|
47. De ki: Söyler
misiniz?. Eğer Allah Teâlâ'nın azabı sizlere ansızın veya apaçık gelirse
zâlimler olan kavimden başkası mı helak edilmiş olur?.
47. Resulüm!. Onlara (De
ki: Söyler misiniz?.) bu ne kadar cehalet!. Hâlinizi hiç görmüyor musunuz, bana
haber veriniz bakalım, (eğer Allah Teâlâ'nın azabı) daha dünyada iken başka
kavimlerin başlarına geldiği gibi (sizlere) de (ansızın) acele olarak (veya
apaçık) belirtilerini, alâmetlerini gözleriniz ile göreceğiniz şekilde
gündüzün veya geceleyin (gelirse) hâliniz ne olur?. Bu azap ile (zâlimler
olan kavimden başkası mı helak edilmiş olur?.) hayır, zâlimlere hâs olan böyle
bir azap ile ancak o zâlimler mahv ve helak o I mu;, uhrevî azaplara da mâruz
kaimi; bulunurlar. Müminler ise böyle bir azap ve ceza felâketiyle helak o l mu;
olmazlar. Bunlara hikmet gereği dünyada bir felâket erişse de onun mükâfatını
âhi rette göreceklerdir.
48. Biz Peygamberleri
göndermeyiz, ancak müjdeleyiciler ve uyan ular olmak üzere göndeririz. İmdi her
kim imân eder ve -hâlini- düzeltirse artık onlar i un bir korku yoktur ve onlar
mahzun da olmayacaklardır.
48. (Biz) insanları
ilâhî dine davet için gönderdiğimiz (peygamberleri) öyle insanların her
istediklerini meydana getirmek için (göndermeyiz) onları (ancak müjdeleyiciler
ve uyanular olmak üzere göndeririz) onlar ümmetlerini hak dini kabul edip ibâdet
ve itaatte bulundukları takdirde kendilerini cennet ile, ilâhî lütfa ulaşmakla
müjdelerler. Bilâkis imân etmeyip küfr ve isyana devam ettikleri takdirde
kendilerini cehennem ateşiyle, bir takım felâketlerin başlarına geleceğini
bildirmekle korkuturlar. Onlara birer uyanma dersi verirler. Yoksa o
Peygamberler mutlaka insanların isteyecekleri her türlü mucizeleri, hârikaları
vücude getirmekle mükellef değildirler. Maamafih onların peygamberlik ve
risâletlerini isbata kâfi bir nice âyetler, mucizeler de meydana gelebilir.
Nitekim de gelmiştir. (İmdi her kim) O Peygamberlerin tebligatını kabul ederek
(imân eder ve -halini- düzeltirse) güzel güzel amellerde bulunmaya çalışırsa
(artık onlar için) azap endişesinden dolayı (bir korku yoktur) onlar azaptan
emindirler, (ve onlar) Ahirette sevaplarının kaybolmasıyla (mahzun da
olmayacaklardır.) lâyık oldukları sevaplara, mükâfatlara herhalde
kavuşacaklardır. Ne büyük saadet!.
49. Ve o kimseler ki, bizim
âyetlerimizi yalanladılar, onlara yapmış oldukları fısk sebebiyle azap isabet
edecektir.
49. (Ve) Bilâkis (o
kimseler ki,) küfr ve isyanda devam ederek (bizim âyetlerimizi) Peygamberlerin
müjdeleme ve uyarma amacına yönelik tebliğ eyledikleri âyetleri, beyan buyurmuş
oldukları hakikatları (yalanladılar) Peygamberlerin açıklamalarını inkâra cür'et
eylediler, artık (onlara yapmış oldukları sebebiyle) Peygamberlere itaatten
sürekli olarak kaçınmaları yüzünden (azap isabet edecektir.) onlar daha dünyada
iken veya âhirete gittikten sonra herhalde lâyık oldukları azaba, cezaya
kavuşacaklardır. Ne büyük bir felâket!.
50. De ki: Ben size
demiyorum ki: Benim yanımda Allah Teâlâ'nın hazineleri vardır. Ve ben gayıbı da
bilmem ve size demiyorum ki, ben hakîkaten meleğim, ben bana vahy olunandan
başkasına tâbi olmam. De ki: Kör ile gören kimse aynı olur mu?. Hiç düşünmez
misiniz?.
50. Bu âyeti celile. Yüce
Peygamberimizin durumunu, onun peygamberlik salâhiyyetini beyan ederek ondan bir
takım fazla hârikalar isteyen inkarcıları uyanmaya davet eylemektedir. Şöyle ki:
Habibim!. Senden âyetlerin inişini, bir takım hârikaların ortaya çıkmasını veya
derhal azabın gelmesini veya dağların altına dönüşmesini ve benzerlerini isteyen
o inatçı dinsizlere (De ki: Ben size demiyorum ki, benim yanımda Allah Teâlâ'nın
hazineleri vardır) ben onları da dilediğim şekilde kullanabilirim. Sizi arzunuza
göre büyük servetlere kavuşturabilirim. Hayır ben böyle bir iddiada bulunamam.
Çünki bütün cihana sahip olan, bütün insanları rızıkanlandıran, geniş bir
yaşayışa ulaştıran ancak Allah Teâlâ'dır. Bu kudret ancak Cenab'ı Hak'ka
mahsustur. (Ve ben gayıbı da bilmem) Ben böyle bir iddiada bulunamam. Artık
kıyamet ne zaman kopacak, veya inkarcıların başına azâb ne vakit inecek diye
benden som sormanız yersizdir, bu gibi gayba ait şeyleri ancak Cenab'ı Hak
bilir, o bildirmedikçe ben bilemem, (ve size demiyorum ki, ben hakikaten
meleğim) insanlığa ait hususlardan beriyim yemek, içmek ihtiyacından vesaireden
uzağım, (ben bana) Allah tarafından (vahy olunandan) emredilen ve yasaklanan
hükümlerden (başkasına tâbi olmam) ben peygamberlik ve risâlete sahip
bulunmaktayım, benim vazifem Allah'ın hükümlerini ümmetime tebliğden
ibarettir, insanları aydınlatmaya ve irşada çalışmaktır. Ve Resulüm!. Onlara
şunu da (De ki: Kör ile görür kimse aynı olur mu?.) elbette olamaz. Yani:
Dalâlet erbabı ile hidâyet sahipleri eşit değildir. Cenâb-ı Hak'kın âyetlerini
görüp kabul edenler ile inkâr edenler elbette beraber olamazlar. Bir Yüce
Peygamberin sırf hakikat olan sözlerini takdir edenler ile etmeyenler şüphe yok
ki, bir seviyede asla bulunamazlar, İlâhî vahy ile amel edenler ile kendi
kuruntuları ile amel edenler de asla bir olamazlar. Bunların birinci kısmı,
basir = görür zatlardır. İkinci kısmı da âmâ = görmez, kör kimselerdir. Artık ey
inkarcılar: Bu hakikatları »Hiç düşünmez misiniz?.) ki, inkârınızı bırakarak
mü'min olma şerefine kavuşasınız.
§ Müşrikler demişler ki: Hz.
Muhammed -Aleyhisselâm- eğer Allah Teâlâ'nın Resulü ise Cenâb-ı Hak'tan
isteyerek bizim servetimizi arttırsın, fakirlerimizi zengin kılsın, ve bize
geleceğe ait fâidelerimizi, zararlarımızı bildirsin, fâidelerimizi elde etmeye,
zararlarımızı defetmeye çalışalım. Ve o bir Peygamber ise ne için yemek yiyor,
çarşılarda geziyor, kadınlar ile evleniyor. İşte bunların bu üç türlü cahilce
suallerine bu âyeti kerime bir cevap teşkil etmekte bulunmuştur. Buyrulmuş
oluyor ki: insanların rızkını vermek, gaybda ilgili hususları bilmek Allah
Teâlâya mahsustur. Yemekten, içmekten, alış verişten, evlenmekten uzak olmak da
meleklere mahsustur. Bir Peygamber ise ulûhiyyet sahibi değildir ve haddizatında
meleklerden üstün ise de insanî ihtiyaçlar bakımından melek durumunda değildir.
Binaenaleyh bu gibi hususlardan dolayı bir Peygamberin nübüvvet ve risâletini
inkâra mahal yoktur.
51. Ve onunla o kimseleri
korkut ki, onlar Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkarlar, bir halde
ki, onlar için ondan başka bir dost, bir yardımcı yoktur. Umulur ki, sakınırlar.
51. Bu mübarek âyetler,
Rasülü Ekrem'in, âhiret hayatına inananlar! aydınlatma ve korkutmakla yükümlü
olduğunu, Islâmiyeti kabul etmiş olanları ise peygamberin huzurundan kovmanın
caiz olmayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. Sen peygamberlik vazifeni
yerine getirmeye çalış, (Ve onunla) Kur'an'ı Kerim ile (o kimseleri korkut) o
kimseler malûmat vererek kendilerini uyar (ki, onlar Rablerinin huzurunda
toplanacaklarından korkarlar) esasen böyle bir toplanma inancına sahiptirler,
(bir halde ki,) Korkuları şu şekildedir ki, (onlar için ondan) Cenâb-ı Hak'tan
(başka bir dost) kendilerine yardım edecek bir zat, ve (bir şefaatçi) af I arı n
ı temenni edecek bir yardımcı, haklarında şefaat edilmesine izin verecek bir zat
(yoktur) onlar buna inanırlar. İşte onlara yapılacak irşat ve uyarının faidesi
düşünülür. (Umulur ki,) Onlar o sayede (sakınırlar) küfr ve isyandan kaçınarak,
sağlam bir inanç ile İslâm dairesinde bulunmak nimetine ulaşırlar.
§ Dinsizlerin bir kısmı,
tanrılık fikrinden tamamen mahrum, âhiret hayatını tamamiyle inkarcı,
mucizelerden istifâde etmez oldukları için onlar manen ölülere katılmış kimseler
demektir. Onlar öğüt ve nasîhata asla iltifat etmezler. Diğer birçok kimseler
ise Cenab'ı Hak'kın varlığına, âhiret gününe inanmakla birlikte tevhid inancına
aykırı olan şeylere ve bir takım hurafelere de inanmaktadırlar. Bir kısım
kimseler de sağlam bir inanca sahip iseler de nefislerinin aşağılık eğilimlerine
tâbi olarak gayrimeşru hareketlerde bulunmaya cesaret ederler, İşte bu gibi
kimseler ikâza muhtaçtırlar, bunlarda hak ve hakikati kabul etme yeteneği
vardır. Binaenaleyh Rasülü Ekrem Hazretleri de bu nevi kimseleri ikaz etme ve
uyarmakla mükellef bulunmuştur.
§ Inzar kelimesi, korkunç
bir vaziyet, bir hareketten dolayı verilen malûmat ile yapılan bir korkutma =
tahvîf muamelesi demektir.
52. O zatları yanından
kovma ki, sabah ve akşam Rablerine onun rızâsını dileyerek dua ederler. Senin
aleyhine onların hesabından birşey yoktur, ve senin hesabından da onların
üzerine birşey yoktur ki, onları kovup da zalimlerden olasın.
52. Resulüm!. (O zatları
yanından kovma) Huzurundan uzaklaştırma, kendilerine iltifat buyur ki, onlar
(sabah ve akşam) vakitlerinde ve ikindi namazlarını ve diğer vakit namazlarını
kılarken (Rablerinin rızâsını dileyerek) tam bir ihlas ile Allah'a ulaşmayı
temenni ederek (dua ederler) yalvarış, ve yakarışta bulunurlar. (Senin aleyhine
onların hesabından birşey yoktur) Onların amellerinden yalnız kendileri
sorumludurlar. Onların kalblerini tefti; ile mükellef değilsin. Görünür hâlleri
tam birer müslüman olduklarını gösteriyor. Buna göre haklarında muamele
yapılması icab eder. (ve senin hesabından da onların üzerine bir ş ey yoktur)
Onlar da sana ait
bir mu ameleden dol
ayı mesul değildirler. = Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü üslenmez. (İsrâ,
17/15) Evet... Boyle bir mesuliyet yoktur (ki, onları) o ibâdet eden kulları
huzurundan (kovup da zalimlerden olasın) böyle bir hareket, senden çıkmaz. Çünkü
senin masum olman buna mânidir. Faraza böyle bir kovma muamelesi sâdır olsa bu
bir menfaata ve başkalarını irşat gayesine dayalı olacağından nihayet daha iyi
olanı terketme kabilinden olmuş olur. Bu da yüce bir Peygamber için uygun
görülemez.
§ Rivayete göre Kureyş
reisleri, eshab-ı kiramın fakirleriyle aynı mecliste olmaya tenezzül etmedikleri
için Rasûlü Ekreme hitaben "eğer şu köleleri, yani: Emmar, Suheyb, Hebbab,
Selman Radiyallahü anhüm gibi fakir müslümanları huzurundan kovarsan biz senin
huzunma gelir, seninle konuşuruz" demişler. Rasülü Ekrem de "ben mü'minleri
kovucu değilim" diye buyurmuş. Bunun üzerine demişler ki, öyle ise biz
geldiğimiz zaman onları huzurundan çıkar, sonra huzurunda bulunsunlar. Yüce
Peygamber de o reislerin imâna gelmelerini ümit ederek bu ikinci teklifi kabul
eder gibi bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, o mübarek fakir
ve ibadetlerine düşkün zatların peygamberin huzurundan çıkarılmamasına tenbih
buyrulmuştur. İşte İslâmiyet'in hakikî mü'minlere verdiği muazzam bir kıymet!..
53. Ve işte böylece onların
bazısını bâzısı ile imtihan etmişizdir ki, "ya Allah Teâlâ aramızda şunlara
mıdır ki, lütfunu reva görmüştür." deyiversinler. Allah Teâlâ şükredenleri en
iyi bilen değil midir?.
53. Bu mübarek âyetler
de insanların muhtelif kabiliyetlerde olup birbiriyle bir deneme ve imtihan
devresi geçirmekte olduklarını bildirmektedir. Ve hakikî mü'minlerin peygamberin
iltifatına lâyık olacaklarını ve kusurlarından tevbe edenlerin Allah'ın
mağfiretine kavuşacaklarını müjdelemektedir. Günahkârların da takib ettikleri
yanlış yolları açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve işte böylece) Kimini fakir, ve
kimini zengin, şöhret ve sâna kavuşturarak (onların bazısını bâzısıyle) şan ve
şöhret sahiplerini mevkisiz kimseler ile, zenginleri fakirler ile (imtihan
etmişizdir ki) yani: Onları denemişizdir, nice fakirler imâna nail olmuşlardır,
nice zenginler de bu nimetten mahrum kalmışlardır. O zenginler: (ya) Ne garip
(Allah Teâlâ aramızda şunlara mıdır ki,) şu fakir, mevkisiz şahıslara mıdır ki,
(lütfunu reva görmüştür) onları bizim aramızda hidâyete kavuşturmuştur. Eğer
onların takib ettikleri yol, bir hidâyet yolu olsaydı biz soylulardan ve
reislerden olduğumuz için öyle miskinler, zayıflar bu hususta bizi geçemezlerdi
(deyiversinler.) o gafillere demeli ki (Allah Teâlâ şükredenleri en iyi bilen
değil midir?.) imân ettik!. Şükreden kullarını pek iyi bilir. O fakir, zayıf
görülen kullar, Cenâb-ı Hak'ka imân edip, ona karşı şükürlerini arz ettikleri
için öyle hidâyete kavuşmuşlardır. Neden o câhiller, bunu düşünemiyorlar?.
54. Ayetlerimize imân
edenler, sana geldikleri zaman de ki: Selâm sizlere, Rab'biniz kendi üzerine
rahmeti yazdı ki, sizden her kim bir cehaletle bir kötü iş işlese de ondan sonra
tevbe edip de kendini ıslah ederse şüphesiz ki, o Rab'biniz çok bağışlayan, çok
esirgeyendir.
54. Resulüm!. (Ayetlerimize
imân edenler) O huzurundan kovulmaları istenilen iyi kullar (sana geldikleri
zaman) onlara ikram için onların kalblerini hoş etmek için (de ki, selâm
sizlere) siz selâmet ve saadet içinde yaşayıp durunuz. (Rab'biniz kendi üzerine
rahmeti) Sizleri lütuf ve ihsana kavuşturmayı (yazdı) takdir etti (ki, sizden
her kim bir cehaletle) bir bilmemezlik, bir gaflet sebebiyle (bir kötü iş
işlese de ondan) o işi yaptıktan (sonra tevbe etse) ondan dönüp onu terketse,
Allah'ın affını d i l e s e (ve kendini ıslah etse) güzel amellerde bulunmaya
başlasa Cenab'ı Hak onun geçmiş kusurlarını affeder ve örter. Zira (şüphesiz ki,
o Rab'biniz çok bağışlayandır,) onu mağfiretine kavuşturur ve (çok esirgeyendir)
o kulları hakkında çok fazla merhametlidir.
55. Ve böylece âyetleri
iyice açıklıyoruz ve günah işleyenlerin yolu apaçık seçilsin diye.
55. (Ve) Kur'an'ı
Kerim'de (böylece âyetleri beyan ediyoruz.) küfr ve isyan içinde yaşayanların,
günahlarından rucû edenlerin ve Allah'ın hükümlerine hakkıyla itaat edip
duranların hâllerini, lâyık oldukları muameleleri böylece açıkça bildirmiş
oluyoruz. Tâki onların neleri hak ettikleri anlaşılsın, (ve günah işleyenlerin
yolu apaçık açılsın diye) onların durumları ortaya çıksın, onların haklarında
lâyık oldukları şekilde muamele yapılsın ve o gibi kimselerin takib ettikleri
yolun bir sapıklık yolu olduğu anlaşılarak akıl ve zekâ sahipleri öyle karanlık
bir yol takib etmekten son derece kaçınsınlar.
56. De ki: Ben Allah
Teâlâ'dan başka taptığınız şeylere ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım. De
ki: Sizin arzularınıza asla uymam O takdirde ben muhakkak sapıklığa düşmüş ve
ben hidâyete erenlerden olmamış olurum.
56. Bu mübarek
âyetler, Rasülü Ekrem'in Cenâb-ı Hak'tan başkasına kulluk etmekten uzak,
Allah'ın birliği hakkında en açık bir delile sahip olduğunu bildirmektedir. Bu
delili inkâr eden o dinsizlerin acele ettikleri azap, Hz. Peygamber'in tasarrufu
altında olsa idi o kâfirlerin derhal helake uğramış olacaklarını ihtar
etmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O küfr ve şirkte İsrar edip duranlara (De ki:
Ben Allah Teâlâ'dan başka taptığınız şeylere) bir takım putlara, insanlara
(ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım) bütün kâinatın yaratıcısı ve mabudu
olan Yüce Allah'tan başkasına karşı kulluk etmekten o eşi ve benzeri olmayan
Yüce Yaratıcı beni men etmiştir. Nail olduğum bütün deliller ve şahitler o Yüce
M âb u d' un birliğini, göstermekte, eş ve ortaktan uzak olduğunu bütün kâinata
ilân etmektedir.
Habibim o müşriklere şunu
da (De ki:) ben (Sizin arzularınıza) öyle bâtıl, delilsiz, akıl ve fikire
muhalif inançlarınıza, cahilce eğilimlerinize (asla uymam) bütün bunlar dinî
yönden yasak, cahilce şeylerdir. Faraza ben sizin o arzularınıza uyacak olsam (o
takdirde ben muhakkak) sizin gibi (sapıklığa düşmüş) doğru yoldan ayrılmış (ve
ben) de hiçbir hususta (hidâyete erenlerden olmamış olurum) halbuki ben bir
Peygamberim?. Allah'ın birliğini kesin olarak, bilir ve itiraf ederim.
Mahlûkattan hiç birinin tanrılık ve mâbutluk sıfatına sahip olamıyacağına
kat'iyyen hükmederek hidâyet yolundan ayrılmam.
57. De ki: Ben
şüphesiz Rab'bimden apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız.
Sizin alelacele istediğiniz şey benim yanımda değil, hüküm ise ancak
Allah'ındır. Hakkı o beyan eder ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
57. Yüce Resulüm!. O
müşriklere (De ki: Ben şüphesiz Rab'bimden apaçık bir delil üzerindeyim) ondan
başka mabut olmadığını en açık, en kat'î bir belge ile, bir delil ile bilirim.
Sonsuz bir mucize olan Kur'an'ı Kerim de, diğer şekilde tecelli eden ilâhî ilham
da, bütün aklî deliller de o Yüce Yaratıcının birliğini, tanıdığını beyan
etmektedir. (Siz ise) Ey inkarcılar!, (onu) O mucizeyi, o kadar açık olan ilâhî
delili (yalanladınız) Cenâb-ı Hak'tan başka mabut bulunmadığına ve bu hakikati
inkâr edenlerin azap göreceğine dâir verdiği bilgileri yalan kabul ettiniz.
(Sizin) Benden (alelacele) meydana gelmesini (istediğiniz şey) azap, başlarınıza
gökten taşlar yağdırılması vesaire (benim yanımda) benim hüküm ve kudretim
dairesinde (değil) dir ki, hemen istediğiniz an onu meydana getireyim. Onun
Allah katında takdir edilmiş bir zamanı vardır, (hüküm ise ancak Allah'ındır.)
Öyle azapların ve diğer hâdiselerin acele edilmesi ve geri bırakılması ancak
Allah'ın iradesine tabidir. (Hakkı o beyan eder) Onun bütün hükümleri haktır,
muntazamdır, hikmeti gerektirmektedir. O hak olmayan birşey ile asla hükmetmez,
emretmez ve yasaklamaz, (ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.) O Yüce
Mâbud, hak ile bâtılın arasını en mükemmel şekilde ayırır ve ortaya çıkarır. O
bütün mahlûkâtın üstünde bir hâkimiyyete sahip bulunmaktadır.
58. De ki: Eğer o acele
istediğiniz şey benim yanımda olsaydı benimle sizin aranızda elbette i;
bitirilmiş olurdu. Allah Teâlâ zâlimleri hakkıyla bilendir.
58. Yüce Resulüm!. Yine o
inkarcıları ihtar ederek (De ki: Eğer o acele istediğiniz şev* o başlarınıza
gelmesini taleb ettiğiniz azap vesaire (benim yanımda olsaydı) benim kudret ve
kuvvetim dairesinde bulunsa idi (benimle sizin aranızda elbette i; bitirilmiş
olurdu.) yani: O acele ettiğiniz felâket, sizin üzerinize hemen yönelirdi,
alelacele helak olur giderdiniz, ben sizin cezaya kavuşmanızı derhal isterdim.
Fakat o benim kudret ve irâdeme tâbi değildir, Cenab'ı Hak'ka aittir. O Kerem
Sahibi Yaratıcı, sizin o istediğinizi, o kurkutulmakta bulunduğunuz azabı, bir
hikmet ve yavaş yavaş azaba götürme hususundan dolayı bir müddet tehir buyurur.
O (Allah Teâlâ ise zâlimleri hakkıyla bilendir.) o zâlimlerin hâllerini de, hak
ettikleri azabı da, o azabın onlara yöneleceği zamanı da pekâlâ bilmektedir.
Artık o müşrikler beklesinler, böyle küfr ve şirk içinde yaşamaya devam
ederlerse ergeç lâyık oldukları azaba kavuşacaklardır. Acele etmeye gerek yok!.
59. Ve gaybın anahtarları
onun -Cenâb-ı Hak'kın- yanındadır. Onları ondan başkası bilemez. Ve karada ve
denizde ne varsa bilir. Bir yaprak düşmez" ve yerin karanlıkları içinde bir dane
de bulunmaz ki, illâ onu bilir. Ve bir yaş ve bir kuru da yoktur ki, illâ apaçık
bir kitaptadır.
59. Bu mübarek âyetler,
Cenab'ı Hak'kın bütün ğaybî şeyleri, bütün âlemlerdeki varlıkları tamamen
bildiğini haber veriyor. Ve Yüce Yaratıcının kudretine işaret ederek insanlar
hakkındaki tasarruflarını ve onların yaratılış gayesini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Başlarına gelecek azabı senden alelacele isteyenlere de
ki: (gaybın anahtarları) Veya hazîneleri benim yanımda değil, ancak (onun)
Cenâb-ı Hak'kın (yanındadır) onun manevî katındadır, onun kudret ve tasarrufu
altındadır, (onları ondan) Yüce Yaratıcıdan (başkası bilemez.) Binaenaleyh o
acele ettiğiniz şeyleri ben de bilmiyorum, onların iniş vaktini de biliyor
değilim ki, size haber vereyim. (Ve) O Yüce Yaratıcı (karada ve denizde ne
varsa) neler meydana gelirse onları da tamamen (bilir) gayba dâir şeyleri
bildiği gibi böyle görülen şeyleri de bütün teferruatiyle tamamen bilmektedir.
Hattâ (Bir yaprak düşmez ve yerin karanlıkları içinde bir habbe) bir tane (de
bulunmaz ki, illâ onu) da (bilir) ezelî ilmi herşeyi içine almaktadır. (Ve)
kısacası (bir yaş ve kuru da yoktur ki,) yani diri ve ölü, büyüyen ve büyümeyen
birşey de mevcut değildir ki, (illâ apaçık bir kitaptadır.) lâvhı mahfuzda
sabittir, Cenâb-ı Hak tarafından tamamen bilinmektedir. Artık o Yüce Yaratıcının
ilmine, takdirine muhalif, onun tâyin ettiği vakte aykırı olmak üzere hiçbir
kimse tarafından bir hâdise vücude getirilemez. Bunu böyle bilmelidir.
60. Ve o, o yüce zattır
ki, sizleri geceleyin uykuya daldırır ve gündüzün ne kazandığınızı bilir. Sonra
ondan gündüzün uyandırır. Tâki takdir edilen ecel nihayete ersin. Sonra
dönüşünüz on a'dır. Sonra size ne işler yaptığımızı haber verecektir.
60. (Ve o) Yüce
Yaratıcı (o yüce zattır ki) ey insanlar!, (sizleri geceleyin uykuya daldırır)
Bir nevî ölüm haline düşürür, his ve seçme kudretinden mahrum bırakır (ve
gündüzün ne kazandığınızı
bilir.) ne suretle hareketlerde bulunacağız daha vuku'undan evvel Cenab'ı Hak'ça
bilinir ve takdir edilmiş olur. (Sonra) insanları (ondan) uyku hâlinden
(gündüzün uyandırır) onlara yine his ve hareketlerini iade buyurur (tâki,)
insanlar için Allah katında (takdir edilen ecel) dünya hayatı (nihayete ersin.)
uyanan şahıs böyle yatıp kalkarak kendisi için takdir edilmiş bulunan hayat
müddetini tamamlasın (Sonra) ölüm ve dirilmenin neticesi olarak (dönüşünüz
o'nadır.) o Yüce Yaratıcının yüce mahkemesinedir (Sonra) da o ezelî mâbud (size)
dünyada (ne işler yapar olduğunuzu) iş ve fiillerinizin nelerden ibaret bulunmuş
olduğunu (haber verecektir.) o işlere göre hakkınızda mükâfat veya ceza
verecektir. Artık bu akibeti düşünmeli, ona göre harekette bulunmalıdır.
61. Ve o kullarının
üzerinde tasarruf sahibidir. Ve sizin üzerinize hafaza meleklerini gönderir.
Nihayet sizden birinize ölüm gelince onun canını bizim gönderdiğimiz melekler
alırlar, ve onlar vazifelerinde kusur etmezler.
61. Bu mübarek âyetler de
Cenâb-ı Hak'kın sonsuz kudretini gösteren başka bir kısım hadiseleri dikkat
nazarlanmıza sunmakta ve bizlere hayatımızın gayesini haber vermektedir. Şöyle
ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde tasarruf sahibidir.) onların bütün
işlerinde hüküm ve tasarruf sahibi olan ancak o'dur, başkası değildir. (Ve) Ey
mükellef insanlar!. O hüküm sahibi Yaratıcı (sizin üzerinize) "elkirâmül-kâtibün"
denilen (hafaza meleklerini gönderir) onlar sizin bütün i; ve fiillerinizi kayıt
ve tesbit ederler. Bu bir hikmet gereğidir. Bu cümleden olarak her insan bunu
düşünerek harekatını güzelce düzenlemelidir. (Nihayet sizden birinize ölüm
gelince: Hayatınız nihayete erip ölüm sebebleri yüz gösterince (onun canını
bizim gönderdiğimiz melekler) ölüm meleği ile onun yardımcıları (alırlar)
cesedini Allah'ın kudretiyle ruhtan, dünyevî hayattan mahrum bırakırlar, (ve
onlar) O gönderilen melekler (vazifelerinde kusur etmezler.) canlan alma
hususunda geciktirerek ve yavaş hareket ederek kendilerine tahsis edilen
hususlarda fazla ve noksan yapmak suretiyle haddi aşamazlar.
62. Sonra -insanlar- hak
olan mevlâlarına döndürülürler. Bilesiniz ki, hüküm, o mevlâ'ya aittir. Ve o
hisap görenlerin en sür'atlisidir.
62. (Sonra -insanlar-)
Dirilme ve toplanmanın ardından (hak olan) adaletle hükmeden (Mevlâ'larına)
sahip ve yardımcıları, işlerinin idarecisi olan Yüce Mabudun hükmüne ve cezasına
(döndürülürler) Hak ettikleri mükâfat ve cezalara kavuşurlar. Artık ey
insanlar!, (bilesiniz ki, hüküm) O ebediyet âleminde şeklen ve manen geçerli ve
yürürlükte olan kaza ve tasarruf (o Mevlâ'ya aittir.) ondan başkasına asla âit
değildir. (Ve o) hüküm sahibi Yaratıcı (hesap görenlerin en sür'atlisidir.)
bütün mükellefler! en kısa bir zamanda çok fazla bir sür'atle muhasebeye tâbi
tutacaktır. Hattâ rivayete göre bu muhasebe nihayet dünya günlerinden bir
gündüzün yarısı miktarından fazla devam etmeyecektir. Cenab'ı Hak'kın herşeye
kudreti vardır. Buna İmam ettik.
63. De ki: Sizleri
karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır?. Ona açıkça ve gizlice dua
eder de eğer bizi bundan kurtarırsan elbette bizler şükredenlerden oluruz -diye
yalvardığınız zaman-.
63. Bu mübarek âyetler,
haklarında tecelli eden ilâhî nimetleri, selâmetleri takdir edemeyip nimete
karşı nankörlük eden müşriklerin o çirkin hâllerini kendilerine ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. O müşriklere (De ki: Sizleri karanın ve
denizin) içinde yaşadığınız dünyanın (karanlıklarından) sonsuz trajedilerinden
şiddetli hâdiselerden (kim kurtarır?.) bunu hiç düşünmez misiniz?. Öyle karanlık
felâketlerden dolayı geçici olarak putlarınızı bırakarak (Ona) Kâinatın
Yaratıcısı olan Yüce Allah'a (alâniyeten ve sırren) aşikâre ve gizlice (dua
eder) yalvarış ve yakarışta bulunur (da eğer bizi bundan) bu felâketten bu
karanlık ve şiddetten (kurtarırsan elbette bizler) bu lütuf ve yardımından
dolayı yarabbü. And olsun sana (şükredenlerden oluruz -diye yalvardığınız
zaman-) böyle bir halde sizi kurtaracak kimdir?. Artık o putlardan, Allah'a
ortak koştuğunuz bâtıl tartıllardan ne bekleyebilirsiniz?.
64. De ki: Allah Teâlâ
sizi ondan ve herbir sıkıntıdan kurtarır, sonra siz -yine- ona -putları- ortak
koşarsınız.
64. Resulüm!. O müşriklere
(De ki:) ancak (Allah Teâlâ sizi ondan) o başınıza gelen hertürlü felâketten (ve
herbir sıkıntıdan) bileümle hüzün ve kederden (kurtarır) o müthiş felâketleri
sizden giderir. Siz ise bu muazzam nimetleri görür de (sonra siz -yine- ona) o
Kerem Sahibi Yaratıcıya (-putları- ortak koşarsınız.) yine öyle fâide ve zarar
vermeye kadir olmayan şeylere tapar, onlardan menfaat umarsınız. Bu ne kadar
gaflet!. Bu ne kadar Hak Teâlâya karşı nankörlük!.
65. De ki: O, sizin
üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeğe ve sizi
fırkalar halinde karıştırmaya ve bâzınıza bâzınızın hıncını tattırmaya kadirdir.
Bak âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!. Gerek ki, onlar arılayabilsinler..
65. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın inkarcıları her şekilde azaba uğratmaya kadir olduğunu ve Rasülü
Ekrem'in durumunu beyan etmektedir. Ve acele edilen azap ve felâketin takdir
edilen vakti gelince meydana çıkacağını hatırlatarak dinsizleri tehdit
eylemektedir. Şöyle ki: Resulüm!. Haklarında azabın ortaya çıkmasını, küçümsemek
maksadıyla senden isteyen müşriklere (De ki: O) Kudret ve hikmet sahibi Yaratıcı
(sizin üzerinize) her dilediği vakit (üstünüzden) helak edici yağmurlar veya
yıldırımlar vesaire vasıtasıyla (veya ayaklarınızın altından) zelzeleler, yer
yarılmaları, kıtlık ve pahalılık vesaire yüzünden (bir azap göndermeğe)
kadirdir. Nitekim Nuh Aleyhisselâm'ın kavmi tufan ile, Lût Aleyhisselâm'ın kavmi
başlarına yağan taşlar ile. Karun da yarılan yerlerin içine düşmekle helak olup
gitmişlerdir, (ve) O Yüce Yaratıcı (sizi fırkalar halinde karıştırmaya) yani
aranıza düşecek ayrılıklar, muhalif eğilimler ihtiraslar yüzünden birbirinize
düşman kesilerek bu sebeble birbirinizi imhaya sevketmeye kudreti vardır, (ve) O
Yüce Yaratıcı (bâzınıza bazınızın hıncını) birbirinizle savaşmak ve mücadelede
bulunmak suretiyle (tattırmaya) da (kadirdir.) inandık. (Bak) Resulüm!.
Kudretimize dalâlet ve şahadet eden (âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.) ne kadar
açık, ibret verici bir tarzda beyan ediyoruz. (Gerek ki, onlar) o münkirler,
gafiller, bu açık beyanları (arılayabilsinler) bunları düşünerek bâtıl
âkidelerini bıraksınlar, takib ettikleri inadı, cahilce kanaatlerini terkederek
Hak'ka dönüversinler. Nitekim akıl ve anlayış sahipleri, bu âyetlerden pek fazla
istifâde etmektedirler.
66. Kavmin onu -Kur'an-ı
Kerim'i- yalan saydı. Halbuki o bir hakikattir. De ki: Ben sizin üzerinize vekil
olmuş değilim.
66. Resulüm!. Senin
(Kavmin) yani: Onların inada, küfre ve şirke müptelâ olanları (onu) Kur'an'ı
Kerim'i veya üzerlerine ilâhî azabın yöneleceğini (yalan saydı.) o husustaki
beyanlarını yalanlamaya cür'et gösterdi. (Halbuki, o bir hakikattir) Yani:
Kur'an'ı Kerim, ilâhî bir kitaptır, her haber verdiği şey sabittir, doğrudur,
İnatçıların üzerine ilâhî azabın ergeç yöneleceği de haddizatında muhakkaktır.
Artık bu, nasıl inkâr edilebilir ve uzak görülebilir?. Habibim!. Onlara (De ki:
Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim) ben sizi korumakla ve sizi
yalanlamaktan men etmek tasdik etmek ve mecbur tutmakla emrolunmuş değilim, ben
ancak size ilâhî hükümleri tebliğ etmekte ve sizi Allah'ın azabı ile uyarmakla
emrolunmuş bulunmaktayım. Ben ilâhî hükümleri size bildirmek ve neticesini
açıklamış olmakla peygamberlik vazifemi yerine getirmiş bulunuyorum. Artık siz,
hâlinizi, âkibetinizi düşüneveriniz.
67. Herbir haberin
gerçekleşeceği bir zamanı vardır. Ve yakında bilirsiniz.
67. Ey inkarcılar!. Ey
hakikatleri güzelce kabul etmekten kaçınan câhiller!. (Her bir haberin
gerçekleşeceği bir zamanı vardır) Size haber verdiğim azabın ve diğer her bir
hadisenin Allah tarafından tâyin ve takdir edilmiş kesin bir vakti vardır. (Ve
yakında) Bu hakikatin sıhhatini (bilirsiniz.) size haber verilen hâdiseler ergeç
ortaya çıkacaktır. Bir kısmı daha dünyada iken, ve diğerleri de âhirette mutlaka
görülecektir. Artık yalanlamanızdan dolayı o zaman yapacağınız pişmanlıklar
sizlere fâide vermiyecektir. Nitekim Rasûlullah'ın verdiği haberleri yalanlayan
müşriklerin bir kısmı daha peygamber zamanında Allah'ın kahrına uğrayarak
onların yerlerine müslümanlar hâkim olmuşlardır. Diğer kısımları da dünyada
olmasa da âhirette mutlaka Allah'ın kahrına, cehennem azabına uğramış
olacaklardır.
68. Ve bizim ayetlerimiz
hakkında -cahilce mütalâalara- dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze
dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve şayet -bunu- şeytan sana
unutturursa hatırladıktan sonra o zâlimler olan kavim ile beraber oturma.
68. Bu mübarek âyetler
İslâm'ın mukaddes değerleri ile alay eden dinsizler ile mü'minlerin aynı
mecliste bulunmalarının caiz olmadığını bildirmektedir. Öyle dinsizlerin
günahlarından zühd ve takva sahiplerinin sorumlu olmayacaklarını, fakat o
dinsizlere mümkün mertebe öğüt vermekle mükellef olduklarını göstermektedir.
Şöyle ki: Resulüm!. Hak'ki inkâr edenlere ben sizin vekiliniz değilim de (Ve
bizim âyetlerimizde) Kur'an'ı Kerim hakkında (cahilce mütalâalara dalanları)
onları yalanlayanları, onlar ile alay edenleri (gördüğün zaman) artık onlar ile
beraber oturma, (ondan) öyle Kur'an hakkındaki yalanlama ve alaydan (başka bir
söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz (evir.) onların yanlarını terkeyle,
sözlerini dinleme. (Ve şayet bunu) Bu husustaki ilâhî yasağı (şeytan) seni
meşgul ederek (sana unutturursa) o Allah'ın yasağını (hatırladıktan sonra) artık
halk (o zâlimler olan kavim ile beraber oturma) cünki onlar bu yerme ve
ayıplamaları yüzünden zulme düşmüş, Allah'ın azabını hak etmiş bir halde
bulunmuşlardır. "Yüce Peygamber hakkında unutma vâki olur mu? Sualine şöyle
cevap verilmektedir.
Evet: Unutma vâki
olabilir. Nitekim bir âyet-i kerîm e'd e
unuttuğun takdirde Allah'ı
an (Kehf, 18/24) buyrulmuştur. Hz
Adem'den de nisyan
sâdır olmuştur. Ne var ki o, (ahdini) unuttu. Onda azim de bulmadık. (Tâhâ,
20/115) Ayeti kerimesi bunu ifâde etmektedir. Musa Aleyhisselâm da
unuttuğum şeyden dolayı
beni hesaba (ekme (Kehf, 18/73) diye niyaz etmiştir. Bi
hadisi şerifte de: "Ben de
sizin gibi bir beşerim, siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum, unuttuğum zaman
bana hatırlatınız" diye buyurmuştur. Fakat sahih olan görüşe göre Rasûlü Ekrem,
Allah tarafından kendisine bildirilen birşeyi unutmaz. Diğer bir görüşe göre
unutabilirse de Allah tarafından mutlaka kendisine tekrar tenbih ve tebliğ
buyrulur. Şeytanın insanlara bazı şeyleri unutturması ise onun insanlar üzerinde
bir baskısı, bir tasarmfu kabilinden değildir. Çünki şeytan buna
kadirolamaz. Nitekim Gerçek şu ki: İman edenler... Üzerinde onun (şeytanın)
bif hakimiyeti yoktur (Nahl, 16/99
69. Ve takva sahiplerinin
üzerine onların hesabından bir şey yoktur. Fakat bir öğüttür, olabilir ki, onlar
sakınırlar.
69. (Ve takva sahibi
olanların) Yani: Öyle Kur'an ile alay eden inkarcı bir kavmin o pek çirkin,
rezil hâllerinden kaçınan mü'minlerin, (üzerine onların) o inkarcıların
(hesabından birşey yoktur.) onların hesaplarını vermeye tâbi olacakları
günahları sorumluluğundan o takva sahibi kullar uzaktırlar. (Fakat) O takva
sahibi kullar üzerine bir vazîfe düşer ki o da (bir öğüttür) yani: O inkarcılara
hareketlerinin ne kadar çirkin ve azabı gerektiren birşey olduğunu söyleyerek
onları mümkün mertebe o hareketlerinden menetmeye gayret etmekten ibarettir,
(olabilir ki, onlar) O inkarcılar böyle güzel bir öğüt tesiriyle uyanarak o
yaptıkları çirkin hareketlerinden, o kötü sözlerinden (sakınırlar.) Allah'ın
âyetleri hakkındaki alaycı lâkırdılarından vazgeçerler.
§ Rivayete göre (68) inci
âyeti kerime nazil olunca eshabı kiram biz o inkarcılar ile beyti şerifte dâima
beraber bulunuyoruz. Onlar Kur'an'ı Kerim hakkında her alay ettikçe biz
yanlarından ayrılacak olsak mescidi haramda oturmaya, beyti şerifi tavaf etmeğe
kadir olamayız, demişler. Bunun üzerine bu (69) uncu âyeti celîle nazil
olmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: O alaycı inkarcıların çirkin davranışlarından
onlar ile bir mecliste bulunmuş olan takva sahibi mü'minler sorumlu olmazlar. Şu
kadar var ki, o mü'minler, o inkarcıları mümkün mertebe irşada çalışmalıdırlar,
onlara nasihatta bulunmalıdırlar. Olabilir ki, o inkarcılar, bu nasihat
tesiriyle haya ederler de o rezil lâkırdılarından vazgeçerler. Velhâsıl
müslümanlar için imkânlar elverdiği ölçüde iyiliği emretmek, kötülükten
sakındırmak bir vazifedir.
§ Havd kelimesi, lügatte
başlamak, suya dalmak manasınadır. Sonra gamerat yani şiddetli, zahmetli şeyler
mânâsında kullanılır olmuştur. Ve bâtıl şeylerle uğraşmak makamında kullanılır.
70. Dinlerini bir
oyuncak ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri
bırak. Ve onunla öğüt ver ki, hiçbir kimse kazandığı şey sebebiyle
helake düşmesin, onun için Allah Teâlâ'dan başka ne bir dost ve ne de
bir şefaatçi yoktur. Ve o bütün varını fidye olarak verecek olsa ondan alınmaz.
Onlar o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler sebebiyle azaba mâruz
kalmışlardır. Onlar için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan bir içki ve
pek incitici bir azap vardır.
70. Bu âyeti celile, dinin
yüceliğini takdir etmeyip onu kötüye kullanan ve dünya hayatına aldanıp anlamlı
düşünmeden mahrum bulunan kimseler ile dostluğun yasaklanmış olduğunu bildiriyor
ve o gibi şahısların müthiş âkibetlerini dikkat nazarlarına takdim ediyor. Şöyle
ki: Resulüm!. (Dinlerini bir oyuncak edinen) Akıl ve mantıka asla uymayan
şeyleri din adına ileri süren, putlara tapınmak gibi cahilce hareketleri dinî
vazifelerden tanıyan ve hakikî bir dinin kitabiyle, hükümleriyle alay etmeye
cür'et gösteren, dinî hükümleri kendi arzularına göre yalan yanlış yorumlamaya
çalışan (ve kendilerini dünya hayatının aldatmış olduğu) bu dünya hayatından
başka bir ebedî hayat olmayacağına inanmış (bulunan kimseleri bırak.) onlardan
kaçın, onların sözlerine, işlerine aldırma (Ve) Resulüm!. Sen düşünme ve
tefekküre kabiliyetli olanlarla (onunla) Kur'an'ı Kerim ile (öğüt ver ki,) bu
dünyada (hiçbir kimse kazandığı) gayrimeşru bir (şey) bir amel (sebebiyle helake
düşmesin) senin nasihatini dinleyerek uyanık olsun. Ve ihtar et ki, (onun için)
herhangi bir nefs için (Allah Teâlâ'dan başka ne bir dost) bir yardımcı (ve ne
de bir şefaatçi yoktur.) ki, onu Allah'ın azabından kurtarabilsin. (Ve o) Nefis
(bütün fidyeyi) bütün varını, servetini (feda edecek olsa ondan alınmaz) bu
fidyesi kabul edilerek kendisinin azaptan kurtulmasına bir vesîle olamaz.
(Onlar) Öyle kendilerini hayırdan men edip, azaba uğratan şahıslar (o
kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler) kötü ameller, bozuk inançlar
(sebebiyle azaba mâruz kalmışlardır.) onlar âhirette cehennemin ateşli kucağına
teslim olunacaklardır. (Onlar) O beyinsizler (için küfrettikleri şey sebebiyle
pek sıcak sudan) içerlerini dağlayacak, damarlarını koparacak derecede
kaynar (bir içki ve pek incitici) bedenlerini cehennem ateşi ile yakıcı (bir
azap vardır.) onlar dünyada iken hayat boyu işlemi; oldukları küfr ve isyandan
dolayı âhiret âleminde böyle sonsuz bir cezaya mâruz kalacaklardır. Onlar
küfrlerinden başka işledikleri diğer günahlar ve başkalarının hukukuna
tecavüzler sebebiyle de ayrıca azap göreceklerdir. Artık o inkarcılar, bu müthiş
âki bet I erin i düşünmeli değil midirler?.
§ Beşel ve ibsâl: Bir şeyi
hapis etmek ve kuvvetle menetmek ve haram kılmak manasınadır. Bu âyetteki
"beser'den maksat, dinsizlerin ateşe teslim edilerek orada hap s edilmeleri ve
sevaptan men olunmalandır. Arslana ve yürekli olan şahsa basil denir.
71. De ki: Allah T e âlâ'd
an başka bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek şeylere tapar mıyız?. Ve bize
Allah T e âlâ hidâyet etmişken ardımıza döndürülür muyuz?. O kimse gibi ki,
yerde şaşkınca dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür. Halbuki,
onun için bir takım arkadaşlar vardır ki, "gel bize" diyerek onu doğru yola
Çağırır dururlardı. De ki: Muhakkak Al I ah'in hidâyeti, doğru yolun ta
kendisidir ve bize emrolunmuştur ki, âlemlerin Rab'bine samimiyetle ibâdette
bulunalım.
71. Bu mübarek âyetler
de halka fâide ve zarar vermekten âciz olan putlara tapınmanın helake
götüreceğini bildirmektedir. İnsanlığa âkibetlerini hatırlatarak kendilerini
hidâyet yoluna, Hak'ka ibâdet ve itaat etmeye davet etmektedir. Şöyle ki:
Resulüm!. O müşriklere, müslümanları kendi babalarının bâtıl dinine davet eden
kâfirlere (De ki: Biz Allah Teâlâ'dan başka) yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına
sahip olmayan ve (bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek) bulunan (şeylere)
bir takım putlara vesâireye (tapar mıyız?.) biz onlara ibâdette bulunsak bize
bir fâide veremezler ve onları terk etsek bize bir zarar vermeğe kadir
olamazlar. Artık öyle fâni ve âciz şeyler mabut sıfatına sahip olabilir mi?. (Ve
bize Allah Teâlâ hidâyet etmiş) Bizi tevhid inancına ve İslâm dinine kavuşturmuş
(iken ardımıza döndürülür muyuz?.) dinden dönerek küfr ve şirke düşer miyiz?. (O
kimse gîbî ki, yerde şaşkınca) Takib edeceği yolu kaybederek şaşkın vaziyette
(dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür.) öyle helake götüren bir
vaziyetle karşı karşıya bırakılmıştır. (Halbuki, onun için bir takım arkadaşlar)
Dindar dostlar, öğüt verenler (var idi ki,) onu irşad ve ikâza çalışarak (gel
bize) öyle kâfirlerin arkasına düşme (diyerek onu doğru yola çağırır
dururlardı.) artık öyle hayrı tavsiye eden zatların nasihatini tutmak, onların
tavsiye ettikleri hidâyet yoluna gitmek icab etmez mi idi?. Resulüm!. Böyle
hakikî dostlarının nasihatlarını dinlemeyerek şeytanlara, aldatıcı şahıslara
uyanlara (De ki: Muhakkak Allah Teâlâ'nın hidâyetidir.) onun bütün insanlığa
yönelik olan mukaddes İslâm dinidir (hidâyet olan) bundan başkası bâtıldır,
sapıklıktır (ve bize) Cenâb-ı Hak tarafından (emir olunmuştur ki, âlemlerin
Rab'bine) yalnız o Kâinatın Yaratıcısına, o hikmet sahibi mabuda samimi bir
şekilde ibâdette bulunmaya çalışalım.
§ Istihvâ kelimesi, bir
adamın akıl ve şuurunu şeytanın çalması, onu şaşkın ve hayvanî bir halde
bırakması veyahut ona arzu ve isteğini hoş göstermesi demektir. Bir şeyi yüksek
şenlikli bir mahalden alıp tenha, çukur bir yere bırakmak mânâsında da
kullanılmaktadır.
72. Ve namaz kılın, ve
ondan korkunuz ve o, o -Yüce Yaratıcı- dır ki, O'nun huzuruna toplanacağı, -diye
de emir olunduk-.
72. (Ve) Allah Teâlâ
tarafından (namaz kılın) beş vakit namazı kılın (ve ondan) o Yüce Yaratıcıdan
(korkunuz) onun emirlerine, yasaklarına muhalif hareketlerden çekininiz (ve o, o
-Yüce Yaratıcı- dır ki) başkasına değil, yalnız (ona) yalnız onun manevî
huzuruna (toplanacaksınız) ölümden sonra yeniden hayat bulup mahşere
sevkedileceksiniz, orada dünyadaki amellerinize göre mükâfat ve ceza
göreceksiniz (diye emir olunduk.) artık bu mühim emire uymak lâzımdır,
İstikbâlini düşünen bir akıllı, böyle yüce bir emre asla muhalefet edemez.
73. Ve o, o yüce
zattır ki, gökleri ve yeri hakkiyle yaratmıştır. Ve onun ol diyeceği gün
-herşey- hemen oluverir, sözü haktır ve sura üfürüleceği gün mülk onundur. Gizli
olanı da açıl; olanı da bilendir. O hikmet sahibidir, her;evden haberdardır.
73. Bu âyeti celile de
Cenab'ı Hak'kın birliğini, kudret ve azametini kâinatın her hâlinden haberdar
bulunduğunu bildirerek küfr ve şirkin bâtıl olduğunu göstermektedir. Şöyle ki:
(Ve) Resulüm!. Ümmetine tebliğ et ki (o) Ezelî ve hikmet sahibi olan mabudumuz
(o yüce zattır ki) öyle bir kudret ve azamet sahibidir ki, (gökleri ve yeri)
bütün semalar! ve dünya ile ilgili hususları, bütün bunlarda bulunan varlıkları
(hakkiyle) hak ve hikmete bağlı olarak (yaratmı;tır.) bunların içinde bo; yere
yarat il mı; hiç bir;ey yoktur. (Ve onun) O Yüce Yaratıcının (ol diyeceği gün)
yani: Meydana gelmesini emir ve irâde buyurduğu an t-her;ev- hemen oluverir)
meselâ: Kıyamet hadisesi derhal meydana gelir, ba;ka bir;eye bağlı olmaz. O
hikmet sahibi Yaratıcının iradesine muhalefet tasavvur olunamaz. Ve o Yüce
Yaratıcının (sözü haktır) onun bütün emirleri, yasakları, bütün takdirleri ve
kazaları hikmet ve faydayı içerir, bo; ve faydasız olmaktan uzaktır, (ve sur'a
üfürüleceği gün) Bütün ölülerin yeniden diriltilip mahşere sevk edilecekleri
zaman (mülk onundur.) bütün yaratıkları üzerinde tek başına hâkim olan, ancak
o'dur. O gün hiçbir kimse bir;eye sahip olma ve tasarruf etme iddiasında
bulunamayacaktır. O Kâinatın Yaratıcısı, mahlukatından (gizli olanı da açık
olanı da bilendir.) onun ilminden hiç bir;ey gizli kalamaz. (O hakimdir) bütün
fiilleri, bütün mahlûkatı üzerindeki tasarrufları hikmete bağlıdır ve o
(habirdîr) bütün mahlükâtının gizli ve açık fiil ve hareketlerinden haberdardır.
O Yüce Mabudun ezelî ilmi, bütün kâinatı ku;atmı;tır. Artık ey insanlar!.
Mabudunuzun birliğini, onun bu kudret ve azametini dü;ünerek ona göre
hareketlerinizi tanzim ediniz ki, dünya ve âhirette selâmet ve saadet içinde
ya;amaya muvaffak olasınız.
74. Ve bir vakit ki,
İbrahim, babası Az er'e demişti ki: Sen putları tanrılar mı ediniyorsun!. Ben
;üphe yok seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.
74. Bu mübarek âyetler,
Hz. İbrahim'in, müşrik olan babasını hesaba çektiğini ve kendisine kâinatı
yaratanın kudret ve hakimiyetine şahitlik eden eserlerin göründüğünü
bildirmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O putlara tapanlara inançlarının bozulduğunu
bildirdiğin gibi onlara Hz. İbrahim'in putperest babasını nasıl hesaba çekmi;
olduğunu da ;öylece anlat (Ve bir vakit ki. İbrahim) Aleyhisselâm (babası Azer'e
demişti ki: Sen) temiz yaratılışa muhalif, akıl ve fikre aykırı olarak (putları)
öyle fayda ve zarar vermeye kudretleri olmayan şeyleri (tanrılar mı
ediniyorsun?.) onlara mı tapınıp duruyorsunuz?. Bu ne kadar akl ve fikre muhalif
bir hareket!. (Ben şüphe yok ki, seni ve) Senin gibi putlara tapınan, onlardan
fâide bekleyen (kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.) siz doğru bir
yoldan ayrılmış, hidayetten mahrum kalmış bir halde bulunuyorsunuz.
§ Azer, İbrahim
Aleyhisselâm'ın babasıdır. Azerin bir adı veya lâkabı Tarih'tir. Kûfe'nin
köylerinden birinde ikâmet etmekte idi. Bunlara "Ken'aniyün" denilirdi. Bunlar
gökteki yıldızlara, ve yerdeki putlara, heykellere tapınırlar, bunlara tanrılık,
mâbutluk isnat ederlerdi. Her yıldız adına bir put edinmişlerdi. O yıldıza
yaklaşmak için o puta tapınırlardı, tâki, kendileri için o yıldız yanında
şefaatte bulunsun. İşte İbrahim Aleyhisselâm, bu müşriklerin bu cahilce
hâllerini inkâr etmek ve inançlarının bozukluğunu göstermek için babasına
böylece hitap ve ihtarda bulunmuştu.
75. Ve İbrahim'e şöylece
göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, yakinen bilip inananlardan
oluversin.
75. (Ve) İşte öyle
mahlûkların ilâhî sıfatlara sahip olamayacağını bilip babasını ikaz ve irşada
çalışmış olan (İbrahim'e şöylece) ilham edip gösterdiğimiz hakikatlar gibi
(göklerin ve yerin melekûtunu) da yani: Bunların sahip oldukları acaip ve eşsiz
şeyleri ve bunların Allah'ın birliğine Rablığına işaret ve şahitliğini ve
bunların Allah'ın birer büyük mülkü olduğunu da (gösteriyorduk ki) onları da
nazar-ı dikkate alarak ve ehemmiyet vererek (yakinen bilip inananlardan
oluversin.) Cenâb-ı Hak'kın varlığını, birliğini, yaratıcılığını ve
hâkimiyyetini gözüyle görme derecesinde bilerek rasihinden = pek sağlam inanç
sahiplerinden bulunsun ve Allah'ın bu lütfü sayesinde halkı irşada: Müşrikleri
susturmaya muvaffak olsun.
76. Ne zaman ki, üzerine
yine gece bastı, bir yıldızı gördü, "bu benim Rabbim" dedi batınca da "ben öyle
batanları sevmem" deyiverdi.
76. Bu mübarek âyetler de
Hz. İbrahim'in değişme ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin rablık ve mâbutluk
sıfatına sahip olamayacağını beyan ederek müşriklerden uzak olduğunu şöylece
ilân etmektedir. (Ne zaman ki) İbrahim Aleyhisselâm'ın (üzerine gece bas di)
gece vakti girdi (bir yıldızı gördü,) bu Zühre veya Müşteri yıldızı imiş. (bu
benim Rab'bimdir dedi) Sonra bu yıldız (batınca da) kavmine hitaben (ben öyle
batanları sevmem) öyle bir mekândan diğer bir mekâna intikâl eden, batıp duran
şeylere kalben yönelemem, onları Rab, mabut tanımam (deyiverdi.) kavminin bu
husustaki inançlarını değersiz olarak göstermiş oldu.
77. Ne zaman ki,
ay-" doğar bir halde gördü. "Rabbim budur" dedi. Sonra ay batınca da "and olsun
ki, eğer bana Rab'bim hidâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler
topluluğundan olacaktım" dedi.
77. (Ne zaman ki) Hz.
İbrahim, yıldızın batışının ardından (ay-ı doğar bir halde gördü) bu doğmaya
başlamış olan ay nisbeten daha büyük, daha parlak olduğundan (Rab'bim bu'dur)
öyle mi?. Siz buna mı kanaat getirdiniz (dedi. Sonra) bu sözün ardından (ay
batınca da) yıldız gibi bu da batıp gidince de (and olsun) Cenab'ı Hak'ka yemin
ederim ki, (eğer bana Rab'bim hidâyet etmemiş olsaydı) kendi yüce zâtına yönelik
bir kabiliyet, bir kalp ilhamı vermemiş bulunsaydı (elbette ben sapıklığa
düşenler topluluğundan olacaktım.) çünkü bu gördüğün şeyler yokluğa mâruz
bulunmakta rablığa lâyık olmamaktadırlar. Bunlara rablık isnat edilmesi insanı
cehalet içinde bırakmış olur. Binaenaleyh ben bu batan ay'ın da rablığına
inanmış değilim (dedi.) onun rab olmaya lâyık olmadığını kavmine ihtar etmiş
bulundu.
78. Ne zaman ki" güneşi
doğmaya başlar gördü. Dedi ki: "Bu'dur Rab'bim bu daha büyük" nihayet o da
batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz
şeylerden uzağım.
78. (Ne zaman ki) Mübarek
İbrahim Aleyhisselâm (güneşi) de (doğmaya başlar gördü) onun daha büyük, daha
gösterişli olduğunu dikkate aldı, (dedi ki: Bu'dur Rab'bim, bu daha büyük) öyle
mi?. Siz bunun rablığına mı inanıyorsunuz?, (nihayet o da batınca) güneş de
batıp edip kaybolunca (Dedi ki: Ey kavmim!) artık biliniz ki, ben Allah'ı
biliyorum kâinatı yaratanın bu gibi kusurlardan uzak olduğuna inanıyorum böyle
gelip giden, batmaya, yok olmaya, değişmeye mâruz bulunan şeylerin mabut
olamayacağını idrak ediyorum, (Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak
koştuğunuz şeylerden) bütün gök cisimlerinden, bütün putlardan ve heykellerden
(beriyîm.) onlardan hiçbirini hâşâ mâbutluk, rablık sıfatıyle vasıflanmış kabul
etmem. Hiçbirine kulluk etmem. Benim mabudum ancak bütün kâinatı var eden, ezelî
ve ebedî, herşeye kadir olan Allah Teâlâ'dan başkası değildir.
79. Ben muhakkak bir hânif
olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.
79. (Ben muhakkak bir
muvahhit) Bir hânif yani: Bâtıl dinlerden, bozuk inançlardan uzak olarak
(yüzümü) tam bir samimiyetle kalbimi, ibâdet ve itaatimi (gökleri ve yeri) bütün
kâinatı (yaratana) bütün bunları kudretiyle yoktan var etmiş olan Yüce Allah'a
(çevirdim) ben bütün varlığımla onun apaçık dinine yönelmiş, tevhid inancıyla
vasıflanmış bulunmaktayım (ve ben müşriklerden değilim.) öyle gök cisimlerin ve
diğer mahlûkatı birer mabut tanıyarak onları Yüce Yaratıcıya ortak tanıyan
câhiller güruhundan uzak bulunmaktayım. § İbrahim Aleyhisselâm'ın yıldıza, ay'a
ve güneşe "Rabbim" demesi onların rablığına inanma suretiyle değildir. Çünki
Peygamber çocuklarından beri masumdurlar, onlardan küfr ve isyan sâdır olmaz.
Binaenaleyh bu gibi mahlukata "Rab'bim" delmesinde birçok sebep vardır. Tefsiri
kebirde vesâirede bunlar gösterilmiştir. Bu cümleden olarak şöyle denilmektedir:
(1) Hz. İbrahim'in
kendileriyle münazarada bulunduğu taifeye karşı: "Bu benim Rab'bimdir" demesi
sizin iddia ve inancınıza göre bu benim Rab'bimdir, fakat haddizatında öyle
değildir, demektir.
(2) Bu benim
Rab'bimdir, sözü inkâr yoluyla sorulan bir somdan ibarettir. Adeta denilmiş
oluyor ki: "Bu benim Rab'bim midir?." ha söyleyin bakalım!. Karşılıklı
konuşmalarda böyle soru edatının düşmesi pek çoktur.
(3) Hz. İbrahim: "Bu
benim Rab'bimdir, veya Rab'bim bu'dur" sözünü alay yoluyla söylemiştir. Nitekim
bir kavime desbotluk eden aşağılık bir adam hakkında: "Bu sizin efendinizdir"
denilerek onun bu desbotluğa lâyık olmadığına işaret edilmiş olur.
(4) Hz. İbrahim, bu
sözleriyle yıldızlara, Ay'a ve güneşe tapan bir kavmi delile dayanarak netice
çıkarmak suretiyle irşad etmek istemiştir. Kendileri ile münazarada bulunduğu
müşrikleri güzelce düşünceye sevk için yumuşak davranarak konuşmuştur. Onların
nazar-ı dikkatlerini çekmek için onların iddia ettikleri gibi açıklamada
bulunmuş, sonra o iddiaların bâtıl olduğunu birer delile dayanarak göstermiştir.
Âdeta denilmiş oluyor ki: Bir kere düşününüz, kendilerine rablık isnat ettiğiniz
bu şeylerden herbirinin üstünde de daha büyüğü, daha parlağı doğup sönüyor,
hepsi de dâima değişme ve başkalaşmaya mâruz bulunuyor, artık bunlar nasıl
rablığa sahip olabilirler?. Doğrusu ben bunlardan beriyim, ben ezelî ve ebedî
olan değişme ve başkalaşmadan uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısını birler ve
tasdik ederim, ondan başkasının rablıkla, m âb utlu ki a vasıflanmış olmasına
inanmam. Ben ancak o Yüce Yaratıcıya inanır ve yönelirim.
80. Ve ona karşı kavmi
delil getirmeğe kalkıştı. Dedi ki: Siz Allah Hakkında bana karşı delil getirmeye
mi kalkışıyorsunuz?. O halbuki, o bana hidâyet nasip buyurmuştur. Ve ben ona
ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğer ki, Rab'bim birşey dilemiş olsun.
Rab'bimin ilmî herşeyi kuşatmıştır. Artık siz hiç düşünmez misiniz?.
80. Bu mübarek âyetler,
İbrahim Aleyhisselâm'ın kendisine karşı müşriklerin ileri sürmek istedikleri
delilleri ibtâl etmekte, Allah'ın birliği hakkındaki açıklamalarını
zikretmektedir. Şöyle ki: (Ve ona) Hz. İbrahim'e (karşı kavmi) kendi iddialarını
kuvvetlendirmek için (delil getirmeğe kalkıştı) dediler ki: Biz bunları Allah'a
yaklaşmak için ilâh ediniyoruz, onun yanında bize şefaat edeceklerdir. Biz,
babalarımızı, dedelerimizi bunlara tapar bir halde bulduk, sen bizim bu
mabutlarımızı ayıplar ve kötülersen o yüzden âfetlere, belâlara, uğrarsın. O
câhillere karşı Hz. İbrahim de (Dedi ki:) ey şirk ve küfr içinde yaşayan kavim!.
(Siz Allah hakkında) Onun birliği, ilahlık şanı hususunda (bana karşı delil
getirmeyemi kalkışıyorsunuz?.) öyle yanlış düşüncelerinizle beni sapıklığa
düşürmek mi istiyorsunuz?. (Halbuki o) Yüce Yaratıcı (bana hidâyet nasip
buyurmuştur.) beni sizin bâtıl yollarınızdan koruyarak hak yola sevk etmiştir,
beni Allah'ın birliği hakkında delil getirmeye muvaffak kılmıştır. (Ve ben ona)
O eşsiz Yaratıcıya (ortak koştuğunuz şeylerden) sizin putlarınızdan mabut
tanıdığınız o değişme ve başkalaşmaya mâruz şeylerden (korkmam) onlar bana bir
zarar vermeğe kadir değildirler. Siz ne için beni onlarla korkutmak
istiyorsunuz?. A gafiller!, (meğer ki, Rab'bim) Benim hakkımda (birşey) bir
zarar, hoş olmayan bir nesne (dilemiş olsun) ancak o şey, Allah tarafından bana
yönelmiş olur, yoksa ona ortak koştuğunuz şeylerin bana bir zararı olamaz. Ve
bana Allah tarafından yönelecek şey de o sizin bâtıl mabutlarınızın bir
rolü ve tesiri bulunamaz. Ve benim (Habibimin ilmî herşeyi kuşatmıştır.) benim
hakkımda da kendi Yüce Katından hikmet gereği bir sebeble hoşa gitmeyen bir şev
takdir edilmiş ise o da ancak Allah tarafından bilinir. (Artık siz hiç düşünmez
misiniz?.) O ilâh edindiğiniz şeylerin cansız varlıklar kabilinden olup fayda ve
zarar adına birşeye kadir bulunmadıklarını ne için düşünmezsiniz de beni onlar
ile korkutmaya cür'et edersiniz?.
81. Ve nasıl olur da sizin
ortak koştuklarınızdan korkarım. Halbuki siz Allah Teâlâ'ya -haklarında sizin
üzerinize hiç. bir delil indirmemiş olduğu şeyleri- ortak koşuyorsunuz da,
korkmuyorsunuz!. Artık korkudan emin olmaya bu iki taifeden hangisi daha
haklıdır?. Eğer siz bilir kimseler iseniz -söyleyin bakalım-.
81. (Ve nasıl olur da
ben sizin) Allah Teâlâ'ya (ortak koştuklarınızdan) öyle yaratılmış olan, fayda
ve zarar vermekten âciz bulunan putlarınızdan (korkarım.) asıl korkulacak olan
Kâinatın Yaratıcısı Allah'tır. (Halbuki siz,) O kâinatın yegâne yaratıcısı:
Mabudu olan (Allah Teâlâ'ya -haklarında-) kendilerine ibâdet edilmesi hususunda
(sizin üzerinize hiçbir delil) Yüce katından hiçbir kanıt (indirmemiş olduğu
şeyleri) putları, gök cisimlerin! vesaireyi (ortak koşuyorsunuz da) yine bu
küfür ve şirkinizden dolayı o Yüce Yaratıcıdan (korkmuyorsunuz.) bundan dolayı
sizlerin korkmaları lâzım değil midir?. (Artık korkudan emin olmaya) Vicdanen
müsterih olmaya, ve Allah'ın lütfuna ulaşmaya (bu iki taifeden) benim gibi
Allah'ın birliğine inananlarla sizin gibi putlara veşâir mahlûklara tapanlardan
(hangisi daha haklıdır?) bu iki zümreden hangisi ebediyet âleminde ilâhî azaptan
emin olmaya, ve Allah'ın lütfuna kavuşmaya daha lâyıktır (Eğer siz bilir
kimseler iseniz) haber veriniz, (-söyleyin bakalım-) şüphe yok ki, akıllı ve
insaflı düşünenler, Allah'ın birliğine inananların dışındaki gurupların
ebediyyen Allah'ın azabına mâruz olacaklarına pek doğru olarak kanaat
getirmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak'kın âyetleri de bunu ifâde etmektedir.
82. O kimseler ki, imân
etmişler ve imanlarını bir zulme bulaştırmamışlardır. İşte korkudan emin olmak
onlara aittir. Ve hidâyete ermiş olanlar da onlardır.
82. Bu mübarek âyetler,
güvenç kavuşacak zatların vasıflarını bildiriyor. Ve İbrahim Aleyhisselâm'ın
Allah'ın birliği hakkında ilham yoluyla edindiği delil ile onun sahip olduğu
derecelerin yüceliğine şöylece işaret buyurmaktadır. (O kimseler ki:) O seçkin
gurup ki, Cenâb-ı Hak'ka (imân etmişler) onun varlığını, yaratıcılığını tasdik
eylemişlerdir, (ve imanlarını bir zulme) bir şirke, o Yüce Yaratıcıdan başkasına
tapınmak cehaletine (bulaştırmamışlardır.) Yüce Yaratıcıdan başkasına ibâdet ve
itaatte bulunmayı imanlarının tamamlanması için gerekli bir unsur
saymamışlardır, Allah Teâlâ'ya yaklaşmak için putlara tapınmanın lüzumuna
inanmamışlardır. (İşte) Asıl (korkudan) ebedî azaba düşme endişesinden (emin
olmak onlara) öyle şirk şüphesinden uzak, halis imâna sahip olan zatlara
(aittir.) onların istikballeri güven içindedir. (Ve hidâyete) hak ve hakikate
(ermiş olanlar da onlardır.) o zatlardan başkaları ise bir açık dalâlet
içindedirler.
§ Bu âyeti kerime nazil
olunca eshâbı kiram endişeye düşmüşler hangimiz nefsine zulmetmemiştir,
demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri de: Bu öyle sizin zannettiğiniz
gibi değil, bu lokmanın
oğluna şöyle dediği gibidi
= oğulcağızım!. Allah'a
şerik koşma, şüphe yok
ki, şirk en büyük bir
zulümdür. (Lokman 31/13) Binaenaleyh bu âyeti celiledeki zulümdan maksat:
Şirktir. Maamafih inanmış ve Allah'ı birlemiş oldukları halde küfr ve şirki
gerektirmeyecek derecede zulümda bulunanlar da ilâhî azaptan herhalde emniyet
üzere bulunduklarına hüküm edemezler. Cenab'ı Hak af etmezse onlar da azap
görürler. Fakat onların azabı, kâfirlerin, müşriklerin azabı gibi sonsuz
olmayacağından bu bakımdan onlar da emin bulunmuş olurlar.
83. Ve işte o, bizim
delilimizdir ki" onu kavmine karşı İbrahim'e vermiştik. Dilediğimizi derecelerle
yükseltiriz. Şüphe yok ki, Rab'bin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
83. (Ve işte o) İbrahim
Aleyhisselâm'ın kavmine karşı ileri sürmüş olduğu delil, gök cisimleri vesaire
gibi değişime ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin yaratıcılık ve mâbudiyet vasfına
sahip olamayacaklarına dâir gösterdiği kanıt (bizim delilimizdir ki, onu kavmine
karşı) ileri sürmek, onları susturmak için (İbrahim'e vermiştik.) o delili ona
ilham etmiş, öğretmiş ve onu o hususta irşâd etmek lütfunda bulunmuştuk. Biz
(Dilediğimizi derecelere yükseltirîz.) kendisine İlim ve hikmet, düşmanlarını
susturmaya kudret veririz, bu itibar ile kendisine büyük yüksek rütbeler,
mertebeler ihsan ederiz. (Şüphe yok ki, Rab'bin) Her işinde (hakîmdir,) bütün
ilâhî fiilleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Dilediği kulunun derecelerini
hikmet gereği yükseltir. Ve o kerem sahibi Rab (alîmdir.) bütün mahlûklarının
hallerini ve fiillerini tamamiyle bilir, haklarında hikmet gereği muamele yapar,
dilediği kullarının derecelerini hikmeti ve ilmi gereğince öyle yüce kılar. İşte
Hz. İbrahim'in yüksek derecelere, muvaffakiyetlere kavuşması da bu cümledendir.
Cenab'ı Hak dilediğini yapıcıdır. Buna imân etmişizdir!..
84. Ve ona Ishak'ı ve
Yakub'u ihsan ettik ve hepsini de hidâyete erdirdik. Daha evvel de Nuh'u ve onun
neslinden Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u da hidâyete
erdirmiştik. Ve işte biz güzel hareket edenleri böyle mükâfatlandırırız.
84. Bu mübarek
âyetler dene kadar yüce derecelere ulaşmış olan Hz. İbrahim'in kavuştuğu bir
kısım nîmetleri bizlere bildirmektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Biz İbrahim
Aleyhisselâm'a peygamberlik ve risâlet verdik, Allah'ın birliğini isbat için
kendisini delillere muvaffak kıldık, bu suretle onu yüksek derecelere erdirdik
(Ve ona) Hz. İbrahim'e diğer bir nîmet, ve ilâhî bir lütuf olmak üzere de oğlu
(Ishak'ı) bir Peygamber olarak ihsan ettik (ve) Ishak'ın oğlu, kendisinin torunu
olan (Yakub'u) da (ihsan ettik) onun zürriyetinden de böyle seçkin Peygamberler
dünyaya getirdik, (ve hepsini de) Bunlardan herbirini de (hidâyete erdirdik.)
hepsini de muvaffakiyetlere, hak dini ve hidâyet yolunu takibe muvaffak kıldık.
(Daha evvel de) Hz. İbrahim'den önce de onun büyük dedesi olan (Nuh'u ve onun)
Hz. Nuh'un veya Hz. İbrahim'in (neslinden) de iyşa'nın oğlu (Davud'u) ve onun
oğlu (Süleyman) ve Hz. İsmail'in torunu, Emus'un oğlu olan (Eyüb'ü) ve Yakup
Aleyhisselâm'ın oğlu olan (Yusufu) ve Yakup Aleyhisselâm'ın torunu, Imran'ın
oğlu bulunan (Musa'yı) ve onun kendisinden bir yaş büyük olan kardeşi (Harun'u
da) peygamberlik şerefine kavuşturarak (hidâyete erdirmiştik.) hepsine de ilâhî
dini yaymayı ve insanlığı aydınlatmayı emretmiştik. (Ve işte biz) Ben Yüce
Yaratıcı, Hz. İbrahim gibi (güzel hareket edenleri) Cenâb-ı Hak'ki tasdik edip
birleyenleri, onun yolunda çalışıp gayret gösterenleri (böyle) İbrahim
Aleyhisselâm gibi (mükâfatlandırırız.) derecelerini yükseltiriz kendilerine
büyük büyük nîmetler veririz. Nitekim ibrahim Aleyhisselâm o kutsî çalışmasının
mükâfatı olarak pek yüksek derecelere ulaşmış, insanlık dünyasında büyük bir
isim yapmış, kendisi bir kısım Yüce Peygamber'in torunlarından olduğu gibi kendi
neslinden de bir nice seçkin Peygamberler insanlık âlemine şeref vermişlerdir.
Bu ne büyük derece ne büyük bir ilâhî lütuf!.
85. Ve Zekeriya'yı da
Yahya'yı da, İsa'yı da, Ilyas'ı da -hidâyete erdirdik- hepsi de iyi zatlardandı.
85. (Ve) Eden'in oğlu
(Zekeriya'yı da) ve onun oğlu (Yahya'yı da) ve Hz. Meryem'in oğlu (İsa'yı da) ve
Harun Aleyhisselâm'ın torunlarından olan (Ilyas" da -hidâyete erdirdik-)
kendilerine peygamberlik verdik, insanlık için birer saadet rehberi olan bu
zatlardan (hepsi de salih) üzerlerine düşen kulluk vazîfelerini hakkiyle yerine
getirmeye çalışan, lâyık olmayan şeylerden kaçınan, gerçekten iyi hâl ile
vasıflanmış (zatlardandı.) onun içindir ki, öyle yüce mükâfatlara nail
olmuşlardır.
§ Ilyâs aleyhisselâm, beni
İsrail Peygamberlerindendir. Hz. İsa'dan dokuz asır evvel dünyaya gelmiştir.
Balebekli idi. İsrail oğulları putperestliğe düşmüş, Balebek hükümdarının
yaptırmış olduğu "Beil" adındaki puta tapıyorlardı. Artık aralarında Hz.
Musa'nın şeriatı unutulmuştu. Hz. Ilyâs onlara Peygamber olarak gönderildi,
onları öyle puta tapmaktan men eyledi. Kendilerine nasihatlar verdi. Fakat o
muhterem zatı dinlemediler. O mübarek zatı beldelerinden koydular, o da bir
müddet sahralarda, mağaralarda yaşadı. Bunun üzerine İsrail oğullarına bir belâ
yönelmeğe başladı. Yağmurlar yağmaz oldu, aralarında kıtlık yüz gösterdi,
açlıktan ölecek bir hâle geldiler. Nihayet Hz. livası arayıp buldular, bir
müddet onun nasihatlarını dinlediler, fakat az sonra yine küfr ve isyana
daldılar. Ilyâs Aleyhisselâm da Cenâb-ı Hak'tan aldığı bir izne dayanarak
aralarından ayrılıp başka bir yere gitti. Uzlete çekildi. Milâddan (880) sene
evvel semâya kaldırılmış olduğu rivayet edilmektedir.
§ Bu âyeti kerime
gösteriyor ki, bir kimsenin kızının evlât ve torunları da kendisinin
zürriyetinden sayılmaktadır. Çünki Isa Aleyhisselâm Hz. İbrahim'e annesi Hz.
Meryem vâsıtasıyle mensup olmakla Hz. İbrahim'in zürriyetinden sayılmıştır.
Binaenaleyh Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ve bunların evlât ve torunları da Rasülü
Ekrem Efendimizin zürriyetinden bulunmaktadırlar. Nitekim Ebu Caferi, Bakır
hazretleri bu hakikati, bu âyeti kerimeye dayanarak haccacı zâlime karşı isbat
etmiş, Haccac da bunu kabul eylemiştir.
86. Ve İsmail'i, Elyesa'i
ve Yunus ile Lut'u da -hidâyete nail ettîk- ve hepsini âlemlere üstün kıldık.
86. (Ve) İbrahim
Aleyhisselâm'ın oğlu (İsmail'i) ve Uhtub bini Ucur'un oğlu (Ilyesa'î) ve (oğlu
Yunus ile) İbrahim Aleyhisselâm'ın kardeşi Haran'ın oğlu (Lüt'u da)
Aleyhimüsselâm'ı (-hidâyete nail ettik-) onları da doğru yol üzere sabit kılarak
kendi ümmetleri için birer hidâyet rehberi yaptık, (ve hepsini) de bulundukları
(âlemlerin) zamanlarındaki zatların (üzerine) peygamberlikle, değer ve
şereflerinin yüceliği ile (tercih eyledik.) hepsini de ebedî mükâfatlara
kavuşturduk.
§ Bu âyeti kerime
gösteriyor ki Peygamberler, meleklerden de üstündür. Çünki Melekler de âleme
dahildirler. "Ilyesa Aleyhisselâm da beni İsrail'den olup onlara Peygamber
gönderilmiştir. Bu zat Balebekte Hz. İsa'nın doğumundan sekiz asır evvel ortaya
çıkmıştır. Bir müddet ilyâs Aleyhisselâm ile beraber bulunmuştu. Sonra onun
yerine geçerek İsrail oğullarına öğüt ve nasihatta bulundu. Daha sonra da
peygamberlik şerefine ulaştı. İsrail oğulları bu zatın öğütlerini de
dinlemediler, günden güne azıttılar. Birbirleriyle mülk ve saltanat kavgalarında
bulundular. Nihayet onların üzerine Asüriye devleti musallat oldu. Hz. Ilyesa,
İsrail oğullarının fena hareketlerinden usanarak hilâfeti Zülkifl Aleyhisselâm'a
terkettikten sonra âhirete göç etmiştir.
87. Ve onların
babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bir çoklarını da -hidâyete
erdirdik- ve onları seçkin kıldık ve kendilerini doğru bir yola kavuşturduk.
87. (Ve onların) O
seçkin Peygamberlerin (babalarından, zürriyetlerînden ve kardeşlerinden bir
çokjannı da) kendileri gibi peygamberliğe, yüce nimetlere, makamlara
kavuşturduk, (hidâyete <erdirdik) onları büyük sevaplara ulaştırdık, cennet
yoluna sevkeyledik, (ve onları) o mübarek Peygamberleri (seçtik) ihtiyar ettik,
başkalarına tercih eyledik, (ve kendilerini doğru yola) dosdoğru bir yol olan
ilâhî dine ulaşma nimetine muvaffak kıldık. Ve onları bu kutsî yola halkı
sevketmek gibi pek güzel bir hizmet şerefine de (kavuşturduk.) ne büyük bir
mazhariyet!..
Sonraki Sayfa

|
|