|
40. Nihayet emriniz
geldiği ve tandır kaynadığı vakit dedi ki: Onun için herbirinden ikişer çift ve
aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve imân etmiş olanları yükle ve
maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemiştir.
40. Bu mübarek âyetler, Nuh
Aleyhisselâm'ın kavmi için vadedilen azap zamanının geldiğini, tufanının
geldiğini, tüf anın zuhura gelip müthiş bir vaziyet aldığını bildiriyor, İmân
edenlerin gemiye binerek ve Allah'ın ismini zikrederek selâmet içinde
kaldıklarını, Nuh Aleyhisselâm'ın oğlu Kenan'ın da o muhterem pederinin emrine
itaat etmeyip dalgalar arasında helak olup gittiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Hz. Nuh, gemiyi yapıp bitirince (nihayet emrimiz geldiği) kavminin helakine
ilâhî irademiz tecelli eylediği (ve tandır kaynadığı) tandırdan sular fışkırmaya
başladığı (vakit) Hz. Nuh'a vahy ederek (dedi ki: Onun içine) o yaptığın geminin
içerisine (herbirinden) yeryüzünde bulunması takdir edilen her çeşit hayvandan
(ikişer çift) birer erkek ve birer dişi yükle (ve aleyhinde söz geçmiş olanlar
dışında aileni) de yükle ki, bunlar Hz. Nuh'un müslüman olan eşiyle müslim olan
Sam, Ham ve Yasef adındaki üç oğludur. Hakkında Allah'ın hükmü geçmiş olandan
maksat ise Hz. Nuh'un kendisine imân etmemiş olan diğer bir eşiyle Kenan veya
Yâm adındaki oğludur. Bunlar kâfir bulunuyorlardı. (Ve imân etmiş olanları)
Gemiye (yükle) yani: Ya Nuh! Kavminden sana imân edenleri de yanına al (ve
maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemişti.) Hz. Nuh'un dine
davetine rağmen kavminin büyük bir kısmı küfr içinde yaşıyorlardı. Bir rivayete
göre imân edenlerin sayısı (78) erkek ile kadından ibaretti. Bunların sekizi Hz.
Nuh'un ailesi bulunuyordu ki: Onlar da Hz. Nuh'un bir eşiyle üç oğlu ve bunların
üç hanımı idi. Velhâsıl, İmân edenler az bir cemaat idi. Sayılarını Cenâb-ı Hak
bilir.
§ Rivayete göre Hz. Nuh,
gemiyi abanoz ağaçlarından yapmış iki veya dört senede bitirmiştir. Bu geminin
üç tabakası vardı. Alt tabakasında vahşi, haşerât denilen hayvanlar, orta
tabakasında diğer evcil hayvanlar, üst tabakasında da Hz. Nuh ile kendisine imân
etmiş olanlar bulunuyordu. Bu gemi, ilk yapılan bir gemidir. Bir rivayete göre
bunun uzunluğu üçyüz arşın imiş. Hz. Adem'in mübarek cesedinin bu gemiye alınmış
olduğu rivayet olunmaktadır. Kendisine ihtiyaç görülen yiyilecek şeylerde gemiye
alınmıştı.
§ Tennurdan ve onun
feveranından maksat nedir?. Bilindiği üzere Tennür lügatte tandır dediğimiz ve
içinde ekmek pişirilen bir ocaktır, bir nevi fırmdır. Feveran da kaynamak,
fışkırmak demektir. Bu âyeti kerimedeki tennurun feveranı ise çeşitli şekillerde
yorumlanmıştır. Kısacası deniliyor ki:
(1) Bu tennür bir
ocaktan ibaret idi. Bu Hz. Adem'e ait olup taştan yapılmıştı. Hz. Nuh'a intikâl
etmiş idi, eşi bunda ekmek pişirirdi. Bu tennurdan suların fışkırmaya başlaması,
tufan için bir alâmet bulunmuştu. Müfessirlerin birçoğu bu görüştedirler. Bu
tennür Küfe'd e veya Şam'da veyahut Hint'te bulunuyordu.
(2) Bundan maksat,
suların yüksek bir mevkiden itibaren fşıkırmış olmasıdır. Bu bir kinaye yoludur.
Tennurdan suların fışkırması gibi tasvir edilmiştir. Suların öyle galeyana
başlaması, ateşin, sıcaklığın, parlamaya, yayılmaya başlaması gibi sayılmıştır.
(3) Tennurdan maksat,
yeryüzüdür. Yeryüzüne de tennür denilmiştir. Suların yerden fışkırması da onun
galeyanından, her tarafa yayılmaya başlamasından ibarettir.
(4) Bundan maksat.
Fecrin doğusu ile sabah nurlarının, şafak ışıklarının etrafa satılmasıdır. Böyle
bir andan itibaren gemiye binilmesi emr olunmuş oluyor. Bu, İmamı Ali
Hazretlerinden mervidir.
(5) Bundan maksat, Ebu
Hayyan in tefsirinde beyan olunduğuna göre gemide suyun toplantığı mevkiidir. Bu
yorum, geminin âdeta kazanlı olup içindeki kaynama suyun buhariyle hareket eder
bir halde buunduğunu gösteriyor. Gerçekte Hz. Nuh'un aldığı ilâhî bir vahiyden
dolayı bugünkü buhar ile hareket eden gemiler gibi bir gemi meydana getirmiş
olduğu gözden uzak tutulamaz. Tufandan sonra toplum hayatı uzun bir müddet felce
uğramı;, birçok şeyler unutulmuş, bu mükemmel gemi de devam etmeyip unutulmuş
olabilir. Bilâhere fennin ilerlemesiyle şimdiki buharlı gemiler de meydana
getirilmiştir. Maamafih bu hususta kesin bir hükm verilemez. Gerçek bilgi Allah
katındadır.
41. Ve dedi ki: Onun içine
yüzüp gitmesi ve durması anında da Allah Teâlâ'nın ismini anarak binin. Şüphe
yok ki, Rab'b i m çok bağışlayan, pek esirgeyendir...
41. (Ve) Nuh
Aleyhisselâm, kendisine imân eden zatlara (dedi ki: Onun içine) geminin
içerisine (onun gitmesi ve durması anında da) her iki vaziyetinde de (Allah
Teâlâ'nın ismini zikrederek binin) yani: Cenâb-ı Hak'kın ismini anarak veya
Bismillah diyerek gemiye binen, veyahut o geminin yürümesi de, durması da
Cenab'ı Hak'kın mukaddesi ismine bağlı bulunduğu için artık korkmayın, o
tufandan size bir zarar gelmez. (Şüphe yok ki, Rab'bim gafurdur) günahları,
hataları bağışlar, (rahimdir) kullarına merhameti çoktur. Onun bu af ve
merhameti sayesindedir ki. Ey müminler!. Sizi bu felâketten, bu müthiş tufandan
kurtararak selâmete kavuşturacaktır.
42. Ve gemi onları
dağlar gibi dalgalar içinde götürüyordu. Ve Nuh, oğluna seslendi, o ayrı bir
yere çekilmişti. Ey oğlum!. Bizimle beraber bin ve kâfirler ile beraber olma
-dedi-.
42. O mü'minler de
Allah'ın ismini zikrederek gemiye biniverdiler (ve gemi onları dağlar gibi)
büyük, su üzerine yükselmiş olan (dalgalar içinde götürüyordu.) Sular en yüksek
dağların üzerine yükselmişti. (Ve Nuh) Aleyhisselâm (oğluna) Kenan'a, diğer bir
görüşe göre Yama (seslendi) onu tufandan kurtarmak istedi (o) ise muhterem
pederinden (ayrı bir yere çekilmişti) pederinin dinine tâbi olmamış, onunla
beraber gemiye binmemişti. (Ey oğlum!. Bizimle beraber) gemiye gel (bin ve
kâfirler ile) din ve mekân itibariyle (beraber olma) eğer imân etmez, bizimle
gemiye binmez isen helak olur gidersin dedi.
43. Dedi ki: Ben bir
dağa sığınacağım, beni sudan korur. -Nuh da-dedi ki: Bugün Allah'ın emrinden
koruyacak yoktur, onun merhamet ettiği müstesna. Ve ikisinin arasına dalga
giriverdi de o boğulanlardan oldu.
43. Nuh Aleyhisselâm'ın
oğlu ise (Dedi ki: Ben bir dağa iltica edeceğim) yüksek bir yere sığınacağım, o
dağ (beni sudan korur) ben helak olmam. Nuh Aleyhisselâm da ona (dedi ki: Bugün
Allah'ın emrinden) azabından (koruyacak yoktur) o azaba birşey mâni olamaz, öyle
dağa sığınmak seni o azaptan kurtaramaz. (Onun rahmet ettiği müstesna) Ancak
Cenab'ı Hak'kın merhametine kavuşanlar bu tufan felâketinden korunurlar, bundan
kurtuluş için başka çare yoktur. (Ve ikisinin arasına) yani: Nuh Aleyhisselâm
ile onun emir ve tavsiyesini dinlemeyen oğlu arasına (dalga giriverdi de o) Hz.
Nuh'un oğlu (boğulanlardan oldu) diğer kâfirler gibi tufan dalgaları arasında
helak olup gitti. Velhâsıl: Kenan, böyle cahilce bir iddiada bulundu, Cenab'ı
Hak'kın kudretini, azabım düşünmedi, muhterem pederinin nasihatini, ihtarını
dinlemedi, kendisini ebedî bir felâkete uğratmış oldu. İşte hakkı kabul
etmeyenlerin, faideli öğütleri dinlemeyenlerin âkibetleri isterse, kendileri soy
bakımından en yüksek zatlara, ailelere mensup olsunlar. Yazıklar olsun bu gibi
kıssalardan hisse almayanlara.
44. Ve denildi ki: Ey Yer!.
Suyunu yut ve ey gök açıl. Ve su kesildi ve i; bitirilmiş oldu. Gemi de Cudi
dağı üzerine yerleşti. Ve zâlimler olan kavim için uzaklık olsun denildi.
44. Bu mübarek âyetler,
tufanın sona erip kâfirlerin helak olduklarını, Hz. Nuh'un oğlu hakkındaki
yalvarışını ve verilen ilâhî cevabı, Hz. Nuh'un da Allah'ın affına sığındığını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) tutanın meydana gelmesini ve kâfirlerin
helakini müteakip Allah tarafından (denildi ki:) Yani: İlâhî irâde tecelli etti
ki: (Ey yer!. Suyunu yut) İçerine çek (ve ey gök) sen de açı! (açı!) suyunu
tutuver, yağmurların sona ersin (ve su kesildi) noksanlanarak kaybolup gitti (ve
iş bitirilmiş oldu) yani: Kâfirlerin, helaki, mü'minlerin de kurtuluşu
hakkındaki Allah'ın va'di yerine getirilmiş bulundu. Veya Allah'ın emri ve
takdiri tamamiyle ortaya çıktı (gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti) orada durup
kaldı. Cudi dağı ise Musul civarında veya Şam'da veya Âmirdeki bir dağdan
ibarettir. (Ve) Allah tarafından veya Hakkın emriyle melekler veya Hz. Nuh
tarafından (zâlimler olan kavim için uzaklık) helak, rahmetden mahrumiyet (olsun
denildi) çünki ilâhî dini tanımayan, kendi haklarında pek hayrı tavsiye edici
olan bir Peygamberin öğütlerini red eden bir kavim, pek zâlim kimseler
bulunduklarından dolayı böyle bir akıbete lâyık olmuştu. Öyle ıslah edilmeleri
mümkün olmayan zâlimler aleyhine olan bir dua ise hikmet gereği ve faydalı
olduğundan caiz bulunmuştur. "Rivayete göre, Nuh Aleyhisselâm, Recep ayının
onuncu günü gemiye binmiş, Muharremin onuncu günü gemiden inmiş ve Cenâb-ı
Hak'ka şükr için o gün oruç tutmuştur. Binaenaleyh Muharrem'in onuncu günü oruç
tutmak bir sünnet bulunmuştur.
"Bel" lâfzı, belirsiz
etmek, yiyecek ve içeceği sür'atle yutmak demektir. Kâli, lâfzı da koparmak
demektir, iklâ'da bir şeyden men'etmek manasınadır.. "Gayz" da suyun azalması,
çekilip eksilmesi, gitmesi demektir.
45. Ve Nuh Rab'bine
seslendi de dedi ki: Ey Rabbim!. Şüphe yok, oğlum benim ailemdendirve muhakkak
ki, senin vadin haktır ve hakimlerin hâkimi sensin.
45. (Ve Nuh Rab'bine
seslendi) Dua ve sualde bulundu (dedi ki: Ey Rabbim!. Şüphe yok ki, oğlum) Kenan
da (benim ailemdendir) o da benim bakmakla yükümlü olduğum kimseler
cümlesindendir. (Ve muhakkak ki, senin vadin haktır) Beni ve ailemi
kurtaracağını da va'd buyurmuş idin, artık hikmet nedir ki, oğlum kurtuluşa
eremedi: Senin vadin ise kesin doğrudur, ondan dönmek olamaz. (Ve) Ey Rabbim!. (Hâkimler'in
en hâkîm'i sensin) çünki sen bütün hakîmlerin en âdili, en âlimisin.. Veya sen
hikmet sahiplerinin en ziyâde hikmet ile vasıflananısın. Artık şüphe yok ki, bu
kurtuluşa ulaşamamak da bir hikmete dayanmaktadır.
46. Buyurdu ki: Ey
Nuh!. O muhakkak senin ailenden değildir. Şüphesiz ki o salih olmayan bir iştir.
Artık hakkında bilgi olmayan bir şeyi benden sorma. Muhakkak ki, ben sana
câhillerden olmayasın diye öğüt veririm.
46. (Buyurdu ki,) Yani:
Allah'ın vahyi geldi ki: (Ey Nuh!. O) O kurtuluşa ermemiş oğlun (muhakkak senin
ehlinden değildir) o senin ailenden sayılamaz. Yahut o, gemiye kendilerini
bindirmek için sana emr ettiğim ailenden değildir. Çünki o, kâfir olduğu için
senin ailenden istisna edilmiştir. (Şüphesiz ki, o sahih olmayan bir iştir.)
Yani: Onun hareketi doğru
ve takdire lâyık bulunmamıştır. Yahut o salih bir amel sahibi değildi. Bu
cihetle o senin ailenden olma şerefini kaybetmiştir. Çünki insanlar arasındaki
akrabalık ve yakınlığın asıl sebebi, din birliğidir. Bu bir manevî
yakınlaşmadır. Allah'ın dinine bağlanma ve ona uyma hususunda birlik olanlar,
biri birinin yakınıdır, dostudur. Aralarında manevî bir yakınlık, bir din
kardeşliği vardır. Mü'minler ile kâfirler arasında ise hakikî bir alâka mevcut
değildir. Binaenaleyh bir ailenin fertleri aynı dine mensup, aynı terbiye ile
vasıflanmış olmadıkça aralarında hakiki, Allah katında makbul bir yakınlık
mevcut olmuş olamaz. İşte Hz. Nuh ile soyca oğlu arasındaki vaziyet, bunu
göstermektedir. (Artık) Ey Nuh -Aleyhisselâm-(hakkında bilgin olmayan) meydana
gelmesi sevap, hikmete uygun olup olmadığı sence meçhul bulunan, kesin olarak
bilinmeyen herhangi (bir şeyi benden sorma) benden isteme, kısacası Kenan da
küfr içinde bulunduğu için onun kurtuluşa ermesi hikmete aykırı olacağından
artık bir baba şefkatinin eseri olarak onun neden kurtulmadığını sormaya mahal
yoktur, (muhakkak ki, ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veririm) tâki:
Cahiller gibi uygun olmayan suallerde bulunmayasın.
Allah'ın bu emri Hz. Nuh
hakkında ilâhî bir lutfun tecellisi demektir. Çünki Peygamberler haddizatında
ma'sûmdurlar. Onlar günah işlemezler. Binaenaleyh Hz. Nuh'un sorduğu bu sual,
bir günah değildir. Belki daha üstün ve daha mükemmel olanı terketmek
kabilindendir. Veya ictihadındaki bir hatadan ibarettir. Oğlunun mü'min olduğunu
zannetmesinden doğmuştur. İşte bu âyeti kerime de Hz. Nuh'un böyle daha
faziletli ve mükemmel olanı, yani soru sormamayı terketmiş olduğuna veya i et i
had ve kanaatinde isabet edememiş bulunduğuna bir tenbiht en ibaret bulunmuştur,
bu büyük bir öğütten bir hayrı tavsiye etmekten başka değildir.
47. Dedi ki: Ey Rab'bim!.
Ben senden hakkında bilgim olmayan bir şeyi sormaktan şüphe yok ki, ben sana
sığınırım ve eğer benim için mağfiret etmez ve beni esirgemezsen ben ziyana
uğrayanlardan olurum.
47. Bu ilâhî vahiy
üzerine Hz. Nuh (Dedi ki: Ey Rab'bim!. Ben senden hakkında bilgini olmayan)
yani: Meydana gelmesinin bir hikmet gereği olduğunu bilmediğim veya doğru
olduğuna bilgim bulunmayan veyahut doğru olup olmadığına muttali bulunmadığım
(bir şeyi senden sormaktan) böyle bir sualde bulunmaktan (şüphe yok ki, ben sana
sığınırım) beni öyle bir suâlden koru. (Ve eğer benim için mağfiret etmez)
benden sâdır olan yersiz bir suâlden dolayı beni bağışlamaz (ve beni esirgemez
isen) yani: Tövbemi ve özrümü kabul etmek suretiyle bana merhametde bulurumaz
isen (ben ziyana düşenlerden) zarar ve ziyana, manevî mes'uliyete uğrayanlardan
(olurum) bu âyeti kerime, bütün insanlık için bir uyanma dersi vermektedir.
Şöyle ki: Masum, her yönüyle Allah'ın lûtfuna kavuşmuş olan yüce bir peygamber,
zeile kabilinden olan yersiz bir sualinde n dolayı böyle Cenâb-ı Hak'ka
sığınarak ondan bağış ve rahmet niyazında bulunursa artık günahkâr olan biz
insanlar, birçok kusurlarımızdan dolayı ne kadar pişmanlıkta bulunmalıyız, ne
kadar tevbe edip af dileyerek Allah Teâlâ'nın af ve bağışına sığınmalıyız. Artık
bunu düşünmeli, buna göre hareketimizi, ıslaha ve tanzime çalışmalıyız. Ve
Başarı Allahtandır.
48. Denildi k: Ey Nuh!.
Bizden bir selâm ile ve senin üzerine ve seninle beraber olanlardan doğacak
ümmetler üzerine birçok bereketler ile -gemiden- in. Ve birtakım milletleri de
ileride fâidelendireceğiz, sonra onlara bizden acıklı bir azap dokunacaktır.
48. Bu mübarek âyetler, Hz.
Nuh ile kendisine tabi olan mü'minlerin gemiden tam bir selâmet ve bereketle
yeryüzüne indiklerini ve bir nice kavimlerin Allah'ın azabına uğradıklarını
bildirmektedir. Hz. Nuh ile kavmine ait olan bu tarihî hâdiselerin, kıssaların
ise Rasülü Ekrem ile kavmi tarafından bilinmez iken bunlara dâir olan Kur'ânî
açıklamaların gayba ait haberler cümlesinden olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Allah tarafından (Denildi ki: Ey Nuh!. Bizden bir selâm ile) bir emniyet ve
selâmet ile (ve senin üzerine ve seninle beraber olanlardan doğacak ümmetler
üzerine .birçok bereketler ile) gemiden veya dağdan düz yeryüzüne (in) yani: Ey
Nuh!. Yeryüzünün bütün sular içinde bulunmasından ve orada yaşamanın, bitkiler
ve hayvanlar adına bir şey kalmadığından dolayı müşkül olduğunu düşünerek
endişede bulunma. Sana ve sana tâbi olanlara ve kıyamete kadar imân edenlere
emniyet, selâmet ve sürekli olarak çeşitli rızıklar verilecektir. Bu, Hz. Nuh'un
tövbesinin kabulüne ve kendisinin ziyandan kurtularak çeşitli ilâhî lutuflara
kavuşması için bir müjde mahiyetinde bulunmuştur. (Ve bir takım ümmetleri de
ileride fâidelendireceğiz) Onlardan ve senin zürriyetinden dünyaya gelecekler,
yeryüzünde yaşayacaklar, faidelere, servetlere kavuşacaklardır. Fakat onlar
mü'min olmayacaklarından dolayı (sonra onlara bizden acıklı bir azap
dokunacaktır.) Onlar âhiretde şiddetli cehennem azabına uğrayacaklardır,
dünyadaki varlıkları kendilerine fâide vermeyecektir. Gerçekten de Hz.
Nuh'tan sonra yeryüzünde yine insanlık kitlesi gelişip çoğalarak
yayılmaya başlamış, kendilerine birçok Peygaberler gönderilmiş, buna rağmen
büyük bir kısmı Allah'ın dininden ayrılarak küfr içinde yaşamı; ve yaşamakta
bulunmuştur. İşte bütün bunların hepsi de âhiretde pek acıklı bir azaba
uğrayacaklardır. Hatta bir kısmı dünyada da çeşit çeşit azaplara, felâketlere
uğramışlardır, İnsanlık tarihi, buna şahitdir.
49. İşte bu, gayıp
haberlerindendir. Bunu sana vahy ediyoruz. Bunu ne sen ve ne de kavmin bundan
evvel biliyordunuz. Artık sabr et. Şüphe yok ki akıbet sakınanlar içindir.
49. (İşte bu) Nuh
Aleyhisselâm'ın kıssası, onun ve kavminin hakkındaki haber (gayıp
haberlerindendir.) Diğer haberler gibi gelişigüzel, herkesçe bilinen haberlerden
değildir. (Bunu) Bu Nuh Aleyhisselâm ile kavmi hakkındaki haberi (sana vahy
ediyoruz) Kur'an'ı Kerim vasıtasiyle bildiriyoruz, (bunları ne sen ve ne de
senin kavmin bundan evvel) Kur'an'ın inmesinden önce (bilir değildiniz)
Gerçekten tüfân hadisesi, insanlar arasında meşhur ise de onun ayrıntılarına,
meydana gelmesinin sebeplerine ve diğer ayrıntılarına vâkıf değildiler. Bunlar
gayıp kabilinden bulunuyordu. Özellikle Rasûlü Ekrem hikmet gereği ümmi idi,
kavmi de dünya tarihini bilmekten mahrum kimseler bulunuyordu. Bu sebeple de
böyle bir kıssadan haberleri yok idi. Sonra Cenab'ı Hak, Kur'an'ı Kerim
vasıtasiyle Peygamber Efendimizi ve onun ümmetini bunlardan ayrıntılı olarak
haberdar buyurmuştur. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sabret sana imân edenler de
sabretsinler. Bir takım kâfirlerin ezâ ve cef âşinâ karşı tahammül gösteriniz.
Risaletini tebliğden geri durma, geçici bir ezâ ve cef âyâ katlan. Nitekim Nuh
Aleyhisselâm da böyle eziyetlere, üzüntülere karşı sabr etmiş idi. (Şüphe yok
ki, akıbet sakınanlar içindir) Dünyada zafere ulaşmak, âhirette de kurtuluş ve
selâmete kavşumak, küfrden ve günahlardan sakınan kullar için va'd olunmuştur.
Bu Kur'ânî açıklamalar, Rasûlü Ekrem için bir teselli ve müjdeyi içermektedir.
Gerçekte Rasûlü Ekrem bu nimetlere kavuşmuştur. Yaydığı İslâm dini de kıyamete
kadar devam edip insanlık âlemine nurlar saçacaktır.
Kur'an-ı Kerim'de bu gibi
Peygamberlere ait kıssaların bir kısım sürelerde tekrar tekrar beyan buyumlması
çeşitli hikmetlere; faydalara dayanmaktadır. Bununla beraber bu kıssaların
çoğusu çeşitli usul ile, başka başka ilâveler, mevzular ile bildirilmiş,
Kur'an'ı Kerim'in bir söz mucizesi olduğu bu şekilde de tecelli etmiştir. Sonra
Rasûlü Ekrem, vakit vakit birçok cemaatlar ile temasta bulunuyor, onlara icabına
göre Peygamberlerin hayat tarihlerinden bahse lüzum görülüyordu. Bu sebeple de
bu kıssalar tekrar ederek beyan buyurulmuştur. Bir de Peygamber devrindeki
kâfirler, kâh ilâhî azabın kâfirlerin başına geleceğini inkâr ediyorlardı, kâh
da dindar olanlara karşı pek vahşîce hareketlere cür'et gösteriyorlardı. Artık
evvelki Peygamberlerin de onlara inananların da böyle inkârlar, eziyetler
karşısında kalmış oldukları beyan buyuru I arak Rasûlü Ekrem'e ve onun dinine
girmiş olan müslümanlara tarihî örnekler gösterilmiş, teselli vermek hususu
temin buyurulmuştur. Eğer bu kıssalara, bu ibret alınacak olaylara, bir kere yer
verilmiş olsa idi, bu kadar nazarı dikkati cebedemiyeceği cihetle Kur'an-ı
Kerim'in inişindeki hikmete; faydaya da uygun olamazdı. Binaenaleyh Kur'an'ı
Kerim'deki bazı âyetlerin, kıssaların böyle tekrar etmesi daha birçok
hikmetleri, fâideleri içermektedir. Hz. Nuh için A'raf süresindeki (62)'inci
âyeti celilenin tefsirine de bakınız!.
50. Ad -kavmine- de
kardeşleri Hûd'u -Peygamber- gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim!. Allah'a ibâdet
ediniz, sizin için ondan başka hiçbir mâbud yoktur. Sizler ise iftira edenlerden
başka değilsiniz.
50. Bu mübarek âyetler de
Hûd Aleyhisselâm'ın kıssasını içermektedir. O Yüce Peygamberin kavmini Allah'ın
birliğine ve af dileyerek tövbeye davet buyurmuş olduğunu bildirmektedir. Ve
onlardan bir mükâfat beklemediğini ve kendisinin de bu emirlere uyduğu takdirde
büyük nimetlere, kuvvetlere kavuşacaklarını onlara bildirmiş olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ad) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri Hûd'u)
Peygamber (gönderdik) onları Allah'ın dinine davet etmekle görevlendirdik.
Hz. Hûd, onlara (dedi ki: Ey kavmim!. Allah'a ibâdet ediniz) yalnız ona mâbud
biliniz, ondan başkasını ona ibâdetde ortak edinmeyin (sizin için ondan başka
hiçbir mâbud yoktur) ilahınız ancak odur. Bu taptığınız putlar, taşlardan
ibarettir, size ne zarar ve ne de fâide veremez. Bütün kâinat Yüce bir
Yaratıcı'nın, Yüce bir Mabudun varlığını gösterip dururken artık öyle âdi,
yaratılmış şeyleri nasıl mâbud tanıyabilirsiniz?. (Sizler ise) Bu hareketinizle,
böyle yaratıklara ibâdet etmenizle veya bu putlara ibâdet etmenizi Cenabı Allah
emir etmiştir demenizle o Yüce Yaratıcıya (iftira edenlerden başka bir şey
değilsiniz) siz yalancı, iftiraya düşkün kimselerden bulunmaktasınız.
§ Hûd Aleyhisselâm, Ad
kabilesinden ve Nuh Aleyhisselâm'ın zürriyetinden bir zat idi. Ad kabilesi ise
araplardan olup Yemen nahiyesinde otururlardı. Bu sebeple Hz. Hûd, soyca Ad
kabilesinin kardeşi bulunmuştur. Böyle bazı Peygamberlerle kavimleri arasında
bir kardeşlik bulunmuş olduğunun Kur'an'ı Hakîm'de beyan buyurulması bir fayda
ve hikmeti içermektedir. Şöyle ki: Peygamber olan bir kardeşin hâli, tavırlar!
kardeşleri arasında bilinmektedir. Artık fazilet ve olgunluğun bir örneği olduğu
görülüp duran bir kardeşin n as i hat I arı nasıl olur da kabul edilmez, nasıl
olur da sözleri inkâr edilerek kendisine karşı düşmanlık gösterilebilir ve
gücenilir?. Böyle bir hareketin doğru olmayacağına bu tabir ile işaret edilmiş
oluyor. Bir de bu tabir, Rasülü Ekrem'in kavmi için bir işaret ve irşadı
taşımaktadır. Şöyle ki: Kureyş topluluğu kendi kabilelerinden bir mübarek fert
olan Hz. M un amme d'in -Aleyhisselâm- kendilerini dine davet etmekle emrolunmuş
bir Peygamber olduğunu uzak görmüşlerdi. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim'de
buyurulmuş oluyor ki: Hûd, Salih gibi bir kısım Peygamberler de kendi
kavimlerinden birer fert iken, aralarında soyca kardeşlik var iken o kavimlere
Peygamber gönderilmişlerdi. Artık Hz. Muhammed'in kavmine ve diğer kavimlere
Peygamber gönderilmesi neden uzak görülsün? İşte böyle bir yanlış düşünce, bu
kardeşlik tabiriyle giderilmek istenilmiştir.
51. Ey kavmim!. Onun
üzerine sizden bir mükâfat istemiyorum. Benim mükâfatını ancak beni yaratmış
olana aittir. Siz hâlâ akıllıca düşünmeyecek misiniz?.
51. (Ey kavmim!.) Ben
(onun üzerine) o sizi Allah'ın dinine davet vazifesini yerine getirmemden dolayı
(sizden bir mükâfat istemiyorum) sizden şahsî bir fâide beklemiyorum ben sırf
Allah rızası için hak dine davete çalışıyorum (benim mükâfatını) beni lâyık
olduğum sevaplara, nimetlere kavuşturan (ancak beni yaratmış olana aittir) yoksa
sizlere ait değildir. Ey kavmim!. (Siz hâlâ akıllıca düşünmeyecek misiniz?) siz
bu hakikati hiç tefekkür etmez misiniz?. Siz hakkı batıldan, sevabı hatadan
ayırmaya çalışmaz mısınız?. Nedir bu sizdeki bu kadar gaflet ve cehalet?. Evet..
Mübarek Peygamberler, ümmetlerine bu yolda hitab etmişler, kendilerinden şahsî
bir menfaat beklemeleri düşüncesini gidererek sırf kutsî vazifelerini Allah
rızası için yerine getirmeye çalıştıklarını bildirmişlerdir.
52. Ve ey kavmim!.
Rab'binizden af dileyin. Sonra ona tövbe edin ki, üzerinize semanın feyzini
-yağmurunu- bol bol göndersin ve sizin kuvvetinizi kuvvet ilâvesiyle arttırsın
ve günahkârlar olarak yüz çevirmeyiniz.
52. (Ve ey kavmim!.) Artık
uyanınız, kusurlarınızı anlayınız (Rabbinizden af dileyiniz) ona imân ederek
ondan af ve bağış dileyiniz (sonra ona tövbe edin) başkalarına ibâdette bulunmuş
olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekar olunuz (ki) O Kerem Sahibi
Yaratıcı, sizlerin üzerinize (semanın feyzini bol bol göndersin) gökten fâideli
yağmurlar yağdırarak arazinizi büyütüp geliştirsin, (ve sizin kuvvetinizi kuvvet
ilâvesiyle arttırsın) sizi kat kat kuvvetlere, yiğitliğe, ululuğa erdirsin veya
çokça mal ve servete kavuştursun. (Ve) siz (günahkârlar) müşrikler (olarak)
benim verdiğim nasihatlardan (yüz çevirmeyiniz) onları kabul ediniz, o cahilce
hareketlerde İsrar edip durmayınız.
§ Rivayete göre Hûd
Aleyhisselâm'ın kavmi pek geniş araziye sahip idiler, başka kavimlere karşı da
faza bir kuvvete, üstünlüğe sahip bulunuyorlardı. Küfürleri yüzünden üç sene
kadar yurtlarına yağmurlar yağmamış, kıtlık ve pahalılık yüz göstermişti.
Kadınları çocuk doğuramaz olarak nesilleri kesilmeğe yüz tutmuştu, İşte bu
sırada Hz. Hûd, onlara böyle bir nasihatda bulunmuş, Cenâb-ı
Hak'ka samimi olarak ibâdet ve itaat sayesinde yeniden nimetlere,
kat kat kuvvetlere kavuşacaklarını kendilerine bildirmişti. Binaenaleyh bu
mübarek âyetler gösteriyor ki: Cenab'ı Hak'kın dinine riâyet edilmesi,
günahlardan dolayı tövbekar olup bağışlanma isteğinde bulunulması, kurtuluş ve
selâmete kuvvet ve yükselmeye vesiledir. Artık maddî ve manevî kurtuluşunu,
yükselmesini isteyen bir kavim için bundan başka çare yoktur.
53. Dediler ki: Ey Hûd!.
Sen bize açıl; bir delil ile gelmedin ve biz de senin sözünden dolayı kendi
tanrılarımızı terkedici değiliz ve sana inanan kimseler de değiliz.
53. Bu mübarek
âyetler de Ad kavminin Hz. Hud'a karşı olan inkarcı, cahilce lâkırdılarını
bildirmektedir. O Yüce Peygamberin de onlara verdiği cevabını ve Cenâb-ı Hak'kın
o kavmi mahvederek yerlerine başka kavimleri getireceğini ihtar etmiş olduğunu
ve Hak Teâlâ'nın yüce vasıflarını zikrettiğini hikâye buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ad kavmi Hz. Hüd'un nasihatlarını dinlemediler, bilâkis onun peygamberliğini ve
gösterdiği mucizeleri inkâr ederek, (dediler ki: Ey Hûd!. Sen bize bir delil ile
gelmedin) sen Peygamber olduğuna dâir olan iddianı isbat edecek bir delile sahip
değilsin (ve biz de senin sözünden dolayı tanrılarımızı) kendilerine
tapındığımız putları (terkedici değiliz) yolumuzda sabit kalacağız. (Ve) Dediler
ki: Ey Hûd!. Biz (sana inanan kimseler de değiliz) biz senin Peygamber olduğunu
asla tasdik etmeyiz.
Bu kavim, böyle
küfrlerinden ayrılmadılar, Hz. Hüd'un gösterdiği mucizeleri inkâr eylediler,
onların öyle tapındıkları şeyin kimseye bir fâide veya zarar verebilmek
kabiliyetinde olmadığına her sağduyu sahibi hükmederken o kavim onlara
tapınmaktan kendilerini alamadılar.
54. Biz demeyiz, ancak
-deriz ki- seni tanrılarımızdan bazısı fena bir şekilde çarpmıştır. Dedi ki: Ben
şüphesiz Allah Teâlâ'yı şahid tutuyorum ve siz de şahid olunuz ki, ben sizin
ortak koştuğunuz şeylerden muhakkak uzağım.
54. Ve o cahil kavim, Hz.
Hud'a karşı dediler ki: Ey Hûd!. (Biz demeyiz.) senin hakkında bir şey
söylemeyiz (ancak deriz ki: Seni tanrılanmızdan bâzısı fena bir şekilde
çarpmıştır) yani: Sen onlara tapmaktan bizi men ettiğin, için, onların aleyhinde
söz söylediğin için onlardan bazıları sana fena bir şekilde çarparak senin
aklını bozmuş, seni deli etmiştir. Bu kavmin böyle ahmakça iddialarına karşı, Hz.
Hüd'da (dedi ki: Ben şüphesiz) kendi hakkımda (Allah Teâlâ'yı şâhid tutuyorum)
benim bir Peygamber olduğuma o şahiddir, (ve siz de) benim hakkımda (şahid
olunuz ki, ben sizin) Cenâb-ı Hak'ka (ortak koştuğunuz şeylerden beriyim) ben
onların mâbutluk vasfına sahip olmadıklarını bilir, onlardan uzak bulunurum.
55. Ondan başka, artık
hepiniz bana karşı istediğiniz tuzağı kurunuz, sonra bana asla mühlet
vermeyiniz.
55. Yine Hz. Hûd, demiş
oluyor ki: Ey kavmim!. Ben o putlarınızdan uzak bulunmaktayım ki, onlar (ondan
başka) dırlar. Yani: Siz o putları Cenâb-ı Hak'ka ortak koşuyorsunuz, ben isem
onlardan uzağım. Onlar hâşâ Allah'a ortak olamazlar, onlara, ibâdet asla caiz
değildi re I r. (artık hepiniz bana karşı) benim helakim için (istediğiniz
tuzağı kurunuz) siz ve putlarınız toptan (yapınız) ellerinizden geleni yapmaya
çalışınız. (Sonra bana asla bakmayınız) yani: Bana bir mühlet vermeyiniz, yapmak
istediğiniz düşmanlığı hemen yapmağa çalışınız. Hz. Hüd'un kavmine böyle
korkusuzca hitab etmesi, kendisinin Allah'ın korumasına mazhar olduğunu beyandan
ibarettir ki, bu onun için büyük bir mucize demektir. Çünki kavmi arasında
yalnız başına olduğu halde onlardan asla korkmamış Hak Teâlâ'ya itimat ile
onlara böyle bir teklifte bulunmuş, onların da taptıkları şeylerin âciz,
kendisine cinnet gibi, vesaire gibi bir zarar vermeğe kaadir olmadıklarını
göstermiştir.
56. Şüphe yok ki, ben,
benim Rab'bim ve sizin Rab'biniz olan Allah Teâlâ'ya tevekül ettim. Hiçbir
hareket sahibi hayvan yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan o'dur. Muhakkak ki,
benim Rab'bim dosdoğru bir yol üzerinedir.
56. Hz. Hüd, kavmine
karşı şöyle de hitap etmiştir. (Şüphe yok ki: Ben, benim Rab'bim ve sizin
Rab'biniz olan Allah Teâlâ'ya tevekkül ettim) işlerimi O Yüce Yaratıcıya
ısmarlayarak ona itimadda bulundum. (Hiçbir hareket sahibi hayvan) yeryüzünde
gezip dolaşan bir hayat sahibi mahlûk (yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan)
onun sahibi ve yöneticisi ancak (o'dur) O Yüce Yaratıcıdır. Onun izni, takdiri
olmadıkça hiçbir mahlûk başkasına bir zarar, bir fâide veremez. Bütün
yaratıklar, Cenâb-ı Hak'kın kudret eli altındadırlar. (Muhakkak ki, benim
Rab'bim) O bütün Kâinatın Yaratıcısı olan Allah Teâlâ (dosdoğru bir yol
üzerinedir) yani: O hak ve adalet yoluna sahiptir. O hiçbir kimseye zulm etmez,
inanan ve iyilik edenleri o güzel hallerinden dolayı mükâfatlara kavuşturur.
Kâfir, isyankâr olanları da kendi kötü hallerinden dolayı cezaya uğratır. Yoksa
hiçbir kulu hakkında hâşâ zulm etmez. Binaenaleyh Ey inkarcı kavmim!. Siz de
Allah'ın kahrına uğrarsanız o sizin bu fena amellerinizin, kanaatlerinizin bir
cezasınan başka bir şey değildir.
§ "Nasıye"; lügatte cebhe,
alın, alın üzerindeki saç demektir. Bu kelime zat, şahıs mânâsında da
kullanılmaktadır. "Nasıye-i hâl" tabiri de çehre gösterişi, tavır, vaziyet
demektir. Nâsıyeden tutmak tabiri ise: Onun sahibine mâlik, onun hakkında
istenildiği şekilde tasarruf etmeye kaadir olmak yerinde kullanılmaktadır. Ve;
Filân mübarek nâsiyelidir, denilir ki, mübarek bir zatdır demektir.
57. Artık siz yüz
çevirir iseniz, ben size kendisiyle gönderilmiş olduğum şeyi muhakkak ki, tebliğ
ettim. Ve Rab'bim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir ve siz ona hiç
bir şey ile zarar veremezsiniz. Şüphe yok ki, Rab'bim herbir şey üzerine
gözeticidir.
57. Hz. Hüd, kavmine
şöylece de ihtarda bulundu: (Artık) Ey Kavmim!, (siz yüz çevirir iseniz) Benim
nasihatlarımızı dinlemez de kaçınırsanız (ben size kendisiyle) Allah tarafından
(gönderilmiş) tebliğ etmekle emrolunmuş (olduğum şeyi muhakkak ki, teblîğ ettim)
ben peygamberlik vazifemi yerine getirdim. Artık bütün mes'uliyet size aittir.
Çünki siz beni yalanlamakta, hakkı kabulden kaçınmakta İsrar edip duruyorsunuz.
(Ve Rab'bim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir) yani: Siz böyle
küfrünüzde İsrar edip durunca hakkınızda Allah'ın kahrı tecelli eder. Cenâb-ı
Hak sizi helak ederek sizin yurdunuzu, servet ve zenginliğinizi başka bir kavme
nasib eder ki, o kavim, Allah'a inanan ve O'nu birleyendir (Ve siz ona)
O Yüce Yaratıcıya (hiçbir şey ile) ona ortak koşmakla ve diğer hareketlerinizle
asla (zarar veremezsiniz) siz ancak kendi nefsinizi zarara uğratmış olursunuz.
(Şüphe yok ki Rab'bim) büyük, küçük (her bir şey üzerine koruyucudur) her şeyi
korumaya, görüp sözetmeye kaadirdir. Binaenaleyh bütün kullarının amellerini
bilir. Hiçbir şey onun İlim dairesinden ve himayesinden hâriç olamaz, dilediği
şeyleri helakten korur, ve dilediği şeyleri de helak edebilir. Buna inancımız
tamdır.
İşte Yüce Peygamberlerin ve
onların mirasçıları olan imân ve irfan sahiplerinin vazifeleri, böyle insanları
irşada, İkâza çalışmaktır, hak yolunda fedakârlık gösterip halkı uyandırmaya,
aydınlatmaya gayret göstermekten geri durmamaktadır. Bu hususta başkalarından
korkmayıp Cenâb-ı Hak'ka sığınarak hikmet sahibine yakışır tarzda ve hayrı
tavsiye edici şekilde hareket etmektir, Allah'ın dininin her tarafa yayılmasına
hizmette bulunmaktır, İşte Hz. Hüd'un kavmine karşı olan bu hitabeleri de bizler
için uyulması gereken bir örnek mahiyetinde bulunmaktadır. Hakkı kabulden
kaçınanların korkunç âkibetleri de şöylece beyan buyuru I m aktadır.
58. Ne zaman ki emrimiz
geldi, Hûd'u ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet ile
kurtardık ve onları ağır bir azaptan da kurtardık.
58. Bu mübarek âyetlerde
Cenab'ı Hak'kın Hüd kavmini helak ettiğini Hüd Aleyhisselâm ile ona imân
edenleri de dünyevi ve uhrevİ kurtuluşa erdirdiğini bildirmektedir. O helak olan
kavmin ise ne kadar inkarcı, âsi, zorbacılara tâbi kimseler bulunduğunu ve o
kavmin bu dünyada lanete hedef olup Allah'ın rahmetinden uzak bulunmuş, olduğunu
gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ne zaman ki) Ad kavmi Hz. Hüd'un
tebligatını kabul etmeyip, küfrlerinden dönmediler. Üzerlerine (emrimiz geldi)
azabımız onları kuş,attı, onları helak edip gitti (Hüd'u) O Yüce Peygamberi (ve
onunla beraber imân etmiş olanları) ise (bizden bir rahmet ile) haklarında
tecelli eden ilâhî bir lütuf ile (kurtardık) onları o kavme gelen azaptan
koruduk. Bu onların haklarında büyük bir ilâhî koruma idi. Çünki bir mubite bir
azap, bir musibet gelince çok kere bundan mü'minler de, kâfirler de zarar
görürler. Ad kavmine gelen azaptan ise Allah'ın bir lütfü olarak mü'minler asla
zarar görmemişlerdir. (Ve onları) O mü'minleri (kaba) çirkin, şiddetli (bir
azaptan da kurtardık) ki, o da âhiret azabıdır. Diğer bir yoruma göre de
buyurulmuş oluyor ki: Cenab'ı Hak, mü'minleri hem kâfir olan Ad kavminin
tecavüzlerinden, kötü muamelelerinden kurtardı, hem de o kavmin helakine sebep
olan şiddetli bir rüzgârın tesirinden korunmuş oldu.
Tefsirlerde yazılı olduğu
üzere bu Ad kavmini mahveden rüzgâr, pek şiddetli ve pek sıcak imiş, yedi gün
devam etmiş, sekizinci gün onları helak eylemişdi. Bu rüzgâr çarptığı her
kuvvetli, iri kâfiri adeta çam ağacı gibi yerlere deviriyordu veya bu rüzgâr
onların ağızlarından, burunlarından giriyor, aşağılarından çıkıyor, kendilerini
feci bir şekilde helak etmiş oluyordu. Bu rüzgârın tesirinden Allah'ın bir
rahmet eseri olarak hiçbir zarar görmemiş olan mü'minlerin sayısı ise dört bin
kadar imiş.
59. Ve işte o da Addır ki.
Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler ve onun Peygamberlerine âsi oldular ve her
bir inatçı zorbanın emrine uydular.
59. (Ve işte o da)
yani: Şu kabirleri, eserleri görülen mütefekkir insanlar için bir ibret ve
uyanma manzarası oluşturan helake uğramış kavim ise (Ad'dir ki) onlar
(Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler) Hüd Aleyhisselâm'ın gösterdiği mucizeleri
tasdikten kaçındılar bu inkâr onların helakine sebep olan birinci vasıflarıdır
(Ve) onların ikinci kınanmış vasıfları olmak üzere de onlar (onun) Cenâb-ı
Hak'kın (Peygamberlerine âsi oldular) Gerçekte onlara yalnız Hüd Aleyhisselâm
gönderilmişti. Fakat ona karşı isyan bütün Peygamberlere karşı isyan demektir.
Çünki hepsi de Allah'ın birliği inancını tebliğ etmekte bulunmuştur, o mübarek
Peygamberlerin aralarını ayırmak caiz değildir. Binaenaleyh birini inkâr,
hepsini inkâr demektir. Yahut peygamber yerinde peygamberler denilmesi, Hz. Hüd
hakkında hürmet ifade etmesi içindir. (Ve) Ad kavmi (herbîr inatçı) Hak'ka karşı
gelen ve muhalefette bulunan (zorbacı) kendisini yüksek gören dikkafalı bir
şahsın (emrine uydular) bu da onların helâkına sebebiyet veren üçüncü bir çirkin
vasıfları idi. Evet.. Onlar bir takım dinsiz reislerini taklit ediyorlar,
onların bâtıl sözlerine bakarak kendilerine de Hz. Hüd'u inkâr eyliyorlardı, bu
bir insandır, nasıl Peygamber olabilir, diyorlardı. İşte bu cahilce
hareketlerinin müthiş cezasına hepsi birden kavuşmuş oldular. Cahilce bir
taklidin neticesi bundan başka birşey değildir.
60. Ve bu dünyada bir
lanete tâbi tutuklular, kıyamet gününde de. Haberiniz olsun, şüphe yok ki Ad
Rablerini inkâr ettiler. Biliniz ki, Hüd kavmi olan Ad Allah'ın rahmetinden uzak
olsun.
60. O Ad kavmi, öyle çirkin
hareketlerinin bir neticesi olarak (dünyada bir lanete tâbi tutuldular) yani:
Allah Teâlâ'nın rahmetinden ve her bir hayırdan uzak düşürüldüler veya dünyada
insanların lanetine hedef oldular, tarihte kötü bir ad bırakmış bulundular. (Ve)
Onlar (kıyamet gününde de) bütün hallerine şahitlik edecek zatların huzurlarında
lanete uğrayacaklardır. Onlar ne için bu kadar dünyevî ve uhrevî lanete hedef
oldular?. (Haberiniz olsun, şüphe yok ki. Ad) kavmi (Rab'lerini inkâr ettiler)
O'na küfrettiler, onun birliğini tasdik etmediler. (Biliniz ki. Hüd kavmi olan
Ad için bir uzaklık olsun) onlar Allah'ın rahmetinden ebediyen mahrum
bulunsunlar. Onlar öyle büyük bir helake uğrayıp dursunlar. Çünki onlar öyle bir
azabı hak etmişlerdi. Bu, onların aleyhinde bir duadır. Gerçekte o kavim zaten
öyle bir helake uğramışlardı. Fakat böyle bir dua, onların zaten helaki hak
etmiş olduklarını ifade eder. Bir de öyle kâfirler aleyhindeki böyle bir dua, o
kâfirlerin çirkin hareketlerini gözlerönüne serme ve din adına bir bağlılık
alâmetidir. Ve o gibi ıslahı mümkün olmayan dinsizler aleyhine bedduada
bulunmanın caiz olduğunu göstermektedir.
§ Burada Adın, Hûd kavmi
olduğu beyan olunuyor. Çünki iki Ad kavmi vardır. Biri Hûd Aleyhisselâm'ın kavmi
olan Ad kavmidir ki, bunlara "Ad—i ûlâ" (İlk Ad) da denir. Diğeri de "Ad—i
irem'dir ki, bunlara da "Zat-ül-imâd" da denilir, bunlar zaman itibariyle
sonradır. İşte bunlardan ayırmak için Hûd'un kavmine Ad denilmiştir.
§ Elâ; kelimesi bir uyarı
ve başlangıç edatıdır ki, mühim bir söz başında söylenerek nazarı dikkati
celbeder, biliniz ki manasınadır. Hz. Hûd'un kıssası için A'raf süresindeki
(65)inci âyetin tefsirine bakınız!..
61. Semud'a da kardeşleri
olan Salih -Peygamber gönderilmiştir-. Dedi ki: Ey Kavmim!. Allah Teâlâ'ya
ibâdet ediniz. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Sizi yerden o yarattı ve
sizi orada o yaşattı. Artık ondan mağfiret dileyiniz, sonra ona tövbe ediniz.
Şüphe yok ki, benim Rabbim yakındır, duaları kabul edendir.
61. Bu mübarek âyetler
de, Salih Aleyhisselâm'ın kıssasına, onun kavmini tevhid dinine davetine ve
onlar hakkındaki Allah'ın nimetlerini beyan buyurmuş olduğuna dâirdir. O kavmin
de babalarından kendilerine intikâl etmiş olan bâtıl bir yolda kararlılık
gösterip o Yüce Peygamberin tebligatını bir şek ve şüphe ile karşılamış
olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hicaz ile Şam arasında bulunan Hicr
adındaki bir ülkede oturan (Semud) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri olan
Salih) Aleyhisselâm Peygamber gönderilmiştir. Hz. Salih o kavme hitaben (dedi
ki: Ey kavmim!.) yani: Ey kendilerine bir fenalığın gelmesinden dolayı üzüntü
duyacağım kabilemin fertleri (Allah Teâlâ'ya ibâdet ediniz) Ondan başkasına
ibâdetde bulunmayın çünki (sizin için ondan başka ilâh yoktur) ibâdetinize lâyık
olan, yalnız odur. Bu taptığınız putlar değildir. Bir kere düşününüz ki: (sizi
yerden o) eşsiz yaratıcı (icad etti) yani: Sizin ilk pederiniz olan Hz. Adem'i O
Kerem Sahibi Yaratıcı, topraktan yarattı, sizi de onun sülâlesi olarak meydana
getirdi. Yahut sizi birer nütfeden, o nutfeleri de sonuçta topraktan meydana
gelen hayvansal ve bitkisel gıdalardan yaratmış oldu. Artık böylebir yaratma, o
Kerem Sahibi Yaratıcının birliğine muazzam bir delil değil midir?, (ve) Ey
kavmim!. (Sizi orada) O yeryüzünde (o) Yüce Yaratıcı (yaşattı) yani: Ey kavmim!.
Cenâb-ı Hak, sizi yeryüzünde ikâmet ediciler kıldı siz ömür sürdükçe burada
oturursunuz, sonra da bunu arkadan gelenlere terkedersiniz. Veyahut sizin
ömürlerinizi o yeryüzünde uzattı. Hatta bunlardan her birinin üçyüz seneden bin
sene kadar yaşar bulunduğu rivayet edilmektedir. Diğer bir yoruma göre de Ey
Kavmim!. Allah Teâlâ sizi, yeryüzünü imar ediciler kıldı, böyle imâna muvaffak
oldunuz, artık o Kerem Sahibi Mabuda ibâdet etmeli değil misiniz?. Bu âyeti
kerime, gösteriyor ki: Yeryüzünü imâra muvaffak olmak da ilâhî bir lutuftur,
büyük bir nimettir. Bunu başarmayı Cenab'ı Hak'tan bilmeli, ona kullukta ve
teşekkürde bulunmalıdır. Aksi takdirde nankörlük edilmiş olacağından, o nimetin
yok olmaya mahkum olacağından korkulur. (Artık ondan) O Kerem Sahibi
Yaratıcı'dan (mağfiret dileyiniz) ona imân ediniz, şimdiye kadar olan küfr ve
isyanınızın bağışlanmasını ondan niyaz eyleyiniz (sonra ona tövbe ediniz) öyle
bâtıl putlara tapmış olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekar olunuz,
İmân olmadıkça tövbe sahih alamıyacağından evvelâ İman edilmesi sonra da tövbede
bulunulması emir olunmuştur, (şüphe yok ki, benim rab'bim) bütün mahlûklarına
İlim ve tasarruf bakımından (yakındır) tevbe eden ve af dileyen herhangi bir
kulu nerede bulunmuş olursa olsun Cenâb-ı Hak onun bu hareketini tamamiyle
bilerek onu kabul eder. Ve O Yüce Mâbud (icabet edicidir) o, kendisine seslenen,
yakarış ve niyazda bulunan herbir kulunun bu duasını, temennisini kabul buyurur.
Artık bütün insanların en birinci vazifesi o ortak ve benzerden uzak olan Yüce
Yaratıcıya imân etmek ve sığınmaktan başka birşey değildir.
62. Dediler ki: Ey
Salih!. Sen bundan evvel bizim içimizde ümit beslenilen bir zat idin. Sen
babalarımızın ibâdet ettikleri şeylere ibâdet etmekten bizi engelliyor musun?.
Ve şüphe yok ki, biz kendisine bizi davet ettiğin şeyden bir şek içindeyiz:
Şüphedeyiz.
62. Hz.Salih'in bu gibi
hayrı tavsiye edici emir ve tavsiyesine rağmen o kavmi (Dediler ki: Ey Salih!.
Sen bundan evvel) böyle bizi putlarımızı terk ile yalnız bir mabuda ibâdet için
davet etmeden önce (bizim içimizde ümit beslenilen bir zat idin) biz senden çok
istifade edeceğimizi umar beklerdik. Salih Aleyhisselâm, herkesle güzelce
görüşür, fakirlere, zayıflara yardım eder, hastalan ziyaretde bulunurdu. Onun o
cahil kavmi, bu mübarek zâtın bu şerefli haline bakarak kendilerinin dinine
itiraz etmiyeceğini, onların dinlerine düşmanlık değil yardım eyleyeceğini ümit
etmekte bulmuşlardı. Halbuki, o mübarek Peygamber, onları tevhid dinine davet
etmek suretiyle haklarında en büyük bir iyilikte bulunuyordu, onlar ise bunu
takdir edemiyorlardı. Bilâkis diyorlardı ki: (Sen babalarımızın ibâdet ettikleri
şeylere ibâdet etmekten) onlar gibi putlara tapınmaktan (bizi engelliyor
musun?.) Biz bunu senden beklmemezdik. O cahil kavim böyle diyorlardı. Onlar
Öyle bâtıl hareketler hususunda babalarını, geçmişlerini taklit etmeyi bir
lüzumlu vazife sanıyorlardı. Halbuki, meşru ve makul olan hususlarda taklit caiz
olur. Aksi takdirdeki taklit bir cehalet eseridir, sahibini felâketlere
sevkeder, durur. (Ve) Onlar, o kavim, bunu takdir edemiyorlardı, bilâkis Hz.
Salih'e hitaben diyorlardı ki: (Şüphe yok ki, biz kendisine bizim davet ettiğin
şeyden) Öyle yalnız bir mabuda ibâdet edip putlara ibâdeti terk etmemiz
hususundaki teklifinden (bir şek içindeyiz) biz de kalben sağlam bir bilgi bir
kanaat hâsıl olmamaktadır. Ve biz (şüphedeyiz) t e re d üt I er, ızdıraplar
içinde bulunmaktayız. Artık baba ve dedelerimizden bize intikâl etmiş olan
dinimizi, öyle putlara tapınmayı nasıl terkederek senin davetine uyabiliriz?..
Ne kadar cahilce bir İsrar.
63. Dedi ki: Ey kavmim!.
Bana haber veriniz, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere isem ve o
kendisinden bana bir rahmet ihsan etmiş ise o halde ona isyan eder isem artık
Allah'ıma karşı bana kim yardım edebilir? Demek ki, siz bana ziyandan başka bir
şey arttırmış olmayacaksınız.
63. Bu mübarek âyetler,
Hz. Salih'in kavmine ne suretle cevap vermiş olduğunu bildiriyor ve bir mucize
olmak üzere taşdan çıkarılmış olan bir deveye tecavüzden kavmini men eylediğini
aksi takdirde azaba uğrayacaklarını onlara ihtar eylemiş bulunduğunu gösteriyor.
Bu tenbihe rağmen o deveyi boğazlayan kavminin artık üç gün kadar
yaşayacaklarını kendilerine bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Salih Aleyhisselâm, şek ve şüphe içinde olduklarını söyleyen kavmine cevaben
(dedi ki: Ey kavmim!. Bana haber veriniz) düşünceni? nedir?. (Eğer ben Rabbimden
açık bir delil üzere isem) iddiamda doğru olduğumu gösterir açık bir delile, bir
basirete sahip bulunuyor isem (ve o) Rab'bim (kendisinden bana bir rahmet) bir
peygamberlik ve risalet (ihsan etmiş ise) ki ettiği muhakkaktır (o halde ona) O
Kerem Sahibi Mabuduma (isyan eder isem) faraza onun emrine muhalefet ederek size
peygamberliğimi tebliğ etmez sizi küfr ve şirkten men'etmeye çalışmaz isem
(artık Allah'ıma karşı) onun azabından kurtarmak için (bana kim yardım
edebilir?.) Elbette kimse yardım edemez, (demek ki,) ben sizin arzunuza eğilim
gösterirsem (siz bana ziyandan başka) beni saptırmaya çalışmadan başka (birşey
arttırmış olmayacaksınız) yani: Siz o halde benim güzel amellerimi ibtâl ederek
beni ziyana, felâkete düşürmüş olacaksınız. Halbuki, Peygamberler masumdurlar.
Hiçbir Peygamber, kavminin öyle cahilce sözlerine kıymet vererek vazifesini
terketmez ki, manevî zarar ve ziyana düşmüş olsun. Binaenaleyh ey kâfirler!. Siz
beni boş yere şaşırtmaya çalışıyorsunuz. Siz bu hareketlerinizle kendi
ziyanınızı, zararlarınızı arttırmış oluyorsunuz da haberiniz yok!.
64. Ve ey kavmim!. İşte şu
sizin için bir mucize olmak üzere Allah'ın bir dişi devesidir. Artık onu
bırakınız. Allah'ın arzında otlasın ve ona bir kötülükle dokunmayınız, sonra
sizi pek yakın bir azap yakalar.
64. (Ve ey kavmim!. İşte
şu) Allah'ın kudreti ile taşdan çıkarılan harikulade hayvan (sizin için bir
mucize olmak üzere Allah'ın) yaratmış olduğu muazzam (bir dişi devesidir) benim
peygamberlik iddiasında doğru olduğuma bir delildir. (Artık onu bırakınız) Ona
tecâvüz etmeyiniz, onu kendi bulunduğu hal üzere terk ediniz (Allah'ın arzında)
yeryüzünde dilediği gibi yiyip içip (otlasın) gezip dursun. O sizin için bir
delildir, o size fâide verir, zarar vermez. (Ve ona bir kötülükle dokunmayınız)
sakın onu boğazlamaya ve ona başka türlü fenalık yapmaya cür'et göstermeyiniz.
(Sonra sizi pek yakın bir azap yakalar) kendinizi o azaptan kurtaramazsınız.
O tecâvüzünüzü müteakip hemen dünyevî bir azaba tutulursunuz. İşte Salih
Aleyhisselâm, kavmine böyle uyarıda bulundu. Ne yazık ki: Onlar bu uyarıya
riâyet etmediler.
65. Sonra onu boğazladılar.
Bunun üzerine dedi ki: Yurdunuzda üç gün dha yaşayınız. İşte bu, yalanlanmamı;
olan bir vâ'ddir.
65. (Sonra) O kavim
(onu) o harikulade olan deveyi (boğazladılar) onu kesip parçaladılar (bunun
üzerine) Salih Aleyhisselâm onlara (dedi ki:) Ey söz dinlemeyen cahil kavim!.
(Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız) bu müddetin ardından üzerinize Allah'ın azabı
gelecektir. (İşte bu) Böyle üç gün yaşayıp da onu müteakip azaba tutulmanız
(yalanlanmamış olan bir vâ'ddir) bunda bir yalan mevcut değildir. Bu husustaki
ihtar, sırf hakikattir, öyle açıklandığı şekilde meydana gelecektir.
§ Rivayete göre Salih
Aleyhisselâm'ın kavmi, onun risalet iddiasında doğru olduğuna bir şahit olmak
üzere bir kayadan bir deve çıkarmasını istemişler. Hz. Salih de onlardan imân
edeceklerine dair söz aldıktan sonra namaz kılmış, duada bulunmuş, büyük bir
kayadan bir mucize olmak üzere yaşlı bir deve çıkıvermiştir, sonra kendisi gibi
büyükçe bir deve de doğurmuştur. O kavimden birazı imân etmiş, diğerleri yine
küfrlerinde devam eylemişlerdi. Bu deve bir müddet kaldı, yavrusu ile beraber
gezer, otlar dururdu. Bu deve birkaç yönüyle bir mucize idi: Şöyle ki: Bu birtaş
içinden yaratılıp çıkarılmıştı ve erkeksiz olarak yüklü bulunmuştu. Doğurduğu
yavrusu kendisine benzeme kd e idi bu deve bir anda böyle mükemmel bir su ret de
olarak vücude gelmişti. Kendisinden pek fazla süt çıkararak bir topluluğa
yetiyordu. Ve bu deve bulunduğu yerdeki bir kuyunun bütün suyunu bir günde
tamamen içiyordu, ertesi günde o kuyudan ahali sularını alıyorlardı. İşte bu
ayrıntılar, Kur'an-ı Kerim'de değil, rivayet yoluyla tefsirlerde zikredilmiştir.
Kısacası: Bu deve bir mucize idi, bir kudret delili idi. Buna asla dokunmamaları
Hz. Salih tarafından o kavime tenbih olunmuştu. Ne yazık ki, bu tenbihe riâyet
etmediler.
66. Ne zaman ki, emrimiz
geldi. Salih'i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet sebebiyle
kurtuluşa erdirdik, hem de o günün zilletinden -kurtardık-Şüphe yok ki, çok
kuvvetli, çok izzet sahibi olan, ancak senin o Rab'bindir.
66. Bu mübarek âyetler de
Salih Aleyhisselâm ile ona imân edenlerin kurtuluş ve selâmete erdiklerini
bildiriyor, İmân etmeyen Semud kavminin ise büyük bir ses azabı ile lâyık
oldukları cezalarına kavuşmuş olduklarını ve onların dünyada hiç yaşamamış gibi
bir felâkete uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Semud kavmi,
inkârlarında İsrar edip durdular (Ne zaman ki) onların hakkında (emrimiz geldi)
yani: Üç gün tamam olup azabımız yüz gösterdi veya azabın inmesi için ilâhî
emrimiz ortaya çıktı. (Salih'i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir
rahmet sebebiyle kurtuluşa erdirdik) onları o inkarcı kavme gelen felâketden
koruduk (Hem de) Salih Peygamber ile ona tâbi olanları (o günün) o Semud
kavminin mahvolmasıyla sonuçlanan musibet gününün (zilletinden) yani: O kavmin
korkunç ses ile olan helâkından veyahut o kavme kıyamet gününde yüz gösterecek
olan zillet den, rezillikten (kurtardık) onları müstesna bir vaziyetde
bulundurduk, (şüphe yok ki) Ey Rasülü Ekrem!. (Çok kuvvetli) Herşeye galip ve
(çok izzet sahibi olan) her dilediğini yapmaya kaadir, ve dilemediğini def ve
men'etmeye kudretli (olan ancak senin o Rab'bindir) bütün kâinat, onun kudreti,
galibiyeti, hakimiyeti altında bulunmaktadır. Şüphesiz buna inanıyoruz.
67. O zulm etmiş olanları
da bir korkunç ses yakaladı. Artık yurtlarında dîz üstü çöküp bitmiş bir halde
sabahladılar.
67. (O zulmetmiş olanları
da) Hz. Sahh'in tebligatını, öğütlerini kabul etmeyip küfrlerinden ayrılmamak
suretiyle kendi nefislerine zulm etmiş bulunan Semud kavmini de (bir korkunç ses
yakaladı) şöyle ki: Ya Cibril Aleyhisselâm'ın yaptığı bir ses ile o inkarcı
kavim hep birden helak oldular veya onlara semâ tarafından müthiş bir ses
gelmekle kalbleri parçalanarak hepsi de birden ölüp gittiler. (Artık yurtlarında
dizleri üstüne çöküp bitmiş kimseler oldukları halde sabahladılar) hareketden,
hayatdan mahrum kaldılar, bu suretle dünyevî cezalarına kavuştular. § Cüsûm"
lûgatde sükûn et, hareketsizlik uyurken göğsü yere koymak manasınadır. Câsimin
de: Yüzleri üzerine düşmüş, kimseler demektir. Sonra bu kelime ölürken hiçbir
hare ket d e bulunmamak yerinde kullanılır olmuştur. O halde "Câsimin" demek
sanki hiç hayat sahibi değillermiş gibi ölürken bir hare ket d e bulunamaz olan
ve yüzleri, dizleri üzerine düşüp yıkılan kimseler demektir.
68. Sanki orada hiç ikâmet
etmemişlerdi. Biliniz ki, şüphesiz Semud, Rab'lerini inkâr etmişlerdi. Haberiniz
olsun ki. Semud için -Allah'ın rahmetinden- bir uzaklık vardır.
68. O helak olan kavim
(Sanki orada) o kendi yurtalrında, ülkelerinde, (hiç ikâmet etmemişlerdi.)
Oralarda sanki nice seneler yaşamamışlardı, onlar işte öyle müthiş bir suretde
mahv ve yok oldular. (Biliniz ki, şüphesiz Semud, Rablerine kâfir olmuşlardı)
kendilerini yaratan, besleyen, yurtlara sahip kılan Yüce Yaratıcı'yı inkâr
etmiş, kendilerine vermiş olduğu nimetlerin değerini bilmez, şükrünü yerine
getirmez bulunmuşlardı (haberiniz olsun ki. Semud için bir uzaklık vardır) yani
onlar Allah'ın rahmetinden ebediyen uzak olsunlar, zaten uzak olacaklardır. Bu
onların haklarında bir beddua demektir. Onların böyle bir mahrumiyete uğramaya
lâyık olduklarını göstemektedir. Kısacası: O kavim, küfr ve isyanda İsrar edip
durmalarının cezasına uğradılar. Allah'ın himayesinde olan Hz. Salih de bir
rivayete göre Mekke'i Mükerreme'ye, diğer bir rivayete göre de Kudüs'e giderek
orada vefat etmiştir. Arap Peygamberlerdendi. Kıssası için A'raf süresindeki
(PSÎ'inci âyeti celilenin izahına da bakınız.
69. Ve muhakkak ki, bizim
elçilerimiz İbrahim'e müjde ile gelmişti. Selâm dediler. O da selâmdır dedi.
Sonra gecikmeden bir kızartılmış buzağı getirdi.
69. Bu mübarek âyetler,
Hz. İbrahim'e, meleklerin müjde ile gelmiş, birbirlerine selâm vermiş
olduklarını ve Hz. İbrahim'in onları misafir insanlar sanarak kendilerine yemek
hazırladığını ve onların bu yemeğe el uzatmadıkları için Hz. İbrahim'in onlardan
endişeye düştüklerini bildiriyor. Bunun üzerine meleklerin Lût kavmini helak
etmekle emrolunmuş olduklarını bildirerek Hz. İbrahim'in zevcesine anne
olacağını müjdelediklerini o muhterem hanımın da kendisinin ve kocasının
ihtiyarhğından dolayı anne olmasını acâip gördüğünü, meleklerin de Allah'ın
kudreti karşısında buna şaşırmaya gerek olmadığını söylemiş olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Şu da (muhakkak ki, bizim elçilerimiz) yani:
Meleklerimiz, bunlar bir rivayete göre Hz. Cibril ile Mikâil ve israfil
Aleyhimüsselâm idi. Diğer bir rivayete göre de Cibril Aleyhisselâm ile diğer
yedi'veya onbir melek idi. Bunlar genç, güzel insanlar suretinde
görünüvermişlerdi. (İbrahim'e müjde ile gelmişti) yani: Kendisinin ishak
adındaki oğlu ile ondan sonra datomnu Yakup Aleyhimesselâm'ın dünyaya
geleceklerini veya Lüt kavminin helak olacağını müjdelemişlerdi. Bu melekler Hz.
İbrahim'e karşı (selâm dediler) yani: Selâm verdiler. (O da) İbrahim
Aleyhisselâm de (selâmdır dedi) yani: Sizin işiniz selâmettir veya benim size
cevabım da selâmdır veyahut sizin üzerinize selâm olsun diye karşılıkta bulundu.
Böyle mü'minlerin biribirleriyle karşılaşınca selâm vermeleri, dinî
hususlardandır, bir sevgi ve dostluk, iyilikseverlik alâmetidir. Bunun yerini
başka tabirler tutamaz. (Sonra) Bu selamlaşmayı müteakip İbrahim Aleyhisselâm bu
misafirlerine ikram için (bir kızartılmış buzağı getirdi) bu, yerden kazınmış
bir çukur içindeki kızgın bir taş üzerinde kızartılmış, tavlı bir buzağı idi.
Hz. İbrahim, çok misafirperver idi. Rivayete göre on beş geceden beri kendisine
bir misafir gelmemişti. Bu melekleri insan şeklinde görünce bunları misafir
sanarak sevinmiş, hemen kendilerine yemek hazırlamıştı. Aslında misafirlere
hürmet etmek, icabına göre onlar için sofra hazırlamak yüce bir sünnettir, bir
cömertlik gereğidir.
70. Onların ellerinin ona
uzanmadığını görünce. Onları hoşlanmadı ve onlardan gizlice korkar oldu. Dediler
ki: Korkma, biz muhakkak Lüt kavmine gönderildik.
70. (Ne zaman ki) Hz.
İbrahim, böyle sofra hazırladığı halde (onların) o misafirlerin (ellerinin ona)
o sofraya, getirilen buzağı etine (uzanmadığını gördü) onların bu doygunca
hareketlerini müşahede etti (onları hoşlanmadı) onların bu yemekten
kaçınmalarını çirkin ve uygunsuz gördü (ve onlardan gizlice) kalben (korkar
oldu) çünki yüksek vasıflarını bildiriyor. Ve Lût kavminin mutlaka azap
göreceğinden dolayı bu hususdaki tartışmadan vazgeçmesini Hz. İbrahim'den
Meleklerin istemi; olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Meleklerin
verdikleri teminat ve ne için geldiklerini bildirmeler! üzerine (Ne zaman ki
İbrahim'den korku gidiverdi) kalben mutmain oldu (ve) kendisine korku yerine
(müjde geldi) yani: Kendisine "korkma" denildi veya kendisinin bir oğlu, sonra
da bir torunu dünyaya geleceği müjdesini aldı (Lüt kavmi hakkında bizimle) yani:
Benim gönderdiğim melekler ile (mücadelede bulunur oldu) yani: Melekler ile
tartılmaya başladı, Lüt kavminin hemen birden helaki uygun mudur, onların
arasında Lüt Aleyhisselâm da bulunuyor dedi veyahut o kavmin helaki tehir edilse
küfr ve isyandan dönerek mü'min olmaları düşünülemez mi?. Diye temennide
bulundu. Melekler de orada mü'min olup olmayanları bildiklerini, Hz. Lüt ile
mü'min olan çoluk çocuğunun helakten korunacaklarını söylediler. Kısacası: Bu
mücadele, bir hakikatin tamamen ortaya çıkıp güzelce anlaşılması için yapılan
bir tartışma mahiyetinde bulunmuş olduğu için övülmüştür, kınanmış bir mücâdele
mahiyetinde bulunmamıştır, eğer öyle kınanmış olsa idi Cenâb-ı Hak, Hz.
İbrahim'i şöylece medh buyurmazdı.
75. Şüphe yok ki. İbrahim
elbet de pek yumuşak huylu, çok bağrı yanık, ve kendisini Allah'a vermiş biri
idi.
75. (Şüphe yok ki,
İbrahim elbette pek yumuşak huyludur.) Kötülük yapanlardan hemen intikam almak
hususunda acele etmez, yavaşda davranır, veya af eder (ve) Hz. İbrahim (çok
bağrı yanıktır) günahlardan dolayı, insanların kötü hallerine üzülmekten dolayı
çok ah eder, üzüntüler içinde kalır. (Ve) o Yüce Peygamber, Hak'ka (kendisini
Allah'a vermiş biri idi) dâima hakkı kabul eder, hak ve hakikata yönelmekten
geri durmaz. Ondaki bu seçkin vasıflardan dolayıdır ki, Lüt kavmi hakkında bir
iyilikseverlik eseri olmak üzere bir mücâdeleye lüzum görmüştür.
76. Ey İbrahim!. Bu
mücadeleden vaz geç. Şüphe yok ki, artık Rab'bin emri gelmiştir. Ve muhakkak ki,
onlara geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir.
76. Hz. İbrahim'in bu
tartışması biraz uzayınca Melekler de dediler ki: (Ey İbrahim!.) Aleyhisselâm
(bu mücadeleden vazgeç) o kavimden dolayı böyle tartışmada bulunma, gerçekte sen
bir merhamet ve acıma eseri olarak böyle bir müdafaada bulunmak istiyorsun,
fakat bunda onlar için bir fâide yoktur. (Şüphe yok ki, Rab'bin emri gelmiştir)
onların azapları hususunda Allah'ın takdiri tahakkuk etmiştir. Allah Teâlâ
onların hallerini bilicidir. (Ve muhakkak ki, onlara geri çevrilmez olan) yani:
Defedilmesine ve kaldırılmasına bir yol bulunmayan (bir azap gelivermektedir)
artık o takdir edilen azap, öyle tartışma ile dua vesaire ile bertaraf edilecek
değildir, haklarında ezelî irâde mutlaka meydana gelecektir. Hz. İbrahim'in
kıssası için bakara süresindeki (I 24) üncü âyetin izahına bakınız!.
77. Ne zaman ki,
elçilerimiz Lüt'a geldi, onların yüzünden endişeye düştü ve onlardan dolayı
kalbi daraldı ve bu bir şiddetli gündür dedi.
77. Bu mübarek âyetler, bir
kısım meleklerin genç insan suretinde olarak Hz. Lüt'un yanına varmış
olduklarını, Hz. Lüt'un da onları öyle insan sanarak yanına koşup gelen kavminin
onlara yapacakları kötü saldırıyı düşünerek, üzüntü ve keder içinde kalmış
olduğunu bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamber ile o kavmi arasındaki
konuşmayı ve o Yüce Peygamberin temennilerini şöylece tasvir buyurmaktadır. (Ne
zaman ki elçilerimiz) yani: İnsan suretinde görünmüş olan Melekler, İbrahim
Aleyhisselâmdan ayrılıp dört fersah kadar uzak bir köyde bulunan (Lüt'a geldi)
bunlar genç, gayet güzel insanlar suretinde görünmeye başladı, Lüt Aleyhisselâm,
onların Melekler olduğunu bilmeyerek, (onların yüzünden endişeye düştü) kalben
üzüntü duydu (ve onlardan dolayı kalbi daraldı) içerisi heyecana geldi. Yani: O
gelen gençlere terbiyesiz kavminin musallat olacağından korktu veyahut Melekler
olup kavmini helak etmek için geldiklerini anladı, bir merhamet eseri olarak
kavminin uğrayacağı felâketden dolayı üzüldü. (Ve bu bir şiddetli gündür dedi)
Böyle bir belâyı müdafaadan âciz bulunacağını düşünerek kalben bir sıkıntıya
tutulup kaldı.
§ Zar; lügatde ölçmek
manasınadır. Zîra da ölçü, arşın mânâsında kullanılmaktadır. Bu kelimeler,
takat, güç yerinde kullanılır. Meselâ: Bir işi yapmaya kudreti olmayan kimse:
"Benim buna zar'im yoktur" der ki, takatim, gücüm yoktur demektir. Binaenaleyh
"Dâka zar'an" denilmesi güçsüzlükten dolayı kalbin daralmasından kinayedir.
"Asîb" kelimesi de katı şev demektir. Bağlamak ve sağlam dürmek mânâsına olan
"Asb" kelimesinden türemiştir. Şiddetli mânâsında kullanılır. Çünki insanı şer
ile bağladığı için şiddeti olan şeve "Âsj.b" denilmiştir. "Aseb" de sinir
demektir ki cem'i "Asaptır."
78. Ve ona kavmi koşarak
geldî ve evvelceden kötü kötü fiilleri yapmaktaydılar. Dedi ki: Ey kavmim!. İşte
onlar benim kızlarındır, onlar sizin için daha temizdirler. Artık Allah'tan
korkunuz ve beni misafirlerimin önünde rezil etmeyiniz, sizden akıllı bir erkek
yok mudur?.
78. (Ve ona) Lût
Aleyhisselâm'a (kavmi koşarak geldi) bu kavim, o insan şeklindeki melekleri
görünce onlara tecâvüz maksadiyle Hz. Lüt'un yanına sür'atle gelip toplandılar.
(Ve) O kavim (evvelceden) beri, öyle Hz. Lüt'un yanına gelmezden veya melekleri
görmezden evvel de (kötü fiilleri yapar olmuşlardı) pek çirkin, insaniyete
aykırı sosyal bir rezaletten ibaret olan livâta (homoseksüellik) cinayetini,
erkeklere arkalarından dokunmak rezaletini işlemişlerdi. Hz. Lüt, o rezil
gürüh'un o erkek suretinde görülen meleklere karşı kötü niyette bulunmak için
öyle koşup geldiğini görünce onlara (dedi ki: Ey kavmim! İşte onlar) o sizin
eşleriniz (benim kızlarımdır) yani: Madem ki, ben sizin hakkınızda iyiliksever
bir Peygamberim, bir Peygamber ise ümmetinin babası mâkamındadır. Binaenaleyh o
milletin kadınları da o Peygamberin manen kızları durumundadır. Artık o
eşlerinizden meşru süretde istifâde edebilirsiniz. (Onlar sizin için daha
temizdirler) yani: Haddizatında temiz; meşru, istifadesi caiz olan onlardır,
başkalarına tecâvüz ise haramdır, dînen, ahlâkan yasaktır. Artık eşlerinizi
bırakıp da başkalarına nasıl saldırabilirsiniz. Diğer zayıf bir yoruma göre de
Hz. Lût, kendi sulben kızlariyle onların evlenmelerini teklif etmiş, yani demek
istemişti ki: İşte kızların"" ile evlenebilirsiniz. Erkekler ile evlenmek
caiz ve mümkün olmadığından artık erkeklere nasıl musallat olmak
isteyebilirsiniz?. Hz. Lüt'un zamanında bir müslüman kadınla bir gayrı müslimin
evlenmesi caiz bulunmuştu. Nitekim İslâm'ın başlangıcında da böyle iken İmân
etmedikçe müşrik erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyiniz... (Bakara, 2/221)
âyeti kerimesi ile buhusus neshedilmiştir. Hz. Lüt, kavmine nasihat vererek
(artık Allah'tan korkunuz) içinde bulunduğunuz küfr ve isyanı, fuhşiyyâtı terk
ediniz (ve beni müsâfirlerim önünde rezil etmeyiniz) beni mahcup ve kederli bir
durumda bırakmayınız (sizden akıllı bir erkek yok mudur?.) ki, hakkı kabul
etsin, öğütlerimden yararlansın, öyle rezil bir hareketde bulunmaktan sıkılsın,
kaçınsın.
§ Yühreun; kelimesi,
acele ve sür'at mânâsına olan, "heı mânâsını ifâde etmektedir.
lâfzından türemiş bir
müzarî fiildir, birbirini sıkarak, kakarak, teşvikte bulunarak sür'atle koşar
oldular
79. Dediler ki: Muhakkak
sen biliyorsun ki, bizim için senin kızların da bir hak yoktur. Ve şüphe yok ki,
sen bizim ne istediğimizi elbet de bilirsin.
79. Hz. Lüt'un böyle
güzel, iyiliksever ihtarına rağmen o alçak kavim (dediler ki:) Ey Lût!.
(Muhakkak sen biliyorsun ki) Takdir edersin ki, (bizim için kızların da bir hak
yoktur) bizim onlara ihtiyacımız mevcut değildir. Biz onlara karşı bir şehvet,
bir eğilim hissetmiyoruz ki, bu bakımdan bizim için bir hak sabit olsun. Diğer
bir yoruma göre de: Senin kızlarınla evlenebilmek için imân etmemizi şart
koşuyor, teklif ediyorsun. Biz ise böyle bir teklifi kabul etmiyeceğimiz için
artık kızlarının üzerinde bir hakkımız olamaz. (Ve şüphe yok ki, sen bizim ne
kasdetdiğimizi elbetde bilirsin) bu rezil topluluk, kendilerinin erkeklere
yaklaşmak arzusunda bulunduklarını ve şehvetlerinin hangi tarafa yönelik
olduğunu bu sözleriyle anlatmak istemişlerdi.
80. Dedi ki: Keşke benim
için size karşı bir kuvvet olsa idi veya şiddetli bir kaleye sığınacak olsa
idim.
80. Hz. Lüt da kavminin o
edepsizce ifadelerine karşı (dedi ki: Eğer benim için size karşı bir kuvvet olsa
idi) bir güce, bir iktidara sahip bulunsa idim (veya bir şiddetli kaleye) bir
nahiyeye, bir tarafa (sığınacak olsa idim.) size karşı, icâbeden şeyi yapardım.
Sizi bizzat veya kendisine dayandığım kuvvetli bir yardımcı ile beraber defeder
ve yola getirirdim. Böyle zor, üzüntü veren bir durumda kalmazdım.
81. Dediler ki: Ey Lüt!.
Şüphe yok ki biz senin Rab'binin elçileriyiz. Onlar sana elbette
kavuşamayacaklardır. Artık sen ailen ile gecenin bir kısmında yürü ve sizden hiç
bir kimse geri kalmasın, eşin ise müstesna. Şüphesiz ki, onlara isabet edecek
şey, ona da isabet edicidir. Muhakkak ki, onlara va'dedilen zaman, sabah
vaktidir, sabah vakti ise yakın değil midir?.
81. Bu mübarek âyetler.
Meleklerin kendilerini Hz. Lüt'a bildirerek onun endişesini gidermek ve
kendisini selâmetle müjdelemiş olduklarını anlatıyor. Lüt kavmine gelen azapdan
Hz. Lüt'un mü'min olmayan eşinin de kurtulamadığını ve bu azabın sabah vaktinde
meydana gelmiş olduğunu bildirmektedir. O azabın ortaya çıkmasıyla Lüt kavminin
bütün yurtlarının yıkılıp, alt üst olduğunu ve onların üzerlerine ateşli
taşların yağmış bulunduğunu haber vermekte ve bu gibi azapların zalimlerden uzak
bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Melekler; Hz. Lüt'un öyle endişeye
düşmüş, kavmine karşı onları müdafaadan âciz kalmış olduğunu görünce (dediler
ki: Ey Lüt) Aleyhisselâm, korkma, düşünme (şüphe yok ki, biz senin Rab'binin
elçileriyiz) kavmine, lâyık oldukları ceza gelecektir. (Onlar sana) Ey Lüt
Aleyhisselâm (elbetde kavuşamıyacaklardır) yani: Onlar sana bir fenalık
yapamıyacaklardır. Bırak onları geliversinler. Bunun üzerine Hz. Lüt, kapısını
açmış, kavmi içeriye girmiş, bunun üzerine Cebrail, onların yüzlerine
kanatlarını çarpmış, hemen gözleri kör olmuş, dönüp gidecekleri yolu göremez bir
hâle gelmişler, feryat edip bağırarak Lüt'un yanında sihirbazlar var derneğe
başlamışlar. Melekler de Hz. Lüt'a hitaben (artık sen ailen ile) aile
fertlerinle beraber (gecenin bir kısmında yürü) bulunduğunuz yerden çıkıveriniz
(ve sizden hiç bir kimse geri kalmasın) senden ayrılmasın veya arka tarafına
bakmasın. O kavme alelacele gelecek olan azapdan kurtulabilmek için bir an evvel
onların bulundukları yerden ayrılmak lâzımdır. Veyahut geri kalıp da o kavmin
uğrayacağı azabı görerek acıma hissine kapılmamaları ve mahzun olmamaları için
kendilerine böyle bir tenbih yapılmıştı. Ey Lüt Aleyhisselâm (eşin ise müstesna)
çünki o, imândan mahrum bulunmakla Hz. Lüt'un ev halkından olmak şerefini
kaybetmişti. Rivayete göre bu kadın, Hz. Lüt ile beraber bulundukları yerden
çıkıp gitmemişti. Yahut o da çıkmış ise de geriye bakarak kavmin azaba
uğradığını görmüş, "vah kavmim!" diye üzüntü içine girmiş, derken bir taş
kendisine gelip dokunmuş, o da helak olup gitmiştir. İşte küfrün cezası!.
Melekler, Hz. Lüt'a şöyle de dediler: (Muhakkak ki, onlara va'dedilen zaman)
onların azabına, helakine tâyin edilen vakit (sabah vaktidir) öyle sabah olunca
hepsi helak olup gitmiş olacaklardır, (sabah vakti ise yakın değil midir?.)
elbetde pek yakın bulunmaktadır. Artık Ey Hz. Lüt, sen ve sana imân edenler,
durmayınız, bir an evvel buradan uzaklasınız. Yahut Hz. Lüt onların daha sabah
olmadan helak olmalarını arzu ettiği için melekler, ona hitaben: Sabah vakti
yakın değil midir, daha yakın bir zamanda helak olmalarını istemeye hacet
yoktur. Maamafih herkesin rahat edeceği bir sabah vaktinde o kavme bir azabın
gelmesi, daha büyük bir felâkettir ve buna bakanlar için bir ibret manzarası
teşkil edecektir.
Sonraki Sayfa

|
|