|
9-TÖVBE
SURESİ
Tövbe sûre'i celilesi, Hz.
Peygamber'in hicretinin dokuzuncu senesi başlarında nazil olmuş olan en son bir
sûredir. Yüz yirmi dokuz âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bu mübarek sûrenin
birçok ismi vardır. Bu cümleden olarak bu sürede müminlerin tövbe etmeleri emir
ve tavsiye buyurulduğu için buna "Tövbe Sûresi" denilmiştir. Bu kutsî sûredeki
bir kısım âyetler, münafıkların pek kötü hallerini açıklayıp teshir etmekte
olduğu için buna" Fazîha Sûresi" adı da verilmiştir. Ve yine bir kısım âyetleri
de kâfir ve münafıkların nekadar acıklı azaplara uğrayacaklarını ihtar buyurduğu
için buna "Azap Sûresi" adı da verilmiştir. Ve bu sûre'i celiledeki yine diğer
bir kısım âyetler de ehli imânın küfr ve nifak sahiplerinden uzak durmalarını,
onlardan alâkalarını kesmelerini emir ve tebliğ buyurmakta olduğu için "Beraat
Sûresi" adına sahip bulunmuştur. "Tövbe Sûresi "n.i'.n evvelinde besmele-i
şerife yoktur. Bu hususta deniliyor ki: Rasûlü Ekrem Efendimiz, mazhar olduğu
ilâhî vahye dayanarak "Enfal sûresinin ardından, tövbe sûresinin besmelesiz
olarak yazılmasını emretmiştir." İbni Abbas Hazretlerinin sorusuna cevap olarak
İmamı Ali -Radiyallahu Anhuma- demiştir ki: Besmele-i şerife bir güvencedir.
Tövbe sûresi ise cihada ve uygulanmayan antlaşmaları feshe dair âyetleri
kapsamaktadır. Bunlarda ise güvence yoktur. Binaenaleyh bu sûrenin evvelinde
güvence mânâsı içermiş olan besmele-i şerifenin yazılmaması emir olunmuştur.
Bununla beraber eshab-ı kiramdan bazıları, Enfal sûresi ile Tövbe sûresinin bir
tek sû re-i celileden ibaret olduğu görüşündedirler. Çünki bunlardaki âyetlerin
çoğu cihad ve antlaşma hakkında nazil olmuştur. Bu itibarla aralarında bir
birlik vardır.
1. Bu, bir ayrılık
ihtarıdır!. Allah T e âlâ ile Rasûlü tarafından kendileriyle antlaşma yapmış
olduğunuz müşriklere.
1. Bu mübarek âyetler,
verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan antlaşmaların feshini
tebliğ etmektedir ve kendilerine dört ay müsaade verilen o dinsizlerin zarar ve
ziyanda olacakları kendilerine ihtar buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.
Biliniz ki: (Bu bir ayrılık ihtarıdır.) Müslümanlar ile siyasî alâkalarının
kesildiğine dair bir beyannamedir. (Allah Teâlâ İle Resulü tarafından
kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere) Yani: Ey müslümanlar!. Allah
Teâlâ'nın ve Resulünün izin ve müsaadesiyle yapmış olduğunuz o anlaşmaları yine
Cenâb-ı Hak'kın ve Yüce Peygamberinin emir ve tebliğiyle fesh ediniz. Çünki o
müşrikler, yapılmış olan antlaşmaların hükümlerine aykırı hareketlerde
bulunmaktadırlar.
§ Beraat, lügatte herhangi
bir fenalıktan uzaklaşmak, beri olmak, kurtulmak demektir. Meselâ: Bir borçtan,
bir sorumluluktan kurtulmak bir beraattir, bir işten alâkayı kesmek de bir
beraattir. Siyaset bakımından da iki zümre arasındaki emniyetin, korunmuşluğun,
sulh ve barışın kesilip bertaraf edilmesi de bir beraatten ibarettir.
§ Vaktiyle müşrikler ile
antlaşma yapılmasına Allah tarafından müsaade edilmişti. Bunun üzerine
müslümanlar Rasülü Ekrem ile beraber Müşrikler ile antlaşma yapmışlardı. Daha
sonra "Beni Damre" ile "Beni Kinane "den başka müşrikler sözlerinde durmadılar,
antlaşma hükümlerine muhalefete başladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlar ile
olan antlaşmalara son verilmesini ve antlaşmalarına riayet etmeyen müşriklerden
müslümanların sakınmalarını emir buyurdu. Maamafih bazı antlaşmalarda zaten
geçici bir zaman için yapılmıştı. O zaman nihayet bulunca artık antlaşma hükmü
kalmamış bulunacaktı.
2. Artık -ey müşrikler!.-
Siz yeryüzünde dört ay dolaşınız ve biliniz ki, siz şüphe yok. Allah Teâlâ'yı
âciz bırakacak değilsinizdir ve muhakkak ki. Allah Teâlâ kâfirleri zelil
kılıcıdır.
2. (Artık) Ey müşrikler!.
(Siz yeryüzünde dört ay dolaşınız) bu müddet içinde size taarruz olunmayacaktır.
Fakat o müddetten sonra size güven yoktur. Bu müddetin başlangıcı, Hacci Ekber
gününden ibarettir. Son bulması da Rebiülâhır ayının onuna rastlamaktadır. Bu
müddete "haram aylar" denilmiştir. Çünki bu müddet içinde savaşmak haram
bulunmuştur. Bu müddet Zilhicce'nin son yirmi günü ile Muharrem, Sefer
Reblülevvel aylarından ve Rebiülâhırın ilk on gününden ibarettir. Bu hususta
başka görüşlerde vardır. (Ve) Ey Müşrikler!. (Biliniz ki, siz) herhangi bir
çareye baş vursanız ve nerelere kaçıp durmak isteseniz (şüphe yoH ki. Allah
Teâlâ'yı âciz bırakacak değilsinizdir.) Cenâb-ı Hak'kın kudret elinden yakanızı
kurtaramazsınız. (Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ kâfirleri) dünyada öldürülmek,
esaret ile, ahirette de pek acıklı azap ile (zelîl kılıcıdır) siz küfrünüzden
dolayı böyle cezalara elbette kavuşacaksınızdır.
3. Ve Allah Teâlâ ile
Resulü tarafından haccı ekber günü insanlara bir ilândır ki. Allah Teâlâ da
Resulü de şüphe yok, müşriklerden uzaktır. Artık tövbe ederseniz o sizin için
hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz biliniz ki, siz Allah Teâlâ'yı elbette âciz
bırakacak değilsinizdir. Ve kâfir olanları acıklı bir azap ile müjdele!.
3. Şu âyeti kerime
müşrikleri tehdit ve onları tövbeye özendirmekte ve teşvik buyurmaktadır. Şöyle
ki: (Ve Allah Teâlâ ile Resulü tarafından Haccı Ekber günü) yani: Kurban
Bayramının birinci günü, o hac farizesinin kendisinde tamama ereceği büyük,
mübarek zamanda veya arefe günü (insanlara) bütün mü'minlere, aralarında bir
antlaşma bulunmuş olsun olmasın bütün müşriklere (bir ilândır ki, Allah Teâlâ da
Resulü de şüphe yok müşriklerden) antlaşmalarına riayet etmeyen kâfirlerden
(beridir) onların o riayet etmedikleri antlaşmalarının artık Allah katında bir
kıymeti yoktur. Binaenaleyh ey müşrikler bunun neticesini düşünün. (Artık)
küfrünüzden, antlaşmanıza riayetsizlikten (tövbe ederseniz o) tövbe (sizin için
hayırlıdır.) iki âlemde de felâketten, azaptan kurtulmuş olursunuz, (ve eğer yüz
çevirirseniz) tövbeden kaçınırsanız: Müslümanlara karşı ahdinize riayetten
ayrılırsanız (biliniz ki. Siz Allah Teâlâ'yı elbette âciz bırakacak
değilsinizdir.) O Yüce Yaratıcı elbette sizi lâik olduğunuz cezalara
kavuşturacaktır. (Ve) Ey Yüce Resulüm!, (kâfir olanları acıklı bir azap ile
müjdele.) Yani: Onlara dünyada öldürülmek gibi, esaret gibi felâketlere,
ahirette de cehennem ateşine mâruz kalacaklarını ihtar et. Bu gibi tehdit edilen
kimselere karşı yapılacak müjde, bir tahakkümden ve istihfaftan onları
uyandırmak için yapılan bir ihtardan kinayedir. § Hz. Peygamberin hicretinin
dokuzuncu senesi, Rasülü Ekrem, Sallallahü Aleyhi vesellem efendimiz Hz. Ebu
Bekiri hac «miri olarak Mekke'i Mükerreme'ye göndermişti. Onun gitmesini
müteakip Tövbe süresi nazil olmuştu. Rasülü Ekrem Efendimiz de bu süre-i
celilenin hükümlerini hacc-ı ekber günü insanlara tebliğ etmeğe Hz.
Ali'yi memur kılmıştı. Hz. Ali giderek Mina mevkiinde toplanmış olan insanlara
bu süre-i celilenin ilk âyetlerini okumuş ve demiştir ki: Ben dört şey ile
emir olundum. Şöyle ki: Bu
seneden sonra Beyt-i şerife müşrikler artık yanaşmayacaklardır. Beyt-i Şerif
çıplak olarak tavaf edilmeyecektir. Cennete ehli imândan başkası giremeyecektir.
Ve yapılmış olan antlaşma müddetine riayet edilecektir. Bütün bunlar gösteriyor
ki: Müslümanlıkta antlaşmaya riayet bir esastır. Müslümanların cihad ile memur
olmaları antlaşmalarına riayetten kaçınanlara, İslâm mukaddesatına saldıranlara
karşı zarurî olarak yerine getirilmesi icabeden bir vazifedir. Düşmanları
haberdar ederek kendilerine bir müddet verilmesi de haklarında hiyanet lekesinde
kaçınılarak yüksek bir adalet eseri göstermek hikmetine dayanmaktadır.
§ Hacc-ı Ekber, farz olan
hacdır. Hacc-ı As gar da nafile olarak yapılan hacdır. Umreye de Hacc-ı As gar
denilmiştir ki, bu da herhangi bir mevsimde olursa olsun Kabe'i Muazzama'yı
tavaf ile Safa ve Merve arasında sâyetmekten ibarettir. Arefe günü Cuma'ya
tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilmiştir.
4. Kendileriyle antlaşma
yapmış olduğunuz, sonra da size karşı bir eksiklikte bulunmamış; ve sizin
aleyhinizde olarak bir kimseye yardım eylememiş olan müşrikler müstesna. Artık
onlara müddetlerine kadar antlaşmalarını tamamlayınız. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ
sakınanları sever.
4. Bu âyeti kerime,
müslümanlar ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine riayet eden gayri
müslimlere karşı müslümanların ne şekilde hareket edeceklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Kendileriyle antlaşma yapmış
olduğunuz, sonra da) bu antlaşma hükümlerine göre (size karşı bir eksiklikte
bulunmamış) o hükümlere tamamen riayetten ayrılmamış, size karşı savaşa cür'et
göstermemiş (ve sizin aleyhinizde olarak) düşmanlarınızdan (bir kimseye bir
kavme (yardım eylememiş) başkalarını sizin aleyhinize olarak harbe teşvik ve
kendilerine yardım edivermemiş (olan müşrikler müstesna) onların haklarında
anlaşmalar dört ay sonra son bulmuş olmayacaktır. (Artık onlara müddetlerine
kadar antlaşmalarını tamamlayınız) aranızdaki kararlaştırılmış olan müddetin
tamam olmasına riayet ediniz, öyle dört ay sonra onlara karşı savaşta
bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sakınanları) meselâ: Antlaşma
hükümlerine riâyette bulunup da insanların haklarına tecavüzde bulunmayanları
(sever) onları mükâfatlara nail buyurur. Binaenaleyh Ey Müslümanlar!. Siz de
takvadan ayrılmayınız, yaptığınız antlaşmalara tamamiyle riayetkar olunuz.
§ Rivayete göre, Beni
Kinâneden bir kabile olan Beni Damre ile Rasülü Ekrem arasında bir antlaşma
yapılmış idi. Bu antlaşmanın dokuz ay kadar daha bir müddeti kalmıştı. İşte
böyle antlaşmaların müddetleri tamam oluncaya kadar bunlara riayet edilmesi bu
âyeti kerime ile emredilmiştir.
5. Artık haram olan
aylar çıkınca, -o diğer- müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz ve onları
yakalayınız ve onları hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz.
Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse artık yollarını açık
bırakınız. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
5. Bu âyeti kerime,
yaptıkları antlaşma hükmlerine uymayan ve daha sonra tövbe edip İslâmiyet'i
kabul eylemeyen müşriklere karşı müslümanların savaşa izinli olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık haram olan aylar çıkınca) yani: Kendilerine bir
lütuf olarak verilmiş olan dört aylık müddet son bulunca (-o diğer-) yani
anlaşmalara riayet edenlerden başka (müşrikleri nerede bulursanız) gerek harem-i
şerif içerisinde ve gerek dışında ve gerek haram olan aylarda ve gerek diğer
aylarda yakalarsanız onları (öldürünüz ve onları) esaretle (yakalayınız ve
onları) mescidi harama gelmekten, İslâm beldelerinde faaliyette bulunmadan
engellemek için (hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz)
onların gidecekleri, dağılacaklar! beldelerin yollarını nezaret altında
bulundurunuz. Tâki, etrafa dağılıp İslâmiyet aleyhinde fenalıklarda bulunmaya
fırsat bulamasınlar. (Fakat) onlar (tövbe ederlerse küfrlerine son verip imâna
gelirlerse (ve) bu tövbelilerinin bir delili olmak üzere (namaz kılarlar, zekâtı
da verirlerse) Cenâb-ı Hak'ka ve Allah'ın mahlûkatına karşı vazifelerini ifada
bulunurlarsa (artık) onların (yollarını açık bırakınız) onlara hürriyet veriniz,
onlara birşey ile taarruzda bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok
bağışlayandır.) Tövbe edenlerin günahlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek
esirgeyendir) onlara bu tövbelerinden dolayı rahmet ve merahmette bulunur,
kendilerini nice nimetlere nail buyurur.
Demek oluyor ki, Hak Teâlâ
Hazretlerinin lûtfuna kavuşabilmek için hem küfrden uzak olmalıdır, hem de
namaz, oruç, zekât gibi kulluk vazifelerini ifaya çalışmalıdır. Bu vazifelere
riâyet etmeyenler azaptan, cezalandırılmaktan kurtulamazlar. Özet olarak: Bu
âyeti kerime: İnsanlığa selâmet ve saadet yolunu göstermiş oluyor ki, o da
Cenabı Hak'ka imân ile dinî görevleri yerine getirmekten ibarettir.
6. Ve eğer müşriklerden bir
kimse senden aman dilerse artık ona aman ver, tâki. Allah Teâlâ'nın kelâmını
dinlesin. Sonra onu emin bulunduğu mahalle ulaştır. Çünki onlar şüphe yok ki,
bilmez bir kavimdîr.
6. Bu âyeti kerime
gösteriyor ki, kendilerine mühlet verilmiş olan müşriklerden herhangi biri
islâmiyet hakkında fazlaca bilgi edinmek maksadıyla bir aman talebinde bulunursa
ona aman verilir, velev ki, o mühlet sona ermiş olsun. Şöyle ki: (Ve eğer)
Kendilerine dört ay mühlet verilmiş olan (müşriklerden bîr kimse) bu müddetin
bitmesini müteakip (senden aman dilerse) hakkında bir komşu imiş gibi muamele
yapılarak kendisine aman verilmesini talepte bulunursa (ona aman ver) onu
komşuluğuna kabul eder gibi ol, kendisine bir tecavüz edilmesine müsaade etme (tâki,
Allah Teâlâ'nın kelâmını dinlesin) gelsin de Kur'an-ı Kerim'in yüksek beyanını
dinlesin, onun insanlığı İslaha, insanların selâmet ve saadetine vesile olduğunu
anlasın (sonra) imân etmeyip de yurduna dönmek isterse (onu emin bulunduğu
mahalle) kendi kavminin yurduna (ulaştır) oraya dönsün, artık düşünsün. Onlara
böyle bir aman verilmesinin hikmetine gelince (çünki onlar, şüphe yok ki, bilmez
bir kavimdir.) Islâmiyetin hak olduğunu bilmez bir halde bulunmaktadırlar.
Onlara böyle bir aman verilmelidir ki, gelip hakikatini güzelce anlayabilsinler,
artık bir mazeret ileri sürmelerine mahal kalmasın.
§ Bu âyeti kerime de
gösteriyor ki: İslâmiyet'teki cihâdın farz oluşu, yalnız insanlığın hak dini
kabul ederek selâmet ve saadete nail olmaları içindir. Yoksa başkalarının
mallarını, yurtlarını ellerinden almak için değildir. İşte bunun içindir ki, en
düşman bir müşrik bile islâmiyet hakkında bilgi edinmek için aman dileyince
kendisine aman verilir, sonra da kendi yerine tam bir selâmetle iade edilir.
Eğer cihatdan gaye, dünyevî bir varlık elde etmek olsa idi, böyle bir müsaade
yönüne gidilmezdi, çünkü bu müsaade, o gayeye aykırı bulunurdu.
§ Bir de bu âyeti kerime
Islâmiyetin ne kadar akıl ve mantığa uygun ne kadar düşünen kimselerin kabul
edecekleri yüce hükümleri, düsturları kapsamış olduğunu göstermektedir. Çünkü
eğer böylece pek makul, pek yüksek ve her hakikî aydın kimsenin kabul edeceği
bir mahiyette olmasaydı, kâfirler, bu dinî, bunun hükümlerini tetkik ve
düşünmeye davet edilmezlerdi. Nitekim bu gerçeği bir takım insaflı şarkiyatçı
ilim adamları da itiraf etmektedirler.
7. Allah Teâlâ'nın katında
ve Peygamberinin katında o müşrikler için nasıl bir aht olabilir?. Mescid'i
Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yapmış olduklarınız müstesna. İmdi onlar
size karşı dürüstlük gösterdikçe siz de onlar için dürüstlük gösterin. Şüphe yok
ki. Allah Teâlâ takva sahiplerini sever.
7. Bu mübarek âyetler,
antlaşmalarını bozan müşriklere karşı yapılacak muamelelere ve muamelelere sebep
olan hikmetlere, faydalara işaret etmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ'nın
katında ve Peygamberinin katında) İlâhî dinin yüksek hükümlerine göre (o)
antlarını bozup duran (müşrikler için nasıl) uyulmaya lâyık (bir ahd olabilir?.)
elbette olamaz. Çünki onlar ahdlarını bozaktan, müslümanlara karşı düşmanlıktan
geri durmazlar. Ancak (mescid-i haramın yanında) Hudeybiyye denilen yerde
(kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz) müşrikler (müstesna) onlar ile olan
ahdi devam ettirirsiniz. Fakat bu da şöyle bir şarta bağlıdır: (İmdi onlar size
karşı dürüstlük gösterdikçe) antlaşmalarına riâyet edip onu bozmadıkça (siz de
onlar için dürüstlük gösterin) antlaşma hukukuna riâyet ediniz, belirlenmiş olan
müddet içinde kendi tarafından ahd yemini bozmayınız, (ve şüphe yok ki. Allah
Teâlâ takva sahiplerini) ahdlerini bozmaktan sakınanları (sever) binaenaleyh
müslümanlar, verdikleri sözlerde sebat ederler, yaptıkları antlaşmaları
bozmaktan kaçınırlar, fakat düşmanları bu anılaşmalara riâyet etmezlerse o zaman
müslümanlar da karşılık vermek mecburiyetinde kalırlar. Nitekim müslümanlar ile
antlaşma yapmış olan müşriklerden "Beni Bekir" kabilesi, müslümanların aleyhine
olarak müşriklerden"Hüzaa" kabilesine yardımda bulunarak bu antlaşmalarını
bozmuşlardı.
8. Nasıl olabilir. Ve eğer
size bir galip gelecek olsalar sizin hakkınızda ne bir yemine ve ne de bir ahta
riayette bulunmazlar. Onlar sizi ağızlarıyla hoşnut ederler. Kalpleri ise
çekinir ve onların çoğu fasık kimselerdir.
8. (Nasıl) O düşmanlar
için sabit bir aht (olabilir? Ve) halbuki (eğer) onlar (size bir galip gelecek
olsalar) bir fırsat bulup kendilerini daha kuvvetli görseler, bir zafer elde
edebilecek bir vaziyette bulunsalar (sizin hakkınızda ne) evvelce yapmış
oldukları (bir yemine) veya bir akrabalık münasebetine (ve ne de bir anılaşmaya
riâyette bulunmazlar) belki güçleri yettiği kadar size ezâ ve cefada bulunmasa
çalışırlar. (Onlar) Ey Müslümanlar!, (sizî ağızlariyle hoşnut ederler) münafıkça
hareket ederek görünürde antlaşmalarına uyduklarını söylerler, size itaat
edeceklerine dâir Allah adına and içerler. (Kalpleri ise) Ahte vefadan, itaate
devamdan (çekinir) onların sözleri özlerine uymaz, (ve onların çoğu fâsık) kendi
milletleri arasında da ahlaksızlıkla tanınan, antlaşmalara uymaktan kaçınan
(kimselerdir.) Diğer bir kısım müşrikler ise küfrleri bakımından haddizatında
fâsık kimseler iseler de kendi aralarında fâsıkca hareketlerden kaçınırlar ve
Ibni Abbas Hazretlerinin beyan buyurmuş olduğu üzere onlardan bir takımının daha
sonra aklını başına toplayarak İslâm şerefine nail olmaları, düşünülebilir.
Nitekim de daha sonra içlerinden bir zümre bu şerefe nail olmuştur.
9. -Onlar- Allah Teâlâ'nın
âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar. Sonra da onun yolundan
çevirdiler. Şüphesiz ki onların yapar oldukları şey ne kadar kötüdür.
9. Bu mübarek âyetler
de müşriklerin ne kadar ilâhî dine muhalefette bulunduklarını ve onların
müslümanlara karşı ne kadar hukuka saldırgan olduklarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (-Onlar-) O müşrikler veya onlara yardım eden Yahudiler (Allah
Teâlâ'nın âyetlerini) antlaşma hükmlerine uymayı emreden âyetleri (az bir bedel
karşılığında) arzu ve hevesleri, geçici menfaatleri, nefsanî istekleri uğrunda
elden çıkardılar, (sattılar) değiştirdiler, (sonra da onun) hak dinin veya beyt-i
şerifin (yolundan) döndüler, başkalarını da (çevirdiler) İslâm dinine girmekten
engellemeye çalıştılar (şüphesiz ki, onların yapar oldukları şey) Allah'ın
dininden kaçınmaları, başkalarının da o dine girmelerine mâni olmaları (nekadar
fenadır) haklarında nekadar azabı gerektiricidir. Bunun farkında neden
olamıyorlar?.
10. -Onlar- Bir mümin
hakkında ne bir yemin ve ne de bir zimmet gözetmezler. Ve işte haddi tecavüz
etmiş olanlar, onlardır.
10. Evet... Onların
yaptıkları şey pek fenadır. Çünki (onlar) o dinsizler, (bir mü'min hakkında ne
bir yemin ve ne de bir zimmet gözetmezler) yani: Onlar ne yaptıkları yeminlere
riâyet ederler, ne de yaptıkları antlaşma hükümlerine riâyette bulunurlar. Onlar
görevlerini yerine getirmeye çalışmazlar, bunlara vakit vakit muhalefette
bulunur dururlar. (Ve işte haddi tecavüz etmiş olanlar) dînen kararlaştırılmış
olan hükümlere ve antlaşmaların gerektirdiği vecibelere muhalefet edip duranlar
(onlardır) o hakikî imândan mahrum olan dinsizlerdir. Nekadar âdî kimseler!.
11. Eğer onlar daha sonra
tövbe ederlerse ve namaz kılarlar ve zekâtı da verirlerse artık sizin dinde
kardeşlerinizdir, ve biz âyetlerimizi bilenler olan bir kavim için genişçe beyan
ederiz.
11. Bu mübarek
âyetler, insanlar arasında bir din kardeşliğinin ne şekilde meydana geleceğini
bildiriyor ve hangi kimselerin en zararlı şahıslar olup kahır ve cezaya lâyık
olduklarını tâyin buyuruyor. Şöyle ki: (Eğer onlar) o kendileriyle antlaşma
yapmış olduğunuz kâfirler (daha sonra tövbe ederlerse) küfürlerini bırakıp imâna
gelirlerse, yeminlerini bozmayı terkedip onlara riayete başlarlarsa (ve namaz
kılarlar) ise, farz namazları bütün erkân ve şartlarına uyarak kılmaya
başlarlarsa (ve) kendilerine farz olan (zekâtı da) kalben isteyerek fakir
müslümanlara (verirlerse artık) onlar da o halde Ey müslümanlar!, (sizin dinde
kardeşlerinizdir.) Sizin lehinize olan onların da lehinedir, aleyhinize olan da
onların aleyhinedir. Aranızda böyle mükemmel bir dayanışma, bir sevgi meydana
gelmiş olur. (ve biz âyetlerimizi bilenler) düşünüp anlayabilecek (olan bir
kavim için genişçe) açık bir şekilde (beyan ederiz) tâki, Islâmiyetin teklif
ettiği vazifelerin ne kadar hikmet ve menfaate dayanmış olduğu gözleri önünde
parlayıp dursun, İşte gayri müslimler ile yapılacak antlaşmaların, cihadların
hikmeti de gösterilmiş oluyor ki, o da insanlık âleminde bir sulh ve barışın,
bir kardeşlik ve danışmanın ve sonuç olarak ebedî bir selâmet ve saadetin
meydana gelmesini sağlama gayesinden ibarettir.
12. Ve eğer
antlaşmalarından sonra yeminlerini bozacak olurlarsa ve dininiz hakkında da dil
uzatırlarsa artık o küfr önderlerini öldürünüz. Şüphe yok ki, onların antları
yoktur. Umulur ki, inkârlarına son verirler.
12. (Ve eğer) Antlaşma
yapmış olanlar, bu (antlaşmalarından sonra) sözlerinde durmazlarda yapmış
oldukları (yeminlerini bozacak olurlarsa) antlarına riayet etmezlerse (ve
dininiz hakkında dil uzatırlarsa) İslâmiyet gibi kutsal, bütün hükümleri hikmete
dayanmış apaçık bir din aleyhinde söz söyler, ona karşı küçültücü ve hakaret
edici davranışlarda bulunmak alçaklığını işlerlerse (artık) Ey Müslümanlar!. Siz
mazursunuz, izinlisiniz, mukaddesatınızı muhafaza etmek ve korumak için (o küfür
önderlerine) öyle İslâm dini aleyhinde bulunan bütün kâfirleri (öldürünüz.)
onlar ile savaşa atılıp kendilerini cezalandırmağa gayret ediniz. (Şüphe yok ki,
antları yoktur.) onların o yeminleri haddizatında bir yemin değildir. Eğer yemin
olsa idi ona muhalefet ederek yeminlerini bozmazlardı. Ey Müslümanlar!. Siz o
gibi kâfirlere karşı kudret ve gücünüzü gösteriniz (umulur ki, -inkârlarına- son
verirler.) bu sayede uyanırlarda İslâm dinini kabul ederek müslümanlık
aleyhindeki hareketlerini bırakırlar, İşte bu, bütün insanlar hakkında Allah
Teâlâ'nın büyük bir lütuf ve keremidir ki, bu cihad ile onlara eziyet vermek
değil, bilâkis onların ebedî felâketten kurtularak selâmet ve saadete
kavuşmaları bir gaye bulunuştur.
13. Ya öyle bir kavim
ile savaşta bulunmayacak mısınız ki, antlarını bozdular ve Peygamberi
-yurdundan- çıkarmayı kurdular ve sizinle düşmanlığa ilk evvel onlar başladılar.
Onlardan korkar mısınız!. Kendisinden korkmaya daha lâyık olan ancak Allah T e
âlâ'd ir. Eğer siz mü'min kimseler iseniz. Bunu böyle bilirsiniz.
13. Bu mübarek âyetler,
birer büyük mucizedir. Müşrikler ile savaşın başlıca sebeplerini ve faidelerini
bildiriyor, İslâm mücahitlerinin kalplerine cesaret veriyor. Ve müjdelemiş
olduğu başarılar daha sonra tamamen vücude gelmiş bulunuyor. Şöyle ki: (Ya) Siz
Ey Müslümanlar!. (Öyle bir kavim ile savaşta bulunmayacak mısınız ki) Onlar
çeşit ki i sebeblerden dolayı kahır ve cezaya lâyık olmuşlardır. Bu cümleden
olarak: Birinci sebep onlar (yeminlerini bozdular) Hudeybiye antlaşmasını
yaparken müslümanların aleyhine başkalarına yardım etmiyeceklerine dair yemin
etmişlerdi. Sonra müslüman olan Huzae kabilesi üzerine kâfir olan Beni Bekr
kabilesini saldırırlar. (Ve) İkinci sebep de onlar (Peygamberi
-yurdundan-çıkarmayı kurdular) Darünnedvede toplanarak Rasülü Ekrem'i Mekke'i
Mükerreme'den çıkarmak için istişarede bulundular, (ve) üçüncü sebep de (sizinle
düşmanlığa ilk evvel onlar başladılar) Rasülü Ekrem'in İslâm dinini tebliğini
kabul etmediler, onun gösterdiği mucizeleri inkâr ettiler, ona karşı savaşı
göze aldılar veyahut Bedir Savaşı sırasında Kureyş'in kervanı kendilerine
sağ-salim kavuşmuş olduğu halde yine geri dönmeyip Rasûlü Ekrem ile savaşa
koştular veyahut müslüman olan Huzae kabilesi üzerine Beni Bekr'i saldırttılar.
Artık Ey Müslümanlar!. (Onlardan) Size bu kadar düşmanlıkta, ihanette bulunan
kâfirlerden (korkar mısınız!.) onlardan size bir musibet gelir, korkusuyla
cihadı terkeder misiniz?. Elbette siz de bilirsiniz ki, (kendisinden korkmaya
daha lâyık olan ancak Allah Teâlâ'dır) artık yalnız ondan korkunuz, onun dinine
hizmeti bir vazife biliniz, ona sığınarak düşmanlarınıza karşı cephe alınız,
(eğer siz mü'min kimseler iseniz) bunu böyle bilirsiniz. Çünki hakikî müminler,
yalnız Allah Teâlâ'dan korkarlar, başkasına ehemmiyet vermezler. Bütün
hâdiselerin ancak o Yüce Yaratıcının iradesiyle, kudretiyle vücude geleceğine
inanmış bulunurlar. Artık böyle kuvvetli bir inanca, sağlam bir kalbe sahip olan
bir zümre, başkalarından korkar mı, mukaddesatı uğrunda cihad meydanlarına
atılmaz mı?, İşte bu dinî terbiyedir ki, İslâm ordularını birçok savaşlarda
kendilerinin sayıca kat kat üstünde olan düşmanlarına karşı galip kılmıştır.
Böyle bir imân ve inanç, müslümanlara büyük bir kuvvet, büyük bir azim ve
metanet vermektedir. Bu yüksek özelliğin bu yüce diyanet ve yiğitliğin İslâm
muhitinde daima meydana galmesini sağlamaya çalışmak, İslâm cemiyetleri için en
mühim bir vecibedir, varlıklarının şeref ve şan ile devam ve bakâsı için en
birinci çâredir.
14. Onlar ile savaşın.
Onları Allah Teâlâ sizin ellerinizle cezalandırsın ve onları rüsvay etsin ve
onların üzerine size zafer versin ve mü'minler olan bir zümrenin göğüslerine
şifa -ferahlık-nasip buyursun.
14. Artık Ey
Müslümanlar!. (Onlar ile) Öyle yeminlerini bozan, size karşı hiyanette bulunan
İslâm düşmanlariyle (savaşta bulunun) bunun bir kere şu faidelerini düşünün:
Birincisi: (onları Allah Teâlâ sizin ellernizle cezalandırsın) öldürsün, esarete
düşürsün, mallarını ellerinden gidersin (ve) ikincisi de (onları rüsvay etsin)
dünyada zillet ve rezalete, ahirette de azaba düşürsün (ve) üçüncüsü de (onların
üzerine size zafer versin) sizi onlara galip kılsın onları cezalandırmaya sizi
muvaffak buyursun, (ve) dördüncüsü de (mü'minler olan bir zümrenin) o tecavüze
uğramış olan Huzae taifesi gibi bir İslâm cemâatinin de (göğüslerine şifa)
ferahlık ve neş'e (nasip buyursun) kendilerine eza ve cefada bulunmuş olan
düşmanlarının mağlûbiyetlerini onlara göstermek suretiyle o taifeyi bekleme
zahmetinden kurtarsın.
Ibni Abbas Hazretlerinden
bir rivayete göre bu mü'minlerden maksat. Yemen ve Seba tarafından gelip
İslâmiyet'i kabul eden bir zümredir ki yurtlarına dönünce yurtdaşlarından
şiddetli bir ezaya uğramışlardı. Durumu Rasûlü Ekrem'e bildirerek şikâyette
bulunmuşlardı. Yüce Peygamber Efendimiz de "müjde, olsun size, kurtuluş
yakındır" diye buyurmuştu. İşte bu gibi savaşa iştirak etmemiş olan müslümanlar
da bu savaş sonunda böyle bir gönül rahatlığına nail olacaklardı. Nitekim de
olmuşlardır.
15. Ve kalplerinin kinini
gidersin. Ve Allah Teâlâ dilediğini tövbeye muvaffak kılar. Ve Allah Teâlâ
bilendir, hikmet sahibidir.
15. (Ve) Ey Müslümanlar!.
Savaşta bulunun, tâki, Cenâb-ı Hak, bu vesile ile dindaşlarınızın (kalplerinin
kinini gidersin) gördükleri, kötü olaylardan, tecavüzlerden dolayı kalplerinde
meydana gelmiş olan öfkeyi şiddeti, gazabı, kızgınlığı gidersin. İşte bu da bu
cihadın beşinci faidesidir. (ve Allah Teâlâ dilediğini tövbeye muvaffak kılar)
düşmanlardan bir nicesini dilerse fikir değişikliğine nail ederek kendilerine
küfür ve isyandan tövbe nasip buyurur. Nitekim de nasip buyurmuştur. Bu cümleden
olarak Kureyş reislerinden olan Ebu Süfyan, Ikrime, Süheyl gibi bir nice zatlar,
Mekke'i Mükerreme'nin fethi günlerinde İslâm şerefine nail olmuşlar ve
Islâmiyetleri pek güzel, pek samimî bulunmuştur, (ve Allah Teâlâ bilendir)
geçmişte olanları bildiği gibi gelecekte olanları da pek mükemmel bilir. Ve o
Yüce Yaratıcı (hikmet) sahibidir onun bütün emirleri, hükmleri hikmet ve
menfaata dayanmıştır." Binaenaleyh bu cihad ile mükellefiyet de bir ilâhî hikmet
gereğidir. Bu âyetler birer büyük mucizedir. Çünkü bunların müjdeledikleri
muvaffakiyetler daha sonra tamamiyle meydana gelmiş, müslümanlar her tarafta
galip olmuş, İslâm hâkimiyeti parlak bir şekilde kendisini göstererek ehli
imânın kalplerini rahatlatmıştır.
16. Yoksa sandınız mı ki:
Bırakılacaksınız ve Allah Teâlâ sizden cihadda bulunanları ve Allah Teâlâ'dan ve
Resulünden ve müminlerden başkasını öz dost edinmeyenleri bilmeyecek?. Halbuki,
Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
16. Bu âyeti kerime,
cihaddan kaçınan mü'minleri uyararak onları cihada teşvik buyurmaktadır. Şöyle
ki: Ey Cenâb-ı Hak'kın emrine heman uymayıp da cihat dan geri kalan müminler!.
(Yoksa) siz (sandınız mı ki) öyle cihad ile artık memur olmayacak bir halde
(bırakılacaksınız) dır. (ve) yine fasit bir zan ile sandınız mı ki, (Allah Teâlâ,
sizden) hak yolunda Milaslıca (cihadda bulunanları ve) bununla beraber (Allah
Teâlâ'dan ve Resulünden ve mü'minlerden başkasını öz dost) sırdaş (edinmeyenleri
bilmeyecek) bu haller o ezelî mabudun ilmî huzuru ile malûmu olmayacak!. Hâşâ
(halbuki. Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.) O herşeyi bilen
Yaratıcı, sizin bütün fiil ve hareketlerinizi, bütün hayallerinizi ve din
düşmanlarıyle olan gizlice münasebetlerinizi tamamen bilir. Onun mukaddes zatına
karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık bunu güzelce düşünmeli, yapılacak bir
cihadı, bir ibadeti yalnız Allah rızası için yapmalı, yoksa nefsanî arzular
için, gösterişler için yapılacak bir savaşın ve diğer şeylerin bir kıymeti
yoktur.
§ Bu hitap!. Cihat dan geri
duran bir kısım mü'minlere ve bir görüşe göre de münafıklara yöneliktir.
§ Velice kelimesi: Bir
kimsenin sırdaşı demektir ki, kendisine bir takım sırları bildirir. Buna "bit an
e == sırdaş" da denir. Velice: Büyük çuval mânâsına da gelir.
17. Müşrikler için,
kendi nefislerinin küfrüne şahitler oldukları halde Allah Teâlâ'nın mescitlerini
imar etmeleri caiz değildir. Onlar o kimselerdir ki, onların ameleri boşa
gitmiştir. Ve onlar ateşte ebediyen kalıcılardır.
17. Bu mübarek
âyetler, yapılan birmâbedin, bir ibadetin Allah katında makbul olabilmesi için
bunu yapan kimsenin imân ile nitelenmiş ve üzerine düşen vazifeleri ifaya
götürücü olması lüzumunu göstermektedir. Şöyle ki: (Müşrikler için, kendi
nefislerinin küfrüne şahit oldukları halde) meselâ Yahudi veya Hıristiyan
olduklarını itiraf veya İslâm dinini inkâr edici olduklarını ifade ettikleri
veya diğer hareketleriyle, lâkırdılariyle ilâhî dinden mahrum bulunduklarını
meydana koydukları halde (Allah Teâlâ'nın mescitlerini imar etmeleri) yani: O
mescitlere devam etmeleri, onların içinde oturmaları, onları inşa ve tamir
eylemleri (caiz) doğru (değildir) onlardan bunun doğru ve makbul olacağı
imkânsızdır. Çünki (onlar) o kâfirler (o kimselerdir ki, onların amelleri)
onların yapmış oldukları hayırlı görülen işleri, küfrleri sebebiyle (boşa
gitmiştir.) bâtıl olmuştur. Kendileri için uhrevî bir mükâfat temin edecek bir
mahiyette bulunmamıştır. (Ve onlar) küfrleri yüzünden ahiretde cehenneme
atılarak (ateşte ebediyen kalıcılardır.) bu onların küfrlerinin cezasıdır. Çünki
küfür en büyük bir cinayet olduğundan cezası da bu kadar büyüktür, ebedîdir.
18. Allah Teâlâ'nın
mescitlerini ancak Allah Teâlâ'ya ve ah i ret gününe imân eden ve namaz kılan ve
zekâtı veren ve Cenab'ı Hak'tan başkasından korkmayan kimse imar eder. Artık
umulur ki, bunlar hidayete ermiş olanlardan olacaklardır.
18. (Allah Teâlâ'nın
mescitlerini) Cenâb-ı Hak'ka ibadet için hazırlanan mabetleri öyle kâfirler
değil (ancak Allah Teâlâ'ya) onun varlığına, birliğine, ortak ve benzerden uzak
olduğuna (ve ahiret gününe) bütün insanlığın sonunda oraya sevk edileceğine
(imân eden) kaani bulunan (ve namazı kılan) en büyük bir kulluk arzetme alâmeti
olan namazları erkân ve şartları içerisinde kılan (ve zekâtı veren)
dindaşlarının ihtiyaçlarını gidermek için onlara mal ile yardım eyleyen (ve)
dinî işlerde (Cenâb-ı Hak'tan başkasından korkmayan) yani: Kulluk vazifesini
gerektiği gibi ifa edemeyip de uhrevî sorumluluğa uğrayacağını düşünerek kalben
yalnız Cenab'ı Hak'tan korkup bu hususta başkalarından korku ve endişede
bulunmayan (kimse imar eder) mabetleri tamire, aydınlatmaya çalışır, içlerinde
ibadet ve itaate devam eder durur. (Artık umulur ki) yani: Artık bu gibi zatlar
ilâhî lütuf lardan bekleyebilirler ki: (bunlar hidayete ermiş olanlardan
olacaklardır.) burada bir işaret var ki: Öyle yüksek vasıfları haiz zatlar bile
kendi ibadet ve itaatlerine aldanarak mutlaka hidayete ereceklerine hükmedemeyip
bunu ancak bir ilâhî lütuf olmak üzere ümit ederler. Artık ehli küfür ve şirk, o
hâl üzere bulundukça hiç hidayete erebilirler mi?. Onların yapacakları mabetler
onlar için bir hidayet vesilesi olur mu?. Elbette olmaz.
19. Ya siz hacılara su
vermeyi ve mescidi haramın imârını, Allah Teâlâ'ya ve ah i ret gününe imân eden
ve Allah Teâlâ yolunda cihadda bulunan kimse gibi mi tuttunuz?. Bunlar Allah
Teâlâ'nın katında eşit olamazlar ve Allah Teâlâ zalimler olan bir kavme hidayet
etmez.
19. Bu âyeti kerime,
imansız olan bir kimsenin ne kadar görünürde güzel hizmetlerde bulunsa da imân
sahibi olup hak yolunda çalışan bir zat ile eşit olamayacağını bildirmektedir.
Şöyle ki: (Ya siz) Ey Müşrikler!. Veya ey Beyti şerifin suculuğunu, imaretini
hicrete ve cihada ve benzerlerine tercih eden bir kısım müslümanlar!. (hacılara
su vemeyi) Hacılara su vermek, onlara su dağıtmak hizmetinde bulunmayı ve (mescid'i
haramın) Kâbe'i Muazzama'nın (imârını) onun tamir ve tezyin Edirnesini, onun
koruyucusu, mütevellisi bulunmayı (Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe imân eden ve
Allah Teâlâ yolunda) kâfirler ile (cihadda) savaşta (bulunan kimse) nin imânı,
Allah katındaki yeri (gibi mi tuttunuz?.) onları fazilet ve derece üstünlüğü
bakımından beraber mi kıldınız?. Bu ne yanlış bir kanaat!. Halbuki (Bunlar Allah
Teâlâ'nın katında eşit olamazlar.) gerçek şekilde mümin olan ve hak yolunda
cihad eden bir zatın imânı ile küfür üzere sebat eden bir şahsın sâdece hacılara
su vermesi, Kabe'yi koruması, tamir ve tezyin etmesi nasıl eşit görülebilir?.
İmana dayalı olmayan öyle bir amelin Allah katında bir kıymeti yoktur, (ve Allah
Teâlâ zâlimler olan bir kavme hidâyet etmez) Evet... Küfür ve şirk içinde
yaşayan, Hz. Peygambere düşman bulunan bir topluluk, sapıklığa düşmüş
kimselerdir. Artık onlar, öyle hayırlı görülen bazı hareketlerinden dolayı Allah
yolunda cihadda bulunan mü'minlere nasıl eşit olabilirler?. Onlar ile mü'minler
zümresini eşit görenler, zalimce bir kanaatte bulunmuş olmazlar mı?. Böyle
zalimler ise doğru bir yolu takip etmeğe muvaffak olamazlar.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi hakkında birkaç rivayet vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki: Mekke'i
Mükereme'de bulunan müşrikler, Yahudi'lere sormuşlar ki: Biz bu mescid-i haramı
tamir ve tezyin ediyor, hacılara su veriyor, ikramda bulunuyoruz. Artık biz mi
daha üstünüz, yoksa Muhammed -Aleyhisselâm- ile eshâbı mı daha üstündürler.
Yahudiler de demişler ki: Siz daha üstünsünüz. Bunun üzerine bu âyeti kerîme
nazil olarak onları yalanlamıştır.
20. O zatlar ki, imân
ettiler ve hicrette bulundular ve Allah Teâlâ'nın yolunda mallarıyle, canlarıyla
cihada atıldılar. Allah katında dereceleri pek büyüktür. Ve işte kurtuluşa
erenler de onlardır.
20. Bu mübarek âyetler,
bir takım yüksek vasıfları taşıyan mü'minlerin pek büyük derecelere muvaffak
olduklarını bildirmektedir. Onların ebedî nimetlere, pek büyük mükâfatlara nail
olacaklarını açıkça beyân ederek kendilerini şöylece müjdelemektedir: (O zatlar
ki, imân ettiler) İslâmiyet'i kabul ile imân nimetine kavuştular (ve)
Rasûlullah'a tâbi olarak yurtlarını bırakarak Medine'i Münevvereye (hicrette
bulundular ve) dini İslâm'ı ufuklara yaymak için, din düşmanlarını cezalandırmak
için (Allah yolunda) Allah'ın dini uğrunda (mallariyle, canlarıyla cihada
atıldılar) kâfirlerle çarpıştılar, işte şüphe yok ki, bu pek seçkin vasıflara
sahip bulunan muhterem zatların (Allah katında dereceleri pek büyüktür.) Artık
bu pek yüksek vasıflara sahip olmayanlar elbetteki, o zatlara fazîletce, üstün
mertebece eşit olamazlar. (Ve işte kurtuluşa erenler de) dünya ve ahiret
saadetine tamamen nail olanlarda (onlardır) o pek seçkin vasıflara sahip olan
zatlardır.
21. Onları Rabbileri
kendinden bir rahmet ile ve bir razı olmakla ve cennetler ile müjdeler. Onlar
için o cennetlerde ebedî nimetler vardır.
21. (Onları) O pek
muhterem mücahit zatları (rableri) onları terbiye etmiş, arındırmış öyle
olgunluklara erdirmiş olan Yüce Yaratıcı (kendisinden) kendi ilâhî katından sırf
bir lütuf olarak (bir rahmet ile) pek büyük bir ihsan ile (ve) onlardan ebedî
şekilde (râarı olmakla) onları ebediyen gazabına uğratmaksızın ilâhî rızâsına
nail kılmış bulunmakla (müjdeler) kendilerine böyle pek büyük ilâhî I ût uf I
arı n ı müjdeliyor. Ne kadar büyük bir ilâhî iltifat!. Artık (Onlar için» böyle
yüce bir müjdeye mazhar olan o muhterem zatlar için (o cennetlerde ebedî
nimetler vardır.) Onlar her güne kederlerden uzak, ebedî olarak devam eden
nimetlere nail olacaklar, pek mutlu bir haîde yaşayıp duracaklardır.
22. -Onlar- orada ebedî
olarak kalacaklardır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nın katında pek büyük bir
mükâfat vardır.
22. (-Onlar-) O
yüksek vasıflara sahip olan müminler (orada) o cennetlerde, o ebediyet âleminde
(ebediyen baki kalacaklardır.) artık onlar için nail oldukları nimetlerden
mahrum olmak düşünülecek değildir. (Şüphe yok ki,) o gibi zatlar için (Allah
Teâlâ'nın katında) manevî huzurunda (pek büyük birmükâfat vardır.) çünki o
zatlar en güzel bir imân ile, bir fazilet ile vasıflanmış oldukları için
haklarındaki mükâfat da pek büyük olacaktır. Özellikle onlar ahiret âleminde
Yüce Allah'ı görmeye nail olacaklardır ki, artık bunun ne kadar büyük bir ilâhî
lütuf olduğunu düşünmelidir. Ne mutlu bu saadete nail olanlara!.
§ Malumdur ki: Cenâb-ı Hak
mekân ve zamandan yücedir. Hiçbir zâtın o Yüce Yaratıcıya yakınlığı, onun
katında bulunması, mekân itibariyle değildir. Bilâkis bu yakınlîktan ve katında
oluştan maksat, manevî bir yakınlıktır. Hakikî mü'minlerin bir kalp temizliği
ile ibâdette bulunup bir kulluk zevkine dalacak olmalarından, manevî bir huzura
ve ruhanî bir tecelliye nail bulunmalarından ibarettir. Bu şekilde onların
kalplerinde ilâhî muhabbet nurları parlamış olur. Kendileri her türlü
düşüncelerin üstünde ruhanî bir neşeye ulaşmış bulunurlar. Ne büyük saadet!.
23. Ey müminler!.
Eğer küfrü imân üzerine tercih etmişler ise babalarınızı, kardaşlarınızı dost
tutmayınız ve sizden onları kimler ki dost tutarsa işte zalim olanlar, onlardır.
23. Bu mübarek
âyetler gösteriyor ki: Din düşmanlariyle alâkayı kesmeyi imkânsız görmemelidir.
Her mü'min için lâzımdır ki, Allah'ının ve peygamberinin emirlerine uysun, bu
uğurda her fedakârlığa katlansın, mukaddesatına engel olmak isteyenlerle
bağlarını kessin, akrabalık gibi, dünyevî menfaat gibi şeyler bu dinî vazifeye
mâni olmasın. Bunun aksine hareket edenler kendilerine zulm etmiş, hidayetten
mahrum kalmış olurlar. Mekke'i Mükerreme'nin fethinden evvel müslümanlara hicret
etmeleri emir olunmuştu, içlerinden bazıları: Biz nasıl hicret edelim ki,
yurdumuzda babalarımız, aşiretlerimiz vardır, ticaretimiz, ikametgâhımız vardır,
bunlardan alâkalarımızı nasıl keselim, diye söylenmişlerdi. Bunun üzerine bu
âyetler nazil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: (Ey müminler!.) Ey İslâmiyet'i
kabul ettikleri halde hicret etmek istemeyen müslümanlar!. (Eğer küfrü imân
üzere tercih etmişlerse) küfür ve azgınlık içinde yaşamayı gerekli görmüş ve
bunda İsrar ederek İslâmiyet i kabulden kaçınmakta bulunmuşlar ise, artık öyle
olan (babalarınızı, kardaşlarınızı dost tutmayınız) sonra onları muhabbeti
sizleri İslâmiyet'e hizmetten, İslâm yurduna hicretten mahrum bırakır, bu yüzden
din kuvvetiniz bozulur. (Ve sizden onları kimlerki dost tutarsa) onların
sözleriyle oturup kalkarsa, onların kötü halini görmez de onlar ile oturup
kalkmayı hicrete, cihada tercih eylerse (işte zalim olanlar) Allah'ın emrine
muhalefet edip kâfirleri müminler üzerine tercih etmek suretiyle nefislerine
zulm etmiş bulunanlar (onlardır) o kâfirleri böyle tercih edecek ve gerekli
görecek kimselerdir.
24. De ki: Eğer
babalarınız, oğullarınız, kardaşlarınız, eşleriniz, kabileleriniz ve kazanmış
olduğunuz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşnut
olduğunuz ikametgâhınız sizin için Allah Teâlâ'dan ve Resulünden ve Allah
yolunda cihaddan daha sevgili ise artık Allah Teâlâ'nın emri gelinceye kadar
bekleyiniz!. Ve Allah Teâlâ fasıklar olan kavmi hidayete erdirmez.
24. Resulüm!. Öyle
yurtlarındaki alâkalarından dolayı hicreti, hak yolunda cihadı bırakan
müslümanlara (De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardaşlarınız, eşleriniz,
kabileleriniz) akrabanız (ve kazanmış olduğunuz mallar) ve sizin
ayrılacağınızdan dolayı revacını, gelişmesini kaybederek (durgunluğa
uğramasından korktuğunuz bir ticaret) bir iktisadî muamele (ve hoşnut olduğunuz)
içinde seve seve oturduğunuz (ikametgâhınız sizin için Allah Teâlâ'dan ve
Resûlündan) onların rızaları için hicret etmekten (ve Allah yolundan cihatdan
daha sevgili ise) böyle dünyevî alâkalar, menfaatler, sizin gözünüzde Allah
Teâlâya ve Resulüne itaatten ve hak yolunda cihaddan daha iyi görünüyorsa (artık
Allah Teâlâ'nın emri) mukadder olan azabı, kahır ve cezası (gelinceye kadar
bekleyiniz!.) elbette lâyık olduğunuz âkibete kavuşursunuz. (Ve Allah Teâlâ
fasıklar olan kavmi hidayete erdirmez.) Öyle Cenâb-ı Hak'kın emirlerine itaatten
kaçınan kimselerin kalplerini hidâyet nurlariyle aydınlatmaz. Binaenaleyh Yüce
Allah'ın emirlerine daima riâyet etmelidir ki, insan hidâyet nurundan mahrum
kalmasın.
§ Bu âyeti kerime bizlere
bildirmiş oluyor ki: Dünyevî menfaatler ile dinî menfaat ler arasında bir
çatışma bir aykırılık bulunursa her müslüman için icabeder ki, dinî menfaatleri,
dünyevî menfaatler üzerine tercih etsin.
Vakıa baba, ana, çoluk
çocuk sevgisi, yaratılıştandır, bunlardan kalplerin alâkasını tamamen kesmek,
imkânsızdır. Fakat düşünmelidir ki: Bunlar insanın manevî helâkina sebep olacak
bir halde bulunurlarsa artık ne kıymetleri olabilir?. Özellikle bütün
varlığımız, bütün nail olduğumuz nimetler Cenâb-ı Hak'kın birer ihsanıdır ve
ebedî saadetimizi sağlamaya vâsıta olan zat da Rasülü Ekrem Efendimizdir. Artık
Cenâb-ı Hak ile Rasûlü Ekreme olan muhabbetimiz her türlü muhabbetlerin üstünde
olmalı değil midir?. Artık bizleri yaratanımıza Peygamberimize isyana sevk etmek
isteyen saptırıcı kimselere karşı nasıl bağlılık gösterebilir de kendimizi ebedî
hüsrana düşürmeye cesaret edebiliriz?. Cenâb-ı Hak cümlemize güzelce düşünceler,
hareketler nasip buyursun Amin!.
25. Muhakkak ki.
Allah Teâlâ size birçok mevkilerde yardım etmiştir. Huneyn gününde de. O gün ki,
çokluğunuz sizi güvendirmişti. Fakat bu size fâide vermemişti. Yeryüzü
genişliğiyle beraber sizin üzerinize dar gelmişti. Sonra da arka çevirir
olduğunuz halde dönüp gitmiştiniz.
25. Bu mübarek âyetler,
müslümanları düşünmeye, teşekküre davet ediyor, her hususta muvaffâkiyetin ancak
Allah'ın yardımı sayesinde meydana geleceğini bildiriyor. Zahirî varlığa,
çokluğa, akrabalığa değil, ancak Allah'ın lûtfuna İtimat edilmesine işaret
buyuruyor, İnsanlık gereği meydana gelen kusurlardan, yanlış fikirlerden dolayı
tövbekar olarak ilâhî affa iltica edenlerin af ve mağfirete nail olacaklarını
müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Düşününüz, İslâm dinî sayesinde ne kadar
başarılara nail oldunuz. Evet... (Muhakkak ki. Allah Teâlâ size birçok
mevkilerde) bir nice savaş alanlarında (yardım etmiştir.) Bu cümleden olarak
Bedir, Kureyza, Nadir, Hudeybiye, Hayber savaşlarında Mekke'i Mükerreme'nin
fethi gününde sizi ilâhî yardımına nail buyurmuştur. (Huneyn gününde de) O
Huneyn Savaşı zamanında sizi zafere kavuşturmuştur. Bir kere düşünün (o gün ki,)
o Huneyn Savaşı başlarken (çokluğunuz) ordunuzun büyük bir kuvvete sahip olması
(sizi güvendirmişti.) artık böyle bir kuvvetin mağlûp olamayacağına
inananlarınız bulunmuştu. (Fakat bu) kuvvet, bu çokluk size başlangıçta (fâide
vermemişti.) düşmanlarınızı hemen cezalandırmaya sebep olmamıştı. Hatta Ey
Müslümanlar!. Orada (Yeryüzü genişliğiyle beraber sizin üzerinize dar gelmişti.)
Çok korkmuştunuz, orada duramaz olmuştunuz, âdeta kalplerinizin yatışacağı emin
bir yer bulamaz gibi bir hâle düşmüştünüz, (Sonra da) düşmanlarınız olan
kâfirlere (arka çevirir olduğunuz halde) yenilmiş olarak (dönüp gitmiştiniz.)
savaş alanında yalnız Rasûlüllah ile birkaç zat kalmıştı.
Bu hâdise müslümanlar için
bir hikmet dersi idi. Tâki, daima Cenâb-ı Hak'ka tevekkül ve sığınmada
bulunsunlar, muvaffakiyeti ancak ondan beklesinler, kendi maddî varlıklarına
güvenmesinler, yurtlarına, akrabalarına, servetlerine alâka bahanesiyle din
uğrunda fedakârlıkta bulunmaktan kaçınmasınlar.
26. Sonra Allah Teâlâ
Resulü üzerine ve mü'minler üzerine rah-metini indirdi ve sizin görmediğiniz
ordular indirdi ve kâfîr olanları azap I an d irdi ve bu ise kâfirlerin
cezasıdır.
26. (Sonra Allah Teâlâ)
Lütfetti (Resulü üzerine ve) mağlup olup dağılmış olan (mü'minler üzerine
rahmetini indirdi) kalplerine sükûnet verdi, tekrar kendilerini toplayarak Yüce
Peygamberin yanına koştular, savaşa başladılar (ve) Ey müslümanlar!. Cenâb-ı Hak
(sizin görmediğiniz ordular indirdi) size imdat için birçok melekler gönderdi.
(Ve kâfir olanları) öldürmekle, esaret ile, mallarının ellerinden alınmasiyle (azaplandırdı)
onları yenilgiye uğrattı, (ve bu) azap (ise kâfirlerin) dünyevî (cezasıdır.)
onların ahiretteki cezaları ise daha büyüktür ve ebedîdir.
27. Sonra Allah Teâlâ bunu
müteakip dilediğini tövbeye muvaffak kılar ve Allah Teâlâ çok bağışlayan pek
esirgeyendir.
27. (Sonra Allah
Teâlâ bunu) Bu savaşı ve galibiyet ve mağlûbiyeti (müteakip) o düşmanlarından
(dilediğini tövbeye) imâna ve günahkârlarından tövbe ve istiğfar etmeye
(muvaffak kılar) onun mağlûbiyeti hakkında bir ilâhî lütuf olur, onun kurtuluş
ve saadetine vesile bulunmuş olur. Gerçekten de bunlardan bir kısmı gelip
Islâmiyeti kabul etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o tövbe
edenlerin günahlarını af eder ve örter ve (pek esirgeyendir.) onları lütuf ve
merhametine nail buyurur. Elverir ki, bir insan, kendi kusurunu bilerek tövbe
edip af dilesin.
§ Huneyn Savaşı: Huneyn
Mekke'i Mükerreme ile Taif arasında bir vâdîdir. Mekke'i Mükerreme'inin fetihin
müteakip bu vadide Arap kabilelerinin büyüklerinden Havazin, Sakiyf gibi
kabileler toplanmış, müslümanlar ile savaşa karar vermişlerdi. Ordularının
mevcudu dörtbin kadar imiş, bazı siyer kitaplarına göre yirmi bin kişiden ziyade
bulunuyormuş. Rasûlü Ekrem Hazretleri de on ikibin kadar erden oluşan bir ordu
ile Huneyn mevkiine varmış, savaşa başlamışlardır. Müslümanlardan bazıları İslâm
ordusunun çokluğuna, kuvvetine bakarak "bu ordu hiçbir vakit azlığından dolayı
mağlûp olmaz" demişti. Bu ise doğru bir söz değildi. Çünkü hangi bir ordunun
başarısı çokluğu ile kendi kuvvetiyle değil, Cenâb-ı Hak'kın dilemesiyle,
yardımıyla meydana gelir. İşte müslümanlara böyle bir uyanma dersi verilmesi
hikmetine binaen olmalıdır ki, savaşa başlayan İslâm ordusu, başlangıçta galip
olmuş iken sonra bir laubalice hareket neticesi olarak bozguna uğramış, her
tarafa dağılmış, yalnız Rasûlü Ekrem ile amcası Hz. Abbas ve amcası oğlu Ebu
Süfyan ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi birkaç zat yerlerinde sebat
edip kalmışlardı. Rasûlü Ekrem Efendimiz tam bir metanetle savaşa atılmış: = Ben
peygamberim yalan yok ben Abdu'l-Muttalib'in oğluyum." Diyerek düşmana meydan
okumuştu.
Hz. Abbas da: Ey İslâm
erleri geliniz. Peygamberinizin yanından ayrılmayınız, diye nida etmiş, derken
bütün İslâm kahramanları tekrar savaş alanına gelmişler, Rasûlü Ekrem de yerden
bir avuç toprak alarak düşmanların yüzlerine doğru atmıştı. Bu toprak zerreler!
düşmanların gözlerine isabet ederek onları sersem bir hâle getirmiş, gökten
melekler de imdade gelmiş idi. Bunun neticesinde düşman büyük bir yenilgiye
uğramış, bir miktarı öldürülmüş, bir kısmı da esir alınmıştı, malları da
müslümanların ellerine geçmişti. Daha sonra bunlarda müslüman olanlar yine
serbest bırakılmıştı.
§ Rasûlü Ekrem'in gazveleri
= düşmanlarına karşı savaşa çıkmaları on dokuzdur. Düşmanlara karşı gönderdiği
küçük birlikler ve buus denilen askerî kıtalar ile beraber toplamı yetmiş veya
seksen kadardır.
28. Ey imân edenler!.
Şüphe yok ki, müşrikler pis kimselerdir. Artık bu seneden sonra Mescidi Haram'a
yaklaşmasınlar. Ve eğer ihtiyaçtan korkarsanız elbette Allah Teâlâ dilerse sizi
lütfundan zenginleştirecektir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herşeyi bilendir,
hikmet sahibidir.
28. Bu mübarek âyetler,
Allah'ın dininden mahrum olanların manen pis olduklarını, binaenaleyh bunların
haremi şerife girmelerine müsaade edilmemesini ve bu yüzden iktisadî bir bunalım
meydana gelmeyeceğini bildirmektedir. Ve İslâm dinini kabul etmeyen milletler
ile, zelilce bir şekilde cizyelerini verinceye kadar savaşta bulunulmasını âmir
bulunmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey Müslüman Kahramanları!. (Şüphe yok
ki, müşrikler, pis kimselerdir.) yani: Bütün kâfirler, putlara tapanlar
İslâmiyet'i kabul etmeyenler, içlerindeki kötü inançlarından dolayı manen temiz
değildirler. Onlar abdest almazlar, cenabetten yıkanmazlar, şarap vesaire gibi
bir takım dînen pis olan şeyleri kullanırlar, bu sebeple bunlar manen pis şeyler
mahiyet indedirler. Her ne kadar cismen pis değillerse de. Bunun içindir ki,
elleriyle temas ettikleri birşey pis olmuş sayılamaz. (Artık bu seneden sonra)
yani: Yüce Hicretin dokuzuncu senesini müteakip (Mescid'i harama yaklaşmasınlar)
yani: Artık onlar hac veya umre için haremi şerif sahasına gelip girmesinler.
Nitekim Hz. Ebu Bekir, Mekke'i Mükerremeye girerek böyle bir tebliğde
bulunmuştur.
§ İmamı Azama göre
müşrikler, yalnız ziyaret için mescidi harama ve diğer mescitlere girmekten
engellenmezler. İmamı Şafiî'ye göre yalnız mescidi harama girmekten men edil) re
I r. İmamı Mâlik'e göre de, bütün İslâm mabetlerine girmekten men olunurlar. (Ve
eğer ihtiyaçtan korkarsanız) müşriklerin haram sahasına girmemesi yüzünden
ticaretin, maddî menfaatlerinin durgunluğa uğramasından endişeye düşerseniz, bu
bir boş endişedir. Çünki (Allah Teâlâ elbette dilerse sizi lütfundan
zenginleştirecektir.) haram sahasına başka bir feyiz ve bereket verecektir,
bitirme gücünü arttıracaktır, bir nice grupları İslâm şerefine nail edip
Beytullah'ı ziyarete sevkedecektir. Daha nice fetihler ve ganimetler ihsan
buyuracaktır. Nitekim de öyle olmuştur. Bugün o mübarek yerlerden akmaya
başlayan petrollerde bu feyz ve bereket cümlesinden biridir. (Şüphe yok ki.
Allah Teâlâ bilendir) Sizin ihtiyaçlarınızı, menfaatlerinizi tamamen bilir. Ve
(hikmet sahibidir) onun her emir ve yasağı, her insan ve men'i bir hikmete
dayanmaktadır. Artık onun dinî hükümlerine riayet ediniz, ondan başkasından
korkmayınız. Sizin için kurtuluş ve saadet çaresi ancak budur.
29. Kendilerine kitap
verilmiş olanlardan olup da ne Allah Teâlâ'ya ve ne de ahiret gününe imân
etmeyen ve Allah Teâlâ ile Resulünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve ne
de hak dinini din edinmeyen kimseler ile zeliller olarak kendi elleriyle cizye
verecekleri zamana kadar savaşta bulunun.
29. (Kendilerine kitap
verilmiş olanlardan) Kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil'in hükmleri
bildirilmiş olan kimselerden (olup da ne Allah Teâlâ'ya ve ne de ahiret gününe
imân etmeyen) yani: Hak Teâlâ'yı ilahlık şanına lâyık bir şekilde birlemeyen ve
yüceltmeyen ve ahiret âlemine İslâmiyet'in haber verdiği şekilde inanmayan (ve
Allah Teâlâ ile Resulünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan) tecavüz
edilmemesi gereken haklara tecavüzü caiz gören, haram olan bir kısım meşrubatı
helâl sanan bir takım putlara tapınmanın yasaklandığını inkâr eden (ve
ne de hak dinin) diğer dinlerin bir nice hükümlerini kaldırmış olan İslâm dinini
kendisine (din
edinmeyen kimseler ile)
aranızda büyük bir ayrılık vardır. Samimî bir dostluk ve muhabbet câri olamaz,
bunlar mukaddesatın düşmanlarıdır. Binaenaleyh bunlar (zeliller olarak)
müslümanlara karşı zillet ve itaat göstererek (kendi elleriyle) İslâm hükümetine
(cizye verecekleri zamana kadar savaşta bulunun) onları cezalandırıncaya veya
kararlaştırılmış olan vergiyi vererek itaat ve boyun eğmeye mecbur olacakları
vakte kadar kendileriyle savaştan ayrılmayınız. Tâki, İslâmiyet'in galip oluşu,
hâkimiyeti her yerde görünüp dursun.
§ Bu cizye, Imam-ı Âzam'a
göre hem ehli kitaptan, hem de Arap ve Acem müşriklerinden alınıp kabul
edilebilir, İmam Ebu Yusuf'a göre bu cizye, Arap müşriklerinden ve ehl-i
kitabından alınmaz, başkalarından alınabilir. İmamı Şafiî'ye göre cizye, Arap ve
Acem olan ehli kitaptan alınabilir, putperestlerden alınıp kabul edilmez. İmamı
Mâlik'e göre de cizye, bütün kâfirlerden kabul edilebilir.
Mecusîlerden
(ateşperestlerden) cizyenin kabul edileceği hususunda da eshabı kiramın ittifakı
vardır. Çünki, onlar hakkında ehli kitap muamelesi yapılmasına dair bir hadisi
şerif vardır.
§ Cizyenin miktarına
gelince: Bu, kazanan fakirler hakkında on ikişer dirhemdir, orta halli kimseler
hakkında yirmi dörder dirhemdir, zenginler hakkında da kırk sekizer dirhemdir.
Kazançtan âciz, veya hasta, veya çok yaşlı ve kadınlar ile çocuklar hakkında
cizye yoktur. Bu cizyeler sene başında alınır. İmamı Şafiî'ye göre cizyenin
miktarı her şahıs için bir dinardır. Bu zenginden de, fakirden de sene sonunda
alınır. Cizye ile mükellef olan şahıs İslâmiyet'i kabul deince veya ölünce bu
cizye düşer.
§ İslâm dinine göre
hakikî mümin o kimsedir ki: Kur'an-ı Kerim'in beyan ettiği şekilde Cenâb-ı
Hak'ki birler ve tasdik eder, bütün Peygamberlere bütün semavî
kitaplara inanır, hiçbir
mahlûka yaratıcılık, il ah lık isnat edmez. Cenâb-ı Hak'kın bütün hükümlerini
kabul eder ve saygı gösterir. Halbuki, ehli kitap denilen kimseler, Allah
Teâlâyı ilâhî zatına lâyık bir şekilde tasdik etmiş ve yüceltmiş bir durumda
değildirler. Çünki onlar, Cenab'ı Hak'ki, lâyık olduğu şekilde birleme ve
yüceltmede bulunmamaktadırlar. Kimisi insanlara ilahlık, mâbudluk isnat
etmektedir. Bir kısmı bazı Peygamberleri, semavî kitapları inkâr eylemektedir.
Ahiret âlemine de İslâm dininin haber verdiği şekilde imân etmekte değildirler.
Binaenaleyh onlar gerçekte diğer inkarcılar ile beraber bulunmaktadırlar.
30. Ve Yahudi'ler dedi ki:
Üzeyr Allah'ın oğludur. Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih, Allah'ın oğludur. Bu
onların ağızlarıyla söyledikleri lâkırdılarıdır. Evvelce kâfir olanların
lâkırdılarına benzetiyorlar. Allah Teâlâ kendilerini kahretsin!. Nasıl -Haktan-
çevriliyorlar.
30. Bu mübarek âyetler,
Yahudiler ile Hıristiyanların da bazı zatları tanrı ve Cenab'ı Hak'kın oğlu
kabul ederek daha eski müşrikler gibi pek yanlış bir inançta bulunmuş,bu şekilde
bir nevi şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ehli kitap denilen
taifeler, hak dine aykırı pek yanlış inanışlarda bulunmuşlardır. (Ve) bu
cümleden olarak (Yahudiler dedi ki: Üzeyr) adındaki zat (Allah'ın oğludur.)
böyle Allah'ın şanına lâyık olmayan bir babalık ve oğulluk isnadında bulundular.
(Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih) Hz. İsa (Allah'ın oğludur.) onun insanlardan
babası yoktur, babasız ise evlât olamaz. Öyle ise, Mesih'in babası Tanrı
Teâlâ'dır. Hâşâ. (Bu) yakıştırmalar, bu cahilce iddialar (onların ağıızlariyle
söyledikleri lâkırdılarıdır.) esassız delilden yoksun sözlerdir. Bu sözleri
kendilerinden (evvelce kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar) nitekim
vaktiyle bir takım müşrikler de "melekler" Allah'ın kızlarıdır demişlerdi.
Yahut: Hıristiyanlar, kendilerinden önce olan Yahudiler gibi inanmış, bir insanı
Allah Teâlâ'nın oğlu sanmışlardır... Yahudi'ler ise, daha evvel: Üzeyr'i
Allah'ın oğlu sanmışlardı. Veyahut: Hz. Peygamber zamanındaki Yahudi'ler ile
Hıristiyanlar da kendilerinden evvel gelip geçmiş olan kendi babaları, dedeleri
gibi yanlış iddialarda bulunmuş, bunlar da bazı insanları Allah Teâlâ'nın oğlu
sanıvermişlerdir. Bu ne cahilce bir iddia!. (Allah Teâlâ kendilerini kahretsin)
yani: Böyle iddialarda bulunanlara lanet eylesin. Onlar (nasıl) haktan, Allah
Teâlâ'nın birliğine, baba olmaktan yüce bulunduğuna dair inançtan bâtıla
(çevriliyorlar) halbuki, bu bâtıla imkân yoktur, onun birliği, baba olmaktan
yüceliği nice deliller ile sabittir.
31. -Onlar-
bilginlerini, rahiplerini ve Meryem'in oğlu Mesih'i de Allah Teâlâ'dan başka
tanrılar edindiler. Halbuki: Allah Teâlâ'dan başkasına ibadet etmekle emir
olunmamışlardır. Ondan başka ilâh yoktur. Onların ortak koştukları şeylerden
yücedir.
31. (-Onlar-) O iki kavim,
kendi içlerinden bir takım kimselerin saptırmasına uğradılar, Yahudiler "Ahbar"
denilen kendi (bilginlerini) kendi din âlimlerini, hıristiyanlarda kendi
(rahiplerini) kiliselerde kapanıp duran papazlarını (ve Meryem'in oğlu Mesih'i
de Allah'tan başka tanrılar edindiler.) onlara secde eder oldular. O
bilginlerinin, papazlarının Allah'ın bildirdiklerine aykırı olarak helâl ve
haram diye telkin ettikleri şeyleri hemen kabul ediverdiler. Hz. İsa'yı da
Allah'ın oğlu tanıyarak ona tapınmaya başladılar. Diğer insanlar gibi bir
anneden doğan, yiyip içmeğe ve diğer şeylere muhtaç bulunan bir kimse, hiç Allah
Teâlâ'nın oğlu olabilir mi?. Bunu düşünmediler, (halbuki. Allah T e âlâ'd an
başkasına ibadet etmekle emir olunmamışlardır.) Tevrat, İncil gibi kitaplarda
böyle bir emir yoktur. Bilâkis yalnız Allah Teâlâ'ya ibadet edilmesi
emredilmektedir. (ondan) O kâinatın yaratıcısından (başka ilâh) mabut (yoktur) o
Yüce Yaratıcı (onların) o kâfirlerin Yüce Allaha (ortak koştukları şeylerden
uzaktır) Evet. Onun yaratıcılıkta, ibadette, dinî hükmlerde, ilâhî zatına saygı
ve ululama hususunda ortağı yoktur. Her türlü ortak ve benzerden uzaktır. Buna
inanmışızdır!. Artık Üzeyr gibi, Mesih gibi, melekler gibi Allah'ın yarattıkları
nasıl olur da o ezelî ve Yüce Yaratıcıya ortak ve benzer kabul edilebilir?.
§ Üzeyr Aleyhisselâm,
İsrail oğulları erkeklerindendir. Peygamber olup olmamasında ihtilâf vardır.
Tarihe göre: Buhtü Nesser tarafından Kudsü şerif harap edildiği zaman, Hz. Üzeyr
de İsrail oğulariyle beraber esir edilerek Babil'e gönderilmişti. Onlara dinî
rehberlikte bulunuyordu. Daha sonra Babil iran devletinin eline geçince iran
Şahı, İsrail oğullarını Kudüs'e iade etmişti. Beyt'i Mukaddesi yeniden bina
ettiler. Tevrat kitabı birçok değişikliğe, tahrifata uğramıştı. Hz. Üzeyr bir
ilâhî lütuf olarak Tevrat'ı tamamen ezberlemiş bulunuyordu. Bunu yeniden
yazıvermişti. Bu hâdise, milâttan (458) sene öncesine rastlamaktadır. Sonra Hz.
Üzeyr vefat etmiş, yüz sene sonra bir harika olmak üzere Cenâb-ı Hak'kın
kudretiyle yeniden hayat bulmuş, bir müddet daha yaşamıştır, İşte bu zatın bu
hâline bakan bir takım Yahudi'ler, ve bu cümleden olarak Fenhas Ibni Az ura "Üzeyr",
Allah'ın oğludur, demişler, kendisine tapmakta bulunmuşlardır. Hatta deniliyor
ki, Yahudilerden Selâm, Numan, Şas, Mâlik vesaire adlarındaki kimseler,
Rasûlullah'ın huzuruna gelmişler, "Biz senin dinine nasıl tâbi olabiliriz ki,
sen bizim kıblemizi bıraktın, ve sen Üzeyr'in Allah'ın oğlu olmadığını iddia
ediyorsun" demişler, bunun üzerine (30) uncu âyeti kerime nazil olmuştur.
"Hıristiyanların" teslis akidesine düşmelerinin sebebi hususunda da şöyle
bilgiler verilmektedir: Hz. İsa'nın semaya kaldırılmasından sonra isevîler
seksenbir sene kadar İslâm dinî üzere bulunmuşlar, kıbleye doğru namaz kılar.
Ramazan orucunu tutarlardı. Tâki, Yahudiler ile aralarında bir savaş yapıldı,
Yahudi'ler arasında "Pols" adında şecaatli bir şahıs vardı. Isevîlerden
birçoklarını öldürdü, sonra da Yahudi'lere dedi ki: Ben hakkı İsevîler tarafında
görüyorum, yarın isevîler cennete, biz ise cehenneme gireceğiz, ben bir hile
yaparak onları sapıklığa düşüreceğini. Bunun üzerine görünürde Yahudi'lerden
alâkasını kesmiş gibi görünerek isevî'lerin yanlarına gitmiş, bana
Hıristiyanlığı kabul etmekliğim için gökten bir çağrı geldi, bende kabul ettim,
bu yüzden Yahudilerin birçok eza ve cefasına mâruz kaldım, şimdi size katılmış
bulunuyorum, demiş, Hiristiyanları aldatmış. Onlar bu şahsı samimî, itaatkâr,
takva sahibi bir zat sanarak kendi kiliselerine bırakmışlar, kendisine yardımda
bulunmuş,büyük, ilgi göstermişler. Artık hilesini tatbike sıra gelmişti.
Kendisinin talebesi yerinde bulunan "Nestur" adındaki bir şahsa: "Isa ile Meryem
ve Tanrı üç ilahtır, hepsi de ilahlık vasfına sahiptir" diye gizlice ders
vermiş, "Yakup" adındaki bir şahsa da "Isa şüphesiz ki, insan ve cisim
değildir, fakat o Allah'ın oğludur" diye tâlimde bulunmuş "Milkâ" adındaki
üçüncü bir
öğrencisine de "Tanrı olan
ancak İsa'dır; onun ilâhlığı ebedîdir" diye telkinde bulunarak bunu kendisi
hayatta bulundukça başkalarına söylememeleri ayrı ayrı gizlice tavsiye etmiş ve
bunlardan herbirine benden sonra benim halifem, yerime geçecek olan ancak sensin
diye söylemiş, kendisine talim ettiği inancı insanlar arasında yaymasını
datenbih eylemişti. Bunu müteakip kendisi intihar etmiş, bu talebelerinden her
biri onun müstakil olarak halifesi kendisi olduğunu iddia ederek meydana
atılmış, aralarında ihtilaflar yüz göstermiş, herbirisi kendine telkin edilmiş
olan bâtıl inancı bir liderlik mevkiinde bulunmak birsiyle yaymaya başlamış;
bunun neticesinde de "Nesturiye Yakubiye, Milkâiye" mezhepleri meydana çıkmış,
İsevîler Allah'ın birliği inancından mahrum kalmışlardır. Bu hususa dair
tefsirlerde ve mesnevide mufassal malûmat vardır. "Nisa Süresindeki ISJ'ncı
âyeti kerimenin izahına da bakınız!.
§ Bu mübarek âyetler de:
Yahudilerin, Hıristiyanların Üzeyr'i Mesih'i Allah'ın oğlu tanıyarak onları
tanrı edinmeleri hepsine isnat edilmektedir. Gerçek şu ki: Onların hepsi de bu
inançta değildirler. Fakat içlerinden bir kısmı bu inançta bulunup bundan men
edilemediği için bunun hepsine isnat edilmesi bir konuşma usulü gereğidir.
Nitekim bir yerde bir iyiliğe veya bir kötülüğe bazı kimseler tarafından devam
edildiği takdirde: O yer ahalisi, şu iyiliği veya kötülüğü yapıp durmaktadırlar
deniliyor. Maamafih vaktiyle hepsinin de Öyle bir inanışta bulunup da daha sonra
bu inançtan bir kısmının vaz geçmiş olmaları da düşünülebilir. Ve böyle birşeyin
hepsine isnâdî, hepsinin de uyanık olarak o şeyden onu yapanları uyararak men'e
çalışmalarına işaret hikmetine binaen de olabilir.
32. Onlar Allah Teâlâ'nın
nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Allah Teâlâ ise nurunu tamamlamaktan
başka birşeye razı olmaz. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
32. Bu mübarek
âyetler, bir takım gayri müslimlerin İslâm dinine karşı ne kadar düşman
olduklarını bildiriyor. Buna rağmen İslâm nurunun dâima ufukları aydınlatıp
diğer dinlere galip geleceğini müjdelemektedir. Şöyle ki: (Onlar) O gayri
müslimler, O Yahudi ve Hıristiyan önderleri (Allah Teâlâ'nın nurunu) İslâm
dinini veyahut Allah'ın birliğini bildiren Kur'an'ı Kerim'i, Cenâb-ı Hak'kın eş
ve benzerden uzak olduğuna ve Rasülü Ekrem'in peygamberlik ve risaletine
şahitlik edip duran delilleri, mucizeleri (agızlariyle) bâtıl lâkırdılariyle
(söndürmek isterler.) öyle bir ebedîlik nurunun yok olmasını arzu ederler, öyle
bir hakikat güneşini öyle üfürmeleriyle ortadan kaldırmak isterler. Ne kadar
ahmakça bir gayret!. (Allah Teâlâ ise) o mukaddes (nurunu) bütün ufukları
aydınlatıcı olmak üzere (tamamlamaktan başka birşeye razı olmaz) o hikmet sahibi
Yaratıcı, kelime-i tevhid-i yüceltmeye, İslâm dinini güçlendirmeye muhalif olan
şeyleri imha eder, herhalde ilâhî nurunun her tarafa yayılmasını irâde buyurur,
aksini irâde buyurmaz. Herhalde İslâm dininin nurunu insanlık dünyasına vakit
vakit daha fazla yayacaktır, (isterse kâfirler hoşlanmasınlar.) Bu ilâhî nurun
öyle parlayıp günden güne ufuklara yayılmasını istemesinler. Onların bu
düşmanlığına rağmen o apaçık nur fazlasıyla her tarafa yayılıp duracaktır.
"Bir şem'iki. Mevlâ yaka
bir veçhile sönmez."
Sonraki Sayfa

|
|