|
33. O bir Yüce Yaratıcıdır
ki. Peygamberini hidayet ile ve hak din ile gönderdi ki, onu bütün dinlerin
üzerine yükseltsin, isterse müşriklerin hoşuna gitmesin.
33. (O) Yüce Mabut (bir
Yüce Yaratıcıdır ki. Peygamberini) Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ı (hidayet ile)
insanlık için bir selâmet ve saadet rehberi olan Kur'an'ı Kerim ile (ve hak din
ile) sırf hakikat olan İslâm dini ile, bütün insanlığın son ve en mükemmel bir
Peygamberi olmak üzere (gönderdi ki onu) o İslâm dinini, kendisine muhalif olan
bütün (dinlerin üzerine yükseltsin) diğer ilâhî dinlerinin de birçok hükümlerini
bir hikmet ve menfaat gereği kaldırıp daha mükemmel hükmleri insanlığa tebliğ
buyursun, (isterse) İslâm dininin bu yücelmesi müşriklerin o insanlara ilahlık
isnat eden, bu şekilde şirke düşmüş olan kâfirlerin (hoşuna gitmesin) bir takım
bâtıl inançların merkezi olan kalpleri Islâmiyetin bu yücelmesiden dolayı zarar
ve ziyanda olarak hüzn ve keder içinde kalsınlar, o İslâm'ın yücelmesi mutlaka
gerçekleşecektir. Nitekim de öyle olmuştur, daha da olup duracaktır.
"Düşmanların alçaklığı
ettikçe tevali"
"Eyler o ziya küsteri âfâk
teali"
§ Evet... İslâm dini, her
tarafa yayılmaya devam edip durmaktadır, İslâm dininin bütün dinler üzerine
galibiyeti, yükselmesi aklen, ilmen sabit bulunmuştur. Herhangi bir din ile
İslâmiyet arasında ilmî bir şekilde tarafsız bir karşılaştırma yapılacak olsa
İslâmiyet'in hepsinden fazla akıl ve hikmete uygun, bütün insanlığın idaresine,
selâmet ve saadetine yeterli bulunduğu pek güzel anlaşılır. Bir kere düşünmeli:
İnsanları ihtilâfa düşüren, insanlara ataleti, miskinliği tavsiye eyleyen,
insanlara, putlara ilahlık, mâbutluk isnat eden dinler ile bütün insanlığı bir
kardeşlik dairesinde yaşamaya davet eden, insanlara adaleti, ihsanı,
hayırseverliği emreyleyen, bütün insanların bir yüce mabuda kulluk, arzında
bulunup mukkaddesata hizmeti, insanlığı aydınlatmaya çalışması, meşru şekilde
iktisadî faaliyette bulunmayı tavsiye buyuran İslâm dini eşit görülebilir mi?.
Elbette birçok milletler bu apaçık dini kabul etmişlerdir, birçok milletlerde
ergeç bu yüce dini kabul edecektir.
Gerçek şu ki: Bir
takım din düşmanları; sırf bir düşmanlık sebebiyle İslâm dini aleyhinde
bulunabilir, bu pek yüksek dinin ne kadar mukaddes; yüce olduğunu inkâra cür'et
gösterebilir, müslümanlığın ilerlemeye mâni, asrın ihtiyaçlarını temine yetersiz
olduğunu iddia edebilir. Fakat bunların bu haince çalışmaları sonunda akamete
mahkum olur, kendileri de hem dünyada hem de ahirette belâlarını bulurlar,
İslâmiyet nurları yine beşeriyet ufuklarını tenvire devam eder durur.
"Ey mihri nübüvvet seni
mümkün müdür inkâr!"
"Pür şaşaadır nurun ile
enfüs-ü âfâk."
İslâmiyet in ufuklara
yayılmasını müjdeleyen Kur'an-ı Kerim'in nasıl bir ebedî mucize olduğunu daha
güzelce anlamak için İslâm tarihine şöyle bir bakmalıdır. Malûm olduğu üzere
Yüce Peygamberimiz, başlangıçta pek yalnız bir halde bulunuyordu, bütün çevrsi
kendisine düşman kesilmişti. Arap yarımadası bütün müşriklerin elinde idi, diğer
kıtalarda bütün kâfirlerin, müşriklerin, putperestlerin hâkimiyetleri altında
bulunuyordu. Derken bir takım yüksek zekâlı zatlar İslâmiyet'in güzelliğini
görerek İslâmiyet'e can attılar, Peygamberin fedakârlığına iştirak etmeğe
başladılar, düşmanlarının kuvvetleri, düşmanlıkları o kadar çok idi ki, o
mübarek Peygamber, kendi vatanını bırakarak hicrete mecbur olmuştu. Fakat diğer
bir muhitte, Medine'i Münevvere'de İslâmiyet parlamaya başlamıştı, müslümanların
sayıları günden güne artıp duruyordu. Az zaman sonra bir hâle geldi ki, büyük
bir İslâm ordusu meydana gelmeye başladı, Arap müşriklerin cezalandırmaya
muvaffak olup Mekke'i Mükerreme'yi fethettiler. Kâbe'i Muazzama, müslümanların
eline geçmiş bulundu. Daha sonra İslâm ordusu, bütün Arap yarımadasını fethetti,
İslâm bayrakları Arap yarımadasının dışında da dalgalanmaya başladı, müslümanlar,
Yahudi'leri Arap beldelerinden çıkardılar, Şam taraflarında hıristiyanlara galip
geldiler. Suriye'de, Filislin'de, Irak'ta bulunan mecusîlere, putperestlere
galip gelerek onların bulundukları yerleri de İslâm hâkimiyeti altına aldılar.
Daha sonra İslâm orduları doğu ve batıya seferlerde bulunarak nice beldeler!
fethettiler, İslâmiyet bir nice ülkelere yayıldı. Birçok zümreler İslâm şerefine
nail oldu. İslâmiyet, maddî bir gücün baskısıyla değil, kendi mahiyetindeki
çekicilik ve mükemmellik tesiriyle birçok kimselerin kalplerine hakîm olmuştur,
dünyanın her tarafına yayılmaya başlamıştır. Mısır, Kuzey Afrika, Iran ülkeleri
İslâm hakimiyetine tâbi oldular, İspanya'ya, Hollanda'ya, İngiltere'ye, Ümit
Burnuna, Hindistana, Çine diğer yerlere kadar İslâmiyet yayıldı. Buralarda
milyonlarca insan, kendi arzutariyle İslâm dinini kabul etmiş bulunmaktadır.
Müslümanlar vaktiyle
insanlığa, medeniyete, ilm ve fazilete olağanüstü bir şekilde hizmet ederek
diğer milletlere alınacak bir örnek olmuşlardır. Bunu bugün birçok batı
bilginleri de itiraf etmektedirler. Bu cümleden olarak bu bilginlerden "L. A.
Sedillot" Paris'te basılmış bir eserinde şöyle demiştir: "Müslümanları ve
onların bütün ortaçağ boyunca yeni medeniyet üzerine icra ettikleri tesiri
unutulmaya mahkûm etmekte herhalde hususî bir maksat olsa gerek" İskenderiye
mektebinde (Picrcoride'in göklere çıkarak methettiği tıbbî maddeler, ilmî
şekliyle bir İslâm icadıdır. Kimyevî eczacılığı müslümanlar icat etmişlerdir.
Bugün (Dispansa tolre) denilen ilâç maddeleri hakkındaki muazzam hükümler
onlardan kalmıştır." "Ibni Sina tam altı asır boyunca mekteplere mutlak şekilde
hakîm oldu. Beş kitaptan oluşan Kanun ismindeki eseri birçok defalar tercüme ve
tab'edilerek Fransa ve italya Üniversitelerinde tedrisata esas alınmıştır."
Gerçekten de müslümanlar medeniyete, ilmi irfana çok hizmet etmişlerdir.
Maalesef zaman zaman bir kısım müslümanlar, ihtiyatsız hareketlerde bulunmuşlar,
aralarında zuhur eden ayrılıklar yüzünden ilerlemeleri duraklamaya uğramış, bazı
mağlûbiyetlere mâruz kalmışlardır. Fakat bu da müslümanlar için bir terbiye ve
uyanış dersi mahiyetinde bulunmuştur. Buna rağmen İslâmiyet'in yayılması yine
devam etmektedir. Hiçbir kuvvetin tesiri altında kalmaksızın birçok münevver,
hakikatları araştıran kimseler, İslâmiyet'i kabul edip durmaktadırlar.
Özet olarak: Kur'an-ı
Kerim'in müjdeler! tahakkuk ederek nasıl bir ebedî mucize olduğu bu şekilde de
ortaya çıkmış bulunmaktadır, İslâmiyet daha fazla gelişecektir. Birçok yüksek
zatların beyanına göre de sonunda Hz. İsa'nın inmesi ve Hz. Mehdinin çıkması ile
İslâmiyet hâkimiyeti tamamen doğu ve batıyı kuşatacaktır. Bütün gayri mü suniler
ya İslâmiyet'i kabul edecek veya bir kısmı müslüman olacak, bir kısmı da m üs l
umanlara cizye vermek mecburiyetinde kalacaktır.
Bununla beraber maddeten
olmasa bile İslâmiyet manen bütün var olan dinlere galip olmuştur. Bunu bir
kısım insaflı batı âlimleri de itirafa mecbur bulunmaktadır. Bu cümleden olarak
"Marmadok" adındaki bir bilgin şöyle demiştir. "KUR'AN" en mükemmel bir ahlâk ve
hukuk kitabıdır. Kur'an'ın tebliğ ettiği esastan mükemmel bir ahlâk mecellesi
vücut bulur. Yaratanın hukuku ile yaratılmışların hukuku ancak müslümanlık
tarafından mükemmel bir şekilde tarif olunmuştur. Bunu yalnız müslümanlar değil,
Hıristiyanlar da Museviler de itiraf ediyorlar.
Cenab'ı Hak, cümle
insanlığa insaf, uyanıklık ihsan buyurarak İslâm dinine kavuşmak nasip buyursun
âmin. Fetih sûresine de bakınız!.
34. Ey imân etmiş olanlar!.
Yahudi bilginlerinden ve rahiplerinden birçoğu insanların mallarını elbette
haksız yere yerler ve Allah'ın yolundan çevirirler. Ve o kimseler ki, altını ve
gümüşü toplarlar da onları Allah yolunda sarf etmezler, artık onları acıklı bir
azap ile müjdele.
34. Bu mübarek âyetler,
ehli kitaba mensup bir takım din bilginlerinin dünya varlığına düşkün olup
insanların mallarını birer bahane ile haksız yere ellerinden aldıklarını ve
servetlerini hak yolunda sarfetmediklerini bildiriyor. Ve bu yüzden bir yakıcı
azaba uğrayacaklarını kendilerine ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân etmiş
olanlar!) Ey hakikî müslümanlar!. (Yahudi bilginlerinden) kendilerine "ahbar"
denilen musevî din âlimlerinden (ve) hırıstiyan olup ibadet için kiliselere
kapanıp duran ve papaz unvanını alan (rahiplerden birçoğu insanların mallarını
elbette haksız yere yerler) yani: insanların mallarını rüşvet yolu ile, onlar
aldatmak suretiyle ellerinden alır, o mallar ile kendileri istifâde etmek
isterler. Meselâ: Bir takım dinî hükmi erde müsamaha gösterirler, insanların
arzusuna uysun diye o hükmi eri tevile ve değiştirmeye çalışırlar, bir takım
kimseleri günahlarından kurtarmak bahanesiyle onlardan âdeta rüşvet almış
bulunurlar. (Ve) O din adına rehberlik iddiasında bulunan şahıslar birçok
kimseleri, saptırarak (Allah'ın yolundan çevirirler) onların İslâmiyet'i,
hakikati kabul etmelerine engel olurlar. Kendi kitaplarındaki bir takım
mes'eleler! de bozarak ve değiştirerek insanların bir takım haki kat I arı
olduğu gibi anlamalarını arzu etmezler. (Ve o kimseler ki) hangi bir milletten
olursa olsunlar (altunu ve gümüşü) dünya servetini (toplarlar da onları Allah
yolunda sarfetmezler.) Meselâ onların zekâtını vermezler, onları meşru, lâzım
olan cihetlere harcamazalr. (artık onları) öyle âdi, mallarını icabeden yerlere
sarfetmekten kaçınan şahısları (bir azap ile müjdele) onlar öyle helâl ve haram
demeksizin topladıkları malları yüzünden ahirette pek acıklı bir cezaya
uğrayacaklardır. Bir kere bunu düşünmeli değil midirler?.
35. O günde ki, bunların
üstü cehennemin ateşinde kızdırılıp onunla alınları, yanları ve arkaları
dağlanır. İşte bu kendi şahıslarınız için hazine haline getirdiğinizdir, artık
toplayıp biriktirdiğinizin tadını tadınız -denilir-.
35. O mallarından gereken
harcamayı yapmayanlar (O gündeki) azaba uğrayacaklardır, (bunların) Bu toplamış
oldukları malların (üstü cehennemin ateşinde kızdırılıp) bir ateş parçası haline
getirilir (onunla) o ateş parçasiyle, o malları toplamış olanların (alınları,
yanları ve arkaları dağlanır) çünkü insanın haddizatında vücudu, yüzünden, iki
tarafı ile arkasından ibarettir. İnsanların bütün varlığı esasen bunlar ile
devam eder. Binaenaleyh bunların azap çekmesi, bütün vücudun azap çekmesin!
gerektirir. Ve o azaba uğrayacak şahıslara denilir ki (işte bu) ateş parçası
kesilen mallarınız, (kendi şahıslarınız için hazine haline getirdiğinizdir)
yani: Bunlar kasalarınzda biriktirip zekâtını vermediğiniz, yerine sarf
etmediğiniz servetinizdir ki, böyle bir hâle gelmiştir. (Artık toplayıp
biriktirdiğinizin tadını tadınız) Evet... Onlara yarın ahirette denilir ki: İşte
sizi saran bu yakıcı azap, sizin dünyadaki mallarınızdır ki, bakınız, bugün
sizin için ne kadar bir cezaya sebep olmuştur.
Kenz = Hazine, cem edilen,
toplanılan, bir yere koyulan mal demektir. Define gibi. Buna "malı meknuz da"
denir böyle bir malın zekâtı verilmezse, bu maldan hac gibi bir dinî vazife ifa
edilmezse, bu maldan çoluk çocuğun nafakalarına sarfı icabeden miktar sarf
edilmezse ve böyle bir mal ile gururlu bir vaziyet alınıp vatanın, vatandaşların
menfaatine çalışılmaz ve özellikle böyle bir mal gayrı meşru şekilde elde
edilmiş bulunursa artık bunun hakikat açısından hiçbir kıymeti olamaz. Bilâkis
sahibi için azaba, felâkete sebep olur. Artık böyle bir servet sahibi olmak için
rüşvet gibi, hırsızlık gibi rezaletlerden kaçınmayan, hakikatları değiştirmeye
çalışan, kendisini muhtaç olmadığı halde fakir göstererek zekât almak isteyen,
dinî hükmleri yanlış göstermeğe cür'et eyleyen kimseler öyle ateşin azaplara
uğrayacaklardır. Bunda şüphe yoktur. Kur'an'ı Kerim'in bu mübarek âyetleri başka
milletlerin bir kısım kötü hallerini bize beyan buyuruyor ki, bizler de öyle
gayri meşru hallerde bukmmayahın, kendimizi ilâhî azaba mâruz bırakmayalım. Ne
büyük bir ilâhî irşad!.
Fakat meşru şekilde
kazanılan: Zekâtı verilen, hac için, çoluk ve çocuğun nafakaları için icabeden
mikdarı sarfedilen bir mal ne kadar çok olsa da verilmiş bir kenz, bir servet
sayılmaz. Bu övülmüştür. Nitekim: "İyi bir mal, iyi bir insan için güzeldir."
denilmiştir. Bu hususta şuna da riayet etmelidir ki: Elde edilen bir mal,
sahibini gaflete, şehvete düşürmesin, dinî vazifelerini ifaya mâni olmasın,
başkalarına karşı gumrlu bir vaziyet almasına sebebiyet vermesin, kalbini yüce
düşüncelerden mahrum bırakmasın. Aksi takdirde o fazla mal ve servet sahibi için
bir nimet değil, bir felâket sebebi olur. Cenab'ı Hak hayırlısını ihsan
buyursun. Amin...
36. Muhakkak ki, ayların
sayısı. Allah Teâlâ'nın katında. Cenab'ı Hak'kın kitabında gökleri ve yeri
yarattığı günden beri on ikidir. Bunlardan dördü haram olanlardır. İşte bu,
doğru bir hesaptır. Artık o aylarda nefislerinize zulm etmeyiniz. Ve müşrikler
sizinle toplu bir halde savaşta bulundukları gibi siz de toplu bir halde
müşrikler ile savaşta bulunun ve biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak korunanlar ile
beraberdir.
36. Bu mübarek âyet,
kameri senelerin kaçar aydan ibaret olduğunu ve bunlara uymanın lüzumunu
bildiriyor, bunlara riâyet etmeyenlerin sorumluluğuna işaret buyuruyor Şöyle ki:
Ey insanlar!. Biliniz!. (Muhakkak ki, ayların sayısı. Allah Teâlâ'nın katında)
onun mukaddes hükmünce, o kâinatın yaratıcısı olan (Cenâb-ı Hak'kın kitabında)
lâvh-i mahfuzunda (gökleri ve yeri yarattığı günden beri on iki) aydan ibaret (dir)
ilâhî hüküm bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu aylar ise Muharrem, Sefer,
Reblülevvel, Rebiülahir, Cemâziyelevvel, Cemaziyelâhir, Recep, Şaban, Ramazan,
Şevval, Zilkade, Zilhicce, aylarından ibarettir. Bunlar ay yılını meydana
getirmektedir. Toplam: (335) gündür. Bir de güneş yılı vardır ki, bunun müddeti
de (365) gün ile bir günün dörtte biri kadardır. (Bunlardan) Bu kamerî aylardan
(dördü haranı olan) aylar (dır) Onlar da: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep
aylarıdır. Bunlara "eşhüri hürüm = haram aylar" denilir. (İşte bu) dört ayın
haram kılınmış olması (doğru bir hesaptır) bir doğru yoldur, İbrahim
Aleyhisselâm'ın takibetmiş olduğu bir ilâhî din yolundan başka değildir. (Artık
o aylarda nefislerinize zulm etmeyiniz) Gerçek şu ki: Hiçbir vakit nefse zulm
caiz değildir. Fakat bu haram kılınmış aylarda günâha girmek, bu ayların
hürmetine de aykırı olacağından nefse daha ziyade zulüm olur. Bu aylar mademki,
Allah katında fazlaca bir hürmete mazhardır, artık bunların bu hürmetine aykırı
olarak bu ay larda'yapılacak günahların cezası da o oranda fazladır. Binaenaleyh
bu hususa pek ziyade dikkat etmelidir. (Ve) Maamafih (müşrikler sizinle toplu
bir halde savaşta bulundukları gibi siz de toplu bir halde müşrikler ile savaşta
bulunun) o İslâm düşmanları herhangi ayda olursa olsun müslümanlara
saldırdıkları takdirde müslümanların o haram aylara riâyet için elleri bağlı
durmaları, o düşmana karşı cephe almamaları elbette uygun olamaz. Bu halde
müslümanların da kendilerini müdafaa için o düşmanlara karşı savaşa başlamaları
lâzım gelir. Bununla o aylara hürmetsizlik etmiş bulunmazlar. Bu bir zaruret
icabıdır, bu Allah'ın dinine bir hizmet vazifesidir, (ve biliniz ki. Allah Teâlâ
muhakkak korunanlar ile) Allah Teâlâ'nın emrine riâyet edip ondan korkanlar ile
zafer ve başarı ihsan etmek bakımından (beraberdir.) Hak Teâlâ Hazretleri daima
öyle takva sahibi kullarını destekler, başarılı kılar.
37. Şüphe yok ki Nesî
= Ertelemek, bir ayın hürmetini diğer aya bırakmak -küfrde bir ziyadeliktir.
Onunla kâfir olanlar şaşırtılır. Onu -o tehir edileni- bir yıl helâl, bir
yıl da haram sayarlar ki, Allah Teâlâ'nın haram kıldığının sayısına uygun
göstersinler de Cenâb-ı Hak'kın haram kıldığını helâl kılsınlar. Onlar için kötü
amelleri bezetilmiştir. Allah Teâlâ ise kâfir olan bir kavme hidayet etmez.
37. Bu âyeti kerime, bir
takım kâfirlerin haram olan ayları değiştirdiklerini ve tehir eder olduklarını
bildiriyor. Bu pek fazlasiyle kâfirce olan bir harekete cür'et edenlerin ise
hidayetten mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Bir hikmet sahibi
mâbud olan Allah Teâlâ Hazretleri bir kısım ibadetleri ifa hususunda kamerî
aylara uyulmasını emretmiştir, İbrahim Aleyhisselâm da, diğer Peygamberler de
kamerî aylara riâyet etmişlerdir. Daha sonra Arap müdrikleri bu kamerî aylara
uymayı terketmişler, bunlara riâyeti kendi dünyevî menfaatlerine aykırı
görmüşler, bunun neticesi olarak Arabî aylarını ertelemeye ve öne almaya
başlamışlardı. Kamerî aylara uyulduğu takdirde hac mevsimi bazen kısa, bazen da
yaza tesadüf ediyordu. Kısa tesadüf edince ziyaretler azalıyor, ticaretleri
sekteye uğruyordu. Yahut hac mevsimi yaza tesadüf edince Mekke'de kalmak
mecburiyetini hissediyorlar, ticaret için dışarı çıkmalar! sonraya kalıyor, bu
yüzden iktisadî menfaatleri azalmış gibi oluyordu. Bir de haram olan dört ayda
savaşta bulunmak yasaklı, halbuki Arap kabileleri zaman zaman çarpışmadan
kendilerini alamıyorlardı. Artık haram olan bir ayı helâl sayarak, o ayda
savaşta bulunuyorlar, diğer bir ayı onun yerine bir haram ay sayıyorlardı. Bu
cihetle aylar tehire bırakılmış, değiştirilmiş oluyordu. Bir de Ay yılı ile,
Güneş yılını âdeta birbirine karıştınyorlardı, bu şekilde bir senenin müddeti Ay
yılı üzerine artıyor, bunun neticesi olarak bazı seneler, onüç ay olmuş
bulunuyordu. Artık hac ayı, bazen Zilhicce'ye, bazen da Muharreme veya Sefere
vesaireye tesadüf ediyordu. Bir müddet sonra da yine Zilhicce'ye tesadüf etmiş
bulunuyordu. Artık bu aylarda böyle bir değişiklik vücude geliyor, Cenâb-ı
Hak'kın haram kıldığı aylara riâyet edilmiyor, hac vakitleri çok kere terk ve
tehir edilmiş oluyordu.
İşte böyle dünyevî
menfaatler için Allah'ın emrini terkedenleri kınamak, hareketlerinin küfrü
artırmağa sebep olduğunu beyan için şöyle buyuruluyor. (Şüphe yok ki. Nesi)
yani: Ayları değiştirip tehir etmek, bir ayın hürmetini diğer bir aya bırakmak,
meselâ: Belirli bir vakitte yapılacak hac vazifesini başka bir vakte nakil
edivermek (küfrde bir fazlalıktır) çünki buna cür'et edeler zaten kâfir
bulunuyorlardı, Cenâb-ı Hak'kın bu husustaki emrini dinlemeyip onun aksini
yapmak da fazlaca bir küfür eseridir. Böyle yapanlar, ya Hak Teâlâ'nın emrini
inkâr etmiş veya o emrin hikmet ve menfaata muvafık olmadığını iddia ile Cenâb-ı
Hak'ka hâşâ cehalet isnat eylemiş olacakları için küfrleri kat kat olmuştur,
(onunla) Öyle Allah'ın emrine muhalif olarak ayları tehir etmek ve değiştirmekle
(kâfir olanlar, şaşırtılır) onların sapıklıkları artar, Cenâb-ı Hak'kın
emirlerindeki hikmetleri anlamaktan mahrum kalırlar, (onu) O tehir ettikleri ayı
(bir yıl helâl, bir yıl da haram sayarlar) haram olan bir ayı helâl tanırlar,
helâl olan bir ayı'ı da onun yerine haram telâkki ederler, aradan seneler
geçtikçe ilâve ettikleri günler sebebiyle yine haram tanımış olduğu ayın haram
bir ay olduğunu söylerler, (ki Allah Teâlâ'nın haram kıldığının sayısına uygun
göstersinler) Dört haram olan ay'a muvafakatte bulunmuş gibi olsunlar (da) artık
(Cenâb-ı Hak'kın haram kıldığını helâl kılsınlar) Bu cümleden olarak o hac
yapılması icabeden ayları başka aylara tehir ederek böyle kendi kendilerine
helâl ve harama hüküm versinler, (onlar için) O cahilce hareketlerinin bir
cezası olmak üzere o (kötü amelleri bezetilmiştir) artık onu, güzel; faideli,
takdire şayan birşey zannederek cüretleri artmıştır, daha ziyade azabı hak
etmişlerdir. (Allah Teâlâ ise kâfir olan bir kavme hidayet etmez.) Onlar kendi
kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için sapıklığa düşmüş olurlar, kendilerini
selâmet ve saadete kavuşturacak bir hidâyete nail olamazlar.
Bu âyeti kerime gösteriyor
ki, Cenâb-ı Hak, yüce bir mabuddur, hikmet sahibi bir yaratıcıdır. Onun bütün
dinî hükmleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Onu takdir ve tasdik etmemek,
onun zıddını yapmaktan kaçınmamak en büyük bir sapıklık eseridir. İşte bir kısım
ibadetlerin kamerî aylara göre yapılması hususundaki emri ilâhî de bu
cümledendir.
§ Bu konudaki şer'î hikmet
bir işaret olmak üzere şöylece izaha lüzum görülmüştür
(I) Kamerî aylar,
öteden beri on iki olup bunlar bir Ay yılını teşkil ederler. Bu aylar öteden
beri olduğu gibi İslâm dininde de ibadetlere mahsus günleri, vakitleri
kapsamak üzere muteber bulunmuştur. Bu, ilâhî emre dayanan, Hz.
Peygamberin fili ile sabit, ümmetin icmai ile gerçekleşmiş bir durumdur. Bu
cümleden olarak = Sana hilal seklindeki ayları soruyorlar. De ki: Onlar,
insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir. (Bakara 2/189) âyeti kerimesi
gösteriyor ki: İbadetler hussunda kameri aylar muteberdir. Ayın muhtelif
safhalar göstermesi, insanlara ibadet zamanlarını ve özellikle hac vaktini
bildirmek için açıkça bir alâmettir. Artık buna riayet edilmesi, bir hikmet ve
menfaat gereğidir. Hikmete dayanan dinimiz, kamerî aylara bir ehemmiyet
vermiştir. Ayın muhtelif safhaları sayesinde medeniler de. Bedeviler de ibadet
vakitlerini tayine muktedir olurlar. Bu kamerî aylar ise on ikidir. Bunlar bir
Ay yılını oluştumrlar. Bu senenin ilk ayı ise Muharremdir. Hz. Ömer, Radialahu
anhu, Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesselem efendimizin hicret buyurdukaln
senenin Muharremini, müslümanlar için bir tarih başlangıcı olarak t esbit
etmiştir. Hicrî tarih bu aydan başlamış bulunmaktadır.
(2) Cahiliye
zamanında bu kamerî ayların vakitleri değiştirilmiş, savaşta bulunmak için haram
olan bir ay, ileri veya geri alınmak suretiyle helâl sayılmış, helâl olan
bir ay da haram gösterilmiş, yani: Dînen belirlenmiş olan günler, keyfî
surette değiştirilmişti. İşte "Nesi" denilen bu hal, âyeti kerimesiyle büyük bir
küfr sayılmıştır.
(3) İbadetlerde Berat
Gecesi, Miraç Gecesi, Velâdet Gecesi gibi mübarek günlerde kamerî aylara uymanın
teşrî hikmeti de biraz düşünme neticesinde pek güzel anlaşılır. Bununla beraber
bir takım ibadetler, şer'an belirli vakitlere tahsis edilmiştir. Bunlar birer
teabbudî emirdir. Bizim vazifemiz de bu emirlere olduğu gibi riayet etmektir.
İsterse onların hikmetini bilmeyelim: Bir kulun kerem sahibi mabuduna olan tam
bir kulluğu, onun emirlerine uymaktan ibarettir. Yoksa onun şahsına ait
faidelerini, kolaylıklarını düşünüp araştırmak o hususta kendi kendine
değiştirme ve bozmaya cür'et etmek değildir.
(4) Oruç, hac
farizesinin güneş yılına göre muhtelif aylara tesadüfü, insanlık hakkında ilâhî
adaleti ilâhî rahmetin büyük bir tecellisi demektir. Düşünmeli ki, omç
fârizesini her sene meselâ: Haziran ayında ifa etmekle mükellef olsa idik, kuzey
yarım küredeki müslümanlar her vakit sıcak bir mevsimde ve uzun günlerde oruç
tutacaklardı, güney yarım küredeki müslümanlar ise daima soğuk ve kısa günlerde
bu vazifeyi ifa edeceklerdi. Tersine bu vazifeyi ifa, ocak ayına mahsus olsa
idi, bu halde kuzey yarımkürede bulunan müslümanlar, pek kolaylıkla oruçlarını
tutacaklardı, güney yarımküredeki müslümanlar ise her zaman güç bir vaziyette
kalmış olacaklardı. Kerem ve hikmet sahibi olan mabudumuz ise bu farizenin edası
için kamerî aylardan olan Ramazan ayını tâyin buyurmuş olmakla bütün
müslümanları ilâhî lütfuna mazhar kılmış, her otuz üç küsur sene içinde iki
yarımkürenin müslüman ahalisini nöbetleşerek kolaylığa nail buyurmuştur.
(5) Şunu da düşünmeli
ki, oruç günleri gibi, Hz. Peygamberin doğum günü gibi mübarek günler, bütün
dünya günleri, mevsimleri için iftihara vesile olacak pek feyizli, şerefli
zamanlardır. Artık bu yüce zamanların birer feyizler devresi sayılmak şerefine
nail olmak, her mevsim, hergün için pek istenen bir saadettir. Halbuki, bu
feyizler devresi, Güneş yılı itibariyle belirli bir mevsime, bir güne tahsis
edilmiş olsaydı insanlık dünyasının diğer mevsimleri, günleri bu nailiyet
şerefinden mahrum kalmış olacaklardır. Ay yılı dikkate alındığı takdirde ise
Güneş yıVarının bütün mevsimleri, günleri de bir nöbetleşme neticesi olarak bu
yüceliğinin sonu olmayan şerefe mazhar olmaktadırlar. Bu ise manevî bakımdan pek
büyük bir gayedir, bir hikmet gereğidir.
(6) Maamafih insanlar bir
hikmete binaen bir imtihan dünyasında yaşamaktadırlar. Bunların mükâfatları
Cenâb-ı Hak'kın emirlerine uyarak o uğurda katlanacakları
güçlükler ile
mütenasip olacaktır. Nitekim = amellerin en faziletlisi, en şiddetli
olanıdır.) diye buyurulmuştur. Artık oruç gibi bi
ibadetin daima son bahara
tesadüf etmeyip de diğer uzun veya sıcak zamanlara tesadüf etmesi de
müslümanların daha ziyade sevaba nail olmalarına bir vesile olmuş olur. Her
hakikî müslüman, üzerine düşen vazifeleri herhangi bir mevsime tesadüf ederse
etsin, kerem sahibi Mabudunun emrine uyarak seve seve, bir neş'e içinde ifaya
çalışır. Bu manevî zevkten mahrum olanlar ise herhangi mevsime tesadüf ederse
etsin o dinî vazifelerini ifaya yanaşmazlar. Artık onların bu hususta söz
söylemeğe ne selâhiyetleri olabilir?. Cenâb-ı Hak, cümlemizi İslâm dininin yüce
hükmlerini takdir ile onlara hakkiyle uymaya muvaffak buyursun. Amin...
38. Ey imân edenler!. Sizin
için ne varki, size Allah yolunda seferber olunuz, denildiği zaman yere
yığıldınız, kaldınız. Yoksa ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz.
Halbuki, dünya hayatının metaı, ahiretin yanında pek az birşeyden başka
değildir.
38. Bu mübarek âyetler,
dünyevî menfaatler düşüncesiyle savaştan kaçınan müslümanları kınamaktadır. Hak
yolundaki savaşların faidelerine işaret ederek müslümanları buna teşvik
eylemektedir. Bu cihaddan kaçınanları azap ile tehdit ederek onların yerine
başkalarının getirileceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.)
Ey bir kısım İslâm erleri!. (Sizin için ne var ki) ne mâni mevcuttur ki (size
Allah yolunda) İslâm dinî uğrunda (sefer ediniz) gazaya çıkınız (denildiği
zaman) ağırlık gösterdiniz (yere yığıldınız, kaldınız) emre uyarak hemen savaşa
hazırlanmadınız?. (Yoksa) Siz (ahirete bedel) öyle ebedî bir nimete karşlık
(dünya hayatına mı razı oldunuz?.) bu dünya varlığına mı daha ziyade kıymet
verdiniz. (Halbuki, dünya hayatının metaı) Dünyevî servetler, mevkiler (ahiretin
yanında) uhrevî varlıklara menfaatlere göre (pek az) önemsiz (birşeyden başka
değildir.) artık öyle ebedî nimetleri bırakıp da bu fanî nimetlere böyle
düşkünlük göstermek nasıl muvafık olabilir?.
§ İbni Abbas Hazretlerinden
rivayet edildiğine göre bu âyeti kerime Tebük gazvesi sırasında nazil olmuştur.
Şöyle ki: Hicretin dokuzuncu senesi idi. Rum Kayseri nin emriyle Şam'da
müslümanların aleyhine hareket etmek üzere bir ordunun toplanmış olduğu haber
alınmıştı. Rasûlü Ekrem'in emriyle Medine'i Münevvere'den, Mekke'i Mükerreme'den
ve diğer Arap kabileleri arasından bir hayli asker toplanarak Şam tarafına
harekete karar verilmişti. Bu orduya Hz. Ebu Bekir bütün servetini vermişti. Hz.
Osman da (içyüz deve yükü yiyecek ve bin altın bağışlamıştı. Bu ordu, Recep
ayında Medine'den hareket ederek Medine ile Şam yolunun ortasında bulunan "Tebük"
adındaki yere vardı. Etrafa korku vermişti. Bazı kabileler cizye vermek
suretiyle müslümanların ahd ve emanına girdiler. Rum ordusu ise hareket edemez
olmuştu, İslâm ordusu büyük bir şeref ve şan ile Medine'i Münevvereye dönmüştü.
İşte bu Tebük seferine hazırlanırken bazı münafıklar dedikodu yapmışlar, bu
cümleden olarak münafıkların reisi olan Abdullah İbni Übeyy İbni Selûl:
"Muhammed Aleyhisselâm- Roma devletini oyuncak mı sanıyor, eshabıyle beraber
onlara esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum." demişti. Maamafih o
vakit havalar pek sıcak idi, Medine'nin mahsulâtı vücude gelmişti, gidilecek yer
ise uzakça idi, Rumlar ise fazla kuvvetli görülüyorlardı. Binaenaleyh bazı
müslümanlar da, bu gibi sebeplerden dolayı ağırlık göstermiş, hemen sefere
koşmamışlardı. Bunun üzerine bir teşvik ve kınama mahiyetinde olmak üzere bu
âyeti kerime nazil olmuştur.
Gerçek şu ki: Eshabı
kiramdan birçokları mallarıyle, canlariyle bu sefere seve seve iştirak
etmişlerdi. Fakat umuma hitab edip de bunlardan bir kısmının kastedilmesi,
meşhur bir mecaz üslûbudur, bir konuşma usulüdür. Binaenaleyh bu husustaki hitap
da her ne kadar umuma yönelik ise de bundan bir kısmı kasdedilmiştir.
39. Eğer seferber
olmazsanız, sizi pek acıklı bir azap ile cezalandırır ve yerinize başa bir kavmi
getirir ve siz ona hiçbir şey ile zarar veremezsiniz. Ve Allah T e âlâ herşeye
tam manâsıyla kaadirdir.
39. Ey mü'minler!. Artık
düşününüz!. (Eğer) siz, Hz. Peygamber'in emrine muhalefet edip de (seferber
olmazsanız) Yüce Peygamber ile cihada çıkmazsınız, Allah Teâlâ (sizi pek acıklı
bir azap ile cezalandırır) sizi ahiretin pek müthiş azabına uğratır veya
düşmanların ortaya çıkmasıyla veya kıtlık ve pahalılık ile veya yağmurların
kesilmesiyle sizi helake mâruz bırakır, (ve yerinize başka bir kavmi getirir.)
Peygamberin emrine itaat edecek, ahireti dünyaya tercih eyleyecek bir kavmi
İslâm şerefine nail kılar, (ve siz ona) Cenâb-ı Hak'ka veya onun Peygamberine,
öyle cihatdan geri kalıp ağır davranmaktan dolayı (birşey ile zarar
veremezsiniz.) onun dini yine yayılır durur, onun dinine hizmet eden nice
zümreler vücude getirilir. Nitekim getirilmiştir, İslâmiyet'i kabul eden Yemen,
Fars, Irak, Türkistan ahalisinin İslâmiyet'i kabul edip İslâm dinine olan
hizmetleri malumdur. (Ve Allah Teâlâ herşeye tam manâsiyle kaadirdir.) Kendi
mukaddes dinini herhangi bir vasıta ile yüceltebilir, her tarafa yayabilir.
Evet... Rasülü Ekrem'in mübarek hayatı da buna şahitdir. Cenâb-ı Hak onu ne
kadar zatlar ile desteklemiş, onun dinini kıyamete kadar da destekleyecek ve
koruyacaktır. Bir takım hainlerin bu yüce dine karşı görünürde veya gizlice
düşmanca bir vaziyet almaları, bunun dünya çapında yücelmesine, ufuklara
yayılmasına ebediyen mâni olamayacaktır. Cenâb-ı Hak dileyince İslâm dinini
başka milletler ile de teyit buyurur, onlarda İslâmiyet'e hizmete
atılırlarEvet... Allah
Teâlâ dilerse İslâm dinini bu dir
müntesip olmayanlar ile de
destekler. Nitekim bugün de birçok müsteşrik yabancı âlimleri, İslâm dininin
güzelliği, yüksekliği hakkında yazılar yazıyor, eserler yayınlıyorlar.
40. Eğer siz ona yardım
etmezseniz muhakkak ki. Allah Teâlâ ona yardım etmiştir: O zaman ki, kâfirler
onu çıkarmışlardı. O ikinin biri bulunuyordu. O ikisi mağarada bulundukları
sıra, o vakitte ki, arkadaşına diyordu: mahzun olma, şüphe yok ki. Allah Teâlâ
bizimle beraberdir. Artık Allah Teâlâ onun üzerine sekinetini indirdi ve bunu da
görmediğiniz askerlerle destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah
Teâlâ'nın kelimesi ise o en yüksektir. Ve Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet
sahibidir.
40. Bu âyeti kerime, Eshab-ı
Kiramı Rasûlullah'a yardım etmeğe teşvik etmektedir. Ve o Yüce Peygamberin daima
Allah'ın yardımına mazhar olup bir nice görülmeyen kuvvetler ile desteklenmiş
olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Müminler!. (Eğer siz ona) Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'a (yardım etmezseniz) Cenâb-ı Hak ona yardım eder, onu daima
korumaktadır, (muhakkak ki. Allah Teâlâ ona) Evvelce de (yardım etmiştir.)
Özellikle (o zaman) yardım etmişti (ki, kâfirler) Mekke'i Mükerreme'deki
müşrikler (onu) o Yüce Peygamberi Mekke'den (çıkarmışlardı.) çıkmasına sebebiyet
vermişlerdi, onu mübarek hayatına kastetmeğe karar vermişlerdi. (O) Yüce
Peygamber (ikinin biri bulunuyordu.) biri kendisi, diğeri de arkadaşı ve eshab-ıı
kiranınım seçkini olan Ebu Bekir Hazretleri idi. (O ikisi) O mübarek Peygamber
ile muhterem arkadaşı (mağarada bulundukları sıra) O Yüce Resul (o vakitte ki) o
muhterem arkadaşına teselli vermek için (diyordu:) Ey arkadaşım! (mahzun olma)
Bana düşmalarımın bir zarar verebileceklerini düşünerek kalben üzülme (şüphe yok
ki. Allah Teâlâ bizimle beraberdir.) yani: O Kerem sahibi mabudumuz, bizi dâima
koruyacak ve muhafaza buyuracaktır. (Artık Allah Teâlâ) Rasülü Ekrem'in bu
müjdelediği şekilde (onun) Hz. Ebu Bekir'in (üzerine sekinetini) ona güven ve
sükûnet verecek vadini (indirdi) kalbine ilham buyurdu. (Ve bunu da) Resullerin
sonuncusu olan bu Yüce Peygamberi de o sizin gözlerinizle (görmediğiniz
askerlerle) yani meleklerle gerek bu mağarada ve gerek Bedir, Ehzâb, Hüneyin
gibi savaşlarda (destekledi) artık bundan sonra da destekleyecektir, (ve) O Yüce
Yaratıcı (kâfir olanların sözünü alçalttı.) onların müşrikçe lâkırdılarını,
başkalarını küfür ve şirke davete ait olan dırıltılarını veyahut Rasûlüllah
hakkında yapacaklarını aralarında kararlaştırdıkları kötü hareketlerini,
arzularını mahvetti, kendilerini mağlûp ve helak etti, o çirkin emellerine
kavuşamadılar. (Allah Teâlâ'nın kelimesi) Olan Yaratıcının birliğine, imana,
İslâm dinini kabule (ise o en yüksektir.) o her şeyin üstündedir, ona hiçbir söz
yücelikde eşit olamaz. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) herşeye yegâne galip olan
o'dur, onun kudreti herşeye fazlasıyla kâfidir. Ve o ezelî yaratıcı (hikmet
sahibidir). Onun bütün emir ve tedbiri, hikmet gereğidir. Onun irâdesi, kudreti
daima hikmet ve menfaati kapsar bir şekilde tecelli eder. Buna imân etmişizdir.
§ Bu âyeti kerime,
Rasûlullah'ın hicretini, onun nail olduğu Allah'ın korumasını gösterdiği gibi Hz.
Ebu Bekir'in de yüksek mertebesini göstermektedir. Çünkü onun Rasûlullah'a
fevkalâde hizmetlerde, fedakârlıklarda bulunması Rasûlullah'ın hicretinde
arkadaşı, yoldaşı bulunması, mağaradaki iki zâttan birisi olmak üzere Kur'an'ı
Kerim'de gösterilmesi onun eshabı kiramı arasında en seçkin bir zat olduğuna
delildir. Malûm olduğu üzere müslümanlığı kabul eden zatlar, Mekke'deki
müşriklerin pek çok ezâ ve cefâsına uğramakta idiler. Bunların bir kısmı
Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Bu sırada Medine ahalisinden olan Ave ve Hazrec
kabileleri Islâmiyeti kabul etmiş, müslümanlara kucaklarını açmışlardı. Artık
gerek Mekke'deki ve gerek Habeşistan'daki müslümanlar. Medine'ye hicret
etmişlerdi. Mekke'de yalnız Peygamber efendimizle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali gibi
birkaç zat kalmıştı. Mekke müşrikleri İslâmiyet'in Medine'deki yayılmasını
görünce endişeye düşmüşler, buna karşı bir çâre elde etmek için liderler!
bulunan Kusayın, Darunnedve denilen hanesinde toplanarak istişarede bulunmuşlar,
Ebu Cehlin görüşünü kabul ederek Rasûlü Ekrem'in hayatına kastetmeğe karar
vermişlerdi. İşte bu sırada idi ki. Peygamber Efendimizin de Medine'ye hicret
buyurmasına Allah tarafından müsaade olundu. Hz. Peygamber'in doğunun elli
dördüncü ve milâdın (622) inci senesi idi. Sefer ayının son günlerinde Rasûlü
Ekrem, bir gece saadet hanesinde kendi yatağına Hz. Ali'yi yatırmış, mübarek
hanesinin etrafında dolaşıp kendisine suikastte bulunmak isteyen kâfirlerin
üzerlerine bir avuç toprak saçmış, aralarından çıkıp bir tarafa gitmiş, o
düşmanlarının kör olası gözleri ise o Yüce Peygamberin bu çıkıp gitmesini
görememişlerdi.
Rasûlü Ekrem, sonra Ebu
Bekiri Sıddık'ın evine teşrif etmiş, onunla beraber hicrete izinli olduğunu
müjdelemiş, onunla beraber geceleyin çıkarak Mekke şehrine bir saatlik bir
mesafede bulunan "Sevr" dağına gitmişler, orada "Athal" denilen bir mağarada üç
gün saklanmışlardı. Rasûlü Ekrem'in bu hicretinden haberdar olan müşrikler, o
Yüce Peygamberi takibe başlamışlar, o mağaranın yanına gelmişlerdi, fakat bir
harika olarak onun kapısını örümcekler kaplamış, güvercinler de orada yuva
yapmış, yumurtlamışlardı. Artık müşrikler, orada kimsenin bulunamıyacağına kaani
olup geri dönmüşlerdi. İşte bu sırada mağarada bulunan Hz. Sıddık, düşmanların
öyle mağara etrafında dolaştıklarını görünce mahzun olmuş "Ya Rasûlüllah!. Beni
öldürürlerse gam yemem ben bir şahısım, fakat senin mübarek hayatına
kasdederlerse bütün ümmetin yok olmasına sebep olur, diye üzüntüsünü
göstermişti. Fakat bunun üzerine Rasûlü Ekrem de ona teselli vererek: "gam
çekme, Allah Teâlâ bizimle beraberdir" diye buyurmuştu. Rasûlü Ekrem Mekke'den
çıkmadan evvel "Abdullah Ibni Üreykıt" adında bir şahıs bir ücretle kılavuz
tutulmuş, kendisine iki deve verilmiş, üç gün sonra bunlar ile mağaraya gelmesi
tenbih edilmişti. Üreykıt belirlenen zamanda mağaranın yanına gitmiş, Rasûlü
Ekrem de arkadaşıyla beraber mağaradan çıkarak bu develere binip Medine'i
Münevvere tarafına yürümüşlerdi. Reblulevvelin ilk günleri idi, Medine'deki
müslümanlar, Hz. Peygamber'in teşrif inden haberdar olarak karşılamaya
çıkmışlar, büyük tezahüratta bulunmuşlar, kasideler okumuşlardı. "Küba" köyüne
yaklaşılmıştı. Rasûlü Ekrem üç gün Küba'da kaldı, meşhur Küba mescidini
yaptırdı. Müslümanlar için ilk yapılan mescit o'd ur. Sonra Medine şehrine
teşrif etti. Hal i d Ebu Eyyubilensâri Radiallahü an hin hanesinde yedi ay kadar
ikâmet buyurdu. Bu sırada Medine'i Münevveredeki Peygamber mescidi ile
etrafındaki odalar yapılmış, Rasûlü Ekrem de bu odaları ikametgâh edinmişti.
Mekke'i Mükerreme'den hicret eden eshâb-ı kirama "muhacirin" denildiği gibi bu
zatlara yardım eden Medine'i Münevvere'deki müslümanlara da "Ensar-ı Kiram"
denilmiştir.
İşte Rasûlü Ekrem'in
Medine'i Münevvere'ye hicret buyurmuş olduğu senenin Muharrem'i yıl başı olmak
üzere hicrî tarihin başlangıcı sayılmıştır.
41. Siz hafif ve ağırlıklı
olarak cihada çıkınız ve Allah Teâlâ'nın yolunda mallarınızla ve canlarınızla
cihadda bulununuz. Bu, sizin için hayırlıdır. Eğer bilir kimseler oldunuz ise.
41. Bu mübarek âyetler,
müslümanları herhalde cihada katılmaya teşvik ediyor ve özendiriyor, bir takım
mazeretlerine binaen cihada iştirak etmemiş olduklarına dair yalan yere yemin
edeceklerin bu hallerini kınıyor. Bu gibi kimselerin halleri tamamen
anlaşılmayınca cihada iştirak etmemeleri için kendilerine verilen iznin uygun
olmayacağına işaret buyuruyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Siz hafif ve
ağırlıklı olarak cihada çıkınız) Yani: Size kolay gelsin gelmesin herhalde
seferber olunuz. Fedakârlıkta bulunun, neş'eli olun olmayın, nakil vasıtaları
bulunsun bulunmasın, gerek genç ve gerek yaşlı olun herhalde fevkalâde bir mâni
bulunmadıkça cihaddan geri katmayın (ve Allah Teâlâ'nın yolunda mallarınızla ve
canlarınızla cihadda bulununuz) Yani: Mümkün oldukça böyle fedakârlıklardan
çekinmeyiniz, böyle mal ile ve can ile cihad kabil olmayıp yalnız biriyle kabil
olduğu takdirde o şekilde hareket edilmesi lâzım gelir. Meselâ: Bedenen cihada
katılamayacak bir müslüman, malı var ise savaşa maliyle yardımda bulunmalıdır.
(Bu sizin için hayırlıdır.) Yani: Böyle cihada atılmak, maddî ve manevî bir nice
faideleri içermektedir. Bu vatanın, İslâmiyet'in korunmasına hizmet eder. Uhrevî
sevaplara vesiledir, (eğer siz) Bu faideleri düşünüp takdir eder, (bilir
kimseler oldunuz ise) öyle hak yolunda mümkün olan fedakârlıkarı yapmaktan geri
durmazsınız.
42. Eğer o, yakın bir
ganimet ve orta bir sefer olsa idi elbette sana tâbi olurlardı. Fakat o
meşakkatli mesafe onlara uzak geldi ve az sonra Allah Teâlâ'ya yemin
edeceklerdir ki; eğer iktidarımız olsa idi elbette seninle beraber sefere
çıkardık. Bunlar kendilerini helak ediyorlar. Allah Teâlâ ise onların mutlaka
yalancı kimseler olduklarını biliyor.
42. Resulüm!. (Eğer o)
Davet edildikleri şey (yakın bir ganimet) kolaylıkla elde edilebilir dünyevî bir
menfaat olsa idi (ve orta bir sefer) ne pek uzak, ne de pek yakın olmayıp orta
bir halde bulunmuş (olsa idi) ganimete ulaşmak arzusuyla (elbette sana tâbi
olurlardı) o sefere iştirak ederlerdi. (Fakat o meşakkatli mesafe) Kolaylıkla
varılamayacak olan Tebük savaş alanı (onlara uzak geldi) o sebeple bahaneler
yaparak bu sefere iştirak etmediler, (ve az sonra) Tebük seferinden dönüşünüzü
müteakip (Allah Teâlâ'ya yemin edeceklerdir ki) biz bir Özür dolayısıyla geri
kaldık (eğer iktidarımız olsa idi) o sefere bedenen katılmaya zamanımız,
vücudumuz müsait bulunsa idi (elbette seninle beraber) o (sefere çıkardık)
savaşa iştirak ederdik, (bunlar) Böyle yalan yere yemin edenler, bu yüzden
(kendilerini helak ederler)
kendilerini azabı hak
ettirirler de bunu takdir edemezler. Nitekim bir hadisi şerifte: Yalan yere
yapılan yemin, yurtları harabe yerine döndürür, felâketlere sebep olur. (Allah
Teâlâ ise onların) O yemin edenlerin (mutlaka yalancı kimseler olduklarım bilir)
onların bu sefere katılmaya muktedir olduklarını, bu hususta yalan yere yemin
ettiklerni bilip cezalarını verir. Onlar bu yalan yere yeminleriyle kendilerini
felâkete itiyorlar da bundan haberleri yok.
§ Bu âyeti kerime, Tebük
savaşına katılmamış olan münafıklar hakkında nazil olmuştur.
43. Allah Teâlâ seni af
etsin, ne için doğru söyleyenler sence belli oluncaya ve sen yalancıları
bilinceye kadar -beklemeden-onlara izin verdin.
43. Ey Yüce
Peygamber!. (Allah Teâlâ seni affetsin) Sen Allah'ın affına, ilâhî korumaya
daima mazharsın, ne için ihtiyatta bulunmadın ne için daha iyi ve daha üstün
olan yavaş davranmayı tercih etmedin de o sefere katılmayaların yeminlerine
itimatta bulundun?. (Ne için doğru söyleyenler) Malî, bedenî iktidarları
olmayanlar, doğru yere mazeret ileri sürenler (sence belli oluncaya) güzelce
anlaşılıncaya kadar (ve sen yalancıları) yalan yere yemin edenleri (bilinceye
kadar) beklemeden (onlara izin verdin?.) Cihada katılmamalarına müsaade de
bulundun?.
§ Bu müsaade haddizatında
bir iyi niyete, bir yemin yapılmasına, bir içtihada mebni vâki olduğundan bir
günah mahiyetinde değildir. Bilâkis daha iyi olanı terk kabilindendir. Zaten
Rasülü Ekrem Hazretleri günahlardan korunmuştur. Onun böyle af ile müjdelenmesi
ise hakkında bir ilâhî iltifattır, bir tazim ve yüceltmekten ibarettir. Nitekim
hürmete şâyân olan zatlara yapılan hitaplarda: Allah Teâlâ seni af etsin, seni
ıslah eylesin, seni izzetli kılsın, senden razı olsun denilir ki, bu bir
iltifattır ve %'^zt başlamak (için söylenen) önsözdür.
44. Allah Teâlâ'ya ve ah i
ret gününe imân edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihadda bulunmak hususunda
senden izin istemezler. Allah Teâlâ takva sahiplerini hakkıyla bilicidir.
44. Bu mübarek âyetler,
müminler ile münafıkların arasındaki farkı gösteriyor. Müminlerin ne kadar
fedakâr olduklarını, münafıkların da ne kadar imândan uzak, şaşkın bir halde
bulunduklarını bildiriyor. Şöyle ki: Resulüm!. (Allah Teâlâ'ya ve ah i ret
gününe imân edenler) Bunları kalben tasdik eyleyenler (senden izin istemezler)
cihada katılmak için birer bahane ileri sürerek, müsaade almak arzusunda
bulunmazlar. Yahut cihada atılmak için o kadar arzuda bulunurlar ki, onu bir
dinî vazife bildikleri için ayrıca bir müsaade istemeksizin hemen cihad sahasına
atılırlar. Bu hususta onlar için bir işaret yeterlidir. Nitekim Tebük savaşı
sırasında Rasülü Ekrem Efendmiz, Hz. Ali'ye Medine'de kalmasını emretmişti.
Böyle cihada iştirak etmemek Hz. Ali'ye pek ağır gelmiş, âdeta üzülmüştü Yüce
Peygamber Efendimiz de ona teselli vermiş: "Ya Ali! İstemez misin ki, benim
yanımda senin mevkiin. Musa'nın yanında Harun'un mevkii gibi olsun" diye
buyurmuştu. Hz. Musa Aleyhisselâm Tür'a giderken kardeşi Harun
Aleyhisselâm'ı kendi yerine kaymakam tâyin etmiş, yurdunda bırakmıştı. (Allah
Teâlâ) ise o (takva sahiplerini) Cenab'ı Hak'kın emrine muhalefet etmeyip
çabucak itaat gösterenleri (hakkiyle bilicidir) artık onları elbetteki, mükâfata
nail buyuracaktır.
45. Senden ancak o kimseler
-cihada iştirak etmemek için- izin isterler ki. Allah Teâlâ'ya ve ah i ret
gününe inanmazlar ve onların kalpleri şüpheye düşmüştür. Artık onlar o kuşku -ve
şüphelerinde- tereddütlü bulunur dururlar.
45. Ya Muhammedi.
Aleyhisselâm. (Senden ancak o kimseler) Bir özürleri bulunmadığı halde cihaddan
geri kalmak için (izin isterler ki) onlar münafıklardır, zahiren müslüman
görünürler, fakat hakikati halde onlar (Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe
inanmazlar) onlar ne sevap isterler, ne de azaptan korkarlar, (ve onların
kalpleri) imân hususunda (şüpheye düşmüştür.) onların kalpleri, vicdanları ilmî
bir kanaate, sağlamlığa sahip değildir, (artık onlar) O kalplerinde yerleşmiş
olan (kuşku ve şüphelerinde tereddütlü) şaşkın, ne yapacaklarını şaşırmış bir
halde (bulunur dururlar.) onlar ne kâfirler ile beraber olurlar, ne de müminler
ile. Onlar red ile kabul arasında tereddütlü buunurlar, hiçbirine kesin bir
şekilde karar veremezler. O münafıklar, nifak dolu bir kalb ile şaşkın şaşkın
bir halde yaşarlar, İşte münafıkların halleri böyle zelilce, cahilce olmaktan
başka değildir.
46. Eğer -cihada-
çıkmak isteseydiler, elbette onun için bir hazırlık -bir kuvvet- hazırlar
idiler. Fakat Allah Teâlâ onların cihada çıkmalarını çirkin gördü de onları
alıkoydu. Ve oturanlar ile beraber oturunuz denildi.
46. Bu mübarek
âyetler, münafıkların cihada katılmak işlemediklerini, maamafih onların İslâm
kuvvetlerine katılmaları, zarardan başka birşeye yarayamıyacağını bildiriyor.
Nitekim onların evvelce de ne bozguncu arzularda bulunmuş olduklarını, buna
rağmen hakteceli edip müslüman I arın başarılara nail olduğunu hatırlatıyor.
Şöyle ki: Ey Allah Teâlâ'nın Peygamberi!. Münafıklar bir özürleri bulunmadığı
halde seninle beraber cihadda bulunmamak için senden müsaade isterler. (Eğer)
Onlar cihada, Tebük seferine (çıkmak isteseydiler elbette) daha evvelce o cihad
için (bir hazırlık) bir kuvvet, bir silâh vesaire (hazırlar idiler) böyle cihad
zamanı gelince silâhımız, nafakamız yok diye mazeret bildirmelerine yer
kalmazdı. Bunlar birer bahanel. (Fakat Allah Teâlâ onların cihada çıkmalarını
çirkin gördü) Onların o ahlâk bozuluğu seebiyle İslâm ordusuna karışmalarına
razı olmadı da (onları) yerlerinde korku ile; tenbellik ile (alıkoydu) hapsetti,
onları o cihad şerefinden, sevabından mahrum bıraktı. Artık onlara: Siz de
(oturanlar ile beraber oturunuz) siz de kadınlar, çocuklar gibi, hastalar gibi
yerinizden ayrılmayınız (denildi) yani: Cenâb-ı Hak öyle takdir buyurmuş oldu,
onların kalplerinde böyle cihaddan geri kalmak hırsı yüz gösterdi. Artık öyle
şerefli bir cihada katılmaya muvaffak olamadılar.
47. Eğer sizin aranızda
-cihada- çıkacak olsalardı, size bozgunluktan başka birşey arttırmış
olmayacaklardı ve sizin aranıza fitne sokmak isteyerek koşar dururlardı. Ve
sizin aranızda onları ziyadesiyle dinleyenler de vardır. Allah Teâlâ o
zâlimleri tamamiyle bilicidir.
47. Bununla beraber o
münafıkların İslâm kuvvetlerine katılmamaları, müslümanların menfaatleri
icabıdır. Çünkü Ey müslümanlarl. (Eğer) O münafıklar (sizin aranızda) cihada
(çıkacak olsalardı) size bir faideleri dokunmazdı, bilâkis (size bozgunluktan)
şer ve fesattan (başka birşey arttırmış olmayacaklardı) onların yüzünden zarara
uğrayacaktınız (ve) onlar (sizin aranıza fitne sokmak isteyerek koşar
dururlardı) İslâm kuvvetlerini şüpheye, yenilgiye düşürmek için düşman
kuvvetlerini çokça gösterirlerdi. İslâm ordusunun hareketlerini düşmanlarına
bildirirlerdi. Ara yerde koğuculuk yaparak nice alçaklıkları işlerlerdi. (Ve)
Halbuki (sizin aranızda) ey Müslümanlar!, (onları) O münafıkları (fazlasıyla
dinleyenler de vardır) onların ciddiyetine inanan saf kimsler olabileceği gibi
onlara kıymet veren İslâm düşmanları da vardır. Bir takım casuslar da vardır ki,
o münafıklar vasıtasiyle elde ettikleri malûmatı gider düşmanlara haber
verirler. (Allah Teâlâ o) gibi (zâlimleri) müminlerin arasına fitneler, şüpheler
düşüren münafıkları (tamamiyle bîlicîdîr) elbette ki, onları lâyık oldukları
cezalara kavuşturacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!. § Bu âyeti kerime,
göstermiş oluyor ki: Müslümanların aralarında öteden beri bir takım münafıklar,
din düşmanları vardır. Bunlar görün süte dost görünürler, müslümanlar ile
beraber hareket eder gibi görünürler, sonra da bir takım saf kimseleri aldatmaya
çalışırlar, kendilerini aydın, vatansever gösterirler. Halbuki, asıl maksatları,
İslâm toplumunu perişan etmek, müslümanları dinden, vatanlarına bağlılıktan
ayırmaktır. Artık böyle gizli düşmanları pek iyi anlamaya çalışmalıyız, onların
yaldızlı sözlerine kıymet vermemeliyiz, ciddî meşru bir şekilde çalışmamıza
devam etmeliyiz. O bedbaht düşmanlar da, ergeç lâyık oldukları cezaya
kavuşacaklardır.
48. Muhakkak ki, onlar daha
evvel fitne çıkarmak istemişlerdi ve sana işleri altüst etmişlerdi. Tâki, Hak
geldi ve onların istememelerine rağmen Allah Teâlâ'nın emri yerini buldu.
48. (Muhakkak ki,
onlar) O münafıklar (daha evvel) Tebük seferinden önce: Uhud ve Huneyn savaşları
sırasında (fitne çıkarmak istemişlerdi) İslâm ordusu arasına ayrılık düşürmeğe,
bir takım engeller, musibetler meydana getirmeğe çalışmışlardı. Bu cümleden
olarak Uhud savaşında münafıkların reisi olan "Abdullah Ibni Übey" tam savaşa
başlanıldığı sırada kendi gibi münafıklar ile beraber savaştan kaçınmışlar,
İslâm ordusunun geçici bir yenilgiye uğramasına sebebiyet vermişlerdi (ve) işte
bu gibi hainler (sana) Resulüm!, (işleri) savaşa ait muameleleri (altüst
etmişlerdi) bir takım hileler ile eshâb-ı kiramı ihtilâfa düşürmüş, cihad işini
müşkül bir durumda bulundurmuşlardı. Fakat onlar, maksatlarına nail olamadılar.
(Tâki hak geldi) Cenâb-ı Hak'kın müslümanları desteklemesi, onlara yardımı
tecelli etti (ve onların) o münafıkların (istememelerine) hoşlanmaz olmalarına
(rağmen Allah Teâlâ'nın emri) İslâm dininin galibiyeti, şer'î şerifin yücelmesi
(yerini buldu) o münafıklar da eliboş ve ziyanda kaldılar.
§ Bu âyeti kerime, hem
Rasülullah'a, hem de müminler için bir teselli mahiyetinde bulunuyor. Buyurulmuş
oluyor ki: Cenab'ı Hak, dinini herhalde yüce edecektir, müslümanları
yaşatacaktır. İsterse, bunu istemeyen bir takım düşmanlar bulunsun. Cenâb-ı Hak,
ehli imânı desteklemeğe her zaman kaadirdir. Buna inanmışızdır.
49. Ve onlardan "bana
izin ver ve beni fitneye düşürme" diyen de vardır. Haberiniz olsun ki, onlar
fitnenin içine düşmüşlerdir. Ve şüphesiz ki, cehennem, kâfirleri elbette
kuşatmıştır.
49. Bu mübarek âyetler
de cihada katılmamak için birer bahane ile izin elde etmek isteyen bir kısım
münafıkların alçaklık halini ve müslümanlara karşı nekadar düşmanca
davrandıklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ve onlardan) o münafıklardan (bana
izin ver) Medine'de oturup durayım (ve beni) savaşa götürüp de (fitneye düşürme)
canımı, malımı yok olmaya mâruz bırakma veya "ben herhalde cihada katılmayacağım
bana bunu emredip de beni sorumlu hale düşürme" (diyen de vardır) onlar, ne
kadar şaşkın kimselerdir!. Ey Müslümanlar!. (Haberiniz olsun ki, onlar) Böyle
bir lâkırdıda bulunan münafıklar (fitnenin içine düşmüşlerdir) böyle münafık
olmaları, emre muhalefet ederek cihaddan kaçınmaları, haddizatında kendileri
için bir fitnedir, cezayı gerektiren bir harekettir. Onlar ise bunun farkında
olamıvorlar. (Şüphe yok ki, cehennem) Öyle münafıkları (kâfirleri) o kötü
hareketlerinden dolayı her taraftan (kuşatmıştır.) Onların küfür ve nifakları,
kendilerinin ebedî olarak azap çekmelerine sebep olduğu için onları şimdiden
kuşatmış bir manevî yakıcı azabdır. Yarın ahirette de mutlaka cehenneme
atılacaklardır. Kendilerini cehennem ateşi her taraftan kuşatıp duracaktır.
50. Sana bir
güzellik nasip olunca onları üzer. Ve eğer sana bir musibet dolanışa "biz
muhakkak ki, tedbirimizi evvelce almış bulunduk" derler. Ve onlar sevinir bir
halde geri dönerler.
50. O münafıklar
öyle kötü niyetli, düşman kimselerdir ki: Bazı savaşlarda (Sana) Ey Yüce
Peygamber! (bir güzellik) bir fetih ve zafer, bir ganimet (nasip olunca) bu
güzellik (onları üzer) pek fazla olan kıskançlıklarından, düşmanlıklarından
dolayı kalben üzülür dururlar, (ve eğer) Bazı savaşlarda (sana bir musibet) bir
şiddet, bir sıkıntı (dokunsa) sevinirler (biz muhakkak ki) çok isabet etmişiz,
birer bahane ile savaştan geri kalmak için (tedbirimizi evvelce) bu müslümanlara
gelen şiddet ve musibetten önce (almış bulunduk derler) o münafıkça
hareketlerini tekdir etmiş olurlar. (Ve onlar) O münafıklar: Müslümanlara gelen
sıkıntıdan, kendilerinin cihada katılmamış olduklarından dolayı (sevinir bir
halde) kendi arkadaşlariyle toplanmış oldukları yerden veya Hz. Peygamberin
huzurundan (geri dönerler) halbuki, onlar bu münafıkça hareketlerinden dolayı ne
kadar müthiş bir felâketle karşı karşıya kalacaklardır, bunu asla
düşünemiyorlar. Bu ne büyük cehalet ve gaflet!.
51. Deki: Bize Allah
Teâlâ'nın yazmış olduğu şeyden başkası isabet etmez. O bizim Mevlâmızdır ve
mü'min olanlar artık Allah Teâlâ'ya tevekkül etsinler.
51. Bu mübarek
âyetler, müslümanların aleyhinde çalışan münafıkları ümitsizliğe sevk
etmektedir. Müslümanların Allah'ın takdirine razı, Hak'ka güvenir olduklarını ve
herhalde güzel âkibetlere nail olacaklarını bildirmektedir, münafıkların da
mutlaka mağlûp ve perişan olacaklarını, onların yapacakları iyiliklerin Allah
katında makbul olamayacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Resulüm!.
Müslümanlara isabet eden bazı musibetlerden dolayı sevinen münafıklara (De ki:
Bize Allah Teâlâ'nın yazmış) takdir ve lâvh-i mahfuzda tesbit buyurmuş (olduğu
şeyden başkası isabet etmez.) bu bir ilâhî hükümdür, bir ilâhî hikmet gereğidir,
bunu hiçbir kimse değiştiremez, bozamaz, (o) hikmet sahibi yaratıcı (bizim
Mevlâmızdır) bize kendi canımızdan üstündür. Bizi koruyan bize zafer veren ancak
o'dur, (ve mü'min olanlar artık) Bütün işlerinde (Allah Teâlâ'ya tevekkül
etsinler) bütün işlerini o Kerem Sahibi Yaratıcının lûtfuna bırakmakla onun
takdirine razı olsunlar, ondan başarılar beklesinler. İşte mü'minlerin vazifesi
budur. Çünki onlar, bilirler ki, Cenâb-ı Hak, mü'min kullarını ergeç başarılara,
nimetlere nail buyuracaktır. Geçici bir arızaya uğraş al ar da bunun bir hikmet
gereği olduğunu bilirler, kendilerini teselli eder ve bu kanaatlerinden dolayı
da sevaba nail bulunurlar.
52. De ki: Siz bizim
hakkımızda iki güzellikten birinden başkasını mı beklersiniz?. Ve bizler ise
size Cenab'ı Hak'kın katından veya bizim ellerimizle bir azabın isabetini
bekliyoruz. Artık bekleyiniz. Biz de sizinle beraber bekleyicileriz.
52. Resulüm!. O
müslümalara isabet edip hoş görülmeyen bazı hallerden dolayı sevinen münafıklara
(De ki: Siz bizim hakkımızda iki güzellikten) iki güzel sondan yani: Ya zaferden
veya şehittikten birini görürsünüz, biz herhalde bu iki güzel sondan birine
kavuşacağız. Siz bunların (birinden başkasınımı) biz müslümanlar hakkında
(beklersiniz?.) Elbette beklemeye kadir, selâhiyettar olamazsınız. (Ve bizler
ise size Cenâb-ı Hak'kın katından) başkası sebebiyet vermeksizin gökten bir
yıldırımın gelip isabet etmesi gibi bir şekilde (veya bizim ellerimizle) bizim
öldürmemizle, esir etmemizle size (bir azabın isabetini bekliyoruz.) siz mutlaka
bir azaba uğrayacaksınızdır. (Artık) Ey Münafıklar!, (bekleyiniz) Bizim
âkibetimizi, (biz de sizinle beraber) sizin kötü sonunuzu (bekleyicîlerîz.)
herhalde takdir edilmiş olan sonlara kavuşulacaktır. Göreceksiniz ki,
müslümanların akibeti sevinç verici olacak bir şekilde vücude gelecektir. Siz
münafıkların âkibetleri de herhalde pek kötü olacaktır. Nitekim öyle de
olmuştur. Arap yarımadasındaki o münafıklar dağılıp yok olmuş, İslâm kuvvetleri
bütün o havaliye hakîm bulunmuştur.
53. De ki: İster gönül
rızasiyle ve ister gönülsüz verin, elbette sizden kabul edilmeyecektir. Çünki
siz şüphe yok fası ki ar olan bir kavim olmuş oldunuz.
53. Resulüm!. O münafıklara
(De ki: İster gönül rızasiyle ve ister) kalben istemeksizin aldığınız bir emir
şevkiyle (gönülsüz olarak verin) müslümanların yapacakları savaşlar için
mallarınızı sarfetmek isteyiniz (elbette sizden kabul edilmeyecektir) bu malları
müslümanlar almak istemiyeceklerdir veyahut bu yoldaki sarfiyatınız Allah
katında makbul olmayacaktır. (Çünki siz şüphe yok fasıklar) zalim, inatçı,
kâfirler (olan bir kavim olmuş oldunuz) artık sizin gibi bozguncuların,
İnkarcıların öyle maddî sarfiyatının ne kıymeti olabilir?.
§ Rivayate göre bu âyeti
kerime: Ced Bini Kays namındaki bir münafıkın bir teklifine cevap olarak nazil
olmuştur. Şöyle ki: Bu şahıs Tebük seferinde İslâm ordusuna iştirak etmemi;,
Rasûlullah'a hitaben "İşte bu benim m al imdir, size buunla yardımda bulunayım,
beni bırak" demiş, bu teklifi re d için bu âyeti kerime nazil olmuştur ki, bunun
hükmü bütün bu gibi münafıkları kapsar.
§ Bu âyeti kerimedeki fası
ki ardan maksat, o kâfir olan münafıklardır. Çünki ehli sünnet mezhebine göre
bir mümin fasık bulunsa da yine güzel amelleri kabul olunur. Güzel amellerin
makbul olmamasına sebep olan ise küfrden ibarettir. Nitekim şu âyeti kerime de
bunu göstermektedir.
54. Onlardan verdikleri
şeylerin kabul edilmesine mâni olan şey de onların Allah Teâlâ'yı ve
peygamberini inkâr etmiş olmalarıdır ve onlar namaza ancak üşenici oldukları
halde gelirler ve onlar ancak gönülsüz oldukları halde harcamada bulunurlar.
54. Bu mübarek
âyetler, münafıkların yaptıkları harcamanın ne sebebe mebni kabul edilmeyeceğini
beyan ile onların kötü hareketlerini teşhir ediyor. Ve öyle dinsizlerin dünyada
nail oldukları servetin, çoluk çocuğun hakikat açısından bir kıymeti olmayıp
kendi haklarında birer azaba sebep olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Onlardan) O münafıklardan görünürde müslümanlara bir yardım için (verdikleri
şeylerin) Allah katında (kabul edilmesine mâni olan şey de) başka değil, ancak
(onların Allah Teâlâ'yı ve Peygamberini inkâr etmiş) bu yüzden kâfir bulunmuş
(olmalarıdır.) Kâfir olanların ise amelleri Allah katında makbul değildir, bazı
amelleri, meselâ sadaka vermeleri dünyaca istif adelerine veya ahirette
azaplarının kısmen veya geçici olarak h afifi estirilmesine sebep olsa da
onların ebedî olarak azap çekmelerine sebep olamaz. (Ve onlar namaza ancak
üşenici oldukları halde gelirler) onların öyle istemiyerek, bir ağırlık
hissederek, tenbellikte bulunarak, sadece gösteriş için namaz kılmaları, onları
küfürden kurtaramaz. Çünki esasen ilâhî bir emir icabı olduğuna inanılmaksızın
kılınan bir namaz Allah katında makbul değildir. (Ve onlar) Bir sevap maksadiyle
değil (ancak istemeyerek) kalben bir hayır arzusu ile olmaksızın, bir Allah
rızasına kavuşmak niyetine dayanmış bulunmaksızın (harcamada bulunurlar.)
Binaenaleyh bu harcama da onları küfrden kurtarmış olamaz. Öyle münafıkların bu
harcamaları da kabule şayan olamaz. Çünkü bu harcama, ihlâsa, güzel bir niyete
bağlı değildir.
55. Artık seni
imrendirmesin onların ne malları ve ne de evlâtları. Allah Teâlâ ancak diler ki:
Onları bununla dünya hayatında cezalandırsın ve onların kâfir oldukları halde
canları çıkıversin.
55. (Artık) Ey Yüce
Peygamberi. Ey İslâm Ümmeti!, (seni hayrete düşürmesin) hoşa gidecek, takdire
şayan birşey imiş gibi bir anlayışa götürmesin (onların) o münafıkların,
kâfirlerin (ne malları ve ne de evlâtları) bunların hakikat açısından bir
kıymeti yoktur. Bunlar birer yavaş yavaş felâkete götürmek için verilmiş maldan,
liyakatsiz olarak elde edilen fanî bir varlıktan başka değildir. (Allah Teâlâ) O
mal ve evlada onlara vermiş olmakla (ancak diler ki, onları) o münafıkları,
kâfirleri (bununla) böyle elde etmiş oldukları fanî şeylerde (dünya hayatında
azaplandırsın) bu servetleri, çoluk çocukları yüzünden onlara vakit vakit bir
takım musibetler, meşakkatler, hoş olmayan haller, yüz göstersin, (ve onların
kâfir oldukları halde canları çıkıversin) o kötü kanaatlarının, arzularının
cezalarına kavuşsunlar.
§ Bu âyeti kerime, bizlere
bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: Öyle çabucak yok olan, sahiplerinin
uhrevî selâmetine faidesi bulunmayan dünya varlıklarının hakikat bakımından bir
kıymeti yoktur, bilâkis bunlar çok kere uhrevî sorumluluğu gerektirerek
sahiplerinin azap çekmelerine sebebiyet vermiş olur. Binaenaleyh bir takım
dinsizlerin elde ettikleri bir takım dünya varlıklarına, maneviyata aykırı
ilerlemelerine bakıp da gıpta etmek lâyık değildir. Bu varlıklar onların çok
kere dünyada da felâketlere uğramalarına sebep olacağı gibi, bu yüzden uhrevî
azablara uğrayacakları da muhakkaktır. Bir cemiyet ancak dine, ahlâka hizmet
etmeli, meşru bir varlığa kavuşmak arzusunda bulunmalıdır, böyle bir ilerlemeyi
sağlamaya çalışmalıdır ki, bu yüzden dünyada da ahirette de faidelere nail
olsun...
§ İ'cab: Lügatte hayrete
düşürmek demektir. Teaccüp de: Şaşmak, hayrete düşmek, garip görmek demektir.
İ'cab kelimesi ahlâk bakımından birşey ile sevinmek, birşey ile iftiharda
bulunmak, kendisinde bulunan birşeyin, bir meziyetin dengine
başkalarının sahip bulunmadığına kaani bulunmaktadır. Bu bir
bencillik alâmeti
olduğundan yerilmiş bir
kanaattir. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur. ( : İnsanı helak
edecek üç şey vardır. Birisi: Kendisine itaat edilen cimriliktir. İkincisi,
kendisine uyulan hevâ ve hevestir. Üçüncüsü de bir kimsenin kendi nefsine mağrur
olup onu başkalarından üstün görmesidir. İşte yüksek İslâm ahlâkı, bu gibi lâyık
olmayan şeylere muhaliftir.
56. Ve Allah'a yemin
ederler ki, onlar da muhakkak sizlerdendir. Ve halbuki, onlar sizden
değildirler. Ve lâkin onlar -korkudan- ödleri patlar bir kavimdir.
56. Bu mübarek
âyetler de münafıkların ne kadar yalan söylediklerini ve bir barınabilecek yer
bulsalar hemen müslümanlardan yüz çevirerek oraya koşacaklarını bildirmektedir.
Şöyle ki: (Ve) Ey Müslümanlar!. Sizi aldatmak için o münafıklar yalan yere
(Allah'a yemin ederler ki, onlar da muhakkak sizlerdendir) biz de sizin gibi
İslâm dinine tâbi, mü'min kimseleriz, diye söylenirler. (Halbuki) Onlar yalan
yere yemin ederler, (onlar) O münafıklar. Ey müslümanlar (sizden değildirler)
sakın onların sözlerine bakıp aldanmayınız. (Velâkin onlar) O münafıklar kendi
haklarında müşriklere yapılan muamelenin yapılacağından korkarlar da bu endişe
ile (ödleri patlar bir kavimdir.) artık kendilerini kurtarmak için müslüman
görünerek takva sahibi imişlercesine hareket ederler.
57. Eğer bir sığınılacak
yer veya mağaralar veya girecek bir delik bulmalardı onlar koşar oldukları halde
oraya dönerlerdi.
57. (Eğer) O münafıklar,
kendileri için (bir sığınılacak yer) dağ başı, kale veya ada gibi bir yer (veya
mağaralar) yer altında saklanılacak oyuklar (veya girecek bir delik bulmalardı)
müslümanlardan kaçar (onlar koşar oldukları halde oraya) o buldukları yere
(dönerlerdi.) Ey müslümanlar, onlar sizden yüz çevirir o buldukları yere
sokulurlardı. Onların müslümanlar arasında yaşamaları başka sığınacak yer
bulamadıklarından dolayıdır. Yoksa hakikaten müslümanlar olduklarından dolayı
değildir. Artık müslümanlara düşen vazife de öyle din düşmanlarını tanımaya
gayret etmektir, onların sözlerine, yalan yere dostluklarına aldanmamaktır. Öyle
münafıklar yüzünden İslâm âleminin vakit vakit en büyük zararlara, ayrılıklara
düşmüş olduğunu düşünerek uyanık bir halde yaşamaktır.
58. Ve onlardandır,
sadakalar hususunda seni ayıplar olan şahıs da. İmdi kendilerine onlardan
verilmiş olunca hoşnut olurlar ve eğer onlardan verilmezse o vakit kızarlar.
58. Bu mübarek âyetler de
münafıkların nasiplerine razı olmayıp dünya hırsiyle ne edepsizce hareketlerde
bulunduklarını, haklarında hayırlı olacak bir yola gitmediklerini
bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve onlardandır,) o münafıklar topluluğuna dahil
kimselerdendir (sadakalar hususunda) ganimet mallarının ve diğer şeylerin hak
kazanan müslümanlara taksimi hususunda (seni) yüzüne karşı (ayıplar olan şahsı
da.) bu şahıs: Zülhüveysere veya Ebül Cevvaz denilen münafıktır. Öyle bir
edepsizlikte bulunan bir kimse, terbiyesiz münafıklardan birisidir. Bu
münafıkların hırsına bakınız ki, (İmdi kendilerine onlardan) o sadakalardan
(verilmiş olunca hoşnut olurlar) bunu güzel bulurlar. (Ve eğer onlardan) o
sadakalardan kendilerine (verilmezse o vakit kızarlar.) kendilerine neden hisse
verilmedi diye hışım ve gazap gösterir, ayıplamaya cür'et ederler. İşte
münafıkların kötü ahlâkı!. "Rivayete göre Beni Temim kabilesinden olup
haricilerin reisi bulunan Zülhuveysire denilen bir şahıs Huneyn savaşına ait
ganimet mallarının taksimi sırasında Hz. Peygamberin huzuruna girmiş, Rasûlü
Ekrem, Mekke'i Mükerreme ahalisinin kalplerini kazanmak için kendilerine
fazlaca ihsanda bulunuyordu. Bunu gören bu şahıs: Ya Rasûlüllah!. Adalette bulun
diye söylenmiş, Rasûlü Ekrem de: Ben adalet etmezsem ya kim adalet eder, diye
buyurmuştu. Hz. Ali bu şahsın boynunu vurmak istemiş ise de Peygamber Efendimiz
müsaade etmemiştir. İşte bu âyeti kerime bu şahıs hakkında nazil olmuştur.
Diğer bir rivayete göre de
Ebül Cevvaz adındaki bir münafık hakkında nazil olmuştur. Rasülü Ekrem'in
sadakaları taksimini görünce: Bakınız, sadakaları çobanlara taksim ediyor diye
söylenmiş, Rasülü Ekrem de: Senin baban yoktur. Musa'da Davud'da çobanlıkta
bulunmuş değil midirler, diye onu tekdir buyurmuştur. Yani: Çobanlık bir kusur
mudur ki, çobanlar sadakaların taksiminden mahrum bırakılsınlar.
§ Lemz: Ayıplamak, kınamak,
bir kimseyi yüzüne karşı ayıplamak, kaş ile göz işaretinde bulunmak manasınadır.
§ Hamz de sıkmak, bir
kimseyi gıyabında ayıplamak demektir. Bunu yapana "hammaz" denilir.
Sonraki Sayfa

|
|