45. Öyle zâlimler ki, Allah'ın yolundan men ederlerdi. Ve o yolun eğri büğrü olmasını isterlerdi. Ve onlar âhireti inkâr eden kimseler idi.

45.      Laneti hak etmiş olanlar ise (Öyle zâlimler) dir (ki: Allah yolundan) din yolundan Allah'ın kullarını (men ederlerdi.) halkın İslâm dinine girmesine engel olurlardı. (Ve o yolun eğri büğrü olmasını isterlerdi.) Doğru yolu t erke d erek helake götüren yollara eğilim gösterirlerdi, ilâhî hükümleri değiştirerek ve bozarak onlara yanlış bir mahiyet vermek kasdinde bulunurlardı. Cenâb-ı Hak'tan başkasına tapınırlar Allah Teâlâ'nın yüceltemeye lâyık görmediği şeyleri yüceltip dururlardı. (Ve onlar âhireti inkâr eden kimseler idi.) Öyle bir âlemin varlığına inanmaz, onu inkâra cür'et eder, hayâtın yalnız bu dünyaya mahsus olduğunu iddia eder dururlardı. Artık böyle inkâra olan, insanları ilâhî dini kabulden men'e cür'et eden kimseler elbette ebedî azaba lâyık ve cehennemde ebediyyen azap göreceklerdir.

 

 

 

 

 

46.        Ve onların arasında bir perde vardır. Ve A'raf üzerinde de bir takım adamlar vardır ki, hepsini de alâmetleriyle tanırlar. Cennet ehline -Selâmün aleyküm- diye nida ederler. Ve bunlar ümit var oldukları halde henüz cennete girmemiş bulunurlar.

46. Bu mübarek âyetler, âhiret alemindeki bir fevkalâde teşkilâtın varlığına işaret etmektedir. Ve cennet ehli ile cehennem ehlinin belirgin bir durumda bulunacaklarını bildirmektedir. Bütün insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Kıyamet gününde cennet ehli ile cehennem ehli ayrılacaklardır. (Ve onların) O iki gurubun veya cennet ile cehennem arasında (bir perde) bir örtü (vardır.) artık bir fırkanın durumlarından, işlerinden, diğer gurubun faydalanmasına veya zarar görmesine imkân bulunmayacaktır. (Ve A'raf üzerinde bir takım adamlar vardır ki,) Bunlar cennet ehli ile cehennem ehlinin (hepsini de alâmetleriyle) yüzlerindeki beyazlık veya siyahlık gibi nişaneleriyle (tanırlar.) bunu Allah'ın ilhamı ile veya meleklerin bildirmesiyle öğrenmiş olurlar. Ve bu A'raftaki adamlar (cennet ehline; Selâmün aleyküm diye nida ederler) onlara duada, onların kurtuluşa ermelerine işarette bulunmuş olurlar. (Ve bunlar) Bu A'rafta bulunan adamlar, cennete gireceklerine (ümit var oldukları halde) hikmet gereği bir müddet A'rafta kalırlar (henüz) kendileri de (cennete girmemiş bulunurlar.) bilahara lâik oldukları cennetlere girerek ebedî olarak Allah'ın lütuflarına nail olur dururlar. Ne büyük saadet!.

§ A'raf, yüksek yer mânâsına olan Arf'in çoğuludur. Bundan maksat, cennet ile cehennem arasındaki bir surun yüksek tepeleridir. A'raf ehlinden maksat, bir görüşe göre itaat ve sevap sahiplerinin en şerefi i olanlarıdır. Bunlar ise ya bir kısım meleklerdir veya Peygamberlerdir, veya şehit olanlardır. Bu zatlar, şereflerini göstermek, rütbelerinin yüceliğini ortaya koymak için ve cennet ehli ile cehennem ehlinin hallerini öğrenmek maksadıyla bir müddet A'raf mevkiinde bulunacaklardır. Diğer bir görüşe göre A'raf ehlinden maksat, iyilikleri ile kötülükleri eşit bulunan, sevap itibariyle dereceleri yüksek olmayan bir kısım mü'minlerdir ki, bunlar başlangıçta ne çenet ehlinden ve ne de cehennem ehlinden bulunmazlar. Cennet ile cehennem arasında orta bir durumda bulunurlar. Sonra Cenab'ı Hak bunları kendi ilâhî lütfuyla cennete sokar. Bunlar cennete en son girecek zatlardır. Bu hususta başka görüşler de vardır.

 

 

 

 

 

 

47. Ve onların gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman da: Rabbimiz!. Bizi zâlimler topluluğu ile beraber kılma derler..

47.     (Ve onların) A'rafta bulunan zatların (gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman) bunların yüzlerindeki sapıklık alâmetlerini gördükleri ve ne kadar azabı hak etmiş olduklarını anladıkları vakit (de:) Allah'ın dergâhına dua ve niyazda bulunarak (Rabbimiz!.) ey Kerem sahibi Yaratıcımız!. (Bizi) Öyle cehenneme atılacak (zâlimler topluluğu ile beraber kılma derler.) böyle yakarış ve duada bulunurlar. Bu mübarek âyetler, insanlık için büyük bir korku ve uyarıyı içermektedir. Binaenaleyh bizler de daha dünyada iken kâfirlerin o kötü âkibetini düşünmeliyiz, o gibi kimseler ile aynı durumda olmamak için Allah'ın korumasına sığınmalıyız.

 

 

 

 

 

48.        Ve A'raf ehli s i m alarmdaki tanıdıkları bir takım kişilere de nida ederek derler ki: Size ne çokluğunuz ve ne de taslamakta olduğunuz büyüklük bir f aide vermiş olmadı.

48.   Bu mübarek âyetler de, A'raftaki zatların cehennem ehline hitab ederek onlara dünyadaki varlıklarının ve hareketlerinin bir fayda vermediğini kınama maksadıyla söyleyeceklerini bildirmektedir. Ve o cehennem ehlinin dünyada iken mü'minlerin Allah'ın rahmetine nail olamayacaklarına ait iddialarının asılsız olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Ahiret âleminde (A'raf ehli) dünyada iken mevki sahipleri bulunmuş olan kâfirlerden (simalarından) cehennemlik olduklarına ve dünyada iken reislerden bulunduklarına ait alâmetleriyle (tanıdıkları bir takım kişilere de) kınamak için, ayıplamak için (nida ederek derler ki:) ey inkarcılar, kendini beğenmişler (Size ne cemiyetiniz) yandaş ve yardımcılarınız veya servet ve zenginliğiniz (ve ne de yaptığınız tekebbür) böbürlenmeniz veya hakkı kabul hususunda kibirlenmeniz (bir faide vermiş olmadı.) ne kadar yanlış hareket etmiş olduğunuzu şimdi anladınız değil mi?.

 

 

 

 

 

 

49. Ya o kimseler mi idi ki, Allah onları rahmetine kavuşturmaz, diye yemin ediyordunuz!. Cennete giriniz, size ne bir korku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.

49.    Yine A'raf ehli, o cehenneme atılan şahıslara kınamak için hitab ederek diyeceklerdir ki: (Ya o kimsler mi idi ki,) O mü'minlerin zayıfları mı idi ki, siz onları hakir görerek (Allah onları rahmetine kavuşturmaz diye) dünyada iken (yemin ediyordunuz!.) şimdi görüyorsunuz ya; onların haklarında ne kadar ilâhî rahmet tecelli ediyor!. Ey dünyada iken öyle hakarete uğramış olan müminler!. (Cennete giriniz) Bundan sonra (size ne bir korku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.) artık sizin bu saadete ulaşmanızı o inkarcılar görerek bir kat daha zarar ve ziyana uğrasınlar.

Diğer bir yoruma göre Allah tarafından A'raf ehline hitap edilerek onlara: Artık siz de cennete giriniz iki gurubun hal erini müşahede etmiş oldunuz, sizin için ilâhî bir lütuf olarak size bir korku ve hüzün ariz olmayacaktır. Diye buyrulacaktır.

 

 

 

 

50.        Ve ateş ehli, cennet ehline nida ederek: Suyunuzdan veya Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden bizim üzerimize döküveriniz diye yalvaracaklar. Onlar da: Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bunları kâfirler üzerine haram kılmıştır diyecekler.

50.       Bu mübarek âyetler, cehennemin ehlinin ümitsizce temennilerini, onların dünyadaki inkarcı ve beyinsizce hareketlerinden dolayı âhiret nimetlerine nail olamayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) İki guruptan, yani mü'minler ile kâfirlerden her biri kendilerinin lâyık oldukları yerlerde karar kıldıktan sonra (nâr ehli) şiddetli hararetlerini, açlıklarını azaltabilmek ümidiyle (cennet ehline nida ederek:) ey cennet ehli!. (Suyunuzdan veya Allah'ın size rızık olaak verdiği şeylerden) diğer içilecek veya yiyilecek nimetlerden (bizim üzerimize döküveriniz) onlardan bize de çokça veriniz (diye yalvaracaklar.) böyle boş ve ümitsizce temennilerde bulunacaklardır (Onlar da:) cennet ehli de (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bunları) bu cennet nimetlerini (kâfirler üzerine haram kılmıştır.) kat'iyyen men buyurmuştur. Biz bunları size nasıl verebiliriz?, (diyecekler.) dir.

 

 

 

 

 

51.    O kimseler ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve onları dünya hayatı aldatmış oldu. Artık onlar bu günlere yetişeceklerini unuttukları gibi ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi biz de onları bugün unutacağız.

51.   (O kimseler ki) Öyle temennilerde bulunan kâfir şahıslar ki, (dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler) onlar dünyada iken bazı hayvanları helâl, bazılarını haram saydılar, çıplak bir halde dini âyinler yaptılar, dinin kutsi hükümleriyle alay edip durdular (ve onları dünya hayatı aldatmış oldu.) dünyanın fani varlıklarına tapınarak dinin mukaddes hükümlerini dikkate almadılar, kendilerine dini vazifelerini telkin ve tavsiye edenlere hakarette ve düşmanlıkta bulundular (Artık onlar bu günlerine yetişeceklerini unuttukları gibi) bu günün meydana geleceğini inkâr ederek imândan kaçındıkları gibi (ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi) onların birer ilâhi âyet olduğunu tasdik etmeyip devamlı olarak inkarcı bulundukları gibi (biz de onları bugün unutacağız.) yani: Onların o temennilerine iltifat etmeyeceğiz, onları sonsuza kadar ateşte terkedeceğiz, onların çağrılarına, dualarına icabette bulunmayacağız.

§ Cenab'ı Hak, unutmaktan uzaktır. Buna inanıyoruz. Ona nisbet edilen unutmaktan maksat, bir mecazi mânadır. O dinsizlerin unutmalarına ceza olarak temennileri unutulmuş gibi bir şekilde haklarında devamlı muamele yapılacağını, onların yalvarışlarına asla iltifat edilmeyeceğini beyandan ibarettir.

 

 

 

 

 

 

52.  Muhakkak onlara bir kitap getirdik. İşte onu imân edecek bir kavim için bir yol gösterici ve rahmet olarak tam bir İlim üzere ayrıntılı olarak zikrettik.

52.  Bu mübarek âyetler, mü'minler için ilâhi rahmetin bir tecellisi olmak üzere K inmiş olduğunu bildirmektedir. Bu kutsal kitabın hükümlerini bırakarak aksine hareket etmiş olanların da her türlü yardımlardan, arzularından mahrum kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak onlara) O inkarcı topluluklara dini vazifelerini telkin etmek ve öğretmek için (bir kitap getirdik.) Kur'an-ı Kerim'i Son Peygamber'e indirdik. (İşte onu imân edecek bir kavim için) o ilâhi kitaptan istifâde etme kabiliyetine sahip olan müslümanlar için (bir yol gösterici rahmet olarak tam bir İlim üzere) muhataplarını irşâd edecek bir tarzda beyanlarını bildiğimiz halde (ayrıntılı olarak zikrettik) inanç, hüküm ve öğütlere ait konuları, mânâları derinlemesine beyan eyledik. Artık bundan her cemiyetin istifâde etmesi icab etmez mi?. Artık o inkarcılar kendi cehaletlerinden dolayı kendilerini mazeretli görebilirler mi?.

 

 

 

 

53.      Onlar onun te'vilinden başkasını beklerler mi?. Onun te'vili geldiği gün ise onu evvelce unutmuş olanlar diyecektir ki: Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir.  İmdi bizim için şefaatçilerden kimse var mıdır ki, bize şefaat ediversinler veyahut geri döndürülür müyüz ki, yaptığımız şeylerin başkasını yapıverelim. Şüphe yok ki, onlar nefislerini ziyana uğratmışlardır. Ve o iftira ettikleri şey de onlardan çıkıp gitmiştir.

53.    (Onlar) O kâfirler (onun) o Kitabı Kerimin'in (te'vilinden) onun beyanlarının neye varacağından (başkasını beklerler mi?.) asla beklemezler. Onun doğruluğunun, onun zikrettiği vâd ve tehdidin ortaya çıkmasını asla beklemezler. Çünkü buna inanmış değildirler. Fakat (Onun te'vil! geldiği gün) yani: Onun haber verdiği ceza vakti kıyamet zamanı ortaya çıkıp durunca (ise onu evvelce unutmuş olanlar) onu unutanlar gibi terketmiş bulunanlar (diyecektir ki: Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir.) artık onlar böyle başlarına kıyamet kopunca uyanacaklar, peygamberlerin onlara bildirmiş oldukları haşır ve nesrin, sevap ve azabın hak olduğunu anlayıp itirafta bulunacaklar. Fakat artık pişmanlık vakti geçmiş olduğundan bu itirafları kendilerine bir fâide vermiyecektir. O beyinsizler diyecekler ki: (İmdi bizim için şefaatçılardan kimseler varmıdır ki) Bu kıyamet gününde (bize şefaat ediversinler) bizden azabı defeylesinler (veyahut gerî döndürülürmüyüz ki) dünya hayatına iade edilirmiyiz ki, dünyada iken (yaptığımız şeylerden başkasını yapıverelim.) küfrü imân ile, tevhid ile, isyanları ibâdet ve itaat ile değiştirelim. Ne yazık ki, artık bu arzularına ulaşamayacaklardır. (Şüphe yok ki, onlar nefislerini) Dünyada iken, bu teklif yurdunda iken (ziyana uğramışlardır) küfr ve isyanı işleyerek kendilerini manevî helake mâruz bırakmışlardır, (ve o iftira ettikleri şey de onlardan çıkıp gitmiştir.) Bir takım putların Allah Teâlâ'ya ortaklar olduğuna ve kendilerine kıyamet gününde o putların şefaat edeceklerine dâir iftiracı lâkırdılarının bâtıl olduğu da ortaya çıkmıştır. Artık onlar için hiçbir fâide, hiçbir kurtuluş çaresi kalmamış bulunacaktır. İşte küfr ve şirkin müthiş neticesi!.

 

 

 

 

 

54.        Muhakkak Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu. Geceyi gündüze örtüverir, onu çabuk çabuk arar, takib eder. Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. İyi bilmelidir ki, yaratmak da emir de ona mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ pek yücedir.

54. Bu âyeti celile de Cenab'ı Hak'kın yaratıcılığına, birliğine, ilminin ve kudretinin yüceliğini gösteren delilleri, muazzam eserleri insanların dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Muhakkak Rabbiniz) Efendiniz, mevlânız, işlerinizin düzenleyicisi (o Allah'tır ki) o kutsal varlıktır ki, (gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı.) semâ ve dünya ile ilgili bu kadar cisimleri altı gün miktarı bir müddette daha önce benzeri yaratılmaksızın yoktan var ederek vücude getirdi. (Sonra) O Yüce Yaratıcı (arş üzerine istiva buyurdu.) yani onun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. Onun hüküm ve irâdesi bütün kâinatın üstünde bir galibiyeti tecelli etti. O Hikmet sahibi yaratıcının tasarruflarına bakınız ki, o kutsal varlık (Geceyi gündüze örtüverir) her taraf güneşin ışığından mahrum kalır, bilâkis gündüzü de geceye örter, karanlık kaybolarak her taraf ışık içinde kalır. Gece ile gündüzden herbiri (onu) diğerini (çabuk çabuk arar) süratlice (takib eder.) bunlar bir nizam içerisinde birbiri ardınca meydana gelir. O Yüce Yaratıcı (Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır.) hepsi de Cenabı Hak'kın takdir ettiği şekilde doğup ve batıp dururlar. (İyi bilmelidir ki, yaratmak da, emir de ona) O Yüce Yaratıcıya (mahsustur.) çünki hepsinin yaratıcısı ve tasarrufçusu ondan başkası değildir. Evet... Şüphe yok ki, bütün bu (Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ pek yücedir.) ilâhlığındaki birliğiyle pek yücedir, rablığındaki tekliği ile büyüklük ve yüceliğe sahiptir. Buna inandık. Artık O Yüce Yaratıcıya ortak koşan bir takım aşağılık insanlar, bu ilâhî vasıfları düşünmeli, onun yüceliğini, birliğini tasdik ederek kulluk secdesine kapanmalı, temiz bir itikada sahip olarak selâmet ve saadete ulaşma gayesini takib etmeli değil midir?.

§ Yevm: Gün demektir ki: Güneşin doğuşundan batışına kadar olan zamandan ibarettir. Gerçekte Cenab'ı Hak, bu kâinatı istese idi bir anda da vücude getirebilirdi. Fakat       her hususta yavaş hareket etmenin hikmet ve menfaata uygun olacağını halka öğretmek ve bildirmek için bunları altı günlük bir müddet içinde vücude getirmiştir.      Nitekim bir hadisi şerifte de: yavaşça, ihtiyat ile hareket Allah'tandır, acelt etmek ise şeytan'd an d ir. Bir görüşe göre bu yevmden maksat, âhirete ait gündür ki, bu, bin seneye denktir.

§ İstiva kelimesi de lügat bakımından: Karar etmek, müsavî bulunmak, üzerine oturmak, galip olmak, kasdeylemek gibi mânâları ifâde eder. Cenâb-ı Hak ise bir mekânda bulunmaktan, karar etmekten uzaktır. Binaenaleyh onun arş üzerine istivasından maksat, onun tek olan varlığına ait, hakikati bilinmeyen bir sıfattır. Onun hakikatini Allah'ın ilmine havale ederiz. Bu istiva ile istilâ etmek galip olmak kuşatmak bütün kâinata hükmetmek gibi bir mânâ kasdolunur.

§ Arşa gelince, bu da lügatte tavan, çadır, köşk, mülk, saltanat, izzet, şeref ve şan, ve bir işin rüknü, ayakta kalmasına sebep olan şey demektir. Hükümdarların tahtına da yüksek mertebesinden dolayı arş denilir. Arş, filozoflara göre büyük felektir ki, bütün yönleri kuşatmıştır. Arş şöyle de tarif ediliyor: Bu, diğer cisimleri kuşatan büyük bir cisimdir ki, fevkalâde yüksekliğinden dolayı veya hâkimiyet tahtı olduğuna işaret için kendisine bu isim verilmiştir. Şeriat dilinde ilâhî arş semâların üstünde yüce bir makamdır ki, onun sınırlarını çizmek ve takdir etmek akıllarımızın ötesindedir. Hakikati, Allah'ın ilmine havale edilmiştir. Birçok ilâhî hüküm o yüce makamdan diğer muhitlere iner. Bir görüşe göre de arşın mahiyeti, kırmızı bir yakuttur ki, Cenab'ı Hak'kın yüceliğinin nurundan parıldamakta ve ışıldamaktadır. Gerçek      bilgi Allah katındadır.

 

 

 

 

 

55. Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Şüphe yok ki, o haddi asaları sevmez.

55. Bu mübarek âyetler, kudretinin, hikmet ve rahmetinin mükemmelliğine ait deliller zikredilmiş olan Yüce Yaratıcıya ne şekilde dua ve yakarışta bulunulacağını öğretmektedir. Ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışılmayıp güzelce hareket edilmesini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Yaratıcının yüce sıfatlarını ve muazzam eserlerini bilmiş olan kullar!. (Rabbinize yalvara yalvara) Tam bir dua ve yakarış ile (ve gizlice) sessiz bir şekilde, seslerinizi yükseltmiyerek (dua edin.) onun rahmetini, lütfunu tam bir samimiyetle istirhamda bulunun, haddi aşarak bağıra çağıra duada bulunmayın, bu edebe aykırıdır. Cenab'ı Hak, kullarının gönüllerinden geçenleri bilir, içten, gizli olan istirhamlarını bilir, hikmetine uygun olunca kabul buyurur. Her hususta olduğu gibi dua'da da ölçülü olmak lâzımdır. Bir kimse kendi hâline lâyık olmayan birşeyi temenni etmemelidir. Meselâ: Peygamberler mertebesine ulaşmak gibi, semâya yükselmek gibi birşey hakkında dua etmemelidir. Ve riya şüphesinden uzak olmayacağı için yüksek sesle dua'da bulunmamalıdır. (Şüphe yok ki o) İlim ve hikmet sahibi olan Allah Teâlâ (haddi aşanları sevmez.) yani öyle kimseleri sevaba, hayır ve rahmete kavuşturmaz.

§         Dua da bir nevi ibâdettir. Çünkü dua eden bir kimse, Cenab'ı Hak'kın varlığını, yüceliğini, herşeye kadir olduğunu ve kendisinin o kerem sahibi Yaratıcıya muhtaç

bulunduğunu bilip itiraf etmiş olur. Kendisi hakkında ilâhî takdirlerin bir rahmet ve lütuf mahiyetinde tecellisini temenni ederek Allah'ın eşiğine kulluğunu arzetmiş olur.

Artık bir mü'min, Cenâb-ı Hak'kın rahmetini, mağfiretini, cennete kavuşmayı temin edecek güzel amelleri başarmasını temenni etmelidir. Cehennem azabına yaklaştıracak olan kötü fiillerden, sözlerden uzak olmasını da niyaz etmelidir. Fakat dua ederken yüksek bir sesle kendi nefsini de yormamalıdır, ve bir gösteriş belirtisine      sebebiyet vermemelidir. Nitekim yüksek bir sesle tekbir alan bazı zatlara Rasülü Ekrem Efendimiz, şöyle buyurmuştu: "Ey insanlar!. Siz nefisleriniz  hakkında sabredip bekleyin, siz, sağır ve gaip bir zata dua etmiyorsunuz, işiten ve gören bir Yüce Yaratıcıya dua ediyorsunuz. O sizinle beraberdir. Binaenaleyh dua'd a yalvarma ve gizliliği terk etmek uygun değildir. Aksi takdirde bilinen sınır a; ilmi; olur.

 

 

 

 

56. Ve yeryüzünde ıslah edilmesinden sonra bozgunculuk yapmayın ve ona korkarak ve umarak dua edin. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ'nın rahmeti iyilik edenlere pek yakındır.

56.    (Ve) Ey Allah'ın kulları!. (Yeryüzünde) Peygamberin ve dinî hükümlerin gelmesi suretiyle umumun (ıslah edilmesinden sonra) bunlara muhalefetle, küfr ve isyan ile (bozgunculuk yapmayın) öyle bir hareketten sakınınız, (ve ona) O Yüce Yaratıcıya (korkarak ve umarak dua edin.) kendi amellerinizdeki kusurları düşünüp korku ve ürperti ile ve onun rahmetinin genişliğini lütuf ve ihsanının çokluğunu düşünerek de af ve mağfiret ümidiyle dua'd a, niyazda bulunun, korku ve ümitten ayrılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nın rahmeti iyilik edenlere) Meselâ: Güzelce amellerde bulunanlara, ve kısaca korku ve ümit ile gizli olarak dua edip duranlara (pek yakındır) şüphe yok ki, dünya hayatı her an azalmakta, âhiret hayatı ise her saat yaklaşmaktadır. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak'kın rahmeti, yani: Mağfireti af ve ihsanı bu âhiret hayatında hemen tecelli edecektir. İnanan ve iyilik yapan kulları buna kavuşacaklardır. Ne mutlu bu nîmete nail olanlara!.

 

 

 

 

57.      Ve o bir Yüce Yaratıcıdır ki, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderir. Nihayet rüzgârları ağır ağır bulutları yüklenince biz onu bir ölmüş ülkeye sevketmiş oluruz. Derken onunla su indirmiş, sonra da onunla her çeşit meyveleri meydana çıkarmış oluruz. İşte böylece ölüleri de çıkarırız. Gerektir ki, siz düşünüp ibret alasınız.

57.      Bu âyeti celile, Cenâb-ı Hak'kın bir takım kudret ve rahmet eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor ve ölülerin yeniden hayat bulacağını bir misâl ile tasvir ederek hasra ve neşre ait bir delili içine almış oluyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Gökleri ve yerleri yaratmış olan Allah Teâlâ'dır. (Ve o bir Yüce Yaratıcıdır ki, rüzgârları rahmetinin) yağdıracağı fâideli yağmurların (önünde) dağınık bir şekilde (müjdeci olarak gönderir.) bu rüzgârlar, yağmurların yağacağına bir müjde alâmeti mesabesinde bulunmuş olur. (Nihayet rüzgârlar) taşımış oldukları yağmurları ile (ağır ağır) bir halde bulunan (bulutları yüklenince biz onu) o bulutları (bir ölmüş) kuraklığa uğrayıp gelişme ve büyümeden mahrum kalmış (ülkeye sevketmiş oluruz.) onu bu vâsıta ile tekrar hayata kavuşturmak isteriz (Derken onunla) o bulut ile veya sevkedilen rüzgâr ile (su indirmiş) oluruz, (sonra da onunla) O yağmur suları ile (her çeşit meyveleri meydana çıkarmış oluruz.) çeşitli sebzeler, meyveler gelişip büyüyerek varlık alanına gelmiş olur. (İşte böylece) Bu nevi nevi meyveleri, gıda maddelerini yeni bir hayâta, bir gelişme ve olgunlaşmaya kavuşturduğumuz gibi (ölüleri de) ilâhî kudretimizle yeniden hayat sahasına (çıkarırız.) onları yok olup izleri silindikten sonra yeniden hayata kavuştururuz. Artık Ey insanlar!. (Gerektir ki siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini nazarı dikkate alasınız, siz bunları güzelce (düşünüp ibret alasınız) evet... Düşünmeli ki: Milyonlarca bitkiler ilâhî bir bereket ile her sene yeniden vücude geliyor, bir artma kuvvetine sahip bulunuyor, sonsuz derecede hoş manzaraları ile ibret bakışlarını süsleyip duruyor. Artık bu gibi sayısız hârikaları yaratıp mükemmelliğe kavuşturan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra yüce kudretiyle bir şûra üfleme vâsıtasıyle yeniden hayata kavuşturamaz mı?. Hangi akıllı, bunu imkânsız görebilir?. Artık ey insanlar!, (gerekdir ki, siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini dikkate alasınız, güzelce (düşünüp ibret alasınız.) öyle milyonlarca muhtelif bitkileri, güzel güzel ağaçlar ve çiçekleri vücude getiren bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. Buna inancımız tamdır!. Binaenaleyh bunları güzelce düşünüp uyanık olmak icab eder.

 

 

 

58.      Ve temiz bir beldenin ekinleri Rabbinin izniyle çıkar -meydana gelir- kötüsünün ise çıkmaz. İsterse, külfetle, -meşakkatle- olsun işte biz âyetleri şükreden bir kavim için böylece tekrar tekrar beyan ederiz.

58.       Bu âyeti celile, ilâhî açıklamalardan istifâde edenlerle etmeyenler için ürün verme gücüne sahip olan temiz arazi ile bu özellikten mahrum bulunan kötü araziyi bir misal olmak üzere zikretmektedir. Şöyle ki: İlâhî rahmet ile bir nice ölmüş yerler yeniden hayat bulur. (Ve temiz bir beldenin) bereketli, kolaylıkla ürün vermeğe uygun bir yeryüzünün (ekinleri Rab'binin izniyle) Yüce Yaratıcının dilemesiyle, kolaylık vermesiyle (çıkar) meydana gelir fazlasiyle gelişip büyüyüp herkesin istifadesine hizmet etmiş olur. (kötüsünün) Tuzlu, kara taşlı, ürün verme gücünden mahrum arazinin (ise) ekinleri meydana (çıkmaz.) kendisinden öyle kolay kolay istifâde olunamaz. (İsterse külfetle, meşakkatle olsun) Artık ondan ne beklenilebilir?. (işte biz âyetleri) Allah'ın birliğine, İslâm dinine ait delilleri kanıtlar! Allah'ın nimetlerine karşı (şükür eden) onları düşünerek yararlanan (bir kavim için böylece tekrar tekrar) çeşitli şekillerde (beyan ederiz) evet... Şüphe yok ki: Cenab'ı Hak Kur'an-ı Keriminde varlığına, nimetlerine, dini vazifelere, ve kalpleri nurlandırmaya ait âyetlerini tekrar tekrar, çeşitli üslûp ile beyan buyurmuştur. Tâki düşünen ve Allah'ın birliğine inanan zatlar onlardan istifâde ederek şükür vazifelerini tam bir istek ve zevk ile yapmaya devam etsinler.

Görülüyor ki, bu âyeti kerime bir misali içermektedir, şöyle ki: Müminler, temiz, ürün verme kuvvetine sahip araziye benzetilmişlerdir. Onlar mânevi bir yağmur, bir rahmet suyu mesabesinde bulunan K indirilen ayetlerinden istifadeye çalışırlar, bu sayede ibâdet ve itaatte bulunurlar, güzel güzel huylarla vasıflanmada başarılı olurlar. Kâfirler de kötü, büyüyüp gelişmeden mahrum araziye benzetilmişlerdir. Onlar Kur'an'a inanmazlar, onu dinleseler de istifâde edemezler. Onu tasdik etmeyip inkâra cür'et gösterirler. Onlar bir meşakkat bir zorluk ile bu dünyada bir iyi işde bulunsalar da bundan âhiret âleminde bir fâide göremeyeceklerdir. Onların istifadeleri yalnız dünyaya ait olmuş olur. Çünki ebedi, uhrevİ bir- mükâfata, bir hayır eserine kavuşabilmek için temiz bir yaratılışta bulunmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak'kın ayetlerinden, K yüce peygamberlere ve diğer konulara ait kıssalarından ibret almak kısacası güzel bir imâna sahip bulunmak gerekir.

 

 

 

 

 

59.      Andolsun ki, Nuh'u kavmine Peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim!. Allah'a kulluk edin, sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Muhakkak ki, ben sizin üzerinize büyük bir günün azabından korkuyorum.

59.    Evvelki âyetlerde Cenâb-ı Hak'kın kudret eserlerine birliğine, rab oluşuna şahitlik eden bir kısım yaratılış hârikalarından söz edilmişti. Bu âyeti celile de yüce bir Peygamberin kıssasını konu edinerek geçmiş ümmetlerden birinin ne kadar inkarcı bir tarzda hareket etmiş olduklarını şöylece bildirmektedir. (Andolsun ki) Yüce Allah'a yemin olsun ki muhakkak ki biz (Nuh'u) o büyük Peygamber'i (kavmine Peygamber olarak gönderdik.) onlara ilâhi dini Allah'ın birliğini tebliğ etti ve (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah'a) o Kâinatın Yaratıcısına (kulluk edin) ancak ona ibâdette ve kullukta bulunun. Çünkü (sizin için) bütün sizin gibi Allah'ın birliğini tasdik etmekle mükellef olan kullar için (ondan) o Ezeli Yaratıcıdan (başka bir ilâh yoktur.) ilahlık ve mâbutluk ancak ona mahsustur. Ondan başka ibâdete lâyık olan bir zat bulunamaz. (Muhakkak ki,) Eğer bu tavsiyem doğrultusunda o Yüce Yaratıcıya ibâdette bulunmaz, ona ibâdet ve itaaten kaçınırsanız (ben sizin üzerinize büyük bir günün) yevmi kıyametin veya tufan zamanının (azabından korkuyorum.) eğer Cenâb-ı Hak'kın emirlerine muhalefette devam ederseniz size böyle bir azabın geleceği muhakkaktır. Artık böyle korkunç bir akibeti düşününüz!.

 

 

 

 

 

60.  Kavminden ileri gelen bir cemaat dedi ki: şüphe yok biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.

60.      Hz. Nuh'un bu hayrı tavsiye edici uyarısına rağmen onun (Kavminden ileri gelen bir cemaat) yani: Servetleri, mevkileri İtibariyle halkın içerilerini dolduran reislerden bir taife (Dedi ki:) Ey Nuh!. Ne söylüyorsun?. (Şüphe yok ki, biz seni apaçık) Tamamen aşikâr (bir sapıklık içinde görüyoruz.) sen haktan, doğru yoldan aynimi; bulunuyorsun, bizim kalbimiz buna şahitlik ediyor.

 

 

 

 

 

61. Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rab'bi tarafından bir Peygamber'im.

61.      Hz. Nuh da onların bu iddialarını re d için (Dedi ki: Ey kavmim!.) ey kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğum insanlar!. (Ben de hiçbir sapıklık yoktur.) Ben hak üzere bulunmaktayım, ben sizin öyle zannettiğiniz sapıklıktan, hakikate karşı gelmekten uzak bulunmaktayım. (Fakat ben âlemlerin Rab'bi) Olan Allah Teâlâ (tarafından) sizlere gönderilmiş (bir Peygamberim) artık bana sapıklık nasıl isnat edilebilir?.

 

 

 

 

 

62. Size Rabbimin vahyettiklerini -dinine ait hükümleri- tebliğ ediyorum ve sizin için öğüt veriyorum ve ben Allah Teâlâ'dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.

62.   Bu mübarek âyetler, Hz. Nuh'un iyiliğe yönelik davetine icabet etmeyip onu yalanlayan bir kavmin pek cahilce hareketlerini ve onların bu cehaletleri yüzünden uğramış oldukları pek korkunç âkibetleri dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: Hz. Nuh, kendisine karşı muhalif bir cephe almış olan inkarcı kavmi, o kâfirce vaziyetlerinden kurtarmak için dedi ki: Ey kavmim!. (Size Rab'bimin vahiylerini) Yani onun dinine ait hükümleri, emirleri, yasakları, sevapları cezaları (tebliğ ediyorum) bunları size böyle bildirmek benim vazifemdir, (ve sizin için öğüt veriyorum) Size tam bir samimiyetle fâideli şeyleri bildiriyor, sizi zararlı, kötü şeylerden kurtarmaya çalışıyorum, mânevi selâmet ve saadet yoluna teşvik ediyor ve özendirip duruyorum, (ve ben) Allah'ın vahyine mazhar olduğum için (Allah Teâlâ'dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.) yani: O Yüce Yaratıcının sıfatlarına, kudret ve yüceliğine, sevap ve azabına dâir sizin bilmediğiniz şeyler bence bilinmektedir. Veya o Yüce Yaratıcının dinine karşı muhalefette bulunup duranları ne korkunç âkibetlere uğrayacaklarını siz bilmiyorsunuz, fakat ben pek iyi bilmekteyim. Artık benim tebliğlerime riâyet ediniz.

 

 

 

 

 

63.      Yoksa size Rab'biniz tarafından sizden olan bir zat vâsıtasıyle -sizi korkutmak için ve sizin de sakınmanız ve rahmete erebilmeniz için- bir zikrin gelmesine mi şaştınız?.

63. (Yoksa) Ey inatçı ve inkarcı kavim!, (size) Bir kurtuluş vesilesi olmak üzere (Rab'biniz tarafından sizden olan) sizin cinsinizden, sizce tanınmış kimselerden olan (bir zat vâsıtasıyle) sırf bir ilâhi merhamet eseri olarak (sizi) Allah'ın azabı ile (korkutmak için ve sizin de) Allah'ın hükmüne aykırı hareketlerden (sakınmanız ve) o sayede (rahmete erebilmeniz için bir zikrin) bir ikaz ve irşat vâsıtasının (gelmesine mi şaştınız) bunda teaccübü gerektiren ne vardır?. Bu, insanlık hakkında ilâhi bir lütuftan ibaret değil de nedir?. İnsanlar, boş yere yaratılmamışlardır. Kâinatın Yaratıcısını bilip onun rızâsına uygun harekette bulunmak ve o sayede selâmet ve saadete ermek için yaratılmışlardır. Fakat insanlar, kendilerine Allah tarafından bir rehber gönderilmemiş olursa üzerlerine düşen vazifeleri nasıl takdir edebilirler?. Yaradılışlarındaki gayeyi nasıl belirleyebilirler?. Herbirinin düşüncesi, kanaati, hareket tarzı başka başka olmaz mı?. Bunun neticesinde ise içtimai birlik, din kardeşliği, umumun ittifakı nasıl meydana gelebilir?. İşte böyle helak edici ayrılıklara sebep olan hadiselere meydan verilmemesi için ilâhi vahye mazhar olan Peygamberler gönderilmiştir. Onlar da insanlar zümresinden bulunmaktadırlar, tâki onların tebliğlerine diğer insanlar için idrâk etmek mümkün olsun. O muhterem Peygamberlerin doğrulukları, yükseklikleri de göstermeyi başardıkları mucizeler ile, kendilerinin sahip oldukları o yüce bilgiler ve ahlâk ile apaçık bir şekilde meydana çıkmıştır. Artık onlara muhalefet edenler, cehalette bulunmuş, kendilerini Allah'ın azabına uğratmış olmazlar mı?.  Elbette   olurlar. İşte Cenâb-ı Hak bize bunu da bildiriyor.

 

 

 

 

 

64. Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanı da suda boğduk. Çünkü onlar bir kör kavim olmuşlardı,

64.       (Bunun üzerine) Nuh Aleyhisselâm'ın onları öyle hayra yönlerdirici irşada çalışmasına rağmen onlar (onu) o Yüce Peygamber'i (yalanladılar) onun Peygamberliğini inkâr eylediler, sen yalan söylüyorsun, sen Peygamber değilsin demek cüretinde bulundular. (Artık biz de onu) O muhterem Peygamberi (ve onunla beraber gemide olanları) onun Peygamberliğini tasdik edip Allah'ın dinini kabul etmiş bulunanları boğulmaktan (kurtardık.) selâmet sahiline erdirdik, (Ayetlerimizi yalanlayanlan da) Allah'ın birliğini gösteren binlerce delilleri, hârikaları görmeyip de inkâra cür'et eyleyenleri de tufan ile (boğduk.) azaba mâruz kalmaya başladılar. (Çünki onlar bir kör kavim olmuşlardı.) Yani: Kalbleri kararmış, hakikati görmekten mahrum kalmış, inkarcı bir taife bulunuyorlardı, böyle bir akibeti hak etmişlerdi, lâyık oldukları elem verici bir vaziyete kavuşmuşlardı. İşte küfr ve isyanın cezası!.

§ Nuh Aleyhisselâm; Idris Aleyhisselâm'ın torunlarından dır. Ondan sonra ilk gönderilen Peygamber Nuh Aleyhisselâm'dır. Kırk yaşında Peygamber olmuş, dokuz yüz elli sene kavmini dine davet etmiş, tufan hâdisesinden sonra da ikiyüz elli sene daha yaşamıştır. Bu halde hayat müddeti (1240) sene bulunmuştur. Diğer rivayetler de vardır.

İnsanlığın başlangıcında insanların ömürleri uzun bulunmuştur. Bu da insanların çoğalmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Hz. Adem'den sonra insanlar çoğalmış, fakat Allah'ın dinini terkederek müşrikçe bir halde yaşamaya başlamışlardı. Nuh Aleyhisselâm'a inananlar pek azdı. Nihayet o inatçı kavme cezaları yaklaşmıştı. Hz. Nuh bir gemi yapmakla Allah tarafından emrolundu. Gemiyi yapar yapmaz şiddetli yağmurlar yağmaya başlamış, yeryüzü bir deniz kesilmişti. Hz. Nuh kendisine imân edenleri gemisine aldı. Bunların sayısı kırk erkek ile kırk kadından ibaret bulunuyormuş. Bunların içinde Hz. Nuh'un Sam, Ham, Yâfes adındaki oğulları da bulunuyordu. Yâm veya Ken'an adındaki oğlu ise Hz. Nuh'a isyan ederek gemisine binmemişti. Nihayet gemi dışında bulunanlar tamamen suların dalgaları arasında kalarak helak olup gitmişlerdi. Daha sonra yağmur kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, gemi de Musul civarında Cudi denilen dağın üzerine Muharrem ayının onuna rastlayan aşure gününde oturmuştur. Hz. Nuh bu gemiye uygun gördüğü hayvanlardan da birer çift almış bulunuyordu.

Bu tufan hadisesi cumhura göre umumidir, bütün yeryüzünü kapsamaktadır. En yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri = eski zamandan beri taş kesilmiş hayvanların cesetleri görülmektedir. Böyle bir tufan hadisesinin yeryüzünde bir azap örneği olmak üzere vücude getirilmiş olması, Allah'ın kudreti karşısında imkânsız görülemez. Maamafih bazı zatlara göre de bu hâdise yalnız Hz. Nuh'un bulunduğu Babil havâlisinde meydana gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

 

 

 

 

65.    Ad kavmine de kardeşleri Hud'u -Peygamber gönderdik- dedi ki: Ey kavmim!. Allah'a kulluk edin sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?.

65. Bu mübarek âyetler de Hz. Hud'un kavmi ile olan tartışmasını ve onların bu muhterem zata karşı aldıkları inkarcı tavırlar! açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ad kavmine de Kardeşleri       Hud'u   -Peygamber  gönderdik-)  Yani   cinsiyet   itibariyle,   dini  bakımdan   değil   neseb  yönüyle   onlardan   muhterem   bir  zat   olan   Hut  Aleyhisselâm'ı Peygamberlikle şereflendirerek kavmini irşâd etmesini emrettik. Ah = kardeş kelimesi, Arap dilinde sahip, vatandaş mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kavmin kardeşinden maksat, onların sahibi, yurtdaşı demektir. Hud aleyhisselâm o kavmine hitaben (dedi ki: Ey kavmim!.) öyle putlara ve diğer mahlûklara tapmayı bırakınız, yalnız (Allah'a kulluk edin) ona kullukta bulunun, (sizin için ondan başka bir ilâh yoktur.) Bütün mahlûkların yaratıcısı, mâbudi, Allah Teâlâ'dan başkası değildir. Siz (Hâlâ sakınmayacak mısınız?.) hâlâ hakîkati anlamayıp imân etmiyecek misiniz?. Nedir sizdeki bu gaflet!.

 

 

 

 

66. Onun kavminden kâfir olan bir cemaat dedi ki: Muhakkak biz seni beyinsizlik içinde görüyoruz. Ve biz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.

66.      (Onun) Hz. Hud'un (kavminden kâfir olan bir cemaat) kavminin ulularından bir taife (dedi ki:) ey Hud!. (Muhakkak) ki, (biz senî beyinsizlik içinde) yani, ahmaklık, cahillik, akıl zayıflığı ve düşünce noksanlığı içinde (görüyoruz. Ve bîz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.) senin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğuna dâir iddianı gerçek dışı kabul ediyoruz.

 

 

 

 

67.  Dedi ki: Ey kavmim!. Bende hiçbir beyinsizlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rab'bi tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.

67.    Hud Aleyhisselâm da onların iddialarını reddetmek için (Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiçbir beyinsizlik yoktur.) ben öyle sizin iddia ettiğiniz gibi beyinsiz değilim. (Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından) Sizlere (gönderilmiş bir Peygamberim) Cenâb-ı Hak ise beyinsiz onları Peygamber göndermez. Onun gönderdiği Peygamberler, son derecede rüşt ile, akıl ve fikir ile, emânet ve doğrulukta vasıflanmış bulunurlar.

 

 

 

 

68. Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericiyim.

68.      Ve o Yüce Peygamber o câhil, inkarcı kavmine dedi ki: (Size Rabbimin vahiylerini) Bana tebliğ etmemi emrettiği emirleri, yasakları, dinî hükümleri (tebliğ ediyorum) bu kadar akıl ve hikmete uygun, selâmet ve saadetinize vesîle olan şeyleri size bildiriyor, tavsiyede bulunuyorum, (ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericîyim.) Ben güvenmeye lâyık, emanetlere riâyet etmekle bilinen bir halde sizlere nasihat veriyorum, sizin selâmetinize kanaat getirecek bir şekilde çalışıyorum. Artık öyle fâideli vazifeleri size tebliğ eden, hakkınızda öyle hayrı tavsiye edici olan bir zat, öyle iddianıza göre beyinsizlikle, yalancılıkla vasıflanmış sayılabilir mi?. Bir kerre bu hususları düşünmez misiniz?.

 

 

 

 

69.      Yoksa sizî korkutmak için size Rabbiniz tarafından bir zikrin sizden bir kişi vâsıtasıyle gelmesine şaştınız mı?. Hatırlayınız ki, sizi Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete -güce- erdirdi. Artık Allah Teâlâ'nın nimetlerini hatırlayınız ki, kurtuluş bulabilenin iz.

69. Bu mübarek âyetler de Hz. Hud'un kavmini uyanmaya davet ederek kendisinin peygamberliğindeki fayda ve hikmeti ve o kavmin ulaştıkları nimetleri beyan etmektedir. Ve o müşrik kavmin göstermiş oldukları muhalefeti bildirmektedir. Şöyle ki: Hud Aleyhisselâm, kendisine beyinsizlik isnadına cür'et eden kavmine hitaben buyurdu ki: Ey kavmim (Yoksa sizi) Allah Teâlâ'nın azabından (korkutmak) işlediğiniz küfr ve isyanın .korkunç âkibetini bildirmek, sizi uyanmaya davet etmek (için size Rabbiniz tarafından bir zikrin) bir ilâhi vahyin veya bir mucizenin (sizden bir kişi vâsıtasıyle) benim gibi Peygamberlik sahibi olan bir insanın işaretiyle (gelmesine şaştınız mı?.) bu olmayacak birşey midir?. (Hatırlayınız ki) Tarihi olayları bir düşününüz ki, (sizi) Kerem sahibi olan Rabbiniz (Nuh kavminden sonra onların yerine     getirdi) sizi onların yurtlarına sahip, onların ülkelerine hâkim kıldı, (ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete) Bir güce (erdirdi.) sizi büyük bir yapıya ve uzun boya eriştirdi. Rivayete göre bu kavim büyük bir yapıda yaratılmıştı. Uzun boyluları yüz arşın, kısa boylular! da altmış arşın uzunluğunda bulunuyordu. (Artık Allah Teâlâ'nın) Hakkınızdaki (nîmetlerini hatırlayınız ki,) o nimetlerle uygun düşen amellerde bulununuz, onların şükrünü yerine getirmeye çalışınız ki (felah) kurtuluş (bulabilesiniz.) âhiretin ebedî nimetlerine kavuşup azabından emin olabileniniz.

§ Hz. Hud'un kavmine, böyle yumuşak bir şekilde, merhamet ve şefkatini gösterir bir tarzda, şahsi bir gücenme eseri göstermeyip pek hikmetli bir şekilde hitab etmesi, pek iyilik sever bir harekettir, halka va'z ve öğütte bulunacak zatlar için uyulması gereken bir örnektir.

 

 

 

 

 

70. Dediler ki: Sen bize yalnız bir tanrıya tapanın ve babalarımızın tapmakta olduklarını terketmemiz için mi geldin?. Haydi eğer sen doğru sözlü kimselerden isen bizi korkuttuğun şeyi bize getir bakalım.

70.       Hz. Hud'un böyle güzel öğütlerine karşı kavmi (Dediler ki:) Ey Hud!. (Sen bize) Otedenberi kendilerine taptığımız putlarımızı bırakıp ta (yalnız bir tanrıya tapmamız) ibâdetlerimizi yalnız ona tahsis etmemiz (ve babalarımızın taptıklarını terketmemiz için mi geldin?.) Artık hiçbir puta tapmayahın, bu nasıl olabilir?. (Haydü eğer sen) Bu peygamberlik iddianda veya bizlere bir azabın geleceğini haber vermek hususunda (doğru sözlü kimselerden isen) daha durma (bizi korkuttuğun şeyi) ilâhi azabı hemen (bize getir.) bakalım. Bu câhil, inatçı kavim, öyle cömert, iyilik sever bir Yüce Peygamberin öyle güzelce uyarısını takdir etmediler, âkibetlerini düşünmediler. Artık haklarında ilâhi azabın ortaya çıkışı gerçekleşmişti.

 

 

 

 

71.      Dedi ki: Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap ve bir gaz âb indi. Kendinizin ve babalarınızın takmış olduklarınız bir takım adlar hakkında benimle mücadelede mi bulunuyorsunuz?. Allah Teâlâ onlara dâir hiçbir delil indirmiş değildir. Artık bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

71.      Bu mübarek âyetler de Hz. Hud'un kavmine yönelen ilâhi azabı haber vermesini ve kendisiyle ona imân edenlerin kurtulup inkarcı, dinsiz olanların da helak olup gittiklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Hud, kavminin öyle küfr ve isyanına karşı (Dedi ki:) ey kavmim!. (Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap) Bir ceza, İzdırabı gerektiren bir kötü inanç (ve bir gazap) bir hışım, bir intikam irâdesi (gerçekleşti.) şirk ve inkârdaki İsrarınızdan dolayı hakkınızda böyle bir ceza inmeye başladı. Artık lâyık olduğunuz âkibete kavuşacaksınız. (Kendinizin ve babalarınızın tahmis olduklarınız) Kendi taraflarınızdan uydurup ad vermiş olduğunuz (bir takım) isim verilen kimselerden uzak (adlar hakkında benimle mücadelede mi bulunuyorsunuz?.) benim sözlerimin doğruluğuna in an m ayıp da öyle bir takım kuru isimlere mi ilahlık isnat ediyorsunuz?. Onlar mâbutluğu hak etmiş olabilirler mi?. (Allah Teâlâ onlara dâir) Onlara ibâdet edilmesi hususunda (bir delil) bir kanıt (indirmiş değildir.) çünkü bizzat ibâdete lâyık olan ancak Kâinatın Yaratıcısı Allah T e âlâ'dır. Başka birinin ibâdete hak kazanmış olabilmesi için bu hususa dâir ilâhi bir emrin gelmesi, ilâhi bir âyetin inmesi kat'İ bir delilin meydana gelmesi lâzımdır. Halbuki: Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet edilmesi için böyle bir ilâhi hüküm bir dini delili, bir Rabbani izin yoktur. (Artık) Ey müşrik kavim!. Siz bu yalanlama ve inkârlarınız sebebiyle hakkınızda ilâhi bir azabın meydana gelmesini (bekleyin, ben de sizinle beraber) bu azabın yakında sizlere gelmesini, istediğiniz ilâhi vadin sizlere gelip kavuşmasını (bekleyenlerdenim.) elbette yakında gelip kendisini gösterecektir.

 

 

 

 

 

72.      Bunun üzerine onu ve kendisiyle beraber olanları bizden bir rahmet olarak kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanların, ve imân etmiş olmayanların ise kökünü kesiverdik.

72.        (Bunun üzerine) Böyle Hz. Hud ile kavmi arasındaki tartışma ve münakaşanın ardından (onu) Hz. Hud'u (ve kendisiyle beraber olanları) mü'minleri (bizden) Allah katında (bir rahmet olarak) ve değerini takdir etmek insan gücünün dışında olan yüce bir lütuf ve merhamet olmak üzere (kurtardık) onları selâmet sahasına çıkardık, (âyetlerimizi yalanlayanların ve imân etmiş olmayanların ise) tamamen (kökünü kesiverdik.) kendilerini tamamen helak eyledik. Lâyık oldukları cezalara kavuştular. İşte küfrün elem verici netîcesü.

§ Hz. Hud, Nuh Aleyhisselâm'ın oğlu Şam'ın torunlarından Abdullah Ibni Rab ah adında bir zatın oğludur. Yemen'de "Hezremut" civarında "Ehkaf" denilen bir mahaldeki Ad kavmine Peygamber gönderilmiştir. Bu kavim, birçok nimetlere, kuvvetlere kavuşmuşlardı, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat Hz. Hud'un tebliğlerini dinlemeyip putlara tapmakta bulunmuşlardı. Nihayet yedi gece, sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgâr ile helak oldular. Hz. Hud ise kendisine imân edenler ile beraber selâmette kalıp Mekke'i Mükerreme tarafına hicret etmişlerdir. Mekke'i Mükerreme'de veya Hazremut'da defnedilmiş olduğu rivayet olunmuştur. Abdurrahman Ibni Sabit'ten rivayet olunduğuna göre Mekke'i Mükerreme'de rükn ile makam ve zemzem arasına doksan dokuz Peygamber defnolunmuştur. Hud, Salih, Şüayip ve İsmail Aleyhisselâm'ın kabirleri de burada bulunmaktadır.

 

 

 

 

73.   Ve Semud kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim Allah'a ibâdet ediniz. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Sizlere muhakkak ki, Rabbiniz tarafından apaçık bir delil gelmiştir. İşte Allah'ın şu devesi sizin için bir mucizedir. İmdi onu bırakınız. Allah'ın arzında otlasın ve ona bir kötülükle dokunmayınız. Sonra sizi çok şiddetli bir azap yakalar.

73.        Bu mübarek âyetler de Hz. Salih'in kavmi ile olan konuşmasını, onlara kavuştukları nîmetleri hatırlatarak kendilerini kötü hareketlerden yasakladığını ve sakındırdığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Arab kabilelerinden olan (Ve) Hicaz ile Şam arasında "Hicr" denilen mahalde ikâmet eyleyen (Semut kavmine) neseb bakımından (kardeşleri Salih'i) Peygamber gönderdik. Bu zat, o kavme hitaben: (Dedî ki: Ey kavmim!.) Yalnız (Allah'a ibâdet ediniz.) başkalarını mabut edinmeyiniz çünkü (Sizin için onan başka bir ilâh yoktur.) hepinizin yaratıcısı, mabudu yalnız Allah Teâlâ'dır, başkaları Hanlık ve mâbudluk sıfatına sahip olamaz. (Sizlere muhakkak ki. Rabbiniz tarafından) Benim Peygamberliğime, sözlerimin doğruluğuna şahitlik eden (apaçık bir delîl gelmiştir.) bir açık mucize meydana çıkmıştır. (İşte Allah'ın) Kudretiyle ansızın, bir vâsıta olmaksızın vücude gelen (şu devesi sizin için) benim doğru sözlü, peygamberliğe sahip bir zat olduğuma dâir (bir mucizedir.) bir harikadır. Artık benim peygamberliğimi tasdik edip sözlerime itimat ediniz. (İmdi) O deveye asla dokunmayınız, (onu bırakınız Allah'ın arzında) Sizin olmayan yeryüzünde yaş otları (otlasın) dursun, (ve ona bir kötülükte) Ona, boğazlamak gibi eziyet verecek herhangi bir şekilde (dokunmayınız.) ona mâni olmayınız. (Sonra) Ona vereceğiniz eziyet sebebiyle (sizi çok şiddetli bir azap yakalar.) hepiniz de Allah'ın kahrına uğrar, mahvolur gidersiniz.

 

 

 

 

74.       Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizi Addan sonra halifeler kıldı ve sizi yerde yerleştirdi. Onun ovalardan köşkler ediniyorsunuz ve dağları evler olarak oymakta bulunuyorsunuz. Artık Allah Teâlâ'nın nimetlerini anın ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.

74. (Ve) Ey kavmimi. Siz yalnız Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ediniz, onun dinine riâyet ediniz, hakkınızda tecelli etmiş olan nimetlerini düşününüz, özellikle (o zamanı hatırlayınız ki) o Kerem Sahibi Yaratıcı, (sizi Addan» o kavmi helak ettikten (sonra) yeryüzünde (halifeler kıldı) siz de onların ardından kendi diyarınızda bir varlık sahibi bulunmaktasınız, (ve sizi yerde) Hicr denilen diyarda (yerleştirdi.) orada ikamete muvaffak kıldı. (Onun) O diyarın (ovalarında köşkler ediyorsunuz) muhteşem ikametgâhlar  yapıyorsunuz, (ve dağları) Kendinize (evler olarak oymakta bulunuyorsunuz.) bunlarda vakit vakit oturup duruyorsunuz. Bu nimetlerin değerini bilmeniz, bunları size ihsan buyurmuş, olan Kerem sahibi Yaratıcıya şükür etmeniz icab etmez mi?. (Artık) inkarcı hareketlerinizi bırakın, (Allah Teâlâ'nın nimetlerini anın) bunlara karşı teşekkür vazifesini yerine getirmeye çalışınız, (ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.) Yeryüzünde salih kimseler olarak yaşayın, nimete karşı nankörlüğü gerektiren hareketlerde bulunmayın, kısacası, o harikulade olan deveye asla dokunmayınız.

 

 

 

 

 

75. Kavminden büyüklük taslayanlardan bir cemaat, onlardan zayıf görülenlere, onlardan imân edenlere dedi ki: Siz, Salih'i hakikaten Rabbi tarafından gönderilmiş mi bilirsiniz?. Onlar da dediler ki: Biz şüphe yok, onunla gönderilmiş olan şeye inanmışlarız.

75.     Bu mübarek âyetler de Salih Aleyhisselâm'ın kavmi arasındaki münakaşalar! ve onlardan kâfir olanların bir mucize eseri olan deveyi boğazlayarak lâyık oldukları azabın gelmesini inkarcı ve kibirli bir tarzda istediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm'ın (Kavminden kibirlenen) imân etmekten böbürlenen (bir cemaat) mevki sahiplerinden bir taife (onlardan) o kavim efradından (hakir) zayıf (görülenlere) yani onlardan imân etmiş olanlara alay yoluyla (dedi ki: Siz Salih'i hakikaten Rabbi tarafından) bizlere ve sizlere bir Peygamber olarak (gönderilmiş mi bilirsiniz?.) siz buna kanaat getiriyor musunuz?. (Onlar da) O imân etmiş zümre de (dediler ki: Biz şüphe yok onunla) O Salih Aleyhisselâm vasıtsıyle bizlere Allah tarafından (gönderilmiş olan şeye) Hak dine hidâyet sebebine (inanmışlarız.) artık onun Peygamberliğine inanmış olduğumuz aşikâr değil midir?. Onu bizden sormaya ne gerek var!.

 

 

 

 

76.  Kendilerini büyük görenler ise dedi ki: Biz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.

76.     O inkarcı cemaat o (Kendilerini büyük görenler) Allah Teâlâ'nın emrine, Hz. Salih'in Peygamberliğine imân konusunda kibirlenenler (ise dedi ki: Biz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.) biz onu inkâr ederiz, onu tasdik etmeyi gururumuza yediremeyiz. O inkarcı kibirli kavim kendilerinin servetlerine, mevkilerine gururlanarak böyle cahilce, ifâdelerde bulundular. Onların geçici dünyevi varlıkları kendilerinin felâketine, ebedi selâmetten mahrum olmalarına sebep olacaktı.

 

 

 

 

77.    Sonra o dişi deveyi boğazladılar, ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar ve ey Salih!. Eğer sen gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi bize getir dediler.

77.   O inkarcı gurup, (Sonra) da Hz. Sahh'in uyanşına muhalefet ederek (o) bir kudret hârikası olan (dişi deveyi) de (boğazladılar) bu husustaki uyarıya riâyet etmediler (ve) Onlar Salih Aleyhisselâm'ın kendilerine tebliğ etmiş olduğu (Rablerinin emrinden dışarı çıktılar.) Hz. Salih'i yalanladılar, onun tenbihine rağmen o deveyi öldürmekten çekinmediler, (ve) O muhterem Peygambere hitaben (eğer sen) hakikaten Allah tarafından (gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi) ilâhi azabı (bize getir dediler.) o mübarek Peygamberin sözlerine kıymet vermediler, başlarına bir azabın geleceğine asla ihtimal vermediler. Artık lâyık oldukları elem verici âkibete kavuşacakları an gelmişti.

 

 

 

 

78.  Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı tutuverdi. Yurtlarında diz üstü çöküvermiş oldular.

78. Bu mübarek âyetler de Salih Aleyhisselâm'ın tebliğlerini kabul etmemiş olan kavminin korkunç âkibetlerini bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamberin onlar hakkındaki     üzüntülü beyanlarını dile getirmektedir. Şöyle ki: Semud kavmi, Hz. Salih'e muhalefette İsrar edip durdular. (Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı) Yerden büyük bir zelzele ve gökten korkunç bir ses (tutuverdi.) ansızın böyle bir faciaya uğradılar (Yurtlarında) evlerinde (diz üstü çöküvermiş oldular.) kımıldanamayarak hemen helak olup gittiler.

 

 

 

 

 

 

79. Artık onlardan yüz çevirdi ve dedî ki: Ey kavmim!. Ben size Rabbimin vahyini muhakkak ki tebliğ ettim ve sizin için öğüt verdim. Ve lâkin siz öğüt verenleri sevmezsiniz.

79.   Salih Aleyhisselâm, kavmine gelen felâketi anlayınca (Artık onlardan yüz çevirdi) onların bu felâkete sebebiyet vermiş olduklarını bildiği için haklarında bir azarlama ve kınama başkalarına da bir ibret örneği olması için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben size Rabbinmin vahyini muhakkak ki, tebliğ ettim) peygamberlik vazifemi yerine getirmeye çalıştım, (ve sizin için öğüt verdim.) teşvik ettim ve korkuttum, hakkınızda öğüt verici muameleden geri durmadım. (Ve lâkin öğüt verenleri sevmezsiniz.) Sizin haliniz, size öğüt verenler hakkında buğz ve düşmanlıkta bulunmakdan ibaret olmuştur. İşte o kötü hareketinizin cezasına kavuşmuş oldunuz.

§ Salih Aleyhisselâm, Semud kavmine mensuptur. Babasının adı "Übeyt" dir. Semut ise Nuh Aleyhisselâm'ın oğlu Şam'ın torunlarındandır. Babasının adı "Abir" dir. Sonra bu Semud'un evlât ve ahfadı böyle Semud ismi ile hatırlana gelmişlerdir. Bunlar da Hicaz ile Şam arasındaki vadi'ilkariye olan ve ".h.i't.r" denilen yerde otururlardı. Ad kavmi helak olduktan sonra onların beldelerini Semud kavmi onararak uun bir müddet mutlu bir hayat içinde yaşamışlar, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat bunlar da putlara tapmaya başlamışlar, yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışıp durmuşlardı. Cenâb-ı Hak kendilerine en şerefli ailelerine mensup olan Salih Aleyhisselâm'ı Peygamber gönderdi. Kendisine pek. az kimse tâbi olmuş, diğerleri muhalefette devam etmişlerdi ve eğer sen hakîkaten bir peygamber isen dua et şu taş parçası içinden         şöyle bir vaziyette bir dişi deve çıksın, seni o zaman tasdik ederiz demişlerdi. Hz. Salih te dua etti, o taştan istedikleri gibi bir deve çıkıverdi. Bu hârikayı

görenlerden pek azı imân etti, diğerleri ise yine kendilerini saptıran bir takım kimselerin sözlerine uyarak yine imândan kaçındılar. Hz. Salih demişti ki: Bu deve bir kudret harikasıdır, kuyunuzun suyunu belirli günlerde içecek, siz de diğer günlerde kuyunuzdan istifâde edersiniz. Bu devenin içmesine, kırlarda otlanmasına mâni olmayınız, sonra felâkete uğrarsınız. Fakat onlar bu uyarıya da riâyet etmediler. Bu mübarek hayvanı boğazladılar. Derken kendilerine ilâhî azap yönelmeğe başladı. Salih Aleyhisselâm Filistin tarafına çıkıp gitti. Bunun ardından şiddetli bir yer sarsıntısı oldu, gök tarafından da pek müthiş bir seda geldi, bunun tesîriyle o inkarcı kavmin kalbleri parçalanarak helak olup gittiler.

Rivayete göre: O kavim, o deveyi çarşamba günü boğazlamışlardı. Kendilerine ilâhî azap ise cumartesi günü gelmiştir. Salih Aleyhisselâm, yüz yirmi mü'min ile ağlar olduğu bir halde yurdundan çıkıp gitmişti. Bir dumanın yükselmesini görmüş, kavminin helak olduğunu anlamış idi. Bu helak olanlar ise bin beşyüz hâne ehlinden ibaret imiş. Salih Aleyhisselham bir rivayete göre kavmi arasında yirmi sene kalmış, ve elli sekiz yaşında iken Mekke'i Mükerreme'de vefat eylemiştir. Kendisine imân edenler ile beraber yurduna dönmüş oldukları da rivayet edilmektedir.

 

 

 

80.  Lut'u da -gönderdik- o vakit kavmine dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız ki, onu sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.

80. Bu mübarek âyetler de Lut Aleyhisselâm'ın kavmini, işlemekte oldukları kötülüklerden, çirkin hareketlerinden dolayı kınamış olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Lut'u da) Kendisinin kavmi olan Sedum ehline Peygamber (-gönderdik-) onlara hak dini, meşru olup olmayan şeyleri tebliğ etmesini emrettik, (o vakit) Ki (kavmine) inkâr   ve kınama yoluyla (dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız!.) öyle son derece çirkin, kötü, bir muamelede mi bulunursunuz!. (Ki, onu) O feci muameleyi (sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.) öyle tabii olarak nefret uyandıracak, çirkin bir muameleyi vaktiyle hiçbir sosyal topluluk işlemi; değildi.

 

 

 

81. Muhakkak ki, siz kadınlarınızı bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz. Belki siz haddi aşan bir kavimsinizdir.

81.        Ey şehvetlerine düşkün kavim!. O çirkin muamelenizi biliniz, (Muhakkak ki, siz kadınlarınızı) size helâl olan zevcelerinizle esasen cinsel birleşmeyi (bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz.) onlar ile livatada bulunmak kötülüğünü işliyorsunuz. (Belki siz) Ey kavim (haddi aşan bir kavimsinizdir.) helâli bırakıp haramı işlemeye cür'et ediyorsunuz. Meşru olan, insan türünün devamına, nesebin kesintiye uğramamasına sebep olan nikahlanma yoluyla kadınlara yaklaşmayı bırakıyorsunuz, haram olan, öyle faidesi bulunmayan, bilâkis birçok hastalıklar doğuran, bir nice düşmanlıklar uyandıran hayvani bir harekete cür'et etme alçaklığını gösteriyorsunuz!. Bu ne kadar zararlı, kötü ve utanç verici, hayvani bir muameledir!. Bunu işlemekten hiç sıkılmaz mısınız?.

 

 

 

 

82. Ve kavminin cevabı, "onları kasabanızdan çıkarınız, çünkİ onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır" demekten başka olmadı.

82.         Bu mübarek âyetler de Hz. Lut'un irşatlarını kabul etmeyen beyinsiz kavminin o muhterem zata karşı takınmış oldukları tavrı bildirmektedir. Ve Hz. Lut ile ona imân edenlerin kurtulduklarını, muhaliflerin de lâyık oldukları korkunç âkibete eriştiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Lut'un o güzel uyansını kavmi kabul etmediler (Ve) o kibirli, beyinsiz (kavminin cevabı) birbirine hitaben ("onları) o Lut ile ona tâbi olanları (kasabanızdan çıkarınız) onları aranızda bırakmayınız, (çünki onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır" demekten başka olmadı.) O kavim böyle alay yoluyla saçmalamada bulunmuşlardı. Hz. Lut ile ona tâbi olanlar hakkında "onlar temizlik iddiasında bulunan, sizin hareketlerinizden uzak bulunduklarını gösteren kimselerdir, onların sözlerine iltifat etmeyiniz" demek istemişlerdi. Nitekim birçok kimseler de gayrimeşru hareketlerde bulunurlar, kendilerine bu kötü hareketlerini hatırlatanları da taassub ile, sofulukla, gericilikle itham ederek kendi çirkin durumlarının devamını temin etmek isterler, İşte hakka razı olmayan, gayrimeşru hareketlerin kötülüğünü idrâk edemeyen kimselerin iddiaları bu gibi saçmalıklardan başka birşey değildir.

 

 

 

 

83. Artık biz onu ve ehlini kurtardık, zevcesi müstesna, o geriye kalıp helak olanlardan oldu.

83.  (Artık biz onu) Lut Aleyhisselâm'ı (ve ehlini) kavminden mü'min olanları (kurtardık) azaptan emin kıldık (zevcesi müstesna) çünkü o, Sedum ehline yardım için kâfir bulunuyordu, küfrünü gizlice tutuyordu. Binaenleyh (o) yurdunda (geriye kalıp helak olanlardan) kâfirler takımından (oldu.) o da o kavim ile beraber Allah'ın azabına mâruz kaldı.

 

 

 

 

84. Ve onların üzerlerine bir -azap- yağmuru yağdırdık. Artık bak günahkârların akibeti nasıl oldu.

84. (Ve onların üzerlerine -bir azap- yağmuru yağdırdık.) Şöyle ki: Üzerlerine kibrit ile ateşten yoğrulmuş bir acayip şekilde yağmur yağmış, hepsinin helakin a sebep olmuştur. (Artık bak günahkârların akıbeti nasıl oldu.) Yani: Ey bu gibi müthiş hâdiselerden ibret alacak kabiliyette bulunan insanlar!. Bakınız, düşününüz ki, Cenâb-ı Hak'ka isyan edenlerin âkibetleri ne oluyor, sizler de onların başlarına gelen azaplardan, cezalardan ibret alınız, onlar gibi hareketlerde bulunmaktan sakınınız ki, selâmette kalasınız.

§ Hz. Lut, İbrahim Aleyhisselâm'ın kardeşinin torunudur. Babasının adı "Haran" dır. Hz. İbrahim ile beraber Bâbil diyarından Şam tarafına geçmiş, "Ürdün" nahiyesinde ikâmet etmiş, Humusta bulunan "Sedum" beldesi ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Bu ahali ise başka kavimlerin yapmamış oldukları kötülükleri işliyorlardı. Lut Aleyhisselâm'ın öğütlerini dinlemediler. Nihayet Lut Aleyhisselâm ailesi ve inananlarla beraber geceleyin onların içlerinden çıkıp gitti, o kavim ise başlarına yağan müthiş yağmurlar ile, zelzeleler ile mahvolup gittiler, İşte küfrün, kötülüğün müthiş akibetü.

 

 

 

 

 

85. Ve Medyen'e de kardeleri Şuayb'i -Peygamber gönderdik- dedi ki: Ey kavmim!. Allah Teâlâ'ya ibâdette bulunun, sizin için ondan başka Tanrı yoktur. Muhakkak ki, size Rabbinizden apaçık bir delil geldi. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde düzeltilmesinden sonra bozgunculuk yapmayın, bu sizin için hayırlıdır, eğer siz inanan kimseler iseniz.

85.      Bu âyeti kerime, Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmini Allah'ın birliğine davet etmesini, onlara haksızlıkta bulunmamalarını, bozgunluculuğa çalışmamalarını tavsiye eylemesini ifâde etmektedir. Şöyle ki: Ad kavmine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti (Ve Medyen'e de) Şam taraf larındaki Meân diyarında oturan "Medyen" adındaki bir Arap kabilesine de Neseb bakımından (kardeşleri) bulunan (Şuayb'i -Peygamber gönderdik-.)

Onları tevhid dinine, hakka riâyetten ayrılmamaya davet etmesini emrettik. Onlara (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah Teâlâ'ya ibâdette bulunun) ondan başka ibâdete lâyık, mâbudluk sıfatına sahip bir zat yoktur. Binaenaleyh (sizin için) de (ondan başka Tanrı yoktur.) bütün mahlûkların yaratıcısı, mabudu ancak o'dür. (Muhakkak ki, size Rabbinizden apaçık bir delil geldi.) Benim peygamberlik iddiamdaki doğruluğumu gösteren büyük bir delil ortaya çıktı, ben de peygamberlik ve hikmet alâmetleri göründü. Artık sizin beni tasdik etmeniz icab etmez mi?. (Artık) Ey kavmim!. Sözlerime itimat ediniz, (ölçüğü ve tartıyı tam yapın) Şahsî menfaatiniz için müşterilere hiyanette bulunmayın, alır verirken fazlayı noksan ve noksanı fazla göstermeyiniz, (ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin) (Akar para getiren mülk ve emlâk) gibi şeylerin değerini noksan göstererek sahiplerini zarara sokmayın. Gasb, hırsızlık, rüşvet, hile, yol kesicilik suretiyle insanların mallarını ellerinden almak da bu kabildendir, (ve yeryüzünde) Peygamberler ve onların izlerinden giden zatlar vâsıtasıyle halkın (düzeltilmesinden) kurtuluşa ulaşmasından (sonra) küfr ve isyan ile, insanların haklarına tecâvüz ile (bozgunculuk yapmayın) sosyal hayatı bozmaya cür'et etmeyin, (bu) Size tavsiye edilen husus (sizin için hayırlıdır) sizin dünyevî ve uhrevî fâidelerinizi temin edicidir, (eğer siz inanan kimseler iseniz.) Yani: Siz benim bu sözlerimi, tavsiyelerimi kabul edip beni tasdik eden kimseler iseniz, bu sayede sorumluluktan kurtulursunuz, insanlar arasında itimat kazanarak daha fazla kazanca, servete nail olursunuz. Çünki dindarlığın, doğruluğun meyvesi böyle pek fazladır.

Medyen İbrahim Aleyhisselâm'ın oğlunun adıdır. Bunun torunlarına da Medyen kabilesi ismi verilmiştir. Bunların yaşadıkları kasabaya da bu isim verilmiştir. Bu kasaba Arap yarımadasının kuzey batısının sonunda ve Filistin ile Hicaz arasında ve Ki zildeniz sahilinde bir mevkidir.

 

 

 

 

86.    Allah'a imân edenleri korkutarak ve Allah'ın yolundan alıkoyarak ve onun için eğriliği isteyerek her bir caddede oturmayınız. Ve hatırlayınız ki, siz pek az idiniz, sonra sizi çoğalttı ve bakınız ki, bozguncuların sonu nasıl oldu.

86. Bu mübarek âyetler de Hz. Şuayb'in kavmini inananlara tecavüzden men'etmeye ve kavmine kavuştukları nîmeti hatırlatmasına ve imân edenler ile etmeyenlerin âkibetlerine      dâir beyanlarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Şuayb, kavmine karşı öğütlerine devam ederek şöyle buyurmuştu: Ey kavmim!. (Allah'a imân edenlerikorkutarak) İnsanları mü'min olmaktan men ve tehdit ederek (ve) onları (Allah'ın yolundan alıkoyarak) başka yollara saptırmak isteyenlere (ve onun için» o hak yolu için (eğriliği isteyerek) onun eğri büğrü olmasını arzu ederek veya onu halka öyle göstermeğe cür'et eyleyerek (herbir caddede oturmayınız.) Allah'ın dininin saadete kavuşturacak olan yollarından, yani birçok dünyevî, uhrevî hükümlerinden, meselelerinden insanları aldatarak men'etmeye çalışmayınız. (Ve hatırlayınız ki,) Ey Medyen halkı!, (siz pek az idiniz) sayınız, servetini?, kuvvetiniz az iken (sonra) Cenâb-ı Hak (sizi çoğalttı) sizlere bereket verdi, neslinizi, servetinizi artırdı, (ve bakınız ki) Geçmiş ümmetlerden Nuh, Ad, Semud kavimleri gibi tarihte felâketleri yazılı olan cemiyetlerden (bozguncuların sonu nasıl oldu.) onlar ne elem verici âfetlere mâruz kaldılar. Artık siz de onlardan ibret almalı değil misiniz!.

 

 

 

 

 

87. Ve eğer sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar ise artık Allah T e âlâ aramızda hükmedinceye kadar siz sabır ediniz. Ve o hakimlerin en hayırlısıdır.

87.    (Ve eğer) Ey kavmim!. Benim peygamberliğini hakkında ihtilâfa düşüp de (sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye) dinî, hukukî hükümlere (inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar) beni tasdik etmeyip imândan mahrum kalmışlar (ise artık Allah Teâlâ aramızda hükmedinceye kadar) o iki guruptan mü'min olanları kâfirlerin üzerlerine yardımıyla galip kılıncaya değin (siz sabır ediniz.) bekleyiniz (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (hakimlerin en hayırlısıdır.) çünki hakikaten hâkim olan ancak o'dur. Onun hükmünde adalete asla muhalefet yoktur, hikmet ve menfaata aykırı hüküm vermekten uzaktır. Buna inandık. Binaenaleyh o hikmet sahibi Yaratıcı, mü'min kullarını yüksek derecelere kavuşturur. İnkarcı ve isyancı olanları da çeşit çeşit cezalara uğratır. İlâhî hikmeti bunu gerektirir. Artık siz de biraz bekleyiniz!. Bu korkunç âkibete kavuşacaksınızdır.

 

 

 

 

 

 

88.      Onun kavminden kibirlenen bir cemaat demişti ki: Ey Şuayb!. Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız veyahut kat'î surette bizim dinimize dönüverirsiniz. O da demişti ki: Ya biz onu istemesek de mi?.

88. Bu mübarek âyetler, Hz. Şuayb'in nasihatlarına karşı kavminin ondan ne gibi cahilce isteklerde bulunduklarını gösteriyor. O muhterem zatın da o inkarcıların bu isteklerini ne gibi bir hikmetli şekilde reddederek Cenab'ı Hak'kın korumasına sığındığını ve Allah'ın fethine kavuşmak için duada bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onun) Hz. Şuayb'in (kavminden kibirlenen) Allah Teâlâ'ya imândan, Hz. Şuayb'in peygamberliğini kabulden böbürlenerek kaçınan (bir cemaat) mevki sahibi bir gurup, Hz. Şuayb'e hitaben: (demişti ki: Ey Şuayb!. Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız) Sizi aramızdan uzaklaştırınız (veyahut kat'î surette bizim dinimize dönüverirsiniz.) bu iki şeyden herhalde birini kabul etmelisiniz (O da) Şuayb Aleyhisselâm da (demişti ki:) Öneriyi reddeden bir soru sorarak (Ya biz ona) o sizin dininizi, sizin o müşrikçe yolunuzu (istemesek de mi?.) ona döneceğiz!. Bu nasıl olabilir?. Sizin bâtıl bir dine sahip olduğunuz bizce muhakkaktır. Bizim onu ne kadar kötü gördüğümüz de şüphesizdir. Artık ona dönmemiz nasıl tasavvur ve teklif olunabilir?, böyle birşey asla olamaz.

§ Hz. Şuayb, Yüce bir Peygamberdir. Peygamberler ise öteden beri günah işlemekten uzaktırlar, kavimlerinin bâtıl dinleri üzere asla bulunmamışlardır. O halde Hz. Şuayb'in kavmi onun kendi dinlerine dönmesini neden istemişlerdir. Buna çeşitli şekilde cevap verilmiştir. Kısaca deniliyor ki, bu dönüşten maksat, intikaldir. Onların o kavmin dinlerine geçmeleri istenilmiştir. Yahut bu alaka kurma yoluyla yapılan bir istekte. Şöyle ki: Hz. Şuayb'e imân edenler, evvelce o kavmin dini üzere bulunduklarından onlara bakarak Hz. Şuayb hakkında da böyle bir dönüş isteği vuku bulmuştur. Veyahut Hz. Şuayb'in peygamber olmadan önceki durumu, kavmi tarafından    bilinmediğinden onu da vaktiyle kendilerine tâbi bulunmuş zannederek böyle bir istekte bulunmuşlardır. Şuayb Aleyhisselâm da bu yolsuz isteği pek

hikmetli bir şekilde red etmiş, onların "sizi yurdumuzdan çıkarırız" tehditlerinde de hiç kıymet vermeyerek buna dâir birşey söylememiştir.


Sonraki Sayfa