|
88. İşte o, Allah
Teâlâ'nın hidâyetidir, onunla kullarından dilediğine hidâyet eder. Ve eğer onlar
ortak koşsalardı elbette yapmış oldukları amelleri boşa giderdi.
88. Bu mübarek âyetler,
hidâyet yolunun ancak Allah'ı birleme yolundan ibaret olduğunu bildiriyor. Bu
yoldan ayrılanların küfr ve şirke düşeceklerini ihtar ediyor, bir kısım üstün
vasıfları izah edilen geçmiş Peygamberler gibi Son Peygamber'in de bu yolda
yürüdüğü ve bütün insanlığı bu yola davet etmekle emrolunduğunu açıklıyor. Şöyle
ki: (İşte o) Cenab'ı Hak'kın tek olduğunu bilmek, onu eş ve ortaktan uzak kabul
etmek (Allah Teâlâ'nın hidâyetidir) ki, yüce peygamberleri ve diğer mü'minleri o
hidâyet yoluna sevketmiştir. O hikmet sahibi yaratıcı (onunla) o hidâyet
suretiyle olan lütuf ve merhametiyle (kullarından dilediğine) hidâyet ve irşada
kabiliyetli olan herhangi bir kuluna (hidâyet) nasip (eder.) onu insanıyla
öyle bir saadet vesilesine ulaştırır. (Ve eğer onlar) O Yüce Peygamberler, o
kadar yüksek dereceleri. faziletleri elde ettikten sonra faraza (şirketmîş)
Cenâb-ı Hak'ka e; ve ortak koşmuş (olsalardı elbette yapmış oldukları amelleri)
vaktiyle işlemi; bulundukları güzel ve Allah'ın rızâsına uygun olan ibâdet ve
itaatleri fesada uğrayarak (boşa gitmiş olurdu.) o amellerinin sevabından,
fâidelerinden mahrum bulunurlardı. Artık onların dışındaki kimseler, küfr ve
şirke düştükleri takdirde hâlleri ne olacaktır, bunu düşünmeli değilmidirler?.
89. İşte onlar o
kimselerdir ki, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet vermişizdir. Şimdi şu
kavimler, eğer bu delilleri inkâr ederlerse şüphesiz yerlerine bunları inkâr
etmeyecek bir toplum getiririz.
89. (İşte onlar) O
isimleri açıklanan Yüce Peygamberler (o kimselerdir ki, kendilerine kitap)
semavî kitaplardan herhangi birisi ve (hüküm) hikmet veya ilimle beraber amel,
veya davaları doğmca halletme ve hüküm verme kabiliyeti ve (nübüvvet)
Peygamberlik nîmetine erişme (vermişizdir.) onlar böyle seçkin, şirk ve isyandan
korunmuş zatlardır. (Şimdi şu kavimler) Kureyş müşrikleri ve sair kâfirler (eğer
bu delilleri) o Peygamberlerin sahip oldukları kitapları vesaireyi (inkâr
ederlerse) zararı kendilerine aittir, onlar bu inkârlarıyle o mukaddes değerlere
bir zarar vermiş olamazlar, (şüphesiz yerlerine) O delilleri, peygamberleri
tasdik eden, Cenâb-ı Hak'ka inanan ve onlardan hiçbirini (inkâr etmeyen bir
kavmi) bir akıllı, aydın milleti (getiririz.) o kavmi ona imân etmeğe, onun
hakianna riâyet eylemeğe muvaffak kılmışızdır. Bu seçkin toplumdan maksat ise
Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre Medine'i Münevvere ahalisinden
olan ensarı kiramdır. Maamafih kıyamete kadar doğu ve batıda İslâmiyet'i kabul
eden ve edecek olan herhangi bir cemaat de bu şerefe ulaşır. Nitekim doğu ve
batıda birçok milletler, cemaatler müslüman olma şerefine kavuşmuş, İslâmiyet'e
gerçekten hizmet etmiş ve müslümanlığı her tarafa yaymağa çalışmışlardır.
Kısacası: Allah'ın dininin inkarcılara ihtiyacı yoktur, fakat onlar dinden asla
uzak olamazlar. Onlar dini inkâr etme sebebiyle kendilerini en korkunç bir
istikbale, en müthiş bir felâkete aday bırakmışlardır.
90. İşte onlar, Allah
Teâlâ'nın hidâyet ettiği zatlardır. Sen de onların bu hidâyet yoluna uy. De ki:
Sizden bunun üzerine bir ücret istemem, o âlemler için bir öğütten başka birşey
değildir.
90. (İşte onlar) O adları
zikredilen on sekiz Yüce Peygamber (Allah Teâlâ'nın) kendilerine (hidâyet ettiği
zatlardır.) işte Allah'ın birliğine inan, birleme ve kutsama yolunu takibe
muvaffak olan bu Peygamberlerdir. Resulüm!. (Sen de) Yüce bir peygambersin, sen
de (onların bu hidâyet yolunu takip) edersin. Allah'ın birliği hususunda, dinin
asılları hususunda onlar ile berabersin. Binaenaleyh sen de bu hidâyet yolunu
öyle tam bir muvaffakiyetle takib (et.) dur, ümmetine en mükemmel şekilde
uyulması gereken bir örnek ol ve ümmetine (De ki: Sizden bunun üzerine) bu
tevhid dinini öğretme karşılığında (bir ücret istemem) ben sizlere ilâhî
hükümleri, Kur'an'ı Kerim'in âyetlerini sırf Allah rızâsı için tebliğ ederim, bu
benim peygamberlik vazifemdir. Beni bu vazifemden dolayı mükâfata kavuşturacak
olan ancak Allah Teâlâ'dır, (o) Size tebliğ ettiğim Kur'an-ı Kerim (âlemler
için) bütün insanlık için Allah tarafından ihsan buymlan (bir öğütten başka
birşey değildir.) bu bir kavme değil bütün kavimlere, bütün insanlar ve cinlere
yönelik bir nasihattan, bir ilâhî irşat ve ikaz vesilesinden ibarettir. Benim
vazifem de bunu sırf Allah'ın rızâsı için sizlere tebliğden ibarettir. Bunun
karşılığında sizden değil, Cenab'ı Hak'tan yardım ve mükâfat beklerim. Artık siz
uyanınız, bu ilâhî öğütten bir ibret dersi alarak küfr ve şirkten kurtulunuz.
Sizin için başka bir selâmet yolu ve hidâyet yoktur.
Bu âyeti kerime. Yüce
Peygamberimizin bütün topluluklara peygamber olarak gönderilmiş olduğunu ve
bütün geçmiş peygamberlerin vasıflarını taşıdığını bildirerek onun bütün
peygamberler ve resullerden üstün olduğunu göstermektedir. Diğer Peygamberler
ise muayyen birer kavime Peygamber olarak gönderilmiş; ve herbiri bir özellikte
diğerlerinden seçilmiştir.
91. Ve -Yahudiler- Allah
Teâlâ'nın kadrini onun yüce sanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.
Çünkü: "Allah insanlara birsey indirmiş değildir" dediler. De ki: Musa'nın bir
nur ve insanlar için bir hidâyet olarak getirmiş olduğu kitabı kim indirmiştir?"
Siz onu parça parça kâğıtlara yazıyor, meydana koyuyorsunuz ve bir çoğunu da
gizliyorsunuz sizin ve babalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir. Sen
"Allah" de, sonra onları bırak, daldıkları batakta oynayıp dursunlar.
91. Bu âyeti celile,
Allah Teâlâ'nın kudret ve hikmetini takdir edemiyen bir takım kimselerin
peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitapların inişini inkâr ettiklerini bildiriyor.
Öyle sapıklığın çirkefi içinde kalmış kimselerin iltifata lâyık olmadıklarını
beyan buyuru yor. Şöyle ki: (Ve) Yahudiler (Allah Teâlâ'nın kadrini) Azamet ve
yüceliğini (onun yüce sanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.) o Yüce
Yaratıcının herseye kadir olduğunu ve insanlığı irşat etme hikmetinden dolayı
Peygamberlerine semavî kitaplarını verdiğini bilip itirafta bulunmadılar. (Çünki)
Son Peygamber Hz. Muhammed ile Kur'an'ı Kerim hakkında düşmanlığa cür'et ederek
(Allah insanlara) öyle kitap olarak (birsey indirmiş değildir, dediler.) bütün
indirilen kitapları inkâr ettiler, böyle bir inkâr ise Cenâb-ı Hak'ki lâyıkı
şjekilde bilmemekten kaynaklanmaktadır. Demek ki, insanlar din ile mükellef,
ibâdet ve itaatle görevlendirilmiş değiller!. Böyle bir iddia ise pek büyük bir
cehalet eseri değil de nedir?. Resulüm!. O inkarcılara (De ki:) kendisini bir
Peygamber olarak tanıdığınız (Musa'nın bir nur) insanları cehalet karanlığından
kurtaracak olan bir ışık (ve insanlar için bir hidâyet) hak ile bâtılın arasını
ayıran bir hidâyet vesilesi (olarak getirmiş olduğu kitabı) Tevrat'ı (kim
indirmiştir?.) siz bunun bir ilâhî kitap olduğuna inanmıyor musunuz?. Halbuki
(Siz onu) o Tevrat kitabını (parça parça kâğıtlara yazıyor) ondan isinize
gelenleri (meydana koyuyorsunuz) o kitabın içindekilerden (bir çoğunu da)
isinize gelmeyenleri de meselâ: Recme dâir âyetleri ve Son Peygamber'in
vasıflarına dâir açıklamaları da (gizliyorsunuz) onları halka bildirmiyorsunuz.
(ve) Ey inkarcılar!.. Bir kere insaf ediniz!, (sizin ve babalarınızın
bilmedikleri şeyler) O inkâr ettiğiniz Kur'an'ı Kerim sayesinde (size
öğretilmiştir.) ki, onlara dâir Tevrat'ta size bilgi verilmiş değildir. Rasülûm!.
Onların o inkârlarından dolayı üzülme. Onlar senin bu sualine karsı: Tevrat'ı
Allah indirmiştir derlerse, tamam inkârlarını ibtâl etmiş olurlar. Böyle cevap
vermezlerse (Sen: "Allah") indirdi (de, sonra onları bırak) varsın inkâr
ediversinler, onlar (daldıkları batakta) öyle bâtıl âkideleri içinde (oynayıp
dursunlar.) inkâr ve alaylarına devam etsinler. Elbette birgün bunun cezasına
kavuşacaklardır.
§ Hatibi Şirbininin "Essiracül
münir" isimli tefsirinde yazılmış olduğu üzere İbni Abbas Hazretleri demiştir
ki: Yahudiler: Ya Muhammedi. Allah sana kitap indirdi mü. Diye sormuşlar, Hz.
Peygamber de: Evet diye buyurmuş, Yahudiler de: Allah gökten bir kitap indirmiş
değildir diye yemin etmişler, bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur.
92. Ve iste bu da bir
kitaptır ki, onu biz indirmisizdir, mübarektir, kendisinden evvelki kitapları
tasdik edicidir ve sen ümülkura (Mekke)yi ve çevresinde bulunanları uyarman için
indirilmiştir. Ve âhirete imân edenler buna da imân ederler. Ve onlar
namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler.
92. Bu mübarek âyetler,
Kur'an'i Kerim'in ilâhî bir kitap olup insanlik için bir irşat vesilesi olduğunu
bildirmektedir. Ve hakikate aykiri iddialarda bulunanlarin da ne feci âkibetlere,
azaplara mâruz kalacaklarini beyan buyurmaktadir. Şöyle ki: (Ve iste bu da) Bu
Kur'an-i Kerim de (bir kitapdir ki, onu biz indirmisizdir.) onu vahy yoluyla ve
Cibrili Emin vasitasiyle Hz. Muhammed'e bir inzal etmişizdir, O Hz. Muhammed'in
kendi sözü değildir. O kitap (mübarektir) hayir ve bereketi devamli ve faydalar!
pek çoktur (kendisinden evvelki kitaplari) diğer Peygamberlere semâdan nazil
olmuş olan ilâhî kitaplari ve onlarin da Allah'in birliğini açikladiklarini,
Cenâb-i Hak'ki es ve ortaktan tenzih ettiklerini (tasdik edicidir. Ve)
Habibim!, (sen ümülkurayi) Yani: Bütün beldelerin en şereflisi ve kiblegâhi olan
Mekke'i Mükerreme halkini (ve) o mübarek şehrin (çevresinde bulunanlari) yani:
Bunun doğu ve bati yönüyle etrafindaki beldelerin ahalisini (uyarman) onlara
Allah korkusunu aşılaman (için) bu Kur'an'ı Kerim, yüce semâdan sana
(indirilmiştir.) bunun bir ilâhî kitap olduğunda şüphe yoktur. (Ve âhirete imân
edenler buna da) Bu Kur'an'ı Kerim'e de (imân ederler.) çünkü âhireti tasdik
edenler, âkibetlerini düşünürler, bu sebeple de derin bir düşünce ve tefekkür
sahibi olurlar. Bu derin düşünce ve tefekkür neticesinde de Kur'an'ı Kerim'in
ilâhî bir kitap olduğunu anlamayı başarırlar. (Ve onlar) o imân sahipleri
(namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler) zira namaz imânın en belirgin
bir alâmetidir. Ve ibâdetlerin en şereflisidir. Bununla Kâinatın Yaratıcısı
Allah Teâlâ Hazretlerine karşı kulluk, şükür ve hürmet vazifesi güzelce yerine
getirilmiş olur.
93. Ve daha zâlim kim
vardır!. O kimseden ki yalan yere Allah Teâlâ'ya iftirada bulunmuş, veya
kendisine birşey vahy edilmediği halde bana vahy olundu demiş ve ben de Allah'in
indirdiğinin benzerini indireceğini diye iddiada bulunmuş olur. Görecek olsan o
zaman ki, zâlimler ölümün dalgaları içinde kalacak, onlara Melekler de ellerini
uzatarak: Çıkarınız canlarınızı!. Bugün alçaklık azabıyla cezalanacaksınız.
Allah Teâlâ'ya karşı gerçek olmayanı söyler olduğunuzdan ve onun ayetlerinden
böbürlenerek kaçtığınızdan dolayı, diyeceklerdir.
93. (Ve daha zâlim kim
vardır?.) Elbette daha zâlim kimse olamaz (O kimseden ki, yalan yere Allah
Teâlâ'ya iftirada bulunmuş) otur. Müseylemetül Kezzâb gibi Esvedi An s i gibi
Peygamber olmadıkları halde Peygamberlik iddiasında bulunurlar. (Veya kendisine
birşey vahy edilmediği halde bana vahy olundu demiş) bulunur. Abdullah tbni Sat
gibi (ve ben de Allah'ın indirdiğinin benzerini indireceğini diye iddiada
bulunmuş olur.) Kendisi de dilediği takdirde Kur'an'ı Kerim'e ve diğer ilâhî
kitaplara benzer kitaplar yazabileceği iddiasına cür'et eder, bu hususta alaycı
ve inkarcı tavırlar takınır durur. Nadribnil Hars gibi, işte bu gibi kimseler,
nefislerini helake uğratmış olan en zâlim şahıslardır. Resulüm!. Bu gibi
kimselerin âkibetleri ne kadar korkunç, ne kadar fecidir?.(Görecek olsan) Ne
rüsvaylık!, (o zaman ki zâlimler ölüm gameratı) Şiddetler! (içinde kalacak,
onlara) ruhlarını almak için (Meleklerde ellerini uzatarak: Çıkarınız
canlarınızı!.) ruhlarınızı cesetlerinizden ayırınız, bize. teslim ediniz (Bugün
alçaklık azabıyle cezalanacaksınız) şiddet ve ihaneti içeren bir azap ile
cezalanacaksınız. Siz (Allah Teâlâ'ya karşı hak olmayanı) ona çocuk isnad etmek
gibi, ona eş ve ortak koşmak gibi, yalan yere peygamberlik ve vahy iddiasında
bulunmak gibi hakikata aykırı olan şeyleri (söyler olduğunuzdan) dolayı bu
âkibete uğradığınız, (ve onun ayetlerinden böbürlenerek) kibirli bir şekilde
vaziyet alarak onları düşünmekten, onları imândan (kaçındığınızdan dolayı) böyle
ebedî bir azaba tutulmuş bulundunuz (diyeceklerdir.) işte görecek olsan bu
inkarcılar hakkında böyle feci ve rezil edici bir durumu görmüş olacaksınızdır.
§ Müseylemetül Kezzâb,
Yemâme de Beni Hanife kabîlesindendir. Kehanette bulunurdu, peygamberlik
iddiasına kalkışmış, kabilesinden bazı kimseler kendisine tâbi olmuşlardır. Hz.
Ebu Bekir'in hilâfeti zamanında Vahşi tarafından öldürülmüştür.
§ Esvedi Ansi'de Yemen'de
peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Kendisine "Zülhimar" da denilir. Yemen'de
peygamberlik iddiasında bulunmuştu. Rasülü Ekrem'in vefatında iki gün evvel
Feyruzi Deylemi tarafından öldürülmüştür. Rasülü Ekrem bunu haber alınca: Feyruz,
Esvedi Ansiyî öldürmekle necata = zafere ermiştir. Diye buyurmuştur.
§ Abdullah bini Sat
bini Ebi Şerh, müslüman olmuş, Rasülü Ekrem'e kitabette bulunmuştu. = Andolsun
bi;insanı, çamurdan, bir özden yarattık. (Mü'mlnûn, 23/12) âyeti kerimesini
yazarken insanın yaratılışına teaccüp ederek: (Fetebarekâllahü Ahsenülhâlikîn)
demiş, Rasülü
Ekrem de zâten öyle
nazil oldu, öylece yaz diye emretmiş. Abdullah bundan şüpheye düşüp eğer Hz.
Muhammed doğru ise bana da onun gibi vahy olundu diyerek
dinden dönmüştü. Fakat
Mekke'nin fethinden evvel tekrar Islâmiyete dönmüştür.
§ Nadribnil Harsis Sakatî
de Rasülü Ekrem'in teyzesinin oğlu imiş, seyahatlarda bulunmuş, Rum ve Yahudi
âlimleriyle görüşmüş, bilgili bir şahıs idi. Bilgisine güvenerek peygamberlik
iddiasında bulunmuş, Rasülü Ekrem'i tasdik etmemiş, birçok düşmanca hareketlere
cür'et göstermiştir. Nihayet Bedir gazvesinde müslümanların eline esir düşerek
Hz. Ali tarafından katledilmiştir.
94. And olsun ki, siz bizim
huzurumuza ilk evvel yarattığımız gibi teker teker gelmişsinizdir. Ve size verip
içine daldırdığımız şeyleri arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır. Ve sizinle
beraber şefaatçilerinizi göremiyoruz ki" sizin hakkınızda onların ortaklar
94. Bu mübarek âyetler,
dinsizlerin kıyamet günü Allah'ın huzuruna ne şekilde sevkedileceklerini,
onların şefaatlerini umdukları bâtıl mabutlarından nasıl uzak düşeceklerini
bildirmektedir. Kâinatın Yaratıcının ise mahlükatı üzerinde nasıl tasarrufta
bulunduğunu, onun yüce cisimleri ne kadar mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu
beyan ederek insanlığı uyanmaya, ilâhî kudreti düşünmeye sevk eylemektedir.
Evet... Cenab'ı Hak, kıyamet günü hesap ve ceza için mahşere sevk edilecek olan
kâfirleri, kınamak ve azarlamak için melekleri vâsıtasıyle onlara şöyle hitap
edecektir: Ey müşrikler!. Ey dinsizler!. (And olsun ki,) Yüce zatıma yemin
ederim ki, (siz bizim huzurumuza) bizim bu yüce mahkememize (ilk evvel
yarattığımız gibi) çıplak, yalın ayak olarak (teker teker gelmişsinizdir.) bugün
size arkadaş olacak, size yardım edecek bir kimse ile beraber bulunmamaktasınız.
(Ve size) Dünyada iken bir lütuf olarak (verip içine daldırdığımız) kendisini
kötüye kullanıp yalnız kendisiyle meşgul bulunduğunuz (şeyleri) servet ve
zenginliği, çoluk çocuğu (arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır.) şimdi
onlardan hiçbirini beraberinizde bulmamaktasınız, onlardan şimdi hiçbir fâide
görmemekdesiniz, hepsini dünyada bırakmış bulunuyorsunuz. (Ve sizinle beraber
şefaatçilerinizi) Kendinize şefaat edeceklerini iddia ettiğiniz putlarınızı,
bâtıl mabutlarınızı şimdi sizinle beraber (göremiyoruz ki") siz dünyada iken,
(sizin hakkınızda) ibâdetlerinize hakları olmaları hususunda, rablık vasfında
(onların) Cenâb-ı Hak'ka (ortaklar olduğunu iddia ediyordunuz.) o ne büyük bir
cehalet idi!. (Muhakkak ki) Artık (aranizdaki) o dünyevî (bağlar) şimdi
(parçalanıp kopmuştur.) aranızda bir buluşma, bir yardımlaşma izi kalmamıştır.
Onlara karşı yaptığınız tapınmalar, sizin için bir fayda vermemiştir, bilâkis
felâketinize sebep olmuştur. (Ve iddia ettiğiniz şeyler) Onlardan umduğunuz
şefaatler, yardımlar veyahut öldükten sonra ne dirilmek, ne de ceza vardır diye
yapmış olduğunuz kumntular bugün (sizden kaybolup gitmiştir.) onların ne kadar
bâtıl kanaatler olduğu bugün hepinizce gerçek mânâda anlaşılmaktadır. Siz
dünyada iken Yüce Yaratıcı Allah'ın birliğini, kudret ve azametini bilip de bu
müstakbel hayatınızı güzelce temin etmiş olmalı değilmiydiniz?.
95. Şüphe yok ki,
dâneleri de, çekirdekleri de yaran Allah Teâlâ'dır. Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü
de diriden çıkaran o'dur. İşte Allah Teâlâ o'dur. Artık nasıl olur da -o'ndan-
çevriliyorsunuz?.
95. (Şüphe yok ki,)
Çeşit çeşit bitkileri, ağaçları vücude getirmek için ((ianeleri de, çekirdekleri
de yaran) onları yaratan, parçalayan birer büyüyüp gelişme kaynağı kılan ancak
(Allah Teâlâ'dır.) bir kere düşünmeli birer buğday, arpa vesaire tanesinden ne
kadar gıda maddeleri vücude getirilmiş oluyor. Birer hurma vesaire çekirdeğinden
ne kadar ağaçlar türeyerek yükseliyor, insanlık için bir istifâde kaynağı
kesiliyor. Aynı şekilde (Diriyi ölüden) insanları veşâir bir kısım hayat
sahiplerini birer nutfeden, birer hayattan mahrum maddeden (çıkarır) varlık
alanına çıkarır, (ölüyü de diriden) Nutfeyi de, sütü de, dâneleri de (diriden)
hayat sahiplerinden yetişip büyüyen bitkilerden meydana (çıkaran o'dur.) O Yüce
Yaratıcıdır. »İşte» Herşeye kadir, ibâdet ve itaate lâyık olan (Allah Teâlâ)
ancak (o'dur) çeşit çeşit mahlûkları meydana getiren o Yüce Yaratıcıdır, ondan
başkası değildir. (Artık nasıl olur da -o'ndan-) O kudretli ve ezelî olan
Yaratıcıdan başkasına (çevriliyorsunuz?.) o'ndan başkalarına da mâbutluk isnat
ederek kendilerine tapıyorsunuz?. Bu ne kadar cehalet!.
96. O Yüce Yaratıcı
-Sabahı yarıp çıkarandır. Ve geceyi bir rahat zamanı, güne; ile ayı'da birer
hesab vâsıtası kılmıştır. İşte bunlar aziz olan herşeyi bilen Allah'ın- o ezelî
yaratıcının- takdiridir.
96. Bir kere düşününüz!.
Bir kere şu ufuklara bir ibret gözü ile bakınız!. (O) e; ve ortaktan uzak olan
(Yüce Yaratıcı -sabahı-) gündüzü aydınlatan karanlıkları (yarıp) giderek
fecirleri meydana (çıkarandır.) dünya sahasını ışıklar içinde bırakandır. (Ve
geceyi bir rahat zamanı) kılmıştır, bu müddet içinde insanlar istirahata
kavuşurlar, (güne; ile ayı'da birer hesap vâsıtası kılmıştır.) Bunları muhtelif
devrelere ayırmıştır, bunlar ile haftalar, aylar, seneler tâyin edilir. Bunların
doğusu ve batısı bir muntazam usule tabidir. (İşte bunlar) Bu mükemmel eserler,
bu hesaplar, faideler o (Aziz-i Alimin) o galip ve üstün gelen, bütün herşeyi
bilen (-o ezelî Yaratıcının-) birer eser (takdiridir.) artık nasıl olur da bir
insan, bu kadar hoş, eşsiz ve hikmet dolu eserleri görür de onların Yüce
Yaratıcısını birlemez ve yüceltmez, âciz olan, yaratılan ve yok olmaya mahkûm
olan şeylere tapınır durur!. Böyle bir hâl, insaniyet adına bir zillet değil
midir?.
97. Ve o -o kutsal
varlık- dır ki: Yıldızları sizin için yaratmıştır. Tâki onlar ile karanın ve
denizin karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takib edesiniz. Biz muhakkak
âyetleri bilen bir kavim için ayrıntılı olarak beyan eyledik.
97. Bu mübarek âyetler
de ilâhî eserlerden olan yıldızların yaradılışındaki hikmetleri ve insanlığın
nasıl bir asıldan meydana gelip ne muhtelif vaziyetlerde bulunduğunu
bildirmektedir. Ve bu suretle de Allah Teâlâ'nın varlığına, kudretinin ve
ilminin üstünlüğüne ait bir kısım delilleri dikkat nazarlarına sunmaktadır.
Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (o) kutsal varlık (dir ki,) gezegenler ve sabit
yıldızlar gibi birçok (yıldızları) semavî cisimleri (sizin) menfaatiniz (için
yaratmıştır) varlık sahasına çıkarmıştır, (tâki onlar ile) O yıldızların
yardımıyla (karanın ve denizin) geceleri vücude gelen (karanlıklarında
yollarınızı dosdoğru takibedesiniz.) nitekim bu yıldızlar semâ içinde birer
süstür, Allah'ın kudretine birer alâmettir, şeytanlar için de birer taştır. (Biz
muhakkak âyetleri) Kudretimizi, birliğimizi gösteren böyle hârikaları (bilen)
düşünen (bir kavim için) akıl ve anlayış sahibi olan cemaatler için, bunları
okuyup anlayan, yüceliğini takdir edebilen zümreler için (ayrıntılı olarak beyan
eyledik.) tâki bunları düşünerek uyansınlar ve istifâde etsinler.
98. Ve o- o hikmet sahibi
yaratıcı- dır ki: Sizleri bir tek nefsten yaratmıştır. Artık bir karar yeri, bir
de emânet yeri vardır. Muhakkak ki: Biz âyetleri ince anlayışlılar olan bir
kavim için uzun uzadıya açıkladık.
98. (Ve o) -Hikmet
sahibi Yaratıcı- (dır ki, sizleri) Ey insanlar! (bir tek nefsten) Hz. Adem'in
nefsinden (yaratmıştır.) dünyaya getirerek çoğaltmıştır. Çünki Hz. Âdem
insanlığın babasıdır. Havva da onun kaburga kemiğinden yaradılmıştır, Hz. Isa da
Meryem vâsıtasıyle yine Hz. Adem'den yaradılmıştır. Zira Meryem de Hz. Adem'in
zürriyetindendir. Kısacası bütün insanlar birer vâsıta ile neseben Hz. Adem'e
dayanmaktadırlar. (Artık) Ey insanlar!. Sizin için (bir karar yeri) vardır ki,
bu annelerin rahmidir veya babaların sulbüdür veyahut yeryüzüdür, (bir de emânet
yeri vardır.) Ki, bu da kabir sahasıdır, insanlar buraya geçici olarak
konulacaklardır. Veya âhiretteki cennet vesairedir. Muhakkak ki: (Biz âyetleri)
insanlığın yaratılışına ve bir nice mükemmel eserlerin varlığındaki hikmetlere
âit açıklamaları (İnce anlayışlılar olan bir kavim için) öyle kabiliyetli
cemaatler için (uzun uzadıya açıklayarak) ayrıntılı bir şekilde bildirdik bu
suretle kendilerini aydınlatmaya, irşad etmeye yardım ettik. Artık insanların
bunu takdir etmeleri lâzımdır. Cenabı Hakkın insanlık hakkındaki bu lütuf ve
merhametini düşünüp ona kullukta bulunmaları ve şükretmeleri gerekir.
99. Ve o kudret sahibi
Yaratıcıdır ki, gökten su indirmiştir. Sonra o su ile herşeyin bitkisini
çıkardık, sonra ondan da yeşil fidanlar çıkarıverdik. Fidanlardan birbiri
üzerine binmiş başaklar çıkarıyoruz. Ve hurma ağacından, onun tomurcuğundan da
yakın salkımlar çıkardık. Ve üzüm bahçeleri ve birbirine benzeyen ve benzemeyen
zeytin ve nar çıkardık. Bakınız!. Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve
olgunlaşmasına. Şüphe yok ki, bunda imân eden bir kavim için birçok âyetler
vardır.
99. Bu âyeti celile de
Cenâb-ı Hak'kın varlığına, kudret ve hikmetine şahitlik edip duran bir kısım
yaratılış hârikalarını ve insanlık hakkındaki nîmet ve lütuf eserlerini dikkat
nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: (Ve o, o) Kudretli Yaratıcıdır (dir ki, gökten)
bulutlardan (su) yağmur (indirmiştir.) bu vâsıta ile yeryüzüne bir nevi hayat
bahşetmekledir. (Sonra o su ile herşeyin bitkisini) Ot ve ağaç gibi yerden bitip
yetişen şeyleri meydana (çıkardık) yeryüzünü öyle muhtelif nevilerde yetişip
büyüyen bitkilerle süsledik, (sonra ondan da) O bitki veya sudan da (yeşil
fidanlar çıkarıverdik.) öyle güzel, hoş görünüşlü dallar ve çiçekler vücude
getirdik. (Fidanlardan) da (birbiri üzerine binmiş başaklar çıkanyoruz.) yani:
Bir güzel şekil birbiri üzerine sıralanmış olan muntazam sünbüller vesaireyi
yaratıyoruz. (Ve hurma ağacından) Yani (onun tomurcuğundan da) ona mahsus çiçek
gılafından = kabından da (yakın salkımlar) birbirine bitişik, yiyecek kimseler
için olgunlaşmış çok miktarda hurmayı taşıyan, çiçekli saçaklar, saplar
(çıkardık.) bunları da bir büyük nîmet olmak üzere insanlığa ihsan ettik (Ve
üzüm bahçeleri) vücude getirdik (ve birbirine benzeyen ve benzemeyen) yani:
Görünüşleri, miktarları, renkleri, tatları ve diğer özellikleri çeşitli olan, bu
sebeple de Allah'ın kudretinin mükemmelliğin! gösterip duran (zeytin ve nar
çıkardık.) böyle pek fâideli nîmetler yarattık. Artık ey insanlar!. Bir ibret
nazarıyla (Bakınız!. Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve
olgunlaşmasına.) bunlar başlangıçta kendileriyle faydalanılmayacak bir halde
bulunuyorlar, sonra renkleri, lezzetleri değişiyor, yetişip büyüyorlar,
istifadeye elverişli bir mükemmelliğe kavuşuyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) bu
beyan olunan kudret eserlerinde, bu güzel manzaralarda (imân eden kavim için)
dinsizlikten beri, hak'ki bilip tasdike muvaffak olan bir cemaat için (birçok
âyetler vardır.) bütün bu yaratılan eserler, bir ezelî yaratıcının, herşeye
kadir, İlim ve hikmet sahibi olan bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve
azametine açıkça işaret ve şahitlik etmektedir. Akıl ve irfana sahip, Allah'ın
varlığına inanan zatlar bütün bu eşsiz ve güzel eserleri birer ibret gözüyle
seyrederler. Kâfirler, azgın ve taşkınlar ise böyle Yüce Yaratıcının varlığına,
birliğine şahadet eden eserlerden hoş manzaralardan istifâde edemezler.
100. Ve Allah Teâlâ için
cinleri ortak kıldılar. Halbuki, onları da o yaratmıştır. Ve Cenab'ı Hak'ka
bilgisizce oğullar ve kızlar uydurdular, onun ilâhî varlığı ise vasf
ettiklerinden uzaktır, yücedir.
100. Bu mübarek âyetler
de Cenabı Hak'kın yaratıcılığını, birliğini insanî kusurlardan uzak olduğunu
göremeyip de ona ortak koşan, evlât isnat eden cahillerin o son derece yanlı;
olan inançlarını çürütmektedir. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ için cinleri) Göz ile
görülemeyen bir takım mahlûkları (ortak) ibâdet hususunda müşterek (kıldılar.)
bu cinlerden maksat, meleklerdir. Allah'ın yüceliği karşısında değerlerinin
noksanlığına işaret etmek için meleklere cin denilmiştir. Bir taife meleklere
taparak onları Cenab'ı Hak'kın kızları sanmışlardır. Veya cinlerden
şeytanlardır. Bir nice câhiller, Cenâb-ı Hak'ki hayrın yaratıcısı, şeytanları da
şerrin yaratıcısı olarak tanımışlar, şeytanlara da tapınmışlardır. Hatta
"Zındıklar" denilen bir topluluğa göre de: Allah Teâlâ nurun, insanların,
fâideli hayvanların da yaratıcısıdır, İblis de karanlığın, yırtıcı hayvanların,
yılanların, akreplerin yaratıcısıdır. Onlara göre şeytan, kâinatın yönetimi
hususunda Cenâb-ı Allah'ın ortağıdır, hayır adına olanlar Allah'tandır, şer
kabilinden yaradılanlar da şeytandandır. (Halbuki, onları da) O cinleri de,
şeytanları da ve diğer mahlûkları da (o) eş ve ortaktan uzak olan Allah Teâlâ
(yaratmıştır.) ondan başka yaratıcı yoktur. Artık o yaratılmış şeyler o yaratana
nasıl ortak olabilirler. (Ve) O müşrikler (Cenâb-ı Hak'ka bilgisizce) ne
söylediklerinin, neye inandıklarının hakikatini, bâtıl olduğunu bilmeksizin öyle
körükörüne (oğullar ve kızlar uydurdular) öyle iftiralarda bulundular. Nitekim
Yahudilerden bazıları Hz. Uzeyre hıristiyanlar da Hz. İsa'ya "Allah'ın
oğullarıdır" demişlerdir. Cahiliye arablarından bir taife de "melekler Allah'ın
kızlarıdır" demişlerdi. (Onun) O kâinatı Yaratanın (yüce zâtı ise) o müşriklerin
(vasf ettiklerinden) Cenâb-ı Hak'kın ortağı veya evlâdı vardır diye
söylendiklerinden tamamen (uzaktır, yücedir.) binaenaleyh biz mü'minler,
Kâinatın Yaratıcısını öyle ilahlık şanına lâyık olmayan şeylerden tenzih eder ve
onun yüce şanını tasdik ve takdis eyleriz. Öyle bir Yüce Yaratıcıya, nasıl
ortak, çoluk ve çocuk isnat edilebilir?.
101. O semâlan ve yeri
yoktan var edendir. Onun için nasıl çocuk olabilir?. Ve onun için bir eş de
yoktur ve herşeyi o yaratmıştır ve o h erseyi t amam iyi e bilendir.
101. (O) eş ve benzerden
uzak olan Allah Teâlâ (semâlan ve yeri yoktan var edendir.) onları birer örneği
geçmemiş olduğu halde üstün kudreti ile yoktan meydana getirmiştir. Artık (Onun
için) öyle bir Yüce Yaratıcı için (nasıl çocuk olabilir?.) o bütün kâinatın
yaratıcısı iken, bütün mahlukatından beri iken onun yaratmasıyla bilahara
meydana gelen herhangi bir fert onun çocuğu olabilir mi?. Bunların hepsi de onun
birer mahlûku değilmidir?. (Ve) Maamafih (onun için bir eş de yoktur.) ki, o
zannedilen çocuk ondan doğmuş olabilsin, (ve herşeyi o) eşsiz yaratıcı, yoktan
(yaratmıştır) öyle yaratılmak özelliği taşıyan herşeyi o hikmet sahibi yaratıcı,
yaratıp vücude getirmiştir. Onun evlâdı diye sandığınız şeyler de onun
birer mahlûkudur. Cenab'ı Hak, kendi mahlûku ile aynı cins olmaktan uzaktır.
Evlât ise aynı cins kimseler arasında düşünülebilir. Maamafih yaratılma
itibariyle bütün kâinat müşterek değil midir?. O halde bu mahlûklardan bir
kısmına nasıl olur da böyle evlâtlık ayrıcalığı verilebilir?, (ve, o) celâl
sahibi yaratıcı (herşeyi tamamiyle bilendir.) ona hiçbir şey gizli kalamaz, o
herkesin maksadını, inancını da bilir. Artık o müşrikler düşünmeli değil midir
ki, bu yanlış inançlarından dolayı Allah katında sorumlu olacaklardır. O ezelî
yaratıcı, cisim ve sonradan olmaktan insanî özelliklerden tamamen uzaktır. Bütün
kâinat onun birer mahlûkudur. Çocuk ve çocuğa ihtiyaçtan uzak ve beridir.
Binaenaleyh onun herhangi bir mahlûku onun evlâdı olmak selâhiyetine asla sahip
olamaz.
102. İşte Rab'biniz Allah
Teâlâ'dır. Ondan başka mabut yoktur. Herşeyi yaratan o'dur. Artık ona ibâdet
ediniz. Ve o herşey üzerine vekildir.
102. Bu mübarek âyetler de
Hanlığına, birliğine, yaratıcılığına ait deliller zikredilen Allah'ın zatından
başka gerçek mabudun bulunmadığını bildirmektedir. Ve Cenab'ı Hak, bütün
mahlûklarının hal ve tavırlarını tamamiyle bildiği halde onun kutsal varlığını'
hiçbir kimsenin tam bir anlayışla idrâk edemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Ey mahlûklara mâbutluk isnat eden müşrikler!. (İşte Rab'biniz) yaratıcınız,
mabudunuz (o) vasıfları yukardaki âyetlerde beyan olunan (Allah Teâlâ'dır.)
Yaratıcılık ve mâbutluk ona mahsustur. (Ondan başka mâbud yoktur.) Onun hiçbir
ortak ve benzeri mevcut değildir. (Herşeyi yaratan) yoktan meydana getiren ancak
(o'dur) onun yaratıcılığında hiçbir ortağı bulunamaz (Artık ona) Yüce Allah'a
(ibâdet ediniz.) o'ndan başkası ibâdete lâyık değildir. (Ve o) Yüce Allah (herşey
üzerine vekildir.) bütün mahlûkâtının yaradılışını yaşayışını üzerine alan,
onları gözeten, rızıklandıran ancak o Kerem Sahibi Yaratıcıdır. O halde o'ndan
başkasına nasıl yaratıcılık isnat edilebilir?. Ondan başkası mâbutluğa nasıl
lâyık görülebilir?..
103. Gözler onu- görüp-
idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrâk eder. Ve eşyayı pek iyi bilen, herşeyden
haberdardır.
103.Bütün kâinatın ezelî
yaratıcısı olan Allah Teâlâ öyle bir yüce mabuddur ki: (Gözler) Yani: Göz
sahipleri (onu görüp idrâk edemez.) Mahlûklarının fanî gözleri o Yüce Yaratıcıya
erişemez, onu tam bir idrakle görmez. Bu, insanlığın güç ve kabiliyetinin
dışındadır. (O) İlim ve hikmet sahibi yaratıcı (ise bütün gözleri) bütün
mahlûkâtını tamamiyle görür, ilmen kuşatır, çünki o'na hiç birşey gizli kalamaz,
(ve o) Yüce Mâbud, (lâtiftir) cisim olmaktan uzaktır, pek kutsî bir nurdur.
Artık o'nu gözler nasıl tam anlamıyle görüp idrâk edebilir?. Fakat o, (habirdir.)
bütün mahlûkâtının varlıklarından, gizli ve açık hal ve tavırlarından
haberdardır. Bunların hepsini de tam manâsiyle görür, bilir.
§ Lâtif, lügatte rakik,
yani ince yumuşak manasınadır. Zıt anlamlısı: Kesiftir, (kaba, yoğun) Bu mânâ,
Allah hakkında, mümkün değildir. Cenâb-ı Hak'kın lâtif ismine sahip bulunması,
çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki: Hak Teâlâ'nın bütün yaptığı işler
lâtiftir. Nitekim insanları ve diğer birçok hayat sahibi mahluklar! ufak, ince
zerrelerden, cüzlerden meydana gelen harika bir halde yaratmıştır, kendilerinde
büyük bir zerâf et tecelli etmiştir. Ve Hak Teâlâ mahlûkatına acıma, merhamet
etme, lütfetme ve nîmet verme hususunda lâtiftir, gayet letafet sahibidir. Ve
yine Cenâb-ı Hak, kulları hakkında lâtiftir, lütuf sahibidir, onları
itaatlarından dolayı sevaba nail buyurur, onların âsilerine de tövbe etmelerini
emrederek haklarında ilâhî merhametini gösterir. Ve yine o kerem sahibi
yaratıcı, kullarına güçlerinin üstünde birşey emretmez, ve onlara hak
ettiklerinin üstünde lütuf ve ihsanda bulunur, İşte kâinatı yaratanın lâtif
olması, bu gibi yüce lütuflarından dolayıdır.
§ İdrâk lâfzı da herşeyin
mahiyetini, hakikatini kavramak tamamiyle bilmek demektir. Binaenaleyh bu âyeti
kerimede nefy'edilen idrakten maksat, Cenâb-ı Hak'kın tek olan varlığını tam bir
idrakle görüp tamamen anlamaktır ki, bu hiçbir mahlûk için mümkün değildir.
Bütün kâinatın Yüce yaratıcısını o kadar azamet ve kudretiyle beraber tamamiyle
görüp anlayabilmeğe kimin gücü kâfi gelebilir?. Fakat tek olan varlığını bu
dünyada bir tecelli neticesi olarak bir hadde kadar görmek, insanlık için
mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Hz. Musa böyle bir rû'yeti (görmeyi) temenni
etmişti. Cenâb-ı Hak da bu rû'yeti haddizatında mümkün olan bir hadisenin
meydana gelmesine bağlamıştı ki, o da dağın yerinde sebat edip kalabilmesi
idi. Maamafih bu rû'yeti dünyada kimseye nasip olmamıştır. Yalnız Rasûlü Ekrem
Efendimiz Mi'rac
gecesi böyle bir rû'yete nail olmuştu. Nitekim:
Andolsun onu, Sidretü'l-müntehânı
yanında önceden bir defa daha görmüştü. (Necm, 53/13 - 14) âyeti kerimesi
bunu ifâde etmektedir. Kıyamet gününde ve cennette ise mü'minler, Cenâb-ı Hak'ki
mekândan münezzeh olarak göreceklerdir. Bu hususa dâir birçok hadis vardı
= Şu ayı nasıl hepiniz üst
üste yığılmadan rahatça görebiliyorsanız, Rabbinizi de şüphesiz o şekilde
göreceksiniz.) hadisi şerifi bu cümledendir. Bu rü'yet hakkında ümmetin icmai
da meydana gelmiştir. Şu kadar var ki, bu rü'yet, Allah'ın hakikatine ait, tam
bir kavrayışla bir idrâk mahiyetinde bulunmayacağından: âyeti kerimesindeki
olumsuzluğa muhalif değildir. Artık Haricîlerin, Mutezilenin, ve Mürcielerden
bazılarının bu âyeti kerimeye
dayanarak Allah'ı görmenin
tamamen imkânsız olduğuna hükmetmeleri doğru değildir. Bununla beraber deniliyor
ki: bu âyeti kerime de Cenâb-ı Hak'ki gözlerin göremiyeceği beyan olunuyor,
binaenaleyh başka yüce bir kuvvetin yaradılmasıyle bu rü'yetin vâki olacağı
mümkündür, düşünülebilir.
Şu da deniliyor ki: Bu
âyeti kerimedeki görememeden maksat, bütün gözlerin göremez olduğudur.
Binaenaleyh bu rû'yete bazı gözler muvaffak olabilir. Nitekim: Hz. Peygamber'e
bütün insanlar imân etmedi denilse insanların bazısı imân etti denilmiş olur.
Gerçeği Allah bilir.
104. Muhakkak size
Rab'biniz tarafından basiretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir,
kim de görmezse kendi aleyhinedir. Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.
104. Bu mübarek âyetler,
kendilerine Allah'ın yüceliğini zikreden, ilâhî dinin kutsiyetini açıklayan
âyetler tebliğ edilmiş bir kavme hareket tarzlarını göstermektedir. Ve insanlığa
karşı kesin ve açık delillerin ileri sürülmesindeki hikmetlere işaret
etmektedir. Rasülü Ekrem'in ne ile vazifeli olduğunu da açıklamaktadır. Şöyle
ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak size Rab'biniz tarafından basîrciler)
Deliller, sizi aydınlatacak, sizi hakikatlerden haberdar eyleyecek parlak parlak
hüccetler, (gelmiştir.) bunları size ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamber
tebliğ etmiştir. (Artık kini görürse) Bu deliller sayesinde hak ve hakikati kim
görür anlarsa (kendi lehinedir) bu görüş kendisinin menfaatine, kendisinin
kurtuluş ve selâmetine aittir. Bilâkis bu delilleri, kanıtları (kini de
görmezse) böyle açık hakikatları görmek istemiyerek kör kesilirse bu da (kendi
aleyhinedir.) bunun günahı; mes'uliyeti kötü neticesi kendi zararınadır,
kendisinin felâketine sebebtir. Resulüm!. Onlara de ki: (Ve ben sizin üzerinize
bir muhafız değilim) ben sizin fiil ve hareketlerinizi gözetleyici değilim,
benim vazifem tebliğdir, ben sizi ilâhî azap ile uyarıcı bir Peygamberim. Bütün
amellerinizi, maksatlarınızı tesbit eden, ona göre sizlere karşılık verecek
olan, ancak Allah T e âlâ'd ir.
105. Ve işte biz âyetleri
böyle türlü türlü beyan ederiz. Tâki onlar: Sen ders almışsın, desinler. Ve biz
onu bilen bir kavim için açıkça beyan edelim.
105. (Ve işte biz âyetleri)
Bir nice hakikatları ortaya koymak ve açıklamak Allah'ın birliğini, yüceliğini
beyan etmek ve vuzuha kavuşturmakla ilgili delilleri (böyle) Kur'an-ı Kerim'de
tekrar tekrar ve muhtelif şekillerle (türlü türlü) Uslüb ile birer hikmetli tarz
ile (beyan ederiz.) inşaların dikkat nazarlarına, ilâhî bir lütuf olarak
defalarca sunarız. (Tâki onlar) O hakikatları kabulden kaçınan inkarcılar. Ya
Muhammedi, (sen ders almışsın desinler) Bu bize tebliğ ettiğin şeyler, birer
ilâhî vahy değildir, belki eski, uydurma masallardan ibarettir, sen bunları
başkalarından ders alarak öğrenmişsin diyerek daha fazla azabı haketmiş
olsunlar. (Ve) Maamafih biz o delilleri öyle tekrar tekrar sana vahy ettik, tâki
(biz) bu vesîle ile (onu) o delillerin gösterdiği Allah'ın birliği inancını
veyahut" bu delilleri kapsayan Kur'an'ı Kerim'i (bilen) İlim ve irfan
sahibi bulunan (bir kavim) Allah'ı birleyen bir cemaat (için açıkça beyan
edelim.) onlar böyle kesin, parlak burhanlar ile kâinatı yaratan Allah'ın
varlığını, hikmet ve kudretini anlamaya delil bulurlar, bunlardan istifâde
ederler. Artık bu delilleri kabul etmeyen kimselerin ne değeri vardır!. Onların
o bâtıl isnatlarına hangi akıl sahibi kıymet verebilir?.
106. Sen Rab'bin tarafından
sana vahy olunana tâbi ol, ondan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz (evir.
106. Habibim!. Ya
Muhammedi. Aleyhisselâm: (Sen) O inkarcılara bakma, onların sözlerinden dolayı
üzülme. (Rab'bin tarafından sana vahy olunana) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarına
(tâbi ol) davranışlarını ona göre tâyin et. Sen kesin olarak bilirsin ki,
(o'ndan başka ilâh yoktur.) ilahlık, mâbutluk, yaratıcılık ancak onun kutsal
varlığına mahsustur. Sen onun hükümlerine uymaya devam et dur. (Ve müşriklerden
yüz (evir.) Onların sözlerine bakma, onlar öyle şirk üzere devam edip dururlarsa
lâyık oldukları cezalara en yakın zamanda kavuşurlar. Sen Resulüm!. Vazifeni
yerine getirdiğinden dolayı rahat olabilirsin. Artık sana yönelecek bir
sorumluluk yoktur.
107. Ve eğer Allah Teâlâ
dilese idi onlar şirke düşmezlerdi. Ve seni onların üzerine bir bekçi kılmadık,
ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.
107. Bu mübarek âyetler,
Rasûlü Ekrem'in aleyhinde söylenilen akılsızca sözlerden ve bir takım kimselerin
küfr ve şirk içinde yaşayıp durmalarından üzüntülere düşmemesi için kendisine
bir teselli mahiyetindedir. Ve öyle putperest kimselerin o cahilce
hareketlerinden dolayı üzülerek onlara, onların putlarına müslümanların, bir
karşılığa uğramamaları için sövmemeleri tavsiye buyrulmaktadır. Şöyle ki: O
müşrikler kendi kötü iradeleriyle küfr ve şirk içinde yaşamaktadırlar. Onların
üzerinde ilâhî bir zorlama mevcut değildir. Cenâb-ı Hak onların küfrünü onların
o irâdelerinden dolayı takdir buyurmuştur. (Ve eğer Allah Teâlâ) Onların imânını
zorla (dileseydi onlar şirke düşmezlerdi.) fakat böyle bir irâde, insanlığın
mükellefIyetlndekl hikmete aykırıdır. Cenâb-ı Hak, insanlığı bu imtihan sahasına
getirmiş, kendilerini bir takım vazifelerle mükellef tutmuş, onları kendi
irâdelerine göre imâna ve küfre sevk eylemiştir. Binaenaleyh onların şirke
düşmeleri kendi kötü hareketlerinin, kabiliyetlerini kötüye kullanmalarının bir
neticesidir. Artık Resulüm!. Onların hallerinden, sözlerinden dolayı üzülme (Ve
seni onların üzerine bir muhafız kılmadık) Sen onları gözetmek ve korumakla
mükellef değilsin. Sen ancak onlara hidâyet ve saadet yolunu göstermekle
emrolunmuşsun. Sen bu vazifeni yerine getirdiğin için artık onların o kötü
amellerinden sorumlu bulunmamaktasın. (Ve sen onların üzerine bir vekil de
değilsin.) Sen onlara ilâhî hükümleri tebliğ etmek onları hikmetli öğütlerle
irşad etmekle emrolunmuşsun. Yoksa onları o fenalıklardan zorla men etmeğe,
onların işlerini bizzat idare etmek ve yönetmekle emrolunmuş değilsin. Onların
düzeltmeleri uğrunda kendini üzüntüye düşürmeğe mecbur bulunmamaktasın.
108. Allah'tan
başkasına tapanlara sövmeyiniz. Sonra onlar da bilmeksizin Allah Teâlâ'ya
düşmanlıkla söverler. Öylece her ümmete amellerini süslü gösterdik. Sonra
dönüşleri Rab'lerinedir. Artık onlara ne yaptıklarını haber verecektir.
108. Ve ey inanan ve
Allah'ı birleyen zatlar!. Öyle (Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyiniz.) bir
takım bâtıl ilâhlara ibâdet eden müşriklere bu ibadetlerinden dolayı sövmeyiniz.
Yahut onların Allah'tan başka taptıklarına, putlarına söğüp durmayınız. Meselâ:
Sizlere de, putlarınıza da lanet olsun, veya siz de putlarınız da kahr olunuz
demeyiniz. (Sonra onlarda) O müşrikler de bir karşılık verme hissine kapılarak
(bilmeksizin) Cenâb-ı Hak'ka karşı saygı gösterme ve O'nu yüceltmenin lüzumunu
düşünmeksizin (Allah Teâlâ'ya düşmanlıkla söverler.) siz de onların böyle
rezillikte bulunmalarına sebebiyet vermiş olursunuz. İşte (Öylece) o putlara
tapanlara kendi irâdelerinin bir cezası olmak üzere yaptıkları hareketlerini
kendilerine süslü gösterdiğimiz gibi diğer (hür ümmete de) kabiliyetlerine,
irâdelerine göre (amellerini süslemîşîzclir.» Müminlere karşı hayrı, Allah'ın
rızâsına uygun fiil ve hareketleri süslü gösterdiğimiz gibi kâfir ve münafıklara
da şerri, kendi felâketlerine sebebiyet verecek olan zararlı hareketleri süslü
göstermiş bulunuyoruz. Ve onları böyle bir imtihan âleminde yaşatmaktayız.
(Sonra) Hepsinin de (dönüşleri Rab'lerinedir.) hepsi de âhirette Alemlerin
Rabbinin manevî huzurunda toplanacaklardır. (Artık) O İlim ve hikmet sahibi olan
Yaratıcı da (onlara) dünyada iken (ne yaptıklarını haber verecektir.) onların
bütün işledikleri hayırlı ve zararlı şeyleri bildiğini onlara hemen
gösterecektir, onlara göre mükâfat veya ceza verecektir. Binaenaleyh o putlara
tapanlar da o gün belâlarını bulacaklardır. Onlara dünyada iken sövüp durmağa
lüzum yoktur.
§ Rivayete göre
müslümanlardan bazı zatlar: Müşrikleri uyandırmak onlara tapındıkları şeylerin i
I âh lığına lâyık olmadıklarını anlatmak için onların putlarına söver, onların
helake uğramış, uğursuz şeyler olduklarını söylerlermiş. Bu hâl ise müşriklerin
bir cehalet ve gücenme sebebiyle Cenâb-ı Hak'ka kaşı dil uzatmalarına sebebiyet
verebilir. İşte böyle bir sakıncadan dolayı müslümanlar öyle sövmekten
yasaklanmışlardır. Çünkü böyle bir sakıncadan dolayı doğru bir hareketi bile
terk etmek icap eder.
109. Ve Allah Teâlâ'ya
olanca kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir mucize gelirse elbette
ona imân edecekler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Size ne
bildirecektir ki o mucize geldiği vakit de yine imân etmeyeceklerdir.
109. Bu mübarek
âyetler de müşriklerin sözlerinde sebatkâr olmadıklarını, onlara ac.il;, parlak
herhangi bir mucize gelse yine şirk ve küfürlerinde İsrar edip duracaklarını,
nihayet bu azgınlıklarının cezasına kavuşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki:
Mekke müşrikleri Rasülü Ekrem'e müracaat ettiler, (Ve Allah Teâlâ'ya olanca) güç
ve gayretleriyle, olanca etkili (kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara)
kendi istekleri gibi (bir âyet) bir mucize, bir harika vücude (gelirse elbette
ona) o âyete, böyle mucizelerin hepsine de (imân edecekler.) artık hiçbirini
inkârda bulunmayacaklar. Resulüm!. Onlara (De ki: Ayetler ancak Allah'ın
katındadır.) ben bir uyarıcıyım, bir tebliğciğim, öyle hârikaları vücude
getirmek ancak Allah'ın kudretine aittir. Allah'ın dileği tecelli ederse öyle
istediğiniz hârikalar vücude gelebilir. Fakat ey müminler!. Ey o
müşriklerin imâna gelmesini arzu eden müslümanlar!. (Size ne bildirecektir ki, o
âyet) O istedikleri harika vücude (geldiği vakit de) onlar (yine imân
etmiyeceklerdir.) onlar yine inkâra devam edeceklerdir. Çünki onların o kötü
irâdelerinden, (irkin hareketlerinden dolayı Allah Teâlâ onların kalplerini
mühürlemiştir. Onlar imân etmek kabiliyetlerini kaybetmişlerdir.
110. Ve biz onların
kalplerini ve gözlerini ona evvelce de imân etmedikleri gibi tersine döndürürüz.
Ve onları o azgınlıkları içinde körükörüne yuvarlanır gider bir halde
-bırakırız.
110. (Ve) Ey mü'minler size
ne bildirdi ki: (biz onların) O müşriklerin o kötü gayret ve irâdelerinden
dolayı (kalblerini ve gözlerini) hak'ki idrâk ve kabulden mahrum bırakırız.
(ona) O evvelce gönderilen mucizelerden herhangi birine (evvelce de imân
etmedikleri gibi) bu kerre istedikleri hârikalar da meydana gelse bunlara da
inanmazlar, yine onların kalblerini ve gözlerini (tersine döndürürüz.) yine o
hârikaları görüp tasdik etmezler (Ve onları o tuğyanlan) o evvelki azgınlıkları,
taşkınlıkları, haddi aşan cehaletleri ficinde körükörüne yuvarlanır gider)
şaşkın (bir halde bırakırız,) onların bu feci halleri öldürülüp cezalarına
kavuşacakları bir zamana kadar devam eder, onları mü'minler gibi hidâyete
erdirmeyiz. Onlar bu hidâyete olan tabii kabiliyetlerini zâyetmişlerdir. Ne
helak edici bir durum!.
§ Rivayete göre Kureyş
müşrikleri Rasülullah'a müracaat etmişler, Hz. Musa elindeki âsâyı taşlara
vurunca sular nşkırmıştı, Hz. Isa da ölüleri diriltmişti. Sen de şu Sefa dağını
altın kıl sana imân edelim demişler. Bunun üzerine Rasülü Ekrem de Sefa dağının
altın olmasına dua etmek istemişti. Bu sırada Cibrili Emin gelmiş. Ya Rasülüllah!.
Dilediğini istemek sana aittir, istersen Sefa altın olur. Fakat o müşrikler yine
imân etmezlerse derhal helak olurlar. Binaenaleyh istersen onları bırak,
İçlerinden ileride tövbe edecek olanlar, tövbe ederek helakten kurtulsunlar,
demiş. Rasülü Ekrem de onların haklarında yine bir merhamet belirtisi göstererek
bu duada bulunmamıştır. İşte bu hâdise üzerine bu âyetler nazil olmuştur. O
müşriklerin kabiliyetlerinin derecesini göstermiştir.
111. Eğer biz hakîkaten
onlara Melekleri indirsek ve onlar ile ölüler konuşacak olsalar ve onların
üzerine herşeyi de bölük bölük toplasak yine imân edecek değillerdir. Meğer ki
Allah Teâlâ dileyecek olsun. Fakat onların çokları bunu bilmezler.
111. Bu mübarek âyetler,
inkarcıların inkârlarındaki ısrarlarını ayrıntılı olarak bildirmektedir. Ve
onların kötü inançlarında devam etmeleri, kendi yaratılışlarını kötüye
kullanmalarının bir neticesi olduğundan bundan dolayı üzülmemesi için Rasülü
Ekrem'i teselli etmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O inkarcıların senden
istedikleri şekilde (Eğer bîz hakîkaten onlara melekleri indirsek) senin
peygamberliğine şahitlik etseler (ve onlar ile) o inkâr edenlerle dirilteceğimiz
(ölüler konuşacak olsalar) imânın hakîkatine şahitlik etseler (ve onların
üzerine herşeyi de) birer kefil, şahit olarak (bölük bölük toplasak) başlarına
toplasak, onlar da gerçeği dile getirseler (yine) o inkarcılar (imân edecek
değillerdir.) onların isyandaki, azgınlıktaki inatlan, imân et irilerine yine
mâni olacaktır. Bu hallerinden dolayı küfürleri hususunda Allah'ın kaderi onları
geçmiştir. Bunun aksi meydana gelemez. (Meğer ki Allah Teâlâ) Onların imanlarını
(dileyecek olsun.) onlar ancak o takdirde imân ederler. Halbuki, böyle bir ilâhî
istek onların hakkında tecelli etmez. Onlar böyle bir lutfa ulaşma kabiliyetini
kaybetmişlerdir. Fakat onların çokları bilmezler) istedikleri hârikalar vücude
gelince onların imân edeceklerini zannederler. Bu artık çok uzak: Zira
haklarında Allah'ın takdiri kararlaştırılmıştır ve onların küfürlerinde ne kadar
ısrarlı oldukları Allah tarafından bilinmektedir. Artık onlar öyle hârikalardan
istifâde edecek kimseler değildirler.
§ Asrı Saadette bir takım
inkarcılar, eğer bize şu gibi hârikalar gösterirse biz imân ederiz diye yemin
etmişler. Halbuki, onlara kâfi derecede hârikalar, mucizeler gösteriliyordu.
Artık başka hârikalar istemeleri birer eğlenme ve alaydan başka birşey değildi.
Binaenaleyh onların o istedikleri hârikalar vücude getirildiği takdirde de
onların imân etmiyecekleri bu âyeti celile ile beyan buyrulmuştur.
§ "Kubulen" kelimesi küfela;
kefiller manasınadır. Nevi nevi, sınıf sınıf, gurup gurup mânâsını da ifâde
etmektedir.
112. Ve böyle her
Peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların bâzısı bazısını
aldatmak için sözün yaldızlısını fısıldarlar. Ve eğer Rab'bin dilemiş olsaydı
ona yapmazlardı, artık onları ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.
112. Resulüm!. Sana karşı
bir takım şahıslar, kabileler düşmanlık gösteriyorlar. Bu yalnız sana karşı
gösterilen bir düşmanlık değildir. (Ve höyle) Sana karşı düşmanlar bulunduğu
gibi senden evvelki (her Peygamber için) de (insan ve cin şeytanlarını) onların
muhtelif dlkkafahlarını (düşman kıldık.) o Peygamberler de bu imtihan âleminde
hikmet gereği öyle düşmanlar ile karşılaşmışlardır. (Onların) O şeytan
yaratılışlı dinsizlerin (bâzısı bazısını aldatmak için) hak'ki kabulden men
etmek için (sözün yaldızlısını fısıldar.) şeklen parlak, haddizatında
bâtıl, yalan, karanlığa dalmış lakırdılar ile birbirlerine vesveselerde
bulunarak dururlar. Fakat Habibim!. Bu bir hikmet gereğidir. (Ve eğer Rab'bin)
Onların imanlarını, böyle vesveselerde bulunmamalarını (dilemi; olsa idi onu
yapmazlardı) sana karşı düşmanlıkta bulunmazlardı, (artık onları) O çağdaş,
dinsizleri (ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.) onlardan dolayı üzülme, sen
peygamberlik vazifeni yerine getirdiğinden dolayı en güzel akıbetlere
kavuşacaksın, onlar da o fena hareketlerinden dolayı en şiddetli cezalara
çarpılacaklardır. Artık bu hakikati ancak mü'minler bilirler, buna imân ederler.
O inkarcılar ise bu feci âkibetlerini hiç düşünüp bilmezler.
Bu âyeti celiledekı
vahiyden maksat, vesvese, işaret sür'atli lâkırdıdır.
Zuhruf de: Dış yüzü süslü
olduğu halde iç yüzü çirkin, bâtıl olan şeydir. Gurur da aldanmaktır, Maslahat
ve menfaate uygun olmayan birşeyi bunlara uygun sanarak cehalete düşmektir.
113. Ve -o yaldızlı
sözleri- âh i ret e inanmayanların kalpleri ona meyletsin ve ondan hoşlansınlar
ve onlar işledikleri şeyleri işlesinler diye telkin eyler.
113. Bu mübarek âyetler,
şeytan tabiatîi kimselerin insanlara ne maksatla vesveselerde bulunduklarını
bildirmektedir. Ve Rasülü Ekrem'in doğruluğuna ait mucizelerin fazlasiyle mevcut
olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Ve) O şeytan, o insanlar ve cinler
taifesinden olan düşman (-0 yaldızlı sözleri-) o yalan lâkırdıları (âhirete
inanmayanların) o ebediyet âlemini inkâr edenlerin (gönülleri ona) o görünüşte
parlak, haddizatında, karanlık ve aldatıcı lakırdılarına (meyletsin) onlara
aldanıp dursunlar (ve ondan) o kâfirce sözlerden (hoşlansınlar) o yanlış
inançlarında sabit olsunlar (ve onlar) öyle sapıklık sahasında kendi nefisleri
için kazanıp (işledikleri şeyleri) öyle çirkin çirkin inançlarını, amellerini
(işlesinler diye telkin eder.) tâki, onlar o kötü hareketlerinin cezasına
kavuşurlar.
114. Allah Teâlâ'dan
başka hakem istermiyim, ki: O size kitabı ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır.
Ve kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki o şüphesiz Rab'bin tarafından hak
olarak indirilmiştir. Artık sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.
114. Resulüm!. Onlara de
ki: Ben şeytanların yaldızlı sözlerine meyleder de (Allah Teâlâ'dan başka hakem
istermiyim ki:) aramızda hükmetsin, hak ile bâtılın arasını ayırsın!. Halbuki
(O) Yüce mâbud (size kitabı) mucize olan Kur'an'ı (ayrıntılı olarak indirmiş
olan zattır.) Hikmet sahibi yaratıcı, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bütün
dinî işleri o kutsî kitabında tafsilatlı olarak bildirmiştir. Bütün insanlık bu
hususta başkalarına muhtaç değildir. Artık bundan sonra hakeme ne hacet vardır!.
(Ve) Bu bir hakikatdır ki, (kendilerine kitap verdiklerimiz) Yahudi ve
Hıristiyan âlimleri, Tevrat'ta ve İncil'de zikredildiği şekilde (bilirler ki: O)
Kur'an'ı Kerim (şüphesiz Rab'bin tarafından hak olarak indirilmiştir.) onların
gerçekten âlim ve insaflı olanları bu Kur'an'ı Kerim'in hakikatına ve Allah
katından inmiş olduğuna inanırlar. (Artık) Ey Resulüm!. Veya ey herhangi bir
mü'min ve düşünen kulum!, (sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.) Yani o ehli
kitabın bu Kur'an-ı Kerim'e öyle muttali olduklarında şüpheye mahal yoktur.
Onlar bu hakikati pek güzel bilirler. Nitekim içlerinden bir kısmı da İslâmiyetî
kabul ederek bu hakikati itirafta bulunmuşlardır. Kısacası Kur'an-ı Kerim'in
Allah tarafından hak olarak nazil olmuş olduğunda da şüpheye, tereddüde asla
mahal yoktur.
§ Rivayete göre Kureyş
müşrikleri. Rasülü Ekrem'e gitmişler, "seninle bizim aramızda hakem olmak üzere
Yahudi veya Hıristiyan bilginlerinden bir tıakem tâyin et, senin hakkında
kitaplarında ne bilgi bulunduğunu bize haber versinler" demişler, bunun üzerine
bu âyeti kerime nazil olmuştur. Kur'an'ı Kerim'i tercüme etmiş olan Doktor
Moris adındaki bir hırıstiyan bilgini şöyle demiştir: "Kur'an tabiatın ezelî
yardımı ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. Kur'an, arz ve semanın
yaratıcısına hamd ve şükranla doludur. Edebî dehâların, yüksek şâirlerin Kur'an
huzurunda eğildikleri bir gerçektir. Kur'an'ın güzelliği hergün daha ziyâde
artmakta, bitmeyen sırları anlaşılmaktadır. Kur'an, bir edeb kitabıdır. Kur'an
bir sözler hazinesidir. Kur'an, bir marifet deryayıdır. Kur'an fesahat, belagat
yücelik ve nezaketle mümtazdır."
115. Rab'binin sözü
doğruluk ve adaletçe tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O
işitendir, bilendir.
115. Bu mübarek âyetler,
Rasülü Ekrem'in peygamberliğini tasdik eden mucizelerin en mükemmel derecede
bulunduğuna işaret ediyor. Pek çok kimseler hidayetten mahrum olduklarından
onlara uymanın insanı sapıklığa düşüreceğini hatırlatmaktadır. Ve kimlerin
hidâyet üzere bulunup bulunmadıklarını Cenâb-ı Hak'kın tamamiyle bildiğini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm. (Rab'binin) sana ihsan buyurmuş olduğu Isözii)
yani Kur'an-ı Kerim (doğruluk ve adaletçe) vermekte olduğu bütün haberler
itibariyle, tatbikini emrettiği bütün hükümler itibariyle (tamamlanmıştır.)
bütün mükemmelliklere sahiptir, hiçbirisinde bir noksan düşünülmüş değildir.
(Onun sözlerini değiştirecek yoktur.) Cenâb-ı Hak'kın mukaddes kitabı olan
Kur'an-ı Kerim, onun koruması ve himayesi altındadır. Onun hükümleri kıyamete
kadar yürürlüktedir, o yüce kitabın kapsamını artırma ve noksanlaştırmaya hiçbir
kimse kadir olamaz. (O) Yüce Yaratıcı (semidir) her söyleneni tamamiyle işitir
ve (alimdir.) ona hiç birşey gizli kalamaz.
Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim
ile Hz. Muhammed'in peygamberliği hakkındaki bütün söylenilen sözleri de,
düşünülen fikirleri de Cenâb-ı Hak tamamen işitip bilmektedir.
116. Ve eğer yerde
bulunanların çoğuna itaat eder isen seni Allah Teâlâ'nın yolundan sapıtırlar.
Onlar sırf zan d an başka birşeye tâbi olmazlar ve onlar ancak yalan yanlış
söyler dururlar.
116. (Ve eğer) O
inkarcıların o kadar cahilce halleri açık veya besbelli, İslâmİ hükümler ise
sırf hikmet ve hakikat iken faraza o (yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen)
onların aldatmalarına, yaldızlı lakırdılarına kıymet verirsen, meselâ:
Onlardan hakem tâyin
edersen (seni Allah Teâlâ'nın yolundan) onun yüce dininden şer'İ hükümlerinden
(sapıtırlar.) binaenaleyh onlar hiçbir vakit hareket rehberi olmaya lâyık
değildirler. (Onlar) Mücadelelerinde, münakaşalarında (sırf zandan başka birşeye
tâbi olmazlar.) kendi babalarının hak üzere olduklarına ait kuruntulara uyarlar,
öyle temelsiz, cahilce iddiaları tâkibeder giderler, (ve onlar ancak yalan
yanlış söyler dururlar.) Cenâb-ı Hak'ka karşı yalan söylemekten sıkılmazlar.
Meselâ: Cenâb-ı Hak'ka evlât isnat ederler, putlara ibâdeti Cenâb-ı Hak'ka
yakınlaşmaya vesile tanırlar, kendi kendine ölmüş hayvanların etlerini yemeyi
helâl görürler, behire denilen hayvanların etini helâl görmezlerdi.
§ Şöyle ki: Cahiliye
devrinde bazı dişi develerin veya koyunların kulağını bir işaret olmak için
yararlar, serbest bırakırlardı. Bunlara binmezlerdi, bunlardan istifâde
etmezlerdi, kendi kendilerine ölürlerse etlerini kadınlara haram görürlerdi.
117. Şüphe yok ki
Rab'bindir, yoldan sapıvermiş kimseleri en iyi bilen ve doğru yola gidenleri de
en iyi bilen o'dur.
117. (Şüphe yok ki,)
Mahlûklarının bütün durumu ve vasıflarını en iyi bilen (Rab'bindir) onun
ilminden hiç birşey hariç kalmaz. Evet şüphe yok ki, (yoldan sapıvermiş
kimseleri) öyle İslâm dinine karşı cephe alan cahilleri (en ziyâde bilen) o
Hakiki Azimdir (ve doğru yola gidenleri) İslâmiyet tarikini takib edenleri (de
en iyi bilen o'dur.) o ezelî ve alîm olan Yüce Mabuttur. Artık o inkarcıların
cahilce sözlerine nasıl kıymet verilebilir?. Onların helâl ve harama dâir
görüşlerinin ne kıymeti olabilir?.
118. İmdi eğer siz onun
âyetlerine inanan kimseler, iseniz üzerine Allah Teâlâ'nın ismi anılmış
olanlardan yiyin.
118. Bu mübarek âyetler,
yoldan sapmışların sözlerine iltifat edilmeyip dinen helâl olan şeylerden
istifâde edilmesini, yasaklanan şeylerin de terkedilmesini bildirmektedir. Ve
arzularına göre hareket edenlere uymanın pek korkunç âkibetlerini ihtar
eylemektedir. Şöyle ki: Sapıklık yolunu seçenler, müslümanlara diyorlardı ki:
"Siz hem Allah'a tapıyorsunuz, hem de Allah'ın öldürüldüğünü yemiyorsunuz.
Allah'ın öldürdüğü sizin öldürdüğünüzden daha fazla yenilmeğe lâyık değil
midir?." Halbuki Cenâb-ı Hak, öyle kesilmeksizin kendi kendine helak olan veya
üzerine Allah Teâlâ'dan başkasının ismi zikredilen hayvanın yiyilmemesini
emretmiştir. (İmdi eğer siz onun) Cenab'ı Hak'kın (âyetlerine inanan kimseler
iseniz) hakikaten imâna ulaşmış, Allah'ın hükümlerine tâbi bulunuyor iseniz
(üzerine Allah Teâlâ'nın ismi anılmış) besmele-i şerife ile kesilmiş (olanlardan
yeyin) bu sizin için mubahtır, bundan yiyip istifâde edebilirsiniz. Siz öyle
helâl olan şeyleri haram ve haram bulunan şeyleri helâl sayan sapmışların
sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak'ka imân edenler, onun helâl kıldığını mubah
bilir, ondan istifâde edebilirler, haram kıldığından da kaçınırlar. Bu imânın
gereğidir.
119. Size ne oluyor ki,
üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmiş olanı yemeyesiniz. Ve muhakkak size
haram olan şeyler ayrıntılı olarak bildirilmiştir. Ancak kendisine mecbur
kaldığınız şey müstesna. Ve şüphe yok ki birçokları bilmeksizin kendi
arzularıyla -halkı- sapıklığa düşürürler. Senin Rab'bin ise muhakkak ki, haddi
aşanları en iyi bilendir.
119. Ey mü'minler (Size ne
oluyor ki) Ne gibi bir maksattan dolayı olabilir ki, (üzerine Allah Teâlâ'nın
ismi zikredilmiş olanı) öyle usulü dairesinde kesilmiş, yiyilmesi caiz bir
hayvanın etini (yemeyesiniz?) bundan kaçınmanızı gerektiren birşey yoktur.
(Ve muhakkak size haram olan şeyler) Kur'an-ı Kerim'de (ayrıntılı
olarak bildirilmişti
Bu cümleden olarak:
Size haram kılındı. (Maide,
5/3) ve
= De ki: Bana vahyolunanda
Le|... Hariç haram kılınmış birşey bulamıyorum. (En'âm, 6/145) âyetler bunu
bildirmektedir. (Ancak kendisine mecbur kaldığınız) Hayatınızı kurtarmak için
başka bir yiyecek bulamadığınız (şey müstesna.) bu da o öyle bir zamret halinde
helâldir, hayatınızı kurtaracak miktar ondan istifâde edebilirsiniz. (Ve şüphe
yok ki) O dinsizlerden Emribnil Lühay ve arkadaşları gibi (birçokları
bilmeksizin) vahye dayanan yüce bir şeriatten istifâde etmeksizin (kendi
arzularıyle) kendi nefislerinin eğilimlerine tâbi olarak helâl olanları haram,
haram olanları da helâl saymak suretiyle (-halkı- sapıklığa düşürürler.) artık
öyle arzularına uyanların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Resulüm!. (Senin
Rabbin ise muhakkak ki, haddi aşanları) hakkı bırakıp bâtıla yönelenler!, helâli
haram, haramı helâl kabul edenleri (en iyi bilendir.) binaenaleyh onlar kendi
yakalarını ilâhî azabın kahredici pençesinden elbette kurtaramayacaklardır.
120. Günahın aşikâr olanını
da, gizlicesini de bırakınız. Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar, elbette
yaptıkları şeyden dolayı cezâlanacaklardır.
120. Artık ey ehli
imân!. Öyle nefislerinin esiri olanların aldatmalarına kapılmayınız, onların
sözlerine iltifat etmeyiniz. (Günahın aşikâr olanını da gizlicesini de
bırakınız.) ne açıkça bir günahı işleyiniz, ne de bir günahı gizlice yapınız.
Cenab'ı Hak, hepsini de görür, bilir imân ettik. Binaenaleyh herhangi bir günahı
açıkça yapmak caiz olmadığı gibi gizlice yapmak da caiz değildir. Meselâ: Açık
olarak zina yapmak haram olduğu gibi gizlice de haramdır. Hased, kibir, kendini
beğenme müslümanlar hakkında şerri istemek gibi kalben düşünülüp gizlice
yapılacak şeyler de haramdır. Bunlardan tamamen kaçınmak dinî bir vazifedir.
(Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar,) Haram ' olan birşeyi açık veya
gizli olarak işlerler (elbette) böyle (işledikleri şeyden dolayı) âhirette
(cezâlanacaklardır.) o halde daha dünyada iken haramlardan kaçınmalıdır,
insanlık icâbı öyle yasak birşey işlenilmiş ise ondan tevbe ve istiğfar
edilmelidir. Cenab'ı Hak'kın af ve mağfiretine sığınmalıdır. Şu muhakkak ki:
Küfr üzerine ölenler, ebediyyen azap göreceklerdir. İmân ile ölen günahkârlar
ise geçici olarak azabı hak ederler. Meğer ki, Hak Teâlâ onları af buyursun.
121. Üzerine Allah
Teâlâ'nın ismi zikredilmemiş olanlardan yemeyiniz. Ve şüphe yok ki, o bir
günahtır ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi
dostlarına telkinde bulunurlar. Ve eğer onlara itaat ederseniz şüphe yok ki, siz
de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.
121. Bu mübarek âyetler,
hangi hayvanın etinin yiyilemiyeceğini beyan ile müşriklerin iddialarını ibtâl
etmektedir. Ve müminlerle kâfirler arasındaki farkı en açık bir şekilde
bildirerek mü'minleri müşriklere meyletmekten sakındırmaktadır. Şöyle ki:
(Üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmemiş) Yani kendi kendine ölmüş veya
kasten besmele terkedilmiş veya üzerine başkasının ismi zikredilmiş (olanlardan
yemeyiniz.) böyle bir hayvanın eti haramdır. (Ve şüphe yok ki, o) Böyle bir
hayvanın etini yemek veyahut bir hayvanı Allah Teâlâ'dan başkasının ismini
zikrederek boğazlamak (bir günahtır) Allah'ın hükmüne muhalif bir harekettir,
sapmışların arzularına uymaktır, (ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele
etmeleri için) Sizi bir takım yalan dolan ile hak yoldan çıkarmak için (kendi
dostlarına) arzu ve isteklerine düşkün, ve dinî terbiyeden mahrum kimselere
(telkinde bulunurlar.) vesveselerde bulunur dururlar. Binaenaleyh ey mü'minleri.
Onların bu vesveselerinden, bu aldatmalarından gafil bulunmayınız. (Ve eğer
onlara itaat ederseniz) Onların bâtıl fikirlerine kıymet verirseniz, onların
haramları helâl kabul etmelerine tâbi olursanız (şüphe yok ki) o takdirde (siz
de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.) çünkü Allah Teâlâ'ya itaati bırakıp
müşriklere itaat edenler, onların vesveselerini hak görenler, onları Cenâb-ı
Hak'ka ortak kabul etmiş, tevhit dairesinden çıkmış bulunurlar.
§ Besmelesiz kesilen hayvan
hakkında İslâm hukukçularının görüşleri şöyledir:
(1) İmam Ahmet'e ve Davudi
Zahirî'ye göre, kasten veya unutarak besmelesiz kesilen bir hayvanın eti
haramdır.
(2) İmam Mâlik ile
İmam Şafi'iye göre bir müslümanın kestiği koyun, sığır, deve gibi bir hayvanın
eti helâldir, isterse, besmeleyi unutarak veya kasten terketmiş olsunlar.
(3) İmam Azama göre kasten
besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır. Fakat unutarak besmelenin
zikredilmemesi, bu haramlığı gerektirmez.
122. Ya bir kimse ki ölü
iken diriltmişiz ve ona bir ışık vermişiz, onunla insanlar arasında yürüyor. O,
meselâ zulmetler içinde kalmış, ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş olan bir
kimse gibi midir?.
122. Cenâb-ı Hak,
mü'minleri müşriklere itaatten nefret ettirmek için arlarındaki farkı şu şekilde
beyan buyuruyor: (Ya bir kimse ki onu ölü iken) vaktiyle manevî hayattan mahrum,
Allah'ın dininin hükümlerinden habersiz bulunurken biz kendisini (diriltmişiz)
hak dine ulaştırmak şerefiyle manevî hayata kavuşturmuşuzdur (ve ona bir ışık
vermişiz) İslâm dininin ışığından kendisini aydınlatmışız (onunla) o manevî nur
ile (insanlar arasında) yolunu güzelce tâyin ederek tam bir emniyetle (yürüyor
o) böyle münevver bir mü'min (meselâ zulmetler içinde kalmış) küfr ve şirkin
karanlıkları içine düşmüş (ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş bir kimse gibi
midir?.) bunların arasındaki fark, gün gibi açık değil mi?. Artık nasıl olur da
akıllı bir kimse o gibi karanlıklar için kalmışların vesveselerine tâbi
olabilir?. (İşte öylece) karanlıklar içinde kaldıkları halde bir kötülük, bir
ihanet olarak (kâfirlere yaptıkları) kâfirce, cahilce (şeyler süslü
gösterilmiştir.) kendilerine süslü, seçkin bir halde gösterilmiştir. Bunlar, o
kadar karanlıklar, cehaletler içinde yaşarlarken kendilerini aydın ve bilgin
görürler, kendilerini doğru bir yolun yolcusu imiş gibi sanır dururlar. Bu ne
fena bir sapıklık neticesi. Binaenaleyh hakikî aydınlar, bu gibi sapıtmış
kimselerin sözlerine, aldatmalarına asla iltifatta bulunmazlar.
123. Ve böylece herbir
beldede günahkârlarını büyükler kıldık ki, orada hilede bulunsunlar. Halbuki,
onlar hilekârlık yapmazlar, ancak kendilerine yapmış olurlar da farkına
varamazlar.
123. Bu mübarek âyetler,
bir takım günahkârların hikmet gereği mevki sahibi olup insanları saptırmaya
çalıştıklarını ve bunların bu kötü hareketlerini bilmeyerek kendi aleyhlerinde
yapmış olduklarını bildirmektedir. Ve böyle inkarcı kimselerin kendilerine de
peygamberlik rütbesi verilmedikçe Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul
etmeyeceklerini bir haset ve kıskançlık sebebiyle öne sürdüklerini ve bunların
kötü akıbetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) Mekke'deki Kureyş
reislerin! Mekke ahalisinin başkanlığında bulundurmuş olduğumuz gibi diğer
(herbir beldede) bulunan (günahkârlarını) da, görünürde büyük mevkilere,
servetlere sahip olanlarını da hikmet gereği o beldelerde (büyükler kıldık ki,
orada hilede bulunsunlar.) kendi mevkilerine güvenerek halkı saptırmaya
çalışsınlar. Yüce Peygamberlere tâbi olmaktan halkı men'etmeye uğraşıp
dursunlar. Bunların böyle bir mevkide bulunup halkı saptırmaya çalışmalarına
meydan verilmesi, onların hakkında bir imtihandır, onların daha fazla azap
görmelerine bir sebep teşkil etmektedir. Onların bu saptırmaları aklı başında
olan zatlara tesir etmeyecektir, o zatlar yine imân şerefine kavuşmuş
bulunacaklardır. (Halbuki, onlar) O kavimleri arasında görünürde büyük olanlar,
öyle başkalarını hidayetten mahrum bırakmak için (hile yapmazlar) onların
hileleri tesirsiz kalır. Onlar (ancak kendilerine) hile (yapmış olurlar da)
bilmeksizin kendilerini küfr ve taşkınlığa düşürmüş, azaba hedef kılmış
bulunurlar da bunun (farkına varamazlar) ebedî zarara uğrar giderler. İşte
insanların dindarlığına, faziletine mâni olmaya çalışan şeytan yaratılışlı
kimselerin âkibetleri böyle hüsrandan başka birşey değildir.
§ Bu âyeti kerime, Rasûlü
Ekrem hakkında bir teselli içermektedir. Çünkü Kureyş büyükleri, Rasûlü Ekrem'e
insanların imân etmemeleri için Mekke yolu üzerinde dört şahıs
bulunduruyorlardı. Bunlar Hz. Peygamber hakkında: "O kâhindir, sihirbazdır,
yalancıdır, ona uymayınız." deyip duruyorlardı. Bunların aldatmalarına rağmen
müslümanların sayısı gündengüne artıyordu, düşmanlar ise zarar ve ziyana
uğruyorlardı. Onların böyle hileci bir harekete sevkedilmeleri, kendi haklarında
Allah'ın kahrının ortaya çıkmasına bir sebep teşkil ediyordu. Ve onların
yapacakları hilelerin tesirsiz kalacağını kendilerine göstererek onları bu
sebeble de aşağılık ve zelil bir halde bırakmak hikmetine dayalı bulunuyordu.
124. Ve onlara bir âyet
geldiği zaman derler ki: Allah'ın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri
bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz. Allah Teâlâ peygamberliği nereye
yönelteceğini en iyi bilendir. Elbette günahkâr olanlara yapmakta olduktan tuzak
ve hileden dolayı Hak Teâlâ'nın katında bir alçaklık ve şiddetli bir azap isabet
edecektir.
124. (Ve onlara)
Vaktiyle Allah'a ortak koşan Mekke ahalisine. Hz. Muhammecf -Afeyhîssefârının-
doğruluğu, Peygamberliği hakfcınoa (bir âyet geldiği zaman) o ahali (derler ki.
Allah Teâlâ'nın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri) bir Peygamberlik
(bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz.) bize de vahy olunmalı, bize de
Cibril gelip Muhammed Aleyhisselâm'ın sözlerinde sadık olduğunu haber vermeli ki
ona imân edelim, yoksa biz imân etmeyiz. Nitekim Kureyş kâfirlerinden Velid Ibni
Muğire, Hz. Peygamber'e demiş ki: Eğer peygamberlik hak olsa idi ben ona senden
daha lâyık olurdum. Çünkü ben senden daha yaşlıyım, ve ben senden daha fazla
mala sahibim. İşte bu gibi cahilce iddiaları red için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:
(Allah Teâlâ Peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir.) Peygamberliğe
lâyık olan, kendisine vahy olunacak zatı bilen ancak Allah Teâlâ'dır. Öyle fâni
varlıkların ne kıymeti olabilir ki, onlar peygamberlik şerefine kavuşmaya bir
vesîle olsun. (Elbette) Öyle yanlış düşünerek kendi nefislerini fitneye maruz
bırakıp (günahkâr olanlara) insanları imândan men için (yaptıkları tuzak mekr ve
hileden dolayı) Hak Teâlâ'nın katında, yani kıyamet gününde (bir mezellet) bir
zillet ve hakaret (ve şiddetli bir azap isabet edecektir.) onlar dünyada da
âhirette de lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Nitekim Kureyşin
liderleri daha dünyada iken mağlûp olmuş, birçokları öldürülmüştür. Âhirette
uğrayacakları ilâhî azap ise her türlü düşüncenin üstündedir. İşte dinsizliğin
akibetü.
125. İmdi Allah Teâlâ
her kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm için genişletir. Ve her
kimi dalâlete düşürmek dilerse onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir,
sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi -bulunur-. İşte Allah Teâlâ imân
etmeyenlerin üzerine böylece pisliği verir.
125. Bu mübarek âyetler,
Cenab'ı Hak'kın hikmeti gereği bir kısım kullarının kalblerini genişlettiğini ve
diğer bir takım kullarının kalplerini de daraltmış olduğunu bildirmektedir. Ve
insanlar için hidâyet ve selâmet yollarının Allah tarafından tam olarak beyan
buyurulduğunu ve kimlere selâmet yurdunun verilmiş olduğunu göstermektedir.
Şöyle ki: Resulüm!. Bir takım kimselerin seni inkâr ederek sapıklığa düşmekte
olduklarını görerek üzülme. Onların haklarında kendi irâdelerini doğrultusunda
yaptıklarına göre ilâhî irâde tecelli etmektedir. (İmdi Allah Teâlâ her kime)
Onun güzel irâdesinden dolayı (hidâyet etmek isterse) ona hak yolunu bildirerek
imâna muvaffak kılmak dilerse (onun göğsünü İslâm için genişletir.) onun nefsini
hakkı kabul etmeye kabiliyetli kılar, onun kalbine bir imân nuru düşürür,
onunla, kalbi açılmış olarak hidâyet yolunu takib eder. (Ve) Cenab'ı Hak (her
kimi) onun kötü irâdesinden dolayı hakkında bir ceza olmak üzere (sapıklığa
düşürmek dilerse) onda da sapıklığı yaratır, o hidayetten kaçınır, (onun göğsünü
daraltır, sıkışmış bir hâle getirir) Öyle ki: O şahıs, hak'ki kabul etmekten
kaçınır durur, onun kalbine imân giremez olur. Evet... O şahıs öyle bir darlık,
öyle fazla bir sıkıntı içinde kalır ki, (sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi)
gücünün üstünde olan bir vaziyette (bulunur.) üzüntüler içinde vakti geçer
durur. (İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin) Kendi tabii kabiliyetlerini,
irâdelerini kötüye kullanarak imândan mahrum kalanların (üzerine böylece)
göğüslerini daralttığı gibi (pisliği) de rezilliği de, dünyada laneti, âhirette
azabı da (gönderir.) artık onlar bu felâketten kurtulamayacaklardır.
126. Ve bu Rab'binin
dosdoğru olan yoludur. Muhakkak ki, biz âyetleri düşünen bir kavim için
ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.
126. (Ve bu) İslâmiyet
veya Kur'an'ı Kerim'in beyanları bütün kâinatı yaratıp terbiye eden, bütün
mahlûklarına bolca mükemmellikler veren (Rab'binin dosdoğru) baştan sona
doğruluklara sahip düzensizlikten uzak bulunan (yoludur.) işte bu doğru yolu
takib etmek, her akıllı ve bilgili olan insan için lâzımdır. (Muhakkak ki, biz
âyetleri) Cenâb-ı Hak'kın birliğine, kudret ve yüceliğine, bütün mahlûkları
hakkındaki kaza ve kaderinin sırf hikmet olduğuna dâir olan delilleri,
kanıtları, işaretleri (düşünen) tefekkür eden, bu âyetlerin yüce mahiyetini
idrâk edebilen (bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) öyle düşünen,
hakikati kabule yetenekli olan bir cemaat, bu ilâhî beyanları güzelce anlar,
bunlara göre davranışlarını tâyin ederek ebedî saadete kavuşur. Ne büyük bir
ilâhî lütuf.
127. Onlar için Rablerinin
katında selâmet yurdu vardır. Ve Allah, onların yaptıkları amelleri sebebiyle
dostudur.
127. (Onlar için) Allah
Teâlâ'nın âyetlerini güzelce tefekkür eden ve öğüt alanlar için (Rablerinin
yanında) manevî katında sonsuzluk âleminde (selâmet yurdu vardır.) onlar bütün
sıkıntılardan uzak olan bir selâmet yurduna, bir mutluluk dolu cennete
kavuşacaklardır. Bu ilâhî lütuf onlara mahsustur. (Ve o) Yüce Yaratıcı (onların)
o güzel tefekkürde bulunan kullarının öyle (yaptıkları) salih (amelleri
sebebiyle dostudur) onların velisidir, yardımcısıdır, manen yakınıdır. Ne
muazzam bir mükâfat!.
Sonraki Sayfa

|
|