|
8-ENFAL
SURESİ
Bu mübarek Sûre, Medine'de
inmiştir. (75) Ayeti kerimeden meydana gelmektedir. Bedir Savaşında elde edilen
ganimet mallarının taksimine dair emirleri ve Rasûlü Ekrem ile diğer bazı Yüce
Peygamberlere ait kıssaları kapsamaktadır.
"Enfal" nefelin çoğuludur.
Nefel ise nafile gibi bir asıl üzerine fazla olan şey demektir. Nitekim edası
farz, vacip ve sünnet olan namazların dışındakilere nafile namaz denilmektedir.
Bu âyeti kerimedeki enfalden maksat ise cihat neticesinde düşmandan alınan
ganimet mallarıdır. Çünkü bunlar Cenab'ı Hak'kın bir lütfudur, bir ihsanıdır,
cihad ile asıl kazanılan sevaplar üzerine fazla bir ilâhî ihsandır. Evet...
Ganimet mallarından istifade selahiyeti bu ümmet-i Muhammed'e mahsustur. Önceki
ümmetler, harp neticesinde elde ettikleri mallardan istifadeye mezun
değildirler, o mallar bir semavî ateşin gelmesiyle yanar giderdi, İslâm
gazilerinden bir kısmının üstün kahramanlık göstermiş olacaklarından dolayı
ganimet mallarından kendilerine fazlaca verilen şeylere de "enfal" denilir.
Bedir savaşında elde edilen
malların ne şekilde taksim edileceği hususunda ashab-ı kiramdan bazıları şöylece
ihtilâfa düşmüşlerdi: Bu mallar, muhacirlere mi, yoksa ensarı kirama mı
verilecek?. Yoksa bu savaşta daha fazla faaliyet göstermiş, olan genç.
sehabilere mi ait olacak?. Ve bu savaşta hazır bulunmayan seçkin sehabe var idi.
Muhacirlerden Hz. Osman ile Hz. Talha gibi ve ensardan Asım ile Ebu Lübâbe gibi.
Bu zatlar da bu ganimetlerden hisse alçaklar mı?. İşte bu sûre-i celilenin bir
kısım âyetleri bu husustaki ihtilafları ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Bu
sebeple de buna "enfal sûresi" unvanı verilmiştir.
1. Sana ganimetlerden
soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah Teâlâ'ya ve Peygamber'e aittir. Artık Allah
T e âlâ'd an korkunuz. Aranızdaki hâli düzeltiniz ve Allah Teâlâ'ya ve resulüne
itaat ediniz, eğer mü'min kimseler iseniz.
1. Bu mübarek
âyetler, ganimet mallarının hakkındaki şer'î hükmü bildirmektedir. Müminlerin
nasıl hareket edeceklerini tâyin etmektedir. Ve hakikî mü'minlerin en seçkin
vasıflarını ve nail olacakları mükâfatları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey
Yüce Resul!. (Sana ganimetlerden soruyorlar) ki, bunlar kimlere aittir, nerelere
sarfedilecektir, bu husustaki şer'î hüküm neden ibarettir?. Resulüm!. Onlara (De
ki: Ganimetler, Allah Teâlâ'ya ve Peygamber'e aittir.) bunların hükmünü tesbit
Cenâb-ı Hak'ka mahsustur. Bunları Cenâb-ı Hak'kın emrine göre taksim etmek de
Rasûlullah'a aittir. Bu hususta başkalarının görüşüne yer yoktur. (Artık Allah
Teâlâ'dan korkunuz) onun emirlerine muhalefette, ganimet malları hususunda
tartışmada bulunmayınız. Hz. Peygamber'in taksim ve uygun görmesine aykırı
hareketlerden sakınınız. (Aranızdaki hâli düzeltiniz) münakaşayı,, ihtilâfı
bırakınız, aranızda sevgi ve dayanışmanın vücude gelmesini temine çalışınız,
ganimetlere ait işleri Rasûlüllah a bırakınız, (ve Allah Teâlâ'ya ve Resulüne
itaat ediniz) herhangi hususta olursa olsun Cenab'ı Hak ile Yüce Peygamberinin
emirlerine, yasaklarına riayet ve itaatten ayrılmayınız. (Eğer siz mü'min
kimseler iseniz) yani: İmân şerefine hakkiyle sahip iseniz, böyle Allah'ın
hükmüne göre hareket ediniz, dinî vazifelere riayet edip günahlardan sakınınız
ve adalet ile, ihsan ile aranızı ıslaha gayret eyleyiniz.
2. Gerçekten mü'min
olanlar, o kimselerdir ki. Allah Teâlâ zikredildiği zaman yürekleri titrer ve
onlara Cenâb-ı Hak'kın âyetleri okunduğu vakit imanlarını artırır ve Rab'lerine
tevekkülde bulunurlar.
2. (Gerçekten mü'min
olanlar) yani: Tam bir imâna sahip bulunanlar (o kimselerdir ki. Allah Teâlâ
zikredildiği zaman) sırf onun mukaddes zikrinin etkisiyle (yürekleri titrer)
kendilerinde bir manevî korku ve saygı bir tazim ve yüceltme hissi görünür.
İsterse o Yüce Yaratıcının korku ve saygıyı gerektiren vasıfları, fiilleri beyan
buyrulmasın. (ve onlara, onun) O Yüce Mabudun (âyetleri okunduğu vakit) yani:
O Yüce Yaratıcının kudret ve azametine birer delil olan herhangi bir âyeti
okununca da (onların imanlarını artırır) onların kalben tasdikler! daha ziyade
kuvvet bulur, inançları birer delile dayanarak pek sağlam bir mahiyet kazanır.
Elbette ki, bilenler ile bilmeyenlerin kesin inanç mertebeleri eşit olamaz. Yüce
Peygamber ile ve bir kısım mükâşefat sahipleri (İlâhî sırları bilenler)
insanların fertlerinin kesin inancı, kalbî kanaati arasında elbette büyük bir
fark vardır.
Bununla beraber Rasülü
Ekrem zamanında ilâhî vahy devam ediyor, yeni yeni şeyler emir ediliyor,
bildiriliyordu. Bu sebeple ashab-ı kiramın imanları artıyor, yani imân
edecekleri şeyler çoğalıyordu. Yüce peygamberden sonra vahy kesilmiş, dinî
hükümler tamamen belirlenmiş olduğu için artık imânın bu bakımdan artması mümkün
bulunmamıştır, İmân edilecek şeyler itibariyle her müminin imânı diğerine
eşittir. Meselâ: İslâm'ın başlangıcında namazın farz olduğunu bilip tasdik eden
bir müslümanın imânı, daha sonra zekâtın farz edilmesiyle artmış olurdu. Rasülü
Ekrem'in vefatından sonra ise artık şer'î hükümler belirlenmiş ve yerleşmiş
olduğundan bu bakımdan imanların artmasına sebep kalmamıştır. Fakat asıl
belirlenmiş imân edilen şeyler hakkındaki her müminin kuvvet itibariyle imân
derecesi eşit değildir. Elbette birçok deliller ile donatılmış, dinî hükümlerin
yüceliğini, hikmetini hakkiyle anlayan zatların imanları ile halkın fertlerinin
imanları arasında büyük bir fark vardır. İşte bu itibar ile imânın artması
mümkündür, bu âyeti kerime de bunu söylemektedir. Velhâsıl hakikî müminler
(Rablerine tevekkülde) de (bulunurlar) her işte muvaffak olmalarını o Rabbi
kerimden beklerler, ona işlerini bırakır ve havale ederler, başkalarından
korkmazlar, ganimetlerin hüküm ve taksimine de razı olurlar, başka endişelere
düşmezler.
3. Onlar -o mü'minlerdir
ki- namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırmış olduğumuz şeylerden
infakta bulunurlar.
3. (Onlar) o vasıfları
yazılı zatlar (o mü'minlerdir ki, namazı dosdoğru kılarlar) namazları bütün
erkân ve şartlarına riayet ederek yerine getirmeye çalışırlar, (ve kendilerini
merzuk etmiş) kendilerine bir ilâhî lütuf olarak vermiş (olduğumuz şeylerden)
mallardan ve diğerlerinden de yalnız Allah rızası için başkalarına- (infakta
bulunurlar) mesela: Zekâtlarını, sadakalarını verirler, cihat yolunda
servetlerini sarfederler, mabetler, medreseler, çeşmeler, köprüler gibi hayırlı
müesseselere yardımda bulunurlar, başkalarını ilmen, irfanen aydınlatmağa da
çalışırlar. Kısaca öyle hakikî müminlerde şu beş yüksek vasıf bulunur, (I):
Onlar ancak Cenâb-ı Hak'tan korkarlar. (2): Hak Teâlâ'nın bütün tekliflerine
itaat eder ve boyun eğerler. (3): Yalnız Allah Teâlâya tevekkül ederler, ondan
başkasına itimat edip durmazlar. (4): Namazlarını dosdoğru kılarlar. (5): Allah
rızası için münasip kimselere, yerlere, yardımda bulunur, mallarını sarfederler.
Ne güzel haslet!. Ne hayırlı hareket!.
4. İşte hakkıyla mü'minler
onlardır. Onlar için Rab'lerinin katında dereceler ve mağfiret ile sonsuz bir
rızık vardır.
4. (İşte) öyle seçkin
vasıflar ile vasıflanmış olanlar yok mu, işte (hakkiyle müminler onlardır.)
Çünkü onlar, imanlarına Allah korkusu gibi dinî hükümlere riayet gibi, hakka
tevekkül gibi en seçkin kalbî amelleri ve namaz gibi, zekât ile sadaka gibi en
güzel bedenî fiilleri ilâve etmiş bulunmuşlardır. (Artık onlar için) O muhterem
müminler için (Rablerinin katında dereceler vardır) onlar cennetlerde
birbirinden alâ makamlara nail olacaklardır. Tefsiri Şerbinîde yazılmış bulunan
ve Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerif şu mealdedir:
Rasülü Ekrem efendimiz buyurmuştur ki: Cennette muhakkak yüz derece vardır. Her
iki derecenin arasında ise yüz senelik bir mesafe vardır. Ve Ebu Saidülhudri
Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: Yüce Peygamber
Hazretleri buyurmuştur ki: Cennette yüz derece vardır. Eğer bu derecelerin
birinde bütün âlemler toplanacak olsa genişliği hepsine de yeterli olur. (Ve) o
müminler için insanlık icabı yapmış oldukları kusurlardan dolayı (mağfiret
vardır) kerem sahibi mâbud Hazretleri onların o kusurlarını afedecek ve
örtecektir. Ve onlar için bu mağfiret (ile) beraber (sonsuz bir rızık) da
(vardır) onlar o cennetlerde değerli rızka, yani: Maddî ve manevî nimetlere nail
olacaklardır. Şöyle ki: Onlar kendilerine pek değerlice bir rızık olmak üzere
cismanî lezzetlere nail olacakları gibi bu lezzetlerin çok üstünde olan ve
Allah'ı tanımaktan, Allah sevgisinden meydana gelen manevî lezzetlere nail
bulunacaklardır. Kalbin nurlanmasını, ruhun yücelmesini temin eden bu ruhanî
lezzetler ise şüphe yok ki, cismanî lezzetlerin çok üstündedir. Bütün bunlar,
birer değerli rızıktır. Cenâb-ı Hak cümlemize bunları nasip buyursun. Amin.
§ Kerîm, lûtf ve ihsan
edici demektir. Hamd ve senaya, insana lâik olan herşeye ve cömert, alicenap
olan her zata kerim denilir. Keremde iyilik lütf ve ihsan manasınadır.
5. Nasıl ki, Rab'bin seni
hak uğrunda evinden çıkarmıştı. Müminlerden bir kısmı ise şüphe yok ki, bunu hoş
görmüyorlardı.
5. Bu mübarek âyetler,
Rasûlü Ekrem'in bütün hareketlerinin hikmet ve faydaya uygun olduğuna işaret
etmektedir. İsterse bir kısımkimseler bu hareketlerin ne kadar güzel netice
vereceğini evvelce anlamayarak bunları kötü görmüş bulunsunlar. Şöyle buyurulmuş
oluyor ki Resulüm!. Senin ganimet malları hakkındaki taksimini kötü görenler
bulunmuştur. (Nasıl ki Rab'bin seni hak uğrunda) İslâm dinini yüceltmek için
Bedir Savaşı zamanında (evinden çıkarmıştı) sen düşman kuvvetine karşı çıkmayı
tercih etmiştin (Müminlerden bir kısmı ise şüphe yok ki, bunu) öyle az bir
kuvvet ile büyük bir düşman kuvvetine karşı çıkmayı (hoş görmüyorlardı) fakat
sonunda fetih ve zafere nail oldunuz, bu savaş tercih temenin faidesi anlaşıldı.
İşte bunun gibi o ganimetleri taksimin de menfaata uygun olduğu anlaşılacaktır.
6. Hak belirdikten sonra
on'da seninle mücadelede bulunurlar. Sanki onlar bakar oldukları halde ölüme
sevkolunuyorlarmış!.
6. Hâttâ o bir kısım
müminler kendilerine (Hak belirdikten) yâni: Her ne tarafa yönelseler zafere
nail olacakları kendilerine Hz. Peygamber tarafından haber verilmiş olduktan
(sonra onda) öyle beliren ve görünen bir hakikat hususunda Habibim!, (seninle
mücadelede bulunurlar) düşmana karşı hareketi uygun görmeyerek münakaşaya cür'et
ederler, (sanki onlar) o düşman kuvvetlerine karşı sevkedilecek bir kısım erler,
üzerlerine yönelen ölümün sebeplerine (bakar oldukları halde ölüme
sevkolunuyolarmış) onlar böyle bir korku ve dehşet içinde kalmışlardı. Fakat
daha sonra bu hareketin ne kadar güzel bir neticesini gördüler. İşte taksim
hususunda da böyledir. Onun da menfaata ne kadar uygun olduğunu anlayarak fikir
değiştireceklerdir. Bedir savaşı sırasında Rasûlü Ekrem Hazretleri eshab-ı
kiramıyla müşaverede bulundu. Kureyş'in kırk kişiden ibaret bir kervanı Şam'dan
dönmüş geliyordu. Yanlarında birçok mallar var idi. Kureyş ordusunun bu kervanı
muhafaza için yola çıkacağı haber alınmıştı. Rasûlü Ekrem, Cenab'ı Hak'kın ehli
İslâm'a yardım edeceğini ashabı kirama haber verdi. O halde kervana karşı mı,
yoksa Kureyş kuvvetlerine karşı mı çıkılmasını sordu. Ashabı kiramdan bir kısmı,
fazla bir kuvvete sahip olmadıkları için Kureyş kuvvetlerine karşı değil,
kervana karşı çıkılması görüşünde bulundular. Çünki İslâm erleri hep piyade idi,
içlerinde ancak iki suvâri bulunuyordu. Düşman kuvvetleri ise birkaç kat fazla
ve süvarileri çokça idi. Fakat Rasûlü Ekrem, İslâmiyetin kuvvet ve şanını
yüceltmek ve Allah'ın yardımını kazanmak için Kureyş ordusuna karşı çıkılmasını
tercih buyurmuştu. İşte bir kısım zatlar, bunu başlangıçta hoş görmemişler,
düşmanın fazla kuvvetine bakarak kendilerinin mağlûb, ölüme mahkûm olacaklarını
zannetmişlerdi. Halbuki, daha sonra düşman ile karşılaşılmış, İslâm erleri büyük
bir zafere nail olmuş, peygamberin görüşünün nekadar isabetli olduğu
anlaşılmıştı. İşte bu savaş neticesinde elde edilen ganimet mallarının taksimi
hakkında da Rasûlü Ekrem'in görüş ve düşüncelerinin pek uygun olduğu ortaya
çıkacaktı. Nitekim de etmiştir. Binaenaleyh Rasûlü Ekrem, S al I ah ü T e âlâ
Aleyhî vesellem efendimizin mübarek görüşüne, emirlerine her hususta tâbi olmak
mutlaka hikmet ve menfaat icabı bulunmuştur. Bedir savaşı için Ali İmran
süresindeki (125) inci âyeti kerimenin izahına müracaat ediniz!.
7. Ve hani Allah
Teâlâ size iki taifeden birini "şüphesiz o sizindir" diye vaad etmişti. Siz ise
arzu ediyordunuz ki, kuvvet sahibi olmayan sizin olsun. Halbuki, Allah Teâlâ
emirleriyle hakkı izhar etmeyi ve kâfirlerin arkasını kesmeyi irade buyuruyordu.
7. Bu mübarek
âyetler gösteriyor ki: Bedir savaşı sırasında müslümanların düşmanlarından bir
taifeye galip olacakları Allah tarafından vaad buyurulmuştu. Müslümanların bir
kısmı ise düşmanın zayıf olan bir taifesine karşı hareketi uygun görmüşlerdi.
Halbuki, kuvvetli olan taifenin mağlubiyetiyle hakkın tecellisi, Islâmiyetin
yücelmesi, ilâhî maksat bulunmuş, müslümanlar da öyle bir muvaffakiyete nail
olmuşlardı. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. Hatırlayınız!, (hani) Bedir savaşı
sırasında (Allah Teâlâ size iki taifeden) yani: Ebu cehlin komutası altındaki
bin erden oluşan, savaşçı bir düşman kuvveti ile o düşmanların Şam'dan dönen
kırk süvariden ibaret bir ticaret kuvvetinden (birini "şüphesiz o sizindir" diye
vaad etmişti) herhalde bunlardan birine karşı zafer kazanacağınızı size
müjdelemişti. (Siz ise) Ey müslümanlar!, (arzu ediyor idiniz ki, kuvvet sahibi
olmayan) yani: Kırk süvariden ibaret bulunan ticaret kafilesi (sizin olsun) bu
az kuvvete karşı çıkmayı istiyordunuz. Bunların azlığı, diğer taifenin ise
çokluğu, silâhlı bir halde bulunmaları sizi böyle bir arzuya sevketmişti.
(halbuki. Allah Teâlâ emirleriyle) bu hususa dair indirdiği âyetleriyle veya
meleklere yardım etmeleri için emir buyurmuş olmasiyle (hakkı) başarı ve zaferi
(göstermeyi) tesbit ve ilân buyurmayı (ve kâfirlerin arkasını kesmeyi) onları
kökünden koparıp darmadağın etmeyi (irade buyuruyordu) bu ilâhî irade öyle âdi
bir kuvvete galip gelmekten ibaret olmayıp din düşmanlarının büsbütün
kahrolmaları, müslümanların başarı ve zafere nail bulunmaları için idi.
8. Tâki: Hakkı isbat ve
bâtılı iptal etsin. İsterse, günahkâr olanlar hoşnut olmasınlar.
8. Ve Cenâb-ı Hak, öyle
bir yardım ve zaferin tecellisini murat buyurmuştu. (Tâki hakkı isbat) yani:
İslâm dinini tesbit buyursun ve yüceltsin, (ve bâtılı ibtâl etsin) küfür ve
şirki dağıtsın. İşte o ilâhî irade böyle yüce bir hikmete dayanmıştı. (İsterse
günahkâr olanlar) yani: Kâfir, müşrik bulunanlar, böyle hakkı ortaya çıkarma,
bâtılı iptalden (hoşnut olmasınlar) onların bu hoşnutsuzluklarının ne kıymeti
var!. Onlar herhalde eliboş ve ziyanda olacaklardır. İşte düşmanın kuvvetli
taifesi üzerine yürümek, böyle hakkı üstün kılma ve dini yüceltmeye vesile
olacağı için bu ilâhî irade bu şekilde tecelli ve tahakkuk etmiş, müslümanlar
ilâhî zafere nail olmuşlardır.
9. O zaman ki. Rabbinizden
imdat istiyordunuz. Şüphe yok ki, size ardı ardına meleklerden bin ile imdat
ediciyim, diye sizin için -duanıza- icabet buyurdu.
9. Bu mübarek âyetler,
Bedir savaşında müminlere birçok meleklerin imdada gelmiş olduklarını
bildirmektedir. Ve bu gibi imdat kuvvetleri müminlere bir müjde ve kalblerini
yatıştırma hikmetine dayanmış olduğunu, haddizatında fetih ve zaferin ise ancak
ilâhî irade ile vücude geleceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.
Hatırlayınız (o zamanı ki) o Bedir Savaşı zamanını ki, siz ve Yüce Resul
(Rabbinizden imdat istiyordunuz) Yarabbü. Senin din düşmanlarına karşı bize
zafer ihsan buyur diye dua ediyordunuz. Özellikle Rasûlü Ekrem Hazretleri
kıbleye yönelerek iki mübarek elini kaldırmış ve "Allah'ım!. Bana vaad
buyurduğunu yerine getir, Allah'ım!. Bu cemaat helak olursa yeryüzünde sana
ibadet edenler kalmaz.." diye niyazda bulunmuştu. (Şüphe yok ki) o Kerem sahibi
Yaratıcı ey müslümanlar!. O gün (size ardı ardına) arkalarından
başkaları da katılmak üzere (meleklerden bin) zat (ile imdat ediciyim, diye
sizin için) duanıza (icabet buyurdu) o Yüce mabut, o gün evvelâ bin melek ile
sonra iki bin melek ile, daha sonra diğer iki bin melek ile yardım göndermiştir
ki, toplamı beş bin melektir.
"Istigase"; imdat istemek,
şiddetten kurtulmak için yardım taleb etmek manasınadır.
10. Ve Allah Teâlâ bunu
ancak bir müjde olmak ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Ve
halbuki, zafer ancak Allah tarafındandır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ güçlüdür,
hikmet sahibidir.
10. (Ve Allah Teâlâ
bunu) Böyle melekler ile müslümanlara imdatta bulunmasını (ancak) ey müslümanlar
sizin zafer kazanacağınıza dair size (bir müjde olmak ve bununla) bu meleklerin
böyle gelmeleriyle (kalbleriniz yatışsın diye yapmıştır.» tâki, öyle
azlığınızdan dolayı kalben endişede bulunmayasınız, (ve halbuki, zafer ancak
Allah tarafındandır) öyle sayınızın artmasiyle, meleklerin size yardım etmesiyle
değildir. Zaferin mutlak olarak meydana gelmesi, tahakkuku yalnız ilâhî irade
iledir. Bir takım sebepler vesairenin zafere vesile olması ise bu
hususta hikmet gereği cereyan eden ilâhî sünnet gereğidir, (şüphe yok ki. Allah
Teâlâ azizdir.)
güçlüdür, galiptir, asla
mağlûp olmaz. Her dilediğini yapmaya fazlasıyla kadirdir ve (hâkimdir) her ne
yaparsa hikmet ve fayda gereği olarak yapar. Bütün iradeleri, tedbirleri sırf
hikmettir. Binaenaleyh Bedir savaşındaki zafer ve galibiyet de yine sadece Cenâb-ı
Hak'kın kudret ve iradesiyle vücude gelmiştir. Artık mü'minler için lâzımdır ki,
her hususta Hak T e âlâya itimat ve iltica etsinler.
Bu melekler birçok zatlara
göre Bedir savaşında fiilen savaşta bulunmuşlardır. Bu melekler insan şeklinde
temessül etmişelr, atlar üzerinde bulunarak beyaz sarık sarmışlar, üzerlerinde
beyaz elbise bulunmuştur. Bu melekler, Ahzab ve Huneyn savaşlarında ise hazır
bulunmuşlar ise de cihada bilfiil iştirak etmemişlerdir. Seleften bazı zatlara
göre melekler. Bedir gazvesinde de harbe iştirak etmemişlerdir. Bunlar yalnız
bir müjde, bir kalp yatıştırmaya sebep olmak için gelmişlerdir. Maamafih
bunların imdade gelmiş olmaları, harbe iştirak etmiş olduklarına dalâletten uzak
değildir. Hikmet gereği harbe iştirak etmiş olabilirler. Gerçek şu ki, Cenâb-ı
Hak dilerse bir melek ile de bir düşman ordusunu darmadağın edebilir. Fakat
onları birer insan suretinde göstermiş, onlar da yürürlükte olan adete göre
hareket ederek sahip oldukları kuvvet ve gücü göstermemiş olabilirler. Bu
husustaki bilgi Allah katındadır.
11. Hatırlayınız ki, onun
tarafından bir eminlik olmak için sizi bir hafif uykuya daldırmıştı. Ve gökten
üzerinize su da indiriyordu. Onunla sizi temizlesin, ve sizden şeytanın
vesvesesini gidersin ve kalblerinize bir rabıta versin ve onunla ayakları sabit
kılsın -diye-.
11. Bu mübarek âyetler.
Bedir savaşı sırasında müslümanlara yönelen ilâhî I üt uf I arı bildirmektedir.
Ve meleklerin ne gibi hizmetler ile mükellef bulunmuş olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Hatırlayınız ki) Bedir Savaşı
esnasında (onun) Cenab'ı Hak'kın (tarafından) sizin için (bir güven olmak için)
düşmanlarınızın üzerinize hücum edecekleri endişesinden, korkusundan emin
bulunmanız için o Yüce Yaratıcı (sizi bir hafif uykuya daldırmıştı) o sayede
istirahat etmiş, yorgunluktan kurtulmuş, düşmanlarınızla cihada elverişli bir
hâle gelmiş idiniz. (Ve) O Yüce Mâbud (gökten üzerinize su da indiriyordu)
güzelce yağmurlar da yağdırmıştı tâki, (onunla sizi temizlesin)
abdestsizliklerden, guslü icabeden hâllerden dolayı yıkanıp tertemiz olasınız
(ve) tâki (sizden şeytanın vesvesesini gidersin) şeytanın kalblerinize düşürdüğü
vesveseler gitsin. İhtilâm gibi hâllerden dolayı vücuduna lüzum görülen sular
bulunsun, (ve kalblerinize bir rabıta versin) Cenâb-ı Hak'kın yardımına,
zaferine nail olacağınıza dair kalblerinizi takviye buyurmuş olsun, (ve onunla)
o su ile veya kalblerinizi öyle takviye etmekle (ayakları) İslâm erlerinin
ayaklarını harp meydanında (sabit kılsın -diye-) böyle ilâhi lütuf tecelli etti.
Çünkü böyle bir durumda kalbler kuvvet bulur, korku ve ürpertiden kurtulur,
cihat sahasında daha büyük bir metanet ve şecaat gösterilir, sahiplerinin zafer
kazanmasına vesile olur. "Bedir savaşında düşman kuvvetleri Bedirdeki su
mahallini daha evvel işgal etmişlerdi, İslâm kuvvetleri ise susuz bir yerde
bulunuyorlardı. Abdest almak için, gusül edebilmek için su bulamıyorlardı.
Eshabı kirama şeytan vesvesede bulunmuştu, veya içlerinde bulunmuş olan
münafıklar demişti ki: "Siz hak üzere bulunduğunuzu iddia ediyorsunuz, ve
aranızda bir Yüce Peygamberin bulunduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki, suyu
müşrikler elde etmişler, siz ise abdestsiz olarak namaz kılmaya mecbur
bulunuyorsunuz. Bu gidişle onlar size galip geleceklerdir". İşte bu tarzdaki
kötü telkinleri defetmek için Allah Teâlâ lütfetmiş, yağmurlar yağdırmış,
müslümanları susuzluktan kurtarmış, kalblerine metanet vermiş ve nihayet ehli
İslâm'ı galip kılmıştır.
§ Tağşiye: Gizlemek,
üzerine birşey örtmek, bir elbise giydirmek manasınadır.
§ Nuas: Uyuklama, uykunun
bir başlangıcı olmak üzere sinirlere ânz olan bir fütur, bir gevşekliktir.
12. Hani Rab'bin meleklere
vahy ediyordu ki: Şüphesiz ben sizinle beraberim. Haydin imân edenlere destek
olun, kâfir olanların yüreklerine elbette korku düşüreceğim. Hemen boyunlarının
üstüne vurun ve onların bütün parmaklarına vurun..
12. Ve Resulüm!.
Hatırla: (Hani Rab'bin) Kerem ve merhamet sahibi olan mabudun müslümanların
imdadına koşacak olan (meleklere vahy ediyordu ki,) ey meleklerim!, (şüphesiz
ben) Size yardım etmek, sizi zafer ve galibiyete erdirmek itibariyle (sizinle
beraberim) sizi bu hususta destekleyip muvaffak kılacağım, (haydin) siz (imân
edenleri) Hz. Muhammed'in ordusunu teşkil eden müslüman lan (tesbit) yani
kalblerini takviye (edin) tâki, müşriklere karşı korkusuzca savaşa atılsınlar.
(Kâfir olanların yüreklerine) de (elbette korku düşüreceğini) artık onlar
savaşta sebat gösteremiyeceklerdir. Müslümanlar hakkında ne büyük ilâhî lütuf!.
Artık ey mü'minler. Ey melekler!. (Hemen) o kâfirlerin (boyunlarının üstüne
vurun) onların kellelerini kılıçlarınızla kesiverin. (ve onların bütün
parmaklarına) da, ellerinin ve ayaklarının bütün mafsallarına da (vurun) onları
hayattan mahrum bırakınız. Tâki, İslâm ordusu, zafere ulaşsın.
§ Meleklerin de bu savaşta
cihada bilfiil iştirak etmiş oldukları görüşünde olan zatlara göre bu hitap, hem
müslümanlara, hem de meleklere yöneliktir. Binaenaleyh melekler de bu cihada
iştirak ile memur bulunmuşlardır.
13. Bu da onların Allah
Teâlâ'ya ve Resulüne muhalefet ettiklerinden dolayıdır. Ve her kim Allah
Teâlâ'ya ve Resulüne muhalefet ederse şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nın cezası pek
şiddetlidir.
13. Bu mübarek
âyetler, kâfirlerin ne gibi sebeplerden dolayı mağlup ve kahredilmiş olduklarını
ve onların ahirette de ne şiddetli azaplara tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: Resulüm!. (Bu da) Cenâb-ı Hak'kın o kâfirleri öyle mağlûbiyete,
felâkete düşürmesi de (onların Allah Teâlâ'ya ve Resulüne) onların emirlerine ve
yasaklarına karşı (muhalefet ettiklerinden) başka bir cephe tercih
eylediklerinden (dolayıdır) Cenâb-ı Hak'tan ayrılıp küfür tarafına gitmiş
olduklarından ileri gelmiştir. (Ve herkim Allah Teâlâ'ya ve Resûlü'ne muhalefet
ederse) onların tarafına muhalif bir taraf edinirse (şüphe yok ki. Hak Teâlâ'nın
cezası pek şiddetlidir.) Onların bu dünyada mâruz kaldıkları esaret gibi
öldürülme ve ağır ceza gibi felâketler nisbeten az birşeydir, onlar için asıl ah
i ret âleminde en şiddetli azaplar vardır.
14. İşte gördünüz ya!.
Şimdi bunu tadınız. Ve şüphesiz ki, kâfirler için ateş azabı da vardır.
14. Ey kâfirler!.
(İşte gördünüz ya) Size gelen bu felâketi!. (Şimdi) bu dünyada (bunu) bu
felâketi (tadınız) bunu siz daha dünyada iken çekiniz. (Ve şüphesiz ki, kâfirler
için) ahiret âleminde (ateş azabı da vardır.) ki, o bu dünyadaki felâketlere
benzemez, o pek fazla şiddetlidir ve ebedîdir. Öyle bir azap ve ikabın sebebi
ise küfrdür, isyandır. Artık uyanınız, bu küfr ve isyandan vazgeçiniz, öyle
ebedî bir azaptan kurtulmaya çalışınız. Sizin için başka bir kurtuluş çaresi
yoktur.
15. Ey imân etmiş
olanlar!. Kâfir olanlara toplu bulundukları bir halde karşılaştığınız zaman
onlara arkalarınızı çevirmeyiniz.
15. Bu mübarek âyetler,
ehli Islama cihat meydanlarında sebat edip düşmandan yüz çevirmemelerini tebliğ
ediyor. Bir lüzum ve fâide için olmaksızın bulundukları noktalardan ayrılanların
ne fena sorumluluklara mâruz kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ey imân
etmiş olanlar!.) Ey İslâm ordusunu meydana getiren müslüman erler!, (kâfîr
olanlara) muharebe esnasında (toplu bulundukları bir halde karşılaştığınız
zaman) onların öyle çokluğuna bakıp da (onlara arkalarınızı çevirmeyiniz.) onlar
çok olsalar da onlardan korkarak bozguna uğramış bir hâle gelmeyiniz.
Sabır ve sebat ediniz ki,
muvaffak olasınız.
§ Zahf; Zühuf: Yürümek,
birşeye doğru azar azar hareket etmek ve düşman tarafından doğru çekilip giden
asker manasınadır. Bir çocuğun sürünüp emekliyerek yürümesine de Zahf denilir.
Çokluklarından dolayı yavaş, yavaş, azar azar sürünüp gider gibi görülen toplu
haldeki bir kuvvete de Zühuf denilmektedir. Diğer bir yoruma göre de: (Ey İslâm
erleri!. Siz düşmana karşı azar azar, usul usul yürüyerek onlarla karşılaşınca
onlara arkanızı dönmeyiniz, sebat ediniz.) buyurulmuş oluyor.
16. Ve her kim o günde
onlara arkasını çevirirse, cenk için bir tarafa dönmek veya diğer bir fırkada
yer almak için müstesna, muhakkak ki. Allah T e âlâ tarafından bir gazap ile
dönmüş olur ve onun yurdu cehennemdir ve ne fena bir dönülecek yer.
16. (Ve) Sizlerden (her
kini o günde) o düşmanlarla karşılaşacağınız zamanda (onlara arkasını çevirirse)
bozulaak savaştan kaçarsa pek büyük bir günah işlemiş olur. (cenk'için bir
tarafa dönmek) müstesnadır. Yani: Düşmana ansızın atılmak için kendisini bir
harp hilesi olmak üzere bozguna uğramış gibi göstermek hali müstesnadır. Veya
kendileriyle cenk ettiği taifeden daha mühim bir taifeye karşı vaziyet almak
için yerinden ayrılmak müstesnadır (veya diğer bir fırkada yer almak için) arka
çevirmek yani: İslâm ordusundaki diğer bir cemaate katılmak için yerinden
ayrılmak (müstesna) bunlar savaşın gerektirdiği şeylerdendir.
Bunlardan dolayı sorumluluk
gelmez. Fakat böyle meşru bir sebep olmayınca (muhakkak ki,) o düşmanlara karşı
yüz çevirenler (Allah Teâlâ tarafından bir gazap ile) geri (dönmüş) yüz çevirmiş
(olur) ilâhî azabı hak etmiş bulunur, (ve onun yurdu) ahirette (cehennemdir.)
dünyadaki İslâm yurdunu meşru bir sebebe dayanmaksızın savunmadan kaçındığı için
onun ahirette ki yurdu cehennem olacaktır. (Ve) o cehennem (ne fena bir
dönülecek yer!.) Artık hangi bir mümin, böyle bir âkibete mâruz kalmasını
ister?. Binaenaleyh müslümanlar için cihat sahasında sabr ve sebattan ayrılmamak
icabeder. Başarı Allah'tandır.
17. Sonra onları siz
öldürmediniz ve lâkin Allah Teâlâ öldürdü. Ve attığın vakit sen atmadın, fakat
Allah Teâlâ attı. Hem de müminleri Allah tarafından güzel bir imtihan ile
imtihan etmek için. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, hakkıyla işiticidir, tam
manâsıyla bilicidir.
17. Bu mübarek âyetler,
bütün başarıların, bütün sıkıntıların birer hikmete dayanmış olarak ilâhî takdir
ile vücude geldiğini bildirmektedir. Ve istenilen fetihlerin vücude gelmiş
olduğunu beyan ile ehli küfrü düşmanca hareketlerine son vermeğe davet
etmektedir. Aksi takdirde çokça bulunmalarının kendilerine fayda veremeyeceğini
ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm mücahitleri!. (Sonra) Bedir Savaşında
(onları) o düşman fertlerini (siz öldürmediniz) onlara siz kendi kuvvetinize
kudretinizle galip gelmiş olmadınız (ve lâkin Allah Teâlâ oldu) sizlere zafer
vererek o düşmanları yenilgiye uğratan gerçekte Cenab'ı Hak olmuştur. (Ve)
Resulüm!. O düşmanların üzerine bur avuç toprağı (attığın vakit sen almadın) o
toprağı düşmanların yüzlerine haddizatında sen isabet ettirmiş olmadın (fakat
Allah Teâlâ attı) o isabeti öyle harikulade bir şekilde Cenâb-ı Hak meydana
getirdi, düşmanların yenilgisine sebep kıldı, (hem de) Bu hârikanın vücude
gelmesi, (müminleri ilâhi katından güzel bir imtihan ile imtihan etmek için)
idi. Yani onlara şükür vesilesi olmak için böyle büyük bir nimet, bir başarı ve
zafer ihsan buyurmuştu. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) sizin iddialarınızı, yardım
talebinde bulunmanızı (hakkiyle işiticidir.) ve sizin hareketlerinizi,
niyetlerinizi, dualarınızın kabulüne sebep olan kalbî hallerinizi (tam manâsıyla
bilicidir.) artık bütün bu muvaffakiyetleri o Yüce Yaratıcıdan bilmeli ve daima
ona şülerde, hamd ü senada bulunmalıdır.
§ Rivayete göre Bedir
savaşındaki başarıdan sonra müslümanlardan bir kısmı ihtilâfta bulunmuş meselâ;
birisi: "Filân şahsı ben öldürdüm" demiş, diğer birisi de: "hayır onu ben
öldürdüm" diye iddiada bulunmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş,
bütün bu başarıların sadece Allah'ın kudreti ile meydana geldiği kendilerine
tenbih olunmuştur. Bir de Rasülü Ekrem, Kureyş ordusunun geldiğini görünce:
Yarabbü. Bana vaad buyurduğun zaferi nasip buyur, diye duaya başlamış, bunun
üzerine Cibrili Emin gelmiş, "bir avuç toprak al, düşmanların üzerine at" demi;,
Yüce Peygamber Hz. Ali'ye hitaben: "Derenin ufacık taslarından bana bir avuç ver
diye emretmiş, bunu alınca: "Şahetil vücûh = Yüzleri berbat olsun" diyerek
düşmana karşı atmış, bu bütün müşriklerin gözlerine isabet ederek derhal
yenilgilerine sebep olmuştur. İşte böyle bir harika da yalnız Cenâb-ı Hak'kın
kudretiyle, takdiriyle mey dana gelmiştir. Yoksa tabii kanuna göre böyle bir i s
ab et, böyle bir yenilgi nasıi düşünülebilir. Binenaleyh biz bütün
muvaffakiyetlerimizi Cenâb-ı Hak'tan bilmeliyiz.
18. Bu böyledir, ve şüphe
yok ki. Allah Teâlâ kâfirlerin hilesini iptal edicidir.
18. (Bu böyledir) Bütün
muvaffakiyetleriniz Allah'ın kudreti iledir, sizi imtihandaki hikmet, bu
savaştaki galibiyet, mü'minleri yüceltmek, kâfirleri de kahretmek ve zayıf
düşürmek içindir, (ve şüphe yok ki, kâfirlerin hilesini ibtâl edicidir.) onları
kötü maksatlarından dolayı böyle mağlubiyetlere, yenilgilere daima uğratacaktır.
Elverir ki, mü s I uman I ar, kendi vazifelerini bilsinler ve her hususta
muvaffakiyet! Cenâb-ı Hak'tan niyaz etsinler.
19. Eğer -ey kâfirler-
fetih istiyorsanız işte size fetih gelmiştir. Ve eğer vazgeçerseniz artık o
sizin için hayırlıdır. Ve eğer dönerseniz biz de döneriz. Ve elbette cemaatiniz
çok olsa da size birşey ile fayda verir olamayacaktır. Ve muhakkak ki. Allah
Teâlâ müminler ile beraberdir.
19. Ey m üs l umanlara
karşı cephe alan kâfirler!. (Eğer) siz (fetih istiyorsanız) Kabe'nin perdelerine
sarılarak: "Yarabbü, İki ordudan hangisi daha yüksek, daha hidayet üzere, daha
değerli ise ona zafer ver" diye dua ediyor idiniz, (işte size fetih geldi) Allah
Teâlâ daha üstün ve daha değerli olan müslümanlar grubuna zafer verdi, onları
galip kıldı. Artık uyanınız!, (ve eğer siz vazgeçerseniz) Rasûlü Ekrem'e olan
düşmanlığa, müslümanlara karşı savaş cür'etine son verirseniz (artık o) son
vermek (sizin için hayırlıdır.) o sayede esaretten, öldürülmekten kur tulmuş,
selâmete ermiş olursunuz, (ve eğer) savaşa (dönerseniz bîz de done" riz.) şu
gördüğünüz fetih ve zaferi Resulümüze tekrar tekrar ihsan ederiz. Nitekim de
ihsan buyurmuş, Rasülü Ekrem'i bütün cihat sahalarında mansur ve muzaffer
kılmıştır. (Ve) Ey Düşmanlar!. (Elbette cemaatiniz çok olsa da) sizi zafere
kavuştu ram ayacaktır. Ve (size birşey ile fâide verir olamayacaktır.) sizi
müdâfâya, yenilgiden kurtarmaya kadir bulunamayacaktır. (Ve muhakkak ki. Allah
Teâlâ) zafer ve yardım hususunda (müminler ile beraberdir.) onları fetih ve
zafere nail buyuracaktır.
20. Ey imân etmiş
olanlar!. Allah Teâlâ'ya ve peygamberine itaat ediniz. Ve siz işitir olduğunuz
halde ondan yüz çevirmeyiniz.
20. Bu mübarek
âyetler, Allah Teâlâya ve Resulüne itaatin lüzumunu bildirmektedir. Dinî
emirleri, yasakları işitip bildikleri halde onlara riayet etmeyenlerin ise
sağlam duygulardan mahrum, en kötü hayvanlardan sayılmış kimseler olduklarını ve
onların bile bile haktan yüz çevirdiklerini kınama makamında olarak beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) ey İslâmîyet nimetine nail
bulunanlar!. (Allah Teâlâ'ya ve reshulüne) her emir ve yasak buyurmuş oldukları
hususlarda, bu cümleden olarak cihada iştirak hususunda (itaat ediniz) aykırı
bir harekette bulunmayınız. (Ve siz) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarına, dinî
nasihatları (işitir olduğunuz halde ondan) Rasülü Ekrem'den, onun dinî
tebligatına uymaktan (yüz çevirmeyiniz) üzerinize düşen dinî vazifeleri yerine
getirmekten kaçınmayınız. Böyle bir hareket, insanlığa, kulluk şanına yakışmaz.
Binaenaleyh cihat hususunda da Rasülullah'a muhalefet ederek ondan ayrılmayınız.
21. Ve öyle kimseler gibi
olmayınız ki, onlar işittik derler ve halbuki onlar işitmezler.
21. (Ve) Ey Müslümanlar!.
Siz (öyle kimseler gibî olmayınız ki) öyle kâfirler ve münafıklar gibi emir ve
yasağa muhalefette bulunmayınız ki, (onlar işittik derler,) sadece böyle
bir iddiada bulunurlar (ve halbuki onlar işitmezler) onlar işittiklerine
riayette bulunmazlar, ona karşı işitmemiş gibi bir vaziyet alırlar. Artık
onların o işitmeleriyle işitmemeleri e;it bulunmuş olmaz mı?.
22. Şüphesiz ki. Allah
Teâlâ katında canlıların en kötüsü, sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl
erdiremezler.
22. (Şüphesiz ki Allah
Teâlâ'nın katında) Onun hüküm ve kazası hususunda (hayvanların en kötüsü)
yeryüzünde dolaşan hayvanların en şerlisi, en zararlısı (o sağırlar ve
dilsizlerdir ki) onlar hakkı işitmezler ve hakka dair bir söz söylemezler. Hakkı
işitip söyleyecek bir kabiliyetten mahrum bulunurlar. Ve onlar (akıl) da
(erdiremezler) onların kusurları, kötü halleri bu derece fenadır. Bazı sağırlar
ve dilsizler vardır ki, bazı şeyleri bilir, aklen anlarlar. O inkarcı insanlar
ise böyle bir aklî kabiliyete bile sahip değildi re I r. Bu yaratılış
kabiliyetini onlar zâyetmişlerdir.
23. Ve eğer Allah Teâlâ
onlarda bir hayır bilse idi elbette onlara işittirirdi. Ve eğer işittirecek
olsaydı elbette onlar yine dönerlerdi. Ve onlar kaçınan kimselerdir.
23. (Ve eğer Allah Teâlâ
onlarda) O inkarcılarda kabiliyetleri itibariyle (bir hayır bilseydi) Onların
kendi kuvvetlerini hakkı araştırmaya sarf edeceklerini, hidayete tâbi
olacaklarını Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle bilmiş olsa idi (elbette onları
işittirirdi.) onları hakkı kabul ve hakikati tefekkür edip düşünecek bir işitme
kabiliyetine nail buyururdu. (Ve) halbuki onlarda öyle bir kabiliyet
kalmamıştır, (eğer) onları (işittîrecek olsa idi) onlara, diyelim, anlama ve
düşünme çerçevesinde işitme duygusu verse idi (elbette onlar yine dönerlerdi.)
işittikleri hakikatlerden yine yüz çevirirlerdi. O işitecekleri haklardan yine
istifade etmezlerdi. Veyahut hakkı kabulden sonra yine inkâr ederek dinden
dönerlerdi. Sanki hiç işitmemiş gibi olurlardı. (Ve onlar) hakkı kabulden
(kaçınan kimselerdir.) işittikleri şeyleri kalpleriyle inkâr ederler. Onlar
inatçıdırlar, böyle birkaçınmak onların adetleridir.
§ Bir rivayete göre Kureyş
müşrikleri Rasülü Ekreme demişlerdi ki: Bizim ceddimiz olan Kusay, mübarek bir
şeyh idi, onu dirilt, eğer o sana şahitlik ederse biz de sana imân ederiz. Bunun
üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: Eğer Kusay hayat
bularak Hz. Peygamber'in risaletini tasdik etse bu inkarcılar da bunu işitseler,
yine imân etmezler, bu diriltme olayını bir gösteriş sanarak yine küfürlerinde
devam ederler.
"Süre yerde bitmemiş asla
benefşe, lâle, gül"
"Kabiliyet konmamış aslında
baran neylesin"
24. Ey müminler!.
Sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği vakit Allah için ve Peygamber
için icabet edin ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ kişi ile kalbi arasına
girer ve şüphe yok ki, onun huzurunda toplanacaksınız.
24. Bu mübarek âyetler,
Cenâb-ı Hak ile Yüce Resulü tarafından olan tekliflerin birer hayat unsuru
olduğunu ve onlara icabet etmenin lüzumunu bildirmektedir. Ve bütün insanlar Hak
Teâlâ'nın tasarmfu altında bulunduklarından ve onun manevî huzuruna
sevkolunacaklarından ona söve hareketlerini tanzim etmelerini ve bütün cemiyet
hayatına zarar verecek olan gayrı meşru hareketlerden kaçınılmasını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey müminler!.) Ey imân nimetine nail bulunmuş olan
kullar!, (sizî) Allah Teâlâ'nın muhterem Resulü (kendinize) maddî ve manevî
(hayat verecek şeylere) meselâ: Millî hayatı koruyacak olan cihada, veya ebedî
hayatın vesilesi olan dinî ilimleri tahsile veya sahibini ebedî hayata,
kavuşturacak olan güzel inançlara veya içki gibi, fuhşiyat gibi terkedilmeleri
cemiyetin hayatî temizliğini temine sebep olan şeyleri terketmeğe (davet ettiği
vakit) hemen (Allah için ve Peygamber için) güzelbir itaat göstererek o davete
(icabet edin) öyle mükellef olduğunuz şeyleri bir kalp rahatlığı ile ifaya
çalışınız. (Ve) Ey müminler!. (Biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ) yaratmış olduğu
herhangi bir (kişi ile kalbi arasına girer.) yani: Hak Teâlâ Hazretleri
kullarına İlim ve tasarruf bakımından kendilerinden daha yakındır, kullarının
bütün düşüncelerini bilmektedir, kullarını kalbî ilhamlarını istediği gibi
değiştirebilir. Ve dilerse bir kulu ile onun kalbi arasına bir engel bırakır,
artık mümin ise, kâfir, kâfir ise mümin olamaz. Binaenaleyh her hususta ve bu
cümleden olarak imanda sebata muvaffakiyet hususunda Cenâb-ı Hak'ka
daima-sığınmalıdır, Allah'ın korumasına sığınılmalıdır. Nitekim Rasülü Ekrem
Efendimiz bile
çok kere = Ey kalpleri
evirip çeviren Rab'bim!. Benim kalbimi senin dinin üzerine sabit kıl, diye dua
ederdi. Ve ey müslümanlar!. (şüphe yok, ona) o Yüce Yaratıcı huzurunda
(toplanacaksınızdır.) başkasına değil. O hikmet sahibi mabut da amellerinizin
mahiyetlerine, mertebelerine göre size mükâfat ve ceza verecektir. Artık
gaflette bulunmayınız, sonunuzu göz önüne alınız, ona göre hayatınızı tanzime
çalışınız, ibadet ve itaatten geri durmayınız.
25. Ve bir fitneden
sakınınız ki, sizden yalnız zulm edenlere dokunmakla kalmaz, ve biliniz ki,
muhakkak Allah Teâlâ'nın cezası pek şiddetlidir.
25. (Ve) Ey müslümanlar!.
Öyle (bir fitneden) gayrı meşru bir harketten, felâkete sebep olacak bir
hadisenin meydana gelmesinden (sakınınız ki) onun kötülüğü, felâketi; maddî ve
manevî zararları (sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz) bilâkis
zulmetmemiş, o hadiseyi fiilen yapmamış olanları da kapsar. Meselâ: Bir cemiyet
arasında bir takım gayrı meşru şeyler yapılıp dururken bunları yapanların
engellenmesine çalışılmaması, umumî bir sorumluluğa, bir kötülüğe sebep
olabilir. Aynı şekilde: Gerektiğinde cihat hususunda bir taifenin tembelik
göstermesi, o taifenin mensup olduğu bütün bir cemiyet hakkında mağlûbiyet!,
zarar ve ziyanı doğurabilir. Artık bu gibi kötü neticeleri doğuracak şeylere
meydan vermemelidir. (Ve) Ey müminler!. Kesin olarak (biliniz ki, muhakkak Allah
Teâlâ'nın cezası) ona muhalefet edenler hakkında (pek şiddetlidir) onun
hükümlerine riayet etmeyenlerin sonlan pek kötüdür. Nitekim bu gibi ilâhî
emirlere riayet edilmediğinden dolayı İslâm tarihinde pek acıklı hâdiseler
vücude gelmiştir, müslümanlar arasındaki mücadeller ne kadar korkunç, genel
musibetlere sebebiyet vermiştir. Binaenaleyh öyle şiddetli bir azabı hak etmemek
için Allah'ın hükümlerine riayete devam etmelidir. Toplumun zarar ve ziyanına
sebebiyet verecek şeylerin vücude gelmemesine elden geldiği kadar çalışmalıdır,
şahsî ve genel selâmet ve menfaat bunu gerektirmektedir.
26. Ve hatırlayınız
ki, bir zaman siz yeryüzünde azlık idiniz, zayıf sayılan kimseler idiniz.
İnsanların sizi çarpıp kapmasından korkardınız. Sonra -Allah Teâlâ- sizi
yerleştirdi ve sizi yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı,
tâki, şükredesiniz.
26. Bu mübarek âyetler,
Cenab'ı Hak'kın başlangıçta zayıf olan İslâm toplumunu daha sonra kuvvet ve güce
kavuşturmuş olduğunu beyan ile onları şükre, itaate davet etmektedir ve dinî
hükümlere muhalefeti ve hiyâneti yasaklamaktadır. Ve bir imtihan, bir denemeden
ibaret olan dünya servetine, evlât gayretine kapılarak bir takım muhterisçe
hallerde bulunulmamasını ihtar buyurmaktardır. Şöyle ki: (Ve) Ey muhacirler
topluluğu!. (Hatırlayınız ki) Siz (bir zaman yeryüzünde) Mekke'i Mükerreme
sahasında (azlık idiniz) sayınız noksan idi ve siz (zayıf sayılan kimseler
idiniz) sizde bir kuvvet, bir güç görülemiyordu (insanların sizi çarpıp
kapmasından korkardınız) Kureyş müşriklerini ve diğer Arap kâfirlerinin sizi
sür'atle mahvedip cezalandırmalarından endişe içinde yaşardınız. Nitekim bütün
Arap kavmi de Fars ve Rum kâfirlerinin elleri altında zelilce bir vaziyette
bulunmuşlardı. (Sonra) Allah Teâlâ (sizi) Ey müslüman muhacirler!. Medine'i
Münevvere'de (yerleştirdi) düşmanlarınızdan emin olacağınız bir barınağa sizi
kavuşturdu, (ve sizi yardımıyla destekledi.) Ensar-ı kiramın yardımıyla veya
meleklerin imdadiyle sizi düşmanlarınız olan kâfirler üzerine galip kıldı, (ve
sizi temiz şeylerden) Ganimet mallarından (rızıklandırdı) bu ganimet mallarını
size helâl kıldı, halbuki, sizden evvelki milletlere helâl değildi, (tâki)
Nail olduğunuz bu muazzam nimetlerden, muvaffakiyetlerden dolayı Cenab'ı Hak'ka
(şükredesiniz) kulluk vazifenizi bilip Allah Teâlâ'nın rızasına aykırı
hareketlerden kaçmasınız.
27. Ey imân edenler!. Allah
Teâlâ'ya ve Peygambere hiyanet etmeyiniz ve emanetlerinize hiyanette
bulunmayınız. Halbuki, siz bilirsiniz.
27. (Ey imân edenler!.)
Ey Rasülü Ekreme tâbi olanlar!. (Allah Teâlâ'ya ve Peygambere hiyanet etmeyiniz)
farzlara, sünnetlere aykırı hareketlerde bulunmayınız. Açıktan kabul ettiğiniz
İslâmiyet'e aykırı şeyleri kalben gizleyip durmayın, müslümanların aleyhinde,
dinsizlerin lehinde olacak hareketlere cür'et etmeyin, meselâ: İslâm hükümetinin
sırlarını düşmanlara ihbarda bulunmak kötülüğünü işlemeyin (ve emanetlerinize
hiyanette bulunmayınız) kendi aranızdaki emanetlere de, sözleşmelere de riayet
etmez bir hâle düşmeyiniz veya üzerinize düşen dinî ve dünyevî vazifelerde
istikametten ayrılmayınız. (Halbuki, siz bilirsiniz.) Hiyanet etmekte olduğunuza
vâkıf bulunuyorsunuz. O halde öyle bile bile hiyanete nasıl cür'et
edebilirsiniz?. Veyahut siz hiyanet ile istikametin, güzellik ile çirkinliğin
arasını ayırd edecek bir bilgiye sahip bulunmaktasınız. O halde nasıl olur da
hiyanet gibi bir aşağılığı işleyebilirsiniz?.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi hakkında birçok rivayet vardır. Bu cümleden olarak: Deniliyor ki, bu
âyeti kerime "Hatip Ibni Ebi Belten" hakkında nazil olmuştur. Rasülü Ekrem,
Mekke üzerine yürüyeceği zaman Hatıb Mekke'lilere gizlice bir mektup yazarak
Yüce Peygamberin bu hareketini haber vermişti. İşte bu müslümanlık aleyhinde bir
hiyanet idi. Bu gibi hiyanetlerden müslümanlar men edilmişlerdir.
Ibni Abbas Hazretlerinden
rivayet edildiğine göre de bu âyeti kerime, eshabdan Rifae veya Mervan ismindeki
"Ebu Lübâbe" hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Rasülü Ekrem Hazretleri
Yahudi'lerden "Beni Kureyza" kabilesini muhasara altına almıştı. Onlar Şam'da "Enha"
denilen yere çıkıp gitmek üzere uzlaşma yapmak istemişlerdi. Rasülü Ekrem buna
müsaade etmedi, bu hususta eshab-ı kiramdan "Sad Ibni Muaz'ı" hakem tâyin etti.
Beni Kureyza kabilesi, eshabtan "Ebu Lübabe"nin kendilerine gönderilmesini
istirham ettiler, bu zat kendilerine gönderildi. Beni Kureyza dediler ki; "Ya
Eba Lübâbe" nasıl görürsün? Saad Ibni Maaz'ın hükmüne muvafakat edelim mi? Ebu
Lübâbe ise: Eli ile boğazına işaret ediverdi. Demek istemiş idi ki: Eğer S ad'in
hükmüne razı olursanız, onun hükmü sizi öldürmekten başka olmayacaktır.
Ebu Lübabe'nin malı ve aile
efradı Benî Kureyza arasında bulunduğu için onların hakkında böyle bir iyilik
ister işarette bulunmuştu. Fakat muhterem zat, deral hata ettiğini, İslâmiyet'e
hiyanette bulunduğunu anlayarak nadim ve pişman oldu, kendisini yedi gün kadar
mescidin bir direğine bağladı, yiyip içmeyi terketti, tövbesinin kabulünü
bekledi. Nihayet tövbesinin kabul edildiğini Rasülü Ekrem Hazretleri kendisine
müjdledi. Bu zat da tövbesinin hakkiyle tamam olması için içinde bu günaha
düşmüş olduğu bu kavmin yurdunu terkedeceğini ve malını harcamda bulunacağını
söylemiş, Rasülü Ekrem Efendimiz de malın üçte birini sadaka olarak vermesi
yeterlidir, diye buyurmuştu. İşte bu zat hakkında mal ve evlât temayülü, böyle
bir sıkıntıya sebep olmuştu.
28. Ve biliniz ki, muhakkak
mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nın
katında pek büyük bir mükâfat vardır.
28. (Ve) Ey müslümanlar!,
(biliniz ki, muhakkak mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır.) bir ibtilâdır.
Bunların yüzünden günaha düşüp cezaya çarpılmak düşünülebilir. Artık bunların
muhabbetleri sizi hiyanete, Allah rızasına muhalefete sevk etmemelidir. Aksi
takdirde büyük zararlara düşmüş olursunuz. (Ve şüphe yok ki,) Allah'ın rızasını
kazanmak için hiyanetlerden kaçınan müminlere (Allah Teâlâ'nın katında) manevî
huzurunda, ahiret âleminde (pek büyük bir mükâfat vardır) Artık Yüce Allah'ın
hükümlerine riayet etmelidir, mal ve evlât ve aile muhabbeti insanı Allah'ın
rızasına aykırı, hiyâneti gerektiren hareketlere sevk etmemelidir. Aksi takdirde
mal ve servet, evlât ve aile insan için bir fitneden, bir imtihandan başka
birşey olmuş olamaz.
29. Ey imân edenler!. Eğer
Allah Teâlâ'dan korkardanız sizin için bir furkan kılar ve sizin günahlarınızı
örter ve sizin için mağfiret buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük bir lütuf
sahibidir.
29. Bu mübarek
âyetler, takva sahibi olan müminlerin mağfirete, ilâhî lütuflara nail
olacaklarını müjdelemektedir. Rasülü Ekrem'e karşı düşmanca hareket edenlerin de
eliboş ve ziyanda olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey
Cenâb-ı Hak'ki tasdik etme ve birliğine inanma, peygamberine tâbi olma şerefine
nail olanlar!. (Eğer Allah Teâlâ'dan korkarsanız) bütün yapacağınız ve
yapmayacağınız şeyler hususunda takva sahibi olarak harekette bulunursanız, bu
sebeble o Yüce Yaratıcı (sizin için bir furkan kılar) yani: Kalplerinizde hak
ile bâtılın arasını ayırdetmeğe vesile olacak bir hidayet meydana getirir
veyahut size hakkı yerine getiren battal edenin arasını ayıracak, müminleri
yüceltecek, kâfirleri de zelil edecek bir zafer ihsan buyurur. (Ve) O Yüce Mâbud,
siz öyle takva üzere bulundukça (sizin günahlarınızı örter) setreder, teşhir
buyurmaz, (ve sizin için mağfiret buyurur.) Günahlarınızı af ve mahv eyler. (Ve)
Şüphe yok ki, (Allah Teâlâ pek büyük bir lütuf sahibidir.) Takva sahipleri
hakkındaki bu ilâhî vada onun lütuf ve ihsanı cümlesindendir. Yoksa sadece
takva, sahibinin böyle bir lütufa kavuşmayı icabetmez. Zaten tekvada bulunmak,
Allah Teâlâ'dan kormak bir kulluk vazifesidir. Bunun karşılığında öyle bir af ve
mağfiret tecellisi bir ilâhî lütuftan başkası değildir.
30. Ve hani bir zamanda o
kâfirler, seni tutup bağlamaları veya seni öldürmeleri veya seni çıkarmaları
için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurmaktalar. Allah Teâlâ da tuzak
kuranların hayırlısıdır.
30. (Ve) Resulüm!. Şunu da
hatırla ki, (hani bir zaman da) Mekke'i Mükerreme'de mukim bulunduğun vakit (o
kâfirler senî tutup bağlamaları) kayıt ve hapis altına almaları için (veya seni)
kılıçlariyle (öldürmeleri) için (veya seni) Mekke'den (çıkarmaları için sana
hud'ade>) tuzak kurma ve hilede (bulunuyorlardı.) İşte o zamanı bir düşün, Cenâb-ı
Hak sana o zaman ne kadar lütuf ve keremde bulundu. (Ve onlar) sana (mekirde)
hilede, su'ikasitte (bulunurlar) daima sana karşı dşümanca bir vaziyet almak
isterler. Fakat onların bu hareketleri sana bir zarar veremez. Çünki (Allah
Teâlâ da) onlara (tuzak kurar) onların tuzaklarını, hilelerini kendi üzerlerine
çevirir. Evet... Allah Teâlâ Resulüne düşmanlarının kötü maksadını vahiy yoluyla
haber verir, Mekke'den çıkıp Medine'ye gitmesini emreder, Bedir savaşında
müslümanları düşmanlarının gözüne pek çok göstererek o düşmanları mağlûp
bırakır. İşte bunlar, o kâfirlerin tuzak ve hilelerinin cezasıdır. (Ve Allah
Teâlâ) şüphe yok ki (tuzak kuranların hayırlısıdır) herkesin tuzağını, hilesini
ziyadesiyle bilicidir, onların bu fena hareketlerini sonuçsuz bırakmaya tam
manâsıyla kaadirdir. İşte hayra, hikmete dayanan şeyler, ancak Cenab'ı Hak'kın
bu şekilde tecelli eden ilâhî fiilleridir.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi, tefsirlerde şöylece beyan olunmaktadır: Ensar denilen Medine'i Münevvere
ahalisi Islâmiyeti kabul edince Mekke'i Mükerreme'deki Kureyş müşrikleri telâşa
düştüler, Ebül Bühteri Hişam Ibni Amr, Ebu Cehil, Tuayme Bini Adiy gibi reisleri
Darun Nedve'de toplandılar, Rasülü Ekrem hakkında ne yolda muamele yapacaklarına
dair istişareye başladılar. İblis de Necit ahalisinden ihtiyar bir şahıs imiş
gibibir şekle girerek o topluluğa katılmıştı. Ebül Buhter! demişti ki: Benim
görüşüm şöyledir: "Muhammedi -Aleyhisselâm- bir hanede hapsetmeli, penceresinden
yiyip içeceğini vermeli; orada ölünceye kadar beklemeliyiz. Necidli ihtiyar,
derhal itiraza başladı: Eğer siz onu öyle bir hanede hapsederseniz elbette onun
kavmi gelir, sizinle savaşta bulunur, onu ellerinizden kurtarırlar. Bu sözü
tasdik ettiler. Hişam'da demişti ki: Benim görüşüme göre onu bir deveye bindirip
kendi aranızdan çıkarınız, artık onun yapacağı size zarar vermez, siz de
istirahat etmiş olursunuz. Necidli ihtiyar yine itiraz etti, bu ne kötü görüş!.
O kimse ki, sizin beyinsizlerinizi- bozdu, böyle dışarı çıkarılınca da sizden
başkalarını bozar, onun konuşmasındaki tatlılığı, limanındaki güzelliği,
kalpleri büyüleyen sözlerini görmüyor musunuz?. Vallahi onu öyle serbest
bırakırsanız, gider birçok kimseleri kedisine tâbi kılar, sonra gelir sizi
yurdunuzdan çıkarır atar. Evet... Doğru söylüyorsun diye o lânetli iblisi tasdik
ettiler. Sonra lânetli Ebu Cehil dedi ki, benim görşüüm şudur: Kureyş'in
her kabilesinden birer genç alırsınız, ellerine birer keskin kılınç verirsiniz,
hepsi birden hücum edip Muhammedi -Aleyhisselâm- öldürürler, onun kanı kabilleer
arasına dağılımı olur. Artık Hasim oğulları, Kureyş ile savaşa kaadir olamaz.
Diyet isterlerse onu verir rahat ederiz. Melun Necidli ihtiyar, Ebu Cehlin bu
görşünü doğru gördü, iste bu gencin == Ebu Cehlin reyi en muvafıktır, demişti.
Darun Nedve'de toplanmış olanlar buna karar verdiler. Böyle üç görü; şeklinde
bir tuzak ve hilede bulunmak istemişlerdi. İşte Cenâb-ı Hak bunların bu tuzağını
ibtâl buyurdu. Bu hadiseyi Cibrili Emin gelip Rasülullah'a haber verdi,
Medine'den çıkıp Mekke'ye hicret buyurmasını tebliğ etti. Rasülü Ekrem de bir
gece yatağına Hz. Ali'yi yatırarak Hz. Ebu Bekir ile beraber Mekke'den çıktılar.
Kureyş'in takibatından kurtulmak için bir aralık "Sevr" dağındaki bir mağaraya
girdiler. Bir harika olmak üzere mağaranın her tarafını örümcekler sardı, oraya
kadar gelen Kureyş'liler, mağar içinde kimse olmayacağına inanarak oradan
ayrıldılar. Rasülü Ekrem de sonra tam bir emniyet içinde Medine'i Münevvere'ye
kavuştu. İste Cenâb-ı Hak, o din düşmanlarının görüşlerini, hilelerini böyle
tesirsiz bırakmış, Yüce Resulünü nice başarılara kavuşturmuştur.
31. Ve onlara âyetlerimiz
okunduğu zaman dediler ki: Artık işittik, eğer dileyecek olsak elbette bunun
benzerini biz de söyleyebiliriz. Bu evvelkilerin efsanelerinden başka birşey
değildir.
31. Bu mübarek âyetler,
bir takım inkarcıların Kur'an-ı Kerim'in benzerini yapabilecekleri hakkındaki
cahilce iddialarını ve Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğu takdirde mühim
felâketlere uğramaya razı olduklarını bildirmektedir. Bununla beraber aralarında
Rasülü Ekrem bulundukça veya kendileri tövbe ve istiğfar ettikçe azaba
uğramayacaklarını da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) Rasülullah'ın
aleyhinde bulunan inkarcılara (ayetlerimiz okunduğu) Kur'an'ı Kerim tilâvet
edildiği (zaman dediler ki: Artık işittik) biliyoruz, bize karşı tilavete hacet
yok (eğer dileyecek olsak elbette bunun benzerini biz de söyleyebiliriz) biz de
bu âyetler gibi edebî sözler tanzim edebiliriz. (Bu) Kur'an kitabı
(evvelkilerin) geçmiş kavimlerin tarihi hayatlarına dair (efsanelerinden)
yazılmış kıssalarıdan (başka birşey değildir.) Bu cahiller, böyle kuru bir
iddiada bulunmuşlardı. Yirmi seneden beri Kur'an'ı Kerim'in bir süresinin olsun
benzerini meydana getirmeleri kendilerine teklif edildiği halde bunu meydana
getirmeğe asla kaadir olamamışlardı. Şimdi, sırf bir inat ve kibir etkisiyle
böyle bir lâfta bulunmuşlardı.
§ Esatir; usturanın
çoğuludur. Yalan, batıl söz demektir. Kitaplarda tetkik ve tanzim Edirneksizin
yazılan, eski milletlere ait bulunan kıssalardan, hikâyelerden ibarettir.
Kur'an'ı Kerim hakkında
böyle cahilce iddialarda bulunanlar, Darun Nedvede toplanmış olan kâfirler idi.
Veyahut onların reisi, hâkimi makamında bulunan Nadr ibnil Hars idi. Bu lânetli
ticaret için Hiyre'ye ve diğer Rum ve Fars ülkelerine gitmiş, o eski kavimlerin
tarihine ait kitapları okumuş,bir takım asılsız kıssalara, efsanelere vâkıf
olmuştu. Bunları Mekke'i Mükerreme ahalisine anlatır dururdu. İşte Kur'an'ı
Kerim'in haber verdiği hakikî kıssaları da o kabilden telâkki etmiş, o
hakikatları açıklayan kitabı da hâşâ efsane kabilinden zannetmiştir.
32. Ve bir vakit dediler
ki: Ey Allah!. Eğer senin tarafından hak olan bu ise hemen üzerinize gökten
taşlar yağdır veya bize pek elemli bir azap getir.
32. (Ve bir vakit) O
lânetli Nadr ibnil Hars ile ona tâbi olanlar (dediler ki: Ey Allah!. Eğer senin
tarafından hak olan bu ise) yani: Bu Kur'an hakikaten Allah tarafından nazil
olmuş kutsî bir kitap ise (heman üzerimize gökten taşlar yağdır.) Bizim
inkârımıza bir ceza olmak üzere bizi böyle bir azaba uğrat. (Veya bize) ondan
başka (pek elemli bir azap getir.) Onunla bize azap et, görelim.
§ Bu lânetli Nadr, daha
sonra Bedir savaşında müslümanların eline esir düşerek öldürülmüş, isteği azaba
kavuşmuştur.
33. Ve halbuki, sen onların
aralarında bulundukça Allah T e âlâ onlara azap edecek değildir. Ve onlar
istiğfarda bulundukları halde de Allah T e âlâ onları azaplandırıcı değildir.
33. Resulüm!. Bütün o
inkarcılar azabı hak et mi; bulunmaktadırlar. (Ve halbuki, sen onların
aralarında bulunukça) sana tazim için onların hakkında kökleri kesilecek şekilde
umumi bir azap gelmeyecektir. İlâhî âdet böyle yürümketedir. Hud, Salih, Lut
Aleyhimüsselâm gibi evvelki Peygamberlerin ümmetleri hakkında bu âdet
uygulanmıştır. Hiçbir belde ahalisi, içlerinden Peygamberleri çıkıp gümedikçe
üzerlerine umumî bir ilâhî azap gelmemiştir. (Ve onlar istiğfarda bulunduları
halde de) yani: Onlar istiğfar ederek İslâmiyet i ilerde kabul edecekleri
takdirde de veya onların aralarında istiğfar eden müminler bulundukça da veyahut
onların içlerinde daha sonra İslâmiyet'i kabul ederek küfür ve isyandan tövbe
edip af dileyecek bazı kimseler mevcut olunca da (Allah Teâlâ onları) azabı
istişât ile,yani hepsini birden kökünden koparıp mahvetmek suretiyle (azaplandırıcı
değildir.) Bir cemaatin kusurlarından tövbe edip af dilemeleri, kendileri için
bir emniyettir, bir selâmettir. Binaenaleyh gerek fertlere ve gerek cemiyetlere
lâzım olan odur ki, küfür ve isyana tutulmuş oldukları takdirde bunun kötü
sonunu düşünsünler, bir an evvel tövbe edip af dileyerek Cenab'ı Hak'kın af ve
mağfiretine iltica etsinler, bu sayede ilâhî azaptan kurtulsunlar. Bunun aksine
hareket edenler ise elbette ki, her türlü azabı hak etmiş olurlar.
34. Ve neleri vardır ki.
Allah Teâlâ onları azaplandırmasın?. Ve onlar Mescid-i Haramdan men ediyorlar.
Halbuki onun mütevellileri değildirler. Onun mütevellileri takva sahiplerinden
başkası değildir. Ve lâkin onların birçokları bilmezler.
34. Bu mübarek
âyetler, müşriklerin azabı hak etmiş olduklarının sebebini göstermektedir. Ve
başkalarının ibadetlerine mâni oldukları halde kendi ibadetlerinin bir takım
adaba aykırı, yersiz hareketlerden ibaret bulunduğunu ve binaenaleyh azaba
yakalanacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) O müşriklerin (neleri
vardır ki) kendilerine fâide verecek ne gibi güzel amelleri vardır ki, (Allah
Teâlâ onları azaplandırmasın?.) halbuki, onlar çirkin amelleri yüzünden azabı
hak etmişlerdir. (Ve) Bu cümleden olarak (onlar) Rasülü Ekrem'i ve onun eshâbını
(mescidi haramdan) orada bulunup ibâdet ve taat'de bulunmaktan (men ediyorlar)
nitekim bu yüzden Rasülullah'ı hicrete mecbur etmişlerdi. Ve Hudeybiye senesinde
de Beytullah'ı ziyaret için müslümanlara müsaade de bulunmamışlardı, (halbuki
onun) o mescid'i şerifin (mütevellileri değildirler) o müşrikler, biz Beyti
şerifin sahipleri, mütevellileriyiz, oraya dilediğimizi bırakır, dilediğimizi
bırakmayız, diye iddiada bulunuyorlardı. Bunların ise böyle bir iddiaya
selâhiyetleri yoktur. (Onun mütevellileri takva sahiplerinden) şirkten uzak olan
ehli İslam'dan (başkası değildir.) onun mütevelliliğine sahip olanlar, ancak
mü'minlerdir. (Ve lâkin onların) o mütevellini; iddiasında bulunan müşriklerin
(birçokları) böyle bir mütevelliliğe kendilerinin sahip olmadıklarını
(bilmezler.) öyle cahilce, hakikata aykırı iddiada bulunur dururlar. Halbuki o
kutsal mabedin m üt eve II il i ğ i, idaresi ancak ehli takva olan müslümanlara
ait bulunmuştur. Binaenaleyh aralarında Rasülü Ekrem çıkıp ayrılınca başlarına
ilâhî azap gelecektir. Nitekim de Bedir savaşında ve Mekke'i Mükerreme'nin fethi
esnasında böyle bir azaba uğramışlardır.
35. Ve onların Beyti
şerifteki namazları, ıslık çalmaktan ve el çarpmaktan başka değildir. Artık
azabı tadınız, küfreder olduğunuzdan dolayı.
35. (Ve onların) O
müşriklerin (beytişerifteki namazları) namaz adını verdikleri duaları, âyinleri
(ıslık çalmaktan, ve el çarpmaktan başka değildir) onların bu âyinleri
mabetlerin kutsiyetine aykırı, dinî adaba muhalif hareketlerden ibaret
bulunmuştur. Artık onlar beyti şerifin mütevellileri olmak selâhiyetine nasıl
sahip olabilirler, (artık) Ey böyle mü'minleri mabetlerden men eden, namaz adına
öyle edepsizce hareketlerde bulunan müşrikler!. Lâyık olduğunuz (azabı tadınız)
dünyada öldürülme gibi, esaret gibi cezalara uğrayınız, nasıl ki. Bedir
savaşında uğramışlardır. Ahirette de cehennem azabına ebedî olarak
tutulacaksınızdır. Böyle dünyevî ve uhrevî felâketlere, azaplara uğramanız ise
sizin öyle (küfreder olduğunuzdan dolayıdır. Siz inanç ve amel itibariyle
imândan mahrum kaimi;, küfr ve şirke düşmüş olduğunuz için böyle elem verici bir
akibeti hak etmiş oldunuz.
36. Muhakkak o kimseler ki,
kâfir olmuşlardır, mallarını -Allah Teâlâ'nın yolundan men etmek için-
harcarlar. Artık onu yine harcayaklardır. Sonra onların üzerine yürek acısı
olacaktır. Sonra da mağlûp olacaklardır ve kâfir olanlar cehenneme
sevkolunacaklardır.
36. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin yaptıkları malî harcamaların bir kötü maksada dayanmakta olduğunu,
bundan dolayı daha sonra yürek acısı duyacaklarını ve mağlûp olacaklarını ve
nihayet Hak Teâlâ Hazretlerinin temiz olanlar ile temiz olmayanları ayırt ederek
temiz olmayanları cehenneme sevk edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Muhakkak o kimseler ki) İslâm dinine karşı cephe alarak (kâfir olmuşlardır.)
İmândan mahrum bulunmuşlardır. Onlar (mallarını. Allah Teâlâ'nın yolundan) İslâm
dininden insanları ayırmak için (men etmek için infak ederler.) Nitekim Bedir
Savaşı sırasında müslümanların aleyhine olarak mallarını sarfetmişlerdi. (Artık)
o kâfirler (onu) o mallarını (yine) tamamen (harcayacaklardır.) Nitekim sonra
Uhud savaşı sırasında birçok mallarını müslümanların aleyhine olarak sarf
etmişlerdi. Fakat bu harcamalarından dolayı bir fâide mi göreceklerdi?. Ne
gezer. (Sonra) bu harcamaları maksatlarına yardım etmemiş olacağı için (onların
üzerine yürek acısı olacaktır.) pişmanlıklarına, üzüntü ve kederlerine sebebiyet
vermiş bulunacaktır. Daha (sonra da mağlûp olacaklardır.) Nihayet fetih ve zafer
müslümanlar tarafında görülecektir. Nitekim de görülmüştür. Bununla beraber o
düşmanlar bu mağlubiyetle kalmayacaklardır. (Ve kâfir olanlar) küfür üzere devam
edip hayatı terk edenler (cehenneme sevkolunacaklardır.) öyle ebedî bir ziyana,
cezaya mâruz kalacaklardır.
37. Tâki, Allah Teâlâ
pisi temizden ayırt etsin. Ve pis olanın bazısını bazısı üzerine kılıp hepsini
toplasın. Artık onu cehenneme koysun. İşte ziyana uğramış olanlar, ancak
onlardır.
37. Evet!. Cenâb-ı
Hak, öyle küfrlerinde İsrar edip duran inkarcıları daha sonra cehenneme de sevk
edecektir. (Tâki, Allah Habisi) pis ruhlu olan kâfirleri (temizden) temiz bir
ruha, inanca sahip olan müminlerden (ayırt etsin) aralarındaki fark ortaya
çıksın (ve pis olanın) kâfir bulunan şahısların (bazısını bazısı üzerine)
ekleyip, ilâve (kılıp hepsini toplasın) büyük bir ateş kütlesi meydana gelsin.
(Artık onu) o kütlenin tamamını (cehenneme koysun) hepsi birden azap çekip
dursunlar. (İşte ziyana uğramış) eliboş ve ziyana uğramış (olanlar, ancak
onlardır.) öyle birden ateşe sevk edilecek olanlar, o pis ruhlu kâfirlerden
ibarettir. Çünki onlar, mallarını ve canlarını böyle ebedî bir ziyana mâruz
bırakmış kimselerdir.
§ Rivayete göre bu âyetler.
Bedir savaşı sırasında kâfir ordusuna mallarını sarfetmiş olan oniki Kureyş
müşriki hakkında nazil olmuştur. Ebu Cehil, Utbe, Şeybe bunlardandır. İşte bütün
bunlar daha sonra mağlûp olmuş, pişmanlığa düşmüşlerdir. İçlerinden bazıları
daha sonra İslâm şerefine nail olarak ebedî azaptan kurtulmuştur. Küfür üzere
ölüp gidenler de ebedî olarak cehennem azabına aday bulunmuşlardır. Ne fena bir
âkibet!.
38. Kâfir olanlara de ki:
Son verirlerse geçmişteki günahları onlara bağışlanır. Ve eğer yîne geri
dönerlerse, artık şüphe yok ki, evvelkilerin sünneti geçmiştir.
38. Bu mübarek âyetler,
inkârlarında İsrar etmeyip ilâhî dinî kabul edecek olanların af olunacaklarını,
küfrlerinde İsrar edip duranların da bir ilâhî âdet gereği olarak mahv
olacaklarını ve yıkılıp gideceklerini ihtar etmektedir. Ve dini yüceltmek için
müslümanların cihad ile mükellef olduklarını ve onların bütün hareketlerini
Cenâb-ı Hak'kın kemâliyle görüp bildiğini ve dinden yüz çevirenlere karşı
mü'minlere Hak Teâlâ'nın yardım edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Resulüm!. (Kâfir olanlara) Sana karşı düşmanlık gösterip savaşa cür'et edenlere
(de ki:) eğer onlar, İslâmiyet'i kabul edip düşmanlıklarına (son verirlerse
geçmişteki) kâfirlik zamanındaki (günahları onlara bağışlanır» o günahlardan
dolayı Allah katında sorumlu olmaz ve azaba uğramazlar (ve eğer yine geri
dönerlerse) yine savaşa başlar, düşmanlık gösterirlerse (artık şüphe yok ki,
evvelkilerin) vaktiyle Peygamberlerine karşı cephe alan dinsizlerin hakkında
Allah Teâlâ'nın (sünneti) ilâhî âdeti (geçmiştir) bu ilâhî âdet, Cenab'ı Hak'kın
Peygamberlerine, velilerine yardım edip din düşmanlarını mahv ve
cezalandırmaktır. Binaenaleyh Allah Teâlâ vaktiyle din düşmanlarını mahv ve
perişan ettiği gibi Son Peygamber Hazretlerine karşı cephe alan müşrikleri de
mahvedecektir. Bu ilâhî adetin tecellisine kimse mâni olamaz. Nitekim Rasülü
Ekrem Hazretleri bütün düşmanlarına galip olmuş Mekke'i Mükeremeyi fethederek
oradaki düşmanlarını cezalandırmıştır.
39. Ve onlar ile bir fitne
kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah için oluncaya kadar cihatda bulunun. Bunun
üzerine -küfrlerine- son verirlerse şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacak oldukları
şeyleri tamamiyle görücüdür.
39. (Ve onlar ile)
Öyle İslâm dinin düşmanlariyle (bir fitne kalmayıncaya) kadar, yani: Küfr ve
şirk yok oluncaya, İslâmiyet'i kabul edenleri saptırıp İslâmiyet'ten döndürmeğe
çalışanlar bertaraf edilinceye kadar (ve dîn tamamiyle Allah için oluncaya)
bâtıl dinler yok olup, müntesipleri mağlûp ve helak olup gidinceye (kadar
cihatda bulunun.) İlâhî dini müdafaaya,korumaya çalışınız, (bunun üzerine) Böyle
onlar ile cihat neticesinde o düşmanlar (küfrlerine) dinsizliklerine,
İslâmiyet'e saldırmalarına (son verirlerse) Cenâb-ı Hak, onların geçmiş
günahlarını af eder. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) onların (yapacak olduktan
şeyleri tamamiyle görücüdür.) hak dini kabul edip ne gibi güzel amellerde
bulunacaklarını Cenâb-ı Hak, tamamen görüp bilici olduğu için onlara ona göre
mükâfatlar ihsan buyurur.
§ Tarihen sabittir ki;
İslâm'ın başlangıcında birçok müslümanları, müşrikler çeşit çeşit hileler ile,
kötü kötü telkinler ile fitneye düşürmeğe, dinden çevirmeğe çalışıyorlardı. Bu
yüzden bir kısım müslümanlar, Rasûlullah'ın emriyle Habeşistan'a çıkıp
gitmişlerdi. Sonra Medine'i Münevvere ahalisi Akabe beyatini yaparak
müslümanlığı kabul edince de Mekke'de müşrikler, Mekke'deki müslümanları
Islâmiyetten ayırmaya çalışıp durmuşlardı. Bu şekilde müslümanların arasına bir
fitne, bir ihtilâf düşürmek istemişlerdi. Binaenaleyh Yüce Peygamber Hazretleri
kâfirler ile cihada memur olmuştur ki, İslâm milleti o gibi fitnelerden emin
bulunsunlar.
40. Ve eğer yüz
çevirirlerse artık biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir. -O- ne
güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.
40. (Ve eğer) O
dinsizler, İslâmiyet'i kabulden .(yüz çevirirlerse) inkârlarında İsrar eder,
müslümanlara karşı düşmanlıklarına son vermezlerse (artık) Ey müslümanlar!. Siz
(biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir) sizin yardımcınızdır ve
işlerinizin yöneticisidir, size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip kılar.
Siz Allah T e âlâya tevekkül ve güvende bulunun, düşmanlarınızın düşmanlığından
korkmayın, (o) kerem sahibi mabut (ne güzel sahiptir) işlerini üzerine aldığı
kimseyi zâyetmez. (ve ne güzel yardımcıdır.) Kendisine yardım ettiği kimse
mağlûp olmaz.
Binaenaleyh ey ehli İslâm
erleri!. Düşmanlarınıza karşı dininize sarılın, Cenâb-ı Hak'tan imdat bekleyin,
din düşmanlarının hilelerine, tuzaklama kıymet vererek aldanmayınız. Allah Teâlâ
Hazretleri sizi korur, başarıya kavuşturur.
41. Ve biliniz ki,
muhakkak herhangi birşeyden edindiğiniz ganimet malının beşte biri mutlaka Allah
Teâlâ içindir. Ve Peygamber içindir ve akrabalarla, yetimler, fakirler ve yolcu
içindir. Eğer siz Allah Teâlâ'ya v |