33. İşte fişka düşmüş olanların aleyhine Rabbin kelimesi şöylece gerçekleşmiştir ki, şüphe yok onlar imân etmezler.

33.   (İşte) Allah'ın rab oluşu tahakkuk etmiş, haktan başkasına ibâdetin bir sapıklık olduğu taayyün eylemiş bulunduğu gibi (fişka düşmüş olanların) mahlukata tapmak sapıklığına düşmüş bulunanların (aleyhine Rabbin kelimesi) Cenâb-ı Hlak'kın ilmi, hüküm ve kazası, ezelî takdiri (şöylece) Allah'ın rab lığının tahakkuku, maktan başkasına ibâdetin bir sapıklık olduğu gibi (tehakkuk etmiştir ki, şüphe yok onlar imân etmezler) ebediyen ilâhî azaba mâruz kalırlar. Bu husustaki ilâhî kelime ve ilâhî irâde artık muhakkaktır ki, asla değişmeyecektir. İşte açık delilleri inkâr eden, kendi vicdanî kanaatlerine de muhalefette bulunarak küfür üzere ölüp gidenlerin âkibetleri böyle ebedî bir felâkettir.

 

 

 

34.   De ki: Sizin koştuğunuz ortaklardan halkı ilk kez var eden, sonra da onu iade eyleyen bir kimse var mıdır?. Allah Teâlâ ise halkı ilk kez yaratır, sonra da onu iade eder. Artık siz nereden sapıttırılıyorsunuz?.

34.      Bu mübarek âyetler, Allah'ı birlemenin doğruluğu, ortak koşmanın bâtıl olduğu hakkında ayrıca delilleri kapsamaktadır. Cenâb-ı Hak'tan başka kâinatı var eden, dilediğini hidâyete nail edebilen başka bir zatın bulunmadığını bildirmektedir. Artık öyle bir Yüce Mâbuddan başkalarına da tapınmakta bulunan müşriklerin hareketlerini kınamaktadır. Ve kuru bir zanna tâbi olup kesin ve doğru bir itikaddan mahrum olanların hakkı idrakten, hidâyete kavuşmaktan uzak bulunmuş olacaklarını da ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. O müşriklere (de ki: Sizin koştuğunuz ortalardan) kendi ortaklarınız iddia ederek adlarına bir kısım mallarınızı ayırmış ve kendilerine tapınmakta bulunmuş olduğunuz putlarınızdan (halkı ilk kez var eden) yoktan vücude getiren (sonra da onu) öldükten, mahv olup izi kalmadıktan sonra (iade eyleyen) yeniden vücude getiren (bir kimse var mıdır?.) hangi bâtıl mabudunuz bunu yapabilir?, elbette muktedir olmadıklarını bilirsiniz?. (Allah Teâlâ ise halkı ilk kez yaratır) vücuda getirir (sonra da onu) öldürür, mahveder, dilediği zaman da yine onu (iade eder) tekrar hayata vücude kavuşturur. Bunu ey müşrikler!. Siz de itiraf edersiniz, (artık siz nereden) Ne sebeple (sapıttırılıyorsunuz?.t haktan bâtıla döndürülüyorsunuz?. Bu kadar deliller mevcut iken neden Cenâb-ı Hak'tan başkalarının mâbud olamayacağını anlamıyorsunuz da şirke, sapıklığa düşüyorsunuz?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!.

 

 

 

35.    De ki: Sizin koştuğunuz ortaklardan Hak'ka hidâyet edecek bir kimse var mıdır?. De ki: Allah Teâlâ Hak'ka hidâyet eder. Artık Hak'ka hidâyet eden zat mı uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet olunmadıkça kendi kendine hidâyete eremiyecek kimse mi?. Artık sizin için ne var?. Nasıl hükmediyorsunuz?.

35. Yüce Resulüm!. O müşriklere (De ki: Sizin koştuğunuz ortaklardan) putlarınızdan insanları (hakka hidâyet edecek bir kimse var mıdır?.) Onların arasında deliller gösterecek, resuller gönderecek, hidâyetleri halk edecek bir fert mevcut mudur?. Elbette mevcut olmadığı muhakkaktır. Ey Yüce Peygamber!. O gafillere (de ki: Allah Teâlâ Hak'ka hidâyet eder) dilediğini hidâyete kavuşturmak, yalnız onun kudret elindedir, böyle bir kudret başkalarında mevcut değildir. (Artık) Düşününüz!, (hakka hidâyet eden zat mı uyulmaya) Kendisine ibâdet ve itaat edilmesine, ilâhî hükümlerine riâyet olunulmasına (daha haklıdır, yoksa) Allah tarafından (hidâyet olunmadıkça kendi kendine hidâyete <eremeyecek kimse mi?.) elbette ki, böyle kendisini bizzat hidâyete erdirmekten âciz bir kimse, başkalarını da asla hidâyete erdiremez. (Artık sizin için ne var?.) Ne gibi ruhî bir hastalığa mâruzsunuzdur, (nasıl hükmediyorsunuz?.) kendilerine uyulmaya lâyık olmayan şeylere tâbi olarak onları da birer mâbud ediyorsunuz. Bu kadar akla, hikmete aykırı bir şeyi neden düşünüp anlayamıyorsunuz?.

 

 

 

 

36. Onların ekserisi zandan başka bir şeye tâbi olmaz. Zan ise şüphe yok ki, hiçbir şey ile hakkın yerini tutmaz. Allah Teâlâ ise muhakkak ki, ne yaptıklarını tamamiyle bilicidir.

36.       (Onların) O müşriklerin veya insanların (ekserisi) Cenâb-ı Hak'kın varlığını ikrar hususunda (zandan başka birşeye tâbi olmaz) onların ikrarları kesin bir inanca, kabule şayan olacak şekilde bir delile dayanmış değildir. Bilâkis kum bir zanna, sâdece öncekilerden işitmiş olduklarına dayanmaktadır. (Zan ise şüphe yok ki,) sahibini (hiçbir şey ile hakkın) kesin bir şekilde bilip tasdik etmek gibi sahih bir inancın (yerini tutmaz) çünki inançla ilgili meselelerde zan kâfi değildir. Onları kesin olarak tasdik etmek lâzımdır. Meselâ; Peygamberimizin risâletini kesin olarak bilip tasdik etmek icabeder, onun peygamberliğini bir zan ve tahmine binaen kabul etmek dînen asla geçerli değildir. Bir mü'min, kendisinin kesin şekilde mü'min olduğunu bilip gerektiğinde itiraf etmekle mükelleftir. Bir zandan dolayı "inşaallah mü'minin)" demesi kâfi değildir. Fakat kesin olarak inandığı halde sırf Allah'ın adı ile teberrük için, veyahut âh i ret e ne suretle ölüp gideceğini bilmediği için güzel bir sona kavuşmak ümidiyle veya bir tevazu, bir nefsi hazm maksadiyle "inşaallah ben müminim" demesi caiz, imâna aykırı değildir. Bir de İmamı Şafiî'ye göre imanın mahiyeti, inanmak ile ikrardan ve amelden ibarettir. Bir kimse Allah'ın emrine tam uygun bir şekilde amelde bulunabileceğini kestiremez. Bu itibarla "inşaallah müminim" demesi İmânına mâni değildir. Çünkü bir mahiyetin cüz'îlerinden böyle birinde şüphe edilmesi, o mahiyetin tamamında şüpheyi icab etmez. (Allah Teâlâ ise muhakkak ki,) O müşriklerin ve bütün mahlükâtının (ne yaptıklarını) nasıl itikadda, amelde bulunduklarını ve bu cümleden olarak onların nasıl zanna tâbi olup yakîn derecesinde hak olan bir şeyi yalanladıklarını (tamamiyle bilicidir.) Artık şüphe yok ki, o müşrikleri de o kötü itikatlarından o yalanlamaya cür'etleri yüzünden ebediyen cezalandıracaktır.

 

 

 

 

37.    Ve bu Kur'an, Allah'tan başkasına isnad edilerek iftirada bulunulamaz. Ve lâkin o kendisinden önce olanı bir tasdiktir ve kitabın bir açıklamasıdır. Onda bir şüphe yoktur. Alemlerin Rab'bi tarafından -indirilmiştir-.

37.   Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in önceki kitapları tasdik edici, çok hakikatları açıklamış olan bir ilâhî kitap olup başkalarına isnad edilmeden yüce bulunduğunu bildirmektedir. Kur'an-ı Kerim'in bir süresinin bile benzerini getirmeğe insanlığın muktedir olmadığını beyân ve aksini iddia edenleri benzerini getirme meydanına davet etmektedir. Ve hikmet beyân eden Kur'an'ı yalanlayanların önceki kitapları yalanlayanlar gibi cahillerden olup ne elem verici âkibetlere mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. O inkarcılara de ki: (bu Kur'an) bu bir nice İlim ve fenleri içeren, hikmet ve belagat mucizesi olan ilâhî kitap (Allah'tan başkasına isnat edilerek iftirada bulunulamaz.) bu bir ilâhî kelamdır, başkası tarafından Allah adına bir iftira olarak tanzim edilmiş değildir. Buna insan gücü yeterli değildir. Bunu Hz. Muhammed'in kendi tarafından Allah adına tertib etmiş olması nasıl iddia edilebilir?. (Velâkin o) Kur'an-ı Kerim (kendisinden önce olanı) Tevrat ve İncil gibi diğer Peygamberlere verilmiş olan hangi bir semavî kitabı (bir tasdiktir) o kitapların içeriklerini haber vermektedir, nice tarihte meçhul kalmış, eski hadiseleri hikâye etmektedir, Hz. Muhammed ise okuma yazma bilmezdi, önceki kitapların içeriğini bilmezdi. Artık Kur'an'in onları haber vermesi, onun ilâhî vahye dayanan bir kitap olduğuna açık bir delildir. (Ve kitabın bir açıklamasıdır) dinî hükmlerin ve diğerlerinin bir açık beyânıdır. (Onda bir şüphe yoktur.) O muhakkak bir ilâhî kitaptır. (Alemlerin Rabbi tarafından -indirilmiştir-) indirilmiş veya üstün kılınmış artık onu başkalarına isnat etmek asla doğru olmaz.

 

 

 

 

38. Yoksa onu uydurdu mu diyorlar?. De ki: Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz, onun benzeri bir süre getirin ve Allah'tan başka gücünüz yettiği kimseyi de çağırınız.

38. (Yoksa onu) O Kur'an'ı Kerim Hz. Muhammed (uydurdu mu diyorlar?.) Evet... O mübarek Peygambere böyle bir iftirada bulunuyorlar. Ey Yüce Peygamber!. Onlara (De ki:       Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) eğer gerçek durum, sizin dediğiniz gibi ise (onun benzeri bir süre getirin) belagat ve fesahat itibariyle, onun o güzel, lâtif nazmı sekliyle bir sûre tertib ve tanzim ediniz (ve) bu hususta (Allah'tan başka gücünüz yettiği) kendisinden yardım dilemeğe muktedir olduğunuz hangi bir (kimseyi de sağırınız) size yardım etsin, hep birlikte çalışarak öyle bir sûre vücude getiriniz. Heyhat!. Bu kabil mi?.

 

 

 

 

39. Hayır... Onlar ilmini kuş, atam adı ki arı ve daha tevili kendilerine gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Onlardan evvelkiler de böylece yalanlamada bulunmuşlardı. Artık bak ki, zalimlerin sonu nasıl olmuştur.

39.   (Hayır) Onların Kur'an hakkındaki sözleri cahilce bir iddiadan ibarettir (onun ilmini kuşatamadıkları) daha ilk işitip âyetlerinin ihtiva ettiği hakikatleri anlamış bulunmadıkları (ve daha tevili) gayıplara, geleceklere, vaad ve tehdide ait verdiği haberler henüz (kendilerine gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar) onu bir iftira eseri kabul ettiler, onu Allah nâmına yalan yere isnat edilmiş bir eser sanıverdiler. Evet... (Onlardan) O peygamber asrındaki müşriklerden (evvelkiler de böylece) o müşrikler gibi (yalanlamada bulunmuşlardı) kendilerine gönderilmiş olan peygamberleri ve kitapları inkâra cür'et eylemişlerdi, sonra da o inkârları yüzünden Allah'ın kahrına uğramışlardı. (Artık) Habibim!. (Bak ki, zalimlerin) O Peygamberleri yalanlamakla kendi nefislerine zulm etmiş olan münkirlerin (akibeti nasıl olmuştur) ne kadar müthiş bir felâketten ibaret bulunmuştur. İşte seni inkâr edenlerin âkibetleri de öyle helakten, hüsrandan ibaret olacaktır.

§ Bu ilâhî beyân, Rasülü Ekrem için bir tesellidir, bütün insanlık için de bir uyanma dersidir. Her insan, zalimlerin, mükirlerin, mâruz kalmış oldukları pek dehşetli sonlan düşünerek zulümden, hakka tecavüzden; inkarcı hareketlerden nefsini korumaya çalışmalıdır.

 

 

 

 

40. Ve onlardan kimisi ona imân eder ve onlardan kimisi de ona imân etmez. Ve Rab'bin bozguncuları pek ziyâde bilendir.

40.   Bu mübarek âyetler, İslâm dininin kabule davet edilen kimselerin bir kısmı İslâmiyet'i kabul edip bir kısmının da kabul etmiyeceğini ve böyle imândan mahrum olanların mesuliyetleri kendilerine ait bulunacağını beyân buyurmaktadır. İslâmiyetî kabul etmeyenlerin de iki kısma ay rızıklarını, bir kısmı, peygamberin beyanlarını, Kur'ânî tebliğleri işittikleri halde manen sağır oldukları için bunlardan istifâde edemeyeceklerini, diğer bir kısmı da İslâmiyet in hak olduğuna ait delilleri gördükleri halde manen kör oldukları için bunları tasdikten mahrum bulunacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!, (onlardan) o senin kavminden, kendilerini İslâmiyet'e davet eylediğin kimselerden (kimisi ona) o Kur'an-ı Kerim'e, kendilerine tebliğ edilen Islâmî hükümlere (imân eder) güzelce bir düşünce neticesinde bu hakikati anlar, kabul ederek İslâmiyet şerefine, nail olur. (ve onlardan) Kur'an-ı Kerim'i inkâr edenlerden (kimisi de ona) o Kur'an-ı Kerim'e, onun tebliğ ettiği dinî hükmlere (imân etmez) onun ilâhî bir kitap olduğunu güzelce düşünmez, dinî hükmleri kabul etmiyerek küfür içinde kalır gider, (ve Rab'bin) İşe öyle (bozguncuları) küfrlerinde inat edip duranları (pek ziyade bilendir) onların bütün o kâfirce halleri Allah katında tamamen bilinmektedir. Artık onun cezasına hazırlansınlar. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.

 

 

 

 

41.     Ve eğer seni yalanlarlarsa artık de ki: Benim amelim banadır, sizin ameliniz de sizedir. Siz benim işleyeceğimden berisiniz, ben de sizin işleyeceğiniz şeylerden beriyim.

41. (Ve) Resulüm!, (eğer seni yalanlarlarsa) Kendilerine gösterilen delillere rağmen yine inkârlarından ayrılmazlarsa (artık) onlara (de ki: Benim amelim banadır) benim ibâdet ve itaatimin sevabı mükâfatı bana aittir, (sizin amelleriniz de sizedir) siz de kendi küfür ve isyanınızın cezasına kavuşacaksınızdır. Ben sizden uzak bulunmaktayım. (Siz benim işleyeceğimden uzaksınız) Siz benim fiil ve hareketlerimle alâkadar olacak değilsinizdir. (ben de sizin işleyeceğiniz şeyleren uzağım) sizin inkarcı ve bozguncu şekildeki amellerinizden dolayı ben mes'ul olmayacağımdır. Evet... Rasûlü Ekrem'in vazifesi, ilâhî hükümleri tebliğ ve tavsiyedir. Bu vazifeyi ise tamamen yapmıştır. Hatta insanlık hakkında pek fazla şefkat ve merhametinden dolayıdır ki, ehli küfrü imâna davet hususunda en büyük fedakârlıklarda bulunmuştur. Artık Rasülü Ekrem hakkında bir sorumluluk düşünülemez.

 

 

 

42. Ve onların içinde senin sözlerini işitmek isteyenler de vardır. Fakat sağırlara mı işittireceksin?. Eğer akılları da kesmez kimseler bulunmuş ise.

42.   (Ve) Resulüm!, (onların) O müşriklerin (içinde senin sözlerini işitmek) okuduğun Kur'an'ı Kerim'i dinlemek (isteyenler de vardır) onlar Hz. Peygamber'in beyanlarını zahiri bir kulakla dinlerler, (fakat) Onlar aşırı düşmanlıklarından dolayı manen sağır kimselerdir, peygamberin tebliğlerini can kulağıyle dinleyip kabul etmek kabiliyetinden mahrumdurlar. Artık Habibim!. Sen tebliğlerini öyle (sağırlara mı İşittireceksin?.) bu mümkün mü? Özellikle onlar, bu sağırlıkları ile beraber (eğer akılları da kesmez kimseler bulunmuşlar ise) işte bu inkarcılar, o kabildendirler. Akıllı olan bir sağır, yine bazı şeyleri anlar, kabul edebilir. Fakat akılsız olunca artık bir hakikati işitip kabul etmeğe kaadir olamaz. Onlar o kötü inkarcı hareketlerinden dolayı bir ilâhî kahır olmak üzere güzelce anlamak özelliğinden mahrum kalmışlardır.

 

 

 

 

43. Ve onlardan sana bakanlar da vardır. Ya sen körlere göremez kimselerde olsalar doğru yolu gösterebilir misin?.

43. (Ve onlardan) O müşriklerden (sana bakanlar da vardır) senin Peygamberliğine, sözlerinin doğruluğuna ait delilleri görüp muayene ederler. Bununla beraber yine imândan, tasdikten kaçınırlar. Onlar manen kör kimselerdir. Kendi kötü hareketlerinin bir cezası olmak üzere hakikatları görmek kabiliyetinden mahrum bırakılmışlardır. Artık Resulüm!. Onları hidâyete nail etmeğe sen kadir olamazsın. Evet. (Ya sen körlere) Göremez kimselere öyle (göremez kimselerde olsalar da) kalp gözleri kör, kendileri basiretten mahrum bulunsalar da onlara (doğru yolu) tariki müstakîmi (gösterebilir misin?.) elbette gösteremezsin. Çünki onlar maddî ve manevî kabiliyetlerini yitirmişlerdir. Artık onları Cenab'ı Hak'tan başkası ıslah edemez, hidâyete kavuşturamaz.

"Bir göz ki, anın olmaya ibret nazarında"

"Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde."

§ Malumdur ki: Cenab'ı Hak insanlara kuvve-i sâmia = işitme kuvveti ve kuvve-i bâsira = görme kuvveti vermiştir. Bunlar birer büyük ilâhî lütuftur. Bu iki kuvvetten hangisinin daha efdal, daha şerefli olduğunda ise ihtilâf vardır. Şöyle ki: Bazı zatlara göre işitme kuvveti efdaldir. Çünki: İnsanlar diğer hayvanlardan söz söylemek suretiyle ayrılırlar. Sözlerden ise işitme kuvveti vasıtasıyla istifâde olunur. Bir insan işitme gücü sayesinde gözü önünde söylenmeyen şeyleri de işitir. Kör olsa da ilm tahsilinde bulunabilir. Yüce Peygamberlerden bazılarına âmâlık ariz olmuştur, fakat sağırlık arız olmamıştır. Böyle bir arıza onların haklarında caiz değildir. Peygamberlik vazifesini yerine getirmeye mânidir.

Fakat diğer bazı zatlara göre de görme kuvveti daha efdaldir, daha şereflidir. Zira idrâk vasıtalarının en mükemmeli, görme gücüdür. İnsan göz vasıtasiyle en uzaklardaki kudret eserlerini, meselâ göklerdeki nüranî cisimleri müşahede edebilir. Sonra görmek kuvvetinin âleti, nurdan ibarettir, işitmek kuvvetinin âleti ise ancak havadır. Nur havadan şerefli olduğundan artık görme gücü de işitme gücünden üstündür. Bir de yaratılış bakımından gözlerde tecelli eden hikmeti ilâhî hârikaları kulaklardaki hârikalardan daha fazladır. Gözler sahiplerine daha fazla bir güzellik verir, körlük ise bu güzelliği azaltır, sağırlık ise sahibi için bir ayıp sayılmaz.      Hatta deniliyor ki: Hz. Musa, dünyada iken Cenâb-ı Hak'kın kelâmını işitmiş olduğu halde Allah'ın cemâlini görmek temennisinde bulunmuş iken bu şerefe nail olamamıştı. Bu da gösteriyor ki, görmek nimeti, işitmek, nimetinin üstündedir. "Essiracülmünir" de deniliyor ki: Zahir olan da budur.

 

 

 

 

 44. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ insanlara hiç bir şey ile zulm etmez. Velâkin insanlar kendi nefislerine zulm ederler.

44.       Bu mübarek âyetler, Rasülü Ekrem'i yalanlayan müşriklerin başlarına gelen felâketlerin hâşâ bir ilâhî zulüm olmayıp yalnız kendi kötü hallerinin bir neticesi olduğunu bildimektedir. Ahiret hayatını inkâr edenlerin o ebedî âlemdeki fecî vaziyetlerini ve dünya hayatının ne kadar geçici, çabucak yok olucu olduğunu o zaman anlamış olacaklarını haber veriyor. Ve o inkarcıların korkutulmakta oldukları felâketlerin bir kısmına daha dünyadalarken de kavuşacaklarını şöylece ihtar buyuruyor: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Bir mutlak âdildir, bütün mahlükatı hakkında lütuf ve ihsanı bolcadır. (insanlara hiç bir şey ile zulm etmez) Allah hakkında zulm düşünülemez. O bütün kâinatın yaratıcısıdır, sahibidir. Mülkünde dilediği şekilde tasarrufa kaadirdir. Bununla beraber onun bütün tasarrufları adalet ve ihsana dayanmaktadır. (Velâkin insanlar kendi nefislerine zulm ederler) Cenâb-ı Hak insanlara hikmet gereği bir kazanma kuvveti vermiştir. İnsanlar hayrı da, şerri de kazanabilirler. Fakat şerri kazanmalarına Cenâb-ı Hak razı değildir. Buna rağmen şerri işlerlerse, yani sahip oldukları kuvveklerini şer tarafına yöneltirlerse Hak Teâlâ da onların haklarında şerri yaratır, çünki ondan başkası yaratıcı yoktur. Bazı hadiseleri insanların arzularına, işlemelerine göre yaratmak ise bu imtihan âleminin muktezasıdır.

 

 

 

45.    O gün ki onları -mahşere- toplayacaktır. Sanki -dünyada-gündüzün bir saat kadar kalmış gibi olacaklardır. Birbirlerini tanıyacaklardır. Allah Teâlâ'ya çıkacaklarını yalan sayanlar, muhakkak ki hüsrana uğramışlardır. Ve doğru yola ermiş olmamışlardır.

45.    (Ve) Resulüm!. O nefislerine zulmeden inkarcılara hatırlat, (o gün ki, onları) Cenâb-ı Hak, yurtlarından, kabirlerinden çıkararak mahşere o hesap yerine (toplayacaktır) onlar (sanki) dünyada (gündüzün bir saat kadar kalmış gibi olacaklardır.) o mahşerin pek korkunç vaziyetine göre dünyadaki, kabirdeki kalmış oldukları müddet, kendilerince pek az bir müddet gibi görülecektir. Ve onlar (Birbirlerini tanıyacaklardır) yani: Onlar kabirlerinden kalkıp mahşere sevkedilecekleri zaman aralarında bir mvarefe, bir tanışma meydana gelecektir. Fakat sonra mahşerin korkunç vaziyeti tesiriyle aralarındaki bu tanışma yok olacak, herbiri kendi derdine düşecektir. Artık dünyada iken âhiret hayatına inanmamış olanlar (Allah Teâlâ'ya) onun manevî huzuruna, mahkeme'i kübrasına (çıkacaklarını yalan sayanlar) bu husustaki dinî haberleri yalanlayanlar (muhakkak ki, hüsrana uğramışlardır) geçici dünya karşılığında ebedî, yüce âhiret nimetlerini feda ederek en büyük zararlara mâruz kalmışlardır. (Ve doğru yola) kurtuluş yoluna (ermiş olmamışlardır) en büyük bir sapıklığa uğrayarak ebedî bir azaba kavuşmuşlardır.

 

 

 

 

46.   Onlara vâd ettiğimiz şeyin bazısını sana göstersek de veya -henüz göstermeden- senin ruhunu alsak da herhalde onların dönüşü bizedir. Sonra Allah Teâlâ onları ne yapacakları üzerine şahittir.

46.    Resulüm!. (Onlara) O müşriklere, o seni inkâr edenlere (vâd ettiğimiz şeyin) azap ve felâketin onlara kavuşacak olan (bazısını) bir gönül rahatlığı için (sana) daha hayatta iken (göstersek de veya) henüz dünyada iken sana göstermeden (senin ruhunu alsak da) onların o fecî hallerini elbetteki, âhirette göreceksindir. Çünkü (herhalde onların dönüşü bizedir) onlar kabirlerinden kaldırıldıktan sonra mahşere azap yurduna sevkedileceklerdir. Rasülü Ekrem de onların o felâketlere mâruz kaldıklarını tamamen görmüş, anlamış olacaktır, (sonra Allah Teâlâ onların) o inkarcıların dünyadalarken (ne yapacakları üzerine şahittir) onların bütün fiil ve hareketlerini görmektedir. Ona göre onları cezaya uğratacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.

 

 

 

 

47.  Her ümmet için bir Peygamber vardır. Artık onlara Peygamberleri geldiği vakit aralarında adaletle hükmedilmiş olur ve onlar zulm olunmazlar.

47.  Bu mübarek âyetler. Son Peygamber Hazretlerinden evvel de her ümmet için bir Peygamber gönderilmiş; o vâsıta ile ilâhî adalet tecelli etmiş, Allah'ın delili tamam olmuş, o ümmetlere zulm edilmemiş olduğunu bildirmektedir. Hakkı kabul etmeyenlerin uğrayacakları azapların zamanını tâyin ise Peygamberlere ait olmayıp Allah'ın ilmine ait bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Ve her ümmetin mukadder olan bir hayat dönemi olup bu hayatın bir dakika bile öne geçmeyeceğini ve geri kalmayacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Resulüm!. Senden evvel gelip geçmiş (Her ümmet için) de (bir Peygamber vardır) onları Allah'ın dinine davet etmiş, hallerine münasip hükmleri, şer'î hükmleri kendilerine tebliğ eylemişlerdir. (Artık onlara Peygamberleri geldiği) yani: Onlara Peygamberleri dinî vazifelerini tebliğ edip onlardan bir kısmı kabul ve tasdik, diğer bir kısmı da red ettiği ve yalanladığı (vakit aralarında adaletle hükmedilmiş olur) onlardan mü'min olanlar, kurtuluşa erer, ilâhî lütuflara kavuşmuş olur. İnkarcı olanlar da helak olup ebedî azaba mâruz bulunurlar, (ve onlar zulm olunmazlar) Haksız yere bir cezaya çarpılmazlar. Bilâkis amellerine göre mükâfat ve ceza görürler. Allah'ın adaleti bunu gerektirir.

§ O kavimler arasında adaletle hükmedilmesi iki şekilde düşünülebilir. Birisi: Onlar daha dünyada iken içlerinden mü'min olanlar, kurtuluşa, selâmete nail olurlar. Küfrlerinde devam edenlerde helak olup giderler. Nuh Aleyhisselâm'ın kavmi hakkında olduğu gibi. İkinci şekilde: O kavimlerin haklarındaki ilâhî hüküm en çok âhirette tecelli eder. Kıyamet günü toplandıkları zaman onların haklarında Peygamberleri de şahitlikte bulunurlar. Mü'min olarak ölmüş olanlar, cennetlere, nimetlere nail olurlar. Kâfir olarak hayatı terk etmiş olanları da lâyık oldukları ebedî azaplara kavuşurlar.

§ Her ümmete vaktiyle bir Peygamber gelmiş, Allah'ın şeriatını kendilerine tebliğ etmiş ve onların arasında bir ilâhî kitabı yaymıştır. Artık o Peygamberin vefatından sonra da o dinî hükmler kavmi arasında devam etmekte bulunmuştur. Artık o kavmin fertleri biz Peygamberi görmedik diye bir mazeret dermeyan edemezler. Peygamberler birer mübarek ilâhî elçilerdir,' Allah'ın hükümlerini tebliğ vazifesini yapmış, bu hükmler kavimleri arasında yürürlükte bulunmuştur. Artık bunlara riâyet etmeyenler, bunları değiştirmeye, bozmaya cür'et edenler bunun mes'diyetinden kurtulamazlar.

 

 

 

48. Ve derler ki: Eğer siz doğru kimseler iseniz bu vâd ne zamandır?.

48.   (Ve) Her kavim kendi Peygamberine dediği gibi, Muhammed ümmeti arasındaki inkarcı kimseler de (derler ki) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zat!. (Siz) Sen ve sana tâbi olan mü'minler (doğru kimseler iseniz) bizi kendisiyle korkutmakta olduğunuz şeyler hususunda doğru sözlü bulunuyorsanız, (bu vâd) bizi tehdit ettiğiniz azap (ne zamandır?.) bize haber ver bakalım!. O inkarcılar, bir yalanlama ve inkâr maksadiyle böyle bir sualde bulunurlar.

 

 

 

49.        De ki: Ben kendi nefsim için Allah Teâlâ'nın dilediğinden başka ne bir zarara ve ne de bir faideye mâlik olamam. Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiği vakit artık ne bir saat geri kalabilirler ve ne de ileri gidebilirler.

49.        Resulüm!. Onlara (De ki: Ben kendi nefsim için Allah Teâlâ'nın dilediğinden) hakkımda takdir buyurmuş olduğundan (başka ne bir zarara ne de bir faideye sahip değilim) Cenab'ı Hak bana neyi ki bildirirse ben ancak onu bilirim. Ehli küfrün nihayet azaba uğrayacaklarını da yine Cenâb-ı Hak'kın bildirmeliyle bilmekteyim. Artık o azabın size ne zaman yöneleceğini, kıyametin ne zaman kopacağını ben kendiliğimden bilip size haber veremem. (Her ümmet için bir ecel vardır) Muayyen bir hayat müddeti mukadderdir. (Ecelleri geldiği vakit) son bulduğu zaman (ne bir saat geri kalabilirler ve ne de ileri gidebilirler.) mukadder olan ne ise o mutlaka meydana gelir, geriye kalmaya ve öne geçmeye imkân yoktur.

 

 

 

50.  De ki: Bana haber veriniz!. Eğer size onun azabı geceleyin veya gündüzün gelirse günahkârlar ondan neyi acele ediveriyorlar?.

50.      Bu mübarek âyetler, Allah'ın azabının meydana gelme zamanını soran dinsizlere ikinci bir cevap mahiyetinde bulunmaktadır, o azabın zamanını öğrenmekten kendilerine bir fâide hâsıl olamayacağını ihtar etmektedir. O azabın ortaya çıkması anındaki bir imân ise Allah katında makbul olamayacağından o zamana kadar küfürlerinde sebat edip nefislerine zulmetmiş olanların ebedî bir azaba tutulacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. O müşriklere yine (de ki: Bana haber veriniz) siz ne yapabilirsiniz?, (eğer size onun) Cenâb-ı Hak'kın (azabı) takdir edilmiş olan cezası (geceleyin) ansızın (veya gündüzün) işlerinizle uğraşıp dururken (gelirse) artık haliniz ne olur?, (günahkârlar) O suçlu müşrikler (ondan) Hak Teâlâ'nın azabından (neyi acele ediveriyorlar?.) onlara böyle acele etmenin faidesi vardır?. Onlara lâzım olan, o ilâhî azaptan korkarak bir an evvel hallerini ıslah etmektir.

 

 

 

 

51.  O azap, vâki olduktan sonra mı ona imân etmiş olacaksınız?. Şimdi mi?. Halbuki, siz onu acele ediveriyordunuz -ya-.

51.   Ey günahkârlar!. (O azap vâki olduktan) Sizin üzerinize gelip göçtükten (sonra mı ona) Cenabı Allah'a ve o gelmiş olan azaba (imân etmiş olacaksınız?.) O, ümitsizlik zamanıdır, artık imanınız kabul edilmez. Ve onlara o vakit denilir ki, (şimdi mi?) imân ediyorsunuz?, (halbuki, siz onu) O azabı (acele istiyordunuz.) Ya!. Yalanlama ve alay yoluyla onun gelmesini hemen istiyordunuz. İşte geldi, artık görünüz cezanızı.

 

 

 

 

52. Sonra zulm etmiş olanlara denilecektir ki, İmdi ebedî azabı tadınız. Siz başkasıyle değil, ancak kazanmış olduğunuz şey sebebiyle cezalandırılırsınız.

52.  (Sonra zulmetmiş olanlara) Öyle küfür ve şirk içinde yaşayarak ilâhî azabı gördükten sonra imân edenlere âhiret gününde (denilecektir ki: İmdi ebedî) sürekli elem verici (azabı) cehennem ateşini (tadınız) içinde sürekli bir şekilde kalınız, (siz başkasıyle değil) Bugün başka bir sebeple değil (ancak) siz dünyada iken (kazanmış olduğunuz şey sebebiyle) küfür ve isyan yüzünden bugün bu ebediyet âleminde (cezalandırılırsınız) bu sizin dünyadaki amellerinizin bir karşılığıdır. Bu cümleden olarak ilâhî azabı acele istemenizin bir neticesidir, İşte küfür ve şirkin sonu böyle sonsuz bir azaptan, bir felâketten ibarettir.

 

 

 

 

 

53. Ve senden haber almak istiyorlar ki, o doğru mudur?. De ki: Evet.. Ve Rab'bime and olsun ki, doğru bir hakikattir ve siz onu bertaraf edecek kimseler değilsinizdir.

53.        Bu mübarek âyetler, Rasûlü Ekrem'in haber verdiği bir gerçeği, bir ilâhî vadi tasdik etmiyerek onun mevcut, gerçeğe uygun olup olmadığını soran kâfirlere karşı Cenâb-ı Hak'kın kudret ve büyüklüğünü, bütün mahlükatı üzerindeki malikiyet ve hakimiyetini beyan ederek onlara kesin cevap vermektedir. Ve o hakikatin tecellisi zamanında artık inkarcılar için bir kurtuluş çaresi bulunamıyacağını bildirmektedir. Ve bütün kâinat, Cenâb-ı Hak'kın mülkü olup onlarda dilediği gibi tasarrufta bulunacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!, (senden) Bir inkâr ve alay yoluyla tekrar (haber almak istiyorlar ki o) bizi korkutmakta olduğun azap, o kıyametin kopması veya senin peygamberliğin, bize tebliğ ettiğin Kuran ve o dinî hükmler, cezalar (doğru mudur?.) bu gerçeğe uygun mudur, meydana gelecek midir?. Bize haber ver bakalım!. Resulüm!. O inkarcılara cevap olarak (de ki: Evet..) o doğrudur, (ve Rab'bime and olsun ki) o (doğru bir hakikattir) o hak sabit bir haberdir. Onun ne kadar bir hakikat olduğunu akıbet anlayacaksınızdır. (Ve siz onu) O hakikati, o başınıza gelecek olan azabı (yok edecek kimseler değilsinizdir) sizin gibi âciz yaratıklar, kendilerine yönelecek bir belâyı nasıl saymaya kaadir olabilirler?. Herhalde ona tutulacaksınızdır, ondan kaçıp kurtulamayacaksınızdır.

 

 

 

 

54.       Eğer zulmetmiş olan her şahıs için bütün yerde bulunanlar olsa idi elbette onları feda ederdi ve azabı gördükleri zaman için için pişmanlıkta bulunmuş oldular. Ve onların arasında adaletle hükmolunmuş olur ve onlar zulm   olunmazlar.

54.    Evet.. Kâfirler için kurtuluş yoktur. (Eğer) Öyle nefislerine (zulmetmiş olan her şahıs) diyelim ki (bütün yerde bulunanlar) dünyasının bütün malları, hazineleri. menfaatleri (olsa idi) bunların hepsine sahip bulunsa idi (elbette) kendisini o azaptan, o felâketten kurtarabilmek için (onları) o sahip olduğu şevlerin tamamını (feda ederdi) heyhat!. Bu ne mümkün!. (Ve) Onlar (azabı gördükleri zaman) Nasıl bir felâkete uğradıklarını anlar, dilleri tutulur, apışıp kalmış bir hâle düşer, söz söylemeğe, ağlamaya, bağırıp çağırmaya güçleri kalmaz (için için pişmanlıkta bulunmuş olurlar) hayfaki, artık pişmanlık kendilerine bir fâide vermez (ve onların) o müşriklerin ve diğer insanların (arasında adaletle hükmolunmuş olur) herbirisi lâyık olduğuna kavuşur (ve onlar zulm olunmazlar) o kâfirler, o nefislerine zulmetmiş olanlar, kıyamet gününde haksız yere bir zulme uğratılmazlar. Belki onlar kendi kâfirce hareketlerinin gereği olan azaba mâruz kalırlar. Ve dünyada iken birbirine zulmetmiş oldukları takdirde de aralarında mahkeme ve hesap icra edilerek kimin kimde bir alacağı var ise o tamamen alınarak hiçbirinin hakkı zâyedilmek suretiyle şahsına zulmedilmiş olmayacaktır.

 

 

 

 

55. Uyanınız!. Şüphe yok ki, göklerde de ve yerde de her ne var ise Allah Teâlâ'nındır. Uyanık olunuz!. Allah Teâlâ'nın vadi elbette ki, gerçektir, fakat onların çoğu bilmezler.

55.      Ey insanlar!. Ey inkarcılar!. (Uyanınız) Gafletinize son veriniz, (şüphe yok ki, göklerde de ve yerde de her ne var ise Allah Teâlâ'nındır) O Yüce Yaratıcı bütün kâinata hâkim ve sahiptir. Binaenaleyh kullarına lâyık oldukları mükâfatları, cezaları vermeğe de kaadirdir. Ey inkarcılar!, (uyanık olunuz) inkânnıza son vererek aklınızı başınıza toplayınız!. (Allah Teâlâ'nın vadi) mü'minleri mükâfata nail edeceğine, kâfirleri mücazata uğratacağına dair olan ilâhî kelâmi (elbetteki, hakikattir) sabittir, gerçeğe uygundur. Ne için onda şüphe ediyorsunuz?. Onun hak olup olmadığını sormak cür'etinde bulunuyorsunuz?, (fakat onların) insanların (eksîrîsi) bu hakikati (bilmezler) akıllarını kötüye kullanarak bu gibi hakikatları bilip tasdik etapek nimetinden mahrum bulunurlar.

 

 

 

 

56.  O diriltir ve öldürür ve ona döndürüleceksinizdir.

56.  (O) Bütün göklere, yerlere sahip olan Yüce Yaratıcı (diriltir ve öldürür) diriltmeye de öldürmeye de kaadirdir. O Hikmet Sahibi Yaratıcı hak edenlere mükâfat ve ceza vermeğe de amenna kaadirdir. (Ve) Ey insanlar, hepiniz (ona) Yüce Yaratacıya (döndürüleceksinizdir.) hepiniz de öldükten sonra mahşer âlemine sevkedilecek, mahkeme edilmeye tâbi tutulacaksınızdır. O kerem ve merhamet sahibi olan ezelî mâbud, kullarına böyle vâd ve tehdidini kapsayan âyetleri bildiriyor, kullarına öğütler verimiş oluyor ki, uyanarak kulluk vazifelerini yapsınlar, ebedî bir âlemde selâmet ve saadete ersinler. Ne büyük bir ilâhî lütuf!.

 

 

 

 

57.  Ey insanlar!. Muhakkak ki, size Rabbinizden bir öğüt ve gönüllerden olana bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve bir rahmet geliştir.

57. Bu mübarek âyetler, insanlığı irşad ve aydınlatmak için indirilmiş olan Kur'an'ı Kerim'in sahip olduğu pek yüce vasıfları bildirmektedir, İnsanlık hakkında Cenâb-ı Hak'ın bir lütfü, bir rahmeti olan böyle kutsî bir kitaptan istifade edilmesi lüzumuna işaret etmektedir. Hak Teâlâ'nın helâl ve haram kılmış olduğu şeyleri değiştirme ve bozmaya cür'et etmenin, Allah Teâlâ'ya karşı bir iftira mahiyetinde olacağını ihtar ile bunun uhrevî cezasına dikkatleri çekmektedir. Ve bütün mahlûkatı hakkında lütuf ve keremi pek bol olan Yüce Yaratıcı Hazretlerine karşı birçok kimselerin şükran vazifesini yerine getirmekten mahrum bulunduklarını bir uyanma vesilesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!. Muhakkak ki, size Rabbinizden bir öğüt) bir nasihat sizi uyandırıp aydınlatacak bir kitap gelmiştir. (Ve gönüllerde olana) Kalplerdeki cehaleti, çirkin huyları, bozuk inançları giderecek olan (bir şifa) bir deva, gelmiştir. Kur'an'ı Kerim'in tavsiye ettiği faziletlere, güzel hareketlere uyulduğu takdirde manevî hastalıklar, ruhî üzüntüler yok olup gider. (Ve mü'minler için bir hidayet) sapıklıktan kurtaracak bir saadet rehberi gelmiştir, (ve bir rahmet) Pek büyük bir ikram, bir merhamet eseri (gelmiştir) artık bunlardan hakkiyle istifadeye çalışmalı değil midir?.

§ İşte Kur'an-ı Kerim, bu dört yüce mahiyeti, vasıfları, mübarek gayeyi toplar bulunmaktadır. Evet... Şüphe yok ki: Kur'an-ı Kerim, bütün faziletleri, ahlâk dışı halleri bildirmektedir, insanları faziletleri kazanmaya teşvik, gayrı ahlâk dışı şeylerden men etmektedir. Bu ise en yüksek bir öğüt, bir nasihattir.

Yine Kur'an'ı Kerim, gönülleri manevî hastalıklar içinde bırakacak olan küfür ve nifaktan insanları men edip güzel inançlar ile ruhları tedavide bulunmaktadır. Bu da insanlara manen hayat veren bir şifadır. Yine Kur'an'ı Kerim, imân sahipleri için saadet yollarını, en kuvvetli deliller ile göstererek onları hak ve hakikat yoluna irşat edip durmaktadır. Bu da en büyük bir hidâyettir.

Yine Kur'an'ı Kerim, kendisindeki kutsî emirlere yasaklara riâyet edenleri küfür ve nifak karanlıklarından çıkararak imân nuruna nail etmektedir. Onları ebedî azaplardan kurtararak sürekli nimetlere, cennetlere kavuşturmaktadır. Bu da şüphe yok ki: En büyük bir rahmettir.

 

 

 

 

 

58. De ki: Allah Teâlâ'nın lütfü ile ve rahmeti ile. İşte yalnız onunla ferahlansınlar. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır.

58.         Resulüm!. İnsanlara hitaben (De ki) ey insanlar!. (Allah Teâlâ'nın lütfü ile) onun Kur'an-ı Kerim'i ile veya İslâm dinî ile (ve) O Yüce Yaratıcının (Rahmeti ile) sizi öyle bir kitaba kavuşturmuş ve sizin kalplerinizi onunla aydınlatmış ve bezemiş olmasiyle veya Peygamber'inizin mübarek sünnetleriyle ferahlanınız. Öyle büyük nimetlere kavuşmanızdan dolayı bir manevî zevk içinde yaşayınız. Evet. İnsanlar (İşte yalnız onunla) o nail oldukları ilâhî bir lütuf ve rahmet ile (ferahlansınlar) onun kıymetini, yüceliğini düşünerek ruhanî neşeler içinde kalsınlar. (O) Kutsal fazi ve rahmet (onların topladıklarından) o dünyevî faidelerden, fanî servetlerden, lezzetlerden (daha hayırlıdır) sahipleri için ebedî selâmet ve saadete vesiledir. Artık öyle ebedî nimetlere kavuşmak için daha ziyade çalışmak icabetmez mi?.

 

 

 

 

59.       De ki: Bana haber veriniz!. Allah Teâlâ sizin için rızktan neler indirdi ve siz ondan bir haram birde helâl kıldınız. De ki: Allah T e âlâ mı size izin verdi, yoksa siz Allah'a iftira mı ediyorsunuz?.

59.     Resulüm!. O kâfirlere (De ki: Bana haber veriniz) söyleyiniz bakalım (Allah Teâlâ sizin için rızktan neler indirdi) sizin için neleri takdir buyurdu, semadan yaydığı ışıklar ile, yağdırdığı yağmurlar ile neleri meydana getirip size nasib etti. (de siz ondan) Kendi iddianızla (Bir haram birde helâl kıldınız!.) buna nasıl cür'et eylediniz?. Bir takım hayvanları haram sandınız, bir takım hayvanların da kadınlara haram, erkeklere helâl olduğuna inandınız. Maide süresindeki (lOSlüncü âyete de bakınız!.

Resulüm!. Onlara (De ki: Allah Teâlâ nil size izin verdi) de siz böyle bir takım şeylerin helâl ve haram olduğuna inandınız, (yoksa siz Allah'a iftira mı ediyorsunuz?.) Evet.. Siz böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Siz kendi kendinize bazı şeylerin helâl, bazı şeylerin de haram olduğuna hükmediyorsunuz. Halbuki: Cenâb-ı Hak, size bu hususta bir izin, bir selâhiyet vermiş değildir.

 

 

 

60.      Allah Teâlâ'ya karşı yalan yere iftirada bulunanların kıyamet günü hakkındaki zanları neden ibarettir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, velâkin onların çokları şükretmezler.

60. Ey kendi kendilerine hükm veren cahiller!. (Allah Teâlâ'ya karşı yalan yere iftirada bulunanların) Kendi hükmlerini yalan yere ilâhî birer hüküm gibi göstermek isteyenlerin (kıyamet günü hakkındaki zanları neden ibarettir?.) Hak Teâlâ onları bu iftiralarından dolayı âhiret âleminde cezalandırmayacak mı sanıyorlar?. Ne yanlış bir zan!. Yahut onlar kıyamet gününde olacak şeyler hakkında ne düşünüyorlar?. O iftiralarından dolayı mes'ul, cezaya mâruz olmayacaklarını mı zannediyorlar?. Hayır hayır. Onlar en şiddetli azaplara uğrayacaklardır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ insanlara karşı elbette fazi sahibidir) Onlara akıl vermiştir, onlara Peygamberler, kitaplar göndermiştir, onlara dünyevî ve uhrevî nice şeyleri bildirmiştir. (Velâkin) Bu nimetlere rağmen (onların çokları şükretmezler) akıllarını güzelce kullanmazlar. Peygamberlerin davetini kabul etmezler, ilâhî kitaplardan istifade etmek istemezler, Cenâb-ı Hak'kın bildirdiklerini bırakarak kendi kendilerine hükm vermeğe kalkışırlar, Hak Teâlâya iftirada bulunurlar, nimete nankörlükte bulunup dururlar. Artık öyle kimseler azabı hak etmiş olmazlar mı?.

 

 

 

 

61. Ve sen bir işte bulunmazsın ve ondan, Kur'ân'dan birşey okumazsın ve sizler de amelden birşey yapmazsın ki, illâ biz sizin üzerinize o işe daldığınız zaman şahitleriz. Ve Rab'blnden ne yerde ve ne de gökte zerre ağırlığınca birşey gaip bulunmaz ve ondan ne daha küçük ve ne de daha büyük birşey yoktur ki, illâ apaçık olan bir kitapta -yazılıdır-.

61.  Bu âyeti kerime Cenab'ı Hak'kın bilgisi dairesinden hiç bir şeyin dışarda olmadığını ve binaenaleyh kullarının da bütün yaptıklarını veya yapacaklarını tamamen bildiğini beyan ederek itaatkâr kulları sevindirmekte, âsi olanları da korkutmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (Ve sen bir işte) Hangi bir işte, bir muamelede (bulunmazsın ve ondan) o sana nazil olandan yani (Kur'ân'dan birşey) hangi bir âyeti (okumazsın) ki (ve) Ey ümmet fertleri!, (sizler de amelden) hangi bir hususa dair (birşey yapmazsınız ki illâ biz) ben şanı Yüce Yaratıcı (sizin üzerinize o işe dal di ğn iz) onunla meşgul olduğunuz (zaman şahitleriz.) o amelleri görmekte, tesbit etmekteyiz. (Ve) Resulüm Ya Muhammedi. -Aleyhisselâm- (Rab'binden ne yerde ve ne de gökte zerre ağırlığınca birşey gaip bulunmaz) Buna inanmışızdır. Allah Teâlâ kullarının bütün işlerini ve bütün âlemlerdeki olayları tamamen bilir. Çünki ondan başka Yaratıcı, bütün klıainatı bilen yoktur. Bütün mahlükatının zahirî ve batınî amelleri onca tamamen bilinmektedir. (Ve onan) O zerre aağırlığı şeyden yani: En küçük, kırmızı karınca miktarındaki bir varlıktan (ne daha küçük ve ne de daha büyük birşey) de (yoktur ki, illâ apaçık olan bir kitapta) lâvh-ı mahfuzda yazılı bulunmakta (dır.) Artık her mükellef kul, bunu bilerek buna göre hareketlerini tanzim etmelidir ki, yarın ceza gününde mes'ul, mahcup bir durumda bulunacak olmasın, korkudan, kederden emin bulunsun.

 

 

 

 

62.  Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın dostları için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

62.        Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın dostları için, yani: Mümin ve takva sahibi olan kulları için bir korku, bir keder bulunmadığını müjdelemektedir. Onların dünyada da, âhirette de teveccühe nail, en büyük bir kurtuluşa ermiş olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Cenâb-ı Hak'kın kulları!. (Haberiniz olsun ki: Muhakkak Allah Teâlâ'nın dostları içîn) Sevgili, muhterem, değerli Allah'ın korumasına nail kulları için gelecekte (bîr korku yoktur) onlar korkulardan emin buunacaklardır. (Ve onlar mahzun da olmayacaklardır) Onlar âhiret âleminde ebedî nimetlere nail olacaklardır. Kendilerine mahsus hangi bir nimetin yok olmasından dolayı bir üzüntü ve kedere uğramayacaklardır. Onların bütün nimetleri devam edip duracaktır.

 

 

 

63.  Onlar ki, imân etmişlerdir ve sakınır olmuşlardır.

63.    Cenab'ı Hak'kın dostları ise (Onlar ki) o zatlardır ki, onlar (imân etmişlerdir) bütün dinî hükmleri kabul ve tasdik eylemişlerdir, (ve sakınır olmuşlardır) Kendilerinden kaçınılması dînen icabeden şeylerden, gayrı meşru hareketlerden çekinerek temiz, pak bir halde yaşamakta bulunmuşlardır. İşte o zatlar, birer Allah dostudur. İşte o zatların gelecekleri böyle teminat altındadır.

 

 

 

64.  Onlar için dünya hayatında da ve âhirette de -tam- bir müjde vardır. Allah Teâlâ'nın kelimeleri için değişmek yoktur. İşte en büyük kurtuluş budur.

64.      Evet... (Onlar için» Allah Teâlâ'nın o muhterem velileri için (dünya hayatında da ve âhirette de) tam, mükemmel (bir müjde vardır) onlar dünyada iken de ilâhî lütuflara kavuşaaklarına dair müjdelere naildirler. Âhirette de cennetlere, Allah'ın cemâlini görme şerefine nail olacakları kendilerine melekler tarafından müjde edilecektir. (Allah 'Teâlâ'nın kelimeleri içîn) Bütün ilâhî beyanları için ve o cümleden olan böyle bir ilâhî vadi için (değişmek yoktur) elbetteki, o cümleden olan bu ilâhî vadi de tamamen gerçekleşecektir. O muhterem veliler bu ilâhî vâd gereğince her türlü endişelerden emin, en büyük nimetlere nail olacaklardır, (işte en büyük kurtuluş budur) Bu velilerin böyle dünya ve âhirette müjdelenmiş olmahndır. Artık bunun üstünde nasıl bir kurtuluş düşünülebilir?.

§      Bir yoruma göre dünyadaki müjdeden maksat, sal i h rüyadır. Hak Teâlâ'nın sevgili kulları dünyada iken kendilerine sevinç verecek salih rüyaları ya bizzat görürler,

veya       onların hakkında başkaları görmüş olurlar. Nitekim bir hadis-i şerifte: Artık peygamberli devresi sona ermiştir. Bundan sonra kimse peygamberliğe nail olamayacaktır. Fakat müjdeci olan şeyler baki kalmıştır ki, salih rüyalar da bu cümledendir. Bu rüyalar gün gibi parlak bir şekilde zuhur eder, sahiplerinin kalplerine neş'e verir.

Bu müjdeden maksat, bir yoruma göre de velilerin cennete kavuşmalarına dair olan Allah'ın vâdîdir. Diğer bir yoruma göre de bu müjdeden maksat, Cenâb-ı Hak'kın velileri hakkında mü'minlerin kalplerinde bir muhabbetin parlayıp durmasıdır. Daha diğer bir yoruma göre de bu müjdeden maksat, veli olan zatları vefatları halinde korku ve tasadan emin, cennetlere nail olacaklarına dair meleklerin müjdelemeleridir. Ahiretteki müjdelere gelince bundan maksat da meleklerin veli olan zatlara kitaplarını sağ taraflarından verip kendilerini kurtuluş ve başarı ile, izzet ve ikrama kavuşmakla müjdelemeleridir. Veya o muhterem velilerin kalplerine gelen keşiflerdir.

Velhasıl Allah Teâlâ'nın velileri hakkında böyle bir ilâhî vadi tecelli etmiştir. Bu mutlaka gerçekleşecektir. Ne büyük bir ilâhî lütuf!.

 

 

 

 

 

65. Ve onların lâkırdıları seni üzmesin. Şüphe yok ki, bütün izzet, Allah Teâlâ'nındır. O kemâlile işit içidir ve bilicidir.

65.   Bu mübarek âyetler, Rasülü Ekrem'in ilâhî koruma altında olduğuna işaret iderek üzüntülü ve kederli olmasına mahal bulunmadığını müjdelemektedir. Ve Kâinatın Yaratıcısının kudret ve yüceliğini, eserlerindeki yaratılış gayesini göstererek bunların hakikatları gören, işiten zatlar için birer âyet olduğunu bildirmektedir. Müşriklerin de bâtıl zanlarını, yalan sözlerini çirkin görmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Ya Muhammed -Aleyhisselâm- (onların) o müşriklerin, inkarcıların (lâkırdıları) aleyhindeki sözleri, kâfirce yalanlama ve tehditleri (seni mahzun etmesin) o lâkırdılardan dolayı kalben gamlı ve kederli olma (şüphe yok ki, bütün izzet) kuvvet ve hâkimiyet (Allah Teâlâ'nındır) onun iradesi hilâfına hiçbir kimse bir şey yapmaya güç yetiremez. O kudret ve azamet sahibi olan Allah Teâlâ sana zafer verir, seni düşmanlarından korur. Artık senin için üzülmeye mahal yoktur. Nitekim de bu ilâhî müjde gerçekleşmiş, Rasülü Ekrem Efendimiz düşmanlarına karşı galibiyeti elde etmiştir.

 

 

 

 

 

66.       İyi bilin ki, göklerde kim var ise ve yerde kim var ise şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nındır. Allah Teâlâ'dan başkasına tapanlar da ortakların ardına düşmüş olmazlar. Onlar zan d an başka birşeyin ardına düşmüş olmuyorlar ve onlar yalan söyleyen kimselerden başkası değildirler.

66. Ey insanlar!. (İyi bilin ki) Uyanın, güzelce düşünün ki (göklerde kim var ise) yani: Bütün melekler (ve yerde kim var ise) yani bütün insanlar, cinler (şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nındır) bütün onun mahlûkudur. Bütün onun mülkü, hâkimiyeti altında bulunmaktadırar. Bütün bunlar, o Yüce Yaratıcının izzetine, kudretine birer şahitdir. Bazı mahlûklarına vermiş olduğu bir izzet, bir kuvvet de yine o Kerem Sahibi Yaratıcının bir lûtf ve ihsanından ibarettir, haddizatında o izzet ve kuvvet de Cenâb-ı Hak'ka aittir, İstediği zaman kullarını o izzet ve kuvvetten mahrum bırakabilir. (Allah Teâlâ'dan başkasına) Bir takım putlara, mahlûklara (tapanlar da) gerçekte bir takım (ortakların) Allah Teâlâ'nın ortaklarının (ardına düşmüş olmazlar) çünki Allah Teâlâ ortaktan uzaktır. Onların öyle Cenab'ı Hak'ka ortak koştukları şeyler, haddizatında öyle bir ortaklığa asla sahip değildirler. (Onlar) O putlara, o mahlûklara tapanlar (zandan) kuru bir kuruntudan (başka bir şeyin ardına düşmüyorlar) Evet.. O putları, mahlûkatı öyle bir ilâh sanarak onlardan şefaat bekleyenler, onların vasıtalariyle Cenab'ı Hak'ka yaklaşacaklarını ümid edenler, asılsız bir kuruntuya tutulmuş kimselerdir. (Ve onlar) O Cenab'ı Hak'ka ortak koşan kimseler, o kuruntuları hususunda (yalan söyleyen kimselerden başkası değildirler) onların o iddiaları, zanları hususunda dayanacakları bir delilleri yoktur. Onlar kuruntuya kapılmış, din hususunda hakikata muhalif şeyleri iddiada bulunmuş cahil kimselerden ibarettirler.

 

 

 

 

 

67.         O, o zattır ki, sizin için geceyi kılmıştır ki, onda istirahat edesiniz. Gündüzü de gösterici -aydınlık- kılmıştır. Şüphe yok ki, bunda işiten bir kavim için elbette

âyetler vardır.

67.  (O) İzzet ve hâkimiyete sahip olan Kâinatın Yaratıcısı Allah (o zattır ki) Ey insanlar!. (Sizin için geceyi) meydana gelir (kılmıştır ki, onda) o gece vaktinde (istirahat edesiniz) o sayede sizden yorgunluklar, bezginlikler gidiversin. Sonra yine çalışmaya güç yetirebileşiniz. O, Hikmet Sahibi Yaratıcı (gündüzü de gösterici) ışıklı, etrafı aydınlatıcı (kılmıştır) ki, işlerinizi görüp takib edebilesiniz. (Şüphe yok ki, bunda) böyle gecelerin, gündüzlerin biri biri adınca gelişinde, bunların varlıklarındaki hikmetlerde (işiten) Cenab'ı Hak'kın beyanlarını düşünerek akıllı bir şekilde duyup bilenlerin bulunduğu (bir kavim için elbette âyetler vardır) bunları güzelce düşünenler, Hak Teâlâ'nın izzet ve kuvvet sahibi olduğunu pek güzel anlar, onun yaratıcılık ve mâbutlukta ortak ve benzerden uzak olduğuna kanaat eder, her hususta o Yüce Yaratıcıya sığınarak ve dayanarak dinsiz kimselerden korkmaz, onlardan kendisine bir zarar geleceğini düşünüp mahzun olmaz. Onların bâtıl sözlerinden, gayrimeşru hareketlerinden dolayı kendilerinin sorumlu olup hesaba çekileceklerini düşünerek teselli bulur.

 

 

 

 

68.       Dediler ki: Allah Teâlâ -kendisine- çocuk edindi. Hâşâ, o bundan münezzehtir. O'nun ihtiyacı yoktur. Göklerde olanlar da ve yerde olanlar da onundur. Sizin yanınızda buna dair hiçbir delil yoktur. Allah Teâlâ'ya karşı bilmeyeceğiniz birşeyi mi söylersiniz?.

68. Bu mübarek âyetler, müşriklerin diğer bir bâtıl iddialarını reddetmekte ve çirkin görmektedir. Bütün kâinatın Allah'ın bir mülkü olduğunu ve bütün alemlerden zengin olan Cenab'ı Hak'ka iftirada buunanların geçici bir hayattan sonra âhirete sevkedilerek şiddetli bir azaba tutulacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Hz. Uzeyre Allah'ın oğludur diyen bir kısım Yahudiler, Hz. İsa'ya Allah Teâlâ'nın oğlu diye kendisine tapınan hıristiyanlar, ve melekleri Cenâb-ı Hak'kın kızları zanneden bir takım gruplar (dediler ki: Allah Teâlâ) kendisine (veled ittihaz etti) evlât edindi (hâşâ o) Yüce Yaratıcı (bundan) böyle kendisine evlât edinmekten (münezzehtir) ve (o) ezelî mabudun böyle evlâd edinmeye (ihtiyacı yoktur) o Kerem Sahibi Yaratıcı, herşeyden her kimseden ganidir. Evlâdı ancak evlada muhtaç olan kimseler talepte bulunurlar. Evet... Evlât sayesinde kuvvet bulmaya, nesillerini, isimlerini devam ettirmeye, servet kazanmaya muhtaç olanlar evlada muhtaç bulunurlar. Cenâb-ı Hak ise bu gibi şeylere hâşâ muhtaç değildirler. Hepsinden zengindir şüphesiz inanıyoruz. Evet.. (Göklerde olanlarda ve yerde olanlar da onundur.) Bütün hayat ve konuşma sahibi olanlar da olmayanlar da o Yüce Yaratıcının mahlûkudur, kuludur. Sonra Ey cahiller, ey gaf İler!. Bir kere düşününüz, (sizin yanınızda buna dair) öyle Cenâb-ı Hak'a isnat ettiğiniz evlât mes'elesi hususuna ait (hiçbir hüccet yoktur.) hiçbir sultan, yani: Akıllar üzerine tesir edecek kuvvetli bir delil, bir kanıt mevcut değildir. Artık öyle bir kanıta, bir delile dayanmayan bir isnada nasıl cür'et ediyorsunuz?. Ey beyinsizler!. Siz (Allah Teâlâ'ya karşı bilmiyeceğiniz birşeyi) hakikatine, doğruluğuna vâkıf bulunmadığınız hangi bir lâkırdıyı (söyler misiniz?.) o Kâinatın Yaratıcısına öyle uzak olduğu şeyleri isnada cür'et eder misiniz?. Bu ne cehalet!. İşte böyle bir sual, bir soru, o cahiller hakkında büyük bir kınama içindir.

 

 

 

69. De ki: O kimseler ki. Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylemek kasdında bulunurlar. Şüphe yok ki, kurtuluşa eremezler.

69.    Resulüm!. Cenâb-ı Hak'ka karşı yalan yere iftirada, isnatda bulunan o kavimlere, taifelere (de ki: O kimseler ki, Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylemek kasdında bulunurlar) o Yüce zâtın evlâd sahibi olduğunu iddia eder dururlar, onlar artık (şüphe yok ki, felah bulamazlar) onların koşup durmaları kendilerini kurtuluşa erdirmeyecektir. Onlar istediklerine kavuşamayacaklardır. Onlar cennete değil, cehennemlere sevkedileceklerdir, orada ebediyen azap görüp duracaklardır.

 

 

 

70.  -Onlar için- dünyada cüz'i bir varlık, (olabilir) sonra dönüşleri bizedir. Sonra onlara, inkâr etmekte oldukları şeylerden dolayı şiddetli azabı tattıracağızdır.

70.    İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Onlar için) Öyle bâtıl iddialarda, kanaatlerde bulunan şahıslar için (dünyada cüz'î bir varlık) olabilir. Onlar dünyada bir az yaşayabilirler, geçici bir zaman için bir servete, bir mevkie kavuşabilirler. Veyahut o bâtıl kanaatleri kendileri için dünyada bir geçim, bir fâide gibi görünebilir, bununla fanî birşeye ulaşmalar! mümkün bulunabilir. Fakat bunların ne kıymeti var!. Böyle çabuk kaybolan, mes'uliyeti gerektiren ve yok olan bir gölgeden ibaret bir varlık yok hükmündedir, (sonra) Onların ölünce (dönüşleri bizedir) dünyadaki o kötü inançlarının, hareketlerinin artık cezasına kavuşacaklardır.. (Sonra onlara) dünyada iken (küfrettiklerinden dolayı) öyle kâfirce itikatları, amelleri sebebiyle (şiddetli azabı) cehennem ateşini, o ebedî cezayı (tattıracağızdır) onlar İslâm dininin güzel telkinlerini bırakarak öyle yanlış itikatlarda bulunduklarından dolayı sonsuz azaplara uğrayacaklardır. Bununla beraber onların birçokları daha dünyada iken de Allah'ın kahrına uğrayacaklardır. Nitekim de birçok eski kavimlerin dinsizlikleri yüzünden ne kadar azaplara, felâketlere daha dünyada iken de uğramış oldukları tarihen sabittir. Kur'an-ı Kerim'd e bizlere bir uyanma vesilesi olmak üzere onlardan bir kısmını haber vermektedir.


Sonraki Sayfa