|
89. Eğer Allah T e âlâ bizi
ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek muhakkak Allah'a karşı yalan
yere iftira etmiş oluruz. Bizim için ondan dönmek olamaz. Ancak Rabbim olan
Allah Teâlâ dilemiş o başka. Rabbimiz herşeyi ilmiyle kuşatmıştır. Allah
Teâlâ'ya tevekkül etmişizdir. Ey Rabbimiz!. Bizim aramızla kavmimizin arasında
hak ile hikmet, ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.
89. Hz. Şuayb,
kavminin dinine dönmenin asla caiz olamayacağını ifâde için demiştir ki: (Eğer
Allah Teâlâ bizi ondan) O kavmin bâtıl dininden, (kurtardıktan sonra) ondan
koruduktan ve ona evvelce girmiş olan bir takım kimseleri de ondan
uzaklaştırarak İslâm dinine sokduktan sonra (sizin milletinize) dininize, yani
küfr ve şirke (döner istek muhakkak Allah'a karşı yalan yere) büyük bir yalan
olarak (iftirada bulunmuş oluruz.) çünkü o takdirde Allah Teâlâ'nın ortak ve
benzeri olduğunu iddia etmemiz lâzım gelir ve İslâmiyet in hak bir din olmayıp
bâtıl olduğuna ve o müşriklerin dinlerinin de Hak'ka yakın olduğuna inanmış
olmamız gerekir. Bu ise en büyük bir yalandır, en muazzam bir iftiradır.
Binaenaleyh (Bizim için on'dan) İslâm dininden hiçbir vakit (dönmek olamaz.)
öyle hakikî bir din, nasıl terk edilebilir!. (Ancak, Rabbimiz olan Allah Teâlâ
dilemiş o başka) O Kerem Sahibi mabudumuz, bir kulunun sefil olmasını, dinden
dönmesini hikmet gereği dilerse onun irâdesi, kazası tecelli eder. Ona kimse
mâni olamaz. Fakat bizim (Rabbimiz) sahibimiz, varlığımızın terbiyecisi, rablık
sıfatıyla vasıflanmış olan Yaratıcımız, hakikî müslümanların dinden dönmelerini
katiyyen dilemez. O (herşeyi ilmiyle kuşatmıştır.) onun ilmi pek geniştir.
Binaenaleyh kullarının kararlarını, niyetlerini, güzel itikatlarını da bilir,
herbiri hakkında lâyık olan şeyleri takir buyurur. Artık öyle İlim ve kerem
sahib olan bir yüce mâbud, bizim gibi doğru yola ve kurtuluşa eriştirdiği
kullarının imândan çıkıp küfre düşmelerini diler mi?. Bu onun lütuf ve
merhametinden dolayı meydana gelemez. Biz de dinimizde sabit olmamız hususunda
(Allah Teâlâ'ya tevekkül etmişizdir.) bizi şirkten koruyarak hakkımızda
nimetlerini tamamlaması için o Kerem Sahibi Yaratıcıya sığınmış bulunmaktayız.
Hz. Şuayb, kavminin imân
etmeyeceklerini anlayarak ümitsizliğe düşünce de dua ederek demiştir ki: (Ey
Rabbimiz!. Bizim aramızla) O hakkı kabul etmeyen, bizleri de saptırmak isteyen o
kâfir (kavmimizin arasında hak ile hükmet) her iki gurubun haline uygun bir
şekilde adaletle hükmet veya bizim durumumuzu ortaya çıkar, bizim ile o müşrik
kavim arasındaki fark meydana çıksın, (ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.)
Yarabbü. Senden başka adaletle, yerli yerinde hükmeden, hakikatları ortaya
çıkaran bir fatih, bir hâkim yoktur. Buna inancımız tamdır!.
90. Ve onun kavminden ileri
gelen kâfirler demişti ki: Eğer Şuayb'e uyarsanız şüphesiz, siz o zaman en büyük
zarara düşmüşler olursunuz.
90. Bu mübarek âyetler,
Şuayb Aleyhisselâma uymamalarından dolayı kavminin büyük bir azaba
uğradıklarının bildirmektedir. Hz. Şuayb'in de böyle öğütlerini dinlememiş olan
inkarcı bir kavmin helâkından dolayı hüzün ve kedere düşmesine mahal olmadığını
göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. Şuayb'in (kavminden ileri gelen kâfirler)
diğerlerine (demişti ki: Eğer) siz (Şuayb'c uyar) onun dinini kabul ederek kendi
dininizi ve bulunduğunuz hali bırakır (sanız şüphesiz ki, siz o zaman en büyük
zarara düşmüşler) aldanmışlar (olursunuz.) babalarınızın dinini bırakmış, o
şereften ve dünya kazancından mahrum kalmış olursunuz.
91. Derken onları şiddetli
bir zelzele yakaladı da yurtlarında diz üstü çöken kimseler oldular.
91. (Derken) Onlar
böyle küfürlerinde İsrar edip hayal ile, birbirini aldatmakla uğraşırlarken
(onları şiddetli bir zelzele) bir ıztırap, bir korkunç ses (yakaladı da) bunun
tesiriyle yere kapandılar (yurtlarında diz üstü (öken) ölmüş (kimseler oldular.)
hepsi de hayattan mahrum kalıp gittiler.
92. Şuayb'i yalanlayanlar,
sanki orada hiç kalmamışlar gibi oldular. Şuayb'i yalanlıyanlardır ki, en büyük
zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.
92. (Şuayb'i
yalanlayanlar) Onun peygamberliğine inanmayanlar, (sanki orada) o yurtlarında
(hiç) birgün (kalmamışlar gîbî oldular.) o yurt, onların hiçbir gün yer ve
yurtları olmamış gibi bir hâle geldi. (Şuayb'i yalanlayanlar) Onu yalancı
sayanlar (dır ki, en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.) Hz. Şuayb'e
imân edenler ise bilâkis dünyada da, âhirette de nimetlere kavuşmuşlardır.
93. İmdi, onlardan
yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim!. Ben Rabbimin vahiylerini muhakkak ki, size
ulaştırdım ve sizin için nasihatta bulundum. Artık kâfirler olan bir kavme karşı
nasıl fazlaca acırım.
93. (İmdi) Böyle bir
felâketin ortaya çıkmasıyla kavminin helakini gören Hz. Şuayb, onların bu haline
acıyarak bir üzüntü ile (onlardan döndü de) yüz çevirdi de kendisini teselli
etmek için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben Rabbimin vahiylerini) dinî hükümlerini
(muhakkak ki size ulaştırdım) size tamamen tebliğ ettim, (ve sizin için
nasihatta bulundum.) Sizi, öğüt verici bir şekilde uyandırmaya çalıştım. Siz ise
beni dinlemediniz, müşrikçe hareketlerinizde devam edip durdunuz. (Artık) Ben
mazurum, sizin gibi (kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım!.) siz
bu azabı hak, etmiştiniz. Sizin hakkınızda bir kederle kederlenmeğe elbette bir
sebep yoktur, siz lâyık olduğunuz bir âkibete erdiniz, işte bu küfrün cezası.
§ Şuayb Aleyhisselâm
İbrahim Aleyhiselâm'ın torunlarındandır, veya onun ile beraber Şam diyarına
hicret etmiş olan bir kabiledendir, babasının adı Mikâil veya Süveyb'dir. Hz.
Şuayb, Medyen ve Eyke şehirlerinin putperest olan ahalisine Peygamber
gönderilmiştir. Bu ahaliye pek tesirli öğütler vermiş, onları hak dine davet
eylemiş ise de onlar bunu kabul etmemiş, nihayet Eyke ahalisi yedi gün devam
eden pek şiddetli bir sıcağın ardından üzerlerine yağan ateş yağmurları ile
helak olmuşlardır. Medyen ahalisi de bir azap gürültüsüyle, bir zelzele ile
yerlere serilerek mahvolup gitmişlerdir.
Hz. Şuayb, arapça
konuşurmuş, pek edip imiş, kavmine pek tesirli, hikmetli öğütlerde bulunurmuş.
Bu cihetle Rasülü Ekrem Efendimiz Hz. Şuayb'e "Peygamberlerin Hatibi" unvanını
vermiştir. Şuayb Aleyhisselâm, kendisine imân edenler ile Mekke'i Mükerreme'ye
hicret etmiş, orada üçyüz yaşında iken vefat edip rükn ile makam arasına
defnedilmiş olduğu rivayet edilmektedir. Büyük validesi, Lut Aleyhisselâm'ın
kızıdır. Hz. Musa, Medine'i Münevvereye firar edip gitmiş olduğu zaman Hz.
Şuayb'in kızı ile evlenmiştir.
94. Bir memlekete bir
Peygamber göndermedik ki, illâ onun halkını fakirlik ile ve hastalık ile
yakaladık. Tâki yalvarıp yakarsınlar.
94. Bu mübarek âyetler,
Cenab'ı Hak'kın ötedenberi ümmetler hakkında takir buyurmuş olduğu muhtelif
hallerin ne gibi bir hikmet ve maslahata dayandığını bildirmektedir. Ve birçok
milletlerin kavuştuktan nimetlerin değerini bilemeyip nihayet elem verici
âkibetlere uğramış olduklarını bir ibret vesilesi olmak üzere beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Biz (Bir memlekete) bir ülke halkına (bir Peygamber,
göndermedik ki, illâ) o Peygamberi yalanlayıp ona uymaktan kaçındıkları için
(onun halkını fakirlikle ve hastalık ile yakaladık.) onları böyle bir müddet
sıkıntılara uğrattık. (Tâki) Cenâb-ı Hak'ka (yalvarıp yakarsınlar.) dua ve
niyazda bulunsunlar, kusurlarını bilip ondan tevbe ve istiğfarda bulunsunlar.
95. Sonra bu kötülüğün
yerini güzelliğe çevirdik. Tâki çoğaldılar ve dediler ki: Muhakkak bizim
babalarımıza ve sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur. Artık bizde onları
kendileri farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.
95. (Sonra)
Haklarında ilâhî bir rahmet, itaat etmelerine sebep olacak ilâhî bir lütuf olmak
üzere (bu kötülüğün yerini güzelliğe çevirdik.) onlara öyle fakirlik ve ihtiyaç,
hastalık ve şiddet yerine selâmet ve geçim bolluğu ihsan eyledik. (Tâki
çoğaldılar) Nüfuslan, servetleri arttı, bolluğa kavuştular. Şimdi bunun şükrünü
yerine getirmek için Cenâb-ı Hak'kın emirlerine, yasaklarına riâyet etmeleri
icab etmez mi idi?. Halbuki onlar nankörlük ettiler, (ve dediler ki: Muhakkak
bizim babalarımıza da sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur.) Bunlar
zamanın bir gereğidir, gâh öyle, gâh böyle olur, yoksa bunlar bize bir ceza için
değildir. Nitekim babalarımız da böyle muhtelif hallere mâruz kalmışlardır,
bununla beraber yine dinlerini, putlarını terketmemişlerdir. (Artık) Onlar,
Allah'ın lütfunu takdir etme kabîliyetinden mahrum, kendi kötü hareketlerinde
ısrarlı oldukları için (biz de onları kendileri) başlarına gelecek azabın
(farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.) kendilerini helak ederek
lâyık oldukarı âkibete kavuşturduk. İşte bu ibret verici kıssalar, bu gibi feci,
tarihî haller. Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında da bir ibret dersi
vermektedir.
96. Eğer o ülkelerin
halkı, imân etselerdi ve sakınmış olsalar idi elbette onların üzerine gökten ve
yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar. Artık biz de onları kazandıkları
şey sebebiyle tutup yakalayıverdik.
96. Bu mübarek âyetler
de ilâhî dine girenlerin nimetlere kavuşacaklarını müjdeliyor, Bu apaçık dini
inkâr edenlerin de ne korkunç felâketlere uğrayacaklarını tenbih ediyor. Şöyle
ki: (Eğer o) Helake uğramış olan (ülkelerin halkı) Peygamberlerine vahy olunan
hükümlere (imân etseler idi ve) şirkten, isyanlardan (sakınmış olsalar idi) öyle
çirkin hareketlerinde devam etmeseler idi (elbette onların üzerine gökten ve
yerden bereketler açardık.) onlara fâideli yağmurlar yağdırır, menfaatli
bitkiler yetiştirir, her taraftan onlara hayır ve bereket nasib ederdik. (Fakat)
Onlar Peygamberlerini (yalanladılar.) imân edip, korunmadılar (Artık biz de
onları kazandıkları şey) çeşitli küfr ve isyan (sebebiyle tutup yakalayıverdik.)
onları çeşit çeşit azaplar ile cezalandırdık.
97. Ya o ülkelerin halkı,
geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmesinden emin mi oldular?.
97. (Ya o ülkelerin
halkı) Ne için o kadar küfr ve isyana cür'et gösterdiler?. Onlar (geceleyin
uyurlarken azabımızın kendilerine gelmesinden emin mî oldular.) kendilerine
uyanmaları için evvelce bir takım musibetler ve bir takım da nimetler verilmiş
olduğu halde yine çirkin vaziyetlerini değiştirmediler. Küfürleri, isyanları
yüzünden böyle bir felâkete uğrayabileceklerini hiç düşünmediler mi?.
98. Ya o ülkelerin halkı,
bizim azabımızın onlara gündüzün oynar dururlarken geleceğinden emin mi
bulundular?.
98. (Ya o ülkelerin
halkı) O inkarcı, isyankâr kimseler (bizim azabımızın onlara gündüzün) gün doğar
doğmaz, onlar gaflet içinde yaşayarak (oynar dururlarken geleceğinden emin mi
bulundular?.) neden öyle kendileri için fayda vermeyecek hareketlere devam
ettiler!.
99. Ya onlar Allah
Teâlâ'nın azabından emin mi oldular?. Fakat Allah Teâlâ'nın azabından ziyana
uğrayan bir topluluktan başkası kendisini emin göremez.
99. (Ya onlar) O
inkarcılar (Allah Teâlâ'nın azabından) yani onları yavaş yavaş yaklaştırarak
geçici bir zaman için nîmet verip de bilahara onları hatır ve hayâllerine
gelmeyen bir taraftan yakalayacağından (emin mi oldular?.) neye güvendiler?.
(Fakat Allah Teâlâ'nın azabından) Öyle zarar gören ve (ziyana uğrayan) temiz
yaratılışlarını zayi etmiş, gaflet ve cehalet içinde kaimi; (bir kavimden
başkası kendisini emin göremez.) dâima korku ve dehşet içinde bulunur. Üzerine
düşen kulluk vazifelerini yapmaya çalışır. Kerem sahibi Yaratıcısının lütuf ve
yardımına sığınır durur.
100. Yere önceki
sahiplerinden sonra vâris olacaklar için belli olmadı mi ki: Eğer biz dilemi;
olsak onları da günahları sebebiyle musibetlere uğratırdık ve kalblerini
mühürlerdik de artık onlar işitemezlerdi.
100. Bu mübarek âyetler,
önceki milletlerin başlarına gelmiş felâketlerden, onların ardından gelen
milletlerin de ibret almamı; olduklarını bildirmektedir. Ve o milletlerin ne
gibi kötü hallerinden dolayı öyle felâketlere mâruz kaldıklarını dikkat
nazarlarına sunarak Rasülü Ekrem'e de teselli vermektedir. Şöyle ki: (Yere)
Ülkelere, helak olan (önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için) onların
yurtlarında yaşayıp duran gayrimüslim guruplar için (belli olmadı mı) bu
inkılâp, bu tarihi durum onlar için selâmet yolunu gösteren bir hidâyet vâsıtası
olmadı mı (ki: Eğer biz dilemi; olsak onları da) o eski milletlere vâris ve
yerlerine sahip olanlan da (günahları sebebiyle musibetlere) zelzelelere,
yıldırımlara ve diğer musibetlere (uğratırdık ve) o isyankâr şahısların (kalblerini
mühürlerdik) onları tefekkür ve düşünme kudretinden tamamen mahrum bırakırdık
(da artık onlar işitemezlerdi.) onlar öyle helake uğramış milletlerin
haberlerini bile duyamaz, onları düşünüp ibret almak kabiliyetinden büsbütün
mahrum bulunurlardı. Halbuki: Onlar o geçmiş ümmetlerin tarihini öğrenmişler,
onların felâketlerinden ibret alabilecek bir kabiliyette yaratılmışlardır. Artık
onların da öyle gafilce yaşayıp helaklerine sebep olacak inkârlara, isyanlara
cür'et etmeleri, ne kadar şaşılacak birşeydir.
101. İşte o ülkeler,
sana onların haberlerinden bazılarını hikâye ediyoruz. Muhakkak ki, onlara
Peygamberlerimiz apaçık delillerle geldiler. Evvelce yalanlamış oldukları
şeylere yine imân eder olmadılar. İşte Allah Teâlâ kâfirlerin kalblerini böylece
mühürler.
101. (İşte o) Helak olup
gitmiş olan Nuh, Ad" Şuayb kavimleri gibi milletlere ait (ülkeler sana)
Resulüm!, (onların haberlerinden) tarihi hayatlarından (bazılarını) kavmin için
bir ibret vesilesi olmak üzere (hikâye ediyoruz.) sana vahy yoluyla
bildiriyoruz. (Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz beyyİneler ile) açık ve
çeşitli mucizeler ile (geldiler) onları hak dine davet edip durdular fakat
(evvelce) Peygamberlerin gelmelerinden önce (yalanlamış oldukları şeylere)
Allah'ın birliğine, âhiret hayatına ve benzerlerine (yine imân eder olmadılar.)
o kadar mucizeleri gördükleri halde yine yalanlamaya devam edip durdular. (İşte
Allah Teâlâ) Öyle hakikatları inkâr edip duran (kâfirlerin kalblerini böylece
mühürler.) de onlar gözlerinin önünde parlayan âyetleri, mucizeleri görüp de
onlardan bir ibret dersi alamazlar.
102. Ve biz onların
çoklarından sözünde durma diye birşey görmedik. Ve şüphesiz ki; biz onların
çoğunu yoldan çıkmış kimseler bulduk.
102. (Ve biz onların)
Durumları zikrolunan ümmetlerin veya insanların (çoklarında sözünde durma diye
birşey görmedik.) onlar sözlerinde durmaz, ahd ve yeminlerine riâyet etmez bir
halde bulunmuşlardır. (Ve şüphesiz ki, biz onların ekserisini yoldan çıkmış
kimseler bulduk.) Biz onlardan birçoklarının verdikleri sözlerini tutmaz,
isyankâr, dinden yüz çevirmiş şahıslar olduklarını ezeli âlemden beri
bilmekteyiz. Bu da onların yaratılışlarını kendi kötü hareketleriyle bozmuş
olmalarının bir neticesidir. Artık onların bu hallerinden dolayı Habibim!.
Üzüntülü ve kederli olma!.
103. Sonra onların ardından
Musa'yı mucizelerimizle Firavn'a ve onun kavminin büyüklerine Peygamber
gönderdik. O -mucizeler-i inkâr ettiler. Artık bak ki, o fesatçıların akibeti
nasıl oldu.
103. Bu mübarek âyetler,
Musa Aleyhisselâm'ın Firavn'i dine davet etmekle emrolunduğunuve Firavn'a karşı
Allah'ın birliğini haber vererek İsrail oğullarını esaretten kurtarmak
istediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Nuh, Hud, Salih, Lüt ve Şuayb
Aleyhisselâm'dan (Sonra) onların ardından veya helake uğrayan ümmetlerden sonra
(Musa'yı âyetlerimizle) Asâ, yeddibeyzâ, tufan, çekirge hücumu gibi yedi nevi
harika ile, onun peygamberliğine işaret ve şahadet eden mucizeler ile (Firavn'a)
Mısır hükümdarına (ve onun kavminin büyüklerine gönderdik.) onları imâna davet
ettik. O dinsizler ise (Onlara) o mucizelere, o hârikalara, yalanlamak suretiyle
veya kendi nefislerine veya imândan men etmekte oldukları insanlara (zulüm
ettiler.) kendi geçici mevkilerini, saltanatlarını elden çıkarmış,
olacaklarından korkarak öyle apaçık delilleri kabulden kaçındılar. (Artık bak
ki,) Bir basiret gözü ile seyret ki, (o fesatçıların âkibetleri nasıl oldu.)
onların hâl ve durumları neye dönüşlü. Nihayet nasıl helak olup gittiler.
104. Ve Musa dedi ki: Ey
Firavn!. Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir
Peygamberim.
104. (Ve Musa)
Aleyhisselâm, Firavn'ın yanına girince (dedi ki: Ey Firavn!.) ey Mısır
hükümdarı!. (Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rabbi* Yaratıcısı, Efendisi, Sahibi
(tarafından) seni ve senin kavmini ilâhî dine davet için (gönderilmiş bir
Peygamberim.) artık benim tebliğlerimi kabul ediniz, Allah'ın birliğin itasdik
ederek tanrılık iddiasından ve diğer isyanlardan vazgeçiniz.
105. Ben Allah Teâlâ'ya
karşı Haktan başkasını söylememekte devamlı olarak sabitim. Şüphesiz ki, ben
size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Artık İsrail oğullarını benimle beraber
gönder.
105. Hz. Musa,
kendisini Firavn'un yalanlamasına hakkı kabulden kaçınmasına karşı da dedi ki:
(Ben Allah Teâlâ'ya karşı haktan başkasını) Onun yaratıcılığını, mâbutluğunu,
birliğini İtiraf etmenin aksini (söylememekte devamlı olarak sabitim.) ben hak
ve hakikat ne ise onu söylemeğe size tebliğ etmeğe devam edeceğim. (Şüphesiz ki,
ben size Rabbinizden) İfâdelerimde doğru olduğuma dâir (mucize ile geldim.) işte
elimdeki âsâ ve bendeki yedibeyzâ buna şahittir. (Artık) Sen imân etmiyorsan
bari (İsrail oğullarını) esaretin altında tutup meşakkatli işlerde kullanma,
onları salıver (benimle beraber gönder.) tâki babalarının vatanı olan kutsal
topraklara dönüversinler. " Firavn unvanı, âmâlika kavminden olan her Mısır
hükümdarına verilmiş bir lâkaptır. Hz. Musa'nın zamanındaki Firavn'ın asıl adı
"Kâbus" veya"Velid Ibni Mus'ab" dır.
106. Dedi ki: Eğer sen bir
mucize ile gelmiş isen onu getir, sen sadıklardan isen.
106. Bu mübarek âyetler
de Firavn'ın inkârına karşı Hz. Musa'nın göstermeyi başardığı mucizeleri
zikretmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm'ın dine davetine cevaben melun
Firavn (Dedi ki: Eğer) ey Musa!, (sen) Peygamberlik iddianda doğru olduğuna dâir
(bir mucizeyle) bir alâmet ile Allah tarafından (gelmiş) Peygamber tâyin edilmiş
(isen onu) o mucizeyi (getir) görelim, (sen sadıklardan isen.) O zaman o
Peygamberlik iddian sabit olmuş olur.
107. Bunun üzerine asasını
bıraktı. Asâ hemen apaçık bir ejderha oluverdi.
107. (Bunun) Firavn'ın bu
isteğinin (üzerine) Hz. Musa (asasını) yere (bıraktı.) bu (Asa hemen apaçık)
kendisinde şüphe edilemeyecek bir şekilde (bir ejderha oluverdi.) bir büyük,
erkek yılan kesildi, her tarafa korku saçtı.
108. Ve elini -cebinden-
çıkardı, o hemen bakanlar için bembeyaz -bir nur- kesildi.
108. (Ve) Musa
Aleyhisselâm, peygamberlik iddiasını daha fazla kuvvetlendirmek için ikinci bir
mucizesi olmak üzere mübarek (elini) cebinden veya koltuğu altından (çıkardı o)
eli (hemen bakanlar için bembeyaz) nuranî, güneşin ışığına galip, ışıl ışıl bir
kudret hârikası (kesildi.) bunu görenler yerlere kapandılar. Hz. Musa, elini
tekrar cebine çekti, o mübarek el yine eski hâlini alıverdi. Böyle mucizelerin
gösterilmesi, Allah'ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Artık bunları
yorumlamaya gerek yoktur. Meselâ bunları Hz. Musa'nın iddiasındaki kuvvetten
kinaye saymak asla caiz değildir. Böyle bir yorum, tevatür derecesinde sabit
olan hakikatları kabul etmemek, ilâhî beyanları yalanlamak mahiyetinde
olacağından asla uygun olamaz.
109. Firavn'ın kavminden
ileri gelenler: "Şüphe yok ki, bu çok bilgili bir sihirbazdır" dediler.
109. Bu mübarek âyetler,
Musa Aleyhisselâm hakkında Firavn'ın etrafındaki şerefli kimselerin
yakıştırmalarını ve Hz. Musa ile müsabakada bulunmaları için her taraftan
sihirbazların Mısır'a getirilmelerini istemiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle
ki: (Firavn'ın kavminden ileri gelenleri) Onların şereflileri, Firavn'ın danışma
arkakadaşları Firavn'a hitaben (Şüphe yok ki, bu) yani Hz. Musa (çok bilgili bir
sihirbazdır.) sihir ilminde usta mütehassıs bir kimsedir, (dedi) O Yüce
Peygamberin gösterdiği mucizeleri bir hayalden, asılsız bir sihir eserlerinden
sandılar, kendi zamanlarında birçok sihirbaz bulunduğu için o muhterem zatın da
sihirbaz olduğunu zannettiler.
110. Sizi yerinizden
çıkarmak istiyor, o halde siz ne emredersiniz?.
110. Bunlara karşı Firavn
da dedi ki: Musa (Sizi yerinizden) Mısırdan (çıkarmak istiyor. O halde siz) onun
hakkında bana (ne emredersiniz?.) ona karşı ne yolda muamele yapalım?. Rey iniz
nedir?.
111. Dediler ki: Onu ve
kardeşini alıkoy, ve şehirlere toplayıcılar yolla.
111. Firavn'un
etrafındaki o mevki sahipleri de (Dediler ki:) ey hükümdar!. (Onu ve kardeşini)
Yani Hz. Musa ile Hz. Harun'u şimdilik Mısır'da (alıkoy) Haklarında acele etme,
onların durumlarını araştıralım, (ve şehirlere) Mısır'ın etrafındaki beldelere
kendi adamlarından (toplayıcılar) sevkediciler (yolla.) o beldelerde
sihirbazların ustalan, reisleri çok olduğundan onları toplasınlar.
112. Her bilgin büyücüyü
sana getirsinler.
112. Sanatlarında öyle
becerikli ve kudretli olan (Her bilgin büyücüyü sana getirsinler.) bunun üzerine
etraftaki en usta sihirbazlar Mısır'a getirilmiş oldu. Bir rivayete göre bunlar
reislerinden başka yetmiş sihirbazdan ibaret bulunuyordu.
113. Ve büyücüler Firavn'a
geldiler. Elbette bize bir mükâfat olacaktır, eğer biz galipler olur isek -değil
mi-?, dediler.
113. Bu mübarek âyetler de
toplanmış olan sihirbazların Firavn'dan mükâfat beklediklerini ve ilk evvel
kendileri sihirlerini meydana koyarak dehşet verici bir manzara meydana getirmiş
olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Toplayıcıların yardımıyla (büyücüler)
sihirbazlar hemen (Firavn'a geldiler.) ve bir mükâfat ümidiyle (Elbette bize bir
mükâfat olacaktır) bizi ödüllendireceksinizdir (eğer biz) o yapacağımız sihir
ile Hz. Musa'ya (galipler olur isek -değil mi- dediler.) bu takdirde büyük bir
ücrete, bir mükâfata hak kazanmış olacaklarını anlatmak istemişlerdir.
114. Dedi ki: Evet... Ve
şüphe yok siz -o zaman- en yakınlarımdan olacaksınız.
114. Firavn da onlara
hitaben: (Dedi ki: Evet...) Siz mükâfata kavuşacaksınızdır. (Ve şüphe yok) Ki,
(siz) öyle bir üstünlüğü temin ettiğiniz zaman benim katımda (en yakınlarımdan
olacaksınızdır.) siz yalnız bir mükâfat ile kalmayacaksınızdır, belki dâima
meclisimde bana yakın bulunacaksınızdır.
115. Dediler ki: Ya Musa!.
Ya sen -âsânı at iver veya -ilk evvel-atı verenler bizler olalım.
115. Sihirbazlar Firavn ile
yaptıkları bu söyleşinin ardından Hz. Musa ile konuşarak (Dediler ki: Ya Musa!.
Ya sen -âsânî") meydana çıkaracağın şeyi ortaya (ativer veya -ilk evvel-)
asalarımızı, iplerimizi (atıverenler bizler olalım.) bu ifadeleriyle bir nevi
edebe riâyet etmişler, hadiseyi Hz. Musa'nın reyine bırakmışlar. Bir çeşit de
kahramanlık göstermek istemişler ve Hz. Musa'nın ilk evvel meydana getireceği
harikadan korkmayacaklarını üstü kapalı bir şekilde anlatmışlardı.
116. Dedi ki: Siz
atıveriniz. Vaktaki atıverdiler, insanların gözlerini büyü l e diler, ve onları
korkutmuş oldular ve büyük bir sihir -meydana- getirmiş oldular.
116. Hz. Musa da onlara
cevaben: (Dedi ki: Siz) Atacağınız, meydana getireceğiniz şeyi ilk evvel siz
(atıveriniz.) ne yapacak iseniz yapıveriniz. Hz. Musa, onların yapacakları
sihirlerin mahv ve perişan olacağını, bunun neticesinde hakikatin tecelli
edeceğini bildiği için onlara böyle bir müsaadede bulunmuş, onların yapacakları
şeye bir ehemmiyet vermediğini göstermiştir. (Vaktaki) O sihirbazlar,
ellerindeki ipleri, asaları meydana (atıverdiler) bu hayalî şeyler ile
(insanların gözlerini büyülediler) onlar gerçekte var olmayan şeyleri bir hayâl
olarak var gibi gösterdiler, (ve onları) Etraftan seyre edenleri (korkutmuş
oldular) gözlerinin önünde bir takım müthiş manzaralar görünür oldu (ve) o
büyücüler bu suretle (büyük bir sihir meydana getirmiş oldular.) her tarafa
dehşet saldılar.
§ Rivayete göre bu
sihirbazların meydana attıkları kalınca ipler uzunca asalar sanki birer muazzam
yılan kesilerek vadiyi doldurmuş, hareketli bir halde bulunmuş, birbiri üzerine
atılıp durmuş, pek korkunç bir manzara meydana getirmiş. Fakat bütün bu
manzaralar birer hayalden ibaretti, bunlar insanların gözlerinde böyle canlı
birer mahlûk kesilmiş gibi bulunuyordu.
117. Ve Musa'ya vahy ettik,
âsânı at iver. Hemen o -âsâ- da oların uydurmuş oldukları şeyleri yutuverdi.
117. (Ve) Sihirbazların
gösterdiği korkunç, hayalî manzaralar üzerine (Musa'ya vahyi ettik ki, âsânî at
iver.) münazara meydanına bırak, oda bıraktı (Hemen o da) o âsâ da pek büyük bir
yılan kesilerek (onların) o büyücülerin (uydurmuş oldukları şeyleri) yılan,
çiyan şeklinde görülen asalarını, halatlarını tamamen (yutuverdî.)
onlardan hiçbiri kalmadı. Sonra da Hz. Musa'nın asası, öyle harikulade,
dehşet verici bir şekilde sihirbazlara karşı bir cephe alıverdi, pek büyük bir
korku ve dehşet içinde kaldılar.
118. Artık hak ortaya
çıkmış, onların yaptıkları ise yok olup gitmişti.
118. (Artık) Hz. Musa'nın
getirmiş olduğu (hak ortaya çıkmış) onun iddiasının doğruluğu sabit olmuş,
meydana getirdiği hârikanın bir hakikat olduğu anlaşılmış, (onların) o
sihirbazların (yaptıkları) sihirler (ise yok olup gitmişti.) onların hakikata
yakın olmayan birer görünüşten ibaret olduğu anlaşılmıştı.
119. Artık orada mağlûp
oldular ve küçük düşürerek geri dönüverdiler.
119. (Artık orada) Böyle
büyük bir hadisenin meydana gelmesi üzerine Firavn ile bütün etrafında toplanmış
olanlar bulundukları mecliste (mağlûp oldular) kendilerinin hak ve haki kattan
mahrum kimseler oldukları anlaşıldı, (ve küçük düşerek yenilmiş olarak geriye
dönüverdiler.) zelil bir duruma düştüler. Bu hadisenin iskenderiye'de vuku
bulduğu rivayet olunmuştur.
120. Ve sihirbazlar secde
ettikleri halde yere kapanılmış oldular.
120. (Ve) Böyle bir
mucizenin ortaya çıkması üzerine bütün (sihirbazlar) işin hakikatini düşünerek
ilham almış oldukları imân nimetinden dolayı şükretmek için (secde ettikleri
halde yere kapanılmış oldular.) onlar zeki, İlim adamları oldukları için sihir
ile mucizenin arasındaki farkı pek iyi anladılar, Hz. Musa'nın gösterdiği
mucizeden dolayı hakiki bir peygamber olduğuna kanaat getirdiler.
121. Ve dediler ki:
Alemlerin Rab'bine imân ettik.
121. (Ve) Sihirbazlar
inançlarını değiştirerek Allah'ın birliğini tasdik ettiklerini göstermek için
(Dediler ki: Alemlerin Rab'bine imân ettik.) biz bütün kâinatın sahibi,
efendisi, yaratıcısı olan Allah Teâlâ'nın varlığına inandık.
122. Musa ile Harun'un
Rab'bine.
122. Firavn, kendisini bir
tanrı gibi halka gösterdiği için sihirbazlar "Alemlerin Rabbine" imân ettik
demekle kendisine imân ettiklerini İtiraf ediyorlar gibi bir zan'na düşebilirdi.
İşte böyle bir zan'nı gidermek için de sihirbazlar: (Musa ile Harun'un Rabbine)
İmân ettik diye vicdanî kanaatlerini açıklamışlardır. Firavn kendisini Musa'nın
da Rabbi gibi göstermek isterdi. Zira Hz. Musa vaktiyle onun sarayında
yetişmişti. Böyle bir ihtimale mahal bırakılmaması için Harun Aleyhisselâm
ayrıca zikredilmiştir. Artık sihirbazların Firavn'a değil, bütün kâinatın
hakîkaten Rab'bi, Yaratıcısı, Hâkimi olan Allah Teâlâya imân eder oldukları pek
açıkça anlaşılmıştır.
§ Bir kere şunu da
düşünmelidir ki: Firavn hakikaten Tanrılık sıfatına sahip olsaydı Hz. Musa'ya
karşı acizlik göstererek sihirbazların yardımlarına müracaat eder mi idi?.
Sihirbazların hakîkaten
hârikalar göstermeğe güçleri yetseydi Firavn'dan ücret, mükâfat beklemeye ne
ihtiyaçları olabilirdi. İstekleri şeyleri altına, gümüşe çeviremezler
iniydiler?. Binaenaleyh onlarda âciz, başkalarının ihsanına muhtaç kimseler
demekti. Artık akıllı, düşünen insanlar, o gibi âciz ve ellerindeki nimetleri
çabucak yok olan şahıslara güvenmezler onlara sığınmaya tenezzül etmezler,
onların iddialarına bir kıymet vermezler.
123. Firavn dedi ki: Ben
size izin vermeden evvel ona imân etmişsiniz. Şüphe yok bu bir tuzaktır, siz bu
tuzağı şehirde kurdunuz ki, halkını ondan çıkarıveresiniz. Artık yakında
bileceksinizdir.
123. Bu mübarek
âyetler, Hz. Musa'yı tasdik eden sihirbazlar! Firavn'ın suç ladığını ve tehdit
ettiğini bildirmektedir. Sihirbazların da Firavn'a karşı din bağlılıklarını
gösterip onu hesaba çekmelerini ve Cenâb-ı Hak'ka sığınmalarını beyâ
buyurmaktadır, Şöyle ki: (Firavn) Hz. Musa'yı tasdik eden sihirbazları azarlama!
için (dedi ki: Ben size izin vermeden evvel) benim emir ve müsaadem ol maksızın
siz (ona) Musa Aleyhisselâma (imân etmişsiniz.) öyle mi?. Bu ne çeşa ret!.
(Şüphe yok bu) Yaptığınız şey (bir tuzaktır) Musa ile beraber yaptığının bir
hiledir, (siz bu hîleyi şehirde) Mısır'da daha yarışma sahasına çıkmadan evve
(yaptınız) aranızda kararlaştırdınız (ki) Mısır (halkı) Kıbtî taifesini (ondan)
Mısır'dan (çıkarıveresiniz.) Mısır toprakları yalnızca ey sihirbazlar size ve
İsrar oğullarına ait olsun (Artık yakında bileceksinizdir.) ki, sizin
hakkınızda neler yapacağım!.
§ Firavn ve kendisine tâbi
olanlar. Hz. Musa'nın gösterdiği o kadar açık, parlak mucizeyi takdir edemeyip
onu da bir sihir sanarak o kadar ahmaklık gösterdiler.
124. Elbette sizin
ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim Sonra da sizi elbette hepinizi
asacağım.
124. Firavn, o
tehdidini şu şekilde izah ederek dedi ki: (Elbette sizin) Ey Musa'ya tâbi
olanlar!, (ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim.) Yani, sizin sağ
elleriniz ile sol ayaklarınızı evvelâ kesivereceğim (Sonra da sizi elbette
toptan asacağım.) sizi teşhir etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için
aşarak idam eyleyeceğim.
125. Dediler ki: Biz şüphe
yok Rab'bimize dönüvericileriz.
125. Firavn'un bu
zalimce tehdidine karşı o muhterem mü'minler de (Dediler ki: Biz şüphe yok ki,)
ne şekilde ölürsek ölelim âhirette (Rabbimize) onun rahmetine, lûtfuna
(dönüvericileriz.) hakkımızda takdir edilen ne ise o ergeç meydana gelecek ve
biz her halde ölüp âh i ret e gideceğizdir. Artık senin tehdidine biz ehemmiyet
verir miyiz?.
126. Ve bizden intikam
alman da başka değil, ancak biz Rabbimizin âyetleri geldiği zaman onlara imân
ettiğimizden dolayı. Ey Rabbimiz!. Üzerimize sabır yağdır ve bizleri müslümanla
olarak öldür.
126. (Ve) Ey Firavn senin
(bizden intikam alman) bizim işimizi beğenmeyip çirkinlikle nitelemen ve tehdit
eylemen (de başka değil, ancak bize Rabbimizin âyetleri geldiği zaman) Allah'ın
birliğini gösteren mucizeler tecelli eylediği vakit (onlara imân ettiğimizden
dolayı) halbuki, böyle bir imân suçlama ve cezalandırmayı değil, takdir etmeyi
ve beğenmeyi gerektirir. Ey Firavn!. Sen ne-kadar zalimce hareket etmek
istiyorsan da haberin yok!. Artık (ey Rabbimiz!.) olan ortak ve benzerden uzak
mabudumuz!. (Üzerimize sabır yağdır.) Firavn'ın şu tehdidine karşı bize büyük
bir sabır ve sebat ihsan buyur, (ve bizleri müslümanlar olarak öldür.) Firavn'un
tehdidi tesiriyle Islâmiyete aykırı bir eğilimde bulunmayalım, tam samimî bir
müslüman olduğumuz halde canımızı al. § Tayyibi demiştir ki: Bu zatlar, günün
başlangıcında sihirbaz iken günün sonunda müslüman şehitlerden olmuşlardır. İbni
Abbas'tan da böyle nakledilmiştir. Firavn bunların birer ellerini ve
ayaklarını keserek kendilerini asmıştır. Fakat diğer bir görüşe
göre Firavn bu zatları, böyle öldürmeğe kadir olmamıştır. Çünki=
Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz. (Kasas, 28/35) âyeti kerimesi bunu
göstermektedir.
127. Firavn'un kavminden
ileri gelenler, dediler ki: Musa'yı ve kavmini bırakır mısın ki, yerde
bozgunculuk yapsınlar. Ve seni ve tanrılarını terkeylesinler. O da dedi ki:
Elbette onların oğullarını öldüreceğiz ve kadınlarını diri bırakacağız ve şüphe
yok ki, biz onları ezecek üstünlükte kimseleriz.
127. Bu mübarek âyetler,
Firavn'a tapan câhil kavminin Hz. Musa ile kavmi aleyhindeki dedikodularını
bildiriyor. Firavn'un da onlara güvence vermek m aks adiyi e İsrail oğulları
hakkında ne kadar zalimce harekette ve üstünlük iddiasında bulunarak yapacağı
tehditleri nâtık bulunmaktadır. Hz. Musa'nın da kavmini teselli edip onlara ne
gibi yüce bir tavsiyede bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa'nın
gösterdiği mucize karşısında titremiş olan Firavn, o Yüce Peygamberi tutup
hapsetmeğe cesaret edememişti. Bunu gören kötü kavmi, telâşa düştüler,
(Firavn'un kavminden ileri gelenler) Firavn'a müracaat ederek (dediler ki:) Ey
hükümdar!. (Musa'yı ve kavmini) İsrail oğullarını hapis etmeden ve öldürmeden
öyle serbest (bırakır mısın ki, yerde bozgunculuk yapsınlar.) Mısır'da yaşayarak
halkının sana karşı İtaatlerini ortadan kaldırsınlar, ve sonuçta Mısır
hakimiyetini ele getirsinler. (Ve seni ve senin mabutlarını terk eylesinler.)
Size karşı ibâdette bulunmasınlar. Rivayete göre Firavn, materyalist idi.
Allah'ın varlığını inkâr ediyordu. Yıldızların yeryüzünde idareci olduklarına
inanırdı. Yıldız şeklinde putlar yapmış, bunlara kendisi taptığı gibi kavminin
de kendisine ve bu putlara tapmalarını emretmişti. Ve yeryüzünde kendisi itaat
edilen bir hükümdar olduğu için kendisini yüce bir Rab olmak üzere kavmine
tanıttırmıştı. İşte bu kavim, Firavn'a öyle müracaat etmişti. (O da) Firavn da
kavmine güvence vermek için (dedi ki: Elbette onların) o İsrail kabilesinin
doğan (oğullarını öldüreceğiz) onu yaşatmayacağız, kuvvetlerinin artmasına
meydan vermeyeceğiz, (ve kadınları diri bırakacağız.) Nitekim evvelce de öyle
yapmıştık. (Ve şüphe yok ki, biz onları) hâlâ (ezecek üstünlükte kimseleriz.)
onlar yine bizim idaremiz altında kahrolmuş kimselerdir. Bu son münazarada
Musa'nın galip gelmesinin bizce bir tesiri yoktur.
128. Musa kavmine dedi
ki: Allah Teâlâ'dan yardım isteyiniz ve sabır ediniz. Şüphe yok ki. Yer Allah
Teâlâ'nındır. Ona kullarından dilediğini vâris kılar. Sonuç ise sakınanlar
içindir.
128. İsrail oğulları
Firavn'un bu kötü niyetini öğrenince Hz. Musa'ya müracaat ederek şikâyette
bulundular. Hz. (Musa) da bu (kavmine dedi ki:) size yönelen belâlardan dolayı
(Allah Teâlâ'dan yardım isteyiniz) ona sığınınız. O sizi kurtarmaya her şekilde
kadirdir, (ve sabır ediniz.) Kendinize ve evlâdınıza yönelecek fenalıklara karşı
sabırlı, bulununuz, sabrın sonu selâmettir. (Şüphe yok ki, yer) Mısır arazisi ve
bütün yeryüzü (Allah Teâlâ'nındır) ona dilediğini vâris kılar. Binaenaleyh o
hikmet sahibi Yaratıcı, dilerse ey İsrail oğulları!. Firavn'u helak ederek onun
topraklarını sizlere ihsan buyurur. (Sonuç ise sakınanlar içindir.) Allah'tan
korkanlar, hükümlerine uyanlar dünyada fetih ve zafere ulaşırlar. Ahirette de
yüksek derecelere kavuşmakla ebediyyen mutlu olurlar. Artık ey kavmim!. Siz de
Allah'tan korkun, ondan yardım isteyin, sabırlı bulunun ki, öyle güzel bir sona
kavuşasınız.
129. Dediler ki: Biz
senin bize gelmenden evvel de ve bize geldiğinden sonra da bize işkence edildi.
Umulur ki, dedi, Rab'bîniz düşmanlarınızı helak eder de sizi yerde onların
yerine hâkim kılar. Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.
129. Bu mübarek âyetler,
İsrail oğullarının zulme uğramalarına karşı Hz. Musa'nın onlara teselli
verdiğini bildirmektedir. Ve Firavn'un kavminin senelerce kıtlık ve pahalılığa
mâruz kalmalarının hikmetini beyan etmektedir. O nankör kavmin ise uyanmayıp
kavuştukları nîmetlere kendilerinin hak kazanmış olduklarına ve uğradıkları
musibetlerinde Hz. Musa ile ona tâbi olanların yüzünden ortaya çıktığı
düşüncesinde olduklarını dile getirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları,
Firavn'un tehdidinden haberdar olunca Hz. Musa'ya müracaat ederek (Dediler ki:
Biz senin bize) peygamberlikle (gelmenden evvel de ve bize) böyle bir vazife ile
(geldikten sonra da) Firavn tarafından (bize işkence edildi.) nedir bizim bu
çektiğimiz?. Çünki Mısır'da bulunan İsrail oğulları, Hz. Musa'nın
peygamberliğinden evvel de Firavn tarafından birçok zulumlara uğramışlardı.
Onların artıp Mısır'a hakimiyeti elde etmelerinden korkan Firavn onlardan cizye
almakta idi, onları meşakkatli işlerde kullanıyordu, onların refah içinde
yaşamalarına meydan vermiyordu. Bir müddet de onların erkek çocuklarını
öldürmüştü. Hz. Musa'nın ortaya çıkmasında, sonra ise daha fazla zulma başlamak
istemiş: İsrail kavminin erkek çocuklarını yine öldürmeğe devam etme
kararlılığını göstermişti. İşte İsrail oğulları, bu korkunç durumlarından dolayı
Hz. Musa'ya şikayette bulunmuşlardı. O muhterem Peygamber de onları teselli
etmek için (Umulur ki, dedi, Rab'biniz düşmanlarınızı helak eder de) yani:
Firavn'u ve kavmini mahv ve perişan eyler de ey İsrail oğulları!, (sizi yerde
onların yerine hâkim kılar.) Artık sabrediniz, ilâhî takdirin hakkınızdaki
tecellisine razı olunuz. O Kerem Sahibi Yaratıcı; sizi o zâlim kavmin yerlerine
hâkim ve sahip kılar (Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.) size verdiği nimetin,
galibiyetin değerini bilip şükrünü yerine getirip getiremeyeceğiniz ortaya
çıksın.
Esasında Cenâb-ı Hak,
onların ne yapacaklarını ezelî ilmiyle bilir, buna inandık, meak onların
aleyhinde ilâhî delillerin tamam olması için, onların fiil ve hareketlerinin
iilen meydana gelmesini irâde buyurmuştur.
§ Rivayete göre İsrail
oğulları, Davut Aleyhisselâm'ın zamanında Mısır'ı fethetmeyi başarmışlardır.
130. Ve andolsun ki.
Firavun'un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa ve mahsul noksanlığına
uğrattık, düşünüp de ders almış olsunlar diye.
130. (Ve) Allah Teâlâ
kullarını öğüt almaları ve teşekkür etmeleri için gâh sıkıntılara, sokar gâh
rahata kavuşturur. İşte bu hakîkati açıklamak için buyuruyor ki, (andolsun ki.
Firavn'un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa) uğrattık (ve) senelerce onları
(mahsulatın noksanlığı ile cezalandırdık) şehirlerde ağaçları meyve vermez oldu.
Onların bütün bu musibetlere uğratılmaları ise onlar (düşünüp ibret alsınlar
diye) idi. Tâki, kendi isyanları yüzünden böyle musibetlere uğradıklarını
düşünerek tevbe ve istiğfar etmeleri için idi.
131. Fakat onlara güzellik
gelince bu bizim hakkımızdır dediler. Onlara bir kötülük isabet ederse Musa ve
onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Haberiniz olsun ki, onların
uğursuzluğu ancak Allah tarafındandır. Fakat onların pek çokları bilmezler.
131. (Fakat onlara) O
Firavn kavmine (güzellik) bolluk, hayırlı bir durum (gelince) bunun Allah'ın bir
lütfü olduğunu düşünmediler (bu bizim hakkımızdır.) dediler. Kendilerini, ona
lâyık gördüler. Onun ilâhî bir lütuf olduğunu, bir şükür ve uyanmaya vesîle
bulunduğunu takdir edemediler. Bilâkis (Onlara bir kötülük) bir kıtlık ve
pahalılık (isabet ederse) o zaman bu kendi kusurlarının bir cezası olduğunu
idrâk edemeyip (Musa ile ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı.) onların
yüzünden bizim başımıza bu belâlar geldi derler, kendi kusurlarını hiç
düşünmezlerdi. (Haberiniz olsun ki onların) O Firavn kavminin başlarına gelen
felâketler (ancak Allah tarafındandır.) Cenâb-ı Hak'kın kaza ve takdirine
dayanmaktadır, onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır. (Fakat onların bir
yoklan) Bu hakikati (bilmezler.) kendi bâtıl kanaatlerinde devam ederler.
Hâllerini düzeltmeye çalışarak bu gibi felâketlerden kurtulmak istemezler.
Hâlbuki, güzelce düşünmek kabiliyetinde bulunan bir insan, bir nîmete
kavuşursa onun ilâhî lütuf olduğunu bilir, Cenâb-ı Hak'ka şükür eder, ona itaate
devam eyler. Bir musibet gelince de onun bir hikmete dayalı
olduğuna inanır, hâlini
düzeltmeye çalışır, Cenab'ı Hak'kın affına, korumasına sığınır. İşte kulluk
vazifesi bundan ibarettir.
132. Ve dediler ki:
Kendisiyle bize sihir etmek için bize her ne mucize getirirsen getir, biz sana
imân edecek değiliz.
132. Bu mübarek âyetler,
Firavn ile kavminin mucizeleri birer sihir sanarak küfürlerinde İsrar etmiş
olduklarını ve küfürlerinin, kibirlerinin cezası olmak üzere çeşitli felâketlere
uğradıklarını beyan etmektedir, şöyle ki: Firavn ile kavmi, âsâ mucizesini ve
senelerce yoksulluktan gördüler, yine imân etmediler (Ve) Hz. Musa'ya hitaben
(dediler ki: Kendisiyle bize sihir etmek) bizi kendi inancımızdan ayırmak (için
bize) kendi iddiana göre (her ne mucize getirirsen biz sana) senin
peygamberliğine (imân edecek değiliz.) biz senin bir sihirbaz olduğuna
inanıyoruz, seni tasdik etmeyiz.
133. Artık biz onların
üzerine ayrı ayrı mucizeler olmak üzere tufanı, çekirgeleri, böcekleri,
kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine böbürlendiler ve günahkâr bir kavim oldular.
133. O inatçı, câhil
şahıslar, o kadar açık mucizeleri, hârikaları gördükleri halde yine uyanmamış,
yine bâtıl inançlarında devam etmek istemişlerdi, tekrar felâketlere düşmeyi hak
etmişlerdi. (Artık biz) Onların bu inat ve isyanlarından dolayı (onların üzerine
ayr" ayrı mucizeler) veya tereddüt edilemeyecek derecede açık birer ceza
alâmetleri (olmak üzere tufanı) sonra (çekirgeleri) daha sonra (böcekleri) sonra
da (kurbağaları) nihayet (kanı gönderdik.) onları uyansınlar, imân etsinler diye
bunlar ile birer müddet azaba uğrattık. Fakat bunlar bu kadar hârikaları
gördükleri halde (Yine böbürlendiler) büyüklük taslayarak imân etmediler (ve
günahkâr bir kavim oldular.) küfr üzere sebat ettiler.
§ Evet... Tefsirlerde
ayrıntılı olarak beyan olunduğu üzere Firavn ile kavmine bir ceza alâmeti, bir
uyanma vesilesi olmak üzere bir müddet yağmurlar yağmış, Mısır'ın her tarafını
sular kaplamıştı. Firavn'un kavmine ait evler sular içinde kalmıştı. Hz. Musa'ya
tâbi olanların evleri ise bu sel cereyanından korunmuştu. Firavn'un kavmi, Hz.
Musa'ya müracaat etmişler, onun duasiyle bu çağlayan seller nihayete ermişti. O
inkarcılar yine tevbe ve istiğfar etmemişlerdi. İkinci bir belâ olarak
çekirgeler musallat oldu; bütün ekinlerini yiyip bitirdiler. Mısırlıların yine
ricası üzerine Hz. Musa dua etmiş, bu belâ da ortadan kalkmıştı. Fakat o kavim
yine inkârlarında devam ettikleri için onlara üçüncü bir musibet olmak üzere
kene gibi böcekler musallat oldu, bunlar da bütün yeşil ağaç dallarını yiyip
bitirdiler. Tekrar o kavmin istirhamı üzere Hz. Musa'nın duası ile bu
belâ da bertaraf oldu. Ne yazık ki, o kavim yine inkârlarında devam ettiler, bu
defa da dördüncü bir felâket olmak üzere
onları kurbağalar sardı,
denizden çıkan birçok kurbağalar, o inkarcı kavmin elbiselerine, yiyeceklerine
sokulup durdular. O müşrik halk yine Hz. Musa'ya yalvardılar, bu belâdan da
kurtuldukları takdirde Hz. Musa'yı tasdik edeceklerine dâir söz verdiler. Fakat
o Yüce Peygamberin duası ile bu musibetten kurtuldukları halde yine sözlerinde
durmadılar. Nihayet beşinci bir felâket olmak üzere Allah T e âlâ onların
ırmaklarını, çeşmelerini kana dönüştürdü. Bir yerde temiz t atı su bulamaz
oldular. Hz. Musa'ya imân etmiş olanlar ise temiz, tatlı su bulabiliyorlardı.
Firavn'un kavmi bunların suyunu alınca bu da ellerinde kan kesiliyordu. Bu
felâketler birer hafta devam etmiştir. Bu kavim, tekrar Hz. Musa'ya müracaat
etmişler. (134) üncü âyeti kerime de bunu anlatmaktadır.
134. Ne zaman ki onların
üzerlerine azap çöktü. Dediler ki: Ya Musa!. Bizim için Rab'bine dua et, sana
verdiği söz hürmetine eğer bizden azabı kaldırır;a andolsun ki, sana elbette
imân ederiz ve elbette seninle beraber İsrail oğullarını göndeririz.
134. Bu mübarek âyetler,
Firavn ile kavminin uğradıkları çeşitli musibetlerden dolayı Hz. Musa'ya
müracaat ederek bu musibetlerin giderilmesi halinde kendisine imân edeceklerine
söz verdiklerini bildirmektedir. Fakat o musibetlerin bertaraf edilmesi üzerine
yine küfürlerinde devam edip sözlerinde durmadıklarını ve nihayet o isyanları
yüzünden denizde boğulup gittiklerini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki
onların) Firavn ile kavminin (üzerlerine azap çöktü.) tufan vesaire gibi beş
çeşit musibet geldi veya altıncı bir musibet olarak Taun hastalığına tutuldular,
içlerinden birçokları oluverdi. Hz. Musa'ya tekrar müracaat ederek (Dediler ki:
Ya Musa!. Bizim için) bu musibetlerden kurtulmamız için (Rab'bine dua et, sana
verdiği söz) sana vermiş olduğu peygamberlik şerefi (hürmetine eğer bizden)
başımıza gelen (azabı kaldırır) bertaraf eder (se andolsun ki sana elbette imân
ederiz) senin yüce bir Peygamber olduğunu tasdik eyleriz, (ve elbette seninle
beraber) kavmin olan (İsrail oğullarını) diledikleri yere (göndeririz) sizin
Mısır'dan çıkıp başka yerlere gitmenize mâni olmayız.
135. Ne zaman ki onların
erişecekleri bir müddete kadar kendilerinden azabı kaldırdık. Onlar derhal
yeminlerini bozar oldular.
135. (Ne zaman ki)
Hz. Musa'nın duası, üzerine (onların erişecekleri bir müddete kadar) Firavn ile
kavminin Allah'ın katında takdir edilen hayat sürelerinin sonuna, helak
olacakları zamana kadar (kendilerinden azabı kaldırdık.) o kendilerine gelen
musibetler bertaraf edildi (Onlar) Firavn ile kavmi sözlerinde durmadılar
(derhal yeminlerini bozar oldular.) yine eski küfr ve isyanlarda İsrar edip
durdular.
136. Artık biz de olardan
intikam aldık, onları derin denizde boğduk, onlar âyetlerimizi yalanladıkları ve
onlardan gafil bulundukları için.
136. (Artık biz de
onlardan) O yeminlerini bozan, musibetlerden ders almayan Firavn ile kavminden
(intikam aldık.) yani nimetlerini azap ile ellerinden aldık. Onlara o kötü,
kâfirce hareketlerinin karşılığı olan cezayı verdik. Şöyle ki: (Onları derin
denizde boğduk) Kızıldeniz denilen Süveyş denizinin derin suları içinde helak
ediverdik. (onlar) O boğulup belâlarına kavuşanlar (âyetlerimizi) Allah'ın
birliğine ve Hz. Musa'nın peygamberliğine işaret ve şahadet edip duran
mucizeleri, hârikaları düşünmekten kaçındıkları, onlara iltifat etmedikleri için
öyle ilâhî intikama mâruz kaldılar, mahvolup gittiler, uhrevİ azaplarına
kavuştular. Sûre'i Yunus'taki (90) inci âyete de bakınız!.
İşte yüce bir Peygamberi
yalanlamanın ve açık ve kesin âyetleri, mucizeleri inkâr eylemenin cezası budur.
Artık bundan herkes bir ibret dersi almalıdır.
137. Ve zayıf, hor
görülen o kavmi kendisinde feyiz ve bereket meydana getirmiş olduğumuz yerin
doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Ve Rabbin güzel kelimesi
İsrail oğulları üzerine sabretmeleri sebebiyle tamam oldu. Ve Firavn, ve
kavminin yaptıkları şeyleri ve yükseltmekte oldukları binaları tamamen helak
ettik.
137. Bu mübarek âyet,
Cenab'ı Hak'kın Musa Aleyhisselâm'a vâd buyurmuş olduğu iki hikmetli hadisenin
yani: Firavn ile kavminin helâkiyle İsrail oğullarının birçok yerlere varis ve
hâkim olacaklarının gerçekleşmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Köle
yapılmak, erkek çocukları öldürülmek, kendileri meşakkatli işlerde kullanılmak
gibi durumlarla (zayıf, hor görülen o kavmi) İsrail oğullarını (kendisinde feyiz
ve bereket) ucuzluk, erzak bakımından bolluk (meydana getirmiş olduğumuz yerin)
Şam diyarının veyahut mutlak anlamda yeryüzünün (doğu taraflarına ve batı
taraflarına mirasçı kıldık.) İsrail oğulları Firavn'un helakinin ardından
Şam taraflarına sahip ve hâkim oldular, daha sonra Davut ve Süleyman
Aleyhisselâm zamanlarında da dünyanın doğu ve batısında birçok yerlere mirasçı
ve sahip oldular. (Ve Rab'bin güzel kelimesi) İsrail oğullarına yardım
edeceğine, onların düşmanları olan Firavn ile kavmini helak eyleyeceğine dâir
olan ilâhî vadi (İsrail oğulları üzerine) Firavn'un ezalarına (sabretmeleri)
Allah'ın yardımının ortaya çıkmasını beklemeleri (sebebiyle tamam oldu.)
düşmanları suların içinde boğulup gittiler. (Firavn'un ve kavminin yapmakta
oldukları şeyleri) Mısır'da meydana getirmiş oldukları köşkleri, yapıları
(yükseltmekte oldukları binaları) Haman'ın yapmış olduğu muhteşem saray gibi
müesseseleri veya yetiştirmiş oldukları bahçeleri, bostanları (tamamen helak
ettik.) bunların hepsini ortadan kaldırdık ve yok eyledik. O inkarcı, müşrik
kavmi lâyık oldukları cezalara kavuşturduk.
Kısacası: Sabrın, ve Yüce
Peygamber'e uymanın mükâfatı ile bir kurun, bir insana tapmanın cezası bu
şekilde tecelli etmiş; bütün insanlık için tarihte bir ibret numunesi vücude
gelmiştir.
138. Ve İsrail oğullarını
denizden geçirdik. Kendilerine ait bir takım putlara ibâdette bulunan bir kavme
uğradılar. Dediler ki: Ya Musa!. Bize de put yap, nasıl ki, onların putları -
vardır. Dedi ki: Muhakkak siz cahillik eden bir kavimsiniz.
138. Bu mübarek
âyetler, İsrail oğullarının Mısır'dan çıkıp selâmet sahiline kavuştuklarını ve
onların putperest bir kavme bakarak kendileri için de put edinilmesini Hz.
Musa'dan istemiş olduklarını bildirmektedir. Hz. Musa'nın da onları irşat ederek
Cenâb-ı Hak'tan başkasına ibâdet edilemeyeceğini ve onların haklarındaki ilâhî
lütfü hatırlatarak kendilerinin uyanmaya davet edilmelerini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Firavn'u ve onun kavmini helak ettik (Ve İsrail oğullarını) da
(denizden geçirdik) selâmete erdirdik. Rivayete göre bu denizden geçme hadisesi
AŞURE gününe tesadüf etmişti. Bu kurtuluştan dolayı Cenâb-ı Hak'ka şükür için o
gün oruç tutmuşlardı. Hattâ Nuh Aleyhisselâm da bu AŞURE günü tufandan
kurtularak oruç tutmuştu. Binaenaleyh Muharrem'in onu'na tesadüf eden AŞURE
gününde oruç tutmak güzel bir ibâdettir.
İsrail oğulları denizden
kurtulup giderlerken (Kendilerine ait bir takım putlara ibâdette bulunan)
putperest (bir kavme uğradılar.) bu kavim, Lehm kabilesinden veya Kenanilerden
imiş. Bunların putları rivayete göre sığır heykellerinden ibaretmiş. İsrail
oğulları bunları görünce (Dediler ki: Ya Musa!. Bize de put yap) sen de böyle
bir heykel meydana getir de biz de ona ibâdet edelim (nasıl ki: Onların putları
vardır.) ona ibâdet edip duruyorlar, biz de senin yapacağın puta ibâdet edelim.
Bunlar, putlara ibâdetle Cenâb-ı Hak'ka ibâdet edilmiş olacağı cehaletinde
bulundular. Hz. Musa bunların bu sözlerinden dolayı hayrete düşerek (Dedi ki:
Muhakkak siz cahillik eden
bir kavimsiniz.) bu kadar mucizeleri görmüş, putperest bir kavmin feci bir
âkibete uğradığını müşahede eylemiş olduğunuz halde nasıl olur da siz putperest
olmak istersiniz, sizin bu arzunuz ne kadar büyük bir cehalettir. Ben sizce
tapacak şeyler vücude getirmeğe hiç kadir, salahiyetli olabilir miyim?. Bunu hiç
düşünmez misiniz?. Bu temennide bulunanlar onların çoğunluğudur. Yoksa
aralarında seçkin bir gurup var idi ki, onlar Hz. Musa'nın yakınlarından
oldukları için böyle birtemennide asla bulunmamışlardır. Ancak çoğunluk için
genel hüküm söz konusu olduğundan bu temenni kavmin tamamına nisbet edilmiştir.
139. Şüphe yok ki, bunların
içinde bulundukları şey helake uğramıştır. Ve amel ettikleri şey de bâtıldır.
139. Hz. Musa, sözlerini
tekit etmek ve kuvvetlendirmek için şöyle buyurdu: (Şüphe yok ki, bunların) Şu
heykellere tapan insanların (içinde bulunduktan şey) bâtıl din (helake
uğramıştır.) mağlûbiyete, mahvolmaya mahkumdur. (Ve amel ettikleri şeyde
bâtıldır.) Tamamen yok olup bitmiştir, onunla Allah Teâlâ'ya yaklaşılamaz. O
sırf küfürden başka birşey değildir. İbâdet ancak Allah Teâlaya yapılır. Onun
ibâdet hususunda da asla ortağı yoktur. Artık siz heykele nasıl tapınmak
istiyorsunuz?
140. Dedi ki: Sizin için
Allah Teâlâ'dan başka bir ilâh mı taleb ederim?. Halbuki o sizi âlemlere üstün
kıldı.
140. Musa Aleyhisselâm,
kavmini daha fazla ikaz etmek ve şükür vazifelerini yerine getirmeye davet için
(Dedi ki: Sizin için Allah Teâlâ'dan başka bir mabut mu taleb ederim?.) bu hiç
caiz mi?. Hiç Allah Teâlâ'dan başka ibâdete lâyık birşey bulunabilir mi?.
(Halbuki o) Kerem Sahibi Mâbud (sizi) zamanınızdaki (âlemlerin) cemiyetlerin
(üzerine üstün kıldı.) başkalarına vermediği nimetleri size verdi, sizi hakikî
bir dine kavuşturdu, düşmanlarınızı büsbütün kahr etti ve ibret olacak bir
cezaya uğrattı. Artık öyle yüce bir mâbudî kim temsil edebilir ki, o sizin için
bir mabut oluversin?. Hiç o ezelî Yaratıcının mahlûku olan şeyler, ibâdet ve
itaatta onun ortak ve benzeri, temsilcisi olabilir mi?. Bu kadar şeyi hiç
düşünmez misiniz?.
141. Ve -hatırlayınız
ki- Sizi Firavn'un elinden kurtarmıştık. Size azabın en şiddetlisini
tattırıyorlardı. Oğullarını katlediyorlardı, kadınlarınızı da diri
bırakıyorlardı. Ve bunda sizin için Rab'biniz tarafından büyük bir imtihan var
idi.
141. (Ve) Cenâb-ı Hak,
Musa Aleyhisselâm'ın tenbihlerini, ihtarlarını kuvvetlendirmek için buyuruyor
ki; (hatırlayınız) ey İsrail oğulları (ki sizi Firavn'ıı elinden kurtarmıştık.)
onu helak ederek sizi selâmete erdirmiştik. Siz Mısın iken ne halde idiniz?. Bir
kere o korkunç esaret durumunuzu düşününüz?. (Şimdi azabın en şiddetlisini
tattırıyorlardı.) Sizi en müşkil hizmetlerle yükümlü 1 tuyorlardı. (Oğullarınızı
öldürüyorlardı) neslinizi kesmek istiyorlardı, (kadınlarınızı da diri
bırakıyorlardı.) Onları da evlâtlarından mahrumiyet suretiyle perişan, ümitsiz
ve kedere uğramış bir halde yaşatıyorlardı. (Ve bunda Firavn'un zulmünden sizin
kurtulmanızda veya onun tarafından kötü muameleler uğratılmış olmanızda (sizin
için Rab'biniz tarafından büyük bir imtihan) bir nîmet veya bir sıkıntı (var
idi.) bunları hatırlamanız, bunlardan bir ibret dersi alıp yalnız Cenâb-ı Hak'ka
karşı kullukta bulunmanız, yalnız o kerem sahibi mâbud şükrünüzü sunup durmanız
icab etmez mi?. Artık neden öyle cahilce birtemennid bulunuyorsunuz?.
142. Ve Musa ile otuz
geceye sözleştik, ve onu bir on ile tamamladık, artık Rab'binîn tayin ettiği
vakit tam kırk gece oldu. Ve Musa kardeşi Harun'a dedi ki: Sen kavmimin içinde
benim yerine geç ve onları düzeltmeye çalış ve bozguncuların yoluna tâbi olma.
142. Bu âyeti celile
Firavn'un helak olmasının ardından Hz. Musa'nın kendi ye rine kardeşi Hanın
Aleyhisselâm'ı kavmi başında bırakıp almış olduğu ilâhî bir emirde dolayı kırk
gün ibâdet ve itaatle meşgul bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Isra
oğulları!. Sizi düşmanınız olan bir kavimden kurtardık (Ve Musa ile otuz gecey
sözleştik) yani otuz gün oruç tutması için kendisine emir verdik, o da bu en?
şükrederek aldı ve kabul etti. (ve onu) O otuz geceyi, o geceden başlayan otu
günü (bir on ile) bir on gün ilâvesiyle (tamamladık) kırk güne çıkardık
(artı' Rab'binin) öyle ibâdet için (tâyin ettiği vakti tam kırk gece) ye ulaşmı
(oldu.) bu ilâhî emre riâyet
edildi. (Ve Musa) almış
olduğu emirden dolayı Cenâb Hak'ka dua ve yakarış için Tur dağına gideceği zaman
(kardeşi Harun'a dedi ki: ey Peygamber olarak seçilen kardeşim!. Ben Tura
gidiyorum (Sen kavmimi) içinde benim yerime geç) onları gözet, neleri
yaptıklarına, neleri terkettiklerin dikkat eyle (ve) onların içlerinden ıslaha
muhtaç olanları (ıslaha çalış) sen onlarıı işlerini düzeltici ol (ve
bozguncuların yoluna tâbi olma.) bozgunculuğu kalkışacak olanlara uyma, onların
bu hususa ait davetlerine icabet etme.
§ Rivayete göre Hz. Musa,
Firavn'un helakinden sonra İsrail oğullarına Allah ta raf indan bir kitap
getirip tebliğ edeceğini vâd etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak'kır emriyle
Zilkade ayında tam otuz gün oruç tuttu, ibâdet ve itaatle meşgul oldu. Orucur
tesiriyle ağzının kokusu değişti, bunu gidermek için misvak kullandı. Melekler
kendi sine dediler ki: Biz senden misk kokusu kokluyorduk, sen o kukuyu misvak
ile bozu verdin. Cenâb-ı Hak da Musa Aleyhisselâma Zilhicce ayında on gün daha
oruç tut masını emretti. Bu suretle tam kırk gün oruca ve ibâdetlere
tahsis edilmiş oldu. Ve bı on gün içinde veya bunun ardından Tevrat'ı şerif
indi. Musa
Aleyhisselâm Cenâb-Hak ile
konuşma şerefine nail oldu.
§ Mikat, herhangi bir
amelin yapılması için takdir ve tahsis edilen vakit demektir.
Sonraki Sayfa

|