|
11-HUD
SURESİ
Bu süre'i celile, yüz
yirmi üç âyetten meydana gelmektedi Medine'i Münevvere'de nazil olduğu rivayet
olunmaktadır.
Gerçek görüşe göre, Mekke'i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Yalnız (11), (16), (114), üncü âyetlerinin
Bu mübarek Hüd Süresi,
Yunus Süresini müteakip nazil olmuştur. Her ikisi de inanca ait esasları, Kur'an-ı
Kerim'in ilâhî bir mucize olduğunu, âhiret hayatına, sevap ve azaba dâir
beyanları ve bir kısım Peygamberlerin kıssalarını içermektedir. Evet.. Hz.
Hüd'dan başka Nüh, Salih, İbrahim, Lüt, Şuayb, Musa Aleyhisselâm'a dair de en
mühim bilgileri kapsamaktadır. Bunlara ait olan Kur'ânî açıklamaları, Rasülü
Ekrem Efendimizi teselliyi ve müslümanlar içinde en tesirli öğütleri ve uyanma
vesilelerini içermektedir.
İçermiş olduğu için
Bu süre'i celile. Yunus
Süresindeki bazı mücmel açıklamaları ayrıntılı olarak beyan buyurmaktadır ve Hz.
Hüd'un mübarek hayatına dâir âyetleı "HÛD SÛRESİ" adını almıştır. Hüd
Aleyhisselâm için "A'RAF SÜRESİNDEKİ" (65) inci âyeti kerimenin tefsirine
bakınız!.
1. Elif, Lâm, Ra, bir
kitabdır ki, âyetleri hikmet sahibi ve herşeyden haberdar olan Cenab'ı Hak
tarafından sağlamlaştırılmış ve sonra açıklanmıştır.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an'ı Kerim'in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu bildirmektedir. Bütün
insanlığın yalnız Allah Teâlâya ibâdet etmelerini ve Hak rızâsı için tövbe
ederek ondan mağfiret dilemelerini ve o sayede güzel bir hayâta kavuşmalarını
emir etmektedir. Yükümlü oldukları vazifelerden yüz çevirenlerin de korkunç
akıbetlerini hatırlatmaktadır. Ve nihayet bütün insanların, herşeye kaadir olan
Cenâb-ı Hak'kın manevî huzuruna sevk ile muhakemeye tâbi olacaklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, lâm, ra) bu mübarek tabir ya bu sürenin bir ismi
demektir. Yahud müteşabihattan bir tabir ve Allah'ın sırlarından bir sırdır.
Mânâsını Allah'ın ilmine havale ederiz. Bakare ve Yunus Sürelerinin birinci
âyetlerine de bakınız!. (Bir kitapdır ki) yani: Bu gibi harflerden meydana gelen
Kur'an-ı Kerim: Bir mucize ve ilâhî bir kitapdır ki, (âyetleri hâkim ve habir
tarafından) yani: Bütün emirleri, yasakları, fiilleri hikmete dayalı olan ve
bütün mahlûklarının hallerini bilen Allah Teâlâ katından (sağlamlaştırılmış ve
sonra açıklanmıştır.) yani: Bütün âyetleri sağlamdır, noksandan, bozukluktan
uzak bir şekilde tanzim edilmiştir. Sonra bununla beraber bütün âyetleri dinî
hükümlere, öğütlere, peygamberlerin hayatlarına ve diğer fâideli hususlara dâir
ayrıntılı bir halde bulunmaktadır.
2. Şunun için ki, Allah
Teâlâ'dan başkasına kullukta bulunmayın. Şüphe yok ki, ben sizin için onun
tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.
2. Kur'an-ı Kerim'in
âyetleri (Şunun için) öyle sağlam ve ayrıntılı olarak bulunmuştur (ki) Ey
insanlar!. Siz o âyetleri güzelce dikkate alasınız (Allah Teâlâ'dan başkasına
kullukta bulunmayasınız) yalnız o Kerem Sahibi Yaratıcınıza kullukta, bulunup
başkalarına tapınmayasınız. Yahut bu âyeti kerime, bir ilâhî mahiyettedir,
Peygamberimizin lisanı vâsıtasiyle bizlere şöyle tebliğ edilmektedir: Ey
insanlar!. Cenâb-ı Hak'tan başkasına ibâdette bulunmayınız, (şüphe yok ki, ben
sizin için) Ey insanlık topluluğu!, (onun) O Kâinatın Yaratıcısı (tarafından bir
uyarıcıyım) Allah Teâlâ'dan başkalarına tapanları ebedî bir azap ile
korkutucuyum (ve müjdeleyicîyim) Hak Teâlâ'nın birliğini bilip birlikte, yalnız
ona ibâdet de bulunanları da sevap ile, ebedî mutluluğa kavuşmakla
müjdeleyiciyim.
3. Ve hem
Rab'binizden mağfiret dileyiniz. Sonra ona tövbe ediniz ki, sizi belirlenmiş
olan acele kadar güzel bir nîmet ile yararlandırsın ve her fazilet sahibine
lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz şüphe yok ki, sizin üzerinize büyük bir
günün azabından korkarım.
3. (Ve hem) Ey
insanlar!. Siz günahlarınızdan dolayı (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona
sığınınız, ondan bağışlanmanızı niyazda bulunun (sonra ona tövbe ediniz)
kusurlarınızdan dolayı pişmanlıkta bulunarak onları terke karar verin, ibâdet ve
itaate devama başlayınız, (ki sizi belirlenmiş olan ecele) Yani: Tâyin ve takdir
edilen ömrünüzün nihayetine (kadar güzel bir nimet ile yararlandırsın) sizi
güzel bir yaşayış, geniş bir rızk ile yaşatsın, sizi meşru servetlere, çoluk
çocuğa kavuştursun (ve) Cenâb-ı Hak (her fazîlet sahibine) güzel amellerde
bulunan kuluna dünyada veya âhirette (fazlını) mükâfatını (versin) Evet.. Her
kul, dünyadaki güzel amellerine göre âhiretde çeşitli saadet mertebelerine
ulaşır ve böyle iyi ve fazilet sahibi zatlar, dünyada da çoğunlukla o güzel
hareketlerinin mükâfatını görürler. (Ve eğer) Ey insanlar!. Siz (yüz
çevirirseniz) yani: Ey kendilerine Allah tarafından bir Peygamber olmak üzere
gönderilmiş olduğum kimseler, siz benim tebliğ ettiğim dinî hükmlere, Kur'an'ı
Kerim'in beyanlarına uymaz da bundan kaçınır iseniz (şüphe yok ki) ben (sizin
üzerinize büyük bir günün) kıyamet gününün (azabından korkarım) yahut daha
dünyada iken kıtlık ve pahalılık gibi ve diğer müthiş bir belâ gibi helak edici
bir kötülüğün üzerinize yöneleceğinden endişede bulunurum. Nitekim bir nice âsi
milletler vaktiyle böyle birer müthiş akıbete yakalanmışlardır. İşte bütün
insanlığa bir şefkat ve acıma eseri olmak üzere Kur'an lisânı ile öyle bir
felâkete uğramamaları için nasihat verilmiş oluyor. Ne büyük bir ilâhî lütuf!.
Artık insanlar, bu öğütlerden istifadeye koşmalı değil midirler?.
4. Bütün dönüşünüz Allah
Teâlâ'yadır. O ise her bir şey üzerine kaadirdir.
4. Ey insanlar!. Akıbet
(bütün dönüşünüz Allah Teâlâ'yadır) hepiniz de öleceksinizdir, hepiniz de
âhiretde Cenâb-ı Hak'kın yüce mahkemesine sevkedileceksinizdir. Müminler, iyi
kullar mükâfatlara, kâfirler, asiler de lâyık oldukları azaplara
kavuşacaklardır. (O) Yüce Yaratıcı (ise herbir şey üzerine kaadirdir)
binaenaleyh sizi öldürmeğe, tekrar diriltmeğe, hepinizi de lâyık olduğunuz
akıbetlere kavuşturmaya her şekilde ilâhî kudret fazlasiyle kâfidir. Artık bunu
düşünmeli değil midir?. Evet.. İnsan, Allah'ın azabını düşünerek titremelidir,
kendisini o azabın pençesinden kim kurtarabilir?. Ve Ceyıâb-ı Hak'kın
nîmetlerini, kulları hakkındaki teşvik ve lütuflandırmasını da düşünerek şükür
secdesine kapanmalıdır, bu nimetlere lâyık olmaya gece ve gündüz çalışmalıdır,
insanlığın mutluluğu ancak bu sayede tecelli eder. Yazıklar olsun buna muhalif
hareket ederek hayatlarını boş yere zayi edenlere, kendilerini ebedî felâketlere
uğratanlara!.
5. Haberdar olunuz
ki, onlar şüphesiz ondan gizlenmek için göğüslerini bükerler, iyi bilin ki,
onlar örtülerine bürünürlerken de o, onların gizlediklerini ve açığa
vurduklarını bilir. Şüphe yok ki, o bütün kalplerin özünü hakkıyla bilicidir.
5. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin hakkı dinleyip kabul etmekten ne kadar kaçındıklarını,
saklandıklarını bildiriyor. Ve bütün hayat sahiplerinin rızkını vermekte olan ve
bütün sırları bilen Cenab'ı Hak'kın ilm ve kudretinden ise hiçbir şeyin gizli
kalmıyacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey hakikî müminler!. (Haberdar olunuz
ki onlar) O kâfirler, veya o münafıklar (şüphesiz ondan) Cenab'ı Hak'tan
(gizlenmek için) kendi kâfirce hallerini Peygamberine ve onun vasıtasiyle
mü'minlere ilân etmemesi için (göğüslerini bükerler) haktan ayrılırlar,
dinsizliklerinde devam etmek isterler. Ey mü'minler siz (iyi bilin ki) güzelce
biliniz ki, (onlar) o küfrlerini, münafıklıklarını saklamak cehaletinde bulunan
kimseler (örtülerine bürünürlerken de) yataklarına sokularak kendilerini
saklamağa çalıştıkları zamanda ve herhalde (o) O Kudret Sahibi Yaratıcı
(onların) öyle (gizlediklerini) de (ve açığa vurduklarını) da tamamen (bilir)
ondan hiçbir hareketlerini gizlemeğe güç yetiremezler. (Şüphe yok ki o) Kâinatın
Yaratıcısı (bütün sinelerin) kalplerin (özünü hakkıyle bilicidir) açıkça yapılan
şeyleri de, gizlice işlenilen şeyleri de tamamen bilir. Şüphesiz inanıyoruz.
Artık o cahiller ne kadar yanlış bir düşünce ile hareket ettiklerinin farkında
olmalı değil midirler?.
Bir rivayete göre bu âyeti
kerime, "Ahnes Ibni Şureyk" gibi münafıklar hakkında nazil olmuştur. Bu münafık,
tatlı sözlü bir şahısmış, Rasülü Ekremle buluşunca sevgi ve dindarlık gösterir,
halbuki, kalben inkarcı idi, kendi halini gizlemek isterdi. Bu âyeti celile ise
bunların bu cahilce hallerini kınamaktadır.
6. Ve yeryüzünde hiçbir
yürüyen hayat sahibi yoktur ki, illâ onun rızkı Allah Teâlâ'ya aittir. Ve onun
duracağı yeri de, emânet bırakılacak yeri de bilir. Hepsi de apaçık bir
kitaptadır.
6. Evet.. Cenab'ı Hak,
bütün yaratıklarının hallerini bilicidir. (Ve yeryüzünde hiçbir yürüyen hayat
sahibi yoktur ki, illâ onun rızkı Allah Teâlâ'ya aitdir.) Eğer Hak Teâlâ
Hazretleri bütün yaratıklarının hallerini hakkıyla bilmeseydi böyle bütün
yerlerde, denizlerde, dağlarda yasayan çeşitli cinslerdeki canlıları
rızıklandırması, onların idarelerini temin buyurması nasıl mümkün olabilirdi?.
Allah Teâlâ böyle her sevi bildiği gibi (Onun) herhangi bir hayat sahibinin
(duracağı yeri de) onun anasının rahmini de, gece ve gündüz ikâmet edeceği
mekânı da ve (emânet bırakılacak yeri de) nerede öleceğini de ve nereye
defnedileceğini de (bilir) ilâhî ilminden hiçbir 5 ey dışarda bulunamaz. (Hepsi
de) bütün hayat sahipleri de, onların rızkları, ikametgâhları ve emânet
bırakılacakları yerleri de (apaçık bir kitaptadır) lâvh-ı mahfuzda tamamen
tesbit edilmiş bulunmaktadır. Artık öyle bir takım inkarcılar, münafıklar kendi
fikirlerini, bâtıl düşüncelerini Cenâb-ı Hak'tan nasıl saklayabilirler? Nedir
onlardaki o kadar cahilce hareket, bir kere Kâinatı Yaratanın kudret eserlerini
dikkate almaları icabetmez mi?.
7. Ve o, o'dur ki -o Yüce
Yaratıcıdır ki- gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır ve onun arşı su üzerinde
idi. Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihanı için -yaratmıştır- ve eğer
sen desen ki: Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir.
Elbette ki, kâfir olanlar diyeceklerdir ki: Bu bir apaçık büyüden başka birsey
değildir.
7. Bu mübarek âyetler de
Cenâb-ı Hak'kın bu âlemi ne şekilde ve ne gibi hikmetlerden dolayı yaratmış
olduğunu bildiriyor ve ilâhî dinin bir takım haberlerini güzel bir terbiyeden
mahrum olanların ne gibi yanlış alaycı bir kanaatle karşılayacak olduklarını
haber veriyor ve böyle kimselere yönelecek ilâhî azabın kendilerinden asla
bertaraf edilemiyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve o, o'dur ki) O bütün
âlemlerin durumunu hakkıyla bilen O Yüce Yaratıcıdır ki (gökleri ve yeri altı
günde yaratmıştır) yani: Üstümüzdeki gök tabakalarını ve ikametgâhımız olan yer
küresini bildiğimiz dünyevî günlerin altısına eşit bir vakti içinde meydana
getirmiştir. Şöyle ki: Gökler iki günde, yeryüzünü de iki günde, ve yeryüzündeki
canlılar, bitkiler vesaireyi de iki günde yaratmıştır ki, tamamı altı günden
ibarettir. Yani: Onları o kadar bir müddet içinde varlık sahasına getirmiştir.
Gerçekte Cenâb-ı Hak, bütün kâinatı bir anda da yaratmaya inanıyoruz ki
kaadirdir. Fakat birçok hikmetlerden dolayı böyle bir müddet içinde yaratmıştır.
Gökler, çeşitli tabakalara ayrıldığı ve daha yüce bir mahiyette bulunduğu için
çoğul sigasiyle öncelikli olarak zikredilmiştir. Yer ise çeşitli tabakaları,
kıtaları içine alsa da mahiyetleri aynı gibi olup gökler kadar bir yüksekliye
sahip bulunmadığından tekil sigasiyle göklerden sonra zikredilmiştir.
Ars ve gökler hakkında
A'raf ve Yunus Sürelerine de bakınız!.
(Ve onun) o Ezelî
Yaratıcının (arşı su üzerinde idi) yani: Göklerden ve yerden evvel Hak Teâlâ
suları yaratmış, suların üstünde de ars adındaki pek yüce bir makamı
meydana getirmiştir. Arsın
su üzerinde olması, ona bitişik olmasını icabetmez. Nitekim "yerin üzerinde gök
vardır" denilir ki, bununla göğün yere bitişik olduğu kasdedilmez, belki yerin
üstünde bulunduğu söylenilmiş olur. Maamafih tefsirlerde deniliyor ki: Bundan
maksat, arsın altında sudan başka bir s*v olmadığını beyandır.
Gerek aralarında bir
açıklık bulunmuş olsun ve gerek ars tamamen suyun kütlesi üzerine bitişik
bulunsun aralarında fark yoktur. Allah'ın kudretine göre her ikisi görünüşte
mümkündür. Şu da bilinmektedir ki: Cenâb-ı Hak'kın yaratmış olduğu su, her hayat
sahibi şeyin aslıdır. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de = Biz her canlı şeyi sudan
yarattık... (Enbiya, 21/30) buyurulmuştur.Bu yedinci âyeti kerime de şöyle bir
işaret de vardır ki: Allah'ın arşı, bütün göklerden vesaireden daha büyük olduğu
halde ilâhî kudret ile su üzerinde durabiliyordu. Artık bunu böyle harikulade
bir şekilde yaratmış olan Kâinatın Yaratıcısı herşeye kadir olmaz mı? Bu
dünyaları mahvedip başka âlemler meydana getirmeğe yüce kudreti fazlasiyle
yetmez mi? İnanıyoruz eder. O hikmet sahibi mabudun her yarattığı eseri bir nice
hikmetleri ve faydaları içermektedir. Kısacası bu gökleri ve yeri ve üzerindeki
mahlûkatı yaratması da. Ey insanlar!. (Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu
imtihan içindir) Gerçekte Cenâb-ı Hak, kullarının bütün kanaatlarını, amellerini
daha meydana gelmeden evvel de bilicidir, ancak ilâhî adaletinin ortaya çıkması
için ve hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine meydan kalmaması için
onları bir imtihana tâbi tutmuştur, bu suretle hangi kulun kulluk vazifelerini
yerine getirip getirmediği meydana çıkacak, bu suretle hakkında ilâhî delil
tamam bulunmuş olacak, vazifelerini yapanlar sevaplara ulaşacaklar, yapmayanlar
da cezalara uğrayacaklardır. (Ve) Ey Rasûlü Ekrem (eğer sen) insanlara hitaben
(desen ki: Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir) bütün bu
kâinatı böyle yoktan var etmiş olan Yüce Yaratıcı, sizlere ölümünüzden sonra
yine hayat verecektir, sizleri başka bir âleme sevkeyleyecektir, diye
kendilerini haberdar eylesen (elbetteki) onların içlerinden (kâfîr olanlar) bu
ilâhî kudreti takdir edemeyip (diyeceklerdir ki, bu) senin bu söylediğin söz
veya bunu haber veren Kur'an (apaçık bir büyüden başka birşey değildir) bu
asılsız bir haberdir, bizleri büyülemek için bir sihir muamelesi demektir. İşte
kâfir, ve ilâhî kudreti düşünmeden gafil olanlar, böyle hakikatları inkâr ederek
bâtıl isnatlarda bulunurlar. O kâfirler. Yüce Peygamberin hakikatin ta kendisi
olan haberlerini yalanlar dururlar. İşte bir misâl daha!.
8. Ve and olsun ki, eğer
onlardan azabı sayılı bir müddete kadar geri bırakacak olsak elbette
diyeceklerdir ki: Onu men eden nedir?. Haberiniz olsun ki, onlara geleceği gün
kendilerinden bertaraf edilecek değildir ve kendisiyle alay ettikleri şey,
onları kuş ataç aktır.
8. (Ve) Resulüm!, (and
olsun ki) kutsal varlığına yemin ederim (eğer onlardan) o kâfirlerden haklarında
ortaya çıkacağı haber verilen (azabı sayılı bir müddete kadar) az bir zaman için
(geri bırakacak olsak) azap, kendilerini derhal yakalamıyacak olsa (elbette) o
kâfirler bir alay yoluyla (diyeceklerdir ki, onu) o azabı bizden (men eden) geri
bırakan (nedir?.) eğer öyle bir azap olsa idi elbette derhal meydana çıkardı. Ey
insanlar!. (Haberiniz olsun ki) Şunu iyice biliniz ki, (onlara) o kâfirlere azap
(geleceği gün) o elem verici azap (kendilerinden bertaraf edilecek değildir) onu
kendilerinden hiç bir şey, hiç bir kuvvet artık kaldıramıyacaktır. Bu azap,
gerek dünyevî ve gerek uhrevî olsun herhalde onların haklarında
gerçekleşecektir. Nitekim bir takımı Bedir gazvesinde vesâirede helake, felâkete
uğramışlardır. Yarın cehennemde ise büsbütün ebedî bir azaba uğrayacaklardır.,
(Ve kendisiyle alay) acele (ettikleri şey) haklarında takdir edilen azap (onları
kuşatacaktır) onlar o alaylarının ne kadar mânâsız, ne kadar edepsizce olduğunu
anlayacaklardı, ebediyyen azap görüp duracaklardır.
9. Ve eğer insana
tarafımızdan bir rahmet tatdırır, sonra da onu ondan çekip alırsak şüphe yok ki
o elbette çok ümitsizdir, nankördür.
9. Bu mübarek
âyetler, bir kısım insanların nail olup daha sonra mahrum kaldıkları ve
ihtiyaçlarından sonra kavuştukları nimetlere karşı lâyık olmayan ruh hallerini
bildirmektedir. Ancak sabr eden, salih amellerde bulunan seçkin kullarında
mağfirete, büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Bir
takım insanlar, Allah'ın takdirine karşı inkarcı bir vaziyet aldıkları için
azabı hak etmişlerdir. Evet.. (Ve eğer insana) öyle güzel bir dinî terbiyeden
mahrum bulunan herhangi bir şahsa (tarafımızdan bir rahmet tatdırır) yani:
Sıhhat gibi, servet gibi bir nîmet ihsan eder (sonra da onu) o rahmeti, nimeti
(ondan çekip alırsak şüphe yok ki o) şahıs (elbette çok ümitsizdir)
sabırsızlığından dolayı Allah'ın rahmetinden ümidini kesmiştir. Ve (nankördür)
evvelce kavuştuğu nimetleri de unutur, nimete karşı nankörlükte bulunur. Cenâb-ı
Hak'kın kendisine nîmet vermesindeki ve sonra o nimeti ondan alıvermesindeki
hikmeti düşünemez, nefsine hâkim olamaz, cahilce bir vaziyet alır durur.
10. Ve eğer ona
isabet eden bir zarardan sonra bir nimet tatdırırsak elbette der ki: Benden
bütün kötülükler gidiverdi. Şüphe yok ki, o -bu halde- pek sevinen, çok
öğünendir.
10. (Ve eğer ona) O
insana (isabet eden bir zarardan) bir musibetten, bir sıkıntıdan, meselâ: Bir
hastalıktan, yoksulluktan (sonra bir nimet tatdırırsak) meselâ: Yeniden sıhhate,
servete kavuşturursak (elbette der ki: Benden bütün kötülükler gidiverdi) bana
isabet eden musibetler yok oldu (şüphe yok ki o) bu halde, böyle bir nimet ve
kurtuluşa erişmesi anında (pek sevinen) insanlara karşı (çok öğünendir) böyle
güzel, geniş bir vaziyete kavuşmaktan dolayı Cenab'ı Hak'ka şükr edeceği yerde
gafilce bir zevkin eseri olarak lüzumundan fazla neş'eler içinde kalır,
insanlara karşı iftihar edici bir durumda bulunur, halbuki bu ulaştığı
nimetlerin de elden gidebileceğini hiç düşünmez. Uyanık, düşünen bir insana
yakışan hal ise bu mudur?
11. Sabr edenler ve salih
amellerde bulunanlar ise müstesna. İşte onlar var ya, onlar için mağfiret ve pek
büyük bir mükâfat vardır.
11. Fakat (Sabr edenler)
insanlık hali uğradıkları musibetlerden dolayı feryat etmeyip, inlemeyip onların
birer hikmet gereği olduğuna kanaat getirerek ve Allah'ın kaderine razı olarak
teselli bulanlar (ve salih amellerde bulunanlar) kavuştukları nimetlerin
değerini bilip bunları kendilerine ihsan buyurmuş olan Hak Teâlâ'ya şükr
edenler, güzel güzel ibâdetleri yerine getirmeye çalışanlar (ise müstesna)
bunlar öyle cahilce ümitsizliğe ve gurura kapılmazlar. Bunlar uğradıkları bazı
sıkıntıların birer ilâhî imtihan olduğunu takdir ederler, onları sabr ile
karşılarlar. Nimetlerde karşı da teşekkür vazifesini yerine getirmeye
çalışırlar. (İşte onlar var ya, onlar için) öyle akıllıca, dindarca hareket eden
seçkin insanlara mahsus (mağfiret) vardır. Kendilerinden insanlık hali ortaya
çıkan günahlar için büyük bir bağışlanma takdir edilmiştir (ve) onlar için
(büyük bir mükâfat) da (vardır) onlar o güzel amellerinden dolayı sevaplara,
uhrevî mutluluğa nail olacaklardır. Ne büyük bir muvaffakiyet!.
12. İmdi sen ihtimâl ki,
"onun üzerine bir hazine indirilmeli veya onunla beraber bir melek gelmeli değil
mi İdî?." demelerinden dolayı sana vahy olunanların bazısını terk edeceksin ve
onunla göğsün daralacaktır. Sen ancak bir uyarıcısın, Allah Teâlâ ise her şey
üzerine vekildir.
12. Bu mübarek âyetler,
Rasülü Ekrem'e karşı kâfirlerin uygun olmayan şeyler istemelerini, bundan dolayı
Hz. Peygamber'in üzülüp o kâfirlere bazı vahiyleri tebliğ etmek istemeyeceğim,
ancak Yüce Peygamberin ise hakka tevekkül ederek peygamberlik görevini yerine
getirmekle yükümlü bulunulduğunu bildirmektedir. Ve Kur'an-ı Kerim'in peygamber
tarafından uydurma olduğunu iddiaya cür'et edenlere o ilâhî kitabın on süresini
olsun isterse uydurma kabilinden olmak üzere bir nazire meydana getirmelerini ve
bu hususta kendilerine yardım için diledikleri kimseleri de davet etmelerini de
teklif etmektedir. Onların böyle bir nazireden âciz kalıp cevap verememeleri ise
Kur'an'ı Kerim'in Allah katından indirilmiş kutsal bir kitab olduğunu meydana
koymuş olacağından artık Allah'ın birliğini tasdik eden herhangi bir müslüman
için bunun tersini iddiaya mahal bulunmadığını işaret buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ey Yüce Peygamber!. (İmdi sen ihtimâl ki) tebligatını güzelce karşılamayan,
onlar ile alay eden bir takım inkarcıların öyle kötü hareketlerini görür,
onların sözlerinden dolayı üzülürsün, (onun) o Peygamberin (üzerine bir hazine
indirilmeli) değil mi idi?. Ondan hükümdarlar gibi bol bol kullanmalı değil mi
idi?. (Veya onunla beraber bir melek gelmeli) onun Peygamberliğini tasdik etmeli
(değil mi idi?. Demelerinden dolayı, sana vahy olunanların bazısını terkedici)
yani: Bazı âyetleri onlara hemen tebliğ etmeyip geri bırakıcı olacaksın (ve
onunla) o vahy olunanın bazısını onlara okuma ve tebliğden dolayı (göğsün
daralır bulunacaksın) sana öyle bir düşünce ve üzüntünün gelmesi umulabilir.
Fakat sen onların öyle sözlerine bakma, öyle bir üzüntüye düşme, (sen ancak bir
uyancısın) senin vazifen, onları kendilerine tebliğ ettiğin dinî hükmleri kabul
etmedikleri takdirde Allah'ın azabı ile korkutmaktır, Allah'ın kahrına
uğrayacaklarını onlara hatırlatmaktan ibarettir. (Allah Teâlâ ise her şey
üzerine vekildir) her şeyi yapmaya gücü yeter. Senin de onların da hallerinizi
kaydetmektedir. Artık O Yüce Yaratıcıya tevekkül et, vazîfeni yerine getirme
hususunda şüphede bulunma, onlara tebliğ edilecek şeyleri sonraya bırakma.
Ibni Ab bas Hazretlerinden
rivayet edildiğine göre Mekke'deki müşriklerin reislerinden bir kısmı, Rasülü
Ekrem e müracaat ederek "Ya Mu ham m e d -Aleyhisselâm!.-eğer sen Peygamber isen
Mekke'nin dağlarını Altun kıl" demişler. Bir kısmı da "bize melekleri getir de
senin peygamberliğine şahitlikte bulunsunlar" diye söylenmişler. Rasülü Ekrem de
"Ben buna kaadir değilim" demiş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.
Diğer bir rivayete göre de
müşrikler demişler ki: Sana imân etmemiz için bize başka bir Kur'an getir ki,
onda bizim ilâhlarımızın aleyhinde kötü bir söz bulunmasın. Rasülü Ekrem de
onların imâna gelmeleri için o bâtıl putlar aleyhindeki âyetleri onlara karşı
geçici olarak okumamak düşüncesinde bulunur gibi olmuş. Bunun üzerine bu âyeti
kerime nazil olarak Hz. Peygamber'in tebligata devam etmesi emir olunmuştur.
Şöyle de deniliyor ki: Vahy edilenlerden tebliği geçici olarak terkedilmesi
düşünülen âyetlerden maksat, müşriklerin putları hakkındaki sövüp saymalarını
içeren veya müşriklerin cahilliklerini, bâtıl üzere ısrarlarını beyan eden
âyetlerdir.
§ Bu âyeti kerime
de ve benzerlerindeki "leale ve benzeri kelimeler" belki, ihtimal ki, umulur ki
mânâlarını ifâde eder, şüpheyi gerektirir. Halbuki, Allah Teâlâ
Hazretleri her şeyi
hakkıyla bilir, O'na göre hiç bir şey ihtimâl dairesinde bulunamaz. Binaenaleyh
Kur'an'ı Kerim'deki böyle ihtimal ve soru şekilde yapılan hitaplar, karşılıklı
konuşma, belagat ve fesahatin gereğidir veya bir talep, bir tenbih, bir
yasaklama ve mazereti kaldırma vesilesidir. Yani: Faraza böyle bir ihtimâl olsa
da ona kıymet verilmemesini ifâde etmektedir.
§ Bir de bu âyeti kerime,
müslümanları irşad etmektedir, bir takım cahillerin dinsizlerin alaylarına, kötü
lâkırdılarına bakarak hak olan şeyler) söylemekten geri durmamalarını mü'minlere,
selâhiyet sahibi zatlara tenbih buyurmaktadır.
13. Yoksa diyorlar mı ki:
Onu kendisi uydurdu. De ki: Onun gibi on sûre uydurulmuş olarak getiriniz. Allah
Teâlâ'dan başka gücünüz yettiği kimseleri de davet ediniz, eğer doğru kimseler
oldunuz ise.
13. (Yoksa) O kâfirler
(diyorlar mı ki, onu) o Kur'an-ı Hz. Muhammed (kendisi uydurdu) o, Allah
tarafından değildir. Evet.. Onlar öyle diyorlar. Resulüm!. Onlara (de ki, onun)
o Kur'an'ın (benzerinden) edebî beyanı, güzellikler saçan nazmı itibariyle (on
sûre uydurma olarak) meydana (getiriniz) yani: Sizler de arap dilini
biliyorsunuz, sizlerin arasında belagat ve fesahat dairesinde söz söyleyenler
vardır. Artık Kur'an'ı Kerim'in on sûresine sırf belâgati ve fesahati itibariyle
bir nazire meydana getiriniz, isterse gerçek şeylere, bir takım hakikatlara,
marifetlere ait değil, bir takım hayallerden; uydurma şeylerden ibaret bulunsun.
Bununla beraber bu hususta size yardım etmeleri için (Allah Teâlâ'dan başka
gücünüz yettiği kimseleri de) tanıyıp bildiğiniz bilginleriniz! de veya
kendilerine tanrılık isnat ettiğiniz putlarınızı da, falcılarınızı da,
edebiyatçılarınızı da (davet ediniz) gelip size yardım etsinler. (Eğer) Ey
inkarcılar, siz iddianızda, Kur'an hakkında iftira etmenizde (doğru kimseler
oldunuz ise) öyle bir nazire meydana getirmek için hareket ediniz bakalım. Ne
mümkün!.
14. Eğer size cevap
vermezlerse artık biliniz ki: O, şüphesiz Allah Teâlâ'nın ilmiyle indirilmiş ve
ondan başka bir tanrı yoktur. Binaenaleyh siz müslümanlar mısınız?.
14. (İmdi) Resulüm!. O
inkarcılar (size cevap vermezlerse) kendilerine teklif ettiğiniz nazireyi
getirmeğe güç yetiremezlerse (artık biliniz ki) ey müslüman topluluğu! O mucize
Kur'an-ı Kerim (şüphesiz Allah Teâlâ'nın ilmiyle indirilmiştir) o apaçık kitap,
başkalarının bilgisi ve kudretinin üstünde olup ancak Allah'ın ilmi ve vahyi ile
sizlere indirilmiştir, (ve ondan) O Ezelî Yaratıcıdan (başka bir mâbud) da
(yoktur) bütün mahlûkatın yaratıcısı, mabudu ancak o'dur. Onun âyetlerine nazire
getirecek kimse bulunamıyacağı gibi, onun ilahlık ve yaratıcılığına ortak
olabilecek bir kimse de asla yoktur. (Binaenaleyh) hakikat ortaya çıkmıştır,
artık (siz müslümanlar mısınız?.) yani: Kur'an'ın bir ilâhî kitap olduğu
tahakkuk etmiş olduğundan ey bunu idrâk edenler!. Siz samimi bir şekilde
İslâmiyet'i kabul etmiş, bu hususta sabit bulunmuş kimseler misiniz?. Böyle
olmak herhalde gerekli değil midir?. Veyahut bu hitap, müşriklere yöneliktir.
Yani: Ey inkarcılar!. Kur'an-ı Kerim'in binlerce hakikatleri, hikmetleri
kapsadığı açıktır. Sizler ise onun yalnız lâfızları itibariyle olan belagat ve
fesahatine denk on sûresine uydurmaca bir nazire getirmekten bile âciz
bulunuyorsunuz. Artık hiç bir şüpheye mahal kalmamıştır. O halde sizin de
müslüman olmanız icabetmez mi?. Hatta daha sonra Kur'an-ı Kerim'in yalnız bir
sûresine nazire meydana getirmeleri kendilerine teklif edilmiş, ondan da âciz
kalmışlardır. Bakare süresindeki (23) üncü ve Yunus süresindeki (38)'inci âyeti
celile bunu ifâde etmektedir.
15. Her kim dünya hayatını
ve onun ziynetini dilerse onlara da dünya işlerinin karşılığını tamamen öderiz
ve onlar orada bir eksikliğe uğratılmazlar.
15. Bu mübarek âyetler,
bütün arzuları dünya varlığından ibaret olanların öyle fani bir varlığa
kavuşturulacaklarını, âhiretde ise ateşten başka birşeye nail olamayacaklarını
bildirmektedir. Fakat Allah'ın dinini açık bir delil ile, mükemmel bir şahid
ile, mukaddes bir kitab ile bilip tasdik eden herhangi bir zatın ise öyle
hayatını dünyaya adayanlar gibi olmayıp müstesna bir mevkide bulunacağına işaret
etmektedir. Böyle bir imândan mahrum kalanların ise yerleri şüphesiz ki cehennem
olacağından bunda şüpheye mahal bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki:
(Her kim dünya hayatım ve onun ziynetini dilerse) yani: Herhangi bir insan ki;
bütün arzusu, çalışması dünyada zevk ile, sıhhat ile, geni; bir yaşam ile, fazla
çoluk ve çocuğa kavuşmakta yaşamaktan ibaret olup başka dinî, uhrevî bir gaye
takib etmezse (onlara) o gibi kimselere (dünyada amellerini tamamen öderiz)
meselâ: Fakirlere yardım etmiş, yollar, köprüler, çeşmeler yaptırmış olsalar
bunların kendilerine uhrevî bir faidesi olamaz. Cenâb-ı Hak onlara bu
amellerinin karşılığını dünyada verir. (Ve onlar orada) dünyada (bir eksikliğe
uğratılmazlar) amellerinin karşılığını dünyada tamamen görürler. Onlar dünyada
sıhhate, başkanlığa, geçim bolluğu vesaireye kavuşurlar. Fakat bunlar güzel bir
itikada sahip olmadıkları için dünyadaki amellerinden dolayı uhrevî bir mükâfata
ulaşamazlar.
16. Onlar o kimselerdir ki,
onlar için âhirette ateşten başka hiçbir şey yoktur. Ve işlemiş oldukları şeyler
orada boşa gitmiştir ve bütün işledikleri bâtıl olmuştur.
16. Fakat (Onlar)
öyle âhirete inanmayıp yanlızca gösteriş için, dünyevî bir maksat için amellerde
bulunanlar (o kimselerdir ki, onlar için âhiretde ateşten başka birşey yoktur.)
Çünkü onların bütün koşup durmaları dünyaya yöneliktir, bütün amelleri, dünyayı
kazanma doğrultusundadır, amelleri Allah rızasını kazanmak için değildir. Artık
onlar âhiretde ebedî bir azaptan başkasını hak etmiş değillerdir. (Ve) Onların
dünyada iken (işlemiş oldukları şeyler) ameller (orada) âhiretde (boşa
çıkmıştır) tamamen kaybolup gitmiştir. (Ve bütün işledikleri) haddizatında
(bâtıl olmuştur) zira güzel bir itikada, Allah'ın rızasına kavuşma maksadına
dayalı olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti bir faidesi olamaz.
17. İmdi Rab'binden bir
açık delil üzere olan ve onu Allah tarafından bir şah i d takib eden ve
kendisinden önce de Musa'nın kitabı bir rehber ve rahmet olarak bulunan zât
-dünya hayatını ve ziynetini dileyip duran kimse gibi olur mu?.- O zatlar ona
imân ederler. Ve çeşitli gruplardan her kini onu inkâr ederse o kimsenin de
varacağı yeri cehennemdir. Artık ondan bir şüphede bulunma. Şüphe yok ki o,
Rab'binden bir haktır, velâkin insanların çoğu imân etmezler.
17. (İmdi Rab'binden bir
açık delîl üzere olan) İslâm dininin hak olduğuna ait açık bir delile sahip
bulunan, Yüce Peygamber Efendimiz gibi bir Kur'an-ı Kerim'e nail olan (ve onu) o
delili, o kanıtı (O'nun tarafından) Allah veya Kur'an'ı Kerim tarafından (bir
şahid takib eden) yani: O delilin hak olduğuna şahitlik eden o Kur'an'ın
nazmındaki icaz gibi veya geleceğe ait haber verdiği bir takım şeylerin bilahara
gerçekleşmesi gibi veya Cibrili Emin'in inmesi gibi bir şahit bulunan (ve onun
evvelinden de) yani: Kur'an'ın inmesinden önce de (Musa'nın kitabı) olan Tevrat
(bir rehber ve rahmet olarak bulunan) yani: Allah'ın dinine dair evvelce
indirilmiş ve kendisine uyulmuş, inananları için kurtuluş ve saadete vesile
olmuş olan öyle semavî bir kitaba inanan (zât) ne kadar müstesna bir mevkidedir.
Böyle bir zat, öyle yalnız dünya hayatını ve ziynetini dileyip duran kimseler
gibi olur mu?. Elbette olmaz. Böyle bir mânâ burada gizlidir. (O zatlar) öyle
delile, şahide, kitaba kavuşan müslümanlar (ona imân ederler) Kur'an'ı, onu
kendilerine tebliğ eden son peygamberi tasdikte bulunurlar, istikballerini temin
etmiş olurlar. (Ve çeşitli gruplardan) küfr ve nifak sahiplerinden (her kim onu)
o Kur'an'ı veya o Yüce Peygamberi (inkâr ederse o kimsenin de varacağı yeri)
âhiretde (cehennemdir.) Evet. Hz. Muhammed'in peygamberliğini veya Kur'an'ın
ilâhî bir kitab olduğunu inkâr edenler, kâfir olacaklarından dolayı âhiretde
ebedî azaba uğrayacaklardır. (Artık ondan) O Kur'ân'dan veya o inkarcıların
cehenneme gönderileceklerinden (şüphede bulunma) onda şek ve şüpheye mahal
yoktur. Ey imân sahipleri (şüphe yok ki o) Kur'an'ı Kerim veya cehennemin öyle
onlara vadedilmiş olması (rabbinden bir haktır) o bir hakikattir, ona inkâr asla
caiz değildir. (Velâkin insanların çoğu imân etmezler) Onlar akıllarını güzel
kullanmadıkları, inada ve kibre kapılarak güzelce düşünmeden mahrum kaldıkları
için küfre düşmüşlerdir. Onlar İslâm dinini kabulden kaçınırlar, Kur'an-ı
Kerim'i tasdik etmezler, nihayet cehenneme atılacaklarına da inanmazlar. Öyle
bir cehalet ve sapıklığın kurbanı olup giderler. Ne müthiş bir akıbet!.
Kısacası: Bir zat ki:
Kur'an'ı Kerim gibi pek parlak bir delile sahiptir, bu delili kuvvetlendiren bir
yüce şahide, bir mucizeye ulaşmıştır, inancının doğruluğunu gösteren semavî
kitaplardan birinin bu husustaki açıklamalarını da bilmektedir. Artık böyle
aydın bir zat ile o gibi açık delilleri, esasları inkâr eden, dünya hayatından
başka birşeyi istemeyen inkarcı, kâfir bir şahıs aynı olabilir mi?. Elbette
olamaz. O mü'min ve mütefekkir olan zâtın istikbali güvence altındadır, o ebedî
bir saadete adaydır. Diğerinin istikbali ise pek müthiştir, daimi bir azaptan
başka değildir. Artık aradaki farkı düşünmeli!.
18. Daha zalim kimdir, o
kimseden ki: Bir yalanı Allah Teâlâ'ya iftira etmiş olur?. Onlar Rab'lerine
arzedileceklerdir ve şahidler de diyeceklerdir ki: İşte Rab'lerine karşı
yalanlarda bulunanlar onlardır. Haberiniz olsun ki. Allah Teâlâ'nın laneti
zâlimler üzerinedir.
18. Bu mübarek âyetler,
Cenâb-ı Hak'ka karşı iftirada, muhalif iddialarda bulunanların ve insanları hak
yolundan men etmeye çalışanların en zalim ve yalancı olduklarının şahadetle
sabit olduğunu ve lanete uğramış kimseler bulunduklarını gözler önüne senyör. Bu
gibi şahısların âciz, yardımlaşmadan, görüp işitmek kuvvetinden mahrum
kalacaklarını ve kat kat azaba uğrayacaklarını, nefislerini zararlara sokmuş,
âhirette de en büyük felâketlere uğramış olacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle
ki: (Daha zalim kimdir?.) Yani: Daha zalim yoktur (o kimseden ki) öyle kâfir bir
şahıstan ki (bir yalanı Allah Teâlâ'ya iftira etmiş olur) yani: Allah'ın şanına
lâyık olmayan bir şeyi Cenâb-ı Hak'ka isnat eder. Meselâ: Hak Teâlâ'ya ortak
koşar, bir insanı Allah Teâlâ'nın oğlu veya melekleri onun kızları sanır,
taptığı putların kendisine Allah yanında şefaat edecekelrini iddia eder. Veyahut
Cenâb-ı Hak'kın indirmiş olduğu bir kitabı inkâr, başkalarına ait bir kitabı da
Allah'ın kitabı olarak kabul eder. (Onlar) Böyle çok zulm ile, iftira ile
vasıflanan şahıslar (Rab'lerine) kendilerini yaratmış, beslemiş olan Yüce
Yaratıcının büyük mahkemesine (arzedileceklerdir) kıyamet günü o çirkin
hallerinin meydana çıkması için muhakemeye tâbi olacaklardır (ve şahitler de)
yani: O muhakeme zamanında onların o kâfirce, iftiracı hallerine şahadet edecek
olan hafaza melekleri veya Peygamberler veyahut diğer insanlar veya kendilerinin
organları (diyeceklerdir ki: İşte Rablerine karşı) iftira yoluyla (yalanlarda
bulunanlar onlardır) onların yaptıkları alçaklıklar böyle herkese
gösterilecektir. Cenâb-ı Hak ise buyuruyor ki: (Haberiniz olsun ki. Allah
Teâlâ'nın laneti) gazabı, rahmetinden uzaklaştırması (zâlimler üzerinedir) o
inkarcı, iftiracı kimseler ise insanların en zâlimleri olduklarından hemen Allah
tarafından lanete uğramış bulunmaktadırlar.
19. Onlar ki. Allah
Teâlâ'nın yolundan -insanları- alıkoymaya çalışırlar. Ve onun -o yol- için
eğrilik isterler ve onlar -evet- onlar âh i ret i inkâr edenlerdir.
19. (Onlar ki) O lanete
uğramış şahıslar ki (Allah Teâlâ'nın yolundan) onun apaçık dininden insanları
(men'e çalışırlar) men etmeye güç yetirdikleri kimseleri bâtıl bir yola
göndermek isterler. (Ve onun) O hak yolu (için iğrilik isterler) yani: Öyle bir
selâmet ve saadet yolunu eğrilik ile vasıflandırır veya o yola gidenleri ondan
geri
döndürmeğe çalışırlar.
Meselâ: Bir hidâyet rehberi olan Kur'an'ı inkâra cür'et gösterirler (ve)
halbuki, (onlar -evet- onlar âhireti inkâr etmektedirler) ona inanmazlar, onun
için bir hidâyet yolunun bulunduğuna inanmazlar.
20. Onlar yerde (Allah'ı)
âciz bırakacak kimseler değillerdir. Ve onlar için Allah Teâlâ'dan başka
yardımcılar da yoktur. Onlar için azap, kat kat olacaktır. Onlar işitmeğe
tahammül eder olmamışlardı ve görür kimseler de olmamışlardı.
20. (Onlar) O kâfirce
durumları bildirilen inkarcılar (yerde) Cenâb-ı Hak'ki hâşâ (âciz bırakacak
kimseler olmamışlardır) yani: Onlar kendilerini yeryüzünün genişliğine rağmen
Cenâb-ı Hak'kın azap pençesinden kaçıp kurtarabilecek bir durumda asla
bulunamazlar (ve onlar için Allah Teâlâ'dan başka yardımcılardan da) bir fert
(yoktur) ki, onlara yardım ediversin, onları Allah'ın azabından kurtarsın.
Onların yaptıkları putları kendilerine böyle bir yardımda bulunmaya asla kaadir
değildirler. (Onlar için azap kat kat olacaktır) O inkarcılar çeşit çeşit
cezalara uğrayacaklardır. (Onlar) Haktan fazla kaçındıkları, hakka fazlasiyle
düşman kesildikleri için hakkı (işitmeğe tahammül eder olmamışlardı) onlar
âyetleri, nasihatları dinleyerek istifâde eder bir kabiliyette değildirler (ve)
onlar (görür kimseler de olmamışlardı) onlar kendi içlerindeki ve dışardaki
kudret eserlerini görüp uyanacak şahıslar da değildir. Onlar kendi
yaratılışlarını zayi etmiş kimselerdir.
21. İşte onlar o
kimselerdir ki, kendi nefislerine yazık etmişlerdir. Ve onlardan iftira
ettikleri şeyler de kaybolup gitmiştir.
21. (İşte onlar) O hakkı
görüp işitmek kabiliyetini zayi eden inkarcılar (o kimselerdir ki, nefislerine
yazık etmişlerdir) Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp putlara tapınmakta
bulunmuşlar, bu yüzden kendilerini ebedî cezalara uğratmışlardır (ve iftira
ettikleri şeyler de) öyle Allah Teâlâya ortak koştukları bâtıl tanrıları da,
onlardan umdukları faideler, yardımlar da (onlardan kaybolup gitmiştir) hiç
birinden bir fâide görememişlerdir, kendileri için bir üzüntüden, bir
pişmanlıktan başka bir şey kalmamıştır.
22. Şüphe yok ki, âhiretde
en çok ziyana uğrayanlar onlardır.
22. (Şüphe yok ki,) Başka
çare yok, herhalde yarın (âhirette en fazla hüsrana) zarar ve ziyana,
mahrumiyete, felâkete (uğrayanlar onlardır) öyle Yüce Yaratıcıya karşı iftiraya
cür'et edenlerdir. Ona ortak koşanlardır, onun mukaddes dinini kabul etmeyip
dinsizlik, ahlâksızlık yoluna gidenlerdir. Artık onlardan daha fazla hayatını
zayi etmiş azaba uğrayacak bulunmuş kim olabilir?
§ Bu mübarek âyetler
gösteriyor ki: Birlik dinini terkeden, ilâhî beyanların tersini Cenâb-ı Hak'ka
isnat eyleyen, insanları hak dinden mahrum bırakmaya çalışan inkarcı, kâfir
kimseler, şu gibi ondört kınanmış, helak edici sıfat ile vasıflanmışlardır.
1 - Onlar Cenâb-ı Hak'ka
karşı iftirada bulunan kimselerdir.
2 - Onlar âhiretde zelil
etmek için Cenâb-ı Hak'kın yüce mahkemesine gönderileceklerdir.
3 - Onların Cenâb-ı Hak'ka
karşı yalanlarda bulunduklarına şahitler şahitlik edecektir.
4 - Onlar küfrlerinden
dolayı ebediyen Allah'ın lanetine uğramışlardır.
5 - Onlar Allah'ın
kullarını Allah yolundan İslâm dininden m en'et meye çalışırlar.
6 - Onlar insanları küfre
düşürmek için hak yolu için eğrilik, aksaklık isterler.
7 - Onlar kaf idirler,
ahiret alemini inkar ederler.
8 - Onlar Allah'ın
azabından kaçıp kendilerini kurtarmaktan acizdirler.
9 - Onlar kendilerinden
azabı bertaraf edecek bir yardımcıya sahip değildirler.
10 - Onların azapları kat
kat olacaktır.
11 - Onlar hakkı işitmeğe,
hayırlı şeyler) görmeğe ait kabiliyetten mahrumdurlar.
12 - Onlar kendi
nefislerini hüsrana = zarar ve ziyana düşürmüşlerdir.
13 - Onlardan iftira
ettikleri, yani hakka ortak koştukları şeyler kaybolmuş, kendilerine bir
fâideleri d okun mam ıştır.
14 - Onlar âhirette en
fazla hüsrana = azaba uğrayacak kimselerdir.
(Tefsîr-i kebir ve
siracülmünir bakınız) İmân şerefine erişen muhterem kullar ise bu gibi çirkin
vasıflardan uzak ve ilâhî lütuflara kavuşmuşlardır. İşte Kur'an-ı Kerim, bunu da
şöylece beyan buyuruyor:
23. İmân edenler, ve salih
salih amellerde bulunanlar ve Rab I eri ne tam bir itaat ve tevazu ile boyun
eğenler -yok mu- işte şüphesiz ki onlar cennet ehlidirler, onlar orada ebediyen
kalıcıdırlar.
23. Bu mübarek âyetler,
mü'minlerin ulaşacakları mükafatlarını müjdeliyor, böyle mü'min zatlar ile
inkarcı kimselerin eşit olamayacaklarını pek açık bir temsil ile açıklıyor.
Şöyle ki: (İmân edenler) Cenâb-ı Hak'kın birliğine inanan, Peygamberleri,
melekleri semavî kitapları ve âhiret gününü tasdik eden ve namaz gibi, oruç gibi
zekât gibi (salih salih amellerde bulunanlar ve) kendilerini yaratıp beslemekte
olan (Rab'lerine tam bir itaat ve tevazu ile) kalben (boyun eğenler) yani: Öyle
güzel kanaatlarda, amellerde bulunup üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine
getirmeye çalışanlar yok mu, (İşte şüphesiz ki onlar) o güzîde vasıflara sahip
olanlar (cennet ehlidirler) cennetler onlara mahsustur, (onlar orada) o
cennetlerde (ebediyen kalıcıdırlar) onların o pek muazzam nimetleri asla yok
olmayacaktır.
§ İhbat: Lügatte huşu,
tevazu manasınadır. Kalbin birşey hakkında kanaat getirip, mutmain olup
başkalarına iltifattan vazgeçmiş bulunması yerinde kullanılır. Cenab'ı Hak'kın
sevap ve azap hususundaki beyanına kanaat getirmek de bir ihbattır. Böyle bir
kanaat ve sükûnet sahibine de "muhbit" denir.
24. Bu iki taifenin
durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç durum bakımından
eşit olurlar mı?. Artık güzelce düşünmez misiniz?.
24. (Bu iki gurubun) yani:
Kâfirler ile mü'minlerin (durumu) sıfatları, acaip halleri (kör ve sağır)
kimseler (ile gören ve işiten) kimseler (gibidir) artık (bunlar) bu iki taife,
iki gurup (meselce) birbirine benzeyiş itibariyle (eşit olurlar ni 17.) elbette
eşit olmazlar. (Artık güzel düşünmez misiniz?.) Bunların arasındaki fark
açıktır, bu hususta şek ve şüpheye mahal yoktur.
Evet.. Kâfirlerin çirkin
sıfatları yukarıda bildirilmiştir. Onlar hakiki bir dinden, irfan nurundan
mahrumdurlar. Onlar, hak sözü işitip kabul etmekten, doğru yolu görüp takip
eylemekten uzaktırlar. En açık hakikatları inkâr eder dururlar. Müminler ise
başlıca şu vasıfları taşırlar. Onlar hakikî bir imâna sahiptirler. Onlar
üzerlerine düşen vazifeleri, salih amelleri yerine getirmeye çalışırlar ve onlar
sağlam bir kalbe, temiz bir kanaate sahip olup Cenab'ı Hak'ka itaatkâr ve
mütevazi bir vaziyette bulunurlar. Artık böyle yüce vasıflara sahip olan zatlar,
elbette ki ilâhî bir lütuf olarak cennetlere, büyük mükâfatlara lâyık
bulunmuşlardır. Dünya tarihi; böyle muhterem, salih kullar ile inkarcı, imân
nurundan yoksun şahısların hal ve tavırlarını, başlarına gelen olayları
kaydetmiştir. Özellikle bir kısım mübarek Peygamberlerin hayat tarihlerini,
üstün davranışlarını, ümmetlerinin ne yolda hareket etmiş olduklarını Kur'an-ı
Kerim, Peygamberimize teselli vermek, ümmetlerini de uyanmaya davet etmek için
açıklamaktadır.
25. Ve and olsun ki. Nuh'u
kavmine gönderdik, şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım -diye-.
25. Bu mübarek âyetler,
Nuh Aleyhisselâm'ın kavmini dine davet ettiğini ve kendilerini Allah'ın azabı
ile korkutmuş olduğunu bildiriyor. Kavminden kâfir bulunanların da o hayrı
tavsiye edici irşat ve ihtara rağmen o Yüce Peygamberi takdir edemeyip onu
inkâra ve ona tâbi olan mü'minleri değersiz olarak göstermeye cür'et etmiş
olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Kutsal varlığına (and olsun ki) Hz.
Idris'in torunu olan ve ondan sonra ilk Peygamber seçilen (Nuh'u kavmine) bir
Peygamber olarak (gönderdik) onlara Allah'ın dinini tebliğ etmekle
görevlendirdik. O muhterem zat da kavmine hitaben (şüphe yok ki, ben sizin için
apaçık bir uyarıcıyım) dedi. Yani: Size, Allah'ın azabına sebep olacak şeyleri
bildirerek sizin ondan korkmanıza çalışan, o azaptan kurtuluşa vesile olan güzel
amelleri size bilinen bir Peygamberim, diyerek onları dine davet buyurdu.
26. Allah Teâlâ'dan
başkasına ibâdet etmeyin, muhakkak ki, ben sizin üzerinize elem verici bir günün
azabından korkuyorum.
26. Şöyle ki: Ey kavmim!.
(Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet etmeyin) ona hiç bir şeyi ortak koşmayın,
ondan başkasına kullukta bulunmayın, bundan başka kurtuluş çaresi yoktur. (Ben
sizin üzerinize elem verici bir günün) bir korkunç kıyamet günün veya tufan
gününün (azabından korkuyorum) sakın Allah'ın birliğini tasdik etmeyin de
başkalarına tapınıp durmayın, aksi takdirde öyle dehşetli bir azaptan, bir
felâketten kurtulamazsın. Ne hayrı tavsiye edici bir öğüt, bir irşat!.
27. Onun kavminden
ileri gelen kâfirlerden bir topluluk ise dedi ki: Biz seni bizim gibi bir
insandan başka bir şey görmüyoruz ve sana tâbi olanları da biz ilk bakışta bizim
en aşağılarımızdan başka görmüyoruz ve sizin için bizim üzerimize bir
üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Belki sizi yalancılar zannediyoruz.
27. (Onun kavminden) Hz.
Nuh'un kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğu insanlardan onu tasdik etmeyip
de (ileri gelen kâfirlerden bir topluluk ise) kendilerinin dünyevî fanî
mevkilerine, şereflerine, servetlerine güvenerek (dedi ki) Ey Nuh!. -Aleyhisselâm-
(Biz seni bizim gibi bir insandan başka birşey görmüyoruz) yani: Biz seni
kendimizden daha yüksek görmüyoruz ki, Peygamber seçildiğine inanalım ve emrine
itaati vacip görelim. Bu, onların bir cahilce şüpheleridir. Ve ikinci bir
şüpheleri olarak da dediler ki (ve sana tâbi olanları da) senin Peygamberliğini
tasdik ve kabul edenleri de (biz ilk bakışta bizim en aşağılarımızdan başka
görmüyoruz) onların bu vaziyetleri her gören tarafından anlaşılmaktadır. Diğer
bir yoruma göre de "ve sana ilk bakışta düşünmeden tâbi olanları da biz
kendimizden aşağı görüyoruz. Ve üçüncü bir şüpheleri de olarak dediler ki: (Ve
sizin için üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz) siz mal, şeref, makam
itibariyle bizden yüksek kimseler değilsinizdir ki, peygamberlik ve risalet
hususundaki iddianızın doğru olduğuna inanalım. (Belki) Biz (sizi yalancılardan
zannediyoruz) artık sizi nasıl tasdik edebiliriz?.
İşte en yanlış bir
görüş, en bâtıl bir iddia. Onlar kendilerinin dünyadaki fani, değişikliğe
uğramış mevkilerine, servetlerine güvenerek yüceliği, doğruluğu her şekilde
açık, ve haklarında pek hayrı tavsiye edici olan bir büyük Peygamberin ve ona
tâbi olanların fazilet ve olgunluğuna manevî üstünlüğünü takdir edemiyorlardı.
Zaten dünya varlığına tapınan birçok kimselerin ruh halleri bundan ibarettir.
Onlar kendi fani ve ehemmiyetsiz varlıklarına büyük bir kıymet vererek nice
fazilet ve olgunluk sahiplerine bir hakaret nazarıyla bakmaktan kendilerini
alamazlar. İşte en fena görüş, bundan ibarettir.
§ Mele; lügatte doldurmak
demektir. Bundan maksat varlıklariyle, mevkileriyle kalplere heybet dolduran,
kendileriyle aynı mecliste olanlara büyüklük hissi veren ileri gelenler
takımıdır.
§ Erâzil; lügatte erzalin
çoğuludur. Erzâl ise pek rezil, alçak sefil, cimri, bayağı, utanılacak şahıs
veya iş demektir.
§ Badiyerrey, ilk görüş,
müşahede sebat ve tefekkür bulunmaksızın vuku bulan ilk rey ve kanaat demektir.
28. Dedi ki: Ey kavmim!.
Bana haber veriniz, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere oldum ise ve kendi
katından bana bir rahmet vermiş ise, sizin üzerinize ise gizli kalmış ise artık
siz onu istemediğiniz halde sizi ona zorlayacak mıyız?.
28. Bu mübarek
âyetler, Hz. Nuh'un tebligatını kabul etmeyen kavmine karşı ileri sürmüş olduğu
yüce mütalaaları, onların şüphelerini giderecek cevapları tasvir buyurmaktadır.
Hz. Nuh Peygamberliğinin parlak deliller ile belli olduğunu, artık onu kabul
için zorlamada bulunmayacağını ve yaptığı tebliğlerden, öğütlerden dolayı Cenâb-ı
Hak'tan mükafat bekleyip kavminden bir mükafat beklemediğini bildiriyor ve
samimi olarak imân eden zatları öyle dinsizlerin arzularından dolayı huzurundan
kovmayacağını aksi takdirde kendisini mesuliyetten hiçbir kimsenin
kurtaramıyacağını açıklayarak kavmini düşünmeğe davet ettiğini gösteriyor. Ve Hz.
Nuh'un Allah'ın hazinelerine sahip, g ayı plan bilici ve kendisinin bir melek
olmadığını itiraf ettiğini ve hakir görülen bir takım zatların Allah katında
hayırdan mahrum olduklarını söylemeyeceğim ifade ediyor ve o zatların
kalplerinin durumu ancak Allah tarafından bilindiğinden onları huzurdan kovduğu
takdirde zalimlerden sayılacağını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh kendisini
tasdik etmeyen kâfirlere hitaben (dedi ki. Ey kavmim!.) Benim tebliğlerimi kabul
etmiyorsunuz, bir takım mânâsız fikirlerde bulunuyorsunuz (bana haber veriniz)
kanaatiniz nedir, söleyiniz bakalım (eğer ben Rabbimden bir açık delil üzere
oldum ise) yani: Peygamberlik ve risalet vazifesine sahip olduğumu gösterir bir
açık delile bir kuvvetli şahide sahip bulundum ise ve Rab'bim (kendi katından
bana bir rahmet vermiş ise) bir ilâhî lütuf olarak Peygamberliğe veya öyle
apaçık bir delile kavuşmuş isem, benim bu durumum (sizin üzerinize gizli kalmış
ise) bunu görüp anlamak kabiliyetinden yoksun kalmış iseniz (artık siz onu) o
benim peygamberliğimi veya size teklif ettiğim imân vazifesini (istemediğiniz
halde) onu düşünüp seçmediğiniz takdirde haber veriniz bakalım (onu size ilzam
mı edeceğiz) onu kabul etmeniz için, onunla hidayete ermeniz için size cebir ve
zorlamada mı bulunacağız. Hayır hayır, cebir ve zorlamaya dayalı olup, kalbin
iradesine dayanmayan bir din, sahibi için fâide vermez. Allah'ın dini, tam bir
vicdan özgürlüğü çerçevesinde memnuniyetle kabul edilmelidir ki, Allah katında
muteber olsun.
29. Ve ey kavmim!.
Sizden onun üzerine bir mal istemiyorum. Benim mükâfatını ancak Allah Teâlâ'ya
aittir ve ben imân edenleri kovucu değilim. Şüphe yok ki, onlar Rab I eri ne
kavuşanlardır ve lâkin ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.
29. (Ve ey kavmim!.) Ben
peygamberlik vazifemi Allah rızası için yerine getirmeye çalışıyor, size tebliğ
ediyorum, sizi dine davet eyliyorum. Yoksa (sizden onun üzerine) o
peygamberliğimi tebliğ karşılığında bir ücret, bir mükâfat olmak üzere (bir mal
istemiyorum) böyle bir isteyiş, peygamberlik şanına aykırıdır. (Benîm
mükâfatım) size dinî hükümleri, vazifeleri tebliğ ettiğimin sevabını vermek
(Ancak Allah Teâlâ'ya aittir) yani: Sizden dini kabul edip hidayete kavuştuğunuz
takdirde karşılığında bana bir mal bir hediye vermenizi asla isteyecek değilim,
beni mükâfata kavuşturacak ancak Allah Teâlâdır. (Ve ben imân edenleri) Öyle
sizin iddia ettiğiniz gibi alt tabakadan olup, huzurumdan kovulmalarını
istediğiniz mü'min zatları huzurumdan (kovucu değilim) bu benim için lâyık ve
caiz değildir. (Şüphe yok ki onlar) O hakir gördüğünüz mü'minler (Rab'lerine
kavuranlardır) onlar yarın âhiret hayatında kurtuluş, ve selamete ereceklerdir,
kendilerini kovacak olanlara karşı mücadelede bulunacaklardır, kendilerine zulm
edenlerde cezalarını göreceklerdir. (Ve lâkin) Ey inkarcılar!. Ey tebliğ edilen
haki kat I arı kabulden kaçınanlar!. (Ben sizi cahillik eden bir taife
görüyorum) siz hiç hakikî bir istikbali düşünmüyorsunuz, o hakir gördüğünüz
mü'minlerin sizden hayırlı olduklarını anlayamıyorsunuz, kendi korkunç
akıbetinizi takdir edemiyorsunuz, öyle mü'min, salih kulları hakir görüyorsunuz.
30. Ve ey kavmim!. Eğer ben
onları kovar isem beni Allah Teâlâ'dan korur?. Artık hiç düşünmez misiniz?.
30. (Ve ey kavmim!.) Biraz
düşünmeli değil misiniz?. (Eğer ben onları) o imân eden ve sizce kıymetsiz
görülen o mü'minleri huzurumdan (kovar isem bana Allah Teâlâ'dan) onun azabından
kurtarabilmek için (kim yardım eder) elbette bir yardımcı bulunamaz. (Artık hiç
düşünmez misiniz?.) Öyle samimi mü'minler nasıl kovulabilir?. Siz hiç bunu.
düşünmez misiniz?.
31. Ve ben size demem
ki: Benim yanımda Allah Teâlâ'nın hazineleri vardır. Ve ben gaybı da bilmem ve
ben demem ki: Ben muhakkak bir meleğim ve demem ki: Sizin sözlerinizin hor
gördüğü kimselere Allah Teâlâ elbette hayr vermeyecektir. Allah Teâlâ onların
nefislerinde olanı da hakkıyla bilendir. Şüphe yok ki, ben o vakit zalimlerden
olmuş olurum.
31. (Ve ey kavmim!. Ben
size demem ki: Benîm yanımda Allah Teâlâ'nın hazineleri vardır) yani: Bir
Peygamberin yanında öyle dünya servetinin bulunması ic ab etmez. Ve ben öyle bir
servete sahip olduğumu iddia etmiyorum ki, onun yokluğuyle benim hakikate aykırı
iddiada bulunduğuma hükmedebilesiniz.. Maamafih peygamberlik nimeti, herşeyin
üstündedir. Onun yanında dünya servetinin ne kıymeti olabilir?. (Ve ben gaybı
bilmem) yani: Ben ancak Cenab'ı Hak'kın bana bildirdiklerini bilirim,
inkarcıların, kâfirlerin âhiretde azaba uğrayacakları ise Hak Teâlâ'nın
bildirdiği bir hakikattir. Bunu size bildirdiğimden dolayı beni inkâra, bu
hakikati uzak görmeye selâhiyetiniz yoktur.. Gayba ait nice şeyler de vardır ki,
onları Cenâb-ı Hak bildirmedikçe kimse bilemez. (Ve ben demem ki: Ben muhakkak
bir meleğim) tâki: "Sen insansın, nasıl olur da melek olma iddiasında
bulunuyorsunuz" diye beni yalanlayabilirsiniz. Ben bir insan olduğumu itiraf
ediyorum. Maamafih peygamber olma şerefine eren muhterem insanlar, Allah katında
meleklerden üstündür. (Ve demem ki:) Öyle bir iddiada bulunamam ki. Ey
dinsizler!. (Sizin gözlerinizin hor gördüğü) fakir hallerine bakıpta kendilerini
alt tabakadan sandığınız (kimselere Allah Teâlâ elbette hayır vermeyecektir) ben
böyle bir iddiada nasıl bulunabilirim?. Öyle Milaslı mü'minler herhalde hayra
kavuşacaklardır. Onlar herhalde âhiretde büyük hayırlara, mükâfatlara
ulaşacaklardır. Onların daha dünyada iken de nice nimetlere kavuşmaları
mümkündür. Bunun aksini kim iddia edebilir?. (Allah Teâlâ onların) O mü'min
kullarının (nefislerinde olanı da hakkıyla bilendir) onların nekadar samimi
mü'min olduklarını tamamen bilir, ona göre kendilerine mükâfatını verir. Onların
o samimi imanları hakkında tere d üt'edip onların münafık olduğunu söyleyen ve
onları alt tabakadan sayan kâfirler için bu da bir reddiye mesabesindedir.
(Şüphe yok, ben o vakit) O samimi mü'minler hakkında zelillik gibi, münafıklık
gibi birşey isnadında bulunduğum, onların dünyada ve âhirette bir hayr ve
saadete ulaşmayacaklarını söylediğim takdirde (zalimlerden olmuş olurum) yani
hem nefsime zulmetmiş, hem de onların haklarında suizan ederek onlara zulm
eylemiş bulunurum. Böyle bir zulm ise asla caiz bir Peygamber hakkında asla
düşünülmüş değildir. Binaenaleyh ben öyle birşey söyleyemem.
§ Izdira; lügatte, küçük
görmek, hor ve hakir tutmak, hafife almak demektir.
32. Dediler ki: Ey Nuh!.
Bizim ile muhakkak ki, mücadelede bulundun, artık mücadelemizi arttıralım. Eğer
sen doğrulardan ise imdi kendisiyle bizi tehdit ettiğin şeyi getiriver.
32. Bu mübarek âyetler,
Hz. Nuh'un şüpheleri gidermek için vermiş olduğu pek haklı cevapları, öğütleri
çok gören kâfirlerin o Yüce Peygamber'e karşı fazla mücadelede bulunduğunu
söyleyerek tehdit ettiği azapların meydana getirilmesini istediklerini
bildiriyor. Hz. Nuh'un da onlara yaptığı n as i hat I arın fâide vermediğini,
uhrevî mes'uliyete mâruz kalacaklarını ve onların kendisine isnat ettikleri
iftiralardan uzak bulunduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh'un Allah'ın
birliğini isbat, âhiret hayatını beyan, peygamberlik vazifesini yerine getirmeye
devam etmesini çok gören kavmi (Dediler ki: Ey Nuh!.) Sen (bizim ile muhakkak ki
mücadelede) tartışmada, münakaşada (bulundun, artık mücadelemizi arttırdın) çok
uzattın, veya maksadını çeşitli şekilde ifade edip durdun (eğer sen) iddianda,
bizi korkuttuğun azap hususunda (doğrulardan isen İmdi kendisiyle bizi tehdit
ettiğin şeyin) o korkuttuğun elem verici azabı (getiriver) öyle fazla açıklamaya
lüzum yok, senin tartışmaların bize tesir edemez. Kâfirler, öyle bir azabın
meydana gelmesine inanmadıkları için bunu bir alay yoluyla söylemişlerdir..
33. Dedi ki: Onu size
ancak Allah T e âlâ dilerse getirir ve siz (Allah'ı) âciz bırakıcılar
değilsinizdir.
33. Onların bu
lâkırdılarına karşı Hz. Nuh da (dedi ki: Onu) o istediğiniz azabı (size ancak
Allah T e âlâ dilerse getirir) sizi o azaba alelacele veya bir müddet sonra
uğratır. Ona ancak Hak Teâlâ kaadirdir, o azabı getirmek benim kudret ve
selahiyetini dışındadır, (ve siz) Ey inkarcılar!. O Yüce Yaratıcıya hâşâ (âciz
bırakıcılar değilsinizdir) siz kaçmak suretiyle veya müdafaada bulunmak yoluyla
Cenâb-ı Hak'ki âciz bırakarak onun azabından kendinizi kurtaramazsınız, o azabı
hikmeti gereği dilediği zaman üzerinize yöneltir bunu bilmeli değil misiniz?.
34. Ve benim
nasihatim size fâide verecek değildir, size nasihatta bulunmak istesem de, eğer
Allah Teâlâ sizi azdırmak istiyorsa, Rab'biniz o'dur ve ona
döndürüleceksinizdir.
34. Hz. Nuh, o cahil
kavmine karşı sözlerinin sonunda buyurdu ki: (Ve benim nasihatim) Sizin
hakkınızdaki hayra yönlendirici öğütlerim (size fâide verecek değildir) her ne
kadar bir peygamberlik vazifesi olmak üzer eben (size nasihatte bulunmak istesem
de) o faideyi bizzat benim temin etmeğe selâhiyetin"! yoktur. (Eğer Allah Teâlâ
sizi azdırmak isterse) yani: Siz aslî yaratılışınızı değiştirip iradenizi,
ihtiyarınızı kötüye kullandığınızdan dolayı Allah tarafından sapıklığa, küfre
mahkûm bir halde bulunmuş olursanız, artık benim nasihatlarım tesir edemez.
İlâhî iradeye kimse engel olmaz. Ey kavmim! Biliniz ki, (Rabbiniz o'dur) sizi
yaratan, yaşatan besleyen, idarenize sahip olan ancak Allah Teâlâ'dır. (Ve) Siz
nihayet (ona) O Yüce Yaratıcıya (döndürüleceksinizdir) âhirete
sevkedileceksinizdir, dünyadaki amellerinize göre orada o Yüce Yaratıcının
vereceği karşılığı bulacaksınızdır.
35. Yoksa onu uydurdu mu
diyorlar?. De ki: Eğer onu ben uydurdum ise günahı benim üzerimedir. Halbuki,
ben sizin yaptığınız günahtan uzağım.
35. O cahil kavim (Yoksa
onu) Nuh Aleyhisselâm'ın din adına kendilerine tebliğ ettiği şeyi kendisi Allah
adına (uydurdu mu diyorlar?.) Evet.. Onlar öyle diyorlardı o mübarek Peygamberi
tasdik etmiyorlardı. Cenâb-ı Hak da o Resulüne vahy etmiş idi ki. Ey Nuh!. O
cahillere (de ki: Eğer ben uydurdum ise) hakikate aykırı olarak Allah adına öyle
bir iddiada bulundum ise (günahı benim üzerimedir) o kazandığım iftiranın günahı
vebali bana aittir. (Halbuki ben sizin yaptığınız günahtan uzağım) yani: Bana
iftira isnat etmenizden dolayı karşı karşıya kaldığınız günahtan, onun
cezasından ben uzak bulunmaktayım. Ben iftira etmiş değilim ki, günahkâr olmuş
olayım. Bilâkis siz bana iftira isnat etmekle büyük bir azabı hak etmiş
bulunmuşsunuzdur. Artık buna hazır olunur!. Bazı müfsirlere göre bu (SSÎ'inci
âyeti kerime, bizim Peygamberimize yöneliktir ki: Onun Peygamberlere ve
diğerlerine dair açıklamaları uydurma sayanları red için nazil olmuştur.
İcram; Lügatte günahı,
sakıncalı olan birşeyi kazanmak, kesbetmek, ve işlemek demektir.
36. Ve Nuh'a vahy olundu
ki, muhakkak kavminden imân etmeyecektir, ancak cidden imân etmiş olanlar
müstesna. Artık yaptıkları şeyden dolayı üzülme.
36. Bu mübarek âyetler,
Cenab'ı Hak'kın Hz. Nuh'a kavminden birçoklarının imân etmeyeceklerini
açıklayarak kendisine teselli ettiğini ve bir gemi yapıp zalim kavmi hakkında
bir yakarışta bulunmamasını emretmiş olduğunu bildirmektedir. Hz. Nuh'un da
gemiyi yaptığını, bu sırada kendisiyle alay eden kavmine karşı ne şekilde
karşılıkta bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve Nuh'a) Allah tarafından (vahy
olundu ki, muhakkak kavminden) küfr üzere İsrar edip duranlar (imân
etmeyecektir) onlar Cenâb-ı Hak'ki birlemeyecekler, senin peygamberliğini tasdik
eylemeyeceklerdir (ancak cidden imân etmiş) hakikati bilerek tam bir gönül
rızasıyla imân şerefine kavuşmuş (olanlar müstesna) onlar temiz yaratılışlarını
korumuş, imân nimetine ulaşmış mutlu bir topluluktan ibarettir, (artık) Ey Nuh!.
O imân etmeyenlerin (yaptıkları şeyden dolayı üzülme) onların seni
yalanlamaları, seninle alay etmeleri sebebiyle ümitsizlik ve üzüntüye düşme.
Onlara, lâyık oldukları azaba, intikama uğrayacakları zaman yaklaşmıştır.
37. Gemiyi bizim
nezaretimiz ve vahyimiz ile yap ve zulm etmiş olanlar hakkında bana müracaatta
bulunma. Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.
37. Ey Nuh!. (Gemiyi bizim
nezaretimiz) Bizim koruma ve kollamamız ile (ve vahyimiz ile) bizim emrimizle,
nasıl yapılacağına dair verdiğimiz bilgi ve ilhamımızla (yap) o vesile ile
mü'minler kurtulacak kâfirlerde sular içinde boğulup gideceklerdir. (Ve zulm
etmiş olanlar hakkında) Öyle seni yalanlayarak küfür ve şirk içinde yaşamayı
tercih edenler hakkında (bana müracaatta bulunma) onlardan azabın kaldırılmasını
benden isteme (Şüphe yok ki, onlar) kendi kâfirce hareketlerinin bir dünyevî
cezası olmak üzere (boğulmuşlardır) yani: Onların boğulmaları hakkında Allah'ın
hükmü çıkmıştır. Hz. Nuh hakkında kavminin yapmadıkları eza ve cefa kalmıyordu.
Böyle olduğu halde o muhterem Peygamber, kavmini senelerce imâna davet etmiş,
onların haklarında şefkat ve merhamet göstermiş idi. "Ey Rabbim!. Kavmimi
bağışla, çünki onlar bilmiyorlar" diye duada bulunuyordu. Vaktaki, bu âyetler
nazil oldu, onların kurtulmaya lâyık kimseler olmadığı anlaşıldı. Artık "Ey
Rabbim!. Yeryüzünde kâfirlerden bir fert bırakma" diye duaya başladı.
38. Ve gemiyi yapıyordu
ve kavminden herhangi bir topluluk yanından her geçip gidince de onunla alay
ediyorlardı. Dedi ki: Eğer bizim ile alay ederseniz artık şüphe yok ki, biz de
sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay ederiz.
38. (Ve) Hz. Nuh, aldığı
ilâhî emirden dolayı (gemiyi yapıyordu) onu yapmaya başlamıştı (ve kavminden
herhangi bir topluluk) herhangi bir cemaat o mübarek Peygamberin (yanından her
geçip gidince de onunla alay ediyorlardı) onunla istihzada bulunuyorlardı. Ya
Nuh!. Sen Peygamber olduktan sonra marangoz olmuşsun, o zamana kadar gemi
görmemişlerdi, bunun ne için ne yapıldığını anlayamıyorlardı. O muhterem
Peygamber de onlara (dedi ki:) Ey cahiller!. (Eğer bizim ile alay ederseniz)
bizim lüzumsuz birşey ile uğraştığımızı sanarda bize cahillik nisbet etmek
isterseniz (artık şüphe yok ki, biz de sizin alay ettiğiniz gibi) bizi cahil
gösterdiğiniz bizim boş şeyle uğraştığımızı sanarak alay ettiğiniz gibi (sizinle
alay ederiz) biz kurtulup siz de boğulup gidince sizin cahilliğinizi düşünerek
öyle bir felâkete lâyık olduğunuzu söyleriz. Bilinmektedir ki. Yüce bir
Peygamber alay etmez. Bu tabir, karşılık verme, ve müşekele (aynı kelimenin
farklı anlamda kullanılması) yoluyla söylenmiş oluyor. Bunlardan asıl maksat;
"Ey cahiller!. Siz bu yaptığınız alayın pek korkunç sonucunu yakında görürsünüz"
demekten ibarettir.
39. Artık ileride
bileceksinizdirki: Kendisini rezil edecek azap kime gelecektir ve sürekli bir
azap kimin üzerine inecektir.
39. Hz. Nuh, o kâfir
gürühâ dedi ki: Ey benimle alay eden cahiller!. (Artık ileride bileceksinizdir
ki, kendisini) dünyada boğmak (rezil edecek azap kime gelecektir) kimler boğulup
gideceklerdir. (Ve daimî bir azap) uhrevî bir ceza, kesilmeyen bir ateş, ardı
arkası gelmeyen bir cehennem azabı (kimin üzerine inecektir) ne büyük, ne edebî
bir tehdit!. İşte o inkarcı kavim, böyle bir felâkete uğramak üzere bulunuyordu.
Sonraki Sayfa

|
|