59. Ve eğer onlar Allah Teâlâ'nın ve Peygamberinin kendilerine verdiğine razı olsalardı ve şüphe yok ki. Allah T e âlâ bize yeter, Allah T e âlâ lütf undan bize verecektir Resulü de. Muhakkak ki, bizler Cenâb-ı Hak'ka rağbet eden kimseleriz -deselerdi- elbette haklarında hayırlı olurdu.

59.    (Ve eğer onlar) O münafıklar (Allah Teâlâ'nın ve Resulünün kendilerine) sadakalardan verdiklerine -isterse- az bir miktarda olsun (verdiğine razı olsalardı ve) bununla beraber (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bize yeter) onun lütuf ve keremi bizi yaşatmaya kifayet eder deselerdi ve (Allah Teâlâ fazlından bize) ümit ettiğiniz, arzu ettiğimiz nimeti (verecektir. Resulü de,) verecektir. Sadakalardan, ganimet mallarından ve diğerlerinden bize kifayet edecek miktarı ihsan buyuracaklardır, diye kendilerini teselli etselerdi ve (Muhakkak ki, bizler Cenâb-ı Hak'ka rağbet eden kimseleriz) o kerem sahibi Yaratıcı, bizi her bakımdan rızıklandırır, isterse sadakalardan bize bir hisse verilmesin (deseler idi elbette haklarında hayırlı olurdu.)

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki hakikî müslümanlarda şu dört fazilet görülmektedir.

(1)  Cenâb-ı Hak'kın takdirine, taksimine razı olurlar. Çünkü Hak Teâlâ'nın adalet ve ihsan sahibi olup zulümden hatadan yüce olduğunu bilirler.

(2)  Kalben olan kanaatlerini lisânlariyle de açıklayarak Allah Teâlâ bize yeter, derler. Zira Kâinatın Yüce Yaratıcının azamet ve kudretine inanmış bulunurlar. Bunu itiraf ı bir vazife bilirler.

(3)        Dünyada geçici olarak ihtiyaca, mahrumiyete düşseler de Kerem sahibi Yaratıcının kendilerini dünyada da ahirette de lütuf ve keremine nail buyuracağını düşünerek kendilerini teselli ederler. Çünki bilirler ki, mâruz oldukları haller birer hikmete dayanmaktadır. Bunlara karşı yapılacak sabrın sonu selâmettir.

(4)    Bütün ibadetlerini, muamelelerini Allah'ın rızâsına kavuşmak temenisiyle yaparlar, sırf bir nimete, bir istikbal endişesine binaen yapmış olmazlar. Zira bilirler ki, insan için en büyük saadet, Allah'ın rızasına kavuşmaktır.

 

 

 

 

 

60.      Sadakalar, ancak fakirlere.miskinlere, onun üzerine memur olanlara, kalpleri telif edilmiş bulunanlara, az ad edilecek kölelere, borçlulara. Allah yolunda cihada atılanlara ve yolculara Allah tarafından bir farize olarak -mahsustur- ve Allah Teâlâ pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.

60.    Bu âyeti kerime, zekât gibi ganimet malı gibi muhtelif nevîlere ayrılan sadakaların kimlere verilip sarf edileceğini beyân ile bu husustaki taksimata münafıkların itiraza salâhiyetleri olamayacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sadakalar) Muhtelif nevilere ayrılan zekât, öşür, ganimet malı gibi hak rızası için sarf edilecek mallar, sekiz sınıfa aittir. Bu mallar, birinci olarak (ancak fakirlere) yani: Geçimini temin edecek hiçbir şeye sahip olmayan yoksullara verilir. İkinci olarak (miskinlere) yani: elindeki malı idaresine kâfi gelmeyen kimselere verilir. Üçüncü olarak (onun) o sadakaların tahsili (üzerine memur olanlara) tahsildarlara verilir. Dördüncü olarak (kalbleri telif edilmiş bulunanlara) yani: İslâmiyet'i henüz kabul edip tam bir kalp kuvvetine sahip, sağlam bir inanca nail olması arzu edilenlere veyahut sahip olduğu mevki itibariyle İslâmiyet'i kabul etmesi, başkalarının da İslâmiyet'ine vesile olacağı umulan kimselere verilir. Beşinci olarak (azad edilecek kölelere) yani: Bir bedel karşılığında azad edilmesi şart koşulmuş olup da o bedeli bulamayan ve mükâtep adını alan kölelerin azad edilmeleri için verilir. Altıncı olarak (borçlulara) yani: Bir günah uğrunda olmaksızın borçlandığı halde bunu ödeyebilecek fazla bir malı bulunmayan kimselere verilir. Yedinci olarak (Allah yolunda cihada atılanlara) yani: Fakir olan gazilere verilir. Sekizinci olarak da (yolculara) yani: Yanında bir malı bulunmayı? yurdundan ayrılmış olan misafirlere, hacılara verilir. Kısaca: Bu sadakalar (Allah Teâlâ tarafından bir farize) bir ilâhî emir, bir dinî gerek (olarak) bu sekiz sınıfa (mahsustur) bunlarda başkalarının bir hakkı yoktur. (Ve Allah Teâlâ pek iyi bilendir) bu sadakaların kimlere verilmesinin uygun olacağını, bunlara kimlerin lâyık bulunduğunu tamamiyle bilir ve o Yüce Yaratıcı (hikmet sahibidir.) işte bu sadakaların bu sınıflara tahsisi de onun hikmeti gereğidir. Artık buna kimse itiraz edemez.

§ Sadakaların bir kısmı farz olan zekâtlardır ki, bunlar yalnız fakir, miskin olan müslümanlara verilir, gayri müslimlere verilemez ve bir kimse zekâtını herhalde bu sınıflara taksime mecbur değildir, bunlardan bir kısım fakirlere verebilir. Eshab-ı kiramdan bir çoklarına ve İmamı Azam'a göre bu böyledir. Bir de İslâm'ın başlangıcında zekâtlar! tahsile ve fakirlere dağıtmaya memur tâyin edilen kimseler var idi, zekâttan onlara da bir miktar verilirdi. Bilahara Hz. Osman'ın hilâfetinden beri bu memuriyete son verilmiş, bu zekâtın verilmesi, bununla mükellef müslümanların kendi salâhiyetlerine bırakılmıştır. Artık her müslüman kendi zekâtını dilediği fakir bir müslümana verebilir.

Bir de İslâmiyet her tarafa yayılmış, İslâm cemiyeti kuvvet bulmuş olduğundan artık müellif et ülkulüp = kalpleri ısındırılmış denilen kimselere bir ihtiyaç kalmamıştır. Bunlara da sadakalardan bir hisse verilmesi icab etmemektedir. Ancak nafile kabilinden olan sadakalar, müslümanlara da gayri müslimlere de verilebilir. Ve bu gibi sadaklar ile bir takım hayır kurumları da meydana getirebilir.

Gazilere gelince bunlar da fakir bulunmadıkça farz olan zekât kendilerine verilemez. Bu Hanefî mezhebine göredir. İmamı Mâlik ile İmamı Şafiîye göre bunlara zengin olsalar da zekât verilebilir.

§ Sadaka, Allah Teâlâ'nın rızâsı için muhtaç olanlara vesaireye sarf edilen maldır ve yapılan yardımdır. Çpğulu sadâkattir. Sadakalar, bir sıdk ve sedâkat esridir, Cenab'ı Hak'ka karşı bir muhabbet ve sedâkat belirtisidir. Bu itibarla bu adı almıştır. Sadaka tabiri farz olan zekât içerdiği gibi nafile, yani farz olmadığı halde sadece Allah rızası için, bir sevap kazanmak için verilen malları da, yardımları da içerir.

 

 

 

 

61. Ve yine onlardan öyle kimseler vardır ki. Peygamberi incitirler. O bir kulaktır, -herkesi dinler- derler. De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah Teâlâ'ya imân eder ve mü'minler için -sözlerinin doğruluğuna inanır ve sizden imân edenler için bir rahmettir. Ve o kimseler ki. Allah Teâlâ'nın Peygamberini incitiverirler, onlar için pek acıklı bir azap vardır.

61. Bu mübarek âyetler, münafıkların Rasülü Ekrem hakkındaki cahilce bir sözlerini kmamaktadır. Onların yalan yere yemin ederek müslümanları kendilerinden hoşnut etmek      istediklerini bildirmektedir. O münafıkların Cenâb-ı Hak'ka ve Resulüne muhalefetlerinden dolayı ebedî olarak azap çekeceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve yine onlardan) O münafıklardan (o kimseler de vardır ki) kötü sözleriyle hareketleriyle (Peygamberi incitirler) onun mübarek kalbini incitmekten geri durmazlar. Bu cümleden olarak (O) Peygamber (bir kulaktır) yani: Herkesi dinler, aldanır, saf kalpli bulunur, herkesin sözüne inanır kıymet verir (derler) Resulüm o cahillere de ki: (o) Peygamber (sizin için bir hayır kulağıdır.) o öyle sizin iddianız gibi değil, belki hayrı, hak sözü dinler, onu kabul eden bir kulak sahibidir. O öyle bir Peygamberdir ki (Allah Teâlâ'ya imân eder) mazhar olduğu ilâhî vahye, ve nail bulunduğu yüce delillere, mucizelere dayanarak Cenâb-ı Hak'kın varlığını, birliğini, kudret ve büyüklüğünü bilir tasdik eyler. (Ve mü'minler için) Sözlerinin doğruluğuna, onların samimiyetine, kalbinin itilasına (inanır) onları mümin olarak kabul eder, onları yalanlamaz. Ve o Yüce Peygamber (sizden imân edenler için bir rahmettir) Allah'a ve Resulüne imân ettiklerini söyleyenleri taltif eder, onların görünür hallerine bakar, müslümanlıklarını tasdik eyler, haklarında iyi muamele gösterir. Onların sözlerini bir bilmezlik veya safdillik eseri olarak değil, bir şefkat ve merhamet eseri olarak dinler, haklarında şefkat ve merhametle muamelede bulunur. (Ve o kimseler ki,) O Yüce Peygamberin o kadar, şefkatle, yumuşaklıkla muamelesine rağmen (Allah Teâlâ'nın) o muhterem (Peygamberini incitîverirler) hakkında lâyık olmayan sözleri sarfederler, o bir kulaktır, diye ona safdillik isnat ederler, artık (onlar için) öyle bir iyiliğe, güzel muameleye karşı böyle kötü yakıştırmalarda bulunanlara, bu cahilce cüretlerinden dolayı (pek acıklı bir azap vardır) onlar dünyada da, ahirette de belâlarını bulacak, ebedî azaba tutulacaklardır. İşte kâfirce, münafıkça hareketlerinin cezası..

§ Rivayete nazaran münafıklar bir yerde toplanarak Rasûlü Ekrem Hazretlerini şanına lâyık olmayan şeylerle anmaya başlamışlar, içlerinden birisi demiş ki: Öyle söylemeyiniz, korkarım ki sözlerinizden o haberdar olur. (Cellas Ibni Süveyd) demiş ki: O her söyleneni dinler, inanır bir kulaktır. Biz dilediğimizi söyleriz, sonra da onun yanına gider, söylemedik diye yemin ederiz, o da inanır durur. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmşutur.

 

 

 

 

62. Sizin için Allah Teâlâ'ya and içerler ki, sizi -kendilerinden-razı kılsınlar. Halbuki, kendisini razı kılmaya en haklı olan Allah Teâlâ ile Peygamberidir. Eğer mü'min kimseler işler onların rızasını elde etmeye çalışsınlar.

62.      Ey mü'minler!. O münafıklar (Sizin için) sizi inandırmak maksadiyle (Allah Teâlâ'ya and içerler ki, sizi -kendilerinden- razı kılsınlar) yani: Tebük savaşına ve s ai reye katılmadıklarının bir mazeret sebebiyle olduğunu iddia eder ve bu iddialarını yalan yere yemin ile kuvvetlendirmek isterler ki, müslümanlar kendilerinden yüz çevirmesinler, onlardan hoşnut bulunsunlar, (halbuki, kendisini razı kılmaya en haklı olan Allah Teâlâ ile Peygamberidir.) onların emirleine itaat etmelidir. Onlara muhalefeten sakınmalıdır. (Eğer mü'min kimseler iseler) öyle iddia ettikleri gibi hakikaten imân sahipleri bulunuyorlarsa Cenâb-ı Hak ile Peygamberinin rızasını kazanmaya çalışmalıdırlar.

§ Bir rivayete göre Tebük savaşına iştirak etmeyen münafıklardan bir grup, Medine'i Münevvereye dönen Rasûlü Ekrem'in huzuruna gelmişler, yemin ederek özür beyan etmişler. Artık onların hakkında bu âyeti kerime nazil olmuştur.

 

 

 

 

63.  Bilmezler mi ki, şüphesiz her kim Allah Teâlâ'ya ve Resulüne muhalefette bulunursa artık onun için içinde ebediyen kalmak üzere cehennem ateşi vardır. Bu ise en büyük, daimî bir helaktir.

63. O münafıklar (Bilmezler mi ki, şüphesiz herkim Allah Teâlâ'ya ve Resulüne muhalefette bulunursa) onların emirlerine uymaktan kaçınır, kendilerine düşmanlıkta bulunur, İslâmiyet sahasından uzaklaşırsa (artık onun için içinde ebediyen kalmak üzere cehennem ateşi vardır) o bunu hak etmiştir (bu ise) böyle ebedî bir azap ise (en büyük, daimî bir helaktir) ebedî bir rüsvaylıktır. Acaba o münafıklar, böyle pek elem verici bir akıbeti hiç düşünmezler di?. O ne kadar cehalet!.

 

 

 

64. Münafıklar, üzerlerine bir süre indirilip de onlara kalplerinde olanı açıkça haber vereceğinden korkarlar. De ki: Siz alay edip durunuz. Şüphesiz ki Allah Teâlâ sizin çekinir olduğunuz sjeyi açığa çıkarıcıdır.

64.        Bu mübarek âyetler, bir takım münafıkların hem nifaka devam, hem de bu kâfirce hallerini teşhir edecek bir sürenin nüzulünden endişe eder olduklarını bildirmektedir. Ve onların bu münafıkça vaziyetleri kendilerine ihtar edilince boş bir mazeret ileri sürer olduklarını beyan etmektedir. Bu münafıkça hallerinden tövbe edeceklerin affa nail olduklarını, etmeyenlerin de azaba uğrayıp duracaklarını kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münafıklar, üzerlerine) yani: Kendi kötü hâl ve durumları hakında Allah tarafından Rasülü Ekrem'e (bir süre indirilip de onlara) o münafıklara (kalplerinde olanı) kötü maksatlarını, gizli düşüncelerini, müminlere karşı olan düşmanlıklarını, alay eder lâkırdılarını (açıkça haber vereceğinden korkarlar) kendi kötü maksatlarının, ahlâkî kötülüklerinin daha iyi anlaşılmış olacağından endişeye düşerler. Resulüm!. O münafıklara (de ki: Siz alay edip durunuz) bu alçaklığında devam ediniz, bu emir onların haklarında bir ilâhî tehdittir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin çekinir olduğunuz şeyi) kalplerinizde sakladığınız nifak ve ayrılığı bir süre indir inzaliyle (açığa çıkarıcıdır.) Sizin o denaatinizi elbette teşhir buyuracaktır. Nitekim teşhir de buyurmuştur.

§ Münafıklar, hem Rasülü Ekrem'de görünen olgunlukları, bir takım sırlara ait şeyleri haber vermesini görüyorlar, hem de kıskançlıklarından heva ve hevese düşkünlüklerinden dolayı onun peygamberliğini samimî şekilde tasdik etmiyorlardı. Bu sebeple bir korku içinde yaşıyorlardı.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki, Rasülü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinden dönerken kendisine sui'kastta bulunmak için on iki münafık Akabe mevkiinde gizlice toplanmışlardı. Yüce Resul Hazretleri Cibrili Emin'in haber vermesi üzerine bunların bu maksatlarını öğrenmiş, eshab-ı kiramdan "Huzeyfe"yi göndermiş, onların binmiş oldukları hayvanların yüzlerine Hz. Huzeyfe tokat vurmuş, onları ürkütmüştü. O münafıklar da yoldan çekilmişlerdi. Fakat Hz. Hüzeyfe bu münafıkların kimler olduğunu anlamamıştı. Rasülü Ekrem Hazreleri onların adlarını bildirmiş, kendilerine dair malûmat vermişti. Bu münafıkların öldürülmesi istendi. Fakat Yüce Peygamberimiz buna müsaade vermedi. "Muhammed, savşata galip olunca kendi eshabını da öldürmeğe başladı" denileceğinden onların öldürülmesini uygun görmeyip Cenâb-ı Hak bize yeter diye buyurmuştur. İşte bu iki âyeti kerime bu gibi münafıklar hakkında nazil olmuştur.

 

 

 

 

65.    Ve and olsun ki, onlardan soracak olsan "elbette biz ancak söze dalmış, şakalaşıyorduk" diyeceklerdir. De ki: Siz Allah ile mi ve onun âyetleriyle ve Resülu ile mi eğleniyorsunuz?.

65. (Ve) Habibim!. Bir olan zatıma (and olsun ki, onlardan) o munaıklardan seninle ve Kur'an'ı Kerim ile yaptıkları alaylara nasıl cür'et ettiklerini (soracak olsan elbette) özür beyanında bulunurak (biz ancak söze dalmış) neşe ile yol alabilmek için (şakalaşıyorduk) bununla bir alay etme kasdinde bulunmuş değildik (diyeceklerdir) Resulüm!. Sen onların bu alay etmelerine iltifat etme. Onlara (de ki: Siz Allah ile mi) onun emirleriyle, farzlariyle, hükmleriyle mi (ve onun âyetleri) ile mi, onun Kur'an'ı ile mi ve diğer dine ait olup değiştirme ve bozma mümkün olmayan delilleri ile mi (ve Resülu ile mi) o Yüce Yaratıcının sizi islâh etme ve yüceltmeye çalışan Yüce Peygamberi ile mi (eğleniyorsunuz?.) Bu ne kadar cahilce bir cür'et, nekadar kınamaya, ceza vermeye lâyık bir hareket!.

§ Rivayete göre Rasülü Ekrem, Tebük seferine giderken İslâm ordusu arasında bir takım münafıklar da bulunmuştu. Bunlar kendi arlarında Kur'an ile, Rasülü Ekrem ile eğlenmede bulunuyorlar, "Bakınız şu kişi Şam'ın kalalarını, köşklerini fethetmek istiyor, ne kadar uzak!." diyorlardı. Cenâb-ı Hak bunların bu aşağılık halinden Peygamber Efendimizi haberdar kıldı, o Yüce Peygamber de bu münafıkları yolda durdurarak: Siz neden şöyle şöyle söylediniz" diye ihtar buyurmuş, o münafıklar da "Ey      Allah'ın Resulü!. Biz senin ve esbabının hakında birşey söylemiş değiliz, biz yol- alabilmek için lâtif ede, şakada bulunduk" demişlerdi. İşte bunların böyle yalan yere mazeret ileri sürdüklerini tekzib etmek kendilerini kınamak için bu âyeti kerime nazil olmuştur.

 

 

 

 

 

66. Özür beyanında bulunmayınız, muhakkak ki, siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz. Eğer sizden bir zümreyi -tövbe edeceklerinden dolayı- affedersek bir topluluğu, onlar suçlu kimseler oldukları için azaba uğratacağızdır.

66.       Artık ey münafıklar!. (Özür beyanında bulunmayınız) Öyle bâtıl mazeretler ileri sürmeyiniz, (muhakkak ki, siz imanınızdan sonra) mü'min olduğunuzu söyliyerek imân izhar eylediğinizi müteakip (kâfir oldunuz) Rasülüllah ile alay etmekte, ona ezada, sövme ve ayıplamada bulunmaya cür'etle küfrünüzü meydana çıkardınız. (Eğer sizden bir zümreyi) Bu nifaktan sonra tövbe ederek Milaslıca bir imâna sahip olanları veya alay etmekten ezâ ve cefâdan kaçınanları (af f edersek) diğer (bir grubu) af f etmeyiz. Çünki (onlar suçlu) tövbe etmeyip nifak ve eğlenmede İsrar edip duran (kimseler oldukları için) onları sürekli olarak (azaba uğratacağızdır) elbette küfr ve nifakın cezası böyle ebedî bir azaptan başka değildir.

§ Rivayete göre Hümeyri Eşceînin oğlu Yahya, böyle bir affa nail olmuştur. Bu münafık imiş, bu âyeti kerime nazil olunca nifaktan tövbe etmiş ve "Ya Rabbü. Ben devamlı olarak âyet dinliyorum ki, ondan deriler soyulur, kalpler heyecana gelir" Ya ilâhî!. Ben senin yolunda öyle bir ölüm ile öleyim ki, hiç bir kimse: Onu ben yıkadım, ben kefenledin, ben defnettim demesin" diye duada bulunmuş, sonra dinden dönenler ile yapılan Yemâme savaşında şehit düşmüş, fakat nerede şehit düşüp kaldığına müslümanlardan hiç bir kimse vâkıf olmamış, duası bu şekilde kabul olmuştur.

§ İtizar, bir kusurdan dolayı özür göstermek, af dilemek manasınadır. Özür ise, mâni, engel, sakatlık ve lâyık olmayan birşeyin istenilmeksizin meydana gelesi veya yapılan bir kusur ve kabahatin affı için söylenilen sebep ve bahane ve bir emrin icrasını terke sebep ve, vesile olacak şey demektir. Çoğulu azardır, mazeret de özür ve bahane göstermek af dilemek ve özür ve bahaneyi kabul etmek demektir. Tazîr de yalan yere özür ileri sürmektir. Şöyle gerçeğe aykırı bahane gösteren kimseye, muazzir denilir. Çoğulu: Muazzirun'dur. Müazere de yalan yere özür göstermektir. Özür, itizar, esasen kesmek, kesilmek manasınadır, İleri sürülen bir sebep ve bahane de cezayı, kınama ve tekdiri kesmeğe, bertaraf etmeğe sebep olduğu için böyle özür itizar adını almıştır.

 

 

 

 

67.        Münafık olan erkekler ve münafık bulunan kadınlar, bazıları bazılarındandır. Kötülük ile emir ve iyilikten alıkorlar. ve ellerini sımsıkı yumarlar. Onlar Allah Teâlâ'yı unuturlar, artık o'da onları unuttu. Şüphe yok ki, münafıklar, onlar tam fasık kimselerdir.

67. Bu mübarek âyetler, münafık olan erkekler ile münafık kadınların nifak hususunda biribirlerinin parçaları mahiyetinde olup ne kadar çirkince hareketlerde buundukarını bildirmektedir. Ve o erkek münafıklar ve kadın münafıklar ile kâfirlerin lanete Jğrayıp ebedî azaplara mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münafık olan erkekler ve münafık bulunan kadınlar) küfr ve nifaktaki birlikleri itibariyle (bazıları bazılarıdandır) birbirine benzemektedirler, birbirinin parçaları yerinde bulunmaktadırlar. Onların hepsi (kötülük ile) küfür ve günah ile, Rasülü Ekremi yalanlamak ile (emir) ederler (ve iyilikten) imândan, ibadet ve itaattan (alıkor) durur (lar) İslâmiyet'e, insaniyete kötülük etmekten geri durmazlar, (ve ellerini sımsıkı yumarlar) Allah yolunda birşey vermezler, zekât gibi, sadaka gibi insanî vazifelerden kaçınırlar. (Onlar Allah Teâlâ'yı unuttular) onun zikrinden gafil bulundular, emirlerine uymayı terkettiler (artık o'da) o Yüce Yaratıcı da (onları) o münafıkları (unuttu) yani: Onları rahmetinden, lütuf ve kereminden mahrum bıraktı. Cenâb-ı Hak'kın birşeyi unutması asla düşünülemez. Böyle buyrulması, karşılıklı konuşma hususundaki bir müşakele (iki cümlenin lafzı aynı mânasının farklı olması) kabilindendir. Bu unutmadan maksat, onların rahmetten, lûtf ve ihsandan mahrum bırakılmalarıdır. (Şüphe yok ki münafıklar) küfür hususunda, hayır ve iyiliklerden kaçınmak hususunda (tam) son derece (fasık kimselerdir) Onlar her türlü Islâmî faziletlerden mahrum bulunmaktadırlar.

 

 

 

68. Allah Teâlâ erkek münafıklara da kadın münafıklara da kâfirlere de cehennem ateşini, orada ebedî olarak kalıcılar olmak üzere vâd etmiştir. O onlara yeter. Ve onlara Allah Teâlâ lanet etti. Ve onlar için daimî bir azap da vardır.

68.     (Allah Teâlâ erkek münafıklara da kadın münafıklara da) Küfrelrini izhar eden (kâfirlere de cehennem ateşini) o pek müthiş ahiret azabını (orada) o cehennemde (ebedî olarak kalıcılar olmak üzere vâd etmiştir.) onların cehennemde ebedî olarak kalmaları Allah tarafından takdir edilmiştir. (O) Cehennem ateşi (onlara) o dinsizlere açınmak, elem vermek için (yeter.) Bu, cezaların en büyüklerindendir. (Ve) Bununla beraber (onlara Allah Teâlâ lanet etti) onları rahmetinden uzaklaştırdı, ihanetlere uğrattı (ve onlar için daimî bir azap da vardır.) ki hiç kesilmiyecektir. Onlar dünyada rezil olacak ve cezalandırılacaklardır. Ahirette de çeşit çeşit azaplara uğrayacaklardır. İşte küfrün ve nifakın pek müthiş, sonsuz cezası!.

 

 

 

 

 

69.  -Ey münafıklar!.- Siz de evvelkiler gibî ki, onlar sizden kuvvetçe daha şiddetli idiler ve mal ve evlâtça daha çok idiler. Artık onlar kendi nasipleriyle faidelendiler. Siz de kendi nasibinizle faidelenmek işlediniz, o sizden evvelkilerin kendinasipleriyle faidelendikleri gibi ve siz de bâtıla dalanlar gibi dalıverdiniz. İşte onların amelleri dünyada ve ahirette bâtıl oldu ve işte ziyana uğramış olanlar da onlardır.

69.      Bu âyeti kerime, münafıkların da kendilerinden evvelki kâfirler gibi harekette bulunarak dünya varlığından istifadeye çalıştıklarını bildirmektedir ve kâfirleri daha çok olan varlıkları helakten kurtaramadığı gibi münafıkları da kendi varlıklarının helakten kurtaramıyacağını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Ey münafıklar!. (Sizden evvelkiler gibi) Sizden önce yaşamış, sonra helak olmuş kâfirler gibi harekette bulundunuz (ki, onlar) o kâfirler, ey münafıklar!, (sizden kuvvetçe) bedenî kudretçe (daha şiddetli) idiler ve onlar (mal ve evlâtça) sizden (daha fazla) ya sahip (idiler) bununla beraber onlar helak oldular, daimî bir azaba uğradılra. O fazla varlıkları kendilerini kurtaramadı. Artık sizin de öyle bir âkibete uğrayacağınız şüphesizir. (Artık onlar kendi nasipleriyle) dünyada varlıklariyle (faidelendiler) dünyevî zevklere dalıp ahireti feda ettiler. Adî geçici zevklerine, şehvetlerine düşkünlük gösterdiler, sonlarını hiç nazara almadılar şimdi (siz de) Ey münafıklar!, (kendi nasibinizle faydalanmak istediğiniz) Kendi ehemmiyetsiz, çabucak yok olan varlığınıza güvendiniz, (o sizden evvelkilerin kendi nasipleriyle faidelendikleri gibi) siz de faidelenmekte bulundunuz, o eski kâfirleri taklide çalışınız, (ve siz de bâtıla dalanlar gibi dalıverdiniz) onların izini takibettiniz, siz de onlar gibi Cenâb-ı Hak'kın Resulünü yalanlamaya, müminler ile ayal etmeye cür'et gösterdiniz, (işte onların) O eski kâfirler ile onların yolunda yürüyen münafıkların (amelleri) dünyevî varlık uğrunda koşup durmaları, dünya ve ahirette (bâtıl oldu) zayi oldu, bir fayda, bir meyve vermedi (ve işte ziyana uğramış olanlar da onlardır.) Evet dünyevî ve uhrevî ziyana, felâkete tamamiyle mâruz kalmış olanlar, bunlardan ibarettir. Çünki bunlar hem dünyadaki varlıklarını kaybetmiş, hem de bu varlıklarını kötüye kullandıkları için bu yüzden uhrevî azabı da hak etmişlerdir. Artık bir insan böyle bir varlığa nasıl mâruz olur da ebedî hayatını, saadetini sağlayacak dinî vazifelerini terke de .bilir?.

 

 

 

 

70.   Onlara, o kendilerinden önce olanların. Nuh, Ad, Semud kavminin ve İbrahim kavminin ve Medyen ile Mütefikât esbabının haberi gelmedi mi?. Onlara Peygamberleri açık mucizeler ile gelmişti. Artık Allah Teâlâ onlara zulm eder olmadı, ve lâkin onlar kendi nefislerine zulm eder oldular.

70. Bu âyeti kerime, eski kâfirlere benzemekte bulunan münafıkların gaflet ve aşağılığına işaret etmekte, onların küfrleri yüzünden nekadar felâketlere uğramış olan geçmiş kavimlerin tarihî hallerinden ne için ibret almamakta olduklarını kınamaktadır. Şöyle ki: (Onlara) O münafıklara (o kendilerinden önce olanların) haberleri gelmedi mi?. Elbette gelmiş bulunmaktadır. O geçmiş kavimlerin ilâhî emre muhalefet. Peygamberlerine karşı isyana cür'et etmeleri yüzünden nekadar helake uğramış oldukları     bilinmektedir. Bahusus (Nuh, Ad, Semud kavminin ve İbrahim kavminin) haberleri size gelmedi mi? Şüphe yok ki gelmiştir. Malumdur ki: Nuh Aleyhisselâm'ın kavmi tufan ile Hud Aleyhisselâm'ın kavmi olan Âd taifesi, rüzgârlar ile Salih Aleyhisselâm'ın kavmi olan Semud taifesi, yer hareketi ile mahvolup gitmişlerdir. İbrahim Aleyhisselâm'ın kavmi olan Bâbil ahalisi de bütün nimetlerinden mahrum kalmışlar, hükümdarları olan Nemrud da dimağına musallat olan bir sivri sinekle geberip gitmiştir. (Ve medyen ile mütefikât esbabının haberi) de (gelmedi mi?.) elbetteki gelmiştir. Tarihen meşhurdur ki: Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmi olan Medyen ahalisi bir azap sesiyle mahvolmuşlardır. Ve yine o Yüce Peygamberin gönderilmiş olduğu iyle ahalisi de bir şiddetli sıcağa yedi gün tutulmuşlar, bütün ırmakları kaynamıştı. Üzerlerine gelen bir bulutun altında toplanmışlardı, derken o buluttan bir ateşyağarak hepsini de yakıp bitirmişti. Buna "Yevmüz Zille" azabı denilmektedir. Lüt Aleyhisselâm'ın Peygamber gönderilmiş olduğu "Mütefikât" ahalisi de başlarına yağdırılmış olan taşlar ile ve yurtlarının uğradığı depremler ile mahvolup gitmişlerdir. İşte bütün bu tarihî hadiseler de Ey münafıklar!. Sizin malûmunuzdur. (Onlara) O zikredilen altı taifeye (Peygamberleri açıl; mucizeler ile gelmişti) açık deliller ile davalarını isbat etmişlerdi. O taifeler ise bu mucizelere, hüccetlere rağmen yine o muhterem Peygamberleri inkâr etmiş, Allah Teâlâ'nın emirlerine muhalefette bulunmuşlardır. Şimdi Ey münafıklar!. Siz de o eski milletler gibi hareket ederseniz şüphe yok ki, siz de onlar gibi felâketlere" mâruz kalırsınız. Bunu bir düşününüz. (Artık Allah Teâlâ onlara) O helak olan kavimlere (zulmeder olmadı) onların öyle kahra uğramaları bir ilâhî zulm değildir. Hâşâ (velâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular) kendi küfrleri, isyanları sebebiyle o felâketlere uğramışlardır. Şimdi sizde bu kötü hareketlerinize devam ederseniz kendi felâketinize kendiniz sebebiyet vermiş olursunuz. Daha nice kavimler, küfür ve isyanları yüzünden helak olup gitmişlerdir. Fakat bu beyan olunan altı kısım taifenin yaşadıkları yerler Arap yarımadasına yakın ve bunların tarihî durumları Arap'larca daha fazla meşhur olduğu için bu âyeti kerime de bunlar bir ibret örneği olmak üzere zikredilmiştir. "Mütefikât", Lüt Aleyhisselâm'ın kendilerine Peygamber gönderildiği bir kavmin ikamet etmiş oldukları birçok bucaktan ibarettir. Müfredi: Mütefikedir. Bu kavim, büyük bir inkılâba uğramış, yurtları altüst olmuş olduğu için onların yurtlarına bu ad verilmiştir. Çünki "itifak" kelimesi lügatte inkılâp manasınadır, bu halde mütefikât da münkalibat (altüst olmuşlar) mânâsına olmuş oluyor.

 

 

 

71. İmân sahibi olan erkekler ile kadınlar ise bazıları bazılarının velileridir. İyiliği emir ederler, kötülükten alı korlar ve namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler. Ve Allah Teâlâ'ya ve peygamberine itaatte bulunurlar. İşte bunları elbette ki. Allah Teâlâ rahmetine nail buyuracaktır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

71. Bu mübarek âyetler, imân şerefine sahip olan erkekler ile kadınların pek Aiksek olan evsafını beyan etmektedir. Ve onların nail olacakları pek yüce mükâfatları açıklamaktadır. Şöyle ki: (İmân sahibi olan erkekler ile kadınlar ise) hakikî bir mâna: Yüksek bir fazilete ermişlerdir, münafık erkekler ve münafık kadınlar gibi ieğildirler. Onların pek çirkin durumlarından nefret etmektedirler. Bu imân sahiplerinin bazıları bazılarının velîleridir.) aralarında imân bakımından birlik, ve dayanışma iakımından bir samimî dostluk vardır. Bunlar (iyiliği emrederler) şer'an hayır ve taat sayılan şeyler ile, Allah Teâlâ'nın ve Resulünün emirlerine riâyet edilmesi ile birbirine emir ve tavsiyede bulunurlar. Öyle münafıklar gibi kötülüğü emretmezler, bilâkis kötülükten men ederler) şer'î şerifin reddettiği, selim tabiatın kendisinden nef- et eylediği şeylerden, küfür ve nifaktan insanları engellemeye, irşada çalışırlar. Münafıklar gibi kötülüğü ile emretmezler. Ve o imân sahibi zatlar (namazı) kendilerine farz olan namaz ibadetini (dosdoğru) erkân ve şartlarına tamamen uyarak (kılarlar) öyle münafıklar gibi istemeksizin sadece gösteriş için kılmazlar (ve) üzerlerine farz olan (zekâtı) da (verirler) öyle münafıklar gibi ellerini sıkıp durmazlar, harcamadan kaçınmazlar, (ve) O mümin olan erkek ve kadınlar (Allah Teâlâ'ya ve peygamberine itaatte bulunurlar) onların mübarek emirlerine, yasaklarına tam manâsıyla riayet ederler. Öyle münafıklar gibi Allah'ı da Peygamber'ini de unutmuş gibi hareketlerde bulunmazlar, (işte bunları) bu yüce vasıfları taşıyan müminleri (elbette ki. Allah Teâlâ rahmetine nail buyuracaktır) muhakkak ki, bu sâdık kullarına rahmetinin eserlerini bolca verecektir. Bunların dünyada zafere, ahirette cennete kavuşturacaktır. Bu bir ilâhî vâddır ki, mutlaka meydana    gelecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ azizdir) herseye galiptir, İmân sahiplerini güçlendirmeğe, din düşmanlarını kehir ve helak etmeğe kaadirdir ve o Yüce Yaratıcı (hakimdir) bütün iradeleri, hükmleri hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Ehli imanı nimetlerine mazhar buyurması: Kâfir ve münafıkları kahr ve azaba uğratması da onun ilâhî bir hikmeti gereğidir.

 

 

 

 

72. Allah Teâlâ imân sahibi olan erkeklere ve kadınlara içinde ebedî olarak kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennetler ve Adn cennetlerinde pâk ikametgâhlar vâd buyurmuştur. Ve Allah Teâlâ tarafından olan bir rızâ ise daha büyüktür. İşte en büyük kurtuluş da budur.

72.        Cenâb-ı Hak'kın ehli imân hakkındaki rahmet ve lûtfuna bakınız ki: (Allah Teâlâ imân sahibi olan erkeklere ve kadınlara) Ahiret âlemine gidecekleri zaman (içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennetler) hazırlamıştır. Fevkalâde güzel ve hoş olan bağlar, bahçeler, bostanlar vücude getirmiştir. Oralarda geçici olarak değil, ebedî olarak kalıp neşeli olacaklardır, (ve) O imân sahipleri için (Adn çenetlerinde pâk ikametgâhlar vâd buyurmuştur) bu Adn cennetleri, incilerden, zümrütlerden, yakutlardan oluşmuş, pek yüksek birer makamlardır ki, hâlis, ruh temizliğine sahip müminler için birer saadet yurdu olmak üzere hazırlanmıştır. (Ve Allah Teâlâ tarafından bir rıza ise) yani: Ebedî saadet sağlayan, her türlü başarı ve kurtuluşa kavuşmaya vesile bulunan, temiz ruhlar için her türlü nimetlerin üstünde olan Allah rızası ise bütün dünyevî ve uhrevî nimetlerden (daha büyüktür) daha Öncedir, daha fazla istenen şeydir. Bütün ruhanî saadetler o sayede tecelli eder. Artık şüphe yok ki, bu Allah rızası, bütün nimetlerin saadetlerin üstündedir. O mutlu müminler, bu ilâhı uzaya da kavuşmuş olacaklardır. (İşte en büyük kurtuluş da budur) mümin erkek ve kadınlar için m eve u d olan bu ilâhî rızâdır veya bütün bu uhrevî nimetlerin toplamıdır. Artık bunun karşılığında diğer geçici, dünyevî nimetlerin ne kıymeti olabilir?. O münafıkların, kâfirlerin kendisine güvenip durdukları bütün varlıkları, çabuk yok olucudur, sahipleri için mesuliyeti gerektirir, kendilerinin ilâhî rızadan mahrumiyetlerini gerektirir. O halde bir insan bu gibi fanî, sorumluluğu gerektiren şeylere nasıl bağlanır durur da kendisini ebedî selâmete, saadete kavuşturacak olan imândan mahrum bırakır?. Eyvah!. Ne kadar gaflet!.

 

 

 

 

73.     Ey Yüce Peygamber!. Kâfir ve münafıklar karşı cihadda bulun ve onların üzerine şiddetli davran ve onların varacakları yer cehennemdir. Ve ne fena bir dönülecek yer!.

73.      Bu mübarek âyetler, kâfirlere, münafıklara karşı şiddetli bir mücahedenin lüzumunu bildiriyor. Münafıkların nasıl yalan söylediklerini, nasıl nankörlükte bulunduklarını bildiriyor, içlerinden tövbekar olmayanların ne kadar büyük bir azaba tutularak her türlü yardımdan mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ey Yüce Peygamber!. Kâfirler ile) küfrlerini açıklayan düşmanlar ile (ve münafıklar ile) küfrlerini gizleyip görünürde müslüman görünen ve gizlice hiyanette bulunun bozguncu kimseler ile (mücahedede bulun) kâfirleri kılıç ile cezalandırmaya çalış, münafıkları da delil ile, burhan ile uyandırmaya gayret et (ve onların üzerine şiddetli davran) onlara karşı mülâyemet gösterme, münafıklara senden istedikleri izni verme, haklarında şefkatli olma (Ve onların) O kâfirlerin, münafıkların ahirette (varacakları yer cehennemdir) artık öyle bir kötü sona namzet olan dinsiz kimseler nezâkete ve yumuşak davranmaya lâyık olabilirler mi? (ve) o dinsizlerin varacakları yer (ne kötü bir dönülecek yer) kendisine ne kötü, ne korkunç gidilecek bir azap âlemi!. Bunu bir düşünmek ic ab etmez mi?.

 

 

 

 

 

74.    Allah Teâlâ'ya yemin ederler ki; söylemiş değillerdir. Ve and olsun ki, o küfür lâkırdısını söylediler ve İslâmiyet'i kabul etmiş olduklarından sonra kâfir oldular ve yetişemedikleri şeye yine yeltendiler ve onlar inkarcı bir biçimde harekette bulunmadılar, ancak Allah Teâlâ'nın ve Resulünün ilâhî lütuf ile onları zengin kılmış olmalarından -dolayı bulundular. İmdi onlar tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Ve eğer yüz çevirirlerse Allah Tealâ onları dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap ile azaplandırır ve artık onlar için yeryüzünde ne bir koruyacak ve ne de bir yardımda bulunacak kimse yoktur.

74.       Münafıklar (Allah Teâlâ'ya yemin ederler ki) Rasûlullah'ın haberdar olduğu o kâfirce sözleri, Rasülü Ekrem aleyhindeki lâkırdıları kendileri (söylemiş değillerdir) onlar o söylediklerini böyle inkâr ederler. Halbuki, onlar öyle hezeyanlarda bulunmuşlardı evet.. (Ve and osunla*, o küfr lâkırdısını) o Rasûlü Ekrem aleyhindeki sözleri vesaireyi onlar (söylediler) şimdi de sıkılmadan inkâr ediyorlar (ve) onlar (İslâmiyet'i) görünürde (kabul etmiş olduklarından sonra) küfrlerini, içlerinde olanı açıklayarak (kâfir oldular ve) onlar vaktiyle isteyip de (yetişemedikleri şeye) Rasûlü Ekrem'i şehid etmeğe veya Medine'den müslümanları çıkarmaya (yine yeltendiler) yine eliboş ve ziyanda kaldılar, (ve onlar) O münafıklar Rasûlü Ekrem hakkında (inkarcı bir biçimde harekette bulunmadılar) bir intikam arzusuna, bir kin beslemeğe, bir ziyadesiyle kötü görmek hissine kapılmadılar, (ancak) bir nankörülk tesiriyle bu cür'ette bulundular. Evet... O nankörler (ancak Allah Teâlâ'nın ve Resulünün fazlı ilâhî ile onları zengin kılmış olmalarından) dolayı böyle bir nankörlüğe kıyam ettiler. Bu ne kadar alçaklık!. Bu ne büyük bir iyiliğe karşı kötülükle karşılık. Bir kere düşünmeli ki: Bunların birçokları vaktiyle Medine'de pek dar bir geçim içinde yaşıyorlardı, bir devlete, bir ganimete nail bulunmuyorlardı. Rasûlü Ekrem'in Medine'ye teşrifinden sonra ise nimete, devlete nail oldular, çevreye hâkim oldular. Artık buna karşı o Yüce Peygamber'e fevkalâde bir sevgi ve bağlılık göstermeleri lâzım iken aksine hareket etmek istediler. Fakat o münafıklar, bu işlediklerine kaadir olamadılar, zelilce bir halde kaldılar, (İmdi) Onlara yine pek iyilik ister bir ihtar. Şöyle ki: Eğer (onlar tövbe ederlerse) küfrlerini, nifaklarını tamamen bırakır, İslâmiyet'i samimi bir şekilde kabul ederlerse (kendileri için) dünyada da ahirette de (hayırlı olur) felâketlerden, azaplardan kurtulmuş olurlar, (ve eğer yüz çevirirlerse) imândan, tövbeden kaçınır, küfrlerinde, nifaklarında İsrar eder dururlarsa (Allah Teâlâ onları dünyada) öldürülmek ile, esaret ile, zelilce bir duruma düşürerek felâkete uğratır (ve ahirette) de (pek acıklı birer azap ile) kendilerini cehennem ateşinde ebedî olarak bırakmakla ve nice muhtelif cezalarla (azaplandırır.) Artık öyle bir azaba, felâkete ebedî olarak mâruz kalır dururlar. (Ve artık onlar için yeryüzünde) Koca bir dünya sahasında (ne bir koruyacak) muhafaza edecek (ve ne de) kendilerine (yardımda bulunacak) onları şefaatleriyle veya savunmalarıyla o felâketlerden kurtarabilecek (bir kimse yoktur) onlar ebedî olarak mahrumiyetler, felâketler, azaplar içinde kalmış olacaklardır. Artık bu müthiş âkibetlerini bir düşünmeli değil midirler?.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Tebük seferinden dönerken on beş münafık geceleyin yolda pusuya girmiş, Hz. Rasûlullah'a su'ikastte bulunmak istemişlerdi. Fakat Rasûlullah'ın beraberinde bulunan "Huzeyfetülyaman" o hainlerin bu vaziyetini anlayınca: Ey Allah'ın düşmanları!. Çekiliniz diye bağırmış, onlar da bırakıp kaçmışlardı. İşte bu hainler, işlediklerine nail olamamışlardı.

§ Yine rivayet olunuyor ki, Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinde iki ay kalmıştı. Münafıkları ayıplayan âyetler nazil oluyordu. Münafıklardan bulunan "Cellâs tbni Süveyd" demiş ki: Eğer Medine'de kalan kardeşlerimiz ki; bizim eşrafımızdan bulunuyorlar, onların hakkında Muhammed'in -Aleyhisselâm- dediği doğru ise vallahi ben artık bir eşekten daha kötüyüm. Orada bulunan Amir Ibni Kaysil Ensârî de demiş ki: Evet... Vallahi Muhammed -Aleyhisselâm-şüphe yok ki, doğru söylüyor. Sen isen Ey Cellâs!. Eşekten daha kötüsün. Bu konuşmadan haberdar olan Hz. Peygamber, Cellâs'ı huzuruna davet etmiş, Cellâs yemin etmiş ki: Ben böyle birşey söylemedim. Bunun üzerine Amir, ellerini kaldırarak: "Allah'ım!. Resulün olan Muhammed Aleyhiseslâm üzerine doğru söyleyeni tasdik ve yalan söyleyeni tekzib edecek bir âyet indir" diye dua etmiş bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, Cellâs da: Allah Teâlâ bu âyette tövbeyi beyan buyuruyor, ben hakikaten yalan söylemiştim, diyerek tövbe etmiş ve güzelce bir tövbeye nail olmuştu. İşte bu mübarek âyet bu hadiselere işaret buyurmaktadır.

 

 

 

 

75. Ve onlardan bazıları da Allah Teâlâ'ya söz vermiş ki: Eğer lütfundan bize verir ise elbette sadaka vereceğiz ve elbette salih kimselerden olacağız.

75. Bu mübarek âyetler, münafıkların birçok kısımlara ayrılmış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: Münafıklar çeşit çeşittir. Kimisi Rasûlü Ekreme eziyet verir, kimisi sadaka verenleri ayıplar, kimisi cihada katılmamak için yalan bahane; mazeret ileri sürer, Hz. Peygamber'den izin ister (Ve onlardan) o münafıklardan bazısı da (Allah Teâlâ'ya      ahd etmişti ki: Eğer fazlından) lütuf ve kereminden olarak (bize) mal ve servet (verirse elbette sadaka vereceğiz) zekâtınızı, sadakalarımızı vereceğiz. (Ve elbette) Biz hac gibi, namaz gibi vazifelerimizi yaparak (salih kimselerden olacağız) demek ki, bir kısım münafıklar, her ne kadar Cenab'ı Hak'kın varlığını, onun kullarına lütuf ve ihsanda bulunduğunu biliyorlarsa da Rasûlü Ekremi inkâr ettikleri için, bir takım dinî vazifeleri ifadan kaçındıkları için kendilerini küfür ve nifaktan kurt aramam ı; I ardır. Çünkü imânın bütün esaslarını; şartlarını bilip kabul etmeyen herhangi bir şahıs, kendisini küfrden, nifaktan kurtarmış olamaz.

 

 

 

 

76. Vaktaki, Allah Teâlâ onlara lütfundan ihsan buyurdu. Onunla cimrilikte bulundular, ve yüz çevirdiler. Ve zaten onlar yüz döndürür kimselerdir.

76.       (Vakta ki: Allah Teâlâ onlara) O mal ve servet talebinde bulunan münafıklara (lütfundan) bir ilâhî lütfü olarak nimet ve servet (ihsan buyurdu) onları hiç ummadıkları yerden bol bol rızıklandırdı (onunla) o elde ettikleri servetlerle (cimrilikte bulundular) o servetin icabeden zekâtını, sadakasını vermediler, Allah'ın hakkına riayetten kaçındılar (ve) Cenâb-ı Hak'ka ibadet ve itaatten (yüz çevirdiler) hac gibi, namaz gibi vazifelerini terkeylediler. (ve zaten onlar) o münafıklar, Cenâb-ı Hak'ka ibadet ve itaatten (yüz döndürür kimselerdir) onlar öyle dinî, yüce vazifeleri bir temiz kalp ile yapmazlar, fırsat bulunca bunlardan bedenen kaçınırlar. İşte onlar böyle âdi bir topluluktur.

 

 

 

 

77.  Artık Allah Teâlâ'ya vâd ettikleri şeyde ona muhalefet ettik-leri için ve yalan söyler oldukları için o da onların bu hareketlerinin âkibetini ona kavuşacakları güne kadar onların kalplerinde bir nifaka döndürdü.

77.     Fakat onlar böyle Hak'ka itaatden kaçınmalarının cezalarına kavuşmuşlardır ve daha da kavuşacaklardır. Evet... (Artık Allah Teâlâ'ya vâd ettikleri şeyde) sadaka gibi, iyi davranma gibi teahhüt eyledikleri hususta (ona) Cenâb-ı Hak'ka karşı onun mukaddes emirlerine karşı (muhalefet ettikleri için) vaadlerinde, vazifelerinde durmayıp ondan kaçındıkları için (ve yalan söyler oldukları için) bütün sözlerinde yalan söyledikleri için ki, bu vaadlerindeki yalan da o cümledendir (o da) o Yüce Yaratıcı da (onların) o münafıkların (bu hareketlerinin sonunu ona) o Kâinatı Yaratanın hükmü kazasına ebedî azabına (kavuşacakları güne kadar) ölecekleri, sona mahşere sevkedilecekleri zamana değin (onların kalplerinde) pek yerleşmiş (bir nifaka döndürdü) artık o münafıklar, kıyamete kadar onun tesiri altında kalacaklar, o sonsuzluk âleminde bu hareketlerinin cezasına kavuşup duracaklardır.

 

 

 

 

78.  Daha bilme diler mi ki: Allah Teâlâ, onların sırlarını da fısıltılarını da muhakkak ki, bilir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ g ayı plan pek iyi bilendir.

78. O münafıklar veya Cenâb-ı Hak'ka karşı söz vermiş bulunmayanlar (daha bilmediler mi ki, Allah Teâlâ) bütün mahlûkatının hallerini hakkiyle bilendir. (Onların) O nifak sahiplerinin (sırlarını da) kalplerinde sakladıkları kuruntularını da, sözlerinde durmayacaklarına dair kalben kararlarını da mutlaka bilir (fısıltılarını da muhakkak bilir) onların kendi aralarında, gizlice konuştuklarını tamamen bilir işitir. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Halkın gözünden gaib olan, sırlar kabilinden bulunan bütün (gayıpları pek iyi bilendir) Buna inanmışızdır. Artık Ey münafıklar!. Kendi iş ve fikirlerinizi o Yüce Yaratıcıdan nasıl gizleyebilirsiniz?. Elbette hiçbir şeyi gizlemek mümkün olamaz. O halde vaziyetinizin ne kadar tehlikeli olduğunu hiç düşünmez misiniz?.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Münafıklardan Salebetübnü Hatibil' Ensârî" Rasülullah'ın huzuruna gitmiş "Ya Rasûlüllah!. Cenâb-ı Hak'ka dua buyur, beni mal ile rızıklandırsın" demiş, Rasûlü Ekrem de "Ey Salebe!. Hakkını ödediğin az bir mal, hakkını ödemeyeceğin çok maldan hayırlıdır" diye buyurmuş, Salebe ise "Seni hak ile göndermiş olan Allah'a yemin ederim ki, eğer bana mal verirse elbette bütün hak sahiplerine haklarını veririm" diye talebinde İsrar eylemiş, Rasûlü Ekrem dua etmekle Salebe zengin olmaya başlamış, koyunları az zaman içinde o kadar artmış ki, onlar Medine'i Münevvere'nin bir vadisini işgal edip durmuş. Salebe     artık mallariyle uğraşmaya başlamış, namaz için cemaatten kesilmiş, cuma günü bile namaza gelemez olmuş. Rasûlü Ekrem: Salebenin nerede kaldığını sormuş,         demişler ki: Onun koyunları o kadar arttı ki, bir vadiye bile sığamaz oldu. Rasûlü Tem de: Yazık Salebeye diye buyurmuş, ve malının zekâtını almak için iki

zatı memur olarak Salebeye göndermiş, Salebe de, bu peygamber emrini işitince: Bu bir cizyeden, bir cizye kız kardaşından başka değil, diye söylenmiş, memura da şimdi gidiniz, sonra geliniz bakalım demiş. Bu zatlar ikinci defa olarak yine gitmişler ise de yine zekâtı vermekten kaçınmıştır. Bu memurlar Hz. Peygambere gelip bu durumu haber vermişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Salebenin akrabasından biri bu âyeti kerimenin inişinden haberdar olunca gidip, Salebeye haber vermiş, ya S al e bet. Yazık sana, aleyhinde şöyle bir âyet nazil oldu demiş. Bunun üzerine Salebe Hz. Peygamber'in huzuruna gitmiş, zekâtının kabulünü istemiş, Yüce Peygamber hazretleri de: Senin zekâtını almaktan Cenab'ı Hak beni men eyledi, diye buyurmuştur. Salebe başına toprak saçmaya başlamış, Hz. Peygamber Efendimiz de: Ben sana vaktiyle demedim mi idi?. Sen ise bana itaat etmedin, diye buyurmuş, Rasülullah'ın vefatından sonra Salebe sadakasını yerine harcaması için Hz. Ebu Bekire götürmüş, o da kabul etmemiş, daha sonra Hz. Ömer'e götürmüş, o da alıp kabul etmemiş, Hz. Osman'ın halifeliği zamanında ona götürüp teslim etmek istemiş, o da kabul buyurmamıştır. Salebe Hz. Osman'ın halifeliği zamanında ölmüştür.

§ 8u sadakanın fukaraya tevzi için kabul edilmemesinin hikmetine gelince, sadaka, bir temizleme ve arındırma vesilesidir. Bir münafık ise nifaktan tamamen ayrılmadıkça hiçbir sadakası Allah katında makbul, kendisinin anndırılmasına, sevaba kavuşmasına sebep olamaz. Ve böyle sadakayı almaya bir müslüman da tenezzül etmemelidir.

§ Bu âyeti kerime de şuna da işaret vardır ki: İnsan, dünya varlığına düşkün olmamalıdır, Cenab'ı Hak'tan hayırlısını niyaz etmelidir, eğer meşru şekilde bir servete kavuşursa bunun da kadrini bilip Rabbilâlemine şükürde bulunmalıdır, bu servetin zekâtını, sadakasını da vermelidir tâki, kendisi için hakikaten faideli bir nimet mahiyetinde bulunmuş olsun. Ve illâ birçok gayrimeşru servetler sahipleri için nihayet bir felâkete, bir azaba sebep olmuş olur.

 

 

 

79. O kimseler ki, mü'minlerden sadakaları gönül hoşluğu ile fazlaca verenleri ve kendi güçlerinin ettiğinden fazlasını bulamayanları ayıplarlar, onlar ile alayda bulunurlar. Allah Teâlâ'da o kimseleri maskaraya çevirir ve onlar için acıklı bir azap vardır.

79. Bu mubârak âyetler, münafıkların, zekât, sadaka vazifelerini fazlasıyla yapan veya bir hikmet gereği durumu fakir bulunan mü'minler ile alay etmek alçaklığına cür'et ettiklerini bildiriyor, artık o gibi kâfir kimselerin ilâhî affa nail olamayacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (O) Münafık topluluğundan olan (kimseler ki) imanları pek kuvvetli olan (müminlerden sadakları gönül hoşluğu ile) kalben samimî şekilde isteyerek (verenleri) zekatlarından başka Hak rızâsı için fazlaca nafile olarak teberrularda bulunanları (ve kendi güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanları) böyle oldukları halde yine sadaka vermeğe koşanları (Ayıplarlar) ve (onlar ile) öğle güçlerini sarf ederek sadaka vermeğe çalışanlar ile (alayda bulunurlar) artık (Allah Teâlâ'da) onların o kötü hareketlerinin bir cezası olmak üzere (o kimseleri maskayara çevirir) yani: Onları o alay etmeleri yüzünden cezaya uğratır, (ve onlar için) Öyle mü'minleri ayıplayan, onlar ile alay eden münafık kimseler için (acıklıbir azap vardır) onların böyle ebedî bir azaba uğrayacakları kararlaştırılmıştır.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bir gün bir hutbe okuyup müslümanları sadaka vermeğe teşvik buyurmuştu. Bunun üzerine Abdullah İbni Avf, malının yarısı olan dört bin dirhemi getirip Rasûlullah'a teslim etmiş, dört bin dirhemini de ailesinin geçimine tahsis ettiğini söylemişti. Yüce Peygamberimiz de: Allah Teâlâ senin için verdiğini de, yanında tuttuğunu da mübarek kılsın diye dua'a etmişti. Sonra Hz. Abdullah'ın serveti pek ziyade artmış, hattha vefatı zamanında iki eşine isabet eden miras payı yüz doksan bin dirhem bulunmuştu.

Ashabı      Kiramdan Hz. Ömer, Hz. Osman gibi zatlar da birçok sadakalar vermişlerdi. İşte münafıklar bu verilen fazla sadakaları birer gösteriş eseri sayarak veren zatları ayıplamaya cür'et etmişlerdi. Ashabı Kiram'ın fakirleri de sadaka vermeğe çalışmış, hattâ "Ukayl" adındaki zat, bir kimsenin yanında iki ölçek hurma karşılığında çalışmış, sonra bunun bir ölçeğin! getirip fukaraya verilmek üzere sadaka olarak Rasûlullah'a t esim eylemişti. Münafıklar bu gibi zatlar ile alay etmişler, bunlar da büyüklerden sayılmaları için böyle sadaka veriyorlar diye söylenmişlerdi.

İşte bu münafıkları rde ve kınamak için bu âyeti kerime nazil olmuştur.

 

 

 

80. Onlar için istiğfarda bulun veya onlar için istiğfarda bulunma. Eğer onlar için yetmiş defa af dileyecek olsa elbette Allah Teâlâ onları af etmeyecektir. Çünki onlar Allah Teâlâ'yı ve Resulünü inkâr ettiler. Allah Teâlâ ise (asıklar olan bir kavme hidayet etmez.

80.      Resulüm!. (Onlar için) O münafıkların ilâhî affa nail olmaları için, (istiğfarda bulun veya onlar için) böyle bir (istiğfarda bulunma) eşittir ve sen serbestsin, fakat bu af dilemenin onlara birfaidesi yoktur. Hatta (eğer onlar için yetmiş defa) yani: Ne kadar fazla olursa olsun (af taleb edecek olsan) onlar için bir faidesi olmaz. (Elbette Allah Teâlâ onları af etmeyecektir) onlar için af, imkânsız derecededir (Çünki onlar Allah Teâlâ'yı ve Resulünü inkâr ettiler) bu kadar haddi aşarak küfrü seçtiler. (Allah Teâlâ ise (asıklar olan bir kavme) küfrlerinde inat gösterip duran bir topluluğa (hidayet etmez) onları hayırlı bir maksada kavuşturacak bir hidayete nail kılmaz. Böyle bir hidayet, hikmete aykırıdır.

§ Rivayete göre önceki âyet nazil olunca bir kısım münafıklar, Rasülü Ekreme müracaat ederek: "Ya Rasûlüllah!. Bizim hakkımızda af dileğinde bulun" demişler, Rasülü Ekrem de: "Sizin için af dileğinde bulunurum" demişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, onların nifak üzere ölenlerine istiğfarın fâide vermeyeceği bildirilmiştir.

Evet... Cenâb-ı Hak, birçok günahkâr kulları hakkındaki af dileğini kabul buyurur, o af edicidir, merhametlidir. Fakat bütün gördükleri âyetlere, delillere karşı küfür ve nifaklarında direnip duranlar, bu hâl üzere ölüp gidince artık mağfirete kabiliyetlerini kendi elleriyle zâyetmiş olurlar. Artık onların haklarındaki af dileğinin kabulü, hikmete, dinin hükümlerine uygun olmaz.

 

 

 

81.   Rasûlullah'a muhalefet için geri kalmış olanlar, oturmalariyle sevindiler ve Allah yolunda mallariyle ve canlariyle cihadda bulunmalarını kötü gördüler ve şu sıcakta cihada çıkmayın dediler. De ki: Cehennemin ateşi sıcaklıkça daha şiddetlidir, eğer iyice anlar kimseler olsalar idi.

81. Bu mübarek âyetler, münafıkların Allah yolunda cihadda bulunmaktan kaçınmış, başkalarını da alıkoymaya çalışmış olduklarını bildiriyor, ve onların bu kötü hareketlerinden dolayı nekadar kötü bir âkibete uğrayacaklarını haber vermiş bulunuyor. Şöyle ki: Tebük seferi sırasında (Rasûlullah'a muhalefet için geri kalmış olanlar) boş bahanelerle Cenâb-ı Peygamber'den izin almış bulunan münafıklar (oturmalariyle) sefere gitmeyip yurtlarında kalmalariyle (sevindiler) Yüce Peygamber'e muhalefeti bir başarı kabul ettiler, meşakkatli bir seferden kurtulduklarından dolayı sevindiler. (Ve) O cahiller (Allah yolunda malariye ve canlariyle mücahedede bulunmalarını kötü gördüler) öyle bir fedakârlığı, fuzulî, kötü sandılar, öyle bir yüceliğin kadrini, manevî mükâfatını takdir etmek yeteneğinden mahrum bulundular. (Ve) seferber olan ashab-ı kirama veya kendi arkadaşlarına da (şu sıcakta cihada çıkmayın dediler) onları da bu fedakârlıktan geri bırakmak istediler. Allah yolundaki bir fedakârlığın kıymetini anlayamadılar. Resulüm!. Onları reddetmek ve cehaletlerini ortaya koymak için (de ki, cehennemin ateşi sıcaklıkça) şu dünyada kendisinden kaçındığınız ve başkalarını da geri bırakmaya çalıştığınız sıcaktan (daha şiddetlidir) bunu siz hiç düşünmez misiniz?. Evet... (Eğer) bu dünya hayatının ve dünyevî meşakkatlerin   geçici olduğunu, uhrevî hayatın sürekli ve uhrevî meşakkatlerin daha ziyade ve daha sıcak, eleme sebep bulunduğunu onlar (iyice anlar kimseler olsalardı) bunu bilir öyle bir muhalefette, münafıkça bir harekette bulunmaya cesaret edemezlerdi.

 

 

 

 82. Artık onlar kazanmış, oldukları şeyin cezası olmak üzere pek az gülsünlür ve pek çok ağlasınlar.

82.    (Artık onlar) O münafıklar, o dünya meşakkatine bakıp da ahiret meşakkatlerini düşünmeyen kâfirler daha dünyada iken (kazanmış oldukları şeyin) çeşit çeşit günahların, emirlere muhalefetin, başkalarını saptırmaya çalışmalarının (cezası olmak üzere) bu muvakat dünya hayatında (pek az gülsünler) eğlensinler, zevklerine baksınlar bunların ne ehemmiyeti var, hepsi de yok olmaya mahkumdur. Fakat onlar bir kere de ahiret hayatını düşünsünler, oradaki görecekleri azapları göz önüne alsınlar (ve pek fazla ağlasınlar) sürekli olarak üzüntü ve kder içinde kalsınlar, onların hallerine münasip olan budur. Zaten de öyle olacaktır. Bu bir emirdir ki, haber verme mahiyetinde bulunmaktadır.

 

 

 

 

83.      Eğer Allah T e âlâ seni onlardan bir taifenin yanına döndürür de başka bir cihada çıkmak için senden izin isterlerse de ki: Artık siz benimle beraber çıkmayınız ve benim maiyetimde olarak savaşta bulunmayınız. Çünki, siz ilk defa da oturmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlar ile beraber oturunuz.

83.   Bu mübarek âyetler, münafıkların ne kadar alçak, zelîl kimseler olduğuna işaret ediyor. Münafıkların cihada iştirak ettirilmeyeceğini ve onların üzerlerine cenaze namazı kılınamıyacağını bildiriyor. Onların mal ve evlâtlarının kendi haklarında bir azap vesilesi olup gıpteye lâyık şeyler bulunmadığını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. (Eğer Allah Teâlâ seni) Tebük seferinden sonra (onlardan) o seninle beraber cihada çıkmayıp geri kalan münafıklardan (bir taifenin) yani: Nifaktan tövbe etmemiş veya doğru bir özür ile özür beyanında bulunmamış olanların (yanına döndürür de) Tebük seferinden (başka bir cihada çıkmak için senden izin isterlerse) o nifak üzere devam etmiş olan taifeye (de ki: Artık siz benimle beraber) hiçbir sefere (ebediyen çıkmayınız) Cenâb-ı Hak, beni size ihtiyaçsız kılmıştır. (Ve benîm beraberimde olarak) benimle beraber hiçbir (savaşta bulunmayınız) artık siz buna asla muvaffak olamayacaksınızdır. (Çünki siz ilk defa da) Tebük seferinde (oturmaya) Medine'de kalıp sefere çıkmamaya (razı oldunuz) bu sefere katılmamayı hakkınızda faydalı gördünüz. (Artık) Cihaddan (geri kalanlar ile) savaştan kaçınanlar ile, kadınlar ve çocuklar ile (beraber oturunuz»-siz cihada katılmaya lâyık kimseler değilsinizdir.

 

 

 

 

84.    Ve onlardan hiçbir şahsın üzerine ölmüş olunca ebedî olarak namaz kılma ve kabrinin üzerinde durma. Çünki onlar Allah Teâlâ'yı ve Resulünü inkâr ettiler ve onlar fasık olarak öldüler.

84. (Ve) Ey Yüce Resul!, (onlardan) O nifakları gerçekleşmiş kimselerden (hiçbir şahsın üzerine ölmüş olunca ebediyen namaz kıma) cenaze namazı kılmaya kalkışma (ve) öyle bir münafıkın (kabrinin üzerinde durma) kabri yanında durup onun için duada, af talebinde bulunma. (Çünki onlar Allah Teâlâ'yı ve Resulünü inkâr ettiler) Sonra da küfrlerinden dönüp tövbe ve istiğfar etmediler, (ve onlar fasık) Küfür ve nifaklarında ısrarlı ve inatçı (olarak öldüler) artık öyle kâfirler hakkında ehli imâna ait dinî merasim nasıl yapılabilir?. Onlar bu merasime lâyık değildirler. Bundan faydalanacak kabiliyetten mahrum kalmış, beşeriyet için zararlı bulunmuş kimseleren başka değildirler...

§ Rivayete göre "Abdullah Ibni Übey, adındaki şahıs görünürde müslüman görünüyor, haddizatında ise münafıkların reisi bulnuyordu. Hasta olmuş, Rasülü Ekrem de onu görmeğe gitmişti. Rasülü Ekrem Efendimizinden rica etmiş. Ben ölünce namazımı kıl, kabrimin üzerinde dur bana du'a et demiş, sonra da birisini Rasülullah'a göndererek mübarek gömleğini kendisine kefen yapmak için istemişti. Yüce Peygamberimiz mübarek gömleğini gönderdi. Hz. Ömer o pis herife bu mübarek gömleğin gönderilmesini istememiş ise de Rasülü Ekrem Efendimiz: Benim gömleğim onu azaptan kurtaramaz. Bir isteyeni reddetmek uygun değildir. Bununla beraber umulur ki. bu sebeple birçok münafıklar nifakı terkederek samimî bir biçimde müslüman olurlar diye buyurmuştu. Gerçekten de O münafıkların reisi, bu mübarek gömlekten fâide beklediğini görünce, bin kadar münafık, düşüncelerini düzelterek Islâmiyeti ciddî şekilde kabul etmişlerdir.

Bir de deniliyor ki: Bedir savaşında esir düşmüş olan Peygamberimizin amcası, Abbas, Medineye getirilmiş. Gömleksiz bulunuyordu. Ibni Übey ise, Peygamberimize bir iyilik göstermek için kendi gömleğini Ab bas'a vermişti. Bu defa Rasülü Ekrem de o iyiliğe -bir karşılık olmak üzere mübarek gömleğini ona göndermişti. Zaten Yüce Peygamber Efendimiz pek fazla merhamet ve şefkat sahibi olduğundan      herhangi bir isteyeni reddetmek istemezdi.

Sonra Ibni Übey ölmüş, kendisi gibi Abdullah adında bulunan oğlu ise, halis bir müslüman bulunuyordu. Bu, Rasülullah'ın huzuruna gelmiş, babasının cenaze namazını kıldırmasını rica etmişti. Rasülü Ekrem de "sen namazını kıldır ve demet" diye emreylemişti. Fakat Abdullah; Ya Rasülüllah!, eğer onun cenaze namazını sen kılmazsan hiçbir müslüman kılmaz" diye tekrar ricada bulunmuş, Rasülü Ekrem de bu namaz için ayağa kalkmış ise de Hz. Ömer, Rasülüllah ile kıble arasına engel olmuş, bu namazın kılınmasını istememişti. İşte bu sırada idi ki, Cibril Emin gelerek bu âyeti kerimeyi tebliğ etmiş, öyle küfür üzere ölmüş münafıklar için cenaze namazının ve dua ile af dilemenin caiz bulunmadığı belli olmuştur.

Ibni Übey son zamanlarında Rasülü Ekrem'den dua ve istiğfar niyazında bulunmuş idi. Bu hal, kendisinin fikir değiştirerek İslâmiyet'i kabulüne delâlet ettiği için olmalıdır ki. Yüce Peygamber Efendimiz onun namazını kıldırmak lütfunda bulunmak istemişti. Fakat bu âyeti kerimenin inişiyle onun yine nifak üzere ölmüş olduğu bilinmiştir.

85. Onların malları ve evladları seni imrendirmesin. Allah Teâlâ, diliyor ki, onları bunlar sebebiyle dünyada azaba uğratsın ve onların canlarını kâfirler oldukları halde gidersin.

85.  Bir takım münafıklar, kâfirler bu dünyada bir takım varlıklara sahip olabilirler. Fakat bunlar onların haklarında gelecekte büyük mes'uliyetlere, azaplara sebep olacaktır. Artık ey mü'minler!. (Onların malları ve evlâtları sizi imrendirmesin) bunlar haddizatında imrenmeğe lâyık şeyler değildir. (Allah Teâlâ deniliyor ki: Onları) O münafıkları, kâfirleri (bunlar sebebiyle) böyle malları, evlâtları yüzünden (dünyada azaba uğratsın) birçok meşakkatlere, facialara mâruz bıraksın (ve onların canlarını kâfirler oldukları halde gidersin) öyle dünyevî şeyler ile uğraşarak hak ve hakikattan gafil, hakikî geleceği, dost ve saadeti teamül ve tefekkürden mahrum olarak ölüp ebedî mücazata kavuşsunlar. İşte bütün bunlar, hakikî şekilde İslâmiyet'ten mahrumiyetin pek feci bir neticesidir. (55) inci âyeti kerimenin izahına da müracaat ediniz!.

 

 

 

 

86.  Allah Teâlâ'ya imân edin ve Peygamberinin beraberinde cihadda bulunun diye bir sure indiği zaman onlardan kudret ve servet sahipleri senden izin dilediler ve "bizi bırak oturanlar ile beraber olalım" dediler.

86. Bu mübarek âyetler, münafıkların imân etmeleri, cihada katılmaları hakkında ilâhî emre nekadar muhalefette bulunduklarını, bu sebeple kalplerinin nekadar katılaşıp hakikatları anlamaktan mahrum kaldığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Münafıklara hitaben (Allah Teâlâ'ya imân edin) onun varlığına, kudret ve büyüklüğüne tam bir samimiyet ile inanın (ve Peygamberinin beraberinde) onunla beraber hak yolunda (cihadda bulunun diye bir süre) Kur'an'ı Kerim'in bir kısım âyetleri (indiği zaman) onlar bu ilâhî teklife karşı yine itaat göstermezler. (Onlardan kudret ve servet sahipleri) O münafıkların zenginleri veya reisleri, büyükleri (senden)     Ey Yüce Peygamber (izin dilediler) cihada katılmamak için müsaade istediler (ve) o kudret sahipleri (bizi bırak oturanlar ile) bir mazeret sebebiyle savaştan geri kalanlar ile veya kadınlar ve {ocuklar ile (beraber olalım dediler) yurtlarından ayrılmadılar. Bole mal ve beden bakımından cihada mukteir oldukları halde ilâhî emre muhalefet ederek bundan kaçındılar, ne kadar yerilmeye lâyık, hakikî selâmet ve saadetlerni düşünmeden mahrum kimselerdir.

 

 

 

87. Onlar, seviye kalanlar ile beraber olmaya razı oldular ve onların kalpleri üzerine mühür vurulmuştur. Artık onlar güzelce anlayamazlar.

87.     (Onlar) Öyle mazeretsiz olarak cihaddan kaçınanlar, lüzumsuz yere izin isteyenler (geriye kalanlar ile beraber olmaya razı oldular) kendilerinin de insanların âcizleri gibi, evlerinde oturup durmaları icabeden kadınlar gibi bir vaziyette bulunmalarını hoş gördüler, nail oldukları nimetlerin kadrini bilip şükrünü yerine getirmeye çalışmadılar (ve) artık bu sebeple (onların kalpleri üzerine) küfür ile, sapıklık ile (mühür vurulmuştur) onların kalpleri yüce duygulardan mahrum kalmıştır, (artık onlar güzelce anlayamazlar) İmandaki selâmet ve saadeti, cihaddaki faideleri bilâkis küfür ve nifaktaki bedbahüık ve felâketi, cihaddan kaçınmaktaki ferdî ve içtimaî zararları bilip takdir edemezler. Onlar böyle yüksek bilgilerden mahrum kalmışlardır.

§ Havalif, halifenin çoğuludur ki, bundan maksat, evlerinde oturan kadınlardır veyahut halkın alçakları, sefilleridir.

 

 

 

 

88.   Fakat peygamber ve onunla beraber bulunan mü'minler, mallarıyle ve canlarıyla cihada atıldılar. Ve işte bütün hayırlar, onlarındır. Ve kurtuluş bulunlar da işte onlardır.

88.      Bu mübarek âyetler de Rasülü Ekrem'in ve ona tâbi olan ehli imânın hak yolunda ne kadar fedakârlıklarda bulunduklarını ve bu sebeple ne kadar yüce, ebedî nimetlere, nail olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Münafıklar, cihaddan kaçındılar, hak dine hizmette bulumadılar (Fakat) en büyük bir şeref ve şana, dinî değerlere sahip bulunan (Peygamber) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (ve onunla beraber bulunan) onun muhterem eshabı kirâmından bulunmak nimetine nail olan (mü'minler, mallariyle ve canlariyle cihada atıldılar) Allah Teâlâ'nın rızasını tahsil için her türlü fedakârlıklarda bulundular (ve işte bütün hayırlar) dünyada zafer ve ganimet ahirette de cennet ve ikram (onlarındır) o Yüce Peygamber ile onun o güzîde ashâbınındır (ve kurtuluş bulunanlar da) bütün yüksek nimetlere saadetlere nail olanlar da (onlardır) o pek mübarek, muhterem zatlardır,

 

 

 

 

89. Allah Teâlâ onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar ebedî olarak kalıcılardır. İşte en büyük kurtuluş budur.

89.   Evet... (Allah Teâlâ onlar için) o Peygamberlerin en üstünü olan Peygamberi ile onun o seçkin eshâbı için âhiret âleminde (altından ırmaklar akar cennetler hazırlamıştır.) O ebedî, neşe artıran yerlerde nice nimetlere, tecellilere mazhar olacaklardır. (Orada) O cennetler âleminde (ebedî olarak kalıcılardır) artık onlar için, bir ölüm, bir zeval yoktur. Onlar oralarda sürekli olarak tam bir mutîulukla yaşayıp duracaklardır., (işte en büyük kurtuluş budur) Bu uhrevî nimetlere, saadetlere kavuşmaktır. İşte Allah'ın dinine hizmetin ebedî mükâfatı. Artık bunun yanında geçici dünya hayatının ne kıymeti olabilir ki, icab edince insan, bu geçici hayatı, ebedî ve mutlu bir hayata kavuşmak için feda etmesin!. Artık hangi akıllı bir kimsedir ki, böyle yüce, ebedî bir gayeye kavuşmak arzusuyla ilâhî dine hizmeti bir kutsal vazife telâkki eylemesin?.

 

 

 

 

90.   Ve bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah Teâlâ'ya ve Resulüne yalan söyleyenler de oturdular. Onlardan kâfir olanlara elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.

90.    Bu âyeti kerime, bedevilerden bir kısmının da cihada katılmamak için gelip mazeret ileri sürdüklerini, bir kısmının ise bir mazeret bile bildirmeden yerlerinde oturup kaldıklarını, ve bunlardan kâfir olanların pek kötü sonunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve bedevilerden) Yani: Çölde yaşayan, kendilerine Arabî denilen kimselerden (mazeret ileri sürenler) mazur oldukarını söyleyenler (kendilerine izin verilmesi için» cihada iştirak etmemelerine müsaade edilmesi için, Ey Yüce Resul!. Sana (geldiler) böyle bir müsaade aldılar. Bunlar bir rivayete göre Esed ve Getfan kabilelerinden idiler. Bunlar ihtiyaçlarından ve ailelerinden bahsile izin istemişlerdi. Veya Amir Ibni Tüfeyl'in kabilesinden idiler, sefere katıldıkları takdirde Tay Bedevilerinin kendi yurtlarına hücum ederek mallarını yağma edeceklerini söylemiş, izin almışlardı. (Allah Teâlâ'ya ve Resulüne yalan söyleyenler de) bir özür bile göstermeksizin cihaddan geri durdular, yerlerinde (oturdular) kaldılar, cihada iştirak etmediler. Artık (onlardan) o bedevilerden (kâfir olanlara) tövbe ve istiğfar etmeyip küfür üzere ölenlere (elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.) Onlar dünyada öldürülmek, esaret gibi felâketlere uğrayacaklardır. Ahirette de cehennem ateşine atılacaklardır, İşte küfür ve nifakın müthiş neticesi budur.

 

 

 

91. Ne zayıflar üzerine, ne de hastalar üzerine ve ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine bir günah yoktur. Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır dileğinde bulundukları takdirde. İhsanda bulunanların aleyhine hiçbir yol yoktur. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

91.     Bu mübarek âyetler, dört kısım kimselerin gerçekten mazeret sahibi olup cihada iştirak etmemelerinden dolayı mes'ul olmayacaklarını bildiriyor, ve mes'uliyetin, sorumluluğun kimlere yöneleceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Cihad, bir dini görevdir. Fakat mutlaka her müslüman bununla mükellef değildir. Bu cümleden olarak (Ne zayıflar üzerine) Yani: Pek ihtiyarlar üzerine veya yaratılıştan zayıf nahif olanlar üzerine (ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine) yani: Cihad yolunda nafakasını temin edebilecek bir mala sahip bulunmayanlar üzerine böyle cihada iştirak edemediklerinden dolayı (bir günah yoktur) bunlar geri kalabilirler. Fakat onların hakkındaki bu şer'İ müsaade (Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır isteğinde bulundukları takdirdedir) Evet... Onlar tâm bir imân sahibi gizli ve açıkça ibadetten ve itaatden geri durmamalıdırlar. Müminleri cihada teşvik için nasihatta bulunmalıdırlar. Mücahitlerin geride kalmış ailelerine mümkün olan yardımları yapmalıdırlar. Mücahitlerin aleyhinde bulunmayı? fitneye sebebiyet verecek sözlerden sakınmalıdırlar. Müslümanlara sevinç verecek haberleri ulaştırmayı bir vazife bilmelidirler. Elden gelen iyiliklerden geri kalmamalıdırlar. Bu şekilde hareket edecek zatlar, İslâm toplumuna yine yardımda lütuf ve ihsanda bulunmuş olurlar. (İhsanda bulunanların aleyhine) ise (hiçbir yol yoktur.) onları kimse yeremez ve kınayamaz. Onlar milletin fâideli, kıymettar uzuvlarından sayılırlar, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) kullarının günahlarını af ve mağfiret buyurur ve (pek esirgeyendir) bütün kulları hakkında merhameti gahpür. İnsanlar kusurlardan uzak olamazlar. Elverir ki, kusurlarını bilsinler, tövbe ve istiğfar etsinler, kerem sahibi olan Yüce Mâbud'un merhametine iltica etsinler. Bir mazeret sebebiyle cihaddan mahrum kalanlar da yine insanlık icabı kusurları bulunsa bu ilâhi affa mazhar olabilirler. Elverir ki hayır isteğinde bulunmak suretiyle mensup oldukları İslâm cemiyetine ihsanda, güzel muamelede bulunacak olsunlar.

 

 

 

 

92.   Ve o kimselere de günah yoktur ki, her ne zaman kendilerine binek veresin diye sana geldikçe "sizi üzerine bindirecek bir şey bulamıyorum" dedin de sarf edecek bir şey bulamadıkları için gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler.

92. (Ve) Cihada iştirak etmediklerinden dolayı (o kimselere de günah yoktur ki) onlar cihada katılma arzusunda bulundukları için (her zaman kendilerine binek) deve vesair gibi nakil vasıtaları (veresin diye sana geldikçe) Resulüm!. Sen onlara (sizi üzerine bindirecek birşey bulamıyorum, dedin de) onlar cihad yolunda nakil vasıtası ve benzeri şeyler tedâriki için (sarfedecek birşey bulamadıkları için) cihaddan mahrum kaldıklarını düşünerek fevkalâde bir üzüntü ile (gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler) maksatları temin edilemediği için cihada iştirak edemediler. İşte bunlar da mazeretlidirler.

§    Rivayete göre bu müracaat eden zatlar arasında eshabı kiramdan Ebu Musel Aşari, Abdullah Ibni Kaab, Makil Ibni Yesar gibi zatlarda var imiş. İşte bu âyeti kerime, bu gibi muhterem, mazeret sahibi zatlar hakkında nazil olmuştur.

 

 

 

93. Ancak sorumluluk o kimseler üzerinedir ki, onlar zengin kimseler oldukları halde senden izin isterler, geriye kalanlar ile beraber olmaya razı olmuş bulunurlar. Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir. Artık onlar bilmezler.

93.        (Ancak sorumluluk yolu) Mesuliyet ve eza yolu (o kimseler üzerine) yönelmiş (dîr ki, onlar zengin) cihada çıkmak için lâzım gelen vasıtaları ve diğer şeyleri tedarike kaadir (kimseler oldukları halde) cihaddan geri kalmak için Resulüm!, (senden izîn isterler) Kendilerinin bir özürleri bulunmadığı halde birer mazeret sebebiyle cihaddan (geriye kalanlar ile) özürleri olanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olmaya razı olmuş bulunurlar) Tabiatlarındaki alçaklıktan dolayı kahramanca bir harekete cür'et gösteremezler. İşte bu hallerinden dolayıdır ki, (Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir.) onları rezil ederek sonlarını düşünebilmekten mahrum bırakmıştır. (Artık) Böyle kalpleri mühürlenmiş, hakikatları göremez bir hâle gelmiş olmalarından dolayıdır ki, (onlar bilmezler) cihadda olan dünyevî ve uhrevî menfaatleri takdir edemezler. Halbuki, cihad sayesinde dünyada fetih ve zafer tecelli eder, düşman hücumundan İslâm yurdu kurtulmuş olur. Ahirette de bu yüzden İslâm gazileri, şehitler! ebedî nimetlere nail olur dururlar. İşte bu gibi yüce gayeleri bilip düşünen zatlardır ki, lüzumu tahakkuk eden bir cihada katılmayı bir kutsal vazife bilirler. Bunu takdir edemeyenler de bundan kaçınmaya bahane ararlar.


Sonraki Sayfa