71.       Ve onlara Nuh'un haberini oku. Hani: Kavmine demişti: Ey kavmim!. Eğer sizin üzerinize benim -aranızda- duruşum ve Allah'ın âyetleriyle size öğüt verişim ağır geliyorsa imdi ben Allah Teâlâ'ya tevekkül ettim, artık işinizi ve ortaklarınızı toplayınız. Sonra sizin üzerinize işiniz gizli kalmasın. Sonra hakkımda hükmünüzü veriniz ve bana göz açtırmayınız.

71. Bu mübarek âyetler, asr-ı saadetteki ve onlardan sonraki inkarcılara bir ibret ve uyanma dersi olmak üzere Nuh Aleyhisselâm ile kavmi arasında cereyan etmiş olan tarihî vak'aları beyan etmektedir. Hak dine davet eden ve onlara tâbi olan zatların emellerinin gayesini, selâmet ve hilâfete ulaşmalarını bildiriyor, onlara muhalefet etmiş olanların da pek korkunç âkibetlerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (ve) Resulüm!, (onlara) Kureyş kabilesinden vesaireden olan müşriklere (Nuh'un haberini oku) yani: Onun ile kavmi arasındaki haberi, önemli tarihî vak'ayı anlat. Peygamberlerine muhalefet eden kavimlerin ne dehşetli âkibetlere uğramış olduklarını düşünüp de ibret alsınlar. (Hani) Nuh Aleyhisselâm (kavmine) Kabil'in çocukları ve torunları bulunan bir guruba (demişti) şöyle hitab etmişti ki: (Ey kavmim!. Eğer sizin üzerinize benim) aranızda (duruşum) sizin içinizde yaşayıp bin seneden elli sene kadar noksan bir müddet sizi hak dine davet ediverişim (ve Allah'ın âyetleriyle) delilleriyle, kanıtlarıyla (size öğüt verişim ağır geliyorsa) yani meşakkatli bulunuyorsa, siz de beni öldürmeğe, aranızdan kovmaya kasdetmiş bulunuyorsanız (İmdi ben Allah Teâlâ'ya tevekkül ettim) o bana yeter, beni muhafaza buyurur (artık işinizi ve ortaklarınızı toplayınız) hakkımda yapmak istediğiniz şeye başlayınız, kendilerinden yardım urumakta olduğunuz o âciz putlarınızı da size yardıma çağırınız (sonra üzerinize işiniz gizli kalmasın) bana karşı kasdetmekte bulunduğunuz, kötülüğü, açıkça yapmağa başlayınız, onu alenî yapınız. (Sonra hakkımda hükmünüzü veriniz) içinizdeki kuruntuları dökünüz, boşaltınız, imza ediniz ve elinizden geliyorsa (bana göz açtırmayınız) yapacağınız şeyleri bana bildirdikten sonra geriye bırakmayınız.

§ Hz. Nuh, Cenâb-ı Hak'kın koruma ve himayesinde olduğunu bildiği için düşmanlarına karşı hiç ehemmiyet vermediğini, aldırışta bulunmadığını göstermek, onların âczini göstemek için kendilerine böyle bir teklifte bulunmuştur.

 

 

 

72. Artık siz, yüz çevirir iseniz,zaten ben sizden bir mükâfat istemiş değilim. Benim mükâfatını ancak Allah Teâlâ'ya aittir. Ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.

72.   (Artık) Ey kavmim!, (siz yüz çevirir iseniz) benim size verdiğim hayrı tavsiye edici öğütleri dinlemez, onlardan kaçınır iseniz, neticesini siz düşününüz!, (zaten ben sizden bir mükâfat istemiş değilim) Yapmış olduğum peygamberlik vazifesinden dolayı sizden bir ücret, bir karşılık istemişde değilim ki, sizin nefretinizi gerektirmiş olsun, öyle bir bedel karşılığında size nasihatta bulunduğumu söyleyerek bana suç isnat edebilesiniz, ben sırf Allah rızası için bu vazifeyi yapmaktayım. (Benim mükâfatını ancak Allah Teâlâ'ya aittir) Bu, âhirette kavuşacağım sevaptan, Allah'ın rızâsına ulaşmaktan ibarettir. (Ve ben müslümanlardan olmazlığımla emir olundum) yani: Ben, Cenâb-ı Hak'kın hükmüne boyun eğen ve itaat edenlerden veya İslâm dinine bağlı bulunan zatlardan olmakla emrolundum, onun tersini yapamam. Siz ister kabul ediniz, ve ister etmeyiniz, ben vazifemi yapmaya çalışırım, ben emrolunduğum dinî bir hizmeti terkedemem.

§ Bu âyeti celîlede işaret vardır ki: Her din âlimi, üzerine düşen dinî vazifeleri sırf Allah rızası için yapmaya çalışsın. Halktan bir lûtf ve ihsan beklemesin, bir şöhret sevdasında bulunmasın, güzel hizmetlerinin mükâfatını Cenâb-ı Hak'tan beklesin. İşte insanlığın hakikî önderleri olan mübarek Peygambelerin hareket tarzları bizim için uyulması gereken en mükemmel bir örnektir.

 

 

 

73.     Yine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtuluşa erdirdik ve onları halifeler kıldık. Bizim âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk. Artık bak!. Uyarılanların akıbetleri nasıl oldu.

73.    Hz. Nuh, o kadar güzel nasihatlarda bulundu, kuvvetli deliller gösterdi. Buna rağmen onun kavmi (yine onu yalanladılar) küfrlerinde İsrar ederek o mübarek zatın peygamberliğini kabul etmeyerek inkâra devam eylediler. Cenâb-ı Hak'da buyuruyor ki: (Biz de onu) Hz. Nuh'u (ve onunla beraber gemide bulunanları) ona imân etmiş olan seksen kadar zatı (kurtuluşa erdirdik) boğulmaktan kurtardık (ve onları) o kendilerini selâmet sahiline erdirmiş olduğumuz mü'min zatları yeryüzünde (halifeler kıldık) suların içinde boğulup gidenlerin yerlerine geçirdik, onların yurtlarına sahip bulundular. (Bizim âyetlerimizi yalanlayanları da) tufanın dalgaları arasında (boğduk) mahveyledik. (Artık) Ey insan!, (bak) Kendilerine Peygamberleri tarafından öğütler verilmiş, Allah'ın azabından (korkutulmuş) buna rağmen yine küfrlerinde, isyanlarında devam edip durmuş (olanların âkibetleri nasıl oldu?.) ne kadar müthiş bir azap dalgaları içinde mahvolup ve silinip gittiler. İşte bu bir tarihî hakikattir.

Bütün inkarcılar, bu gibi âkibetleri düşünüp de uyanmalı değil midirler?.

§ Bu Kur'ânî açıklamalar, Rasülü Ekrem Efendimiz hakkında bir teselliyi, onu inkâr edenler hakkında da bir tehdit ve tehlike haberini içermektedir.

Bunca şuunatı feciüleser,

Adem için mucibi ibret yeter.

 

 

 

74.    Sonra onu müteakip kavimlerine Peygamberler gönderdik. Onlara mucizeler getirdiler. Onlar ise evvelce yalanlamış oldukları şeylere imân eder olmadılar. İşte haddi aşanların kalplerini biz böylece mühürleriz.

74.       Bu mübarek âyetler, Nuh Aleyhisselâm'dan sonra gönderilmiş olan Peygamberlere de kavimlerinin imân etmeyip yalanlamaya devam etmiş olduklarını bildirmektedir. Ve Hz. Musa ile Hz. Harunu da Firavun ile kavminin tasdik etmeyip onların gösterdikleri mucizeleri birer sihir sanmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra onu müteakip) yani: Bilahara Nuh Aleyhisselâm'ın peygamberlik döneminin ardından (kavimlerine Peygamberler gönderdik) bu zatlar, Hud, Salih, İbrahim, Lût ve Şuayb Aleyhimüsselâm gibi kıssaları Kur'an'ı Kerim'de anlatılan yüce peygamberlerdir. Bu muhterem Peygamberler (onlara) o kendi kavimlerine (beyyîneler ile) kendilerini doğruluklarını gösteren açık mucizeler ile (geldiler) bu kadar kuvvetli delillere, kanıtlara rağmen (onlar ise) o kavimler ise cahiliyet ehlinden olup (evvelce) daha kendilerine o mübarek Peygamberler gelmeden evvel (yalanlamış oldukları şeylere) dinî hakikatalara, ilâhî hükmlere yine (imân eder olmadılar) yine kendilerine tebliğ edilen o gibi hakları, esasları inkâra devam edip bâtıl itikatlarından ayrılmadılar, (işte) O kavimler gibi (haddi aşanların kalplerini) her zaman (böylece mühürleriz.) Evet.. Kendi kazançlarını, kabiliyetlerini kötüye kullanarak hakkı kabule yanaşmayanların kalbleri Allah'ın kudretiyle mühürlenir kasavet bağlar, imân nurunun aksettiği yer olamayarak dalâlet karanlıkları içinde kalır.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki: insanların ihtiyarî fiilleri, kendi kesbleri ve Allah Teâlâ'nın kudreti ile meydana gelmektedir, bunda bir zorlama yoktur.

 

 

 

 

75. Sonra onların ardından Musa'yı ve Harun'u Firavun'u ve onun toplumuna mucizelerimizle gönderdik. Fakat böbürlendiler ve günahkârlar olan bir kavim oldular.

75.  (Sonra onların ardından) Evvelce insanlığı hak dine davet etmekle emrolunan Peygamberleri müteakip (Musa'yı ve Harun'u Firavun'a ve onun) Firavun'un (cemaatine) kavminin ileri gelenlerine vesaireye (ayetlerimiz ile) A'raf süresinde ayrıntılı olarak açıklanan mucizelerle, dokuz nevi harikulade şeylerle (gönderdik) Firavun ile onun kavmi ise bunlaran istifade etmediler, kendi sapıklıklarını bırakmadılar (fakat böbürlendiler) kendilerini büyük gördüler, yani: Hak etmedikleri halde kibir = büyüklük iddiasında bulunmaya cür'et ettiler, imândan kaçındılar, (ve günahkârlar olan) pek büyük günah sahibi bulunan kâfirler takımından (bir kavim oldular) inkârlarında, cehaletlerinde sebat gösterdiler.

 

 

 

 

76. Vaktaki onlara bizim tarafımızdan hak geldi, şüphe yok ki: Bu elbette apaçık bir sihirdir dediler.

76.      (Vaktaki, onlara) Yani: Firavun ile kavmine (bizim tarafımızdan) Allah katında (hak geldi) bir takım mucizeler ortaya çıktı, asâ gibi, yedi beyzâ gibi hârikalar görülmeğe başladı (şüphe yok ki, bu) meydana konulan harika, bu fevkalâde durum (elbette apaçık bir sihirdir dediler) o inkarcılar, öyle apaçık parlak mucizelerin o yüksek mahiyetlerini düşünmediler, onları hemen inkâra, onları sihir kabilinden şeyler sanmaya başladılar.

 

 

 

 

77.  Musa dedi ki: Size geldiği zaman hak için bu sihirdir, der misiniz?. Bu bir sihir midir?. Halbuki, sihirbazlar kurtuluşa eremezler.

77. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'nın Firavun'a ve kavmine karşı onların sihir iddialarını red eylediğini bildirmektedir. Firavun ile kavminin de Hz. Musa ile Hz. Harun hakkındaki kötü zanlarını ve küfr üzere İsrar edeceklerini göstermektedir. Şöyle ki: Hz. Musa'nın ortaya koyduğu hârikaları sihir telâkki eden Firavun ile kavmini red için (Musa dedi ki:) Ey inkarcı topluluk!. (Size) Bizim doğruluğumuzu isbat (geldiği zaman hak için) açık bir harika, bir mucize için (bu sihirdir der misiniz?.) Böyle cahilce bir iddiyaa nasıl cür'et gösterebilirsiniz?. (Bu bir sihir midir) hak, sahibini başarılara ulaştırır, sihir ise sürekli olmaz, mahiyeti meydana çıkar yok olur gider. (Halbuki,     sihirbazlar felah bulamazlar) kurtuluşa, başarıya kavuşamazlar. Nitekim daha sonra da sihirbazların sihirleri yok olarak mucize ile sihir arasındaki fark meydana çıkmıştır.

 

 

 

78. Dediler ki: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çevresinde yeryüzünde ululuk ikinizin olsun diye mi bize geldin?. Biz ikinize de inanacak değiliz.

78.     Firavun ile kendisine tâbi olanlar, Hz. Musa'ya hitaben (Dediler ki:) Ya Musa!, (babalarımız" üzerinde bulduğumuz şeyden) putlara tapmaktan, onların dinlerinden (bizi çevire sin* döndüresin (de yerde) Mısır diyarında (ululuk) mülk ve saltanat (ikinize) seninle kardeşin Harun'a (olsun diye mi bize geldin?.) Sizin maksadınız bu mudur?. Halbuki, biz sizi tasdik etmeyiz (biz ikinize de inanacak değiliz) sizin getirdiklerinizi, bizlere tebliğ ettiğiniz şeyleri biz kabul etmeyiz.

 

 

 

79. Ve Firavun dedi ki: Bütün bilgin sihirbazları bana getiriniz.

79.    Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'ya karşı Firavun'un, aldığı vaziyeti bildirmektedir. Başına topladığı sihirbazların hezimete uğrayarak sihirlerinin ibtâl edildiğini, hakkında tecelli eylediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavun ile kavmi Hz. Musa'nın tebligatını kabul etmediler. (Ve Firavun) kavmine (dedi ki: Bütün bilgin) sihir ilminde usta, maharetli olan (sihirbazlar! bana getiriniz) Musa'ya ve kardeşine karşı cephe alsınlar, onlar ile münazarada bulunsunlar, onları sustursunlar.

 

 

 

80. Vaktaki: Sihirbazlar geliverdiler. Onlara Musa: "Siz ne atacak iseniz atınız" dedi.

80.       Firavun'un adamları hemen koştular, her taraftan sihirbazları toplayıp, meydana çıkarmağa çalıştılar. (Vaktaki: Sihirbazlar geliverdiler) Hz. Musa'yı da kendileri gibi sihirbaz zannederek "Sen mi evvelâ atacaksın, biz mi atalım, maharetimizi meydana koyalım" dediler. (Onlara Musa) Aleyhisselâm (siz ne atacaksınız atınız) sihirlerinizi göstermek için ne gibi bir tedbir alacaksanız alınız (dedi) onlara karşı metanetini gösterdi.

Hz. Musa'nın onlara böyle bir emîrde bulunması, onların acizliklerini meydana çıkarmak, gösterecekleri sihirleri ibtâl etmek, meydana getirecekleri şeylerin fasit birer şey olduğunu insanlara göstermek içindi. Yoksa onlara sihir yapmalarını teklif için değildi. Sihir haram olduğundan Yüce bir Peygamber onun yapılmasını emretmez.

 

 

 

81.    Vaktaki onlar atıverdiler, Musa dedi ki: Sizin getirmiş olduğunuz şey, sihirdir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu iptal edecektir. Muhakkak ki. Allah Teâlâ bozguncuların işini düzeltmez.

81.      (Vaktaki onlar) O sihirbazlar, ellerindeki iplerini, değneklerini meydana (atıverdiler) bunları hareket eder gibi bir surette göstererek insanları korkutmaya başladılar, büyük bir sihir meydana getirmiş oldular, o sihirbazlara (Musa) Aleyhisselâm (dedi ki: Sizin) meydana (getirmiş olduğunuz şey, sihirdir) o haram bir harekettir, yok olmaya mahkumdur, hakka galip gelecek bir kuvvete sahip değildir, (Allah Teâlâ onu ibtâl edecektir) Benim elimde göstereceği bir mucize ile onu mahvedecek ve izini silecektir, inkarcıların, müşriklerin ayıplarını meydana çıkaracaktır. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ bozguncuların işini düzeltmez) binaenaleyh sihir gibi bozguncuların gösterecekleri şeyleri de mahvedecektir.

 

 

 

82. Ve Allah Teâlâ, Hakkı sözleriyle açığa çıkarır, isterse günahkârlar hoşlanmasınlar.

82. (Ve Allah Teâlâ, hakkı) ilâhî dinini. Peygamberlerinin galibiyetini (sözleri ile) kazası ve kaderi ile veya peygamberlerine yaptığı ilâhî vadi ile (gösterir) isbat eyler, takviye buyurur, (isterse) bu hakkın böyle ortaya çıkmasını ve galibiyetini, sihir gibi vesaire gibi haram şeyler ile uğraşan (günahkârlar hoşlanmasınlar) onlara rağmen hak tecelli edecektir. Nitekim de etmiştir, sihirbazlar mağlûp olarak Hz. Musa'nın mucizesi tahakkuk eylemiştir.

 

 

 

83. Artık Musa'ya imân etmedi, ancak kavminden bir zürriyet kendilerinin Firavun'dan ve onların cemaatinden bir belâya uğrayacaklarından korkar oldukları halde imân etmiş oldular. Firavun ise muhakkak ki, o yerde ululuk taslayan (biri) idi ve şüphe yok ki, o haddi aşanlardan idi.

83.      Bu mübarek âyetler, birçok muazzam mucizeler göstermiş olduğu halde Musa Aleyhisselâm'a pek az kimselerin imân etmiş olduklarını bildirmektedir. Bu suretle de Rasûlü Ekrem Efendimize teselli vermektedir. Musa Aleyhisselâm'ın o imân eden zatlara yapmış olduğu tavsiyeyi o zatlarında bu tavsiyeyi kabul ederek Cenâb-ı Hak'ka ne gibi niyazlarda bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, kavminden birçoklarının İslâmiyetî kabul etmeyip küfr üzere sebat ettiklerini gördükçe üzülüyor, hüzn ve keder içinde kalıyordu. Cenâb-ı Hak ise Rasûlü Ekrem'ine bu gibi âyetlerle teselli veriyor, Hz. Musa ile kavminin hallerini bildiriyor. Evet... Hz. Musa, o kadar mucizeler gösterdiği halde kavminden pek az kimse imân etmiş idi, diğerleri küfrlerinde devam edip durmuşlardı. Evet., (artık Musa'ya) O Yüce Peygambere, hak dine davet ettiği kimseler (imân etmedi) dinsizliklerinde sebat ettiler (ancak kavminden) Hz. Musa'nın kavmi alan İsrail oğullarından (bir zürriyet) bir taife, bir takım gençler (kendilerinin Firavun'dan ve onların cemaatinden) o Firavun ile onun kavminin ileri gelenleri tarafından (bir belâya) bir imtihana (uğrayacaklarından korkar oldukları halde) yine metanet göstererek (imân etmiş oldular) nice kimselerde bu korku sebebiyle imândan mahrum kalmışlardı. (Firavun ise muhakkak ki, o yerde) Mısır diyarında (ululuk taslayan biri idi) kendini beğenmiş bir diktatör idi. (Ve şüphe yok ki, o) lanete uğramış Firavun (haddi aşanlardan idi) ancak bir kul olduğu halde rablık iddiasında bulunuyordu. Beni İsrail'den nice kimseleri öldürmüş, yeryüzünde ne bozguncu hareketlerde bulunmuştu.

 

 

 

 

84.  Musa da dedi ki: Ey kavmim!. Eğer Allah'a imân etmiş iseniz eğer O' na teslim olmuş iseniz artık O'na it im ad ediniz.

84.       (Musa) Aleyhisselâm (da) kavmine (dedî ki: Ey kavmim!. Eğer allah'a imân etmiş) Cenâb-ı Hak'ki ve onun âyetlerini tasdik eylemiş (iseniz) ve siz hakikaten (eğer teslim olmuş iseniz) yani: Cenâb-ı Hak'kın kazasına razı olmuş veya siz kalben imân etmiş görünürde de müslüman olduğumuzu söylemiş ve itirafta bulunmuş kimseler iseniz (artık ona it im ad ediniz) o Yüce Yaratıcıya tevekkül edin, sığının başkalarından korkmayın, dininizi güzelce muhafazaya çalışın.

 

 

 

 

85.  Onlar da dediler ki: Allah Teâlâ'ya itimat ettik. Ey Rabbimiz!. Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma.

85.      (Onlar da) O imân eden zatlar da Hz. Musa'ya cevap olarak (dediler ki) gvet biz (Allah Teâlâ'ya itimad ettik) ona tevvekkül edip boyun eğdik. Sonra da DU zatlar, Cenâb-ı Hak'ka dua ve niyaz ederek dediler ki: (Ey Rab'bimizî. Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma) onları bize musallat etme ki, olzi bir belâya düşürmesinler, bizlere eza ve cefada bulunarak dinimizdeki sebatımıza mâni olamasınlar.

 

 

 

86. Ve rahmetin ile bizi o kâfirler olan kavimden kurtar.

86. (Ve) Hz. Musa'ya imân eden zatlar şöyle de bir duada bulundular. Ey Rabbimiz!, (rahmetinile bizi o kâfirler olan kavimden) O Firavun ile ona tâbi Dlan müşrik topluluktan (kurtar) onların esaretinden; meşakkatli işlerinden, zalimce Hâkimiyetlerinden bizi kurtar. Bu mü'min zatlar, samimi bir imâna nail olmuşlardı Cenâb-ı Hak da dualarını kabul buyurdu. Düşmanları, olan Firavun ile yardakçılarını hıelâk etti, kendilerini ise kurtuluşa erdirerek düşmanlarının yurtlarına sahip ve hâkim kıldı. İşte samimi imânın ve duanın mükâfatı!.

 

 

 

87. Ve Musa ile kardeşine vahy ettik ki. Mısır'da kavminiz için evler hazırlayınız ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapınız ve namazı dosdoğru edâ ediniz ve mü'minleri müjdele.

87.    Bu mübarek âyetler, mü'minlerin evlerini mescid edinmelerine dâir Hz. Musa ile kardeşine yönelmiş olan ilâhî vahyi ve mü'minlerin muvaffakiyetle müjdelendiklerini bildirmektedir. Ve Hz. Musa'nın inkarcı ve nankör olan kavminin aleyhindeki duasını ve bu duanın kabul edilmiş olduğunu, ifâde etmekte ve cahillerin yollarına tâbi olmayıp doğruluk üzere devam edilmesini emretmektedir. Şöyle ki: (Ve Musa ile kardeşine) Kendisine yardımcı olmak üzere peygamber olmasını niyaz etmiş olduğu Harun Aleyhisselâm'a (vahy ettik) emir eyledik (ki: Mısır'da kavminiz için) mü'min olan zatlar için (evler hazırlayınız) onlarda oturur, ibâdete devam edersiniz. (Ve evlerinizi) o yapacağınız hanelerinizi (namaz kılınacak yerler yapınız) birer namaz kılınacak yer, birer mescid edininiz, oralarda kıbleye, yani: Kâbe'i Muazzamaya yönelerek namazlarınızı kılmaya çalışınız (ve) yerine getirmekle mükellef olduğunuz (namazı dosdoğru) şartlarına ve rükunlarına uyarak (edâ ediniz.) Artık dışarda namaz kılarak düşmanların ezâ ve cefâsına, belâlarına mâruz kalmayınız (ve mü'minleri müjdele) Allah'ın dinini kabul edenleri dünyada zafer ile, âhirette de cennet ile müjdele. İşte bu muvaffakiyet, dindarlığın mükafatıdır.

§ Rivayete göre Hz. Musa ile ona tâbi olanlar, ilk zamanlarında kendi evlerinde kâfirlerden gizlice olarak namaz kılmakla mükellef bulunmuşlardı. Tâki: Kâfirler, onları öyle ibâdetle meşgul görerek kendilerine eza ve cefada bulunmasınlar. Nitekim müslümanlar da İslâm'ın başlangıcında Mekke'i Mükerreme'de böyle evlerinde namaz kılarlardı. Şöyle deniliyor ki: Musa Aleyhisselâm, Firavun'u dine davet etmekle emrolununca Firavunun emriyle Beni İsrail'e ait mescidler tahrip edilmişti, kendileri namazdan men olunmuşlardı. Bunun üzerine evlerinde kılmaları kendilerine Allah tarafından emredilmişti.

Bir de deniliyor ki: Musa Aleyhisselâm'a karşı Firavun şiddetli bir düşmanlık gösterince Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâm ile ona imân edenlere emretmiştir ki: Firavun gibi düşmanlara rağmen siz evlerinizi mescid edinerek oralarda namazlarınıza devam ediniz, Hak T e âlâya it i m at d a, tevekkülde bulununuz, o Yüce Mâbud sizi korur. Akıbet zafer, muvaffakiyet, sizin için takdir edilmiştir. Ne büyük bir müjde.

 

 

 

 

88.     Musa da dedi ki: Ey Rab'bimiz!. Şüphe yok ki, sen Firavun'a ve onun cemaatine dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Ey Rab'bimizl. Senin yolundan saptırsınlar diye. Ey Rabbimizl. Onların mallarını mahvet ve kalplerinin üzerini şiddetle mühürle. Tâki: Onlar acıklı azabı görünceye kadar imân etmesinler.

88.   Firavun ile kavminin o küfr ve düşmanlıkta devamları sebebiyle (Musa da) Cenâb-ı Hak'ka niyaz ederek (dedi ki: Ey Rab'bimizl. Şüphe yok ki, sen Firavun'a ve onun cemaatine) onun kavminin eşrafına, ileri gelenlerine (dünya hayatında ziynet) süslenecekleri elbiseler, nakil vasıtaları vesaire verdin (ve mallar verdin) onları çeşitli servetlere sahip klıdın. Deniliyor ki: Mısır'daki eski bir beldeden Habese diyarına kadar dağlarda altın, gümüş, zebercet, yakut mâdenleri var idi. Firavun ile yardakçıları bunlardan istifade ederlerdi. Hz. Musa, onların bu nimetlerden istifâde etmelerindeki gayelerine işaret için diyordu ki: (Ey Rab'bimizl.) Sen onlara bu nimetleri verdin (senin yolundan saptırsınlar diye) kendilerini de başkalarını da sapıklığa düşürsünler için. Bu, onların haklarında bir imtihandır, yavaş yavaş azaba yaklaştırmaktır, nimete karşı nankörlükte bulunarak ebedî azaplara uğramalarına bir sebeptir. (Ey Rab'bimizl. Onların mallarını mahvet) Değiştir, başkalaştır ve helak eyle (ve) onların (kalplerinin üzerini şiddetle mühürle) kasvete uğrasınlar, imân için açık bir halde bulunmasınlar. (Tâki, onlar acıklı; azabı görünceye kadar imân etmesinler) O zamandaki bir imân ise bir ümitsizlik imânı olacağından kendilerine asla faide vermeyecektir.

 

 

 

 

89.  (Allah) Buyurdu ki, ikinizin de duası kabul olunmuştur. Artık doğruluğa devam ediniz ve bilmez olanların yoluna tâbi olmayınız.

89.      Hz. Musa'nın bu duası ve niyazı üzerine Allah T e âlâ da vahy ederek (buyurdu ki:) Ya Musa!. (İkinizin de) Senin de, kardeşin Hanımın da (duası kabul olunmuştur.) Hz. Musa, dua ederken Hz. Harun da âmin diyormuş, böyle âmin demek de bir duadır, yapılan duanın kabulünü niyazdır. Maamafih Harun Aleyhisselâm da ayrıca dua etmiş olabilir. (Artık doğrulukta devam ediniz) insanları dine davet etme peygamberlik vazifesini yerine getirmesi, inkarcıları deliller ile susturma hususunda sebat eyleyiniz (ve bilmez olanların yoluna tâbi olmayınız) yani: Dine ibâdet ve itaate, ilâhî fiille rd e ki hikmet ve faydaya akılları ermeyen, câhil kimseler gibi düşünmeyiniz. Bir takım cahiler vardır ki: Bir dua yapıldı mı onun hemen kabul edilip isteğin derhal karşılanacağını zanneder, karşılanmadı mı ümitsizliğe düşer. Böyle acele istemek ve ümitsizlik ancak cahillerden şudur eder. Halbuki: Bir duanın kabul edilmiş olası için istenilen şeyin hemen meydana gelmesi icabetmez. Onun hikmet gereği muayyen bir zamanı olabilir, o zaman gelmedikçe meydana gelmez. Bir de var ki, bazı istenilen şeylerin meydana gelmesi, hikmet ve faydaya aykırı olur. Artık onun herhalde meydana gelmesini istemek bir cehalet eseridir. Fakat meşru, hikmete uygun bir dua kabul edilir. Dua eden bunun meyvesini dünyada olmasa da âhirette görür. İşte Yüce Peygamberlerin duaları da vakitleri gelince kabul edilmiştir. Meselâ: Hz. Musa'nın duasiyle inkarcı olan kavmin servetleri yok olmuş, malları, ekinleri, mâdenleri, cevherleri taş kesilmiş, daha sonra Nil nehrinde boğularak dünya hayatları sona ermiş, uhrevî azaplara kavuşmuşlardır. İşte Kur'an'ı Kerim, onların bu akıbetlerini de beyan buyurmaktadır.

 

 

 

 

90. Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince dedi ki: Ben İsrail oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de müslümanlardanım.

90. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'nın dualarının kabul edilip kendisine tâbi olanlar ile beraber selâmet sahasına kavuşmuş olduğunu, onu inkâr eden Firavun ile ordusunun ise sular içinde boğulup gittiklerini bildirmektedir. Firavunun boğulacağı sırada Allah'ın birliğini tasdik etmiş ise de bu bir ümitsizlik imânı olduğundan kabul edilmeyerek kendisinin boğulduğunu ve başkalarına bir ibret olmak üzere cesedinin sahile atılmış olduğunu beyân etmektedir. Ve bu gibi Allah'ın kudretine şahitlik eden hârikalardan insanların çoğunun gafil bulunduklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Firavun, Hz. Musa ile ona imân eden İsrail oğulları kabilelerine pek çok ezâ ve cefâya başlamıştı. Hz. Musa'nın duası kabul olundu, kendisiyle kardeşi Hz. Harun'un ve onlara tâbi olan İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gitmelerine Allah tarafından müsaade verildi. Bunun üzerine toplanarak ansızın Mısır'dan çıkıp gitmeğe başladılar. Bunların bu hareketlerinden haberdar olan Firavun'un, pek çok kuvvetli bir ordusu ile bunları takibe başladı, İsrail oğulları. Bahri Ahmer = Bahri Kulzüm denilen Süveyş denizi kenarına gelmişlerdi. Düşmanları ise kendilerini takib edip duruyorlardı. Korkunç bir vaziyet!. Fakat Hz. Musa, aldığı ilâhî bir vahiyden dolayı asasını denize vurdu, bir harika olarak İsrail oğullarının oniki kabilesi için oniki yol açıldı, oralardan geçerek selâmet sahiline eriştiler. İşte Cenâb-ı Hak, bu hadiseyi bir ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere şöylece beyân buyuruyor: (Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik) onları koruyarak denizin sahiline çıkardık (Firavun ile askerleri ise) sırf küfrlerinden dolayı (zulmetmek ve saldırmak üzere) tecavüzde bulunmak için (onların) o Hz. Musa'ya tâbi olan İsrail oğullarının (arkalarına düşmüşlerdi) bu düşmanlar binlerce suvâri askerlerden ibaret idiler, denizdeki yolların açılmış olduğunu gördüler, öyle bir hârikanın hikmetini anlayamadılar, İsrail oğullarını tepelemek için hemen o açık yollara atıldılar, bir kudret ile, onları böyle bir felâkete sevketmişti, onlar ise bundan gafil bulunuyorlardı. Sular tekrar birleştiler, yolları kapadılar. Firavun ile ordusu sular içinde kaldı, (nihayet ona) Firavun'a (boğulmak yetişince) boğulup gideceğini anlayınca lisanı ile veya kalben (dedi ki: Ben, İsrail oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim.) Artık kendisinin küfrünü anlamış, kurtulabilmesi için İsrail oğullarının imân etmekte oldukları kâinatın ilâhına imândan başka çare olmadığına kanaat getirmiş idi. Fakat bu, bir ümitsizlik imânı idi, bu haldeki bir imân, muteber değildir. O vakte kadar görmüş olduğu birçok mucizelere rağmen küfründe İsrar edip durmuştu. Şimdi öyle bir azabın ortaya çıktığını anlayınca imân etmiş (ve ben de müslümanlardanım) yani: Nefsimi Cenâb-ı Hak'ka teslim eden İsrail oğulları gibi samimi mü'minlerdenim, demişti. Ne yazık ki: Artık vakti geçmişti. Böyle bir imân kabule lâyık değildi. Özellikle Allah Teâlâ'ya imân ettiğini söylemi; ise de Hz. Musa'nın Yüce bir Peygamber olduğunu yine itiraf etmemi; gibi bulunuyordu. Yüce Allah'ın herhangi bir Peygamberini tasdik etmemek ise Cenab'ı Hak'ka imân etmemek hükmündedir.

 

 

 

91. Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin.

91.   Firavun öyle boğulmak korkusuyla Allah Teâlâ'ya imân edince kendisine bir azarlama ve re d olmak için denildi ki: (Şimdi mi?) İmân ediyorsun?. Şimdiye kadar aklın nerede idi?. Ne için acizliğini düşünmedin de rablık iddiasına cür'et gösterdin?. Ne için o mucizeleri inkâr ediyor, Hz. Musa'yı tasdik etmeyip bilâkis hayatına kasdetmek istiyordun?. (Ve sen muhakkak ki, evvelce) bu boğulma hâdisesinden önce senelerce (isyan etmiş) günahkâr bulunmuş, hakkı kabulden kaçınmış. Yüce bir Peygamberin ve ona imân edenlerin hayatlarına kasteylemis, (ve) müslümanlardan değil (bozgunculardan olmuş 'din) başkalarını saptırarak kendine taptırmak alçaklığını işlemiştin, artık senin böyle ölümünü görüp durduğun bir sırada imân etmenin ne ehemmiyeti olabilir?, ki, seni Allah'ın azabından kurtarsın, senin manevî hayatını temin edebilsin!.

 

 

 

92.    Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.

92.   Ey Firavun!. (Artık) Senin helakin kaçınılmazdır. (Bugün) Ancak (senin cesedini kurtaracağız) yani: Senin cismini ruhsuz olarak denizden çıkarıp sahile alacağız, yahut seni elbisenden soyulmuş bir halde dışarı çıkaracağız, veyahut Firavun, altundan yapılmış bir zırh giyinmiş idi, onunla beraber sahile atılarak onun kendisi olduğu bu suretle de görülüp anlaşılacaktı. (Tâki) Ey Firavun sen (senden sonra geleceklere de bir ibret olasın) gerek İsrail oğullarına ve gerek daha sonra dünyaya gelecek milletlere senin bu felâkete uğramış olman bir uyanma vesilesi olsun, İste Allah Teâlâ'yı vaktiyle tasdik etmeyen, kendisine rablık rütbesi vererek halkı kendisine taptırmak isteyen herkesin ahlâkına, mukaddesatına engel olmak sevdasında bulunan bozguncu kimselerin âkibetleri böyle felâkettir. Artık bu gibi bozguncu kimseler için Firavun'un ve benzerlerinin uğramış oldukları korkunç akıbetler birer ibret levhası, birer uyanma vesilesi bulunmaktadır. (Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafildirler) Cenâb-ı Hak'kın varlığına, kudret ve büyüklüğüne, ilâhî dinin yüceliğine ve gerçek olusuna açıkça Şahitlik eden nice delilleri, hârikaları, güzelce tefekkür etmezler, dinsizlik, ahlâksızlık yüzünden nice kimselerin, kavimlerin helak olup gittiklerini, onların o müthiş, tarihî hallerini nazarı dikkate almazlarda cehalet ve sapıklık içinde yasar dururlar. Halbuki, Yüce Allah, öyle dinsiz, ahlâksız şahısların, cemiyetlerin baslarına gelmiş olan felâketleri insanlara böyle kutsî âyetleriyle haber vermektedir ki, bunları güzelce düşünerek kendi hayatlarını, İtikatlarını, ahlâklarını düzeltsinler ve tanzim edebilsinler, bu da insanlık hakkında Allah'ın rahmetinin bir eseridir. Allah Teâlâ cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun Amin.. S üre'i Bakaredeki (40 -42 -47 - 56) inci âyetlere A'raf süresindeki (132 - 137)ncı âyetlere de bakınız!.

 

 

 

93.   Ve and olsun ki. İsrail oğullarını salih = doğru bir yurda yerleştirdik. Ve onlara tertemiz şeylerden rızık verdik. Sonra kendilerine ilm gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphe yok ki, Rabbin onların arasında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü hükmedecektir.

93. Bu âyeti celile, İsrail oğullarının kavuştukları nîmetlerden ve malûmattan sonra ihtilâfa düşmüş olduklarını ve bu yüzden âhirette muhakemeye tâbi olacaklarını şöylece         bildirmektedir: (Ve and olsun ki. İsrail oğullarını salih) doğru, seçkin, hayır ve bereket sahası olan (bir yurda) Mısır'a ve Şam'a veya Şam, Fürs ve Ürdün

diyarına (yerleştirdik) öyle razı olacakları, istifâde edecekleri yerlere indirdik. (Ve onlara temiz şeylerden rızık verdik) yani: Onları helâl, lezzetli meyvelere, sebzelere,      sütlere, ballara vesaireye kavuşturduk. Firavun ile kavminin elleri altında olan yerlere İsrail oğullarını mirasçı kıldık. (Sonra kendilerine ilm gelinceye kadar) Tevrat'daki hükmler kendilerine tebliğ edilinceye değin o İsrail oğulları dinlerinde (ayrılığa düşmediler) Ne zaman ki, Tevrat nazil oldu, onu okudular, ondaki hül mleri öğrendiler, onu müteakip dinlerinde ihtilâfa düştüler. Yahut İsrail oğulları, Son Peygamber'in dünyayı şereflendireceğini kendi kitaplarında görmüş, okumuşlar idi, onun ortaya çıkacağına inanıyorlardı. Vaktaki, o Yüce Peygamber, gelip insanları İslâmiyete davet etti, onun peygamberlik iddiasındaki doğruluğu, mucizeler ile sabit oldu, bunu görüp bildikten sonra İsrail oğulları ihtilâfa düştüler, Abdullah Ibni Selâm ile ashabı gibi zatlar imân ettiler, bir çokları da sadece haset ve boş olma sevgisi nedeniyle o Yüce Peygamberi inkâra cür'et eylediler. (Şüphe yok ki, Rab'bin onların arasında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında) kısaca Hz. Muhammed'in peygamberliği hususunda (kıyamet günü hükmedecektir.) Hakkı yerine getirenlerle iptal edenleri mü'min olanlar ile olmayanları seçip ayıracaktır.

 

 

 

94. Eğer sen, sana indirmiş olduğumuz şeylerden kuşkuda isen senden evvel kitap okumakta olanlardan sor. And olsun ki, sana hak Rab'binden gelmiştir. Artık şüphe edenlerden olma.

94.   Bu mübarek âyetler de Rasülü Ekrem'in ilâhî vahye mazhar bir Yüce Peygamber olduğunun önceki kitaplarda zikredilmiş olduğunu, bunda bir şüpheye mahal bulunmadığını, bu hakikati yalanlayanların ise hüsrana uğrayanlardan olacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Eğer sen, sana indirmiş olduğumuz şeylerden) kıssalardan, tarihî olaylardan, İsrail oğulları ile Firavun'a ve kavmine ait hâdiselerden faraza (şüphede olmuş isen) yani: Etrafında bulunanların içinde böyle bir şüphe ve tereddütde bulunanlar var ise bu şüpheyi gidermek için (senden evvel kitap okumakta) Tevrat ve İncil gibi ilâhî kitapları okuyup içindekileri öğrenmiş (olanlardan sor) o şüphe edilen şeylerin birer hakikat olduğu o kitaplarda sabit, kendilerince muhakkaktır. (And olsun ki, sana hak) şüpheye ve tereddüde mahal bulunmayan kesin âyetler, ilâhî haberler sana (Rab'binden gelmiştir.) o şeyler sana hakkıyla bildirilmiştir. (Artık şüphe edenlerden olma) sahip olduğun kesin karar ve kanaatten ayrılma, o kat'î inancın üzerinde devam et.

 

 

 

95. Ve sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan olma. Sonra ziyana uğramışlardan olursun.

95.   (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan olma) öyle inkarcıların sözlerine iltifat etme, öyle çirkin dinî hükmlere aykırı bir durumun, peygamberliğin sânıyla uzlaştırılması mümkün olamaz. Faraza o inkarcılara uyacak olsan, (sonra hüsrana uğramışlardan olursun) nefislerini zarar ve ziyana, felâkete mâruz bırakmış olanlara katılmış bulunursun. Halbuki, haddizatında masum olan Yüce bir Peygamberde böyle bir noksanlık düşünülmüş değildir.

Binaenaleyh Peygamber Efendimize böyle bir hitap, onun ümmetine hitap demektir. Bu gibi hitaplar, karşılıklı konuşmalarda cereyan eder. Meselâ: Bir hükümdar, bir vezirinin idaresi altındaki birçok kimselere bir muamelenin yasaklandığını anlatmak için o vezirine hitaben; "Sen şu muameleyi yaparsan hakkında şöyle bir ceza gerekir." der, bununla bütün o kimselere hitab etmiş olur. Çünki böyle bir hitap, daha fazla tesirlidir. Bununla beraber böyle bir hitap, bazen birşeyin mümkün veya vâki olmadığını başkalarına göstermek maksadına dayanmış olur. Meselâ: Hz. İsa'nın ilahlık dâvasında bulunmadığı Cenâb-ı Hak'ça bilinmektedir. Öyle olduğu halde: Ona hitaben: "Sen mi insanlara dedin ki? Beni ve validemi iki ilâh edinin" diye buyurulması, Hz. İsa'nın böyle bir iddiada bulunmadığını açıklayarak ona öyle bir isnatta bulunanları yalanlamak içindir.

 

 

 

96.  Muhakkak o kimseler ki, aleyhlerinde Rab'bin sözü tahakkuk etmiştir, onlar imân etmezler.

96. Bu mübarek âyetler, kendi kötü irâdelerinden dolayı haklarında imansızlık takdir edilen kimselerin ne kadar deliller, mucizeler ortaya çıksa da kendilerine açık bir      azap yönelmedikçe imân edemiyeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler) o nefislerini zarara uğratmış, kendi irâdelerini, ihtiyarlarını kötüye kullanmış kâfirler (ki, aleyhlerinde Rab*bin kelimesi) hüküm ve kazası, levh-ı mahfuzdaki yazısı (tahakkuk etmiştir.) onların imân etmiyecekleri meleklere haber verilmiştir. (Onlar imân etmezler) kâfir olarak ölürler. Çünki Allah'ın takdiri bozulamaz, ilâhî haber hakikate aykırı olamaz.

 

 

 

 

97. İsterse, onlara her âyet gelsin. Pek acıklı azabı görünceye kadar -küfrlerinde devam ederler-

97.   (Velev ki, onlara) Öyle küfr üzere ölmeleri, takdir edilen kimselere (Her âyet gelsin) kendilerine birçok deliller, mucizeler gösterişin, onlar yine küfr üzerine ısrar eder dururlar. Çünki onların Cenâb-ı Hak'ça ezelde bilinen kötü irâde ve kesblerinden dolayı imân etmemeleri hakkında ilâhî irâde tecelli etmiştir. Onların imanları hakkında ilâhî bir irâde bulunmadıkça yanlızca deliller, hârikalar onları hidâyete sevkedemez. Onlar (pek acıklı azabı) ölüm sarhoşluğunu, cehenneme ait alâmetleri (görünceye kadar) küfrlerinde devam ederler. O azabı gördükten sonraki bir imân ise, bir ümitsizlik imânı olacağından makbul olamaz. Öyle bir imân, sahibine fâide veremez. Nitekim Firavun'a boğulduğu zamandaki imânı faydalı olamamıştı.

 

 

 

 

98.    Hiç bir şehir ahalisi yoktur ki, -ümitsizlik halinde- imân etmiş olsun da bu imânı ona fâide versin. Yunus kavmi ise müstesna. Ne zaman ki imân ettiler, onlardan dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırdık ve kendilerini bir müddete kadar faydalandırdık.

98. Bu mübarek âyetler, ümitsizlik halindeki imanların kabul edilmeyeceğini, ancak Yunus kavminin imânı takdir edilmiş olduğundan azap alâmetlerini görür görmez imâna kavuştuklarını bildirmektedir. Ve hiç bir kimsenin Allah'ın takdirine yaklaşmadıkça imâna nail olamayacağını ve binaenaleyh bir kimseyi cebir ve zorlama ile imâna sevketmeye yer olmadığını, ve akıllarını güzelce kullanmayanların cezalara uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Küfr üzere yaşamış (hiçbir şehir ahalisi yoktur ki) kendisine Allah'ın azabı yönelip de öyle bir (ümitsizlik halinde imân etmiş olsun da bu imânı ona fâide versin) onu o azaptan kurtarsın. Bu vâki olmamıştır. Bu andaki imân kendilerine fâide vermez. (Yunus) Aleyhisselâm'ın (kavmi ise müstesna) onlar daha azap alâmetlerini görür görmez tam bir samimiyetle Cenâb-ı Hak'ka yalvardılar, samimî surette tövbe ettiler. Onlar (vaktaki) bu şekilde derhal (imân ettiler) Hz. Yunus'un Peygamberliğini kabul ve Allah'ın birliğini tasdik eylediler. (Onlardan dünya hayatında rüsvaylık azabını açıverdik) onları kendilerine gelecek felâket ve helakten kurtardık (ve kendilerini bir müddete kadar) ömürlerinin sonuna değin (yararlandık) nimetlere kavuşturduk.

§ Yunus Aleyhisselâm: Musul tarafında bulunan "Ninova" beldesi ahalisine Peygamber gönderilmişti. Bu ahali, Hz. Yunus'un davetini kabul etmediler, müşrikçe yaşamaya devam ettiler. Hz. Yunus onların üzerine kırk güne, diğer bir rivayete göre üç güne kadar bir azap geleceğini haber verdi. Onlar da Hz. Yunus'un yalan söylediğini bilmiyoruz, bakalım içimizden çıkar giderse başımıza bir azap geleceği muhakkaktır demişler. Gerçekte Hz. Yunus bir gece içlerinden çıkıp gitmiş, onu müteakip hava kararmış, her tarafı duman sarmış, beldeleri karanlık içinde kalmağa başlamış, büyük bir felâketin kendilerine geleceğini anlamışlar, Hz. Yunus'u aramışlar ise de bulamamışlar, Cenâb-ı Hak onların kalplerine tövbe hissini düşürmüş, hemen erkekleri, kadınları, çocukları, hayvanları toplayarak bir sahraya çıkmışlar, hazin hazin ağlamışlar, yakarışta bulunmuşlar, birbirlerinden helâllik almaya çalışmışlar, hatta içlerinden birisi başkasına ait bir taş üzerine yaptırmış olduğu evini yıkarak o taşı çıkarmış, sahibine iade eylemiş, kısacası Hz. Yunus'un bir Peygamber olduğunu tasdik ederek pek samimi bir şekilde imân eylemişler, Cenâb-ı Hak'ta merhamet buyurmuş, onların dualarını kabul ederek üzerlerine gölgesi düşmekte bulunan azabı onlardan kaldırmıştır. Bu hâdise, âşûra gününe tesadüf eden bir cuma gününde meydana gelmişti. Bu kavim, bizzat azabı görmeyip onun yanlızca alâmetlerini görmüş ve pek samimî şekilde tevbe edip af diledikleri için Cenâb-ı Hak kendilerini bu azaptan kurtarmıştır. Firavun ise bizzat azabı görmüş, sırf bir korku sebebiyle imân iddiasında bulunmuş olduğu için onun imânı tam bir  ümitsizlik imânı olduğundan kabul edilmemiştir. Hz. Yunus, kavminden ayrıldıktan sonra deniz kenarına gitmiş, bir gemiye binmiş fakat gemi hareket etmemiş, bu gemide efendisinden kaçmış bir köle bulunmalıdır ki, böyle yürümez oldu. Kur'a atalım kime isabet ederse onu gemiden çıkaralım demişler. Hz. Yunus da o köle benim ki, Rab'bimin daha müsaadesini almadan kavmimin arasından çıktım, ayrıldım diyerek kendisini denize atmış, derhal büyük bir balık tarafından yutulmuş, fakat, kendisi çokça teşbih ve tehlilde bulunur bir zat olduğu için Cenâb-ı Hak kendisini o felâketten kurtarmış, balık o mübarek zâtı sahile atmıştı. Vücudu pek ziyade zedelenmiş bulunuyordu. Nihayet o arıza da yok olmuş, yine kavminin yanına dönmüş, onlar da yüz binden daha ziyâde bulunuyorlardı. Hepsi de Hz. Yunus'a imân ederek kendileri için takdir edilen zamana kadar yaşamışlardı, İsrail oğullarından olan Hz. Yunus, bilahara Ninova şehrini t erke d erek uzlete çekildiği bir yerde vefat etmiştir. Daha sonra da Ninova şehrini düşmanları kuşatarak harab etmişlerdir. Oraya hâkim olan Asuriye devleti de tarih sahnesinden silinmiştir.

 

 

 

 

99. Ve eğer Rab'bin dilese idi elbette yeryüzünde kim varsa hepsi de cümleten imân ederlerdi. Artık o halde inanmaları için sen mi insanları zorlayacaksın?.

99.    (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Eğer Rab'bîn dilese idi elbette yeryüzünde kim varsa) hiç biri geri kalmamak üzere (hepsi de cümleten imân ederlerdi) senin peygamberliğini tasdik ederek hiçbir muhalefette bulunmazlardı. Halbuki, onların hepsi hakkında öyle bir mutluluk irâdesi ezelî âlemde tecelli etmemiştir. Onların kendi irâdelerine, kesiblerine göre haklarında hikmet gereği ne ise o takdir edilmiştir. (O halde) Öyle imanları takdir edilmiş olmadığı halde (inanmaları için sen mi insanları zorlayacaksın?.) Yani: Ey Yüce Resul!. Sen bütün insanlar imân etsinler diye çalışıyorsun, üzülüyorsun, küfrlerinden üzüntü duyuyorsun. Halbuki, kendi kusurlarından dolayı imanları takdir edilmiş olmayan kimseler artık imân edemiyeceklerdir. Sen onlardan mes'ul değilsin. Kendini öyle hüzn ve kedere mâruz bırakma. Binaenaleyh bu âyeti kerime de Rasülü Ekrem hakkında bir teselliyi içermektedir.

 

 

 

 

100.  Hiçbir şahıs için Allah Teâlâ'nın izni olmaksızın imân etmek mümkün değildir. Ve murdarlığı, akıllıca düşünmez kimselerin üzerine kılar.

100.   Evet.. (Hiçbir şahıs için Allah Teâlâ'nın izni) irâdesi, takdiri (olmaksızın) hiçbir vakit (imân etmek mümkün değildir) yani: Hiç bir kimse, kabiliyeti olmayan bir şahsı zoru zoruna hakikî bir şekilde imân şerefine kavuşturmuş olamaz. Ancak Cenab'ı Hak, iradesini, ihtiyarını güzelce kullanan hangi bir kulunu imâna muvaffak kılar. (Ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (murdarlığı) azabı, hakarete sebep olan herhangi bir zelilliği (akıllıca düşünmez) Cenâb-ı Hak'kın kendisine verdiği aklı, fikri, irade kuvvetini güzelce kullanmayarak ihtiyarını küfr ve isyan yönüne sarfeden (kimselerin üzerine kılar) onları hidayetten mahrum bırakır, onları ebedî azaplara uğratır, lâyık oldukları cezalara kavuşturur, İşte bu imtihan âleminin gereği budur.

 

 

 

 

101.  De ki: Bakınız!. Göklerde ve yerde olanlar nelerdir?. Fakat inanmayan bir kavim için âyetler ve uyarıcılar bir faide vermez.

101. Bu mübarek âyetler, insanların dikkatlerini Allah'ın varlığının birer muazzam delili olan göklerdeki ve yerdeki yaratılış eşsizliklerini celbetmektedir. Asr-ı saadetteki inkarcılarında daha evvelki asırlardaki inkarcıların başlarına gelmiş olan felâketlerini mislini beklemekte olduklarını bildirmektedir. Öyle felâketlerden Peygamberler ile onlara imân edenlerin kurtulup inkarcıların o yüzden mahv ve helak olacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. Cenâb-ı Hak'kın varlığına birliğine dair senden delil isteyen dinsizlere, müşriklere (de ki: Bakınız) tefekkür ediniz (göklerde ve yerde olanlar nelerdir?.) ne garip, eşsiz ve bir Yüce Yaratıcının varlığına şahit şeyler vardır. Bir kere üzerimizdeki âlemlere bakmalı, nedir o muazzam varlıklar?. Güneşin, ay'ın, yıldızların parlak varlıkları, gecelerin, gündüzlerin, muhtelif mevsimlerin birbirini muntazaman takip edip durması ne büyük birer ilâhî kudret eseridir?. Bir kere de yeryüzüne bakmalı, bundaki muhtelif hayat sahipleri, çeşit çeşit ekinler, meyveler, madenler, dereler, denizler ne kadar çeşitli ve birer gayeye yönelik bulunmaktadır?. Artık insanlar, bunları güzelce düşünmeli, bunlar ile bir Yüce Yaratıcının varlığına delil getirerek güzel bir inanca kavuşmak değil midirler? (Fakat imân etmez bir kavim için) kendi yaratılışlarını kötüye kullanacakları cihetle    küfrleri takdir edilen bir topluluk için (âyetler) hârikalar ne kadar açık olursa olsun (ve uyarıcılar) Cenab'ı Hak'kın azabını bildirerek insanları imâna, takvaya davet eden Peygamberler ve onların mirasçıları (bir fâide vermez) onlar yine küfrlerinde ve isyanlarında devam eder dururlar. Evet.. Böyle dinsizlikleri takdir edilen kimseleri hangi muazzam bir eser, mübarek bir zat imâna kavuşturabilir?. Elbette edemez. Çünki onlar kendi kabiliyetlerini kendileri zayi etmişlerdir.

 

 

 

 

102. Artık onlar beklemezler, ancak kendilerinden evvel geçmiş olanların günlerinin benzerlerini beklerler. De ki: Bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

102.      (Artık onlar) O Peygamberin risâletini inkâr eden Mekke müşrikleri ve benzerleri (beklemezler) gözetip durmazlar (ancak kendilerinden evvel geçmiş olanların) Nuh kavmi gibi, kiptiler gibi dinsiz, helake uğramış kimselerin (günlerinin benzerini) onların başlarına gelmiş olayların, korkunç felâketlerin birer benzerini (beklerler) kendilerinin de başlarına öyle felâketlerin geleceğini gözetir dururlar. Resulüm!. Onlara (de ki: Bekleyiniz) akıbetinizi gözetiniz, azabı bekleyiniz (ben de sizinle beraber) üzerinize azabın gelmesini (bekleyenlerdenim) elbette ki, sizlere böyle bir azap, bir felâket gelecektir.

 

 

 

 

103. Sonra biz Peygamberlerimizi ve imân etmiş olanları kurtarırız. Böylece bizim üzerimize bir hakdır ki, mü'minleri kurtarırız.

103.  (Sonra) Öyle geçmiş kavimlerden itibaren (biz Peygamberlerimizi ve) onlara tâbi olup (imân etmiş olanları) onların muhitlerine yönelen azaptan (kurtarırız) onları kurtuluş sahasına kavuştururuz. (Böylece) Peygamberleri ve onlara tâbi olan mü'minleri kurtardığımız gibi (bizim üzerimize bir hakdır ki) yani. Yüce zahmin vadi ve hükmü gereğidir ki, (mü'minleri) bütün imân ehlini ve bilhassa Hz. Muhammed ile ona tâbi olanları (kurtuluşa erdiririz) onları helakten, azaptan koruruz. İşte imânın yüce mükâfatı!.

 

 

 

 

104.    De ki: Ey insanlar!. Eğer siz benim dinimden şüphede iseniz, -haberiniz olsun ki- ben Allah Teâlâ'dan başka taptığınız şeylere ibâdet etmem. Ve lâkin ben o Allah Teâlâ'ya ibâdet ederim ki, sizlerin canlarını alıverir ve ben emrolunmuşumdur ki, mü'minlerden olayım.

104.       Bu mübarek âyetler, İslâm dininin yüksek mahiyetini ve Pas (i Ki Ekrem'in neler ile mükellef ve ne suretle ibâdet ve itaade devam edici olduğunu bildirmektedir. Cenab'ı Hak'kın takdir etmiş olduğu bir zararı veya hayrı yok etmeye ve var etmeye, değiştirmeye ve bozmaya kimsenin kaadir olamayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Senin kendilerini İslâm dinine davet etmeye emrolunduğundaşekve şüphede bulunarak imân etmeyenlere (de ki: Ey insanlar!. Eğer siz benim dinimde) sizi kendisine davet etmekte bulunduğum Islâmiyette (bir şüphede iseniz) haberiniz olsun ki, o hak bir dindir. Sizlerse öyle bir dini kabul etmeyip ondan kaçınıyorsunuz, putlara tapınıyorsunuz, İslâm dini ise buna asla müsaade etmez. Binaenaleyh (ben Allah Teâlâ'dan başka) sizin (taptığınız şeylere) putlara, öyle hiçbir şeyi yaratmaya kudretleri olmayan mahlûklara (ibâdet etmem) onları asla mâbud tanımam (velâkin ben o Allah Teâlâ'ya ibâdet ederim ki, sizlerin canlarını alıverir) ruhlarınızı alarak sizi lâyık olduğunuz azaplara kavuşturur. (Ve ben) Allah tarafından (emrolunmuşumdur ki, mü'minlerden olayım) Allah Teâlâ'nın varlığını, birliğini ve onun tarafından gelen hükmleri tasdik edici olarak inancı temiz zatlardan bulunayım; sizin gibi akıla, nakile, ilâhî vahye aykırı itikatlarda bulunan inkarcılardan kaçınayım.

 

 

 

 

105. Ve yüzünü İslâmiyet'te sabit olarak dine doğrult ve müşriklerden olma.

105. (Ve) Bana Allah tarafından emrolunmuştur ki: (Yüzünü) Hânif olduğun halde, yani: (İslâmiyet'te sabit) Hakka yönelici, doğrulukla vasıflanmış, dini vazifelerini yerine       getirmeye kabiliyetli (olarak dine) İslâmiyet'e (doğrult) bâtıl dinlerden uzak ol, ruhen, bedenen hak dine dondurulmuş bulun. (Ve müşriklerden olma) Allah'ın birliği inancını yaymaya (alı;, insanlığı irşada devam et. Gerek itikat ve gerek amel yönüyle gayri müslimlerden kaçın.

§ Pasülü Ekrem Hazretleri, bilindiği üzere masumdur, ondan İslâmiyet'e aykırı hareketin çıkması düşünülemez. Binaenaleyh bu gibi Rasülullah'a yönelik olan emirler, yasaklar onun vasıtasiyle ümmetinin fertlerine yöneliktir. Artık bütün müslümanlar, İslâm dini üzere devamda bulunmakla emrolunmuşlardır.

§ Hânif eğrilikten uzak olandır veya evvelki yaramazlıktan geri dönüp hakka kavuşan kimse demektir. Müslim olan bir zata da "hânif" denilir. Çoğulu hünefadır. îbrahim Aleyhisselâm'a da "hânif" denilmiştir. Çünki kavminin, babalarının ibâdet ettikleri bâtıl putlardan kaçınıp hakka ibâdette bulunduğu için bu ismi almıştır.

 

 

 

 

106. Ve Allah'tan başka sana ne fâide ve ne de zarar veremiyecek olanlara ibâdet etme. Şayet edecek olursan şüphe yok ki, sen o takdirde zalimlerden olmuş olursun.

106.       (Ve) Ey Yüce Peygamber!. Sen yani: Ey Muhammed ümmeti!. (Allah'tan başka) onun gayrı olup (sana ne) kendisine ibâdet etsen (fâide ve ne de) kendisine ibâdet etmesen (zarar veremiyecek olanlara) putlara, insanlara veşâir mahlûklara (ibâdet etme) onlara tapınmak gibi bir harekette bulunma (şayet) onlara böyle bir ibâdet (edecek olursan şüphe yok ki, o takdir de) öyle mâbutluk sıfatına sahip olmayan fâni şeylere tapınmış olduğun surette (zalimlerden olmuş) kendi nefsine zulm etmiş (olursun.) Çünki o takdirde ibâdet, yerine konulmuş olmaz, âciz, menfaat vermeğen kudretsiz bir şeye boş yere ibâdette bulunulmuş olur ki, bu en büyük bir zulmdur, ve Allah'ın hukukuna bir saldırıdır.

 

 

 

 

107.  Ve eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa artık ondan başka onu bir giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse artık onun lütfunu red edecek de yoktur. Bunu kullarından dilediğine eriştirirve o bağışlayandır, esirgeyendir.

107.    (Ve eğer Allah Teâlâ sana bir zarar) Fakirlik gibi, hastalık gibi bir musibet (dokundurursa artık ondan başka) O Yüce Yaratıcıdan gayrı (onu) o zararı (bir açacak) giderecek         (yoktur) hiçbir kimse buna güç yetiremez (ve eğer sana bir hayır) bir bolca rızk, güzelce bir sıhhat (dilerse) o da senin hakkında ilâhî bir lütuf demektir, (artık onun) Öyle (fazlını) lütf ve keremini (red edecek yoktur) hiçbir kimse ona mâni olamaz (bunu) bu hayrı, bu lütuf ve keremi (kullarından dilediğine eriştirir) bu, O Yüce Yaratıcının iradesine, takdirine aittir. (Ve o) Kerem Sahibi Yaratıcı (gafurdur) dilediği kullarının günahlarını fazlasıyla örter ve o (rahimdir) kullarına lütf ve keremi pek ziyadedir. Artık öyle bir Yüce Mâbud var iken başkalarına ibâdette bulunmak nasıl caiz ve uygun olabilir?.

 

 

 

 

108.         De ki: Ey insanlar!. Muhakkak ki, Rab'biniz tarafından size hak gelmiştir. Artık her kim hidâyeti kabul ederse kendi nefsi için hidâyete ermiş olur. Ve her kim sapıklığa düşerse şüphe yok ki, kendi nefsi aleyhine sapıklığa düşmüş olur. Ve ben sizin üzerinize bir vekil değilim.

108. Bu mübarek âyetler, insanlar için hidâyet yolunu gösteren ve sırf hakikat olan Kur'an'ı Kerim'in inişini müjdelemektedir. Artık hidâyeti seçenlerin kendi lehlerine, seçmeyenlerin de kendi aleyhlerine hareket etmiş olacaklarını ihtar eylemektedir. Yüce Peygamberin de kendisine vahy olunan ilâhî emirlere tâbi olup ilâhî hükmün tecellisine kadar sabr ile yükümlü bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin sonuncusu!. Kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğun kimselere (de ki: Ey insanlar!.) Ey Allah Teâlâ'nın mükellef kulları!. (Muhakkak ki Rabbiniz tarafından size hak gelmiştir) yani: Kur'an'ı Kerim nazil olmuştur. Sizin için yükümlü olduğunuz vazifeler hakkıyla bildirilmiştir, bir özür ileri sürmenize mahal kalmamıştır. (Artık) Sizden (her kim hidâyeti kabul ederse) yani: Peygambere imân eder, Allah'ın kitabı ile amelde bulunursa (kendi nefsi için hidâyete ermiş olur) çünkü Hak'ka tâbi olmuş, bâtılı terk eylemiş, nefsini azaptan kurtararak    cennete aday bulunmuş olur. (Ve) Bilâkis (her kim sapıklığa düşerse) hakkı kabul etmezse, meselâ: Dinî hükmlerden birini inkâr eylerse (şüphe yok ki. kendi nefsi aleyhine sapıklığa düşmüş olur) çünkü böyle bir sapıklığın vebali, mes'uliyeti kendi aleyhine yönelir, kendi nefsini azaba lâyık kılmış bulunur. (Ve ben) Ey insanlar!, (sizin üzerinize bir vekil değilim) yani: Ben bir Peygamberim, dinî hükmleri size tebliğ ile emrolunmuş bir müjdeci ve uyarıcıyım, yoksa sizin hareketlerinizi fiilen korumak ve düzenlemekle emrolunmuş değilim. Ben vazifemi yerine getirmiş bulunmaktayım. Artık siz kendi vazifelerinizi düşününüz!. Artık siz kendi akıbetinizi düşünmeli, hakkatâbi olmalı, batıldan kaçınmalı değil misiniz?.

 

 

 

 

 

109. Ve sana vahy olunana tâbi ol, ve Allah T e âlâ hükmedinceye kadar sabret. Ve o, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

109. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. Sen (sana vahy olunana tâbi ol) Kur'an-ı Kerim'in açıklamaları doğrultusunda hareket et, onu ümmetine tebliğ eyle (ve Allah Teâlâ hükmedinceye kadar) yani: Düşmanlarına karşı sana zafer verinceye değin, senin dinini ortaya çıkarıncaya değin veya cihad için sana emir eyleyinceye kadar (sabret) onları İslâm dinine davet hususunda, onların eza ve cefalarına tahammül hususunda sabırlı bulun, metanetten ayrılma. Sabrın sonu selâmettir, mükâfattır. (Ve o) hikmet sahibi Yaratıcı; şüphe yok ki, (hükmedenlerin en hayırlısıdır) çünki onun hükmünde asla hata düşünülmüş değildir. O Alim Mâbııd, bütün mahlûklarının gizli ve açık bütün hallerini hakkıyla bilicidir. Artık her akıllı, düşünceli insan için lâzımdır ki; hayatını güzelce tanzim etsin, Hak Teâlâ Hazretlerinin kudretini, azametini, ilâhî hükmünü düşünerek mes'uliyeti gerektirecek hareketlerden kaçınsın, Allah'ın rızasını kazanmaya vesîle olacak güzel amellerde bulunarak hakikî istikbalini temine muvaffak olsun. Ve başarı Allah'tandır.


Sonraki Sayfa