Bütün
kuvvetinizle dilediğinizi yapınız. Şüphe yok ki, ben de yapacağım. Yakında
bilirsiniz ki, kendisini rezil edecek azap kime gelecek ve yalancı olan kim
imiş. Ve bekleyiniz, muhakkak ki, ben de sizinle beraber beklemekteyim.
93. (Ve ey kavmim!.)
Beni tehdit mi ediyorsunuz?. Haydi (Bütün kuvvetinizle dilediğinizi yapınız)
bütün kudret ve gücünüz dairesinde olan şeyler ile bana karşı cephe alıveriniz.
(Şüphe yok ki, ben de yapacağım) Ben de Cenab'ı Hak'kın bana verdiği kudret ve
güç ile size karşı cephe almaya kaadirim. Siz sanıyor musunuz ki, ben sizden
korkacağım?. (Yakında bilirsiniz ki, kendisini rezil edecek azap) Allah'ın kahrı
(kime gelecek ve yalancı olan kim imiş) bunları yakında anlamış olacaksınızdır,
(ve) kendi akıbetinizi (gözetiniz) sözlerimin neticesini bekleyiniz. (Muhakkak
ki, ben de sizinle beraber gözeticiyim) başınıza gelecek felâketi, azabı
beklemekteyim. Bu ihtar, Hz. Şuayb için bir mucize mahiyetindedir. Çünki o kavme
azabın geleceğini evvelce bilmiş, onlara böylece ihtarda bulunmuş, ve o azap az
sonra ortaya çıkmıştır.
94. Ne zaman ki
emrimiz geldi. Şuayb'i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet
ile kurtuluşa erdirdik ve zulm etmiş olanları ise bir korkunç gürültü yakaladı.
Artık yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.
94. (Vaktaki emrimiz
geldi) O kavmin azabına, helakine ait ilâhî iradem tecelli etti. (Şuayb'i ve
onun ile beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet ile) onları imâna
kavuşturmak, ibâdetlere muvaffak kılmak suretiyle veya yüce katımdan
kavuştukları bir merhamet sebebiyle (kurtuluşa erdirdik) onları o azabtan
kurtardık, selâmet ve saadete kavuşturduk (ve zulm etmiş olanları ise) Allah'ın
birliğini tasdik etmeyip Peygamberlerine eza ve cefada bulunmak isteyen Medyen
ahalisini ise (bir korkunç gürültü yakaladı) müthiş bir zelzele zuhura geldi,
bunun neticesinde o kavim mahv ve yok olup gitti. Deniliyor ki, Cibrili Emin,
korkunç sesi çıkarmış, bunun tesiriyle zelzele meydana gelmiş, bu suretle o
kavim helak olup bilmiştir.
95. Sanki onlar orada
yaşamamışlardı. Haberiniz olsun. Semud uzaklaştığı gibi Medyen için de bir
uzaklaşma olsun.
95. (Sanki onlar) O Medyen
ahalisi (orada) o Medyen diyarında (yaşamamışlardı) orada ikâmet ederek gezip
dolaşmamışlardı. (Haberiniz olsun! Semud) kavmi dinsizliklerinden dolayı
Allah'ın rahmetinden ve himayesinden (uzaklaştıkları gibi Medyen) ahalisi
(içinde) öyle (bir uzaklaşma olsun) yani: Bu iki kavim de haklarında böyle bir
bedduada bulunulmaya lâyık olmuşlardı. Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet
edildiğine göre Salih Aleyhisselâm'ın kavmi, alt taraflarından çıkan korkunç bir
ses ile, bu Medyen ahalisi de üst taraflarından işitilen korkunç bir ses ile
helak olup gitmişlerdi. Bu cihetle bunların azapları arasında bir benzerlik var
demektir.
§ Şuayb Aleyhisselâm'ın
kıssası için A'raf süresindeki (90) inci âyeti celilenin izahına da bakınız!.
96. Ve and olsun ki.
Musa'yı ayetlerimiz ile ve apaçık bir delille gönderdik.
96. Hak Teâlâ Hazretleri
bu mübarek âyetleriyle Hz. Musa'nın firavunu ve onunkavmini ilâhî dine davetle
emrolunmuş olduğunu, o kavmin ise Firavun'un bâtıl olan emirlerine tâbi olarak
kendilerini helake, lanete uğratmış, olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır.
(Ve and olsun ki) yani: Muhakkak bir gerçektir ki: (Musa'yı ayetlerimiz ile)
şer'î hükmleri, dini hakikatları içeren Tevrat Kitabı ile (ve apaçık bir
delille) onun peygamberlik ve risâlete sahip olduğuna şahitlik eden açık bir
delil ile, âsâ, yedibeyzâ gibi bir mucize ile (gönderdik) çevresini irşâd etmek
aydınlatmakla görevlendirdik.
§ Delile, kanıta "sultan"
denilmiştir. Çünkü bir sultan, kendisine tâbi olanlar üzerinde hakim olduğu gibi
bir delil de, bir ilm sahibi olan da ilm ve irfan sahasında hakim, manevî bir
salatanata sahip bulunmuş olur ki, bu manevî hakimiyet, maddî bir saltanatın
üstündedir, yok olmaktan korunmuştur. "Hz. Musa'nın kıssası" için Bakare
süresindeki (50) inci âyeti celilenin izahına da bakınız!.
97. Firavun'a ve onun
ileri gelenlerine. Onlar ise Firavun'un emrine uydular. Halbuki, Firavun'un emri
doğru değildi.
97. O muhterem
Peygamberi (Firavun'a) Kibt kavminin hükümdarı olan onları kendisine taptırmak
alçaklığında bulunan kâfir şahsa (ve onun ileri gelenlerine) onun kavminin
eşrafından sayılan kimselere gönderdik, onları, onların çevresini Allah'ın
dinine davetle görevlendirdik. (Onlar işe) O dinsiz topluluk ise (Firavun'un
emrine uydular) Hz. Musa gibi bir hidayet rehberi olan ve Peygamberliği öyle
açık mucizler ile sabit bulunan bir zâtın sözlerine iltifat etmediler. Küfr ve
azgınlık içinde kalmış olan Firavun gibi lanete uğramış birinin yolunu takip
edip durdular. (Halbuki Firavun'un emri doğru değildi) yani: Akıla uygun, hayra
ve rahmete sevkedici, durumu düzeltmeye hizmet edici değildi. Çünki zaten
Firavun, materyalist idi, Cenâb-ı Hakkı ve kıyameti inkâr ediyordu, kendisi gibi
saltanat sahiplerine halkın tapınmalarını emreder dururdu. Artık böyle bir
mel'una nasıl uyulabilir, onun gibi dinsizlerin sözleri nasıl kabul edilebilir?.
98. Kıyamet gününde
kavminin önüne düşer. Derken onları ateşe götürmüş olur. Ve ne fena bir sudur, o
varılmış olan su.
98. Firavun öyle
uğursuz, mel'ün bir şahıs idi ki: (Kıyamet gününde kavminin önüne düşer) Onlara
rehberlik eder, cehenneme doğru giderler. (Derken onları ateşe götürmüş
olur) hepsi birden cehennem ateşi içine düşer, yanar dururlar (ve ne fena bir
sudur, o varılmış olan su!) yani: Firavun, dünyada kavmine rehberlik edip de
onları sanki bir su kaynağına götürmek istiyordu, onları yararlandırmak
iddiasında bulunuyordu. Halbuki, onun kavmini alıp götürdüğü su kaynağı,
hakikaten su değil, bir ateş merkezi bulunmuş oldu. Artık bunun ne kadar fena,
ne kadar helak edici olduğu açıktır.
§ "Vird"; su mahalli,
sulanılacak yer demektir. "Mevrüd" da kendisine varılmış olan sudan ibarettir. "Vürüd"
suya gitmektir. "Irâd" da suya götürmek manasınadır.
99. Burada da bir lanete
tâbi tutuldular, kıyamet gününde de. Ne kötü bir yardımdır bu yapılmış olan
yardım.
99. O Firavun'a tâbi
olanlar (Burada da) bu dünyada da (bir lanete tâbi tutuklular) mahvolup
gittiler, kıyamete kadar ümmetlerin lanetine hedef oldular. (Kıyamet gününde de)
Yine lanete uğrayacaklardır. Her durak ehli onlara lanet edecektir. (Ne kötü bir
yardımdır, bu yapılmış olan yardım) yani: O kâfir şahısların birbirine
rehberlikte yardımda bulunmaları, kendilerini helake, ebedî lanete, sonsuz
azaba sevketmiş olacağı için artık öyle bir yardımın, bir dünyevî varlığın ne
kıymeti olabilir?. O haddizatında lanet üzerine lanet den ibarettir. Buna yardım
denilmesi, zorla hükmetme ve bir ikaz hikmetine dayanmaktadır. One kadar helak
edicidir ve kaçınması gerekli olan bir muameleden başka bir şey değildir.
§ Refd; lügatde armağan ve
yardım manasınadır. "Irfâd" da bağışlamak yardım etmek demektir. "Mevfûd" ise
yapılmış olan yardımdan, verilen armağandan ibaretdir.
§ Bu yüce âyetler, bütün
insanlığa bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: İnsanlara lâzım olan, daima
Hak'ka tâbi olmaktır, daima ebedî hayatı gözetmektir. Öyle dünya varlığı için
dinsiz ahlâksız kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Öyle dünyevî, çabukça
yok olan bir fâide hevesiyle hakikî faideleri elden çıkarmamalıdır. Bir takım
aldatıcıların sözlerine bakıp da karanlığı aydınlık, alçalmayı yükselme,
bahtsızlığı mutluluk sanmamalıdır. Hakikatları olduğu gibi görebilmek için Cenâb-ı
Hak'kın ve onun Yüce Peygamberinin açıklamalarını anlayıp kabul etmek
kabiliyetini o Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyaz eylemelidir. Bu sayede dünyamız da
şenlikli olur, âhiretimiz de. Yoksa yalnız dünyayı düşünenler, yalnız dünya
menfaati için ebedî menfaatlerini elden kaçıranlar, kendi nefislerine pek çok
gadr etmiş; bulundukları çevreye de pek fazla zararları dokunmuş olur. İşte eski
ümmetlerin kıssaları bunu pek açık göstermektedir.
"Gani değildir gide dünya
kala din"
"Gani odur kim kala dünya
gide din"
100. İşte bu şehirlerin
haberi erindendir. Onu sana hikâye ediyoruz. Onlardan kalan da vardır, biçilmiş
ekin (gibi) olan da.
100. Bu mübarek
âyetler de bu sûre-i celilede beyan buyumları yedi kıssanın, yedi tarihi,
ibretli hadisenin bir ilâhî adalet, bir ilâhî hikmet neticesi olduğuna işaret
ediyor. Öyle bir takım felâketlere uğramış olan kavimlerin sırf kendi müşrikçe
hareketleri yüzünden öyle müthiş birer felâkete düşmüş olduklarını ve onların o
taptıkları bâtıl putlarından hiçbir fâide görmemiş bulunduklarını bildiriyor.
Artık öyle korkunç hâdiselerden ibret alınması lüzumuna da işaret buyuruyor.
Şöyle ki: (İşte bu,) Beyan olunan kıssalar, tarihî hâdiseler (kariyelerin) yani:
Eski şehirler ahalisinin, gelip geçmiş ümmetlerin (haberlerindendir) onların
hayat tarzlarına ve son durumlarına ait açıklamalar cümlesindendir. (Onu)
Resulüm!. (Sana hikâye ediyoruz,) yani: O hususa dair sana birbirini takip eden
haberler veriyoruz. Tâki, onlardan ibret alınsın (Onlardan) o şehirlerden,
beldelerden bugün (kalan) devam etmekte bulunan şehirler (da vardır) onlardan,
ekinler gibi (biçilmiş) büsbütün mahvolup ahalisiyle beraber helake uğramış
(olan da) vardır.
101. Ve biz onlara
zulmetmedik ve lâkin onlar kendi nefislerine zulm ettiler. Allah T e âlâ'd an
başka taptıkları tanrıları, Rab'bin emri geldiği vakit onları hiçbir şeyden
yararlandırmış olmadı ve onlara ziyandan başka birşey arttırmış da olmadılar.
101. (Ve biz onlara
zulmetmedik) O beldelerin halkını günâhları olmadığı halde haksız yere helak
eylemedik (velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler) peygamberlerinin pek
faideli, hayat veren sözlerini dinlemediler, küfr ve isyandan ayrılmadılar, öyle
bir azabı hak etmiş oldular. (Allah Teâlâ'dan başka taptıkları tanrıları)
haddizatında âciz, zelîl şeyler olup mâbutluk sıfatına sahip, kendilerine
tapanlara fâide verecek kudreti taşımadıkları için o tapınan cahillere (Rab'bin
emri geldiği vakit) onların üzerlerine Allah'ın azabı yöneldiği zaman o putlar
(onları) o cahil halkı (hiçbir şeyden yararlandırmış olmadı) onlara asla
faideleri dokunamadı, onları hiçbir felâketten kurtarmaya yardım edemedi.
(Ve onlara) O kendilerine tapmmış olan şahıslara o tapınmalar! sebebiyle
(ziyandan) kahr ve mahvetmekten
(başka birşey arttırmış da
olmadılar.) İşte Allah Teâlâ'ya ibâdet ve itaati bırakıp da, âciz, fani ve
aldatıcı kimselere tapınanların, onların sözleriyle oturup kalkanların
âkibetleri böyle korkunçtur.
102. Ve işte Rab'bin
yakalaması böyledir, şehirleri zalîm oldukları halde yakaladığı zaman, şüphe yok
ki, onun yakalaması pek acıklıdır, pek şiddetlidir.
102. (Ve işte Rab'bîn
yakalaması böyledir) O eski dinsiz milletleri kahretmesi ve onlara, başkalarına
örnek olacak ceza vermesi gibidir. (Şehirleri zalîm oldukları halde yakaladığı
zaman) herhangi bir zalim belde ahalisini kahretmek isteyince onu öyle müthiş
bir yakalamaya, helake uğratır. Bu bir ilâhî kanundur, bir hikmet gereğidir.
(Şüphe yok ki, onun) O Yüce Yaratıcının öyle dinsiz cemiyetleri (yakalaması pek
acıklıdır) pek fazla elem vericidir ve (pek şiddetlidir) ona hiçbir kuvvet
tahammül edemez. Artık bu pek dehşetli hadiseleri düşünmelidir. Müminler dünyada
övülmeye, güzellikle hatırlanmaya lâyık olurlar, âhiretde de ebedî saadete
kavuşurlar. Dinsiz olanlar da dünyada lanete, âhirette de ebedî azaba uğrarlar.
§ Bilinmektedir ki, Rasülü
Ekrem Efendimiz hiçbir kimseden birşey okumamış ve hiçbir kitap mütalâa
etmemişti. Ümmetine böyle ibretli ve hikmet dolu kıssaları Kur'an'ı Kerim ile
tebliğ etmesi, kendisinin peygamberliğine açıkça şahitlik eden bir mucizedir. Bu
kıssaların çeşitli şekillerde açıklanması da bu ümmet hakkında ilâhî bir
rahmetin eseridir. Çünki bunlardan haberdar olmak insanları uyandırır, güzelce
düşünmeye sevkeder. Kalplere Allah korkusunu düşürür, insanları cahilce, dünyaya
taparcasına hareketlerden men ederek onların faziletli bir halde yaşamalarına
vesile olur. Ve insanlar bu âyetleri güzelce düşününce Yüce Peygamberin nekadar
hikmetli ve haysiyetli şekilde ümmetlerini irşada çalışmış olduklarını anlayarak
o zatları yüceltir, onların izlerini takib etmek arzusu kalplerinde görünür
durur. Ne mutlu bu yüce âyetleri, bu ibret verici kıssaları güzelce tefekküre
dalanlara.
103. Şüphe yok ki, bunda
âh i ret azabından korkan kimse için bir ibret vardır. O bir gündür ki, onun
için insanlar toplanmış olacaktır ve o kendisinde şahitlik yapılacak bir gündür.
103. Bu mübarek
âyetler, anlatılan kıssaların âhiret azabından korkan zatlar için bir ibret
vesilesi olduğunu gösteriyor, meydana gelmesi kesin olan âhiret gününün hikmet
gereği bir müddet için tehire bırakılmış olduğunu bildiriyor. O gün de Allah'ın
izni olmadıkça kimsenin söz söylemeğe kudretinin olamıyacağını ve o günde
toplanacak kimselerin mutlu ve bedbaht guruplarına ayrılacaklarını haber
veriyor. Bedbaht olanalrın ateşe atılacaklarını ihtar etmekte, mutlu olanların
da cennetde kalacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey hayat sahasına atılmış
olan mükellef insanlar!. (Şüphe yok ki, bunda) Geçmiş ümmetlerin kıssalarında,
onların uğramış oldukları felâketlerde (âhiret) gününün (azabından korkan kimse
için bir ibret vardır.) Çünki böyle bir kimse,dinsiz, günahkâr kimselerin daha
dünyada iken, başlarına ne şiddetli felâketlerin gelmiş olduğunu anlar düşünür.
Artık o dinsizlerin ahrette daha nice azaplara uğrayacaklarını tefekküre dalar,
bundan bir ibret, bir öğüt almış olur. Kalbinde Allah korkusu daha fazla
parlamaya başlar. (O) âhiret günü öyle (bir gündür ki, onun için) yani o muazzam
günde bütün (insanlar) hesaplaşmak için mahşer yerinde (toplanmış olacaktır ve)
bununla beraber (o) âhiret günü (kendisinde şahitlik yapılacak bir gündür)
herkesin dünyadaki amelleri hakkında şahitlikler yapılacak, bu şekilde de
Allah'ın adaleti ortaya çıkacak, herkes lâyık olduğu akıbete erecektir. Veyahut
o öyle bir gündür ki, onu göklerin de, yerin de ehli görüp müşahede edecektir.
104. Ve biz onu ancak
sayılı bir müddet için geriye bırakmış oluruz.
104. (Ve) O kıyamet günü
muhakkak ki, meydana gelecektir. (Biz onu ancak sayılı) bilinen bir vakit (bir
müddet için geriye bırakmış oluruz) bu bir hikmet gereğidir. Bu kıyamet gününün
ne zaman meydana geleceğini an c ak Al I ah T e âlâ bilir. Bunun insanlarca
bilinmemesi de ayrıca bir hikmet gereğidir. Tâki, o günü güzelce düşünüp
düşünmeyen insanlar, ona inanıp inanmayan şahıslar belli olsun, o ebedî hayat
için çalışanlar ile çalışmayanlar meydana çıkmış bulunsun.
105. O geldiği gün hiçbir
şahıs konuşamaz. Ancak onun izniyle -konuşmak müstesna- artık onlardan kimi
bedbahttır, kimi de mutlu.
105. (O) Müthiş kıyamet
hadisesi meydana (geldiği gün hiçbir şahıs konuşamaz) herkes hayretler içinde
kalır, hiçbir kimse kendisine veya başkasına faydalı olacak bir lâkırdıya, bir
duaya selâhiyetli bulunamaz. (Ancak onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (izniyle)
müsaadesiyle (konuşmak müstesna) Allah'ın izni tecelli edince herkes dilediğini
söylemeğe, başkalarında olan hakkını istemeğe veya başkaları hakkında yardımda,
şahitlikte bulunmaya güç yetirmiş olur. (Artık onlardan) O mahşerde toplanan
mükellef insanlardan (kimi bedhahtır) yani: Kâfirdir veya günahkârdır, fasıktır,
cehennem ehlidir. (Kimi de mutludur) Mümindir. İbadet ve itaatla vasıflanmış,
sevap ehli bulunmaktadır.
106. İmdi bedbaht olmuş
olanlar ateştedirler. Onlar için orada şiddetli bir soluk alıp vermek ve bir
hıçkırık vardır.
106. (İmdi bedbahtlığa
düşmüş olanlar) Dünyada iken imâna, güzel amellere aykırı hareket etmiş
bulunanlar (ateştedirler) onlar kıyamet günü cehenneme atılacaklardır, (onlar
için orada) O cehennem ateşi içinde (şiddetli bir soluyuş) şiddetli bir ses
vardır. (Ve bir hıçkırık) da (vardır) zayıfça bir nefes alır dururlar. Yani:
Çirkin sesler çıkarırlar, hayvanlar gibi anırır dururlar.
§ Zefîr; soluğu uzun
uzadıya içeriye çekip sonra da dışarıya vermektir ki, bu bir hastalıktan doğar.
"Şehik" de nefes vermek, ağlarken hıçkırmaktır ki, fazla üzüntüden ileri gelir.
107. -Onlar- orada
gökler ve yer devam ettikçe ebedî olarak kalacaklardır. Rab'bin dilediği -müddet
müstesna. Şüphe yok ki, senin Rab'bin dilediğini hakkıyla yapandır.
107. O bedbaht olup
cehenneme al il an I ar (Orada) o cehennemde (gökler ve yer devam ettikçe ebedî
olarak kalacaklardır) onlar cehennemde ebediyyen kalacaklardır. (Rab'bin
dilediği -müddet- müstesna.) Yani Cenâb-ı Hak dilerse bu müddeti çoğaltır va
azaltır. Onun kudreti herşeye kâfidir. Fakat kâfirlerin cehennemde ebedî
kaldıklarını kesin olarak beyan buyurmuş olduğu için artık böyle bir dileme
bulunmayacağı muhakkaktır. Yahut bu istisnadan murat, Cenâb-ı Hak'kın cehennem
ehlini daima ateş içinde tutmayıp bazen da"zemherir" denilen pek soğuk bir azap
içinde bulundurmasıdır. Diğer bir yoruma göre de denilebilir ki: Bedbahtlar iki
kısımdır. Bir kısmı kâfir olanlardır ki, bunların cehennemde ebediyen
kalacakları birçok âyetle beyhan buyurulmuştur. Diğer bir kısmı da mü'min
oldukları halde günahkâr bulunmuş olanlardır ki, bunların cehennemde azapları
sonsuz değildir, Cenâb-ı Hak, dilediği zaman onları cehennemden çıkaracaktır.
(Şüphe oyk ki, senin Rab'bin dilediğini hakkıyla yapandır.) Binaenaleyh
bedbahtlara da cehennemde ebediyen azap etmeğe kaadirdir. Buna kimsenin itiraza
selahiyeti yoktur. O Yüce Yaratıcı, bütün kâinatda hikmet ve kudretinin gereğine
göre tasarrufda bulunur, lâyık olanları da çeşit çeşit azaplar ile cezalarına
kavuşturabilir.
108. Ve lâkin mutlu
olanlar cennettedirler. Rab'bin dilediği müddetden başka gökler ve yer devam
ettikçe orada ebedî kalacaklardır. Bir lütuf ki, arkası kesilmiş değildir.
108. (Ve lâkin mutlu
olanlar) İmân ile, güzel ameller ile vasıflanmış bulunan kullar (cennettedirler)
onlar âhiretde cennetlere kavuşacaklardır. (Rab'bin dilediği müddet den başka»
yani: Geçici olarak cennet den çıkmalarını dilemiş olursa bu müddet den başka,
meselâ: İçlerinden bazılarının cennet den daha yüksek olan arş u âlâya veşâir
yüce makamlara kaldırılarak bir nice tecellilere kavuştukları vakitlerin dışında
(gökler ve yer devam ettikçe orada) o cennetde (ebedî kala caktırlar) orada
ebedî olarak kalacaklardır. Bu mutlu zatlara öyle (bir âtiye) bir ilâhî lütuf
verilmiştir (ki) o (arkası kesilmiş) nihayet bulacak (değildir.) Ahiret âleminde
ebediyyen devam edecektir, buna bir son bulma yoktur. İşte bu ilâhî müjde de
cennet nimetlerinin ebedî olduğunu göstermektedir. Maamafih bu âyet I erde ki,
gökler ile yerden maksat, âhiretde cennetlerin cehennemlerin üstündeki gökler
ile yerden ibaret olabilir. Bilinmektedir herşeyin üstüne, sema = gök, alt
tarafına da arz = yer denilir. Binaenaleyh cennetlerin, cehennemlerin de elbet
de ki, üst tarafları da alt tarafları da vardır. Bunların ise ebedî olduğu
şüphesizdir. Bir de arapça olan konuşmalarda âdettir ki: Birşeyin ebediyen
yapılması istenilmeyince: "Bu iş, semalar ve yer devam ettikçe yapılmayacaktır"
denilir ki, bundan maksad, o işin asla yapılmayacağını ifade etmektir. İşte
cennet ve cehennem ehli hakkındaki bu tabirden maksat da, onların ebediyen
cennetde, cehennemde durmalarıdır. Yoksa bu dünyaya ait göklerin, yerlerin
durması müddeti değildir. Bunların kıyametin kop m asiyi a yok olacağı, başka
âlemlerin varlık alanına çıkacağı bilinmektedir.
§ Meczüz; Kesilmiş şey,
yani: Bir müddet ile sınırlanmış, sonsuz olmayan şey demektir. Böyle arkası
kesilmeyip devam eden birşeye ise "gayri meczüz" denilir.
109. Artık onların
taptıkları şeyden şüphen olmasın. Onlar ibâdetde bulunmazlar, ancak evvelce
babalarının taptıkları gibi tapınmakda bulunurlar. Ve biz de şüphe yok ki,
onlara nasiplerini eksiksiz ödeyeceğizdir.
109. Hak Teâlâ
Hazretleri bu mübarek âyetleriyle de Rasülü Ekrem'ine kendi zamanındaki
inkarcıların dinsiz babalarını taklit ederek nasıl bâtılca hareketlerde
bulunduklarını bildiriyor. Hz. Musa'ya karşı da kavminin nasıl ihtilâflarda,
şüphelerde bulunmuş olduklarını bir misâl olarak haber veriyor, ve herşeyi
hakkıyla bilen yegane zâtının nihayet herkese amellerinin karşılığını vereceğini
beyan ile Yüce Peygamberine lütfen teselli vermiş oluylor. Şöyle ki: Resulüm, Ya
Muhammed Aleyhisselâm!. (Artık onların) O kavminden müşrik olanların (taptıkları
şeyden) o putlardan dolayı (bir şüphede bulunma) o müşrikler er geç cezalarını
bulacaklardır. Eski müşrik kavimleri azâblara uğrattığımız gibi o senin
kavminden olan müşriklere de azap edeceğizdir. Bunda bir şüpheye mahal yoktur.
Bu, Rasülü Ekrem için bir tesellidir. (Onlar ibâdetde bulunmazlar) Allah
Teâlâ'ya kulluklarını arzetmeye çalışmazlar, (ancak evvelce babalarının
taptıkları gibî tapınmakda) güya ibâdetde (bulunurlar) onların o babalan,
dedeleri ise lâyık oldukları azaba uğramışlardır. (Ve biz de şüphe yok ki
onlara) O senin müşrik kavmine de azabtan olan (nasiplerini eksiksiz
ödeyeceğizdir.) Onların herhalde amellerinin lâyık olan cezasına
kavuşturacağızdır.
110. Ve yemin olsun ki;
Musa'ya kitabı verdik. Derken onda ihtilâf edildi. Eğer Rab'bin tarafından bir
kelime geçmiş olmasa idi elbetde aralarında hüküm verilirdi. Ve muhakkak ki,
onlar ondan kuşkuya düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler.
110. (Ve) Resulüm!. Teselli
olmuş ol, (yemin olsun ki) senden evvel (Musa'ya kitabı verdik) sana Kur'an-ı
Kerim'i verdiğim gibi Musa'ya da Tevrat'ı vemiş idim. Onun kavmi ise o mübarek
kitabı hemen kabul etmediler (derken onda ihtilâf olundu) kimi o Tevrat kitabına
imân etti, kimi de onu inkâr eyledi durdu. Habibim!. Senin kavmin arasında da
böyle bir ihtilâf yüz göstermiş bulunuyor. (Eğer Rab'bin tarafından bir kelime
geçmiş olmasa idi) Yani: insanlar hakkında kıyamet gününe kadar cezalarının
tehir edilmesine dair Allah'ın bir iradesi bulunmasa idi (elbetde> aralarında)
derhal (hüküm verilirdi) Musa Aleyhisselâm'ın kitabında ihtilâfa düşenler
hakkında daha dünyada iken ilâhî takdir tecelli eder, onu inkâr edenler hakkında
lâyık oldukları ceza derhal verilirdi. İptal edenle hakkı yerine getirenin arası
hemen aynimi; olurdu. Fakat bu hükm, hikmet gereği sonraya bırakılmıştır. İşte
Kur'an'ı inkâr edenler hakkında da böyle bir hükm elbette de verilecektir, (ve
muhakkak ki, onlar) Musa Aleyhisselâm'ın o kavmi ve onların benzerleri veyahut
Mekke müşrikleri (ondan) o Allah'ın kitabından ve ilâhî kaderden dolayı
kendilerini (kuşkuya) şüpheye, ithama (düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler»
onlar o kadar hârikaları, mucizeleri gördükleri halde yine uyanmayarak
kanaatlerini değiştirmeyerek kendilerini kaplayan büyük bir kuşku ve şüphe
içinde yaşayıp durmuşlardır. Fakat ergeç lâyık oldukları cezalara
kavuşacaklardır.
111. Ve şüphe yok ki,
Rab'bin herbirine amellerinin karşılığını tamamiyle ödeyecektir. Muhakkak ki, o
yapmakta olduklarından hakkıyla haberdardır.
111. (Ve şüphe yok ki)
And olsun ki, (Rab'bin herbirine) imân ile mükellef mahlûklarının hepsine
(amellerinin tamamiyle ödeyecektir.) Mü'minlere tasdiklerinin mükâfatı olarak
cennetleri nasip buyuracaktır. İnkarcıları da kendi bâtıl inançlarının,
amellerinin cezası olmak üzere cehennem ateşlerine atacaktır. (Muhakkak ki o)
Yüce Yaratıcı, bütün kullarının (yapmakta olduklarından hakkıyla haberdardır.)
Hepsini de tamamen bilir. Ona hiç bir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh inanan ve
iyilik yapanlar elbette mükâfatlara ereceklerdir. İnkarcı ve fâsık olanlar da
muhakkak ki, cezalarını bulacaklardır. Ne mühim bir va'd ve tehdit!. Artık
uyanmalı, artık doğru yolu takibe çalışmalı değil miyiz. Cenâb-ı Hak'kın rahmeti
gazabının önüne geçmiştir. Hak edenlerin cezalarını hemen vermez ki, onlar için
uyanmaya, pişman olmaya, hallerini düzeltmeye bir vakit bulunmuş olsun. Bütün
bunlar ilâhî ra'hmetin eseridir. Buna rağmen hallerini ıslah etmeyenler, elbette
bilahara cezalarına kavuşurlar.
112. Artık emrolunduğun
gibi dosdoğru ol ve tevbe etmiş seninle beraber bulunmuş olanlar da. Ve haddi
aşmayın, şüphe yok ki, o, yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür.
112. Bu mübarek âyetler,
Rasûlü Ekrem'in de, müslüman olma şerefine kavuşan diğer zatların da doğrulukla
ve Allah'ın kanunlarına riâyet etmekle mükellef olduklarını bildiriyor,
zâlimlere eğilim gösterenlerin azaba uğrayacaklarını ve Allah'ın yardımından
mahrum kalacaklarını ihtar ediyor. Ve beş vakit namaza devam edilmesini ve dinî
vazifeleri yerine getirme hususunda sabrın mükâfatsız kalmayacağını
müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber! Allah'ın dinine riâyet edip
etmeyen milletlerin tarihi durumlarına ve va'd ile tehdide ait âyetler sana vahy
edilmiş bulunmaktadır. (Artık) Allah tarafından (emrolunduğun gibî dosdoğru ol.)
Yani: Sahip olduğun doğrulukta devam et, İslâm dinini yaymaya çalış, dinî
hükmleri tebliğ etme ve uygulama hususunda ve bütün muamelelerinde doğruluktan
ayrılma: Meşru ve makul bir yolu takib etmekten geri durma. (Ve tevbe etmiş)
İmân ederek (seninle beraber bulunmuş olanlar da) doğruluktan ayrılmasınlar. (Ve
haddi aşmayın) meşru ve normal şeylerden ayrılarak ifrat ve tefrite düşmeyin,
meselâ: Helâl olan birşeyi haram ve bilâkis haram olan birşeyi helâl görmek
suretiyle ilâhî hükümlere, Kur'an'ın açıklamalarına muhalefetde bulunmayın
(şüphe yok ki o) Yüce Yaratıcı (yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür.)
yani: Sizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi bilicidir. Bunlara göre sizi
mükâfata veya cezaya erdirecektir. Binaenaleyh bu gibi dinî hükmlere uymaktan
asla ayrılmayınız.
§ Bu âyeti celile,
Islâmiyet'de büyük bir esastır. Ferdî ve sosyal hayatı düzenlemek için bundan
daha kapsamlı bir kanun maddesi olamaz. Çünkü istikâmet bütün hayatî
faziletlerin, medenî esasların en birincisi bulunmaktadır. Evet. istikâmet,
doğruluktur, üstlenilen vazifelerde İslâm şeriatına uygun tarzda hareket
etmektir, doğruluk ve ölçülü şekilde hareketten ayrılmamaktır, kulluk
yolunda, ilâhî dinin, sağ duyunun irşadiyle yürümektir. Kısacası: İstikâmet,
dinî hükmlere, inançlara. âmelere, ahlâkî, insanî vazifelere riâyet edip Cenâb-ı
Hak'kın ve mahlûkların haklarına tecavüzden sakınmaktır. Artık bir cemiyetin
terleri, böyle bir istikâmet ile vasıflanmış, olursa o cemiyet ne kadar
yükselir, nekadar sosyal olgunlukların parlak bir örneği olmuş olur. İşte kudsî
dinimizin bize emrettiği bu gibi vazifeler hakkıyla gözetilecek olsa İslâm
muhiti, melekler kadar temiz bir sosyal topluluk halinde bulunmuş olur, bütün
insanlık âlemi için uyulması gereken en parlak bir örnek bulunur. Evet..
İstikametden ayrılmayan bir zat, kendi hayatını en güzel bir şekilde tanzim
etmiş olur. Mensup olduğu çevrenin hayrına çalışır, hiçbir kimsenin malına,
canına, şerefine bir zararı dokunmaz. Her millet, istikâmeti yüceltir. Her insan
istikâmeti sever. Ne yazık ki: Herkes istikâmette olmaz, bu husustaki geçici
zorluklara tahammül gösteremez. Halbuki, istikâmet yüzünden bir sıkıntı, bir
ceza görülse de bu geçicidir, bunun sonu selâmetdir, saadetdir, ebedî hayatı
kazanmaya bir vesiledir. Sait Paşa Merhumun şu kıt'ası ne kadar güzeldir.
Halkı tahrib eyleyip de
kendin âbât eyleme"
Bu cihanda ev yapıp ukbayı
berbat eyleme"
Nefin için zâlimi bî rahme
imdat eyleme"
Alemi tenfîr eden ahvali
mutâd eyleme"
Müstakim ol Hz. Allah
utandırmaz seni"
113. Zulm etmiş olanlara
meyletmeyiniz. Yoksa size ateş dokunur ve sizin için Allah T e âlâ'd an başka
yardımcılardan -kimse-yoktur. Sonra yardım göremezsiniz.
113. (Ve) Ey Ehli İmân!.
(Zulmetmiş olanlara meyletmeyiniz.) Onlara en az bir eğilim bile göstermeyiniz,
(yoksa size ateş dokunur) cehennem ateşi sıcaklığıyle size isabet eder. Artık
nasıl olur da bir insan bir dünyevî menfaat düşüncesiyle zalim olanlara sevgi
gösterir, nasıl olur da onlar ile oturur kalkar, onların hareketlerini doğru
görür, onların yollarına gitmek ister. Hiç âhiret hayatını düşünmek icabetmez
mi?. Orada öyle zâlimlere eğilim göstermiş olanları cehennem azabından kim
kurtarabilir?. (Ve) Ey insanlar!. (Sizin için Allah Teâlâ'dan başka
yardımcılardan) kimse (yoktur) sizi onun azabından kurtaracak bir yardımcı
mevcut değildir. (Sonra yardıma ulaşamazsınız) öyle zâlim kimselere
meylederseniz Allah'ın azabına uğrarsınız. Artık o azabtan kurtulabilmeniz için
hiçbir kimseden bir yardım göremezsiniz. İşte zalimlere eğilim gösterenlerin
müthiş âkibetlerü. Ya fiilen zulmedenlerin âkibetleri âhiretde ne olacaktır?.
Bunu bir düşünerek titremek lâzım gelmez mi?.
§ Zulm; Gadr, haksızlık,
adalete aykırı hareket, haktan bâtıla geçmek, bir şeyi kendi yeri olmayan bir
mahalle koymak, bir hakkı hak edene vermemektir. İnsanın üzerine düşen şahsî,
içtimaî, ilâhî vazifelerden herhangi birini terketmek bir zulmdur. Zulm ateşi
dünyada zulme uğrayan âhirette de zâlimi yakar.
"Zalim dahi bir zulme
giriftar olur âhır"
"Elbette olur ev yıkanın
hanesi viran"
114. Ve namazı gündüzün iki
tarafında ve geceden ve gündüze yakın saatlerde dosdoğru kıl. Şüphe yok ki,
iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, güzelce düşünenler için iyi bir öğütdür.
114. (Ve) Ey yükümlü
olan müminler!, (namazı) Üzerinize düşen farz namazları (gündüzün iki tarafında)
öğle ve ikindi vakitlerinde (ve geceden gündüze yakın saatlerde) Yani: Akşam,
yatsı, ve sabah vakitlerinde (dosdoğru kıl) rükün ve şartlarına uymak suretiyle
edâ et. (Şüphe yok ki, güzellikler) Beş vakit namaz gibi güzel ibâdetler
(kötülükleri giderir) bir nice küçük günahların affına sebep olur. Bu, bir
günahların keffareti durumunda bulunmaktadır. Fakat büyük günahlardan dolayı
herhalde tevbe edip af dilemek icabeder. (Bu) yani: Böyle doğrulukta ve
namazların kılınmasiyle emiredilmesi veya bu Kur'an-ı Kerim (güzelce düşünenler
için bir iyi öğütdür) hakkı kabul edenler için bir iyilikseverliktir, bir uyanma
bir ıslah olma vesilesidir.
§ Evet., istikâmet, en
lüzumlu bir vazifedir. Namazdan imândan sonra ibâdetlerin en büyüğüdür. Nitekim
sahihî müslimde mezkûr bir hadisi şerif şu mealdedir: Beş vakit namaz ile cuma
namazı, diğer cuma gününe kadar aralarındaki günahlar için keffaretdir. "Kebâir"
denilen büyük günahlardan kaçınıldıkça. Diğer bir hadisi şerifde deniliyor ki:
Rasûlü Ekrem, ashab-ı kiramına hitaben: Bana haber veriniz!. Sizden birinizin
kapısı önünde bir ırmak bulunsa da ondan hergün beş defa yıkanacak olsa, ne
dersiniz, onun kirinden birşey kalır mı?. Diye sordu... Onlar da Ya Rasûlüllah!.
Onun kirinden birşey kalmaz, dediler, Rasûlü Ekrem de buyurdu ki, işte o, beş
vakit namazın örneğidir. Cenâb-ı Hak, o namazlar ile hataları affeder.
Binaenaleyh böyle pek faideli bir ibâdet ile mükellef olduğumuzdan dolayı Allah
T e âlâya daima ham d ve şükr etmeliyiz. Böyle büyük ve kurtuluş vesilesi olan
bir ibâdeti insan nasıl terkedebilir?. Hiç kendi hakikî fâidesini düşünmez mi?.
§ "Zülef" kelimesi: "Zilfe'nin
çoğuludur. Çoğulun en azı da üçtür. Binaenaleyh gurup, vakit, yakınlık mânâsına
gelen bu kelimeden maksat, gecenin gündüze yakın olan üç vaktinden ibaretdir ki,
bunlar da sabah, akşam, ve yatsı vakitleridir. Gündüzün iki tarafından maksat da
öğle ve ikindi namazı vakitleridir. Artık bu âyeti kerime de beş vakit namazın
farziyeti için açık bir delildir. Nitekim bu farziyet, diğer âyetler ile ve
hadisi şerîfe ile ve icmâ-i ümmet ile sâbitdir. Bunun hilafını iddia etmek,
İslâm inancına tamamen terstir.
115. Ve sabr et. Zira şüphe
yok ki. Allah Teâlâ güzel iş yapanların mükâfatını zâyetmez.
115. (Ve) Resulüm!. (Sabr
et) yani: Kavmin eza ve cefasına tahammül ederek bu hususta sabr ve sebat d an
ayrılma veya beş vakit namaza devam et, çoluk çocuğuna da namaz kılmalarını emr
eyle, onları irşada çalış, bu vazifeleri yerine getirme hususunda sabr ve sebat
göster. (Zira şüphe yok ki. Allah Teâlâ güzel davrananların mükâfatını zâyetmez.)
yani: insanları ikaz ve irşad için çalışınlar, namaz gibi dinî vazifelerini
yerine getirmeye devam edenler, sabr ve sebatdan ayrılmayanlar güzel davranan
zatlardır. Öyle iyilik yapan güzel amellere muvaffak olan zatların ise o
amelleri ilâhî bir lütuf olmak üzere mükâfatsız kalmayacaktır. Ne muazzam bir
ilâh va'd!. Elbetteki, Kerem Sahibi Yaratıcı güzel amellerde bulunan kullarını
bir nice mükâfatlara kavuşturacaktır. Şüphesiz buna inanıyoruz. Artık bu yüce
mükâfatlara ulaşmak için hak yolunda fedakârca bir şekilde çalışıp durmalı değil
miyiz?.
116. Sizden evvelki
asırlarda yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak bir kısım fazilet sahipleri
bulunmalı değil miydi?. Ancak onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz bir kısmı
müstesna, ve o zulm edenler ise kendilerinin içinde bulundukları refaha -dünya
varlığına- uydular ve günahkâr kimseler oldular.
116. Hak Teâlâ
Hazretleri bu mübarek âyetleriyle geçmiş ümmetlerin aralarında onları yeryüzünde
bozgunculuk yapmaktan alıkoymaya çalışan kimselerin pek az bulunmuş olduğunu,
onların dünyevî lezzetlere, varlıklara düşkün olup dinî vazifelerini bırakmış
olduklarını bildiriyor, ıslah edici bir hâlde yaşayan bir kavmi ise sadece bir
zulm sebebiyle helak etmediğini beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!.
(Sizden evvelki asırlarda) yani: Geçmiş ümmetler arasında (yeryüzünde
bozgunculuktan alıkoyacak) millet fertlerini irşada, aydınlatmaya çalışacak (bir
kısım fazilet sahipleri) güzel fikir, ilm ve irfana sahip zatlar (bulunmalı
değil mi idi?.) Halbuki, bulunmamışlardır, (ancak onlardan kurtuluşa
erdirdiğimiz birazı -müstesna) yani: O geçmiş asırlardaki kimselerden ancak az
bir miktarı insanları bozgunculuktan, gayrı meşru hareketlerden men
edivermişlerdi. İşte yalnız bunlar kurtuluşa ermişlerdir. Diğerleri ise emr ve
yasağı terketmiş, o gibi dinî vazifeleri yerine getirmez bulunmuşlardı. İşte bu
sebeble helake uğramışlardır, (ve o zulmedenler ise) durumlarını düzeltmediler
(kendilerinin içinde bulundukları refaha) dünya varlığına, nefislerinin
arzularına (uydular) yalnız bu dünyevî varlıkları elde etmeğe çalıştılar, kulluk
vazifelerini yerine getirmekten kaçındılar (ve günahkâr kimseler oldular) küfr
ve isyan içinde kalıp lâyık oldukları felâketlere kavuştular.
117. Ve senin Rab'bin
ahalisi iyi kimseler oldukları halde şehirleri haksızlıkla helak eder olmadı..
117. (Ve) Ey Yüce
Resulüm!. (Senin Rab'bin) Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Yaratıcın (ahalisi
İyi kimseler oldukları hâlde) yani: Birbirinin haklarına tecâvüz etmedikleri,
bilâkis birbirine karşı ıslah edici hareketde bulundukları, aralarındaki
muamelelerde doğruluktan, güzel davranıştan ayrılmadıkları, alış verişlerinde
yaptıkları sözleşmelerde doğruluğa riâyetde bulunup durdukları takdirde onların
ikâmetgâhları olan (şehirleri bir zulm ile helak eder olmadı) yani: Cenab'ı Hak,
kerem sahibi bir adildir, zulmden uzaktır, mülkünde dilediği şekilde tasarrufa
sahiptir. Ahalisi ıslah edici, hukuka riayetkar olan beldeler! felâketlere
uğratmaz. Böyle zulm gibi görülecek bir fiil, o hikmet sahibi yaratıcıdan
meydana gelmez. Ancak güzel davranıştan mahrum, birbirinin İslahına çalışmaktan,
haklarını gözetmekten nasiplerini almayan kavimler helake uğrarlar, ülkeleri
yıkılır, başkaları için bir ibret numunesi kesilmiş olurlar.
Diğer bir yoruma göre
buradaki zulmdan maksat, küfr ve şirktir. Şöyle buyurulmuş oluyor ki: Herhangi
bir ülke ahalisi kendi aralnnda ıslah edici, doğrulukla hareket ettikçe yalnız
müşrik olduklarından dolayı dünyada hemen umumî bir felâkete uğramazlar. Cenâb-ı
Hak onları dünyada iken birden helak etmez, onları bir müddet yaşatır. Bu da
Allah'ın bir rahmeti ve ilâhî müsamahanın bir eseridir. Onlar dünyada küfr ve
şirkten uzak kalabilecekleri bir müddet yaşarlar. Buna rağmen dinsizliklerinde
devam etmiş olunca âhiretde Allah'ın azabına uğrarlar. Fakat bir ülke ahalisi,
kendi aralarında bozgunculuk yapmaya çalışırlarsa, insanların hukukuna tecâvüz
ederlerse daha dünyada iken de azâb görürler, helake uğrarlar, yurtları mahv ve
harab olup feci bir tarih örneği meydana getirmiş olurlar. Nitekim
Mülk küfr ile beraber devam
eder, zulm ile beraber devam etmez. Denilmiştir. İşte Nuh, Hûd, Salih, Lût,Şuayb
Aleyhimüsselâm gibi Peygamberlerin kavimleri de insanlara ezâ ve cefada
bulunmuş, halka zulm eylemiş, iyilik dairesinden büsbütün uzak bulunmuş
oldukları için köklerinden koparılmak suretiyle mahv ve yok olmuşlardır. Artık
bütün o gibi helake uğramış milletlerin tarihî durumlarından şimdiki cemiyetler
ibret almalıdırlar.
118. Ve eğer Rab'bin dilese
idi, elbet de bütün insanları bir tek ümmet kılardı. Fakat onlar ihtilâf eden
kimseler olmaktan geri durmayacaklardır.
118. Bu mübarek
âyetler, bütün insanların bir ümmet halinde bulunmasına ilâhî iradenin hikmet
gereği taallûk etmemiş olduğunu ve Allah'ın rahmetine erişmiş olan zatlardan
başka bütün insanlık arasında ihtilâfların devam edeceğini bildirmektedir,
insanlığın öyle ihtilaflar için yaratılmış bulunduğu ve cehennemin insanlar ile
cinlerden doldurulacağı hususundaki ilâhî sözün tamam bulunmuş olduğu
açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ'nın bütün iradeleri, fiilleri, birer hikmet
ve faydaya dayanmaktadır. İnsanlık bu hikmetlere, menfaatlere hakkıyla göz
geçirmez. Kısacası insanların, cinlerin yaratılışları, kendilerine farklı
kabiliyetler verilmesi de bir hikmet gereğidir. Bununla beraber o hikmet sahibi
yaratıcı, kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufa kaadirdir, mâliktir. İşte
bunlara işaret için buyuruyor ki: (Ve) Ey Yüce Resulüm (eğer Rab'bin dileseydi
elbet de bütün insanları bir tek ümmet kılardı) hepsini de İslâmiyet den ibaret
olan bir milletin ehli kılmış olurdu. Hepsi de hak üzere toplanmış bulunurdu, bu
husûsda aralarında ihtilâf olmazdı. (Fakat) hikmet gereği öyle dilemedi, artık
(onlar ihtilâf eden kimseler olmaktan geri durmayacaklardır) aralarında din ve
milliyet itibariyle ihtilaflar devam edecektir. Nitekim bugün de yeryüzündeki
insanlar muhtelif dinlere ayrılmışlardır. Dinler tarihi bunu göstermektedir.
Hatta bir dine mensup bulunanlar da kendi dinlerinde nice ihtilâflara
düşmüşlerdir, fırkalara ayrılmışlardır. İslâmiyet gibi hakikî bir din olanca
yüceliğiyle parlayıp dururken, bütün Allah'ın kullarını bir din kardeşliği
içerisinde yaşamaya davet ederken bir nice kavimler bu ilâhî dinin hidayet
sebebi olan nurlarından istifade etmeyip de pek karanlık yolları takib edip
durmaktadırlar.
119. Ancak Rab'binin
rahmet ettiği kimseler müstesna. Ve onun içindir ki, onları yaratmıştır. Ve
Rab'binin şu sözü de tamam olmuştur ki: Elbetde cehennemi bütün cinlerden ve
insanlardan dolduracağımdır.
119. (Ancak Rab'binin
rahmet ettiği kimseler müstesna) yani: Allah Teâlâ'nın sırf lûtf ve kere m iyi e
kavuştukları temiz yaratılışlarını zayi etmeyip hidayet yolunu takip eden,
hakiki bir dine ulaşan zatlar öyle ihtilhaflardan uzak bulunmuşlardır. (Ve)
Kısacası (onun içindir ki) öyle ihtilâf sahiplerinin ayrılığa devam etmeleri,
Allah'ın rahmetine lâyık olan zatların da o sayede ihtilâflardan uzak hakkın
rahmetine nail bulunmaları içindir ki (onları) o insanları hikmet sahibi
Yaratıcı (yaratmıştır.) Varlık sahasına çıkarmıştır. Onların tmiz
yaratılışlarını dünyada koruyup koruyamayacakalrını, iyi kullanıp
kullanamayacaklarını Cenab'ı Hak, ilmî ezelîsiyle bildiği için onların
gelecekteki hareketlerini vaktiyle levh-ı mahfuzda tesbit buyurmuştur. (Ve
Rab'binin şu sözü de) yani: Hak Teâlâ'nın şu vâ'di de, veya şu şekilde meleklere
haber vermiş olması da (tamam olmuştur ki: Elbette cehennemi bütün cinlerden ve
insanlardan dolduracağımdır.) Yani: Her iki topluluktan da kâfirler, bir kısım
asiler cehenneme sevkedileceklerdir. Bu, muhakkaktır. Artık kâfir olanlar
cehennemde ebediyen kalacaklardır, İmân sahibi olan bir kısım asiler de bir
müddet cehennemde kalıp sonra Allah'ın affına kavuşarak cehennemden
çıkarılacaklardır.
120. Peygamberlerin
bütün haberlerinden kendisiyle kalbini tesbit edeceğimiz olanlarını sana
anlatıyoruz. Ve bunda sana hak ve mü'minler için bir öğüt ve bir uyarı
gelmiştir.
120. Bu mübarek âyetler de
Kur'an'ı Kerim'deki peygamberlere ait kıssa'ların pek mühim faidelerini
bildiriyor, İmân etmeyenleri tehdit ediyor. Cenâb-ı Hak'kın yüce vasıflarına
işaret ederek onun kutsal varlığına karşı hiç bir şeyin gizli kalamıyacağını
beyan ile insanları uyanmaya, güzel amellere ve Hak Teâlâ'ya dayanmaya davet
buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!. (Peygamberlerin bütün haberlerinden)
hayat tarihlerine, ümmetlerini Allah'ın dinine ne şekilde davet etmeye, irşâd ve
aydınlatmaya çalışmış olduklarına dâir olup (kendisiyle kalbini tesbit
edeceğimiz olanlarını sana hikâye ediyoruz.) seninde peygamberlik vazifeni
yerine getirmeye çalışman ve dinsizlerin eziyetlerine tahammül etmen için o
kıssaları, o ibret verici hadiseleri Kur'an lisanı ile sana haber veriyoruz. (Ve
bunda) Bu sûre-i celilede veya bildirilen bu gibi bir kıssada birçok faideler
vardır. Kısacası birinci faide (sana) bu suretle (hak) gelmiştir. Yani: Allah'ın
birliğini gösteren deliller bildirilmiştir. Senin peygambe ri i kic vasıflanmış,
adaletle ve doğrulukta emrolunmuş olduğuna dâir ilâhî açıklamalar ortaya
çıkmıştır. (Ve) İkinci fâide olarak da (mü'minler için bir öğüt) meydana
gelmiştir. Yani: Mü'minlerin isyandan kaçınmaları için, dinî vazifelerini
güzelce yapmaları için kendilerine pek hayrı tavsiye edici bir nasihat
verilmiştir. (Ve) Üçüncü bir fâide olmak üzere de mü'minler için (bir uyarı
gelmiştir.) yani: Onlara dünya ve âhiret azâblarını, felâketlerini hatırlatan,
kendilerini salih amellere teşvik eden bir ilâhî teşvik ve tehdit yüz
göstermiştir.
121. Ve imân etmeyenlere de
ki: Siz kendi gücünüz nisbetinde çalışınız, şüphe yok ki, biz de çalışanlarız.
121. (Ve) Yüce Resulüm!.
(İmân etmeyenlere) Bu hakikatları inkâr edenlere, bunları, düşünerek hallerini
ıslaha çalışmayanlara (de ki:) artık ey inkarcılar, inatçılar!. (Siz kendi
gücünüz nisbetinde çalışınız) Tercih ettiğiniz hal üzere devam ediniz (Şüphe yok
ki, biz de çalışanlarız) biz de bulunduğumuz hal üzere sebat edeceğiz, İslâm
dinine bağlılıkta, davette bulunup halkı irşada çalışıp duracağız.
122. Ve siz bekleyiniz,
şüphesiz ki biz de beklemekteyiz.
122. (Ve) Ey Yüce
Peygamberim!. O hakkı kabul etmeyen cahillere şunu da de ki: (Siz gözetiniz) Bu
kötü hareketinizin akıbetini bekleyiniz veyahut bizim akıbetimizin nasıl
olacağını siz bekleyip durunuz. (Şüphesiz ki biz de gözetenleriz.) Biz de sizin
ne gibi fena bir akıbete uğrayacağınızı beklemekteyiz. Veyahut bizde Cenab'ı
Hak'kın bizlere vâd buyurmuş olduğu bağışlanmayı, lütf ve ihsanı beklemekteyiz.
Artık hangimizin doğru bir şekilde hareket etmekde olduğumuz meydana çıkacaktır.
Bu yüce beyan, mü'minler hakkında müjdeyi; kâfirler hakkında da tehdidi
içermektedir.
123. Ve göklerin ve
yerin gaybı Allah içindir ve her iş de ona döndürülecektir. Artık ona ibâdet et
ve ona tevekkülde bulun ve Rab'bin neler yapmakta olduğunuzdan asla gafil
değildir.
123. (Ve) Ey muhterem Son
Peygamber!. (Göklerin ve yerin gaybı Allah içindir) şüphe yok ki, o Yüce
Yaratıcı, hepinizin durumunu bilmektedir. Onun için mahlûklarının hiçbir hâli
gizli kalamaz. (Ve her iş de ona döndürülecektir.) dindarların da, dinsizlerin
de bütün yaptıkları o ezelî mâbud tarafından bilinmektedir, onlar bütün o hikmet
sahibi Yaratıcı'nın yüce mahkemesine gönderileceklerdir. Hepsi de amellerine
göre mükâfat veya ceza görecektir. (Artık) Ya Muhammedi. Aleyhisselâm sen ancak
(ona) o Yüce Yaratıcı'ya (ibâdet et) o'ndan başkasına ibâdet edilmesi asla caiz
olamaz (ve) bütün işlerinde (ona tevekkülde bulun) o Kerem sahibi Mabuduna her
hususta sığın. Seni koruyan, seni muvaffakiyetlere kavuşturan ancak o kerem
sahibi ve ezelî olan Allah Teâlâ'dır. (Ve Rab'bin neler yapmakta olduğunuzda"!
asla gafil değildir.) İmân ettik. O Kerem Sahibi Mâbud,-mü'min kullarını güzel
amellerinden dolayı lütf ve ihsanına kavuşturur. Dinsiz, âsi kimseleri de o kötü
harketlerinin cezasına kavuşturur. Evet.. Bütün kâinatın gizli, açık hallerini
hakkıyla bilen bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, bütün kullarının işlerini ve
fiillerini hakkıyla bilir, ve herkesi lâyık olduğu akıbetlere kavuşturur.
Kısacası bu kutsî âyetler,
bizlere vazifelerimizi bildiriyor, bizleri en faziletli şekilde yaşamaya teşvik
buyuruyor. Bizlere kurtuluş rehberi olacak zatların temiz hayatlarını, pek
haysiyetli muamelelerini göstermiş bulunuyor, İşte bu sûre-i celîleyi takip eden
Yûsuf Sûresi de bizlere pek ahlâkî, içtimaî ve ibretli bir kıssayı, bir tarihî
olayı haber verecektir. Ve Hamd Allah'adır
Sonraki Sayfa

|
|