|
7-A'RAF
SURESİ
1. Elif, Lâm, Mim, Sad.
1. Elif, Lâm, Mim, Sad:
Tabiri hakkında Bakara sûresinin ilk âyetinin tefsirine bakınız. Maamafih bu
tâbirin, A'raf Sûresinin bir ismi olduğu da ifâde edilmektedir. Ibni Abbas
Hazretlerinden bir rivayete göre de bundan maksat, "Ben bilen Allah'ım"
demektir. Bu A'raf sûresinin "Mikat Sûresi", "Misak Sûresi" gibi başka isimleri
de vardır. A'raf sûresi, Mekke'i Mükerreme'de nazil olmuştur. Ancak (163) üncü
âyetten (170) inci âyete kadar olan sekiz âyeti kerimesi Medine'i Münevvere'de
inmiştir. A'raf sûresi, inançlara dinî hükümlere dâir birçok esasları içerir ve
bir kısım Peygamberlerin kıssalarını, ümmetlerinin hallerini ayrıntılı olarak
kapsar. Mühim bir konu teşkil eden A'raf'a dâir âyetleri topladığı için
kendisine "A'raf Sûresi" adı verilmiştir. (46) cı âyeti kerimenin tefsirine
bakınız!.
2. Bu bir kitaptır ki,
bununla korkutasın diye ve mü'minlere bir öğüt olarak sana indirilmiştir. Bundan
dolayı senin kalbinde sakın bir sıkıntı olmasın.
2. Bu mübarek âyetler, K
ne gibi hususlardan dolayı nazil olduğunu ve Rasûlü Ekrem'in hareket tarzını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bu) Sûre'i celile (bir kitaptır) K bir kısım
kutsî sâhifelerini içermektedir (ki bununla) bu yüce kitap ile bir takım
dinsizleri (korkutasın) bu kitaptaki azaba âit âyetler ile onları uyanmaya davet
edesin (diye ve mü'minleri) de (bir öğüt olarak) bir fâideli, hayrı tavsiye
edici bir öğüt mahiyetinde bulunarak, Habibim!. (sana indirilmiştir.) Bu kitabın
indirilmesi bu gibi hikmet ve menfaatlara dayanmaktadır. Artık senin vazifen de
bunları ümmetine tebliğ etmektir. Onlar bunu güzelce anlayarak aydınlanmaz,
bundan istifâde istemezlerse (Bundan dolayı senin kalbinde) vicdanında (sakın)
hüzün ve kederden (bir sıkıntı olmasın.) çünki sen vazifeni yerine getirmiş
bulunuyorsun. Onların bunu kabul edip etmiyeceğini düşünerek kederli bir halde
bulunman icap etmez.
Bu âyeti kerime de işaret
vardır ki: Bu müslümanların vazifesi de halkı irşada çalışmaktır, onların kabul
etmiyeceklerini düşünerek üzüntüye ümitsizliğe düşmek ve o irşat vazifesini
terketmek uygun olmaz.
3. Size Rab'binizden
indirilmiş olana tâbi olunuz, ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız, siz pek az
öğüt alıyorsunuz.
3. Ey mükellef insanlar!.
(Size Rabbinizden indirilmiş olana) K hükümlerine ve Rasûlü Ekrem'in
sünnetlerine (tâbi olunuz) Hz. Peygamber'in sünnetlerine, emirlerine ve
yasaklarına uymakta Cenab'ı Hak'kın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Çünki
Kur'an-ı Kerim, bunu ifâde etmektedir (ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız)
Cenab'ı Hak'tan başkasını, onun hükümlerine muhalif harekette bulunan insan ve
cin şeytanlarını birer idareci tanıyarak onların arkalarına düşmeyiniz, onların
vesveselerini kabul etmeyiniz. Çünkü onlar insanı saptırırlar, haktan ayırır,
bâtıla düşürürler. Kısacası: Selâmet ve hidâyet dairesinde yaşamak isteyenler,
İslâm dininin hükümlerine sarılmalıdırlar, onun düşmanlarının sözlerine kıymet
verme melidirler. Ne yazık ki. Ey mükellef insanlar!, (siz pek az öğüt
alıyorsunuz.) Hakkınızdaki en hayırlı n as i hat I arı tamamen kabul
etmiyorsunuz, durumunuzu, geleceğinizi lâikiyle düşünemiyorsunuz. Hiç dünya
tarihinden ibret almanız icap etmez mi?.
4. Bir nice ülkeyi helak
ettik ki, onlara azabımız gece yatarlarken veya gündüzün ortasında uyurlarken
gelip çatmıştır.
4. Bu mübarek âyetler,
eski, isyancı ümmetlerin tarihî hallerine nazarı dikkati çekmektedir. Ve dinî
mes'uliyetin umumiyetine ve Cenâb-ı Hak'kın herseyi hakkıyla bildiğine işaret
ederek insanları tehdit edip uyanmaya davet eylemektedir. Şöyle ki: Ey
insanlar!. Bir kere düşününüz, (Biz nice ülkeleri) nice şehirleri, şehirlerin
ahalisini işlenilen küfr ve isyan yüzünden (helak ettik ki) dünya tarihi bunları
tamamen kaydetmiş bulunmaktadır, (onlara azabımız) Ya (gece yatarlarken)
gelmiştir. Nitekim Lüt Aleyhisselâm'ın kavmi böyle bir azaba uğramıştır. Veya
(gündüzün ortasında uyurlarken) "kaylüle" denilen istirahat uykusuna
dalmışlarken (gelip çatmıştır.) nitekim Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmi de böyle bir
azâb ile helak olup gitmiştir. Onlar bütün dinsizliklerinin cezasını öyle
gafilce bir halde yaşarlarken derhal bulmuşlardır. Ne mühim ibret manzaralar!!.
5. Onlara azabımız geldiği
zaman ise onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten
başka birşey olmamıştır.
5. (Onlara) O
inkarcı, günahkâr cemiyetlere (azabımız geldiği) felâkelerine dâir alametlerin
kendilerine yöneldiğini öğrendikleri (zaman ise) ne kadar fena hareketlerde
bulunmuş olduklarını anladılar, dinsizliklerini İtirafa mecbur oldular, kendi
bozuk fikirlerinin, düşüncelerinin bâtıl olduğuna şahitlik ettiler. Artık
(onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey
olmamıştır.) onlar böyle kusurlarını İtiraf ile pişmanlık göstermekle ilâhî
azaptan kurtulmak istediler. Ama ne yazık ki, artık kurtuluş zamanı geçmiş
bulunmuştu.
Bir faide bahşeder mi
heyhat!.
Vaktinde edilmeyen
nedamet!.
6. Sonra kendilerine
Peygamberler gönderilmiş olanlara mutlaka soracağız ve gönderilen Peygamberlere
de elbette soracağız.
6. O inkarcı kavimler,
dünyada öyle helake mâruz kaldıkları gibi asıl âhirette de ebedî'azâba mâruz
kalacaklardır. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Sonra kendilerine Peygamberler
gönderilmiş olanlara) Bütün o geçmiş ümmetlere (mutlaka soracağız) onların
hakkında ilâhî delillerin tamam olması ve onların bir mazeret beyan etmeğe
selâhiyetli olmadıklarının ortaya çıkması için onlara Allah tarafından sualler
yöneltilecek, size Peygamberler gelmedi mi?. Gelen Peygamberlerin davetine
icabet ettiniz mi?. Etmediniz mi?. Söyleyin bakalım, denilecektir, (ve
gönderilen Peygamberlere de elbette soracağız.) Ümmetleriniz size ne suretle
icabet ettiler?, diye onların da ifadeleri alınacaktır. Bütün bu sualler,
dinsizleri azarlamak içindir, onların alçaklıklarını kendilerine karşı açıklamak
hikmetine dayanmaktadır. Yoksa Cenâb-ı Hak, hepsinin bütün hallerini hakkıyla
bildiğinden malûmat edinilmesi için böyle bir suale hâşâ ihtiyâcı yoktur. Bu
bakımdan bir sual vuku bulmayacaktır.
7. Sonra da onlara -yapmış
olduklarını- bir bilgi ile elbette anlatacağız ve biz -onlardan- uzak olmuş
değil idik.
7. (Sonra da) Böyle bir
sorgulamanın ardından (onlara) o Peygamberlere ve oların ümmetlerine (-yapmış
olduklarını- bir bilgi ile) onların açık ve gizli hallerini, açıkça ve gizlice
düşünüp söylediklerini tam bir bilgi ile kendilerine (elbette anlatacağız)
hepsini de onlara haber vereceğiz, (ve bîz -onlardan- uzak olmuş değil idik,)
Ki, onların o amelleri, halleri bize gizli kalabilmiş olsun. Binaenaleyh onların
hakkındaki sualler de durumlarını bilmek için değildir. Belki onların iyi veya
kötü hareketlerinin kendilerine karşı da meydana çıkması içindir. Ve Cenab'ı
Hak, zaman ve mekâna ihtiyaçtan uzak olarak bütün mahlûklarının hallerini
bilmektedir. Ona göre hiç birşey kendisini bir yokluk perd es iyi e örtbas
edemez. Buna inandık.
8. Tartı da o günde haktır.
Artık her kimin tartıları ağır gelirse işte kurtuluşa erenler onlardır.
8. Bu mübarek âyetler,
Ahiret hayatındaki sorgulanılan ve kimlerin kurtulsa nail olup olamayacaklarım
bildirmektedir. Ve Cenab'ı Hak'kın nimetlerine karşı lâyıkiyle şükr edilmediğini
hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak'kın kudretinin, adaletinin bir büyük
tecellisi olmak üzere âh i ret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları
amelleri tartılacaktır. Onların dereceleri, mahiyetleri herkese karşı meydana
çıkarılacaktır. Binaenaleyh bu amellere mahsus olan bir (tartı da) o ameleri
harikulade bir şekilde tartıya tâbi kılmak ta (o günde) o kıyamet âleminde
(haktır.) sabittir, vukuu muhakkaktır. (Artık) Bu tartma neticesinde (her kimin)
herhangi mükellef bir şahsın (tartıları ağır gelirse) hangisinin iyiliklerine
ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse (işte kurtuluşa
erenler onlardır.) sevaba, kurtuluşa ulaşarak selâmete erecek olanlar onlaran
ibarettir. Ne büyük bir başarı!.
9. Her kimin de tartıları
hafif gelirse onlar da âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle
kendilerini ziyana sokmuş kimselerdir.
9. (Her kimin de) Kıyamet
günü (tartıları hafif gelirse) yani: Tartılacak iyilikleri yok veya pek az olup
da kötülükleri fazla bulunursa (onlar da âyetlerimize) dünyada yalanlamak
suretiyle (zulüm etmiş olmaları sebebiyle) öyle hakka zıt, kutsal değerlere
ters, Allah'ın birliğine ait delillere aykırı hareketleri yüzünden kendi temiz
yaratılışlarını zayi ederek (kendilerini zarara sokmuş) kendilerini âhiret
âleminde azaba uğratmış (kimselerdir.)
Bu gibi tartıları hafif
gelecek şahıslardan maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre kâfirlerdir. Çünkü
Allah'ın âyetlerine zulm eden, onları inkâr eden kâfirlerden başkası değildir.
Bir kısım günahkâr mü'minler ise tamamen zarara uğramış olmayacaklardır.
Onlardan affa uğramayanlar, geçici olarak azap görürlerse de sonra yine selâmete
ererek cennete kabul olunurlar.
§ Mizan: Mahşer günü
herkesin amelerinin miktarını bildirecek olan bir vasıtadır ki, her şahıs kendi
sevap ve günahının miktarını bununla öğrenir, İlâhî adaletin tecellisine vesîle
olan bu mizanın mahiyetini Allah'ın ilmine havale ederiz. Maamafih amellerin
tartılması hakkında çeşitli görüşler vardır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre
insanların amelleri dâima melekler vâsıtasıyle bir takım sahifelere
yazılmaktadır. Bunlara "amel defterleri" denilir. İşte bu sahifeler bütün
yaratıkların gözleri önünde mahiyeti Cenâb-ı Hak'ça malûm bir terazi ile
tartılacaktır. Bu terazinin bir dili, iki de kefesi vardır.
Ibni Abbas Hazretlerinden
rivayet edildiğine göre de mü'minlerin amelleri güzel bir surette, kâfirlerin
amelleri de çirkin bir surette görünür. Bu ameller böyle bir suretle tartılır.
Mücahid'e, Dahhak'e ve bir kısım son dönem âlimlerine göre de bu mizandan
maksat, ilâhî adalettir. Allah'ın takdiridir. Ahirette Cenab'ı Hak'kın adaleti
tecelli edecek, her mükellef mahlûk bu adaletin gereği doğrultusunda ya mükâfat
veya ceza görecektir. Maamafih ilâhî kudret ve adaletin hakkıyla tecellisini
mahlûklara göstermek için insan ve cinlere ait amel ve fiillerin birer suretle
teraziye tâbi tutulması asla uzak görülemez. Hergün insanlık muhitinde nice
harikulade kudret eserlerinin keşfine, ortaya çıkmasına şahit olmuyormuyuz?.
Seslerimizi, resimlerimizi birer demir parçası zaptetmiyor mu?. Doğuda olan bir
kimse, batıda bulunan bir şahsın sesini, yüzünü görüp işitmiyor mu?. Fotoğraf mı
zaptedemiyor mu?. İşte bizim için birer ibret ve uyanma örneği olmak üzere vakit
vakit ortaya çıkarılan bu hârikalar da bize bir ders vermektedir. Artık Allah'ın
kudretiyle amellerimizin herhangi bir suretle mîzâna vurulabileceğini biz nasıl
uzak görebiliriz. Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Amenna!. Buna inancımız tamdır.
10. An d o l sun ki, sizi
yerde yerleştirdik ve size orada birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik, siz
ise pek az şükredersiniz.
10. Ey âdem oğulları!. (Andolsun
ki) kudretim hakkı için (sizi yerde yerleştirdik) sizi yeryüzünde ikamete,
tasarrufa, servet ve zenginliğe nail kıldık (ve size orada) yeryüzünde (birçok
geçim vâsıtaları meydana getirdik) hayatınızı, idarenizi düzenlemek için
çeşitli, ticâret sanat sebebleri yarattık, çeşit çeşit yiyilecek, içilecek
nimetleri var ettik, insanları bunlardan istifâde ettirdik. Artık bu kadar ilâhî
lütuflar, ibâdet ve itaatte bulunmanızı, şükür vazifenizi yerine getirmenizi
icap etmez mi?. Ne yazık ki, ey insanlar!, (siz ise) Bu kadar nimetlere nail
olduğunuz halde (az şükr edersiniz.) bu şükür vazifesini hakkiyle yapmaya
çalışmazsınız. Halbuki, nimete şükr etmek, nimetin devamına, daha fazla
artmasına vesile olur. Nimete karşı nankörlükte nimetin elden çıkmasına
sebebiyet verir. Binaenaleyh dünyada ve âhirette nimetlerin devamını, artmasını
temin için şükür vazifesini yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu da Cenab'ı Hak'kın
emirlerine, yasaklarına güzelce riâyet etmekle meydana gelir. Bunlara muhalefet
ise en büyük felâkete sebebtir. İşte şeytanın bu yüzden uğradığı felâket
meydanda.
11. Andolsun ki, sizi
yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra da Adem'e secde ediniz diye meleklere
emir ettik, derhal secde ettiler. Ancak iblis, o secde edenlerden olmadı.
11. Bu mübarek âyetler;
Adem oğlu hakkında şükür vesilesi olan Allah'ı yüceltmenin tecellisini
göstermektedir. Allah'ın takdirine razı olmayıp ilâhi emre boyun eğmeyip kibirli
bir vaziyet alanların da ne kadar alçaklık ve sapıklığa düşeceklerini bir örnek
ile tenbih etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Andolsun ki) Muhakkak surette
biliniz ki (sizi yarattık) yani: Sizin vücude gelmenizi takdir ettik veyahut ilk
evvel sizin varlık sebebiniz olan Hz. Adem'i topraktan hayata kavuşturduk (sonra
size) sizin o muhterem ilk babanıza güzelce bir (suret verdik.) ona insanlık
şekil ve görünümünü ihsan ettik. Hz. Adem'in yaratılmasından (Sonra da Adem'e
secde ediniz diye meleklere emir ettik) melekler de bu ilâhi emre uyarak (derhal
secde ettiler.) içlerinden hiçbiri bu secdeden kaçınmadı (Ancak) meleklerin
arasında bulunup cin taifesinin ilk babaları bulunan (İblis) kendisini
tabiatıyla içine alan bu emre muhalefet ederek (o secde edenlerden olmadı.)
ilâhi emre aykırı harekette bulunmak gibi bir alçakça işi işlemekten sakınmadı.
Bir görüşe göre âdem
oğullarından herbiri kendi babasının döl yatağında yaratılmış, sonra da
valdesinin rahminde insan suretini almıştır. Bir nutfa, bir insan suretinde
teşekkül ederek meydana çıkmıştır.
12. Buyurdu ki: Sana
emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti. Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım,
beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.
12. Allah Teâlâ İblis'e
(Buyurdu ki:) Hz. Adem'e secde .et diye (Sana emrettiğim zaman) ne için secde
etmedin?, (seni secde etmekten ne men etti.) İblis te cevaben (Dedi ki: Ben
ondan hayırlıyım.) nasıl olur da bir şahsa kendisinden hayırlı olan bir kimse
secde eder!. Çünkü Ey Rabbim!. (Beni ateşten yarattın, onu) Adem'i (ise) onun
parçalarının çoğunu ise (çamurdan yarattın.) ateş ise parlaktır, yücedir. Çamur
ise karanlıktır, alçaktır. İblis bu iddiasiyle kendi cehaletini, alçaklığını
göstermiş oldu. Çünkü bir şeyin üstünlüğü, öyle kendisini teşkil eden unsur ile
değil, kendisinin ruhundaki, mahiyetindeki yükseklik itibariyledir. Ve özellikle
Cenâb-ı Hak'kın ona verdiği bir ayrıcalık, bir üstünlük sebebiyledir. Maamafih
çamur, sudan, topraktan meydana gelmektedir, su ise hayâtın esâsıdır. Topraklar
ise ağaçların, bitkilerin yetişip gelişmesine sebeptir, mütevâzi bir tabiata
sahiptir. Ateş ise yakıcıdır, çok kere eşyanın dağılıp mahvolmasına vesiledir.
Kendisi de yükselip sönmeğe mahkumdur. Artık ateşin çamurdan her yönüyle
üstünlüğü nasıl iddia edilebilir?. Bununla beraber Allah'ın emrine itaat bir
vazifedir. İsterse mükellef olanlar; o emrin hikmetini idrâk edemez olsunlar.
§ Hz. Adem'e secde
edilmesinden maksat, bizzat secde değil, belki ona karşı sadece bir saygıdır.
Yahut Hz. Adem hakikaten kendisine secde edilen bir varlık olmamıştır. Bu secde
yine Cenab'ı Hak'ka aittir, secde edilen an c ak Al I ah T e âlâ' dır, Hz. Adem
ise birkible mesabesinde bulunmuştur. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Hz. Adem'e
secde edilmesi, ona karşı eğilmek suretiyle bir tahiyye secdesinde = du'ave
övgüde bulunmak ve ilâhî emre riâyet için bir saygı göstermekten ibarettir. Bu
vesîle ile ilâhî emre uyanlarla uymayanlar belirlenmiş olur.
13. Buyurdu ki: Artık
oradan aşağı in, çünkü orada senin için böbürlenmek salâhiyyeti yoktur. Artık
çık, şüphe yok ki, sen alçaklardansın.
13. Hak T e âlâ
Hazretleri, ilâhî emrine muhalefet eden iblis'e hitaben (Buyurdu ki: Artık
oradan) cennetten veya semâdan (aşağıya) yeryüzüne horlanmış olarak (in) sen
melekler arasında bulunmak kabîliyetinden mahrumsun (çünki orada) cennette veya
melekler topluluğu arasında (senin için böbürlenmek) Allah'ın emrine karşı
büyüklük taslama (salâhîyyetî yoktur.) cennet ve semâ ehline büyüklük taslamak
yakışmaz. (Artık) Ey iblis!, (çık) Oradan (şüphe yok ki, sen zelil) kâfir
(kimselerdensin.) işte Allah'ın emrine uymayıp onu hafife alan bir kimse böyle
horluk ve hakarete mâruz kalır, yüce makamlardan, muhterem zatlar arasından
kovulur.
14. Dedi ki: Bana
dirilecekleri güne kadar mühlet ver.
14. Bu mübarek âyetler,
çenetten kovulan şeytanın kıyamete kadar yaşamak temennisini ve bu müddet içinde
insanlara karşı nasıl düşmanca bir vaziyet alacağını bildirmektedir. Ve
kendisine mühlet verilen şeytan ile ona tâbi olacak olanların nasıl zelilce bir
durumda kalacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: İblis cennetten kovulma
işitince (Dedi ki:) Ey Rabbim!. Sen (Bana dirilecekleri güne kadar) Adem ile
zürriyyetinin sona erip de yeniden hayata kavuşacakları vakte, ikinci sura
üfrülme zamanına kadar (mühet ver.) beni o zamana kadar öldürme. Melun iblis,
böyle yaşamakla âdem oğularını şaşırtarak onlardan intikam almak istemiş,
kendisininde ölümden kurtulmasını temenni eylemiş bulunuyordu.
15. Buyurdu ki: Sen
muhakkak mühlet verilmişlerdensin.
15. Allah Teâlâ
Hazretleri ise onun temennisini tamamen kabul buyurmadı. Ona hitaben: (Buyurdu
ki: Sen) Zâten bu temenninden evvel yüce katımdan bilinen bir vakite, öyle
ikinci süre üfrülme zamanına değil, birinci şûra kadar, bütün insanların
ölecekleri güne değin (muhakkak mühlet verilmişlerdensin.) o güne kadar
yaşayacak, sonra sen de ölecek, sonra da âhirete sevkedilerek ebedî azaba
uğrayacaksın.
Cenâb-ı Hak, Şeytana hikmet
gereği böyle bir mühlet vermiş, insanları bu vâsıta ile de bir imtihana tâbi
tutmuş, o melunun vesveselerine kapılmayıp ta kendilerini muhafaza edecek olan
kullarını sevaplara aday kılmıştır.
16. Dedi ki: Sen beni
azgınlığa uğrattığından dolayı ben de yemin ederim ki elbette onlar için senin
dosdoğru yolun üzerinde oturacağım.
16. İblis bu kötü âkibetini
anlayınca Cenâb-ı Hak'ka hitaben: (Dedi ki:) Ey Rabbim!. (Sen beni azgınlığa
uğarttığından) beni azdırıp yoldan çıkardığından (dolayı) bu sebeple (ben de
yemin ederim ki, elbette onlar için) o âdem oğullarını şaşırtmak ve saptırmak
için (dosdoğru yolun) Ey Allah'ım!. Sana kavuşturan din yolunun (üzerinde
oturacağım.) o yola gitmek isteyenleri şaşırtıp eğri büğrü yollara sevkedeceğim.
17. Sonra muhakkak ki,
onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından
geleceğim ve onların ekserisini şükür ediciler bulmayacaksın.
17. Melun şeytan âdem
oğullarını nasıl şaşırtmaya çalışacağını, nasıl öcünü alıp rahatlayacağını
İtiraf ederek şöyle dedi: (Sonra muhakkak ki, onların) O saptırmaya çalışacağım
insanların (önlerinden, arkalarından sağ taraflarından ve sol taraflarından)
böyle bütün dört taraflarından (geleceğim) onları her şekilde aldatmaya
çalışacağım. Nitekim bir beldeye, bir cemaate karşı düşmanlarının böyle dört
taraftan hücum etmesi de olağandır. Artık onların birçoklarını doğru yoldan
çıkarmış olacağım (ve) artık (onların çoklarını şükür ediciler b almayacaksın.)
elde etmiş oldukları nîmetlerin değerini bilmeyecekler, bunları kendilerine
ihsan etmiş olan kerem sahibi Yaratıcıya, karşı şükran vazifesini yerine
getirmeyeceklerdir.
Melun şeytan, kendi
vesveselerinin tesirine inanarak kendisince meydana gelen bir zandan dolayı
böyle bir iddiada bulunmuştur.
18. Buyurdu ki: Haydi
oradan verilmiş, kovulmuş olarak çık. Andolsun ki onlardan her kim sana tâbi
olursa elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.
18. Allah Teâlâ ilâhî
emrine karşı isyanda, muhalefette bulunan iblis'e hitaben: (Buyurdu ki: Haydi
oradan) Cennetten veya semâdan veya melekler arasından (mahkûr) yerilmiş ve
rahmetten (kovulmuş olarak çık.) uzaklaş. (Andolsun ki, onlardan) İnsanlardan
(her kim sana tâbi olursa) cezasını bulur (elbette cehennemi sizden, hepinizden
dolduracağım.) gerek şeytana uyan insanlar ve gerek şeytan ile onun
zürriyyetleri tamamen cehenneme sevkedilecekler, lâyık oldukları azaplara
kavuşacaklardır. Artık bu korkunç akıbeti düşünmeli!.
19. Ve ey Adem!. Sen ve
eşin cennette yerleşiniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız,
sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz.
19. Bu mübarek âyetler Hz.
Adem'in cennetten çıkarılmasının sebebini ve şeytanın ne kadar insanlık düşmanı,
hilekâr bulunduğunu ve onun vesveselerine kapılanların ne kadar kendilerine
fenalık etmiş olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri
Meleklere secde etmelerini emr etti (Ve) Adem Aleyhiselâm'a da vahiy "Oluyla
buyurdu ki: (Ey Adem!. Sen ve eşin) Havva (cennette yerleşiniz.) cennet sizin
ikametgâhınız olsun. Artık (dilediğiniz yerden yiyiniz) cennetin herhangi bir
yerindeki ağaçların meyvelerinden istifâde ediniz, (ve) yalnız (şu ağaca
yaklaşmayınız.) onun meyvesinden yemeyiniz. O sizin için yasaktır. Bu ağaçtan
maksat, ya buğday veya üzüm ağacıdır. Veyahut bunlardan başka bir ağaçtır,
(sonra) Bu ağaca yaklaşıp meyvesinden yediğiniz takdirde (ikiniz de) sen de eşin
Havva da (zalimlerden) nefislerine haksızlık etmiş, nîmetlerin yok olmasına
sebebiyet vermiş olanlardan (olursunuz.) işte böyle bir zulüme düşmemek için bu
husustaki ilâhî yasağa riâyet lâzımdır.
20. Sonra şeytan,
ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara
açıvermesi için vesvese vermeğe başladı. Ve rabbiniz sizi bu ağaçtan
yasaklamadı, ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız
için yasakladı, dedi.
20. (Sonra) Bu ilâhî
yasağın ardından (şeytan, ikisini de) Hz. Adem'e de, Havva'ya da (onların
kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini) avret mahallerini (onlara
açıvermesi için) bu yerlerin açılmasıyla onları mahcup bir durumda bulundurmak
maksadiyle onlara (vesvese vermeğe başladı.) onların kalplerini o ağacın
meyvesinden yemeğe meylettirecek şekilde onlara telkinde bulundu veya onlara bir
şekilde yaklaşarak kendilerine gizlice sözler söyledi. (Ve) Dedi ki: (Rabbiniz
sizi bu ağaçtan» Bunun meyvesini yemekten (yasaklamadı, ancak) ikiniz de (iki
melek olacağınız veya ebedî) cennette (kalacaklardan bulunacağınız için
yasakladı, dedi.) yani: Bundan yediğiniz takdirde ikinizin de melek olacağınız
veya ikiniz de ölmeyip cennette ebedî kalacaksınızdır. Cenab'ı Hak ise sizin
böyle melek olmanızı cennette ebedî kalmanızı istemediği için sizi o ağaca
yaklaşmaktan men eyledi.
21. Ve onlara yemin etti
ki, ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.
21. (Ve) Şeytan, Hz.
Adem ile Havva hakkında dost göründü, vesvesesinin bir güzel niyyete bağlı
olduğunu göstermek için (onlara yemin etti ki: Ben muhakkak sizin için elbette
hayrı tavsiye edenlerdenim.) sizin öyle ebedî bir nimete kavuşmanızı istediğim
içindir ki, size o ağacın meyvesinden yemeyi tavsiye ediyorum, diyerek
hainliğini ve kötü maksadını gizlemeğe çalıştı.
22. Artık onları
bâtıl sözle aldattı. Vaktaki, ağaçtan tadıverdiler o kapalı avret yerleri
kendilerine görünmeğe başladı. Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat
örtüverdiler. Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamış
değil miydim ve size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi
idim?.
22. Bu mübarek
âyetler, şeytanın vesvesesine tutulanların ne kadar sorumlu ve mahcup bir duruma
düşeceklerini göstermektedir. Ve insanlık hali böyle bir durumla karşı karşıya
kalanlar için hemen tövbekar olup Allah'ın affına sığınmaktan başka çare
bulunamayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Artık) İblis (onları) Hz. Adem ile
Havva'yı (bâtıl sözleriyle) yalan yere yemin etmesiyle (aldattı.) ağacın
meyvesinden yemeğe sevkederek onları itaat sahasından muhalefet vadisine
indirdi. (Vaktaki) Hz. Adem ile Havva bu şeytanî sözlerin ciddiyetine inanıp bir
dalgınlık ve gaflet eseri olarak (ağaçtan) o yasak ağacın meyvesinden
(tadıverdiler) derhal kendilerini bu muhalefetlerinin cezası yakaladı, (o kapalı
avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı.) hoş nuranî elbiseleri
kendilerinden açılıp düşüverdi. Derhal yaptıklarına pişman oldular. (Onların) o
kapalı kalması lâzım olan avret yerlerinin (üzerine cennetin yapraklarından kat
kat örtüverdiler.) bir görüşe göre bunlar incir yaprakları imiş. (Ve) Onların
(Rableri) terbiyecileri ve varlıklarının sahibi olan Allah Teâlâ (ise onlara)
bir azarlama ve kınama mesabesinde olmak üzere (nida etti ki: Sizi bu ağaçtan)
yani meyvesini yemekten (yasaklamış değil miydim?.) neden bundan gaflet
ettiniz?. (Ve size şüphe yok ki, şeytan size apaçık bir düşmandır dememiş mi
idim.) Artık ne için öyle bir düşmanın sözüne kıymet verip aldandınız?. Allah'ın
emrine karşı gelerek bir inat ve çekememezlik sebebiyle secdeyi terk eylemiş
olan öyle lanete uğramış bir düşmanın sözüne hiç bakılır mı?.
§ Bu âyeti kerime, şuna da
işaret etmektedir ki: Bir mü'min hiçbir vakit bir dinsizin aldatmalarına
kapılmamalıdır, onun hak ve hakikata aykırı sözlerine ne kadar yaldızlı da
görünse asla ehemmiyet vermemelidir. Çünki böyle bir aldanış neticesi hüsrandır,
hakikî bir ilerleme ve yükselmeden mahrum olmaya sebebtir. Böyle bir aldatmaya
kapılmış olan kimse, hemen uyanıp pişman olmalı, hareketini meşru şekilde
ıslaha, düzeltmeye çalışmalıdır.
23. Dediler ki: Ey
Rabbimiz!. Biz kendi nefislerimize zulm ettik, ve eğer bizi bağışlamaz ve
merhamet buyurmaz isen elbette biz zarara uğramışlardan oluruz.
23. Hz. Adem ile Havva
valdemiz, ne kadar aldanmış olduklarını anlayarak hemen kusurlarını İtirafa
başladılar. (Dediler ki: Ey Rabbimiz!.) Ey lütfü ve Nişanıyla terbiye
edildiğimiz kerem sahibi Yaratıcımız!. (Biz kendi nefislerimize zulm
ettik) Yasak olan bir harekette bulunarak kendimizi azaba uğratmış olduk, (ve
eğer bizi) Şu işlediğimiz günahtan dolayı (yari ı gam az) affetmez ve bağışlamaz
(isen ve) bize (merhamet buyurmaz) bizi ilâhî lûtfuna kavuşturmaz (isen elbette
biz hüsrana) dünyada zarar ve ziyana (uğramışlardan oluruz.) artık bizi affet,
mağfiretine, merhametine ulaştır ey kerem ve merhamet sahibi mabudumuz!.
§ Adem Aleyhisselâm,
Allah'ın emrine kasden muhalefet etmiş değildi. Yapmış olduğu, daha iyi olanı
terketmek kâbilindendi ve bu bir unutma neticesi idi. Allah'ın adına yalan yere
yemin edilemiyeceğine inanıp şeytanın vesvesesine aldanmıştı. Bu husustaki ilâhî
yasağın, haram kılmak için değil, yasak olan ağaca yaklaşmayı terketmenin daha
iyi olacağına ilişkin bir yasak olduğuna kanaat getirmiş olması da
düşünülebilir. Maamafih Allah'ın bu yasağı zamanında Hz. Adem henüz peygamberlik
vasfına sahip değildi, bu muhalefet kendisinden, peygamberlikten önce sâdır
olmuştur. Ancak öyle büyük zatların kendilerinden çıkacak ufak kusurları bile
büyük görerek Allah'ın affına sığınmaları âdettir.
Bununla beraber bu âyeti
kerime şunu da gösteriyor ki: Mutlak surette vuku bulan yasakları, haram kılmak
içindir. Hz. Adem'in bu kıssası için Bakara süresindeki (340) inci âyeti
celilenin tefsirine de bakınız!
24. Buyurdu ki: Bâzınız
bâzınıza düşman olarak -yeryüzüne- ininiz sizin için yerde bir zamana kadar bir
ikametgâh, bir faydalanma vardır.
24. Bu mübarek
âyetler, Allah'ın emrine karşı gelmenin bir neticesi olmak üzere Hz. Adem ile
Havva'nın ve iblis'in yüce makamlardan yeryüzüne indirilmiş ve aralarında bir
düşmanlığın cereyana başlamış olduğunu bildirmektedir. Ve bunların yeryüzünde
yaşayacaklarını, orada öleceklerini ve tekrar orada toplanıp dağıtılacaklarını
hatırlatmaktadır. Cenâb-ı Hak'kın lütfedip insanlığa avret yerlerini örtecek,
kendilerini süsleyecek elbiseler verdiğini, ve onlar için takva ile vasıf
lanmanın daha hayırlı, manevî bir elbise olduğunu da beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Yüce Yaratıcı Adem Aleyhisselâm ile Havva'ya, onların takdir edilen, Cenab'ı
Hak tarafından bilinen zürriyetlerine ve lanetlenmiş şeytan ile onun zürriyyeti
olan cinlere hitaben: (Buyurdu ki:) ilâhî irâdesi sâdır oldu ki: (Bâzınız
bâzınıza düşman olarak) Yeryüzüne (ininiz) aranızda kıyamete kadar düşmanlıklar
devam edecektir. İnsanlar arasında düşmanlıklar cereyan edeceği gibi insanlar
ile şeytanlar ve cinler arasında da düşmanlık sabit olup elbette yok
olmayacaktır. Ey insanlar!. Şeytanlar, cinler taifeleri!, (sizin için yerde bir
zamana kadar) Ecellerinizin, yaşama müddetlerinizin nihayet bulacağı ana değin
(bir ikametgâh, bir faydalanma) bir istifâde (vardır.) takdir edilmiştir. Bu
gerçekleşecektir.
25. Buyurdu ki: Orada
yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınızdır.
25. Yine Cenâb-ı Hak
(Buyurdu ki:) Ey insanlar!. Ey Şeytanlar, Cinler!. Sizler (Orada) yeryüzünde
(yaşayacaksınız) takdir edilen hayat müddetiniz devam edecektir, (orada
öleceksiniz) Yaşama müddetiniz nihayet bulup yeryüzünde ölüme mahkûm
olacaksınız, (ve yine oradan) Yeryüzünden kıyamet günü haşır ve neşir için
(çıkarılacaksınız.) yeniden hayâta erişip lâyık olduğunuz cezalara
kavuşacaksınızdır. Bu sonucu artık düşününüz!.
26. Ey Adem
oğulları!. Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi
indirdik, takva elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ'nın
âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.
26. Hak Teâlâ Hazretleri
ilâhî bir lütuf olmak üzere özellikle insan nev'ine tekrar hitab ederek buyurur
ki: (Ey Adem oğulları!.) Hakkınızdaki ilâhî yardımımı hatırlayınız. (Size
çirkin yerlerinizi) Avret yerlerinizi (örtecek bir örtü ve bir de bir süs
elbisesi indirdik) yani semâ tarafından doğan güneşler, aylar ve muhtelif
yıldızlar vasıtasıyla ve güzel güzel yağmurlar, hayalar vâsıtasıyle geziminizin
kaynağı olan şeyleri meydana getirdik, elbise edineceğiniz şeyler) yarattık.
Bunların bir kısmı ile avret yerlerinizi örtersiniz, bir kısmı ile de bütün
vücudunuzu süslemiş, olursunuz. Fakat sizin için ebedî selâmet ve saadeti temin
edecek hükümleri, kuralları da Peygamberler de semavî kitaplar
vâsıtasıyle ihsan ettik ki, siz bu sayede manevî bir elbise olan takva ile,
Allah korkusu ile, dinî vazifelere uymak
hissiyle coşku içinde
bulunursunuz. İbâdet esnasında giyilecek temiz süs elbisesi, nâmahremlerden
korunulacak olan organları, süs unsurlarını örten perdeler de birer takva
elbisesi demektir. İşte böyle bir (takva elbisesi ise o daha hayırlıdır.) o daha
faidelidir, onun maddî ve manevî kıymeti, süsü daha fazladır. (Bu) Maddî ve
manevî elbiselerin indirilmesi, meydana getirilmesi, kullara ihsan buyrulması
»işte Allah Teâlâ'nın âyetlerindendîr,) onun lütuf ve keremini gösteren
şeylerdir, (umulur ki) Artık insanlar (bunu) bu pek büyük ilâhî lütfü
(düşünürler.) bu nimetin değerini bilirler, Cenab'ı Hak'ka kaşı teşekkür borçlu
olduklarını idrâk ederek kulluk vazifelerini güzelce yapmaya çalışırlar.
İnsaniyete lâyık olan ancak böyle bir harekettir.
27. Ey âdem oğulları!. Sizi
de şeytan bir fitneye düşürmesin, nasıl ki ana ve babanızı onların çirkin
yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak kendilerini cennetten
çıkardı. Şüphe yok ki, o şeytan ve onun topluluğu sizi sizin onları
göremeyeceğiniz bir taraftan görürler. Muhakkak ki, biz şeytanları imân etmeyen
kimseler için dostlar kılmışızdır.
27. Bu mübarek âyetler,
Hz. Adem'in kıssasından alınacak ibreti, Adem'in çocuklarına tavsiye etmekte,
şeytanın ve şeytana tâbi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda
bulumakta olduklarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.)
Ey kudret elimle yaratmış, bir müddet de cennette yaşatmış, sonra da şeytanın
vesvesesi sebebiyle dünya yüzüne indirmiş olduğum Adem'in bütün zürriyyeti, o
büyük babanızın başından geçenlerden ibret alınız (Sizi de şeytan bir fitneye
düşürmesin) sizi saptırarak sıkıntıya uğratmasın, cennete girmekten mahrum
bırakmasın, (nasıl ki, ana ve babanızı) Hz. Adem ile Havva'yı (onların çirkin
yerlerini) avret mahallerini (göstermek için onların örtülerini çekip atarak)
böyle elbiseden soyutlanmış olmalarına sebebiyet vererek (kendilerini cennetten
çıkardı.) onları vesveseleri yüzünden böyle geçici bir mahrumiyete uğrattı.
(Şüphe yok ki, o şeytan ve onun topluluğu) Onun zürriyeti, kabilesi (sizi, sizin
onları göremiyeceğiniz bir taraftan görürler.) onlar mahiyetleri itibariyle
insanlara görünmezler, insanların içlerinde kanlar gibi akmaya, tesir göstermeye
kabiliyetli, bulunurlar. Artık onlara karşı pek uyanık bulunmak, onların
vesveselerinin tesirine kapılmamak lâzımdır. (Muhakkak ki biz şeytanları imân
etmeyen kimseler için dostlar kılmışızdır.) Onların arasında tabii olarak bir
münâsebet vardır. Bir imân sahibi hiçbir vakit şeytanı dost ve yönetici kabul
etmez. Kendi isteğiyle bile bile onun vesvesesine tâbi olmaz. O şeytana ancak
dinsizler tâbi olur, onu kendileri için hareket rehberi kabul ederler.
28. Ve onlar bir
yaramazlık yaptıkları zaman biz babalarımızı da bunun üzerinde bulduk, ve Allah
bununla bize emir etmiştir, derler. De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ kötü şeyler ile
emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ'ya karşı söyler misiniz?.
28. Şeytana dost olanlar,
onun yolunu takib ederler (Ve onlar bir yaramazlık) dinen kötü bir hareket
(yaptıkları zaman) meselâ: Bazı hayvanların etlerini, bazı kimselere helâl,
diğer bazı kimselere haram gördükleri, tevaf esnasında avret mahallerini açık
bıraktıkları, putlara taptıkları vakit (biz babalarımızı da bunun üzerinde
bulduk) onlar da böyle yaparlardı, (ve) Maamafih (Allah) da (bununla bize
emretmiştir derler.) böyle babalarını taklit ettiklerini söyler ve Cenab'ı
Hak'ka karşı iftirada bulunurlar. Resulüm!. O câhillere (De ki: Şüphe yok Allah
Teâlâ kötü şeyler ile emretmez.) Hak Teâlâ Hazretleri dâima güzel güzel ameller
ile emreder, kullarını güzel hareketlere teşvik buyurur, öyle temiz bir
tabiatın nefret edeceği, doğru bir aklın çirkin göreceği şeyleri emreder mi?.
Böyle iddia ettiğiniz şeyleri ne bizzat Cenâb-ı Hak'tan işitip aldınız, ne de
bunlara Peygamberler vasıtasıyla muttali oldunuz. Artık sizin bu iddianız ne
kadar büyük cezaları gerektirmektedir bir düşününüz!. (Siz bilmediğiniz şeyleri
Allah Teâlâ'ya karcı söyler misiniz?.) Böyle bir cür'et, ne kadar büyük bir
sorumluluğu gerektirir bunu hiç. düşünmez misiniz?. Ya kötülüklerden olduğu
sizce de bilinmesi lâzım gelen şeyleri nasıl olur da Cenab'ı Hak'ka isnat
edebilirsiniz?. Böyle bir iftiranın gerektireceği azapları artık bir kere
düşününüz!.
29. De ki: Benim, Rahim
adaletle emretmiştir. Ve her secde yerinde yüzlerinizi doğru tutunuz ve dini
yalnız Allah'a has kılarak ibâdette bulununuz. Sizi ilkin yarattığı gibi yine
ona döneceksinizdir.
29. Bu mübarek âyetler,
dinsizlerin iddialarını re d ile Cenab'ı Hak'kın neleri emir ettiğini
bildiriyor, ve bir kısım zatların hidâyete erdiklerini, bir takım kimselerin de
şeytanlara uyup sapıklığa düştüklerini gözler önüne seriyor. Şöyle ki: Resulüm!.
Öyle Cenâb-ı Hak'kın emretmiş olduğu şeyleri ilâhî zatına isnat eden câhillere
(De ki: Benim Rabbim adaletle emretmiştir.) aşırılıktan uzak, hikmet ve menfaati
içeren "kelime'i tevhit" gibi insanlığın selâmet ve saadetini öngören şeyler ile
emir ve teklifte bulunmuştur. (Ve) Habibim!. Onlara şunu da de ki: (her secde
yerinde) Her mescitte, her namaz kılacağınız yerde (yüzlerinizi) tamamen kıble
cihetine (doğru tutunuz) kıbleye yönelmiş olunuz (ve ona) o Kerem sahibi Mabuda
(dini yalnız O'na has kılarak ibâdette bulununuz.) ibâdet ve itaatiniz bağlılık
ve tam bir samimiyet içerisinde olsun, şirk ve gösteriş şüphesinden uzak
bulunsun. O kerem sahibi Yaratıcı (Sizi ilkin yarattığı gibi) öldürdükten sonra
da (yîne) onun kudretiyle hayat bulacaksınız ve yine (ona döneceksinizdir.)
dünyadaki amellerinize göre mükafata, cezaya uğrayacaksınızdır. Binaenaleyh bu
akibeti düşünerek ona göre hareketinizi düzenleyiniz.
30. Bir cemaati
doğru yola iletti, bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu. Çünki onlar
Allah Teâlâ'yı ona -kulluğu- bırakıp şeytanları dostlar edindiler. Ve
zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.
30. O Yüce Yaratıcı
kullarından (Bir cemaatı doğru yola iletti) o topluluk temiz yaratılışını iyiye
kullandığı için Allah'ın doğru yoluna girmeye hak kazanmıştır, (bir cemaatin
üzerlerine de sapıklık hak oldu) O cemaat de yaratılışlarını değiştirip,
nefislerinin kötü eğilimlerine tâbi oldukları için hidâyete ulaşma selahiyetini
kaybetmiş oldular. (Çünkî onlar Allah Teâlâ'yı) Ona kulluk etmeyi, onun
hükümlerine uymayı kendi kötü iradeleriyle (bırakıp şeytanları dostlar
edindiler) artık böyle kimseler, sapıklığa düşmüş olmazlar mı?. (Ve) Öyle
kimseler (zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.) onlar düşmüş oldukları
sapıklığın farkına varmazlar, takib ettikleri yolun bir selâmet ve hidâyet yolu
olduğunu sanırlar. En büyük bir felâkete uğramış oldukları halde dünyada iken
bunun farkında olamazlar. Ne büyük bir cehalet ve gaflet!.
31. Ey âdem oğulları! Her
secde yerinde süsünüzü alıveriniz ve yiyiniz ve içiniz israf da etmeyiniz. Şüphe
yok ki, o, israf edenleri sevmez.
31. Bu mübarek âyetler,
namaz için ne gibi bir tavır alınmasını ve Hak Teâlâ'nın nimetlerinden istifâde
edilmesini, fakat bu hususta israftan kaçınılmasını bildirmektedir. Cenab'ı
Hak'kın nîmetlerinden meşru şekilde istifadeye bir engel bulunmadığını, helâl
nimetlerden mü'minlerin dünyada istifâde etmeleri caiz olduğu gibi bu nimetlerin
âhirette sadece mü'minlere ait olacağını da müjdelemektedir. Allah tarafından
başlıca haram kılınmış olan şeylerin bir kısmını da dikkat nazarlarına
sunmaktadır. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey Hak Teâlâ'nın mü'min, salih
kulları!. (Her secde yerinde) Her mabette, her namaz kılacağınız zaman ve
Beytullah'ı her tavaf edeceğiniz vakit (süsünüzü alıveriniz) avret yerlerinizi
örtünüz, güzel temiz elbiselerinizi giyiniz, Cenâb-ı Hak'ka karşı saygılı bir
vaziyet alınız, (ve) Sizin için helâl olan şeylerden (yiyiniz ve içiniz) bunlar
sizin için birer ilâhî lütuftur. Cahiliye döneminde bazı kimseler hac vazifesini
yaptıkları günlerde yağlı, tatlı yiyecekleri bırakarak yalnız ölmeye-cekleri
miktar birşey ile yetinirlerdi, siz ey müslümanlar!. Böyle yapmakla mükellef
değilsiniz, (ve) Bununla beraber bu nimetlerin değerini biliniz, (israf da
etmeyiniz.) yiyip içmekte aşırılığa düşmeyiniz, helâl şeyleri haram saymayınız,
haram olanları da helâl sanmayınız. Veya elbise hususunda yiyecek hususunda ve
diğer geçim hususlarında israfa meydan vermeyiniz. Öyle bir hareket sıhhate,
ahlâkî esaslara, iktisadî menfaatlere aykırıdır, Allah'ın nimetine karşı bir
kadirbilmezlik mâhiyyetindedir. (Şüphe yok ki, o) Kerem sahibi Yaratıcı (israf
edenleri sevmez.) onların o hareketlerine razı olmaz. Öyle israfçı hareketler
sosyal münfaatlere her şekilde aykırı olduğundan Allah'ın rızâsına uymamaktadır.
32. De ki: Allah
Teâlâ kulları için çıkarmış olduğu süsü ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?.
De ki: O dünya hayatında imân edenler içindir, kıyamet gününde ise
yalnız onlara mahsustur.
İşte âyetleri bilir kişiler olan bir kavim için böyle ayrıntılı olarak beyan
ederiz.
32. Resulüm!. Beyti
şerifi çıplak olarak tavaf eden ve temiz şeylerden bazılarını kendilerine haram
kılan müşriklere (De ki: Allah Teâlâ kulları için çıkarmış) yaratıp varlık
sahasına getirmiş olduğu (süsü) bir takım temiz, kıymetli elbiseleri (ve temiz
rızıkları) yiyilecek ve içilecek lezzetli, temiz şeyleri size (kim haram
kılmıştır?.) bunları insanlar kendi kendilerine haram kılamazlar, birşeyin
helâllığına, haramlığına hükmedecek olan ancak Allah Teâlâ'dır ve onun vahyine
mazhar olan Yüce Peygamberdir. Habibim!. O gafillere (De ki: O) ziynet eşyası ve
temiz olan yiyecek ve içecekler bu dünya hayatında esasen (imân edenler içindir)
başta onların istifadeleri için yaratılmıştır. Mümin olmayanların bunlardan bu
dünyada istifadeleri ise ilk akla gelen şekliyle geçici olmasıdır, (kıyamet
gününde ise) Bu çeşitli nimetler (yalnız onlara) o mü'min olan kullara
(mahsustur.) artık mü'min olmayanlar âhirette böyle nimetlere ortak
olamayacaklardır. Bunlar bilâkis birçok cezalara, azaplara mâruz kalacaklardır.
(İşte âyetleri) Böyle dini, dünyevi hükümleri ve diğer meseleleri (bilir kişiler
olan bir kavim için) düşünmeye ilâhî hükümlerdeki hikmetleri tefekkür etmeye
kabiliyetli olan mü'min kullar için (böyle) güzel, eşsiz bir biçimde (ayrıntılı
olarak beyan ederiz.) çünki bu âyetlerden istifâde edecek olan, ancak onlardır.
Bu âyeti kerime,
Müslümanları meşru şekilde dünya malını, servet ve zenginliğini kazanmaya
sevkediyor, bunların asıl mü'min ve Allah'ı birleyen müslümanlara ait olduğunu
bildiriyor. Artık dinimizin bizleri ne kadar yükselmeye sevkedici olduğunu
anlamalı.
33. De ki: Rabbim
ancak kötü şeyleri, onlardan açık olanı da gizlice yapılanı da ve her türlü
günahı ve haksız yere tecâvüzü ve ortak koşmaya dâir hiçbir delil indirmemiş
iken Allah Teâlâ'ya ortak koşmayı ve bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ'ya karşı
söylemenizi haram kılmıştır.
33. Resulüm!. Öyle
kendilerinin yanlış kanaatlerine tâbi olarak helâl olan şeyleri haram, haram
bulunan şeyleri helâl sayan kimselere (De ki: Rabbim ancak kötü şeyleri) zina
gibi, livâta gibi, avret yerini açmak gibi büyük günahları (onlardan açıkça
olanı da gizlice yapılanı da) haram kılmıştır. Bunların ne açıktan ne de gizlice
yapılması asla caiz değildir, (ve her türlü günahı da) Cenab'ı Hak haram
kılmıştır. İsterse bu günah küçük günahlardan olmuş olsun, (ve haksız yere
tecavüzü) de haram kılmıştır. İnsanlara karşı kibirli mütekebbirâne bir vaziyet
almayı ve onların mallarına, canlarına, şereflerine haksız yere saldırıda
bulunmayı da haram buyurmuştur, (ve) ilâhi zâtına, yaratma ve mâbutluk gibi
hususlarda ortak koşmaya dâir hiçbir (delil) hiçbir kanıt, bir müsaade
(indirmemiş iken Allah Teâlâ'ya ortak koşmayı) da haram kılmıştır. Ey
müşrikler!. Siz neye dayanarak bir takım putları, insanları ibâdet ve itaat
hususunda Allah Teâlâya ortak sanıyorsunuz?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!,
(ve bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ'ya karşı söylemenizi) de (haram kılmıştır.)
bu Allah Teâlâya karşı bir iftiradır, en büyük cahilce bir cesarettir!.
Evet... Cenâb-ı Hak'kın
haram kılmadığına helâl ve bilâkis helâl kıldığına haram denilmesi böyle bir
iftiradır. Bilmeksizin din adına söz söylenmesi, dinin yüce şanıyle uygun
olmayan şeylerin dine dayandırılması ve dinin emrettiği ve yasakladığı şeylerin
tersi yapılarak bunun meşru sanılması da böyle bir iftiradır, böyle cahilce bir
cür'ettir dinin hükümlerini değiştirme ve bozmaya sebebtir. Artık bunun
uğursuzluğu da, cezası da elbette o nisbette ağırdır.
34. Her ümmet için bir ecel
vardır. Artık onların ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri bırakabilirler, ve
ne de öne alabilirler.
34. Bu mübarek âyetler,
her ümmetin artıp eksilmeyecek belirli bir hayat müddeti olduğunu beyan ediyor.
Vaktiyle kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlere, onların bildirdiği
hükümlere inanıp itaat eden milletlerin ebedî selâmete erişeceklerini
müjdeliyor. Allah Teâlâ'nın âyetlerini yalanlayan onlara karşı büyüklük taslayan
kimselerin de ebediyyen cehennemde kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki:
(Her ümmet için» her şahıs için olduğu gibi her kavim ve cemaat için de (bir
ecel vardır.) bir belirli vakit vardır, onun hayat müddeti levhı mahfuzda
yazılmıştır. (Artık onların ecelleri geldiği) vakit, son bulacakları (zaman) yüz
gösterince artık onlar bunu (ne bir saat gerî bırakabilirler, ve ne de) bu vakti
(öne alabilirler.) onlar kendilerince bilinmeyen bu ölüm, bu son bulma zamanı
gelince hemen mahvolup giderler. Binaenaleyh daha hayatta iken kaybedileni
telâfi etmeye çalışmalıdır, haram şeyleri bırakıp helâl şeylerle yetinmelidir,
üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye gayret göstermelidir. Sonra
pişmanlık fayda vermez, noksanları tamamlamaya imkân bulunmaz.
§ Ecel: Vakit, mühlet,
hayatın veya herhangi bir varlığın nihayete ereceği an ve Allah Teâlâ'ca bilinen
zaman.
§ Saat: Bir lâhza, göz açıp
kapayacak kadar geçen bir an, en az bir vakit, bir işin kendisinde yapılabilmesi
için mümkün olan en az bir zaman. Ve altmış dakikalık bir müddet. Ve kıyamet.
35. Ey âdem
oğulları!. Size içinizden Peygamberler gelir de size karşı benim âyetlerimi
beyan edecek olunca kim onlara karşı gelmekten sakınır ve kendini ıslah ederse
artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
35. Allah Teâlâ her
ümmetin belirli bir vakte kadar yaşayacağını, onun ardından lâik olduğu âkibete
kavuşacağını hatırlattığı gibi bütün insanlık fertlerine de ilâhî bir merhameti
olmak üzere şöyle buyurmuştur. (Ey âdem oğulları. Size içinizden) Kendi
nevinizden olarak, Allah tarafından (Peygamberler gelir de size karşı benim
âyetlerimi) kitabımı dinî hükümlerimi, bunların delillerini (beyan edecek
olunca) içinizden (her kim onlara) o Peygamberlere, o âyetlere (karşı gelmekten
sakınır) kendilerine itaat ve riâyet eder (ve kendini ıslah eder) ahlâkını,
tavırlarını güzelce düzenler (se artık onlar için bir korku yoktur) kıyamet günü
onlar bir azap korkusuna uğramayacaklardır, (ve onlar mahzun da
olmayacaklardır.) Güzel, ve istenen bir arzularının yerine getirilmemesi
yüzünden bir hüzün ve kedere uğramayacaklardır. Her bakımdan arzuya ulaşmış
olacaklardır. Ne büyük bir mükâfat!.
36. Ve o kimseler ki, bizim
âyetlerimizi yalanladılar ve onlardan kibirlendiler, işte onlar, ateşin
sahipleridir. Onlar o ateşte ebedî olarak kalacaklardır.
36. (Ve o kimseler ki,
bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlerin
tebliğlerini kabul etmeyip Allah'ın dininin semavî ki tapları inkâra cür'et
gösterdiler (ve onlardan) o Allah'ın âyetlerini kabulden, onlara imân etmekten
(kibirlendiler) böbürlendiler, (işte onlar) böyle imândan mahrum olan hakkı
kabulden kaçınan şahıslar (ateşin sahipleridir.) dâima ateşle beraber olacak
onlardır. (Onlar o ateşte ebedî kalacaklardır.) Ahiret âleminde o ateşten asla
kurtulamayacaklardır. Öyle küfr ve kibirlenmenin cezası bundan başka birşey
değildir. Bundan Allah'a sığınırız ne müthiş bir ceza.
37. Artık daha zâlim
kimdir, o kimseden ki: Yalan yere Allah Teâlâ'ya iftirada bulunmuş veya onun
âyetlerini yalanlamış olur. Onlar yok mu onlara kitaptan nasipler erişecektir.
Nihayet onlara elçi meleklerimiz gelip onların canlarını alırlarken derler ki:
Allah'tan başka kendilerine taptıklarınız nerede?. Onlar da diyeceklerdir ki:
Taptıklarımız bizi bırakıp kayboldular, ve onlar kendi nefisleri aleyhine
kendilerinin şüphesiz kâfirler bulunmuş olduklarını îtirâf ile şahitlikte
bulunacaklardır.
37. Bu âyeti kerime,
Cenab'ı Hak'ka karşı iftirada bulunmaya, onun âyetlerini yalanlamaya cür'et
edenlerin pek feci âkibetlerini ve itiraflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Artık) Bir kere düşünmeli (daha zâlim kimdir?.) elbette daha zâlim yoktur (O
kimseden ki: Yalan yere Allah Teâlâ'ya iftirada bulunmuş) olur. Cenâb-ı Hak'ka
ortak koşar, çocuk isnat eder, onun buyurmamış olduğu şeyleri ona nisbet eder.
(veya onun âyetlerini yalanlamış olur.) K ilâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyip
Rasülü Ekrem'in bu husustaki beyanlarını yalan sayar durur. Artık böyle müşrik,
inkarcı bir şahıs her zalimden daha zâlim bulunmuş olmaz mı?. (Onlar) Böyle
iftirada bulunan, yalanlayan şahıslar (yok mu) onlar dünyada bulundukça (onlara
kitaptan) levhi mahfuzda yazılmış olan rızıklara, ömürlere ve diğer dünyevî
hadiselere ait (nasipler erişecektir.) haklarında takdir edilen şeyler meydana
gelecektir. (Nihayet) Ömürleri sona erip ecelleri yüz gösterince (onlara elçi
meleklerimiz) ölüm meleği ile yardımcıları (gelip onların canlarını alırlarken)
kendilerini kınamak için (derler ki:) ey müşrikler!. Hani (Allah'tan başka
kendilerine taptıklarınız nerede?) kendilerini dünyada mabut kabul etmiş
olduğunuz ilâhlarınız ne oldular?. Bugün sizi bu başınıza gelen ölümden, uhrevî
azaptan kurtarıverseler ya!. (Onlar da) O müşrikler de (diyeceklerdir ki:
Taptıklarımız bizi bırakıp kayboldular) böyle ihtiyaçlı bir zamanımızda bizi
terkedip gittiler bize bir fayda vermediler. Bu câhiller artık gerçek durumu
anlamış, taptıklarının birer ilâh olmadığına kanaat getirmiş olacaklardır, (ve
onlar kendi nefisleri aleyhine, kendilerinin şüphesiz kâfirler bulunmuş) o bâtıl
mabutlara tapınmış (olduklarını İtiraf ile şahitlikte bulunacaklardır) evet:
Onlar o zaman sapıklığa düşmüş olduklarını anlayacaklardır, dünyada öyle ibâdete
lâyık, haklarında bir menfaat teminine kadir olmayan şeylere tapınarak Allah'ın
birliğini inkâr etmiş bulunduklarını anlayarak pişmanlık göstereceklerdir. Fakat
artık bu pişmanlık kendilerine bir fayda vermeyeceklerdir. Bunun vakti
geçmiştir.
38. Buyurur ki: Siz de
sizden evvel insan ve cinden gelip geçmiş olan ümmetlerin arasında cehenneme
giriniz. Her ne zaman bir ümmet girdikçe yoldaşına -kendi dindaşına- lanet eder.
Nihayet hepsi oraya girip birbirine katılınca sonrakiler öncekiler için
diyecekdir ki: Ey Rabbimiz!. Onlar bizi sapıttılar, artık onlara ateşten iki kat
azap ver. -Cenâb-ı Hak da- buyuracak ki: Hepinize kat kat azap vardır. Lâkin siz
bilmezsiniz.
38. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin birbirini saptırmış olan zümrelerin âhiretteki durumlarını ve birbiri
hakkındaki isnat ve temennilerini ve hepsinin de kat kat azap göreceklerini
dikkatlere sunuyor. Şöyle ki: Kıyamet gününde Cenâb-ı Hak veya meleklerden biri,
kâfirlere hitaben (Buyurur ki:) ey dinsizler!. (Siz de sizden evvel insan ve
cinden) Bu iki neviden (gelip geçmiş olan) kâfir (ümmetlerin) cemaatlerin,
fırkaların (arasında cehenneme giriniz.) siz de onlar gibi dinsizliğinizin
cezasına kavuşunuz. (Her ne zaman) önceki ve sonraki kavimlerden (bir ümmet)
cehenneme (girdikçe yoldaşına) kendisine uymakla sapıklığa düşmüş dindaşına
(lanet eder.) senin yüzünden bu felâkete uğradım demek ister. (Nihayet hepsi
oraya) cehenneme (girip birbirine katılınca sonrakileri) onların cehenneme
sonradan girenlere onların arkalarından gidenlerden olup yer bakımından geride
bulunanları (öndekiler için) onlardan dolayı kendilerini mazur göstermek
ümidiyle (diyecektir ki: Ey Rabbimiz!. Onlar bizi sapıttılar) onlar sapıklık
yolunu açtılar, bizler de onlara uyduk, (artık onlara ateşten iki kat azap ver)
Çünki onlar hem kendileri sapmış hem de saptırmışlardır. Cenâb-ı Hak da
(buyuracak ki: Hepinize kat kat azap vardır) evvelkiler sapıklığa düşüp
başkalarını da sapıklığa düşürdükleri için kat kat azaba uğrayacaklardır. Onlara
tâbi olanlar da küfre düştükleri ve bir takım dinsizleri taklit eyledikleri için
öyle iki kat azabı hak etmişlerdir, (lâkin siz bilmezsiniz) Ki, sizin için de o
taklit ettiğiniz fırkalar için de ne kadar elem verici azaplar vardır. Siz böyle
küfr içinde ölürseniz elbette pek fazla azaba uğrayacaksınızdır. Artık bunu
düşünerek vaktiyle uyanmalıdır.
39. Öndekiler de,
sonrakilere diyeceklerdir ki: Sizin için bizim üzerimize bir üstünlük -ve
efdaliyet- yoktur. Binaenaleyh -siz de-kazandığınız şey sebebiyle azabı tadınız.
39. (Öndekiler de) Daha
evvel küfre düşmüş, başkalarına da birer kötü örnek olmuş olanlar da,
kendilerini müdafaa için (sonrakilere) kendilerine tâbi olanlara (diyeceklerdir
ki: Sizin için bizim üzerimize bir üstünlük) ve efdaliyet (yoktur.) biz de
sizlere, sapıklıkta ve azabı hak etme hususunda eşitiz. Sizlere de Peygamber
gelmiş, Cenab'ı Hak'kın emirleri tebliğ edilmişti, neden bize tâbi oldunuz
(Binaenaleyh) Allah tarafından veya evvelki fırkalar tarafından denilecektir ki:
Siz de (kazandığınız şey) küfr ve kötü işler (sebebiyle) öyle kat kat (azabı
tadınız) sizin cezanız da öyle fazla olacaktır. Devamlı olan bir küfrün: Devamlı
olan isyanların cezaları da elbette böyle kat kat bulunacaktır. Artık bunu
düşünerek böyle küfr ve isyandan kaçınmak lâzım gelmez mi?. Ne mühim bir ilâhî
sakındırma ve bir uyan!.
40. Şüphe yok o kimseler
ki, âyetlerimizi yalanladılar ve onlara karşı kibirlendiler onlar için gök
kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğine girinceye kadar cennete
giremiyeceklerdir. Ve işte suçluları böyle cezalandırırız.
40. Bu mübarek âyetler
de dinsizler hakkındaki ilâhî azabın gerçekleşeceğini açıklamakta ve ortaya
koymaktadır. Onların bu azabtan kurtuluşlarını imkânsıza bağlayarak bunun dâimi
olduğunu kuvvetlendirmektedir. Şöyle ki: (Şüphe yok o kimseler ki,) Küfre
düştüler ve bizim açık (âyetlerimizi yalanladılar) onların birer ilâhî âyet
olduğunu kabul etmediler (ve onlara karşı kibirendiler) onlara imândan ve gereği
ile amel etmekten kaçındılar (onlar için gök kapıları açılmaz) onların duaları,
amelleri kabul edilmez, veya onların ruhları oralara yükselemez, (ve deve
iğnenin deliğine girinceye kadar) Öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere
girinceye kadar, öyle mümkün olmayan bir hadisenin meydana gelmesine kadar, yani
hiçbir zaman (cennete giremiyeceklerdir.) onların cennete girmeleri, böyle vukuu
imkânsız birşeye bağlanmıştır. Onlar ebediyyen cehennemde azap görüp
duracaklardır. (Ve işte suçluları) Öyle dinsizleri; kutsal değerleri yalanlayan
ve küçümseyenleri (böyle) sonsuz şekilde (cezâlandınrız.) binaenaleyh o
âyetlerimizi yalanlayan kâfirler de böyle suçlu kimseler oldukları için öyle
ebedî cezalara uğrayacaklardır.
41. Onlar için cehennemden
bir döşek ve üstlerinden sargılar vardır. Ve işte zâlimleri böyle
cezalandırırız.
41. (Onlar için) Öyle
âyetlerimize karşı yalanlama ve kibirlenmede bulunan dinsizler için (cehennemde)
alt taraflarında ateşten (bir döşek ve üstlerinden sargılar) örtüler,
kendilerini kaplayacak ateşten perdeler (vardır) böyle ateşler içinde
kalacaklardır, (ve işte zâlimleri) öyle suçlu, dinsiz, ilâhî hukuka tecâvüz eden
kimseleri (böyle cezâlandınrız.) böyle şiddetli, böyle kendilerini her taraftan
kaplayan daimî azaplara sokarız. Bunlar küfür ve zulmün cezasıdır. Artık bunları
düşünüp uyanmalı değil midirler?.
42. O kimseler ki, imân
ettiler ve iyi amellerde bulundular. Biz ise hiçbir nefsi gücünün üstünde bir;ey
ile mükellef kılmayız. İşte onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedî
kalıcılardır.
42. Bu mübarek âyetler,
mü'min, salih kulların kavuracakları ebedî nimetleri müjdelemektedir, ve böyle
zatların güçleri üstünde birşey ile mükellef bulunmadıklarını da ilâhî bir lütuf
olmak üzere şöylece bildirmektedir. (Ve o kimseler ki) Bizim âyetlerimize (imân
ettiler) Allah'ın birliğini tasdik edip, Peygamberlerinin tebliğlerin |