|
42. O vakit ki, siz yakın
vadide idiniz, onlar ise uzak vadide idiler. Kervan ise sizden aşağıda idi. Eğer
birbirinizle vâdeleşe idiniz, elbette vâde mahallinde ihtilâfa düşerdiniz. Ve
lâkin Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri yerine getirmek için -böyle yaptı- tâki,
helak olan kimse, apaçık bir delilden helak olsun ve diri kalan da aşikâr bir
delilden diri kalmış olsun ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ tam manâsıyla işit
içidir, tamamiyle bilicidir.
42. Bu âyeti kerime, Bedir
Savaşı esnasında görünen ilâhî delili ve ümmet-i muhammed hakkında tecelli eden
ilâhî I üt uf lan beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Eshab-ı kiram!. Ey ümmeti
Muhammed!. Hatırlayınız (O vakit ki) O Bedir Savaşı sırasındaki (siz) Medine'i
Münevvereye (yakın) bir (vadide idiniz. Onlar) o düşmanlarınız olan Kureyş
müşrikleri (ise) Medine'i Münevvere'den (uzak) bir (vâdîde idiler.) Mekke'i
Mükerreme'ye, su kaynağına yakın bulunuyorlardı. Şam'dan dönüp gelen, düşmanlara
ait bulunan (kervan ise sizden aşağıda idi.) Sizin mevkinizden uzakta
bulunuyordu. Bedir mevkiinden üç mil kadar uzakta bulunan bir sahilde idi. (eğer
biri birinizle vâdeleşe idiniz) eğer muharebe için sizinle düşmanlarınız
birbirinize söz vermiş olsa idiniz (elbette vade mahallinde ihtilâfa düşerdiniz)
siz ey müslümanlar!. Düşmanların daha müsait bir mevkide bulunduklarını
anlayarak aranızda ihtilâf yüz gösterirdi, onlardan korkardınız, zaferden
ümitsizliğe düşerdiniz. (Ve lâkin Allah Teâlâ yapılmış olan) ilmi ezelisinde
kararlaşmış bulunan (bir emri) müslümanların muzaffer, kâfirlerin ezilmiş
olmasını (yerine getirmek için) böyle yaptı. Müslümanlar ile düşmanlarını öyle
bir yerde topladı, onları savaşa düşürdü. (Tâki helak olan kimse) gözleriyle
görüp anlayacağı (apaçık bir delikten) öyle bir delili gördükten sonra
(helak olsun) kendi küfrünü açık bir delil ile gördükten sonra gebersin, (ve
diri kalan da) müslüman kuvveti de (aşikâr bir delilden) öyle açık bir alâmeti
gördükten sonra (diri kaimi; olsun) çünkü düşman kuvvetleri pek fazla idi ve pek
elverişli bir sahada bulunuyorlardı. Müslümanlar ise az bir kuvvete sahip
idiler, savaş durumları müsait değildi. Bu hâle göre galibiyete kavuşmaları
umulmazdı. Halbuki bu vaziyete rağmen müslümanlar galip gelmişlerdir. Bu
galibiyeti Rasülü Ekrem Hazretleri de daha evvel eshab-ı kiramına haber
vermişti. İşte bu galibiyet, bir harikadır, Allah'ın kudretine bir delildir.
Peygamberimizin bu haberi de büyük bir mucize mahiyetindedir. Artık bu açık
delilleri, hüccetleri müslümanlar da, onların düşmanları da görmüşlerdir. Bu pek
açık kudret delillerini kâfirler göre göre helak olup gitmişlerdir, haklarında
ilâhî delil tamam olmuştur, biz hak ve hakikaten haberdar olamadık, bizi
aydınlatıp uyaracak bir hâdise karşısında kalmadık derneğe selâhiyetleri
kalmamıştır. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) müminlerin tasdiklerni, ve nail
olacakları mükâfatları, kâfirlerin de kâfirce lâkırdılarını ve uğrayacakları
azapları (tam manâsıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.) Hiçbir şey o Yüce
yaratıcıya karşı gizli kalamaz, buna inanmışızdır...
43. O vakit ki. Allah Teâlâ
onları sana rüyanda az gösteriyordu. Ve eğer onları sana çok göstermiş olsaydı
elbette korkacak idiniz ve cihad işinde ihtilâfa düşerdiniz. Ve lâkin Allah
Teâlâ selâmete erdirdi. Şüphe yok ki, o, göğüslerin içinde olanı hakkıyla
bilicidir.
43. Bu mübarek âyetlerde
Bedir Savaşı sırasında müslümanlar hakkında Allah'ın yardımının gelmesi için iki
taraftaki kuvvetlerin birbirine bir harika olarak birer az miktarda gösterilmiş
olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. Hatırla (O vakti ki) o Bedir
Savaşı zamanını ki (Allah Teâlâ onları) o düşmanları (sana rüyanda az
gösteriyordu.) tâki, bunu eshabına haber veresin, onların cihad için kararlı ve
cesur olmalarına vesile olsun. (Ve eğer onları) o düşmanları Cenab'ı Hak (sana
çok göstermiş olsa idi elbette korkacak idiniz) savaşa cesaret edemiyecek
idiniz. (Ve cihad işinde ihtilâfa düşerdiniz) aranıza ayrılık düşerdi, harpte
sebat edip etmemek hususunda görüşleriniz başka başka olurdu, (ve lâkin Allah
Teâlâ selâmete erdirdi) sizi korkudan, ihtilâftan kurtarmak suretiyle selâmet
nimetine nail buyurdu. (Şüphe yok ki, o) hikmet sahibi yaratıcı (göğüslerin
içinde olanı hakkiyle bilicidir) Herkesin kalbinde olanı tamamen bilicidir. Harp
sahasında cesaret, sabır ve sebat gösterecek olanlar ile korkacak, feryad ve
figanda bulunacak olanları da tamamiye bilir. Bundan dolayıdır ki, sana rüya
âleminde düşman kuvvetlerini hikmetine binden az göstermiştir.
44. Ve hani karşı karşıya
geldiğiniz zaman onları size gözlerinizde pek az gösteriyordu ve sizleri de
onların gözlerinde azaltıyordu. Tâki, Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri yerine
getirsin. Ve bütün işler Allah Teâlâ'ya döndürülür.
44. (Ve) Ey müminler!.
Ey Bedir mücahitler!!, (hani) O düşmanlar ile (karşı karşıya geldiğiniz zaman)
Allah Teâlâ (onları size gözlerinizde pek az gösteriyordu) Rasülü Ekrem'in
rüyasında gördüğü vaziyet, düşman kuvvetlerinin azlığı, böyle uyanıklık halinde
de görünüp duruyordu. Bu hâl, Yüce Resulün rüyasını destekliyor, eshab-ı kiramın
kuvvetini, direncini artırıyordu. (Ve) Ey İslâm erleri!. (Sizleri de onların) o
düşmanlarınızın (gözlerinde azaltıyordu) tâki, korkup kaçmasınlar, savaşa
atılsınlar, (tâki. Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri) bir ilâhî takdirini ilâhî
ilminde sabit olan İslâm kelimesini yüceltisn, ehli Islâm'i zafere kavuşturmak
hükmünü (yerine getirsin) varlık sahasına çıkarsın. (Ve) malumdur ki (bütün
işler Allah Teâlâ'ya döndürülür.) bütün kâinatta dilediği gibi tasarrufta
bulunur. Onun emrini reddedecek, hükmüne mâni olacak bir kuvvet yoktur. O bir
hikmet sahibi Yaratıcıdır, kadirdir. Bu savaştaki olaylar da onun hikmet ve
kudretinin gereğidir. Artık bütün kâinatın merci'i olan o Yüce Yaratıcının
hükümlerine, emirlerine riayet etmelidir, hakikî geleceği temine çalışmalıdır.
Bütün insanlık için en mühim vazife bundan ibarettir. Ve başarı Allah'tandır...
45. Ey imân edenler!. Bir
taife ile karşılaştığınız zaman artık sebat ediniz ve Allah Teâlâ'yı zikrediniz.
Tâki kurtuluş bulaşınız.
45. Bu mübarek
âyetler, müslümanlara en lâzım olan bir dinî vazifeyi tebliğ etmektedir. Onlara
kuvvet ve güçlerinin devamı için lâzım gelen sabır ve sebatı; birlikte hareketi,
ihtilâftan sakınmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân
edenler!.) Ey İslâm şerefine sahip olanlar!. (Bir) kâfir (taife ile) cemaat ile
harp için (karşjlaş,tığınız) savaşa başladığınız (zaman artık) Cenâb-ı Hak'ka
sığınarak savaşınızda (sebat ediniz) bu sebatın sonu zaferdir, galibiyettir.
Nitekim Bedir Savasında bu hâl görülmüştür, (ve Allah Teâlâ'yı) da
kalplerinizle, lisanlarınızla (zikrediniz) kerem sahibi mabudunuzu zikrederek
ilâhî yardımını temenniden geri durmayınız, (tâki kurtuluş bulaşınız) muradınıza
eresiniz, fetih ve zafere nail olasınız. Çünki sabr ve sebat, Cenâb-ı Hak'ki
devamlı anmak, maddî ve manevî en büyük bir basarı vesilesidir. Artık buna
riayet etmemek, Allah'ı anmaktan gafil bulunmak, asla uygun olamaz.
46. Ve Allah Teâlâ'ya ve
Resulüne itaat edin ve ihtilâfta bulunmayın, sonra devletiniz gidiverir, ve
sabrediniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ sabr edenler ile beraberdir.
46. (Ve) Ey mü'minler
(Allah Teâlâ'ya ve resulüne) her hususta (itaat ediniz) böyle cihad hususunda
olduğu gibi diğer hususlarda da bütün emirlerine, yasaklarına uyunuz. Bunlara
aykırı hareketlerden kaçınınız. (Ve ihtilâfta bulunmayın) Bedir ve Uhud
Savaşları sırasında olduğu gibi muhtelif görüşlerde bulunarak birbirinizle
mücadeleye, çekişmeye kalkışmayın. (Sonra) o ihtilâf ve çekişme neticesinde
zayıf düşersiniz; birlikçe hareketten mahrum kalırsınız. (Devletiniz gidiverir)
kuvvetiniz, hâkimiyetiniz elden çıkar muhitinizde basarı, zafer ve galibiyet
rüzgârları esmez olur. Nitekim Uhud Savasında müslümanların arasında ortaya
çıkan bir münakaşa onların geçici olarak zaferden mahrum olmalarına sebep
olmuştur. Binaenaleyh mü s l umanlar, daima birlikte hareket ederek Cenab'ı
Hak'tan kendilerine zafer vesilesi olacak rüzgârların ortaya çıkmasını temenni
etmelidir. Nitekim bir hadis-i 5 e r i f t e "Ben sabah rüzgâriyle zafere nail
oldum, âd kavmi ise Debûr rüzgârıyla helak olmuştur" diye buyuru I muştur.
Evet... Bazen savaş alanında esmeğe başlayan rüzgârlar, iki taraftan birinin
yenilgisine sebebiyet verebilir. Artık Ey Müslümanlar!. Birlikte harekette
bulununuz (ve sabrediniz) düşmanlar ile mücadele hususunda ve diğer bir kısım
hayatî sıkıntılar hususunda sabırlı olunuz düşmandan korkup dağılmayınız,
birbirinizle mücadelede, münakaşada bulunup durmayınız. (Şüphe yok ki. Allah
Teâlâ) Zafer ve basarı vermek hususunda (sabr edenlerle beraberdir.) yani hak
yolunda sabr ve sebat edenler, nifak ve ayrılıktan kaçınanlar ilâhî zafere,
maddî ve manevî muvaffakiyetlere nail olacaklardır.
§ Rasülü Ekrem Efendimizin
bir hadisi şerifi şu mealdedir: "Ey insanlar!. Düşmanla karşılaşmayı temenni
etmeyiniz ve Allah Teâlâ'dan afiyet temennisinde bulununuz. Düşmanlar ile
karşılaştığınız zaman da sabr ediniz ve biliniz ki. Cennet muhakkak kılıçların
gölgesi altındadır." Yani: Dinî yüceltemek için yapılacak bir cihadın neticesi
ebedî saadetlere kavuşmaktır.
Bu âyeti kerime, bütün
müslümanlar için en fâideli bir hareket düştüm mahiyetindedir. Çünki bu mübarek
âyet gösteriyor ki: Bir millet, zafere, basarı ve kurtuluşa ermesi için dindar
olmalıdır. Allah Teâlâ'nın ve Resulünün emirlerine, hükümlerine riayet
etmelidir. Cenab'ı Hak'ki zikrederek uyanık bir ruha mâlik bulunmalıdır. Ve din
düsmanlariyle karşılaşacağı zaman da Allah Teâlâdan yardım dileyerek sabr ve
sebattan ayrılmamalıdır. Ve kedi aralarında bir takım dünyevî gayelerden, şahsî
menfaatlerden dolayı ayrılıklar, ihtilaflar yüz göstermemelidir. Aralarındaki
vahdeti, din kardeşliğini, müşterek menfaatleri unutmamalıdır. Aksi surette
hareket edildiği ve bir takım ihtiraslar yüzünden ihtilâflara düşüldüğü takdirde
ise milletin bütün umumi hayatı, yardımdan mahrum, âciz ve meskenete düşmüş,
başka milletlerin tehakkümü altında perişan olarak mahvolur gider. Nitekim dünya
tarihi, buna dair pek çok fecî misaller kaydetmiş bulunmaktadır. Artık bunlardan
ibret almalıdır.
47. Ve o kimseler
gibi olmayınız ki, yurtlarından çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak ve
Allah yolundan men ederek çıktılar. Allah Teâlâ ise ne yaptıklarını tamamiyle
kuşatıcıdır.
47. Bu mübarek âyetler,
müslümanların cihada ve diğer hayırlı işlere gösterişten uzak olarak tam bir
ihlas ile baş lam I arı m emir ve tavsiye etmektedir. Ve kendilerini aldatmak
isteyecek olan şeytan tabiatlı kimselerin sözlerine iltifat etmemelerine,
düşmanların kahredilmeleri ile müslümanların zafer nimetine nail olacaklarına
işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Müslümanlar!. Siz (o kimseler) o
müşrikler (gibi olmayınız ki) Bedir Savaşı esnasında Şam'dan dönen kafilelerini
kurtarmak için (yurtlarından çalım satarak) bir övünme ve gurura tutulmuş olarak
(ve insanlara gösteriş yaparak) kendilerini kahraman, fedakâr gösterip övgü
kazanmak isteyerek (ve) insanları (Allah yolundan) İslâm dinine girmekten (men
ederek çıktılar) hareketleri makul, faziletkârane bir halde bulunmuyordu. Artık
müslümanların öyle kötülüğe yönelik, yok olmayı gerektiren hareketlerde
bulunmaları nasıl uygun olabilir?. (Allah Teâlâ ise) onların (ne yaptıklarını
tamamiyle kuşatıcıdır.) hepsini de tamamiyle bilmektedir. Binaenaleyh her insan
bu hakikati gözönüne almalıdır, mükâfatı gerektiren hareketlerde bulunmalıdır,
cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.
§ Rivayete göre: Bedir
Savaşı sırasında Mekke'de bulunan İslâm düşmanı müşrikler: Şam'dan gelen ticaret
kervanını müslümanların tecavüzünden kurtarmak maksadiyle Mekke'den çıkmış "Cuhfe"
denilen mevkie gelmişlerdi. Kervanın selâmet üzere olduğunu haber aldıkları
halde yine geri dönmediler. Ebu Cehil ile yardımcıları Bedir mevkiine kadar
gitmekte İsrar ettiler. Oraya gidip övünürcesine bir vaziyet almaya, gösteriş
için ziyafetler vermeğe, içki İçerek şiirler söylemeğe, cariyeleri oynatıp zevk
yapmaya, İnsanların İslâmiyet'i kabulüne mâni olmaya karar verdiler. Fakat Cenâb-ı
Hak onların bu emellerini tersine çevirdi, onları mağlûp etti, matemler içinde
bıraktı. İşte gayri meşru, kâfirce isteklerin neticesi bundan başka değildir.
Artık müslümanlar için o kâfirler gibi hareketlerde bulunmak ebette caiz
değildir ve hiçbir şekilde uygun olamaz. Binaenaleyh bu âyet-i kerime,
müslümanlara böyle hareketleri yasaklamış ve bundan m en'et m iştir.
§ Betar: Öğünmek, iftihar
etmek, tekebbürde bulunmak, bir işi gösteriş için yapmak demektir. Bir malı sırf
insanlara gösteriş için harcamak bir betardır. Bir malı harcamak ve bir ibâdet
ve itaatte bulunmak, Allah rızası için olunca: Şükr mahiyetinde bulunmuş olur.
48. Ve o vakit ki, şeytan
onlara amellerini bezemiş ve demişti ki: Bugün nâstan size galip olacak yoktur.
Ve ben de şüphe yok ki, sizi himaye ediciyim. Vaktaki, iki ordu karşı karşıya
görünmeğe başladı. Arkasına donuverdi. Ve dedi ki: Şüphesiz ki, ben sizden
uzağım, ben muhakkak ki, sizin görmediklerinizi gördüm. Şüphe yok ki, ben
Allah'tan korkarım. Allah'ın azabı ise pek şiddetlidir.
48. Ve ey müminler!. Allah
Teâlâ'nın size olan nimetlerini hatırlayınız. (O vakit ki, şeytan) yani lânetli
İblis, Benî Kinane kabilesi eşrafından ve şairlerinden olan "Sürâka Bini Mâlik"
adındaki şahsın şekline bürünerek (onlara) o müslümanlar ile savaşta bulunmak
isteyen Mekke müşriklerine, onların kötü olan (amellerini bezemiş). O müşrikleri
müslümanlar ile savaşta bulunmak için teşvik ve cesaratlendirmede bulunmuştu.
(Ve) o lânetli şeytan, o müşrikleri gurura düşürmek için onlara (demişti ki:
Bugün insanlardan size galip olacak yoktur.) Siz pek kuvvetli bulunuyorsunuz.
(Ve ben de şüphe yok ki, sizi koruyucuyum) bende size yardımcıyım. Sizi aranızda
düşmanlık bulunan Benî Kinane kabilesinden de korurum. Çünki ben onların reisi
bulunmaktayım. İşte şeytan o müşrikleri böyle kandırıp harbe teşvik etmiş
bulunuyordu. (Vaktaki iki ordu) müslümanlar ile müşrikler (karşı karşıya
görünmeğe) birbirine karşı cephe almaya (başladı) müslümanlara meleklerin imdada
geldiğini lânetli iblis görüverdi, hemen korkarak (arkasına donuverdi)
müşriklerin artık zafer kazanamayacaklarını anladı, kaçmaya yüz tuttu (ve dedi
ki: Şüphesiz ki, ben sizden uzağım) ben artık sizinle teşriki mesai edemem,
'(ben muhakkak ki, sizin görmediğinizi gördüm.) İslâm ordusuna nasıl bir
kuvvetin katıldığını gördüm. (Şüphe yok ki, ben Allah'tan korkarım) müşrikler
ile beraber benim başıma da bir belânın bir ilâhî kahrın geleceğinden korkarım.
(Allah'ın azabı ise pek şiddetlidir.) ona muhalefet edip küfre düşenler, elbette
ki, pek şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Artık kimdir ki, bu ilâhî azabı
düşünüp korkusundan titremesin?.
İşte şeytan tabiatlı
insanlar da birgün gözlerinin önünde Cenâb-ı Hak'kın kudret ve azametini,
düşmanlarını kahrı, cezalandırması görülünce böyle pişmanlığa düşüp firar
edeceklerdir. Fakat artık yakalarını Allah'ın kahrından kurtaramıyacaklardır.
§ Allah'ın azabı ise pek
şiddetlidir. Denilmesi, ya şeytanın itirafı ifadeleri cümlesindendir. Veya bu
ayrıca bağımsız bir cümledir.
49. O zaman münafıklar ve
kalplerinde hastalık bulunanlar diyordu ki: Onları dinleri aldatmıştır. Halbuki,
herkim Allah Teâlâ'ya tevekkül ederse artık şüphe yok ki. Allah Teâlâ galiptir,
hikmet sahibidir.
49. Bu mübarek âyetler,
münafıkların ve bir takım ruhen hasta kimselerin müslümanlar hakkındaki yanlış
telâkkilerini kınıyor ve teshir ediyor. İslâmiyet'i kabul etmeyip de küfr ve
nifak üzere ölecek kimselerin de ne kadar fecî, şaşılacak bir şekilde ölüp
felâketlere uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O zaman) müslümanlar
harp için Bedir sahasına yürüdükleri vakit Medine'i Münevvere'de bulunan
(münafıklar ve) Mekke'i Mükerreme'de bulunup vaktiyle İslâmiyet'i kabul
ettiklerini lisânen söylemiş oldukları halde kalben kuşku ve şüphe içinde
kalmış, samimî bir şekilde müslüman bulunmamış bir takım (kalplerinde hastalık
bulunanlar diyordu ki: Onları) o erleri (dinleri aldatmıştır.) onlara galip
olacaklarına dair bir kanaat vermiştir. Yoksa öyle az bir kuvvet oldukları halde
büyük bir kuvvete karşı nasıl savaşa cesaret edebilirlerdi?. Müslümanların adedi
görünüşte iiçyüz küsur erden ibaret olduğu halde düşmanlarının kuvveti bin erden
ziyade idi. (halbuki) bu cahiller, yanlış düşünüyorlardı. Galibiyet mutlaka
sayının çokluğuna bağlı değildir. (Her kim Allah Teâlâ'ya tevekkül eder) onun
mukaddes dinine hizmet için harp meydanına atılır (sa artık) Allah Teâlâ ona
yardım eder ve başarılı kılar, (şüphe yok ki; Allah Teâlâ galiptir) Kudreti
herşeye galiytir. Az bir kuvveti dilerse pek büyük bir kuvvete galip kılabilir.
Ve o Yüce Yaratıcı (hâkimdir.) ilâhî iradesi hikmetin gereğine göre tecelli
eder. Binaenaleyh o münafıkların ve benzerlerinin düşünceleri, sözleri pek
manasızdır!.
50. Ve görecek olsan, o
zaman ki, melekler, kafir olanların canlarını alırlar, yüzlerine ve arkalarına
vururlar ve yangının azabını tadın -derler-.
50. (Ve) Ey Yüce
Peygamberim!, veya ey kendisine hitap edilebilen herhangi bir insan!. Eğer
(görecek olsan, o zaman ki, melekler, kâfir olanların canlarını alırlar)
ölecekleri vakit ruhlarını alarak kendilerini dünya hayatından mahrum
bırakırlar. Ve onların (yüzlerine ve akalarına) onların ileri gelen, geri kalan
her azasına demir çomaklar ile (vururlar ve) onlara (yangının) cehennem ateşinin
(azabını tadın -derler-) artık şüphe yok ki, ne fecî, nekadar tasvirî imkânsız
bir musibet görülmüş olur.
51. Bu işte ellerinizin
takdim ettiği şey yüzündendir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kulları için
zulmeder değildir.
51. Ey kâfirler!. Ey
münafıklar. (Bu) Sizi yakalayacak olan öldürülme, dövülme, ateşin azap yok mu,
(işte) bütün bunlar sizin dünyada iken (ellerinizin takdim ettiği şey) küfr ve
isyan (yüzündendir) siz o küfr ve isyanı işlemiş olduğunuzdan dolayı bu
felâketlere mâruz kaldınız, bütün bunlar kendi amellerinizin neticesidir. (Ve
şüphe yok ki. Allah Teâlâ kulları için zulmeder değildir.) Küfr ve isyan
erbabının yakalanacakları azaplar, felâketler bütün kendi kötü hareketlerinin
gereğidir. Artık insanlar bu akibeti düşünüp daha dünyadalarken durumlarını
ıslah etmelidirler ki, Allah'ın azabından kurtularak ilâhî lütuflara hak
kazanmış olsunlar.
52. -Bunların hâli-
Firavun'un kavmi ile onlardan evvelkilerin âdeti gibidir ki. Allah Teâlâ'nın
âyetlerini inkâr ettiler. Allah Teâlâ da bunları günahları sebebiyle yakaladı.
Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kuvvet sahibidir; azabı pek şiddetlidir.
52. Bu mübarek âyetler,
peygamber zamanındaki müşrikler ile Firavun'a tâbi olanların ve daha evvelki
kâfirlerin aynı âdetlerde bulunduklarını ve bu yüzden Allah'ın kahrına
uğradıklarını bildirmektedir. Ve bir kavmin makbul olan ahlâk ve
tavırlarını değiştirmedikçe nail oldukları nimetlerden mahrum
kalmayacağını ihtar etmektedir. Ve Cenâb-ı Hak'kın her şeyi hakkiyle bilen, güç
yetiren ve azabının şiddetli olduğunu beyan ile insanları uyanmaya davet
buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Bunların hâli-) yani: Bedir Savaşında müslümanlara
karşı cephe alan müşriklerin âdeti (Firavun'un kavmi ile onlardan evvelkilerin)
Nuh, Ad kavmi gibi eski miletlerin (âdeti gibidir ki) bunlar da o eski milletler
gibi (Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ettiler) gördükleri mucizelere,
hârikalara rağmen yine Peygamberleri tasdik etmediler. Artık (Allah Teâlâ da
bunları) bu müşrikleri (günahları) küfr ve isyanları. Yüce Peygambere
muhalefetleri (sebebiyle yakaladı) eski kâfir kavimleri sulara boğduğu ve diğer
felâketlere uğrattığı gibi bu müşrikleri de, öldürülmek ile, esaret ile
cezalandırdı. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kuvvet sahibidir) din düşmanlarını mahv
edip cezalandırmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir. Ve Yüce Yaratıcının (azabı
pek şiddetlidir.) Bu dinsizleri dünyada cezaya uğrattığı gibi bunların
hakkındaki uhrevî azapları daha şiddetli olacaktır.
53. Bu da, şüphe yok ki.
Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir nimeti değiştirici değildir, onlar
kendi nefislerinde olanı değiştirinceye değin. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ
hakkıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.
53. (Bu da) Bütün bu
kâfirlerin böyle ilâhî azaba yakalanmaları da kendi kötü hareketlerinin bir
neticesidir. Yoksa (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir
nimeti) azap ve felâkete dönüştürmek suretiyle (değiştirici değildir.) o nimeti
onların ellerinden almaz (onlar kendi nefislerinde olanı) kendi yaratılış
kabiliyetleri, sahip oldukları akıl ve zekâyı, imâna, ibadet ve itaata olan
kudretlerini, kendi kötü düşüncelerile, fena hareketlerde (değiştirinceye değin)
Fakat onlar öyle kendi nefislerinde olanı değiştirdiler mi?. Küfr ve nifaklarını
yaymaya, dine karşı hürmetsizliklerini açıklamaya cür'et gösterdiler mi, Cenâb-ı
Hak'da onları yakalar, lâik oldukları azaplara kavuşturur. (Ve şüphe yok ki.
Allah Teâlâ hakkiyle işiticidir) kullarının bütün sözlerini, iddialarını işitir
ve o hikmet sahibi Yaratıcı 'tamamiyle bilicidir.) herkesin bütün fiillerini ve
hareketlerini hakkiyle bilir. Herbirini lâik olduğu mükâfata veya cezaya
kavuşturur. Nimetlerini devam ettirir, veya yok eder. Binaenaleyh insanlar,
Allah Teâlâ'nın nimetlerine karşı şükran vazifesini yerine getirmeye
çalışmalıdırlar, diyanet ve ibadet ve itaat dairesinden çıkmalıdırlar ki, o
nimetlerden daha sonra mahrum kalmasınlar. Bunların üstündeki uhrevî nimetlere
de aday bulunsunlar.
54. Firavun'un kavminin
ve onlardan evvelkilerin âdeti gibi ki, Rablerinin âyetlerini yalanladılar.
Artık onları günahları sebebiyle helak ettik. Ve Firavn'un kavmini boğduk. Ve
hepsi de zalimler olmuşlardı.
54. Bu mübarek âyetler de
peygamber zamanındaki müşrikler ile aynı âdette olan eski kâfirlerin nasıl helak
olduklarını izah ediyor. Ve en fazla şerli hayvanların, küfrlerinde İsrar edip
duran dinsizlerden ibaret olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki:
Evet... Rasülü Ekrem'in
peygamberliğini tasdik etmeyen kâfirlerin âdeti, (Firavn'un kavminin ve onlardan
evvelkilerin âdeti gibi) dir ki, hepsi de (Rablerinin âyetlerini) O Yüce
Yaratıcının varlığına, birliğine, lûtf ve ihsanına şahitlik eden delilleri
inkâr. Peygamberlerin doğruluğunu isbat eden mucizeleri (tekzib ettiler) böyle
küfr ve azgınlıkta İsrar edip durdular. (Artık onları) o kâfirleri o büyük
(günahları) inkâr ve yalanlamaları (sebebiyle helak ettik) bazıları deprem ile,
bazıları yerlerin batmasiyle, bazıları başlarına yağdırılan taşlar ile, bazıları
rüzgârlar ile, Kureyş müşrikleri de İslâm kahramanlarının kılıçlarıyle mahv-ı
perişan oldular. (Ve Firavn'un kavmini) de kendisiyle beraber (boğduk) öyle
büyük bir helake uğrattık, (ve hepsi de) Gerek o evvelki kavimler olsun, ve
gerek Kureyş kâfirlerinden olup müslümanların elleriyle öldürülen ve
cezalandırılan şahıslar olsun (zalimler olmuşlardı.) nefislerine küfr ve isyan
ile zulmetmiş oldukları gibi başkalarına da saptırmak ye bozmak suretiyle
zulmeder bulunmuşlardı. Böyle bir zulmün cezası da işte dünyada böyle bir
helakten ibarettir. Ahiretteki cezaları ise elbette bunun çok üstündedir.
55. Şüphe yok ki,
yeryüzünde yürüyen canlıların Allah Teâlâ katında en şerlisi, o kimselerdir ki,
kâfir olmuşlardır. Artık onlar imân etmezler...
55. (Şüphe yok ki,) Bu
helak olan şahıslar, kavimler, en şerli ve umum hakkında en zararlı kimselerdi.
Çünki onlar kâfir bulunuyorlardı, (yeryüzünde yürüyen canlıların) hayvanların,
hayat sahibi kimselerin (Allah katında) Cenâb-ı Hak'kın hükm ve kazası hususunda
(en şerlisi ise o kimselerdir ki, kâfir olmuşlardır.) Küfrlerinde İsrar edip
durmuşlardır, yeminlerini bozmuş, halkı saptırmaya Çalışmış şahıslardır. Bir
halde ki, (artık onlar imân etmezler.) onların imân edecekleri beklenilemez.
İşte o helak olan kavimler, şahıslar da hep böyle imân etme kabiliyetinden
mahrum kalmış oldukları için öyle bir mahvü helake mâruz kalmışlardır.
56. Onlar ki, kendileriyle
antlaşma yapmış idin, sonra her defasında ahilerini bozarlar ve onlar hiç
çekinmezler.
56. Bu mübarek âyetler
Rasûlü Ekrem ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine müşriklerin uymadıklarını
bildirmektedir. Artık savaşlarda onlara galip gelince haklarında şiddetli
muamele yapılmasını emir etmektedir, tâki, arkalarındaki cemiyetler için bir
vesilei ibret olsun. Ve antlaşma hükümlerine hiyanet edecekleri anlaşılan
düşmanlar ile de, kendilerine evvelce haber vermek üzere antlaşmayı bozmanın
lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resulüm!. (Onlar ki) O Kureyze
Yahudileri ki, (kendileriyle antlaşma yapmış idin) onlar bu anılaşmaya riayet
etmediler, (sonra) tekerrür eden antlaşmaların (her defasında) onlar (ahilerini
bozarlar) verdikleri sözlerde durmazlar. Antlaşma gereğine aykırı harekette
bulunurlar. (Ve onlar hiç çekinmezler.) böyle ahda; muhalefetin nekadar cezayı,
ilâhî azabı gerektirir olacağını düşünüp korkmazlar. Nitekim Kureyze Yahudileri,
müslümanların aleyhinde hareket etmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Halbuki,
bu sözlerinde durmadılar, Mekke'i Mükerreme müşriklerine silâh vermek suretiyle
yardım ettiler. Sonra yine bir sözleşme yapılmış idi, buna da riayet etmediler,
Hendek Savaşında yine müşriklerin lehine hareket ettiler.
57. İmdi her ne zaman
savaşta onları kesin bir şekilde yakalar isen onlar ile arkalarındaki kimseleri
ansızın korkut. Umulur ki, ibret alırlar.
57. (İmdi) Onların
halleri böyle olunca artık Yüce Resulüm!, (her ne zaman savaşta onları) o
antlaşmalarını bozanları (kat'î surette yakalar isen) onları elde eder,
üzerlerine zafer kazanır isen (onlar ile) olan mahv etmek ve cezalandırmak
suretiyle (arkalarındaki kimseleri) Arap yarımadasında Yemen'de bulunan ve
müslümanlar aleyhinde hareketleri düşünülebilen gayri müslimleri de (ansızın
korkut) onlara da dehşet saç (umulur ki) onlar, o savaşçı müşrikler hakkındaki
yapacağınız şiddetli cezalandırma muamelesinden (ibret alırlar) da İslâm
dairesine can atarlar, müslümanlara karşı cephe almaya cesaret edemez olurlar.
§ Sekf; Süratle tutmak,
yakalamak, zafere ulaşmak demektir.
§ Teşrîd: Dağıtmak, ıstırap
ile olan ayırmak ve ceza vermek demektir ki burada savaşan bir kuvvet hakkında
geride kalan kuvvetler ile aralarını ayıracak bir muamelede bulunmaktan
ibarettir.
58. Ve eğer bir kavmin
hiyanet edeceğinden kesin olarak korkar isen antlarını kendilerine açıkça aynı
şekilde at. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ hain olanları sevmez.
58. (Ve) Yüce Resulüm!,
(eğer) Kendileriyle antlaşma yapmış olduğun (bir kavmin) sözlerinde (hiyanet
edeceğinden kesin olarak korkar isen) bir takım yüz gösteren alâmetlerden dolayı
buna kanaat getirirsen nitekim Kureyze ve Nazir kabilelerinin müslümanlara karşı
böyle bir durumda bulundukları anlaşılmışdı. Artık (ahdlerini kendilerine açıkça
aynı şekilde at) aranızdaki sözleşmenin bozulduğunu kendilerine açıkça haber
ver, bunun böyle hükmü kalmadığına her iki taraf da eşit şekilde haberdar
tâki, arada bir hiyanet töhmeti bulunmasın. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ)
anlaşmalarım bozmak hususunda ve diğer muamelelerde (hain olanları sevmez)
binaenaleyh sözleşme hükümlerine riayet etmelidir. Bu hükümlere riayet etmediği
anlaşılan hasma karşı da anlaşmayı kaldırmaya lüzum görülünce bunu o hasım
tarafına evvelce bildirmelidir. Tâki: Düşman ahdin başkası zannında b-uunarak
lâzım gelen tedâriki terk etmesin. Bu ahdin kaldırılmasını düşmana evvelce haber
vermemek, düşmana karşı bir hiyanet demektir. Hiyanet ise İslâm ahlâkına
aykırıdır. Adalete muhaliftir. Meğer ki, düşmanın antlaşmayı bozduğu her
bakımdan ortaya çıksın. O halde kendilerine antlaşmanın karşılıklı olarak
bozulduğuna dair bir haber vermeğe gerek kalmaz.
59. Ve o kâfirler asla
zannetmesinler ki, ilerleyip kurtulmuşlardır. Şüphe yok ki, onlar âciz
bırakamayacaklardır.
59. (Ve) Müslümanlara
karşı düşmanlıkta, savaşa cesarette bulunmuş oldukları halde henüz belâlarını
bulmamış olan (o) bir takım (kâfirler asla zannetmesinler ki ilerleyip
kurtulmuşlardır.) Bedir Savaşında öldürülmekten, esaretten kurtulmuşlardır.
Hayır, bu bir muvakkat kurtuluştur. (Şüphe yok ki, onlar) Allah Teâlâyı hâşâ
(âciz bırakamayacaklardır.) Onlar yine bir gün lâyık oldukları mağlûbiyete,
cezalara uğrayacaklardır.
§ Bu âyeti kerime Rasûlü
Ekrem için teselli edici olmuştur. Çünki bir takım müşrikler. Bedir Savaşında ve
diğer yerlerde kaçıp kurtulmuş, hak ettikleri cezaya henüz çarpılmamışlardı. Bu
âyeti kerime ise onların ergeç mağlûp, azaba çarpılacaklarını, kendilerinden
intikam alınacağını haber vermiş bulunuyor. Nitekim daha sonra öyle de olmuştur.
60. Ve onlara karşı
gücünüzün yettiği her kuvvetten ve bağlı atlardan hazırlayınız. Bununla Allah
Teâlâ'nın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve onlardan başkalarını ki bunları siz
bilmezsiniz, -Allah T e âlâ bilir- korkutursunuz. Ve her neyi ki, Allah yolunda
harcarsanız size tamamen ödenir ve siz asla zulma uğratılmazsınız.
60. (Ve) Ey müslümanlar!.
Ey İslâm diyarının sahipleri, savunuculan (onlara karşı) o din, vatan
düşmanlariyle savaşta bulunabilmeniz için, fedakârlık ediniz, (gücünüzün yettiği
her kuvvetten) her türlü harp vasıtalarından (ve bağlı atlardan) saldırıyı
sağlayacak, düşmanı dehşete düşürecek nakil vasıtalarından (hazırlayınız) bu
hususta kusur göstermeyiniz. Çünki (bununla) bu kuvvet ile veya bu harp
vasıtalariyle (Allah Teâlâ'nın düşmanını ve sizin düşmanınızı) korkutmuş
olursunuz ki, bunlar vaktiyle Mekke'i Mükerreme'deki müşrikler ile diğer
İslâmiyet düşmanlarından ibarettir. (Ve onlardan başkalarını) da korkutmuş
olursunuz ki, bunlarda münafıklardan, İslâmiyet'e karşı gizlice düşmanlıkta
bulunan dinsizlerden veya Yahudi'ler ile Mecusi'lerden ibarettir. Evet... Ey
müslümanlar!. Aleyhinizde bulunan bir takım kimseler de vardır (ki, bunları siz
bilmezsiniz) çünki onlar etrafınızda bulunurlar, size dost görünürler,
kalplerindeki düşmanlığı gizlemiş olurlar. Fakat bunları (Allah Teâlâ bilir) siz
herhalde kendinize düşen vazifeyi yapınız, lâzım gelen kuvvetleri hazırlayınız,
bununla o açık ve gizli düşmanlarınızı (korkutursunuz) da artık size karşı cephe
almaya cesaret edemezler, İslâm yurduna saldırmaya kalkışamazlar. Size karşı
dost görünmeğe çalışırlar, bir kısmı da cizye vererek itaatkâr bir vaziyet almış
olur. Hatta bu sayede bir kısmının İslâmiyet'i kabul etmesi de düşünülebilir. Ve
bu gibi vâsıtaların mevcudiyeti İslâm yurdunun kuvvetini, ziynetini, medeniyet
hayatındaki ilerlemesini dost ve yabancılara göstermiş bulunur. Binaenaleyh bir
ilerleme dinî, bir yücelme ve fazilet dini olan İslâmiyet, müntesiplerine böyle
maddî ve manevî mühim vâsıtaların hazır edilmesini emretmektedir. Müslümanlıkta
boş durmak, medenî vasıtalardan mahrum olmak, düşmanlara karşı miskince bir
vaziyete düşmek kesinlikle yasaktır. Kur'an'ı Kerim'in nasıl ebedî bir mucize
olduğuna bakmalıdır ki, bu âyeti kerime'nin inişi zamanında en malûm, en gerekli
silâh, kılıçtan, kamadan ibaret bulunuyordu. Bu âyeti kerime de ise bunları
hazırlayın diye emir olunmuyor, bilâkis "gücünüzün yettiği kadar kuvvet
hazırlayınız" diye emir olunuyor. Kuvvet tabiri ise bugünkü bütün harp
vasıtalarına şamildir. Meselâ: Topları tüf ekleri, uçakları, otomobilleri,
zırhlıları, tanklan, atomları ve diğerlerini de kapsamaktadır. İşte bu da bir
Kur'ânî harikadır ki, bu müslümanlara gelecekte ortaya çıkacak her türlü harp
vasıtalarının hazırlanmasını emretmiş, böyle vâsıtaların vücude
geleceğine işarette bulunmuştur. Binaenaleyh müslümanlara düşen
vazife de bu hususta her türlü fedakârlıklarda bulunmaktır. (Ve) Ey
müslümanlar!, (her neyi ki. Allah yolunda infak ederseniz) yurdunuzun
savunulması ve korunması için bu gibi harp vasıtalarını hazırlamaya nekadar
çalışır, yardımda bulunursanız mutlak biliniz ki (size) karşılığı (tamamen
ödenir) bunun maddî ve manevî mükâfatını elbette görürsünüz, (ve siz asla zulme
uğratılmazsınız) yaptığınız harcama boş yere zâyolup gitmez sizler de zarara
uğramış bulunmazsınız. Güzel niyete bağlı olan hizmetinizin elbette sevabını,
mükâfatını görürsünüz. Artık ey müslümanlar!. Hak yolunda yapılacak yardımların,
hizmetlerin ne kadar mühim, mutluluk verici olduğu belli olmuş oluyor. Cenâb-ı
Hak, hepimizi bu gibi güzel vazifeleri yerine getirmeğe muvaffak buyursun,
âmin...
61. Ve eğer onlar sulha
meylederlerse sen de ona meylet ve Allah Teâlâ'ya tevekkül kıl. Şüphe yok ki, h
erseyi hakkıyla işitici ve t amam iyi e bilici olan ancak o'd ur.
61. Bu mübarek âyetler,
harîsa meyleden düşmanlar ile Hak'ka tevekkül edilerek barış yapılmasının caiz
olduğunu bildirmektedir. Ehli İslâm'ın kendilerine karşı hilekârlıkla bulunacak
düşmanlarından kurtulup Allah'ın korumasına nail olacaklarını müjdelemektedir.
Ve Cenâb-ı Hak'kın dilediği takdirde iki düşmanın kalplerini birleştirerek
düşmanlıklarını muhabbet ve dostluğa çevireceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Resulüm!. İslâm varlığını müdafaa için lâzım gelen vasıtaları hazırla (ve) eğer
(onlar) o düşmanlar İslâmiyet in bu kuvvetini, savaşa olan kabiliyetini görür de
korkar, (harîsa meylederlerse sen de ona) harîsa (meylet) onlar ile barış
anlaşmasında bulun (ve Allah Teâlâ'ya tevekkül et) işlerini Hak Teâlâya bırak,
onların görünüşte sulha meyledip kalben hile ve tuzağa meyilli olduklarını
düşünerek korkma. (Şüphe yok ki, herşeyi) o düşmanların da kendi aralarında
gizlice neler söylediklerini (hakkiyle işitici ve) onların neler düşündüklerini
ve neler gizlediklerini de (tamamiyle bilici olan ancak o'dur.) o Yüce
Yaratıcıdır. Onların hakkında lâyık oldukları ilâhî hüküm ne ise herhalde ortaya
çıkar.
§ Ibni Abbas Hazretlerine
ve Mücahide göre bu âyeti kerimenin hükmü "imân etmeyenler ile savaşın" "artık
müşrikleri her nerede bulursanız öldürünüz" mealindeki âyetler ile nesh
olunmuştur. Fakat diğer zatlara göre nesh olunmamıştır. Belki bu barış emri,
durdurulmuştur, müslümanların başkasının takdirine bağlıdır. Eğer barış
müslümanların menfaatlerine uygun görülürse muvakkat bir zaman için, meselâ: On
sene müddetle barış yönüne gidilir, aksi takdirde savaşa devam edilir. Zahir ve
menfaate uygun olan da budur.
§ Mücahit'e göre bu âyeti
kerime, Kureyze ve Nadir kabileleri ile barış hakkında nazil olmuştur. Fakat
bunların hakkında gelmiş olması, bunun zahirî üzerine umuma uygulanmasına mâni
değildir. Nitekim bir âyetin muayyen bir sebepten dolayı nazil olmuş olması,
onun hükmünün um um iv etine mâni olmaz.
62. Ve eğer sana hile
yapmak isterlerse şüphe yok ki, sana Allah T e âlâ yeter. O, O zattır ki, seni
yardımıyla ve müminler ile desteklemiştir.
62. (Ve) Resulüm!,
(eğer) kâfirler barışı gösterip savaşı yok etmek suretiyle (sana hile yapmak)
daha fazla kuvvet edinerek tekrar hücum etmek maksadıyle bir hilede bulunmak (istelerse)
bundan endişeye düşme, Cenâb-ı Hak bunu bilir. Artık (şüphe yok ki, sana Allah
Teâlâ kâfidir.) seni onların şerrinden korur. (O) Yüce Yaratıcı (O zattır ki,
seni) hayatın boyunca (yardımıyla) vasıtasız veya bir harika olarak melekleriyle
(ve müminler ile) ensar-ı kiram ile (desteklemiştir.) binaenaleyh senin hakkında
hilekârlıkta bulunmak isteyecek düşmanlarına karşı da seni destekler, başarıya
ulaştırır. Artık o düşmanlardan korkmaya mahal yoktur.
63. Ve onların
kalblerinin arasını telif etti ki, eğer yerde bulunanın tamamını sarfedecek olsa
idin onların kalpleri arasını birleştiremezdin. Ve lâkin Allah Teâlâ onların
arasını birleştirdi. Şüphe yok ki, o galiptir, hikmet sahibidir.
63. Evet... Cenâb-ı
Hak, bir ilâhî âdeti bir hikmeti gereği olarak Yüce Resulünü müminler ile de
desteklemiştir. Şöyle ki: Birçok kabileler arasında ve özellikle Eve ve Hazrec
kabilesi arasında öteden beri pek büyük bir düşmanlık var idi. Bir derecede ki,
biri diğerine bir tokat vuracak olsa bir cahilce teassup yüzünden kabileleri
arasında bir sava; meydana gelirdi. Sonra Cenab'ı Hak onları İslâmiyet'e nail
kıldı, aralarındaki düşmanlık, muhabbete çevrilmiş oldu. Aralarında bir din
kardeşliği meydana geldi, İşte bu hadiseye işaret için buyuruluyor ki: (Ve)
Cenâb-ı Hak (onların) sana yardım eden müminlerin (kalplerinin arasını
birleştirdi) karşılıklı düşmanlık yerine muhabbet ve dostluk geçti. Öyle (ki
eğer yerde bulunanın tamamnı) bütün dünya mallarını (sarf edecek olsa idin)
düşmanlıklarını gideremezdin, (onların kalpleri arasına sevgi düşüremezdin.)
Onların birbirine düşmanlıkları böyle bir son derecede ziyade idi. (Velâkin
Allah Teâlâ) yüce kudretiyle (onların arasını birleştirdi) kalplerindeki bütün
düşmanlık duygularını gidererek kendilerine karşılıklı muhabbet ve yardımlaşma
ihsan buyurdu. Bu da bir peygamber mucizesi mahiyetinde bulunmuştu ki, onun
teşrif iyle bu kavimler arasındaki müthiş düşmanlık yok olmuştu. Artık Cenab'ı
Hak dilerse diğer kabilelerin, milletlerin de müslümanlara karşı olan
düşmanlıklarını, husumetlerini; kötü maksatlarını yok eder. Binaenaleyh uygun
görüldüğü takdirde onlar ile barış, antlaşma yapmaktan endişe etmeğe mahal
yoktur. Herhalde Cenab'ı Hak'ka tevekkül etmeli, işleri ona bırakmalıdır. (Şüphe
yok ki, o) Yüce Yaratıcı (azizdir) iradesi herşeye galiptir. Ona hiç bir şey
muhalefet edemez. Ve o kerem sahibi ilâh (hakimdir) hiç bir şey onun hikmet
dairesinden çıkamaz. Artık vâki olacak herhangi bir harp veya sulh da o Yüce
Yaratıcının kudret ve hikmetinin bir gereğidir.
64. Ey o Peygamber!. Sana
ve sana tâbi olan mü'minlere Allah Teâlâ kâfidir.
64. Bu mübarek âyetler,
Cenab'ı Hak'kın mü'minlere her hususta yardım ve zafer ihsan buyurmaya kadir ve
yeterli olduğunu bildirmektedir. Ve cihad sahasında yirmi İslâm mücahidinin
galip olmaları için s ab r ve sebat ederek iki yüz düşmana karşı durmalarını
emretmektedir. Bununla beraber müslümanlar hakkında kolaylaştırmak üzere yüz
İslâm ermin ikiyüz düşmana ve bin İslâm mücahidinin iki bin düşmana galip
olmaları için s ab r ve sebat ile memur olduklarını beyan buyurmaktaır. Şöyle
ki: (Ey Peygamber) Ey Son Peygamber olan Hz. Muhammedi, (sana ve sana tâbi olan
mü'minlere) ensar-ı kirama (Allah Teâlâ) her hususta (kâfidir) yalnız
düşmanların hile ve tuzak kurmaları halinde değil, herhangi bir takdirde,
herhangi bir vaziyette sana ve senin ümmetine yardım eder. Onun kudret ve
büyüklüğü sizi korumaya, yüceltmeye fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır.
§ Diğer bir yoruma göre
bu âyeti kerime: "Ey Yüce Peygamber!. Sana Cenâb-ı Hak ile müminler yeterlidir."
Meâlindedi savaşa başlamadan nazil olmuştur.
Rivayete göre Bedir Savaşı
sırasında henüz
65. Ey Peygamber!.
Müminle ri cihada teşvik et. Eğer sizden sabredici yirmi kişi olsa iki yüze
galip olurlar. Ve eğer sizden yüz kişi olsa, kâfir olanlardan bine galip
gelirler. Çünki onlar şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir kavimdirler.
65. (Ey Peygamber!.) Ey Son
Peygamber!. Allah Teâlâ size kâfidir. Fakat sizin vazifeniz, Allah yolunda cihad
etmektir, dinî yüceltemeye hizmettir, siz bu yolda malınızı, canınızı feda etmek
isterseniz Cenâb-ı Hak'ta size yardım eder. Binaenaleyh (mü'minleri cihada
teşvik et) Allah yolunda fedakârlıkta bulunsunlar, (eğer sizden sabr edici yirmi
kişi olsa) bu sabr ve sebat neticesinde düşmanlardan (iki yüze galip olurlar ve)
Ey müslümanlar!, (eğer sizden yüz kişi olsa) sabr ve sebat edince (kâfir
olanlardan bine) bin savaşçı düşmana (galip gelirler.) Bu Kur'ânî
açıklamalardaki haberler, emir mahiyetindedir. O halde buyurulmuş oluyor ki: Ey
müslüman erleri!. Siz yirmi kişi olduğunuz takdirde iki yüz kadar düşmana karşı
sabr ve sebattan ayrılmayınız. Ve siz yüz kişi olduğunuz vakit de bin kadar
düşmana karşı sabr ve sebatta bulununuz. Tâki, bunun neticesinde zafere nail
olasınız. (Çünki onlar) o düşmanlarınız (şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir
kavimdirler.) onlar, Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe inanmış, Allah rızası
için harbe atılmış, sevaba ermek, azaptan kurtulmak gayesini tâkibetmiş kimseler
değildirler. Onlar cahilce bir hamiyet ve teassup etkisiyle savaşa atılırlar.
Binaenaleyh temiz inanca sahip olan Hak rızası için savaşa atılan siz
müslümanlar; elbette sabr ve sebat edince galibiyete nail olursunuz.
"İslâm'ın başlangıcında"
Peygamber Efendimizin düşmanlara karşı gönderdiği seriyeler = suvâri bölükleri
yirmiden noksan, yüzden fazla bulunmazdı. Bundan dolayıdır ki, bu âyeti kerime
de bu iki adet zikredilmiştir.
66. Şimdi Allah Te âlâ
sizden -yükü- hafifi eştirdi ve bilmiştir ki, siz de muhakkak bir zaaf var. İmdi
sizden sabredici yüz kişi bulunursa iki yüze galip olurlar. Ve eğer sizden bin
kişi bulunursa iki bine galip gelirler. Allah Teâlâ'nın izniyle. Ve Allah Teâlâ
sabredenler ile beraberdir.
66. Ey müslümanlar!. (Şimdi
Allah Teâlâ sizden -yükü- hafifleştirdi) size lütf ve iyilikte bulundu, size
kolaylıklar gösterdi. Öyle sizin kat kat üstünüzde olan düşmanlara karşı
herhalde direnmekle sizi mükellef kılmadı, (ve) hikmet sahibi Yaratıcı
(bilmiştir ki, siz de muhakkak bir zaaf var) Vücudunuz gayri mütehammil yani
Cenâb-ı Hak'kın ezelden beri bilmiş olduğu bu zaafınız, şimdi fiilen meydana
gelmek suretiyle de Allah'ın malûmu bulunmuştur. (İmdi) bu zaafınızdan dolayı
(sizden sabr edici yüz kişi bulunursa) Cenâb-ı Hak'kın yardımıyla (ikiyüze galip
olurlar) yani: Galip oluncaya kadar sabr etsinler. (Ve eğer sizden bin kişi
bulunursa) sabretsinler (iki bine galip gelirler) şimdi müslümanlar, bununla
mükelleftirler. Onların bu zafer ve galibiyete kavuşmaları ise ancak (Allah
teâlâ'nın izniyle), o Kerem Sahibi Yaratıcının iradesiyle, mü s l (i m an l ara
gösterdiği kolaylık ve t eshîll ile tecelli eder. (Ve Allah Teâlâ sabredenler
ile beraberdir.) yani: Onlara yardım eder, onları fetih ve zafere kavuşturur.
Nitekim nice az kuvvetler o sayede birçok kuvvetlere galip gelebilmişlerdir.
Elverir, Allah'ın desteğine nail olsunlar.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi olmak üzere rivayet olunuyor ki: Muhâcirin-i kiram, vatanlarını terk
etmiş, gurbet diyarında yaşamağa başlamışlardı. Bu zatlar diyorlardı ki: Biz
yurdumuzdan çıktık, evlât ve mallarımızdan ayrıldık, durmalarımız ise kendi
yurtlarında herşeleri yanlarında olarak yaşıyorlar.
Ensar-ı kiram da diyorlardı
ki: Biz düşmanlarımızla meşgul olmaya başladık. Kardeşlerimizi unutuverdik,
onlara yardım edemez hâle geldik. Kısaca müslümanlar kendilerini böyle zayıf
düşmüş gibi görüyorlardı. Bununla beraber bir taraftan da müslümanların sayısı
artıyordu, artık İslâmiyetî müdafaa için daha fazla erler bulunmaya başlamıştı,
İşte bu gibi hikmet ve menfaata binaen Cenab'ı Hak müslümanlara kolaylık ihsan
buyurdu, bu âyeti kerimesiyle müslümanların yükünü hafifleştirmiş oldu.
§ Bu mübarek âyetlerde ehli
imânın zafer ve galibiyete kavuşmalarına vesile olan sebeplere işaret
buyurulmuştur. Şöyle ki: Müminler, güzel bir inanca nail buundukları için onlar
Allah'ın korumasına aday bulunmuşlardır. Kâfirler ise Allah'ın dini hususunda
cahillerdir, onlara göre sevinç ve saadet ancak bu dünya hayatından ibarettir.
Binaenaleyh onlar bu dünya hayatına dört elle sarılırlar. Allah yolunda
çalışarak hayatlarını feda etmek asla istemezler. Fakat müslümanlar, ebedî bir
âlemin varlığına inanırlar, hakikî saadetin o âlemde görüleceğine
inanmaktadırlar. Artık o ebedî saadete kavuşmak için hak yolunda savaştan geri
durmazlar, bilâkis kuvvetli bir kalb ile, sağlam bir irade ile cihada atılırlar.
Böyle bir çalışmanın neticesi de elbette fetih ve zaferdir.
Sonra kâfirler yalnız maddî
kuvvetlerine, güçlerine güvenirler. Müslümanlar ise Cenâb-ı Hak'ka sığınırlar,
ona duada, yalvarıp yakarmada bulunurlar. Artık yardıma, zafere bunlar daha
lâyık olmuş olmazlar mı?. Sonra hakîki müminler, kalblerinde parlayan Allah'ı
tanıma nurlarından dolayı büyük bir kuvvete, bir yüceliğe sahiptirler. Bunlar bu
ilâhî muhabbet etkisiyle canlarını Allah yolunda feda etmeği bir nimet telâkki
ederler. Bu sebeple düşmanlarına karşı yiğitlik göstermekten geri durmak
istemezler. Artık düşmanlarının cesaret edemiyecekleri kahramanlıklara tam
bir metanetle cesaret ederler, kalplerindeki din nuru, yollarını aydınlatır,
yüzlerinde parlayan yiğitlik parıltısı düşmanlarının gözlerini kör ederek
yenilmelerine sebebiyet verir. Artık umum müslümanlar için lâzımdır ki, bu gibi
yüce özelliklerden ayrılmasınlar, daima birlik olsunlar, daima sabr ve sebatta
bulunsunlar, daima Allah Teâlâya tevekkül ve itimat ederek dinî yüceltmeğe bir
gaye bilsinler, şüphe yok ki, bunun neticesinde maddî ve mânevi nice fütuhata,
nice nimetlere nail olurlar.
67. Hiçbir Peygamber için
yerde tamamen kuvvetlenmedikçe esirler edinmesi uygun değildir. Siz dünya
menfaatini istersiniz. Allah Teâlâ ise âhireti istemektedir. Ve Allah Teâlâ
güçlüdür, hikmet sahibidir.
67. Bu mübarek
âyetler, din düşmanlarını tamamen cezalandırmanın lüzumunu bildiriyor, eğer bir
ilâhî hüküm geçmemiş olsa idi esirlerden fidye alanların büyük bir cezaya
uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Ve daha sonra ganimet mallarından faydalanmaya
müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hiçbir Peygamber
için) Yüce Peygamberlerden hiçbiri için (yerde tamamen kuvvetlenmedikçe)
kâfirleri öldürmek ve helak etmek suretiyle müslümanlar kuvvet ve güç sağlamış
bulunmadıkça (esirler edinmesi) sonra onları birer fidye mukabilinde serbest
bırakıp yine düşman kuvvetlerinin çoğalmasına sebebiyet verilmesi (uygun
değildir.) Bu iyi, doğru bir hareket olmadığından buna meydan vermelidir. (Siz)
Ey müminler!. Müşriklerden fidye almakla (dünya menfaatini isterseniz) öyle
sebat ve devamı olmayan birşeyi arzuda bulunursunuz (Allah Teâlâ ise) sizin
hakkınızda (âhireti istemektedir.) din düşmanlarını kahr ve perişan ederek
dininize yardım ile uhrevî sevaplara nail olmanızı diler. (Ve Allah Teâlâ
güçlüdür.) O herşeye kadirdir, galiptir, onun hakkında asla acz ve mağlûbiyet
düşünülemez. Ve o (hikmet) sahibidir ondan meydana gelen her fiil, son derece
doğrudur, hikmet ve menfaata dayanmaktadır.
§ Ishan: Bir hastalığın bir
şahısa ağırlık verip onu hareket edemez bir hâle getirmesi, zayıf ve güçsüz
düşürmesi demektir. Burada öldürmek ve telef etmek manasınadır. Sehanet de
katılık ve sertlik demektir.
68. Eğer Allah T e âlâ'd
an bir yazı geçmiş olmasa idi, almış olduğunuz şey hususunda size elbette pek
büyük bir azap dokunurdu.
68. Ey esirlerden fidye
alan müslümanlar!. (Eğer Allah Teâlâ'dan bir yazı geçmiş olmasaydı) yani: Eğer
müslümanlar için ganimet malarının helâl olacağı veya içtihatlarında hata edecek
kimselerin cezalandırılmayacaklar veya Bedir'de bulunan İslâm erlerinin azaba
uğramayacakları vaktiyle levhı mahfuzda yazılmış bulunmasa idi (almış olduğunuz
şey hususunda) esirlerden aldığınız fidye = bedelden dolayı (size elbette pek
büyük bir azap dokunurdu.) Fakat o levhı mahfuzdaki sabit, af f miza ait ilâhî
hüküm sayesinde bu azaptan kurtulmuş bulunuyorsunuz.
"Rivayete göre Bedir
savaşında Eshab-ı kiram, düşmanlardan yetmiş kişiyi esir etmişlerdi. Bunların
içinde Peygamberimizin amcası Abbas ile Ebu Talib'in oğlu Ukayl de vardı. Bunlar
daha sonra müslüman olmuşlardı. Bu esirlerin hakında ne muamele yapılması için
müşavere yapıldı. Hz. Ebu Bekir, bunlar Rasûlullah'ın akrabasından kimselerdir,
bunlardan fidye alınmakla yetinilmelidir, o fidye ile ordumuzu kuvvetlendirmiş
oluruz, bunların daha sonra tövbe edip müslüman olmaları da düşünülebilir,
diyerek görşünü bildirdi. Hz. Ömer de: Ya Rasûlüllah bunlar seni yalanladılar,
seni yurdundan çıkardılar, bunlar kâfirlerin reisleri bulunuyorlar. Cenab'ı Hak
seni onların fidyelerine ihtiyaçsız kımıştır. Onların boyunlarını vurdur, diye
görüş bildirdi. Saad Ibni Muaz gibi bir kısım zatlar da Hz. Ömer'in bu görüşüne
iştirak ettiler. Sonunda fidye alınması ciheti tercih edildi, buna karar
verildi. Rivayete göre bu fidyenin miktarı, yüz kıyye altın imiş. Her kıyye ise
kırk dirhem miktarında bulunuyormuş. Bunun kırk kıyyesi yalnız Hz. Abbas'tan
alınmıştı. İşte bu fidyenin alınmasını müteakip bu âyeti kerime nazil oldu,
bunun alınmasının uygun olmadığı bildirildi. Bundan dolayı Rasûlü Ekrem
Efendimiz çok üzülmüştü. Hatta deniliyor ki: Bu sırada Hz. Ömer, Rasûlü Ekrem
Efendimizin makamına gitmiş o Yüce Peygamber ile Hz. Ebu Bekiri ağlar bir
halde bulmuştu. Ya Rasûlüllah!. Ne için ağlıyorsunuz!. Diye sormuş, O Rasûlü
Ekrem de: fidye alındığından dolayı eshabın hakıknda ağlıyorum, Hz. Peygamber'in
makamına yakın bir ağacı İşaret ederek "onların azabı bana bu ağaçtan daha yakın
olarak arz edildi, eğer gökten bir azap inecek olsa idi Ömer ile Sad Ibni
Muaz'dan başkası kurtulamazdı" diye buyurmuştur.
§ Bu fidye alınması, bir
içtihat mes'elesi bulunmuştu. Fidye alınması görüşünde bulunanlar, düşmanların
kâfi derecede kuvvetten mahrum kaldıklarına kaani olmuşlardı. Rasûlü Ekrem de
İslâm mücahitlerinin bu esirleri elde etmelerine evvelce bilgi sahibi
bulunmamıştı. Artık bunlar harp sahasından çıkarılmış oldukalrı için herhalde
öldürülmeleri icab etmiyordu, bu öldürme savaş haline mahsustur. Bir de sadece
dünyevî ve şahsî bir menfaat için fidye alınması uygun değildir, yoksa İslâm
ordusunun, İslâm yurdunun takviyesi için fidye alınması fâideden hâli
görülmeyebilir. İşte bu gibi düşünceler sebebiyledir ki, eshabı kiramın bir
kısmı fidye alınması görüşünde bulunmuşlardı. Böyle içtihada dayanan bir hata
ise af edilmiştir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak bu görüşte bulunmuş olanları
cezalandırmamıştır.
69. Artık ganimet olarak
elde ettiğiniz şeyden helâl ve hoş olarak yeyin ve Allah Teâlâ'dan korkun. Şüphe
yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
69. (Artık) Ey
müslümanlar!. Aldığınız fidyeler size bir ilâhî lütuf olmak üzere helâl
olmuştur. Onlar da ganimetlerden sayılmıştır. Binaenaleyh (ganimet olarak elde
ettiğiniz şeyden) o fidyelerden (helâl ve hoş) güzel, temiz (olarak yeyin)
istifade edin. (Ve Allah Teâlâ'dan korkun) günahlara cür'et etmeyin, onun
emirlerine muhalefetten kaçınınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok
bağışlayıcıdır.) günahlarınızı affeder ve örter. Ve (çok esirgeyendir) kullarına
merhameti pek fazladır. Bir ilâhî rahmetinin eseridir ki, aldığınız fidyeleri,
ganimet mallarını size mubah kılmıştır.
§ Deniliyor ki: (88) inci
âyeti kerimenin inmesi üzerine Rasûlü Ekrem Hazretleri eshabı kiramını
fidyelerden ve ganimet mallarından istifade etmekten men buyurmuştu. Sonra işbu
(89) uncu âyeti kerime nazil olarak onlardan istifadenin cevazını beyan
buyurmuştur.
70. Ey Peygamber!.
Ellerinizde esirlerden olan kimselere de ki: Eğer Allah Teâlâ sizin
kalplerinizde bir hayır bilirse sizden alınmış olan şeyden daha hayırlısını size
verir ve sizin için mağfiret buyurur. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek
esirgeyendir.
70. Bu mübarek âyetler,
kendilerinden fidye alınmış olan esirlerin sırf hayır olan imânı kabul edince
nice fazla nimetlere, bağışlara nail olacaklarını kendilerine bildirmekte,
onları imâna tevsik eylemektedir. Dinsizliklerinde İsrar edip İslâmiyet
aleyhinde bulunmaya devam edenlerin de daha nice mağlûbiyetlere, felâketlere
uğrayacaklarını kendilerine ihtar ile Rasûlü Ekrem'i teselli etmektedir. Şöyle
ki: (Ey Peygamber!.) Bedir Savaşı neticesinde yakalanıp şimdi (ellerinizde
esirlerden olan kimselere de ki:) onlardan alınan fidyelerden dolayı
üzülmesinler, ümitsiz olmasınlar. (Eğer Allah Teâlâ sizin kalbinizde bir hayır
bilirse) yani: Kalbinizde Milaslı bir imân, bir iyi niyet meydana gelirse
(sizden alınmış olan şeyden) fidyelerden (Daha hayırlısını size verir) Sizi
dünyevî ve uhrevî nice nimetlere nail kılar, (ve sizin için) ahirette (mağfiret
buyurur.) geçmiş günahlarınızı af eder ve örter. (Ve Allah Teâlâ çok
bağışlayandır.) kullarının tövbelerini kabul ederek geçmiş günahlarını af eder
ve (pek esirgeyendir.) kulları hakkında merhamet buyurarak onları nice
nimetlere, mükâfatlara kavuşturur.
§ Bu gibi kutsal âyetler
gösteriyor ki: İslâm dininin bütün gayesi, insanlığın imâna nail olması, o
sayede selâmet ve mutluluğa ermesidir. Müslümanlıkta savaşanları, fidyeleri
almanın başlıca sebebi insanlığı İslâmiyet'ten haberdar ederek onları ebedî bir
hayra, bir nimete kavuşturmaktır. Binaenaleyh bu yüce dinin mensupları, bütün
insanlığın hayra kavuşmasını isterler, bu gaye uğrunda cihad meydanlarına
atılırlar, onların bu hareketleri böyle yüce bir gayeye yöneliktir. Yoksa öyle
dünyevî bir servete, fani bir varlığa kavuşmak için değildir, İşte Bedir Savaşı
neticesinde bir kısım saveşçılar İslâm şerefine nail olmuş, verdikleri
fidyelerin üstünde nice dünyevî nimetlere nail oldukları gibi âhiretleri de
sağlanmıştır. Hz. Abbas ile kardeşi oğlu Hz. Ukayl bu cümledendir.
§ Bu âyeti kerime
esir düşen Hz. Abbas ile arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Hz. Abbas'ın
yanında bir hayli altın bulunuyordu, bunları Kureyş ordusuna sarf için
yanına almıştı. Rasûlü
Ekrem ona emir etti ki, kardeşin oğlu Ukayl'in ve Nevfel'in fidyelerini de sen
ver. Hz. Abbas da dedi ki: Param yoktur, beni Mekke'de dilenci mi bırakacaksın?.
Rasûlü Ekrem de buyurdu ki: Sefere çıkarken eşin "Ümmülfazr'ın yanına bırakmış
olduğun altınlar ne oldu?. Bunun üzerine Hz. Abbas hayrette kaldı. Çünki o
altınları eşine gizlice olarak geceleyin vermişti, "eğer ben ölürsem bunlar
seninle oğullanmındır" demişti. Bundan hiçbir kimse haberdar olmamıştı. "Ya
Rasûlüllahl. Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu, Rasûlü Ekrem de "bunu bana
Rab'bim haber verdi" diye buyurdu. Bunun üzerine Hz. Abbas: "artık benim hiç
şüphem kalmadı, sen bir Yüce Peygambersin" diyerek imân etti, kardeşi oğullarını
da imâna davet eyledi.
İşte bu zat da verdiği
fidyenin çok üstünde bir servete bilahara nail oldu. Ahirette de ilâhî affa
"kavuşacaktır. Diğer İslâmiyet'i kabul eden zatlar hakkında da bu ilâhî lütuf
tecelli etmiştir.
71. Ve eğer sana hiyanet
etmek isterlerse muhakkak ki, daha evvel Allah Teâlâ'ya hiyanet ettiler de
mağlûp edilmelerine imkân verdi. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.
71. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!, (eğer) o esirler (sana hiyanet etmek isterlerse) sözlerinde dumaz,
hâinâne hareketlere cür'et gösterecek olurlarsa, ona üzülme, onlar sana bir
zarar veremezler. (Muhakkak ki, daha evvel) Bedir Savaşından önce (Allah
Teâlâ'ya da hiyanet ettiler) küfr ile, ahit ve yemini bozmakla hiyanete cür'et
gösterdiler (de) Cenab'ı Hak, onların Bedir Savaşında müslümanlar tarafından
(mağlûp edilmelerine imkân verdi.) kimi öldürüldü, kimi de esir alındı. Yine
hainliklerine devam ederlerse yine o gibi felâketlere uğrarlar. (Ve Allah Teâlâ
çok iyi bilendir) onların dışlarını da içlerini de bilir, imanlarını da,
küfrlerini de tamamiyle bilir ve (hikmet sahibidir) bütün ilâhî iradesi hikmet
ve menfaate dayanmaktadır. Binaenaleyh onların haklarında da, hikmet gereğine
göre ilâhî iradesi tecelli eder.
§ Kur'an'ın bu açıklanılan,
Rasûlü Ekrem hakkında bir müjdedir ki, ona karşı hiyanette bulunup duranlara
elbette o Yüce Peygamber, galip gelecektir. Nitekim de galip gelmiştir.
§ Rivayet olunuyor ki: "Ibnü
İzzet il Cühemi" adındaki bir şahıs fakirliğinden, çoluk çocuk sahibi olduğundan
bahsederek bir yardım almış ve Rasûlü Ekrem aleyhinde hiçbir kimseye yardım
etmiyeceğine söz vermişti. Halbuki, daha sonra sözünde durmamış, hainlikte
bulunmuştu. Sonunda "Hemraül Es e d" Savaşında yakalanarak esir edilmiş, özür
beyan ederek af dilemşiti. Rasûlü Ekrem de: "Bir mü'min bir delikte iki defa
ısırılmaz" diye buyurarak boynunu vurdurmuştu. İşte bu şahıs da hiyanetinin
cezası olarak böyle bir âkibete uğramıştı.
72. O kimseler ki, imân
ettiler ve hicrette bulundular ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihada
atıldılar ve o kimseler ki, yer verdiler ve yardım ettiler, işte onlar
birbirlerinin velileridirler. Ve o kimseler ki, imân ettiler de hicret
etmediler. Hicret edinceye kadar onların mirasından hiçbir şey size ait
değildir. Ve eğer din hususunda yardımınızı isterlerse yardım etmek üzerinize
icabeder. Ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunmuş olan bir kavim aleyhine
değil. Ve Allah Teâlâ yapacaklarınızı tamamiyle görücüdür.
72. Bu âyeti kerime, Rasûlü
Ekrem'in zamanındaki müslümanların dört kısma ayrılmış olduklarını
göstermektedir. Şöyle ki: Bunların birinci kısmı, ilk muhacir olan zatlardır.
İkinci kısmı da Medine'i Münevvere ahalisinden olup ensar unvanına sahip bulunan
zatlardır. Üçüncüsü de Mekke'i Mükerreme'de kalıp hicrette bulunmayan
zatlardır. Dördüncüsü de Rasûlü Ekrem ile hicret etmeyip daha sonra
hicret etmiş olan zatlardır. İşte buyuruluyor ki: (O kimseler ki, imân ettiler)
Hz. Muhammed'in yaymaya memur olduğu İslâm dinini kabul eylediler (ve) Mekke'i
Mükerreme'den çıkıp (hicrette bulundular) Allah rızasını taleb, dinlerini
korumak için yurtlarından ayrıldılar, (ve Allah yolunda mallariyle ve canlarıyla
cihada atıldılar) fakir müslümanlara yardım edip İslâmiyet"! müdafaa için
savaşlara iştirak eylediler, işte bunlar "muhacirini evvelin = ilk muhacirler"
unvanını taşıyan en seçkin eshab-ı kiramdan ibarettirler. (Ve o kimseler ki)
Rasülü Ekrem'in peygamberliğini tasdik ederek Islâmiyeti kabul ettiler ve kendi
yurtlarına hicret eden eshab-ı kirama (yer verdiler) onları kendi evlerinde
misafir ettiler, onları kendi yurtlarında barındırdılar (ve) muhacir zatlara din
düşmanlarına karşı bilfiil (yardım ettiler) onlar ile beraber cihâda atıldılar.
İşte bu zatlar da Medine'i Münevvere ahalisinden olan ensar-ı kiramdır ki,
ikinci tabakayı meydana getirmişlerdir. (İşte onlar) O mübarek muhacirler ile bu
ensar-ı kiram (biribirlerinin velîleridir.) bunlar birbirine vâris olurlar.
Bunlar ile gayrı müslim olan akrabaları arasında bu velilik ve veraset geçerli
olamaz. Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bunlar veraset
hususunda birbirinin velîsidir. Muhacirler ile ensar birbirine vâris olurlardı,
zevilerhamdan olan akrabaları vâris olamazdı. Ve mümin olduğu halde hicret
etmemiş olan bir zat da, hicret etmiş olan akrabasına vâris olamazdı. Fakat
Mekke'i Mükerreme feth edilerek hicret kesilince zevilerham arasında veraset
geçerli oldu, ona aykırı olan hüküm (75) inci âyet-i kerime ile kaldırılmıştır.
(Ve o kimseler ki, imân ettiler de muhacerette bulunmadılar) yurtlarında
kaldılar. Onlar (hicret edinceye kadar onların mirasından hiç bir şey size ait
değildir) yani: Onlar sizin akrabanızdan olsalar da hicret etmemiş olunca
aranızda veraset geçerli olmaz, onlar ganimet mallarından bir hisseyi hak
edemezler. Ne vakit ki, hicret ederler o zaman vâris, ganimet hak etmiş olurlar.
İşte bunların yurtlarından ayrılmamış olanları müslümanlarır üçüncü kısmını,
daha sonra hicret edenleri de dördüncü kısmını meydana ge tirmişlerdir. (Ve
eğer) onlar (din hususunda yardımınızı isterlerse) kafirle tarafından dinlerine
tecavüz edildiği takdirde onlara (yardım etmek) Ey muhacirle-ve ensardan olan
müslümanlar!. Sizin (üzerinize icabeder) müşriklere karşı onlar? yardım ile
mükellef bulunmuş olursunuz, (ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunmuş
olan bir kavim aleyhine değil) o takdirde o kavim ile antlaşmanız bozarak
üzerlerine hücum etmeniz caiz olmaz. Antlaşma hükmüne riayet lâzımdır (Ve Allah
T e âlâ yapacağınızı t amam iyi e görücüdür) artık onun emirlerine muhalif
hareketlerde bulunmayınız ki, cezayı hak etmiş olmayasınız, İşte bu âyeti kerime
de müslümanların verdikleri sözlerde nekadar sebat etmekle mükellef olduklarını
göstermektedir. Ve insanları imâna, Hak yolunda hicret gibi fedakârlıklara
teşvik etmekte ve bunların hilâfına hareketlerden de tehdit eylemektedir.
73. Ve o kimseler ki, kâfir
bulunmuşlardır, onların bazıları bazılarının yardımcılarıdır. Eğer bunu
yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve pek büyük bir fesat olur.
73. Bu âyeti kerime,
kâfirlerin haddizatında bir millet hükmünde olduklarını bildirmektedir. Ve
onlara karşı dînen mükellef oldukları vaziyeti almayan müslümanların büyük
tehlikelere mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar,
haddizatında bir birlik oluştururlar, bu bakımdan aralarında bir din kardeşliği
vardır, bu sebeple birbirinin velîsidir, dostudur. (Ve) bunun aksine (o kimseler
ki, kâfir bulunmuşlardır) İslâm dinine muhalif bir cephe almışlardır (onların
bazıları) da (bazılarının) haddizatında (yardımcılandır) hepsi de İslâmiyet'e
karşı düşmanlıkta birleşmişlerdir. Aslında onlar da birbirinin dinini inkâr
eder, birbirinin malına, mülküne fırsat buldukça tecavüzden geri durmazlar.
Fakat hepsi de hakikî bir dinden mahrum bulunmakda birleşmişlerdir, hepsi de
İslâmiyet'e karşı düşmandırlar. İşte bu itibar ile birbirinin yardımcılarıdır.
Hatta Kureyş müşrikleri ile Yahudiler ve hıristiyanlar arasında öteden beri
düşmanlık var iken müslümanlara karşı birleşerek savaşa atılmışlardır. Ve
kâfirler birbirine vâris olurlar. Müslümanlar ile onların arasında ise böyle bir
veraset geçerli değildir. Binâenaleyh müslümanlar için lâzımdır ki, uyanık
bulunsunlar, düşmanlarını tanısınlar, Cenâb-ı Hak'kın emirlerine tamamen riayet
etsinler. Bütün müslümanlar, aralarındaki birliğin kadrini bilsinler,
aralarındaki veraset mes'elelerine riayette bulunsunlar, biribirlerine yardım
edip düşmanlarına karşı birleşik bir cephe alsınlar, düşmanlarının sözlerine
aldanmasınlar, onlara meyil göstermesinler, kendi yüce dinlerine aykırı
harekette bulunmasınlar. (Eğer) Ey müslümanlar!. (bunu) böyle memur olduğnuz
vazifeleri (yapmazsanız) kesinkes biliniz ki (yeryüzünde) büyük (bir fitne)
imânın zaafa uğraması, küfr ve (aşıklığın yayılması gibi bir felâket ortaya
çıkar (ve pek büyük bir fesat) dünyevî bir fenalık; uhrevî bir sorumlluk
yüz göstermiş (olur) müslümanlar arasında iftiralar meydana gelir, kuvvetleri
azalır; düşmanları cesaret bulurlar. üzerlerine atılırlar. Nitekim İslâm tarihi
gösteriyor ki: Birçok m üs I (iman cemiyetleri dinimizin bu gibi ihtarlarına
yüce emirlerine aykırı hareketlerinden dolayı ne fecî hadiselere hedef
olmuşlardır. Artık böyle bir fitnenin ve fesadın ortaya çıkmasına meydan
vermemek için Müslümanların pek uyanık bulunmaları lâzımdır. Din düşmanlarının
maddî, geçici, dünyevî kalkınmalarına bakıp da onlara meyil göstermek
cehaletinde bulunmamalıdırlar. Onların ne yanlı; inançların ne kötü maksatların
zebunu olduklarını güzelce tefekkür etmelidirler. İslâmiyet'in emirlerini,
tavsiyelerini güzelce nazara alıp meşru surette hem dünyalarına, hem de
ahiretlerine çalışmalıdırlar. Müslümanlar, bu sayede kuvvet bulurlar, adetleri,
şevketleri artar, aralarında büyük bir tesanüt vücude gelir, düşmanlarının
şerlerinden emin olurlar, insaniyet âlemine de pek güzel bir surette hizmet
etmiş bulunurlar.
74. Ve o kimseler ki, imân
ettiler ve hicrette bulundular ve Allah yolunda cihada atıldılar. Ve o kimseler
ki, -muhacirleri-barındırdılar ve yardım ettiler. İşte hakkiyle mümin olanlar
onlardır. Onlar için bir mağfiret vardır ve bir bol rızk vardır.
74. Bu mübarek âyetler,
yüce muhacirler ile ensârı kiramın yüksek mertebelerini ve aralarındaki İslâm
birliğini ve dinî kardeşliğini gösteriyor. Bununla beraber birbirinin
akrabasından bulunan müminlerin miras hususunda diğer dindaşlarından önde
bulunduklarını da işte şöylece tesbit buyuruyor: (Ve o kimseler ki) Allah
Teâlâya, onun Peygamberine ve tebliğ ettiği hükümlere (imân ettiler ve)
dinlerini korumak için (hicret ettiler) yurtlarını, servetlerini bırakarak Allah
rızası için Medine'i Münevvereye gittiler, (ve Allah yolunda cihada atıldılar)
mallarını ve canlarını bu yolda feda etmeden çekinmediler. Evet... (o kimseler
ki) böyle fedakâr olan müslümanlar ki, din kardeşleri olan muhacirleri de
evlerinde misafir olarak kabul ettiler, onlara yer gösterdiler, onları
(barındırdılar ve) onlara (yardım ettiler) onlara mallarını harcadılar ve onlar
ile beraber savaş meydanlarına atılarak onlara yardımda bulundular, (işte
hakkiyle mü'min olan onlardır.) Kâmil imana sahip olan o gibi yüce zatlardır.
Çünki onlar, bölgelerindeki bâtıl dinlerden uzaklaşmışlar ve İslâm dinine
kavuşmuşlardır. Bu kutsî din uğrunda vatanlarından çıkıp, cihada atılmışlar
mallarını sarfetmişler, dindaşlarına yardımda bulunmuşlardır. Artık o muhterem
zatların hakkiyle mükemmel mümin oldukları ortaya çıkmış değil midir?, (onlar
için) ahiret âleminde de (bir mağfiret vardır.) şayet kendilerinden bazı
hatalar, kusurlar zuhur etmiş olsa da Allah Teâlâ onları af edecek ve
örtecektir. (Ve) o mübarek zatlar için (bir bol rızk) da (vardır) dünya ve
ahirette pek bolca rızıklandınlacaklardır, nice ganimetlere nail blunacaklardır.
Ne büyük bir ilâhî müjde!.
İşte eshab-ı kiram
hakkındaki bu ilâhî vaadi düşünmeli de onların hakkında daima hürmette
bulunmalıdır, hiçbirinin hakkında su'i zan ederek hürmete aykırı, bu ilâhî vaade
muhalif sözlerde bulunmamalıdır. Bizim vazifemiz bundan ibarettir. Allah onların
hepsinden razı olsun!.
75. Ve o kimseler ki,
sonradan imân ettiler ve hicrette bulundular ve sizinle beraber cihada
atıldılar, artık onlar da sizlerdendir. Ve bununla birlikte yakın akrabalar
Allah Teâlâ'nın kitabınca bazıları bazılarına daha yakındır. Şüphe yok ki. Allah
Teâlâ h erseyi t amam iyi e bilicidir.
75. (Ve o kimseler ki,
sonradan) İlk imân edip hicrette bulunanları müteakip (imân ettiler) müslüman
oldular (ve hicret ettiler) Hudeybiye savaşından sonra hicret edenler gibi. Buna
"ikinci hicret" denilmiştir. (Ve) Ey ilk muhacirler ve ensar-ı kiram!. Onlar ki,
(sizinle beraber cihâda atıldılar) onlar da düşmanlarınıza karşı sizinle beraber
olarak cephe aldılar, fedakârlıkta bulundular (artık onlar da sizlerdendir)
onlar da sizin gibi İslâmiyet'e hizmet eden, din kardeşliğine sahip, muhterem
zatlardır. Sizin tâbi olduğunuz bütün hükümlere onlar da sizin gibi tâbi
bulunacaklardır. Bu onların imanlarının bir mükafatıdır, (ve bununla beraber
rahın sahipleri) yani: Aralarında şer'an muayyen akrabalık bulunan müslümanlar
(Allah Teâlâ'nın kitabınca) Cenâb-ı Hak'kın hükmünce veya lâvh-i mahfuzda, veya
Kur'an'ı Kerim'de yazılmış olanı şer'î hüküm gereğince (bazıları bazılarına)
mirasa kavuşmak hususunda (daha yakındır) onlar var iken onlardan vefat
edeceklerin terekeleri öyle akraba olmayanlara verilemez. (Şüphe yok ki Allah
Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir) hangi hükümlerin hikmet ve menfaata daha
uygun olduğunu hakkiyle bilen ancak Cenab'ı Hak'tır. İşte veraset hakkındaki
ilâhî hükmü de o Yüce Yaratıcının hikmeti gereğidir. Artık onun bütün
hükümlerine riayet edilmesi elzemdir. Onun zıddına hareket, o bilen ve hikmet
sahibi olan Yüce Yaratıcının ilm ve hikmetine güvenilip inanılmadığını gösterir
ki bu, asla caiz olamaz.
§ Mekke'i Mükerreme'nin
fethinden evvel kâfirlerin arasında kaimi; olan müslümanların hicret etmeleri
gerekiyordu. Bunlar hicret etmedikçe İslâm yurdunda bulunan yakınlarına vâris
olamıyorlardı. Fakat Mekke'i Mükerreme'nin fethini müteakip müslümanlar
çoğalmış, kuvvet bulmuş, kâfirlerin müslümanlara musallat olmalarına
meydan kalmamış
olduğu için artık hicrete lüzum kalmamıştı. Onun içindir ki, bir hadisi şerifte
= Fetihten sonra hicret yoktur
buyurulmuştur. Binaenaleyh
şimdi yurt farkı, müslümanlar arasında verasetin tatbikine mâni değildir. Gayri
müslimlerin ülkesinde bulunan bir müslüman, İslâm yurdunda vefat eden bir
müslüman akrabasına vâris olabilir. Şu kadar var ki, bir müslüman, bulunduğu
ecnebî yurdunda İslâmiyet'i muhafaza edemeyip dinine musallat olmalarından
korkarsa o zaman oradan ayrılıp bir İslâm yurduna hicret etmesi icap eder. O
gibi din düşmanlarından alakayı kesmek, bir selâmet ve saadet vesilesidir.
Sonraki Sayfa

|
|