|
60. De ki: Allah
Teâlâ'nın katında cezaca ondan daha şerlisini size haber vereyim mi?. O kimse ki
Allah Teâlâ ona lanet etti ve üzerine gazabta bulundu ve onlardan maymunlar ve
domuzlar ve Cenâb-ı Hak'tan başkasına tapanlar yaptı. İşte bunlar mevkice daha
şerli, düz yoldan daha sapık kimselerdir.
60. Bu âyeti kerime,
müslümanlara karşı hakaret edici tavır alan inkarcıların kötü davranışlarını
açıklayarak onları insaf dairesine davet etmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O
alaycı, İnkarcılara (De ki:) siz ilâhî bir dinin sırf hayr olan hükümleri ile
alay etmek cüretinde bulunuyorsunuz, siz onun bir şer olduğunu iddia ediyor, onu
inkâr ve ayıplamaya kalkışıyorsunuz. Halbuki, o ilâhî dinin bütün hükümleri,
hikmete, faydaya uygun, her türlü kusurlardan uzaktır. Fakat o sizin inancınıza
göre diyelim şer olsa bile bir kere düşününüz, insaf ediniz, sizin takib
ettiğiniz yol, ondan binlerce kat daha şerli değil midir?. Evet... (Allah
Teâlâ'nın katında cezaca) azaba götürücü, felâkete sevkedici olmak itibariyle
(ondan) öyle kendi yanlış düşüncelerinize göre ayıplayıp inkâr eylediğiniz
herhangi Islâmî bir muameleden sizin de, insaflı olarak düşününce, İtiraf
edeceğiniz gibi (daha şerlisini size haber vereyim mi?.) bir kere düşününüz de
bu haber verilecek şeyler mi şerli, yoksa sizin şerli gördüğünüz Islâmî
muameleler mi şerli olduğu pek güzel ortaya çıkar Evet... (O kimse ki) geçmiş
ümmetlerden her o şahıs ki (Allah Teâlâ ona) yanlış inancından dolayı (lanet
etti ve) küfr ve günaha düşkünlüğünden dolayı (üzerine gazabta bulundu ve
onlardan) öyle bâtıl dinlere girmiş bulunanlardan eshâbı Sebt (cumartesi halkı)
ve diğerleri gibi bir kısım şahısları, şekillerini değiştirerek kendilerini
(maymunlar, domuzlar) şekline soktu, (ve) onlardan bir nicelerini kendi
kusurlarının bir cezası olmak üzere (Cenab'ı Hak'tan başkasına) insanlara,
hayvanlara, şeytanlara, heykellere (tapanlar) müşrik kimseler (yaptı) artık
bunların dinler tarihince sabit olan bu kötü hallerini, kötü hareketlerini bir
gözönüne alarak karşılaştırınız, (işte bunlar mevkice) ve gerçek şahsiyyetleri
İtibariyle sizin kötü zannettiğiniz kimselerden aslında (daha kötü ve düz
yoldan) hakiki bir dinin sahasından (daha sapık kimselerdir) bunu görüp bilmek
lâzım değil midir?. Artık haddizatında her türlü noksandan uzak, kötülükten
münezzeh, yüceltmeye lâyık olan bir dine ve o dinin yüksek hükümlerine nasıl
noksanlık isnat edebilirsiniz. Dinleri mukayese eden İlim, İslâmiyet'in
kusurlardan uzak, bütün dinlerden üstün olduğunu pek güzel göstermektedir.
Cenab'ı Hak umum insanlığa insaf, ve hakikatları görmeğe kabiliyet ihsâb
buyursun. Amin...
61. Ve size geldikleri
zaman "imân ettik" derler. Halbuki, onlar muhakkak inkarcı olarak girmişler ve
muhakkak inkarcı olarak çıkmışlardır. Allah Teâlâ da onların gizlediklerini çok
iyi bilendir.
61. Bu mübarek âyetler,
münafıkların hallerini, hareket tarzlarını göstermekte ve onların selâhiyetli
olan İlim sahihleri, tarafından İrşat ve ikâz edilmediklerini bildirmektedir.
Şöyle ki: Habibim!. O münkirler, İslâm hükümleri ile alay etmeye cür'et ederler
(Ve) onlardan ve Yahudilerden bir zümre (size) senin huzuruna veya seninle
beraber Müslümanların huzuruna (geldikleri zaman) gerçeğe aykırı olarak biz
(imân ettik) İslâmiyeti kabul eyledik (derler. Halbuki, onlar) o münafık
kimseler (muhakkak) kalben (inkarcı olarak) huzurunuza (girmişler ve muhakkak)
yine (inkarcı olarak) huzurunuzdan (çıkmışlardır) senden işitmiş oldukları en
fâideli beyanlardan asla istifâde etmemişlerdir, yine küfürlerinde devam edip
durmuşlardır. (Allah Teâlâ da onların gizlediklerini) onların küfr ve nifakını
(çok iyi bilir) binaenaleyh onlar içlerinde kilerini gizlemekle kendilerini
Allah'ın azabının kâredici pençesinden kurtarmış o I amıyac aklardır. Ne
şiddetli bir ilâhî tehdit!.
62. Ve onlardan bir
çoklarını görürsün ki, günaha, düşmanlığa ve haram yemeğe koşarlar. Yaptıkları
şey elbette ne kadar fena!.
62. (Ve) Ey Yüce
Resulüm!. Veya hitaba elverişli olan herhangi bir münevver müslüman!, (onlardan)
O Yahudilerden ve münafıklardan (bir çoklarını) gözünle veya kalp gözüyle
(görürsün ki) onlar (günaha) harama, yalan söylemeğe, müşrikçe lâkırdılara
(düşmanlığa) zulüm ve tecavüze, (ve haram yemeye) başkalarının mallarına tecavüz
etmeğe (koşarlar) bu gibi gayrimeşru hallere tam bir hızla girişirler. Onların
böyle (yaptıktan şey ne kadar fena!.) onlar böyle verilmiş, ahlâk dışı şeyleri
yapar dururlar, bunların mesuliyetini hiç düşünmezler.
63. Din bilginleri,
fakihleri onları günah sözlerinden ve haram yemelerinden engellemeli değil
midirler?. İşledikleri şey elbette ne kadar kötü!.
63. Böyle sorumluluğu
gerektiren, haram şeyleri yapanları kendilerinin (Din bilginleri) Rabbâniyyun
denilen âlimleri ve ehbar denilen (fakihleri) hukuk âlimleri (onları) o söyleyip
durdukları (günah sözlerinden ve haram yemelerinden engelleme!! değilmidirler?.)
elbette bunlar o sözlerin o haram yemelerin çirkinliği, manevî mesuliyetini
bilirler. O halde ne için bu fenalıkları işleyenleri engelleyip onları irşada
çalışmıyorlar?. İyiliği emir, kötülüğü yasaklamak en mühim bir ilmî vazifedir.
Bunu ifâ etmemek elbette İlim adamına lâyık olmaz. Artık o din bilginlerinin, o
fâkihlerin (İşledikleri şey) o kötülükleri önleme vazifesini terk (elbette ne
kadar kötü) bir harekettir. Binaenaleyh din âlimlerine gerekir ki, insanları
kötülüklerden alıkomaya gayret göstersinler. Bunu terk etmek, mânevi sorumluluğu
gerektirir. Ya bu vazifenin ifasına mâni olmak daha ne kadar fazla mesuhyyeti
gerektirir!.
İbni Abbas Radiallahutealâ
anhuma demiştir ki: Bu âyeti kerime, Kur'ân'daki en şiddetli bir âyettir.
Alimlerden Dahhâk da demiştir ki: Bence bu âyeti kerimeden daha korkunç bir âyet
Kur'an'ı Kerim'de yoktur. Gerçekten de bu âyeti kerime ilmî, vazifesini bir
engel bulunmadığı halde terkeden her İlim sahibi hakkında pek şiddetli bir
tehdidi içerir bulunmaktadır.
64. Ve Yahudi taifesi:
'Allah'ın eli bağlanmıştır" dediler. Bu dedikleriyle kendi elleri bağlandı ve
lanet olundular. Hayır -Cenab'ı Hak'kın- iki eli de açıktır, dilediği gibi
infakta bulunur. Ve and olsun ki, sana Rabbinden indirilmiş olan şey, onlardan
bir çoğu için azgınlığı ve küfrü arttıracaktır ve biz onların arasına kıyamet gü-nüne
kadar düşmanlık ve kin bıraktık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakıverdilerse
onu Allah Teâlâ söndürdü ve onlar yeryüzünde fesada koşarlar. Allah Teâlâ ise
fesat çıkaranları sevmez.
64. Bu mübarek âyet de
Yahudi taifesinin kötü davranışlarını ve bu yüzden uğradıkları belâları,
musibetleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Yahudi taifesi) Bir nice
günahları işlediler. Bu cümleden olarak (Allah'ın eli bağlanmıştır) yani: Hâşâ!
Allah cimridir, tutucudur, cömert değildir, halka bol rızık vermez, ondan
dolayıdır ki, bizleri ihtiyaç, içinde bırakıyor (derler) rivayete göre Cenâb-ı
Hak, vaktiyle İsrail oğullarına birçok nimetler vermişti. Vaktaki, isyan
ettiler, Son Peygamber Hazretlerini inkâra cür'et gösterdiler, Cenâb-ı Hak da
vermiş olduğu nimetlerden onları mahrum bıraktı. Bunun üzerine "Finhas bini
Azura" adındaki şahıs, Cenâb-ı Hak'ka böyle cimrilik yakıştırmasına cür'et
etmiş, diğer Yahudiler de bunu inkâr etmiyerek bu cür'ete razı olmuşlardır.
Binaenaleyh bu kâfirce yakıştırma hepsine isnat edilmiştir. Nitekim bir
kabileden bir şahıs birini öldürür de diğerleri buna razı olurlarsa, o şahsı
filân kabile öldürdü denilir.
Yed; kelimesi ise kudret,
nimet, mülk, tasarruftan kinayedir. Malumdur ki, Hak Teâlâ Hazretleri cisimden,
cisim olmaktan yücedir, onda el, ayak vesaire gibi mahlukata âit olan bir âzâ
tasavvur olunamaz. Binaenaleyh "Yedullah = Allah'ın eli" denilince bundan
Allah'ın kudreti Allah'ın tasarrufu gibi bir mânâ kasdedilmiş bulunur. Nitekim
filân zât, bir vilâyeti bir eliyle idare ediyor, denilir ki, bundan maksat, o
zâtın mükemmel bir idare etme yeteneğine sahip olduğunu ifadedir. Yoksa
hakikaten eliyle idare etmesi kasdedilmez, mümkün değildir. İşte câhil insanlar
Cenab'ı Hak'ka öyle bir cimrilik, lütuf s uz hık isnadına cür'et ettikleri için
Hak Teâlâ hazretleri de bir beddua makamında olarak şöyle buyurmuştur: (Bu
dedikleriyle kendi elleri bağlandı ve lanet olundular) yani: Bu kâfirce
lâkırdıları sebebiyle onların elleri bağlansın, yerilmiş bir cimriliğe, bir
miskinliğe, bir zilete düşsünler ve Allah'ın rahmetinden uzak bulunsunlar.
Nitekim öyle de olmuştur. Fakat Cenâb-ı Hak, kerem sahibidir, dilediği kullarını
her türlü nimetlere nail buyurur. Onun kudret ve kerem elleri öyle iddia
edildiği gibi bağlı değildir. (Hayır -Cenâb-ı Hak'kın- İki eli de açıktır) yani:
Hem dünyaya, hem de âhirete âit nimetleri veya mahlûkatına ikram olarak veya
istidracen (yavaş yavaş helake yaklaştırmak için) verdiği nimetleri sonsuzdur. O
yüceler yücesi zâta asla buhl = cimrilik isnat edilemez. O kerem sahibi
Yaratıcı, kullarına (dilediği gibi verir) bazı kullarını geniş bir geçime nail
eder, bazı kullarını da darlık içinde bırkır, bütün bunlar bir hikmet ve fayda
gereğidir. (Ve andolsun ki) Yani: Habibim!. Bir olan yüce zatıma yemin ederim ki
(sana Rabbinden indirilmiş olan şey) Kur'an-ı Kerim'in gerçeğin kendisi olan
beyanları (onlardan) o kâfirlerden, inkârlardan (bir çoğu için tuğyanı) isyanı,
haddi aşmayı (ve küfrü) İslâmiyet'i inkâr cür'etini (arttıracaktır) onlar o
kutsi kitaptan faydalanamayacaklardır, ona karşı düşmanlık gösterecekleri için
rezilce halleri artıp duracaktır. Bu hal, onların tabiatlarındaki bozukluğun
gereğidir. Nitekim en güzel, en leziz, faydalı yemekler, sağlıklı olanların
hayatlarını devam ettirmelerine sebep olduğu halde hasta olanların
hastalıklarını arttırır, (ve biz onların) O Yahudi taifesinin veya Yahudiler ile
Hıristiyanların (arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık) onlar
bu düşmanca hareketten uzak olmayacaklardır, onların kalblerinde, sözlerinde bir
birlik, bir uyum bulunmayacaktır. Özellikle Yahudiler, Cebriye, Kederiye, Murcie
ve Meşebbihe gibi mezheblere ayrılmışlardır. Hıristiyanlar da Milkaniye,
Nesturiye, Yakubiye, Katolik, Protestan, gibi gruplara ayrılmışlardır.
Bunlar birbirlerine kâfir
der dururlar. Onlar (Her ne zaman) Hz. Peygamber'e ve diğerlerine karşı (savaş
için bir ateş yakıverdilerse onu) o ateşi, harbi (Allah Teâlâ söndürdü) onları
kahretti, zelli bıraktı, mağlüb düşürdü. Nitekim, vaktiyle Buhtun Nas'rin,
Fetresi Rûmi'nin, Mecûsİ kavminin daha sonra da, müslümanların mağlûbu olarak
onların hâkimiyetleri altına sığınmaya mecbur kalmışlardı, (ve onlar) O din
düşmanları dâima (yeryüzünde fesada koşarlar) onlar fırsat buldukça
müslümanların aleyhinde hilekârca hareketlere koşuşurlar, cemiyetler arasında
şer ve fitne uyandırmaya çalışırlar. Kendilerini böyle bozguncu hareketlerden
geri alamazlar. (Allah Teâlâ ise) Öyle (fesat çıkaranları sevmez) onları
arzularına nail kılmaz, dâima onların fesat ateşini söndürerek kendilerini
eliboş ve ziyana uğramış bir halde bırakır. Onların uhrevİ felâketleri de artık
düşünülmeli!.
65. Ve eğer ehli kitap imân
etseler ve s akın s al ardı elbette biz onların günahlarını örter ve elbette
onları nimetleri bol cennetlere girdirirdik.
65. Bu mübarek âyetler,
hakiki bir imâna sahip, ilâhi kitapların hükümlerine tâbi olacak olan ehli
kitabın nice nimetlere nail bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve
eğer ehli kitap) Olan kendilerine evvelce Peygamberleri vasıtasıyla ilâhî
kitapların hükümleri beyan buyrulmuş bulunan Yahudi ve Hıristiyan taifeleri, son
peygamber ile ona indirilen Kur'an'ı Kerim'e (imân etseler ve) isyanlardan ve
ilâhî kitaplara muhalefetten kaçınarak (ittikada bulunsalar) inançlarını,
amellerini düzeltseler (elbette biz onların) vaktiyle cür'et etmiş, oldukları
(günahları) ne kadar büyük olsa da afeder (örter) o günahlar ile kendilerini
sorumlu tutmazdık (ve) bununla beraber (elbette onları nimetleri bol cennetlere
girdirirdik) onların âhiretleri de sağlanmış olurdu. Çünki İslâmiyet'i kabul
eden kimseler vaktiyle yapmış oldukları dinî kötülüklerden dolayı sorumlu
tutulmayacaklardır. Kur'an'ı Kerim de Yahudilerin ve Hıristiyanların ehli kitap
diye anılmaları, onların kötü hareketlerini ayıplamak ve kınamak içindir. Çünki
kitaba ehliyet, Cenâb-ı Hak'ka, imânı, Allah'ın birliğini tasdiki, bütün yüce
peygamberlere hürmeti, bütün semavî kitapların kabulünü gerektirir. Artık
kendilerini ehli kitap diye tanıyan taifelere yakışır mı ki o kutsî kitapların
bir kısmını inkâr, bir kısmını da bozup değiştirsinler, onların ilâhî
hükümlerine aykırı harekette bulunsunlar!.
66. Ve eğer onlar Tevrat'ı
ve İncil'i ve onlara Rab'leri tarafından indirilmiş olanı dosdoğru tutsalar idi
elbette hem üstlerinden hem de ayakları altından yiyeceklerdi. Onlardan mutedil
bir cemaat vardır. Onlardan bir çoğunun yaptıkları ise ne kadar fenadır!.
66. (Ve eğer) O Yahudi ve
Hıristiyan taifesi, vaktiyle kendilerine indirilmiş olan (Tevrat'ı ve İncil'i)
güzelce koruyup hükümlerine riâyette bulunsalar idi, bu kitapların bildirmiş
olduğu son peygamber hazretlerini tasdik ederek onun gösterdiği hidâyet yolunu
takip etselerdi (ve onlara) imân etmeleri için (Rab'ları tarafından indirilmiş
olanı) semavî kitapların sonuncusu olan Kur'an-ı Kerim'e imân etselerdi, ve daha
evvel Saya, Haykuk, Daniyel Aleyhimüsselâm, gibi zatlara indirilip Son Peygamber
Hazretlerinin bütün insanlığa gönderileceğini müjdelemiş bulunan kitapları
(dosdoğru) bozup değiştirmeksizin (tutsalar idi) bunların hükümlerini
uygulayarak olsalardı (elbette) haklarında Allah'ın nimetleri tamamiyle tecelli
ederdi, (hem üstlerinden, hem de ayaklan altından yiyecekleri) Rızıkları
fevkalâde geniş olacaktı, semâdan ve yerden taşıp duracaktı, ağaçları bol
meyveler verecek, ekinleri pek ziyâde artacaktı, kendilerine her taraftan
nîmetler gelecekti. Kendilerine vakit vakit bir takım ihtiyaçlar, musibetler,
mücadeleler yüz gösterip durmayacaktır. Âhiretleri sağlanmış olduğu gibi
dünyaları da mükemmel bir halde bulunacaktı. Halbuki onlar inkârlarında devam
ettiler, bu yüzden Yahudiler bir müddet kıtlık ve pahalılığa tutuklular,
Allah'ın eli bağlanmıştır, bize rızık veremiyor diye pek cahilce söz söylediler.
Bununla beraber (Onlardan) o ehli kitapdan (mutedil) cahilce hareketlerinden
sakınan, iktisada, itidale, şimei adalete riayetkar (bir cemaat vardır) İslâm iy
efe karşı düşmanlıkta bulunup durmaktan çekinirler, İslâmiyet'in hükümlerindeki
yüceliği düşündükçe onun kutsiyetini İtiraf duygusu kendilerinde görünür,
nitekim zamanımızda da bir takım müsteşrikler İslâmiyet'in hükümlerini
inceleyerek onun güzelliklerini İtirafa mecbur olmaktadırlar. Ve bunlardan
bazıları da vakit vakit Islâmiyeti kabul etmektedirler. Bu cümleden olarak
Almanlardan münevver bir zât, Islâmiyeti kabul etmiş, Almanya'da bir İslâm
cemiyeti teşkil ederek bir cami ve bir kütübhâne tesisine de çalışmakta
bulunmuştur.
Malûm olduğu üzere
Peygamber (s.a.v.) zamanında da mutedil olan ehli kitaptan bir kısmı Islâmiyetin
yüceliğini anlayarak onu kabul etmiştir. Yahudi'lerden Abdullah Ibni Selâm ile
arkadaşları ve Hıristiyanlardan hükümdar Necaşî ile birçok zâtlar bu
cümledendirler. Bununla beraber ehli kitaptan bir çokları, İslâmiyet'in nurları
gözleri önünde parlayıp durduğu halde buna iltifat etmiyorlar, bozulmuş,
Allah'ın birliği inancına aykırı, bâtıl mezheplere tâbi bulunuyorlar. (Onlardan)
Böyle (bir çoğunun) Keab binil Eşref ile arkadaşları gibi bir kısım Rum'lar gibi
kimselerin (yaptıkları ise ne kadar fenadır.) ne kadar hayret vericidir!. Onlar
inada, kibire mağlûpturlar, Hak'ka ulaştıracak olan bir hidâyet yolundan yüz
çevirmiş buunmaktadırlar. Fakat inançlı olanlar, yani amelde mutedil, doğruluk
üzere harekete meyilli, başkalarının hukukuna tecavüzden kaçınır bulunanlar
böyle değildirler. Onların iyilik ister ihtarlar! kabule yetenekleri vardır.
67. Ey Peygamber!. Sana Rab
bin d en indirilmiş olanı tebliğ et. Ve eğer yapmaz isen onun risale t ini
tebliğ et mi; olmazsın. Ve Allah Teâlâ seni insanlardan korur. Şüphe yok ki,
Allah Teâlâ kâfir olan bir kavme hidâyet etmez.
67. Bu mübarek
âyetler, İslâm dinini yayma ve insanliği irşat için, dinî hükümlerini insanlara
tebliği lüzumunu söyler bulunmaktadir. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey insanlara
Allah'ın hükümlerini tebliğe memur olan son peygamberi. (Sana Rab'binden) Senin
işlerine sahip olan, seni lâik olduğun olgunluklara eriştiren Yüce Yaratiçindan
(indirilmiş olani) Kur'an'i Kerim'in hükümlerini, emirlerini, yasaklarini bütün
etrâfinda bulunan halka ve eli kitaba (teblîg et) onlara bildir, onlarin
irşâdina çalı;, onlari kabule davet et, onlarin İçinde mutedil olanlarin
Irşâdlna çalı;, onlari kabule davet et, onlarin içinde mutedil olanlarin
azliğina fasiklarin çokluğuna bakma, onlardan korkma, s ab ir ve sebat et (Ve
<eğer yapmaz isen) tebliğine memur olduğun şeylerin hepsini lâyik olduğu üzere
onlara bildirmezsen (onun) O Yüce Yarat içinin sana tevdi et mi; olduğu (ri s al
et i) dinî hükümleri halka (tebliğ et mi; olmaz sin) çünki tebliği I âz im gelen
hükümlerden bir kismini tebliğ etmemek, sanki hiçbirini tebliğ etmemek gibi
peygamberlik vazifesine aykiri görülür. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Allah Teâlâ
seni insanlardan korur) Muhafaza eder, onlara dinî hükümleri tebliğden dolayi
endişeye düşme, senin yardimcin, koruyucun Yüce Allah'tır. (Şüphe yok ki. Allah
Teâlâ kâfir olan bir kavme hidâyet etmez.) Öyle kendi tercihlerini kötüye
kullanarak küfürlerinde israrli bulunanlar Allah'in hidayetine nail olamazlar,
buna lâik değildirler. Artik Resulüm!. Onlar sana bir zarar vermeye kadir
olamazlar, onlardan korkmaya asla mahal yoktur.
Rivayete göre vaktiyle bir
kısım zatlar, Rasülü Ekrem Hazretlerinin etrafında koruyucu bir vaziyette
bulunuyorlardı. Bu âyeti kerime nazil olunca: Rasülü Ekrem Hazretleri: Beni
Cenâb-ı Hak koruyacaktır, artık sizin muhafazaya devamınıza lüzum yoktur diyerek
o zatları serbest bırakmıştır. Gerçekten de Cenâb-ı Hak, Yüce Peygamberini
korumuş, vaktiyle bütün çevresi kâfirler ile dolu olduğu halde bunlar kendisine
su'ikasde muvaffak olamamışlardır.
68. De ki: Ey ehli
kitap!. Tevrat'ı ve İncil'i ve size Rab'biniz tarafından indirilmiş olanı
uygulayıncaya kadar hiç bir şey üzerinde değilsinizdir. Ve yemin olsun ki, sana
Rab'binden indirilmiş olan, onlardan bir çoğu için azgınlığı ve küfrü
arttıracaktır. Artık o kâfirler olan kavim üzerine üzülme...
68. Habibim!. Onlara
(De ki: Ey ehli kitap!.) Ey Yahudi ve Hıristiyanlar taifesi!. (Tevrat'ı ve
İncil'i) uygulamadıkça, yani: Onları korumaya gayretle, onlardaki açıklamalara
uymadıkça, ve bu cümleden olarak onlardaki son peygamberin peygamber olduğuna
dâir delilleri ve şahitleri tasdik etmeye acele etmedikçe (ve size Rab'biniz
tarafından) son bir semavî kitap olarak (indirilmiş olanı) Kur'an-ı Kerim'i
(ikâme edinceye kadar) onu tasdik onun hükümlerine riâyet edinceye değin (hiç
bir şey üzere değilsinizdir) Allah katında makbul, şey denilmeye lâik bir dine
girmiş olmazsınız. Bununla beraber mukaddes zatıma (yemin olsun ki, sana
Rab'binden indirilmiş olanı) Kur'an-ı Kerim'i, onun mübarek beyanları (onlardan)
öyle nefsanî havalara tâbi, hakikatları görüp işitmekten kaçınmış olan
kavimlerden (bir çoğu için) fâide vermeyecektir. Öyle yeteneklerini kötüye
kullanan şahıslar için (azgınlığı) inadı, kibiri (ve küfrü arttıracaktır)
onların birçok bilginleri, reisleri dünya varlığına tapıp duracaklar, onlar
Kur'an'i Kerim gibi en kutsî bir ilâhî kitabı ve onu Cenab'ı Hak'tan vahy
yoluyla almış olan son peygamberi inkâr ederek kat kat inkâr ve kibirlenme
duygusuna kapılacaklardır. (Artık) Ey merhametli Resulüm!, (o kâfirler olan
kavim üzerine üzülme) Onların bu fena hallerinden dolayı mahzun, üzgün olma,
onların bu küfr ve azgınlıklarının cezası, mesuliyeti kendilerine aittir. Bunlar
selâmet ve saadete nail olma yeteneğini kendi elleriyle kaybetmiş kimselerdir.
Elbette lâyık oldukları bir feci âkibete kavuşacaklardır. Ceza amelin
cinsindendir.
69. Muhakkak o kimseler
ki, imân ettiler, ve o kimseler ki, Yahudi bulundular ve Sabi'iler ile
Hıristiyanlar bunlardan her kim Allah Teâlâ'ya ve âhiret gününe imân etmiş ve
sal i h amelde bulunmuş ise artık onların üzerine bir korku yoktur, onlar mahzun
da olmayacaklardır.
69. Bu mübarek âyet de
Allah'ın rızâsına uygun şekilde imân ve amel etmi; olan milletlerin azap
korkusundan emin, hüzün ve kederden uzak olacaklarını şöylece müjdelemektedir:
(Muhakkak o kimseler ki) Hakikaten veya görünüşte lisânlariyle (imân ettiler)
müslüman olduklarını ikrar ve itirafta bulundular (ve o kimseler ki, Yahudi
bulundular) Yahudiliğe dahil bulunmuş oldular (ve Sabiiler ve Hıristiyanlar)
denilen iki taife bilmelidirler ki: (bunlardan her kim) Herhangi fert herhangi
taife (Allah Teâlâ'ya) onun birliğine, yaratıcılığına, büyüklük ve kudretine,
bütün dinî hükümlerinin tam bir hikmet ve fayda olduğuna gerektiği şekilde
inanmış (ve âhiret gününe imân etmiş) bütün insanlığın öldükten sonra yeniden
hayat bularak bir ebediyet âlemine gideceğine dünyadaki hallerine göre o
sonsuzluk âleminde mükâfat ve ceza göreceklerine kalben ve lisânen kani olmuş ve
inanmış (ve salih amelde) hakikî bir imânın gerektirdiği şekilde günahları
bırakıp namaz, oruç., hac gibi herhangi güzel bir ibâdet ve itaatta, Allah'ın
yarattıkları hakkında şefkat ve yardımda (bulunmuş ise artık onların üzerine) bu
imân ve salih amelde bulunan zatlar için (bir korku yoktur) küfr ve isyan
ehlinin korkacakları, pişmanlık duyacakları âhiret gününde, o ebedî hayat
âleminde bu mü'min, salih kullar, rahat bir halde yaşayacaklardır. Nice
nîmetlere nail olacaklardır. Binaenaleyh her düşünen insan için lâzımdır ki,
hakikî bir imân ile, güzel bir amel ile hayatını devam ettirerek istikbalini
hakikî bir şekilde sağlamaya muvaffak olsun.
Demek ki, S ab i'iler ve
diğer dinsizler gibi pek bâtıl inanç sahipleri bile inançlarını düzelterek
hakikî bir dine, güzel bir amele muvaffak olunca başarı ve kurtuluşa nail
oluyorlar. Vaktiyle yapmış oldukları isyanları af ediliyor ve örtülüyor. Artık
öyle kimseler için lâzımdır ki, bir gün evvel tövbe edip af dileyerek İslâm
dininin sahasına atılsınlar, Allah'ın affına ilticada bulunsunlar.
"Fışkı ne ziyan eyler hayr
olsa serencamı?."
§ Sabi'i: Meşhur bir dinden
diğer bir dine çıkan kimse demektir. En büyük bir sapıklık içinde kalmış, bütün
dinlerin dairesinden çıkmış olan bir kavme "sabiin" adı verilmiştir. Bir görüşe
göre bunlar meleklere ibâdet etmekte ve kıbleden başka bir tarafa yönelerek
namaz kılmakta bulunmuş bir kavimdir. Kamusülalam'da yazıldığına göre: Bunlar
esasen yıldızlara ibâdet etmekten ibaret bir mezhebe tâbi bir cemaattır.
Aslında Süryanî ve Gildanî
cinslerine mensup idiler, sonra araplaşmışlardı. Merkezleri Harran idi. Abbasî
Hilâfeti zamanında bunlardan bir çok doktorlar, âlimler yetişmiştir. Bugün Hille
ve Kerbelâ taraflarında bazı fertleri mevcuttur. Bakara süresindeki (63.) âyetin
tefsirine müracaat!.
70. Yemin olsun ki,
biz İsrail oğullarının misâkını aldık ve onlara Peygamberler gönderdik. Her ne
vakit onların nefislerinin arzusuna uymayan bi Peygamber geldi ise onlardan bir
kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.
ıüküm ile onlara
70. Bu mübarek âyetler,
İsrail oğullarının sözlerine riâyet etmeyerek ne kadar basiretsizce, gafilce
yaşamış olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. İlâhî zatıma (Yemin olsun ki.
İsrail oğullarının misâkını aldık) onlara rehber olacak bir akıl gücü verdik.
Yüce Allah'ın birliğine inanacak ve tasdik edecek bir kabiliyet ihsan eyledik,
mükellef oldukları şer'î hükümleri takdir eyleyecek bir zekâya sahip kıldık, bu
hükümlere dâir deliller ortaya koyduk (ve) bundan başka da (onlara) İsrail
oğullarına birçok (Peygamberler gönderdik) onları hidâyet ve saadet yoluna
sevketmeğe çalışıp durdular, fakat (her ne vakit onların) o İsrail oğullarının
(arzusuna) nefislerinin fesada yönelik arzusuna (uymayan bir hüküm ile) bir
şer'î emir ile (onlara Peygamber geldi ise) onun tebligatını kabul etmediler, o
yüce zâta karşı cephe aldılar, (onlardan) O gelen Peygamberlerden (bir kısmını
tekzib ettiler) peygamberliğini inkâr eylediler (bir kısmını da) tekzib ile
yetinmeyip (öldürdüler) Zekeriya ve Yahya Aleyhimesselâm gibi muhterem
Peygamberleri şehit eylediler. Hz. Isa gibi, Son Peygamber Hazretleri gibi Yüce
Peygamberlerin de mübarek hayatlarına sui'kasitte bulunmuşlarsa da emellerine
nail olamamışlardır.
71. Ve sandılar ki: Bir
fitne olmayacaktır. Artık onlar kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah T e âlâ
tövbelerini kabul buyurdu, sonra onlardan bir çoğu yine kör ve sağır kesildiler.
Allah Teâlâ ise ne yaptıklarını hakkiyle görücüdür.
71. (Ve) İsrail oğulları
(sandılar ki") yaptıkları inkârladan, cinayetlerden dolayı kendilerine (bir
fîtne) bir belâ ve azap gelmiş (olmayacaktır) onlar kendilerini hâşâ Allah'ın
oğulları, dostları sanıyorlardı, "Tevrat'ın hükümleri kalıcıdır, yeni bir şeriat
gelmeyecektir" diyorlardı. (Artık onlar kör) Dinin hükümlerini, faziletlerini
takdirden âciz, inkâr ve fesada düşkün bir halde kaldılar, (ve sağır kesildiler)
Hakikatları, Peygambelerin tebliğlerini işitip gereği ile amel etmek
kabiliyetinden mahrum bir halde yaşadılar, kıtlık ve pahalılığa uğradılar, Bâbil
esaretine düştüler, pek uzun bir müddet Buhti Nusser'in zulmü altında zelilce
bir hayat sürdüler. (Sonra) Cenâb-ı Hak lütfetti. Iran krallarından birisi Beyti
mukaddese hâkim olarak İsrail oğullarını esaretten kurtardı bir derece hallerini
düzelttiler, geçmişteki hareketlerinden dolayı pişmanlık gösterdiler, bu bir
nevi tövbe idi. (Allah Teâlâ) da bu (tövbelerini kabul buyurdu) onları
vatanlarına döndürdü, yeniden nimetlere nail buyurdu. Fakat (sonra onlardan
birçoğu) yine ilâhî dininin hükümlerine muhalefete başladılar, başlarından
geçmiş olan felâketleri unuttular, nefislerinin arzusuna uydular, buzağıya bile
taptılar, (yine kör ve sağır kesildiler) cahilliğe, küfre müptelâ oldular.
Zekeriya ve Yahya Aleyhimesselâm gibi Peygamberleri şehit ettiler (Allah Teâlâ
ise) Onların (ne yaptıklarını hakkiyle görücüdür) yaptıkları ve yapacakları
cinayetleri gayrimeşru hareketleri tamamen görüp bilmektedir. Binaenaleyh onları
bu kötü hareketlerinin cezalarına vakit vakit kavuşturmuştur ve yine
kavuşturacaktır. Artık kendilerinin bir fitneye mâruz kalmayacaklarını nasıl
iddia edebilirler. Nitekim, vaktiyle Buhti Nusser ve emsali kimseler Beyti
mukaddesi işgal etmişler, İsrail oğullarından kırk bin kadar şahıs
katletmişlerdir, kalanlarını da kendi yurtlarına götürüp orada zelilce bir halde
yaşatmışlardır. Nitekim son asırlarda da bir takım milletlerin kahırlarına
uğramışlardır. Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın emirlerine. Peygamberlerine
muhalefetin bir cezasıdır. Bu gibi tarihî vakalardan her millet bir ibret dersi
almalıdır.
72. Andolsun ki;
"şüphesiz Allah, o Meryem'in oğlu Mesihtir" diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki
Mesih demiştir ki: Ey İsrail oğulları!. Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan
Allah Teâlâ'ya ibâdet ediniz. Şüphe yok ki, her kim Allah Teâlâ'ya ortak koşarsa
muhakkak Allah Teâlâ ona cenneti haram kılmış olur ve onun varacağı yer ateştir
ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.
72. Bu mübarek âyetler de
Hıristiyanların sapıklıklarını bildiriyor, Hz. İsa'nın Hanlığına, Cenâb-i
Hak'kın da üç Allah'tan biri olduğuna inananların -bu iddialarından tövbe ve
istiğfar etmedikleri takdirde- kâfir ve elem verici azaba mâruz olacaklarını
şöylece beyan buyurmaktadır. Cenab'ı Hak'kın mukaddes zâtına (Andolsun ki)
Hıristiyan taifesinden (şüphesiz Allah, o Meryem'in oğlu Mesih'tir diyenler) Hz.
İsa'nın i I âh lığına inananlar, bu iddialarından dolayı (kâfir) müşrik
(olmuşlardır.) Hıristiyanlardan Allah'ın birleştiğine inanan Yakubiye taifesi "Hz.
Meryem, Allah'ı doğurmuştur" demişlerdir. Onlar bu sözleriyle Cenâb-ı Hak'kin
zâtinin İsa'ya hulul ettiğini, onun zatiyle birleştiğini iddia etmiş
bulunmaktadırlar. Bunlara göre Allah Teâlâ, ekanimi selâseden, yani üç asıldan,
üç rükünden meydana gelmiştir, bunlar baba, oğul ve ruhulkudûsten ibarettir. Bu
üçten her biri diğerinin aynıdır. Bu üç birdir, bu bir de üçtür. Baba, oğula
hulul etmiş, onunla birleşmiş, bundan da ruhulkudüs oluşmuştur. Böyle bir iddia
ise küfrün kendisidir. Akıl ve mantığa tamamen muhaliftir, Hıristiyan taifesini
saptırmak için onların düşmanları tarafından uydurulmuştur. (Halbuki,
Mesih) Bu gibi bâtılca iddiada bulunanları yalanlamak ve kınamak için (demiştir
ki. Ey İsrail oğulları) bana ve diğer m ah I u kat a Hanlık isnad etmek katıksız
küfürdür. (Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan) Bütün mahlükatı yaratıp vücude
getiren (Allah Teâlâ'ya ibâdet ediniz) başkalarını mabut edinmeyiniz, ben de
bütün kâinat da o Büyük Yaratıcının birer kuluyuz, yaratmasının birer eseriyiz,
hiç birimizde hâşâ ilahlık sıfatı yoktur. (Şüphe yok ki, her kim Allah Teâlâ'ya
ortak koşarsa) İbâdet hususunda, ) I ah lığa âit sıfatlar hususunda kâinatın
yaratıcısı Yüce Allah'ın bir ortağı, bir benzeri, bir eşi var derse (muhakkak
Allah Teâlâ ona cenneti haram kılmış olur) artık o cennete ebediyen giremez, (ve
onun) O müşrik şahsın (varacağı yer) Isa âhirette (ateştir) cehennemden başka
değildir. Böyle kimseler sevaba nail değil, ebedî bir azaba yakalanmış
olacaklardır, (ve zâlimler için) Cenâb-ı Hak'ka ortak koşmak, onun varlığını,
birliğini inkâr eylemek gibi sebeblerle zulüm ve küfre düşmüş olanlar için
âhiret gününde (yardımcılardan) onları kuvvetleriyle veya şefaatleriyle ateşten
kurtaracak bir (kimse yoktur) onlar ebediyen o azap yurdunda kalacaklar, kötü
inançlarının cezasını görüp duracaklardır.
Bu son âyeti kerime de ya
Hz. İsa'nın beyanlarına aittir, veya Allah tarafından Hz. İsa'nın sözlerini
desteklemek üzere gelmiş bulunmaktadır.
73. Elbette kâfir
olmuşlardır: "Tanrı şüphesiz üçün üçüncüsüdür" diyen kimseler. Halbuki, bir olan
Allah T e âlâ'd an başka hiçbir Tanrı yoktur. Ve eğer dediklerine son
vermezlerse onlardan kâfir olanlara elbette pek acıklı bir azap dokunacaktır.
73. Hıristiyanlardan diğer
bir taife de (Elbette kâfir olmuşlardır) şöyle ki: O taife: (Tanrı şüphesiz üçün
üçüncüsüdür diyen kimselerdir) Yani onlara göre Tanrı, üçten biridir. İlahlık,
Allah Teâlâ ile İsa'nın ve Meryem'in aralarında müşterektir, bunların her biri
de bir ilahtır. (Halbuki, bir olan Allah Teâlâ'dan başka hiçbir Tanrı yoktur.)
Başka hiçbir kimse ilahlık sıfatına sahip değildir. Allah'ın zâtı birden fazla
olmak kusurundan uzaktır. Bütün Kâinatın Yaratıcısı, mabudu ancak o bir olan
varlığı zorunlu olan Yüce Allah'tır. (Ve eğer) O câhiller (dediklerine) mahlûka
ilahlık isnadından ibaret ve sırf küfür olan sözlerine (nihayet vermez) Cenâb-ı
Hak'kın birliğine inanmaz (larsa onlardan) bu yanlış inançta devam edip tövbe ve
istiğfar etmeyerek (kâfir olanlara) bu küfr hâli üzere kalanlara (elbette pek
acıklı) pek şiddetli (bir azap dokunacaktır) onları cehennem ateşi sonsuza
kadar yakıp duracaktır. Böyle bir inanışta- bulunanlar, Nesturiye ve Milkâniyye
denilen taifelerdir.
Bunlara göre ilahlık
Cenâb-ı Hak ile Meryem ve Isa arasında müşterektir. Bunlar üç ilâhtan ibarettir
ve bunlardan herbiri bir ilahtır. Ne yanlış bir inanç = Allah'tan başka ilah var
mı?!
74. Hâlâ tövbe edip de
Allah Teâlâdan bağış istemiyecekler midir?. Ve Allah Teâlâ gafurdur, rahimdir.
74. O küfre, şirke
düşmüş câhiller (Hâlâ) bu yanlış inançlarını anlamayacaklar mı?. Hâlâ (tövbe
edip de Allah Teâlâ'dan mağfiret istemiyecekler midir?) hâlâ tevhit ve tenzih
inanciyle kalblerini aydınlatıp, hareketlerini tanzim eylemeyecekler midir?. Ne
kadar şaşılacak bir cahilce hareket!. Halbuki, Cenâb-ı Hak, Peygamberleri ve
kitapları vâsıtasıyle onların uyanmalar! için nice yüce beyanlarda bulunmuştur.
(Ve Allah Teâlâ gafurdur) Onların günahlarını tövbe edip bağış diledikleri
takdirde af eder ve örter. Ve Hak Teâlâ (rahimdir.) merhameti pek ziyadedir.
Onun içindir ki, uyanmaları için bu hakikatları onlara telkin buyurmaktadır.
Artık onlar, istiğfara koşarak ilâhî mağfiretden, Allah'ın merhametinden
istifâde etmeli değil midirler?.
75. Meryem'in oğlu
Mesih, bir Peygamberden başka değildir. Ondan evvel de nice Peygamberler gelip
geçmiştir. Onun anası da pek doğru bir kadındır, ikisi de yemek yerlerdi. Bak
onlara âyetlerimizi nasıl açıkça beyan ediyoruz. Sonra da bak onlar nasıl
çevriliyorlar.
75. Bu mübarek âyetler
de Hz. İsa'nın ve diğer mahlûkatın ilahlık vasfına sahip olamayacaklarını,
onların acz ve ihtiyaçlarını açıklamak suretiyle beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ey Hz. İsa'ya ilahlık isnat eden gafil topluluk!. (Meryem'in oğlu Mesih) Bir
insandır, diğer insanlar gibi bir kadından doğmuştur. O, sahip olduğu üstün
vasıfları İtibariyle (bir Peygamberden başka değildir.) o ancak bu şerefe
sahiptir. Yoksa hâşâ ilahlık vasfına sahip değildir. (Ondan evvel de nice
Peygamberler gelip geçmiştir.) O da diğer Peygamberler gibi bir insandır, geçici
bir dünya hayatına nail olmuş, sonra o da diğer Peygamberler gibi hayatı terk
ederek ölüme mahkûm olacaktır. Artık böyle doğan ölüme mâruz bulunan bir zât,
nasıl ilahlık vasfına sahip olabilir?. Ondan bir takım hârikalar zuhur etmiş ise
diğer Peygamberler de nice hârikalar göstermeye muvaffak olmuşlardır. Hz. Isa,
bazı ölüleri Allah'ın izni ile diriltmiş, ise Hz. Musa'nın elinde bir asâ bile
hayata nail olmuştur. Hz. Isa, dünyaya babasız gelmiş ise Hz. Adem, hem babasız
hem de anasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu gibi hârikalar bütün Cenab'ı Hak'kın
birer kudret eseridir. Yoksa o Peygamberler haddizatında yaratıcılık sıfatına
asla sahip değildirler. Hz. İsa'nın annesine gelince, o da diğer muhterem
kadınlar gibi, (pek doğru) iffetli, hakkı tasdik ile nitelenmiş (bir kadındır)
yoksa insanlığın üstünde bir mahiyete sahip bulunmamıştır, (ikisi de) Hz. Isa da
annesi Hz. Meryem de diğer insanlar gibi (yemek yerlerdi) onlar da diğer
insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacı içinde yaşarlardı. Artık onlara ilahlık vasfı
nasıl isnat edilebilir?. Habibim!. (Bak onlara) Hz. Isa ile annesine rablık
isnadında bulunan câhillere (âyetlerimizi) onların o iddialarını iptal eden
delillerimizi (nasıl açıkça beyan ediyoruz.) Hz. İsa'nın da annesinin de birer
insan olduğunu açıkça gösteren alâmetleri, dellileri nasıl gösteriyoruz. (Sonra
da bak onlar) O insanlara rablık isnadında bulunan şuursuz insanlar (nasıl
çevriliyorlar) o âyetleri, alâmetleri dinleyip anlamaktan nasıl kaçınıyorlar. O
âyetleri, delilleri hiç düşünme ve tefekküre yanaşmıyorlar, onların bu halleri
ne kadar şaşılmaya şayandır!..
76. De ki: Allah
Teâlâ'dan başkasına mı, sizin için zarara da, faideye de sahip olmayan şeylere
mi tapıyorsunuz?. Halbuki, -herşeyi hakkıyla- işitici ve bilici olan ancak Allah
Teâlâ'dır.
76. Resulüm!. O
gafillere (De ki:) siz (Allah Teâlâ'dan başkasına mı?.) ilahlık ve rablık
sıfatına sahip olmayan mahlukata mı bu sıfatları isnat ediyorsunuz?. (Sizin için
zarara da, faideye de) Cenâb-ı Hak'kın kendilerine müsaadesi ve yardımı
olmaksızın (sahip olmayan şeylere mi) öyle âciz mahlukata mı ilahlık isnat
ederek (tapıyorsunuz?.) bu ne kadar cahilce bir harekettir. (Halbuki, işitici ve
bilici olan) Bütün işitilen ve bilinen şeyleri ilmî ezelisiyle kuşatmış bulunan
(ancak Allah Teâlâ'dır) bütün bilinen varlıkları vücude getiren ve yokluğa
götüren ancak Yüce Allah'dır. Binaenaleyh ey insanlar!. Sizlerin de bütün
iddialarınızı, inançlarınızı o Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Artık
uyanınız!. Küfr ve şirke, isyanlara son veriniz. Ortak ve benzerden yüce olan o
azamet sahibi yaratıcıyı tasdik ediniz onun Peygamberine tâbi olunuz ki,
kurtuluş bulabileniniz. Aksi takdirde Allah'ın azabının ezici pençesinden
kendinizi asla kurtaramazsınız.
77. De ki. Ey ehli
kitap!. Dininizde hak'ka aykırı olarak haddi tecâvüz etmeyiniz. Ve evvelce
sapıklığa düşmüş ve bir çoklarını da saptırmış bulunan ve doğru yoldan sapıtmış
olan bir kavmin isteklerine uymayınız.
77. Bu mübarek âyetler de
ehli kitaba haktan, itidalden ayrılmamalarını tavsiye etmektedir. Bunun hilâfına
hareket ederek küfre düşmüş olanların da bu yüzden lanete hedef olmuş
olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. Kendilerini irşat için (De ki.
Ey ehli kitap!.) Allah'ın dinine aykırı hareketten sakınınız, (Dininizde hak'ka
aykırı olarak haddi tecâvüz etmeyiniz) yani: Ey Hıristiyan taifesi!. Siz Isa
gibi bir zâtı peygamberlik mertebesinden yükselterek kendisine ilahlık isnadında
bulunmayınız. Ve Ey Yahudi taifesi!. Siz de öyle bir zâtın peygamberliğini inkâr
ederek kadrini düşürmeye cür'et etmeyiniz. (Ve) Ey Hıristiyan ve Yahudi
taifeleri!, (evvelce) Hz. Muhammed'in peygamberliğinden evvel (sapıklığa düşmüş
ve bir çoklarını da saptırmış bulunan) din yolundan uzaklaştırmış (ve) kendileri
de tamamen (doğru yoldan sapıtmış olan bir kavmin) bir kısım geçmişlerinizin,
reislerinizin (isteklerine) gayrı meşru arzularına, temayüllerine (uymayınız.)
Onlar kendi bâtıl menfaatleri için, kendi hasetleri, ihtirasları için hakkı
kabul etmezler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eylemezler, dalâlet
sahasından ayrılmazlar, başkalarını da kendileri gibi dalâlet içinde yaşatmak
isterler. Artık öyle akıl ve nakle aykırı hareket eden bozguncu kimseler rehber
edinilebilir mi?. Artık onların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Onlar ebedî
hüsrana uğramış kimselerdir.
78. İsrail oğullarından
kâfir olanlar, Davud'un da, Meryem'in oğlu İsa'nın da lisaniyle lanet
olunmuşlardır. Bu da onların isyan etmeleri ve haddi tecavüz eylemeleri
sebebiyledir.
78. Evet... O hüsrana
uğrayanların hâli malumdur. Bu cümleden olarak (İsrail oğullarından kâfir
olanlar) ilâhî dini terkederek insanlara, hayvanlara tapmak aşağılığın!
işleyenler (Davud'un da Meryem'in oğlu İsa'nın da lisaniyle lanet olunmuşlardır)
yani: Cenab'ı Hak tarafından Zebur kitabında da, İncil kitabında da o iki
Peygamberin lisanı vasıtasıyla, o küfrü işlemiş olanlar, lanete uğramışlar,
dünyevî ve uhrevî felâketlere mâruz kalmışlardır. (Bu da) Onların böyle lanete
hedef olmaları da (onların) Cenâb-ı Hak'ka karşı (isyan etmeleri ve haddi
tecâvüz eylemeleri sebebiyledir) onlar o çirkin hareketleri yüzünden sonsuza
kadar lanete mâruz bulunmuşlardır.
§ Bir rivayete göre bu
lanete uğrayanlar Eyle halkı ve kendilerine sofra gönderilenlerdir. Şöyle ki: Hz.
Davüd zamanında Eyle kasabasının halkı, bazı günahlarından dolayı cumartesi
günleri balık avlamaktan nehy edilmişlerdi. Bunlara "Eshabı Sebt" denir. Onlar
ise Hz. Davud'un tebliğ etmiş olduğu bu yasağı dinlememişlerdir. Allah Teâlâ da
Hz. Davud'un duası üzerine onların suratlarını maymun suratına çevirmişti.
Eshabı Maideye gelince: Bunlar da Hz. Isa zamanında bir mucize olarak gökten
inen sofrayı görmüş, ondan yemiş oldukları halde imân etmemişlerdi. Cenab'ı Hak
da Hz. İsa'nın duası üzerine onların suratlarını domuz suretine çevirmişti.
Bunlar beşbin erkek bulunuyorlardı. İşte bu iki kavim Hz. Davüd ile Hz. İsa'nın
lisaniyle lanete mâruz kalıp böyle suretlerinin değiştirilmesi cezasına
çarptırılmışlardı. Allah'ın kudreti her şeye yeterlidir. Buna inanmışızdır!.
79. Onlar yapmış oldukları
fenalıktan birbirlerini vazgeçirmeğe çalışmazlardı. Gerçekten de onların
yaptıkları ne kadar kötü idi.
79. Bu mübarek
âyetler de kâfir ve münafıkların fenalıklara son vermediklerim bildirmektedir,
ve onların kendileri gibi kâfir ve münafıklara bağlılıkta bulunarak bu sebeble
Allah'ın dininden mahrum, ebedî azaba mâruz olduklarını göstermektedir. Şöyle
ki: (Onlar) O lanete uğramış olan münkirler (yapmış oldukları fenalıktan)
yasaklardan sakınmazlar, kötülüklere son vermezler ve bunlardan (birbirlerini
vazgeçirmeğe çalışmazlardı) aralarında iyiliği emir, kötülükten sakındırma
vazifesi ceryan etmezdi. (Gerçekten) andolsun ki (onların) böylece (yaptıkları)
şeyler (ne kadar kötü idi) haklarında ne kadar azabı, felâketi getirir
bulunuyordu. Onlar ise hiç bunun farkında bulunmuyorlardı. İşte bu gibi fena
hereketleri sebebiyle lanete hedef olup gitmişlerdir.
80. Onlardan bir
çoklarını görürsün ki, kâfir olanlara dostlukta bulunurlar. Andolsun ki, onlar
için nefislerinin takdim ettiği şeyler ne kadar kötüdür. Allah Teâlâ onlara gaz
ab etmiştir ve onlar az ab içinde ebedî kalacak kimselerdir.
80. Habibim!. (Onlardan)
O ehli kitap denilen taifeden (bir çoklarını görürsün ki) müslümanlara karşı
düşmanca bir vaziyet alırlar (kâfir olanlara dostlukta bulunurlar) nitekim ehli
kitaptan Keab İbni Eşref ve emsali kimseler Müslümanların aleyhine cephe almak
için Mekke'i Mükerreme'deki müşriklerin yanlarına gitmişler, onlar ile ittifakta
bulunarak Hendek Gazvesinde onlar ile beraber cenge atılmışlardır. Bir kısım
münafıklar da İslâm dinine düşmanlıklarından dolayı din düşmanlarına karşı
dostluk göstermişler, onları İslâm aleyhine teşvikte bulunmuşlardır. (Andolsun
ki, onlar için nefislerinin takdim ettiği şeyler) Öyle kâfirce hareketler (ne
kadar kötüdür.) Bunların vahim neticelerini kıyamet gününde elbette
göreceklerdir. Çünki (Allah Teâlâ onlara gazap etmiştir) onlar Allah'ın
rahmetinden ebedî olarak mahrum kalmışlardır, (ve onlar azap içinde ebedî
kalacak kimselerdir) Onların o kâfirane, münâfıkane hareketleri kendilerinin
cehennemde müebbet surette kalacaklarına sebep bulunmuştur.
81. Eğer onlar Allah
Teâlâ'ya ve Peygamberlere ve ona indirilmiş olana imân etmiş olsalar idi o
kâfirleri dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan bir çokları fâsık kimselerdir.
81. (Eğer onlar) O
müşriklere dostlukta bulunan ehli kitap ve münafıklar (Allah Teâlâ'ya ve
Peygamber'e) son peygamber olan Hz. Muhammed'e (ve ona) O Yüce Peygamber'e Allah
katından (indirilmiş olan) Mucize Kur'an'ı Kerim'e ve onun bildirmiş bulunduğu
diğer Peygamberlere, semavî kitaplara (imân etmiş olsalar idi) elbette (o
kâfirleri) müşrikleri (dostlar edinmezlerdi) çünkü hakikî imân, böyle fesatla
içice bir dostluğa aykırıdır. (Fakat onlardan) O din düşmanlarını dost
tutanlaran (bir çokları fasık) dinden mahrum. Allah Teâlâya, Peygamberlere,
semavî kitaplara imândan nasipsiz (kimselerdir) bunun içindir ki, onlar hakkı
göremezler, kendilerini sapıklıktan kurtaramazlar, kabiliyetlerini kötüye
kullandıkları için ebedî bir azaba mâruz bulunmuş olurlar.
82. Yemin olsun ki,
imân edenlere insanların düşmanlıkça en şiddetlisini mutlaka Yahudiler ile
Müşrik'leri bulacaksın. Ve yine yemin olsun ki insanların mü'minlere sevgi
bakımından en yakın olanları da biz Hırıstiyanız diyenleri bulacaksın. Bu da
onların içinde herhalde bilgin, âbit olanların ve dünyayı terk etmiş olan
rahiplerin bulunmasındandır. Ve şüphe yok ki, onlar kibir etmek de istemezler.
82. Bu âyeti kerime,
müslümanlara karşı en ziyâde düşmanlık beslemekte olan taifelerin ahlâkî
kötülüğünü bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!. Veya ilâhî hitabı güzelce
telâkkiye elverişli olan herhangi bir kulum!.. Bir olan zatıma (Yemin olsun ki,
imân edenlere) ehli İslâm'a (insanların düşmanlıkça en şiddetlisini)
müslümanlara karşı düşmanlıkları pek ziyâde bulunan taifeyi (mutlaka Yahudi'ler
ile müşrikleri bulacaksın) başka taifelerin de düşmanlıkları var ise de bunların
düşmanlıkları derecesinde değildir. Nitekim, Hz. Peygamberin gönderilmesini
müteakip bir kısım Yahudi'ler ile Arap yarımadasındaki müşriklerin Rasülü
Ekrem'e karşı, onun yaymağa başladığı Islâmiyete karşı ne kadar düşmanlık
göstermiş oldukları tarihçe yazılmıştır. (Ve yîne yemin olsun ki, insanların
mü'minlere) İslâm şerefine nail olan zatlara (sevgice) muhabbet, sevgi, temayül
bakımından (en yakın olanlarını da biz Hırıstiyanız diyenleri bulacaksın) çünki
onlar, kendilerini Hak'kın yardımcısı, ehli Hak'kın dostları diye gösterirler,
müslümanlığı kabul etmeseler de ehli İslâm'a karşı Yahudiler ile Müşrik'ler
derecesinde düşmanlık göstermezler. Bununla beraber onların içinden Islâmiyeti
kabul edenler İslâmiyet'in kutsallığını İtiraf eyleyenler, Yahudi'ler ile
Müşriklere nazaran pek çok bulunmuş ve bulunmaktadır. Nitekim vaktiyle
Müşriklerin bin türlü ezâ ve cefalarına maruz kalmış olan bir kısım eshabı
kiram, hırıstiyan hükümdarı bulunan Necaşi'nin ülkesine sığınmışlar orada pek
güzel himaye görmüşlerdi. Hattâ Necaşi, İslâmiyet'in yüceliğini anlayarak İslâm
şerefine nail olmuştu. Zamanımıza kadar da nice Hıristiyan zümreleri İslâmiyet'i
kabul edegelmişlerdir, bu gün de bir çok hırıstiyan âlimleri, düşünürleri,
İslâmiyet'in yüce .mahiyetini, kutsî hükümlerini yazıları ile takdir edip
yüceltmektedirler. (Bu da) Hıristiyan taifesinin mü'minlere sevgice daha yakın
olmaları ise (onların içinde) kıssislerin, yani (bilgin, âbid) reis (olanların
ve) dünyayı terk etmiş olan (rahiplerin) yani mabetlerine kapanarak fazla ibâdet
ve itaate düşkün kimselerin (bulunmasındandır) bunlar Yahudi'ler ve müşrikler
gibi dünya hırsı ile hareket ederek sırf kendi menfaatlerini takip eden,
kendilerinden olmayan zümrelere sürekli olarak düşmanlık besleyip zarar vermek
isteyen kimseler değildirler. Gerçek şu ki: Abdullah Ibni Selâm ve emsali gibi
Yahudi'lerden ve Müşriklerden bir takım kimseler de İslâmiyet'in yüceliğini
anlayıp İslâmiyet'i kabul etmişler ise de bunlar Hıristiyanlardan müslüman
olanlara oranla pek azdırlar, hüküm ise çoğunluğa göredir. (Ve şüphe yok ki,
onlar) Hıristiyan taifesi, hakkı, hakikati anladıkları takdirde kabulden
kaçınmazlar ve Yehûd taifesi gibi (kibir etmek de istemezler) Hıristiyan
taifesi, kalp inceliğine, şefkat ve merhamete sahip olup müslümanlara karşı
Yahudi'ler ve Müşrikler derecesinde düşmanlıkta bulunmazlar. Onlarda böyle bir
meziyet görülebilmektedir. Hakikaten tevazu, hak'ka karşı düşman olmamak takdire
şâyân bir özelliktir. İsterse, sahibi gayrimüslim bulunsun.
Şu ciheti de kaydedelim ki:
Tefsirlerimizde yazılmış olduğu üzere bu âyeti kerime, Yahudi'ler ile
Hıristiyanlar arasındaki farkı, dinleri itibariyle değil, dünyaya düşkün
olmaları, kendilerinden başka milletlere fenalık yapmayı bir vazîfe bilip
bilmemeleri itibariyle. İşte bu bakımdan Yahudilerin ahlâkî durumları
Hıristiyanlara göre pek ziyâde düşüktür. Yoksa din itibariyle Hıristiyanların
küfrü, Yahudi'lerin küfründen daha galizdir. Çünki Yahudiler, yalnız
peygamberlik hususunda mücadelede bulunurlar, Hz. Isa, gibi Son Peygamber
Hazretleri gibi Peygamberleri ve onlara verilmiş olan semavî kitapları inkâr
ederler. Hıristiyan taifesi ise ilahiyat hususunda da tartışmada bulunurlar, Hz.
Isa gibi bir insana (hâşâ) ilahlık isnat ederler. Son Peygamber Hazretlerinin
risâletini kabul etmezler. Binaenaleyh bu bakımdan Hıristiyanların küfrü daha
büyüktür. Fakat bunlar Yahudiler kadar inatçı, başkaları hakkında her halde
kötülük ister olmayıp içlerinden insaflıca düşünerek hakkı kabul edenler daha
ziyade olduğundan bu bakımda Yahudilere, Müşriklere üstün bulunmuşlardır.
83. Ve Peygambere
indirilmiş olanı dinledikleri zaman hakkı bildiklerinden dolayı onların
gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Ey Rabbimiz!. İmân ettik,
artık bizi -hakka- şahit olanlar ile beraber yaz.
83. Bu mübarek
âyetler de ehli kitap arasindan İslâm şerefine nail olmuş olan zatlarin temiz
hareketlerini, emellerini, mükafatlarini bildirmekte, küfründe İsrar edenlerin
de kötü sonlarini göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hiristiyanlardan olan bir zümre
kibir etmedikleri gibi (Peygamber'e) Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a Allah
tarafından (indirilmiş olanı) hikmet dolu Kur'an-i Kerim'i (dinledikleri zaman)
kalblerinde bir irfan nuru parlamaya başlar (hakki bildiklerinden) Kur'an'in
yüceliğini, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğunu evvelce de kendi
kitaplarında görüp anlamış bulunduklarından (dolayi onların gözlerinin) bir
incelik ile, bir yüksek heyecan ile (yaşla dolup taştığını görürsün) ve onlar
Kur'an'i Kerim'in âyetlerini dinledikçe: (Derler ki. Ey Rabbimiz!) Biz bu
Kur'an'i Kerim'e ve kendisine bu Kur'an'i Kerim nazil olan Yüce Peygambere (imân
ettik) bu bir hak sözdür, bu Yüce Peygamberde bir Resülu kibriyâdır, son
peygamberdir. Buna inanmışızdır, (artık) Ey Yüce Yaratıcı!, (bizi şahit olanlar
ile beraber yaz) yani: Bizi Kur'an'i Kerim'in doğruluğuna, Hz. Muhammed'in
risaletine şahitlik eden zâtlar ile beraber hasret veya o Yüce Peygamber'in
yarın kıyamet gününde diğer ümmetler üzerine şahitlikte bulunacak olan İslâm
ümmeti zümresine bizleri de kat. Bu zâtlar, müslümanların bu vasfını İncil'de
görmüş oldukları için böyle bir niyazda bulunmuşlardır.
84. Ve biz ne için Allah
Teâlâ'ya ve bize hak'tan gelene imân etmeyelim? Halbuki biz ümit ederiz ki,
Rabbimiz bizi sâlihler olan kavim ile beraber -cennete- soksun.
84. (Ve) O zâtlar derler
ki: (biz ne için Allah Teâlâ'ya ve bize haktan gelene) Kur'an'i Kerim'e, onu
tebliğ eden Yüce Peygambere (imân etmeyelim?.) bizim akıl ve izanımız yok mu?.
Böyle parlak bir hakikat karşısında bulunduğumuz halde onu nasıl inkâr
edebiliriz? (Halbuki, biz ümit ederiz ki) Yarın âhirette (Rabbimiz bizi sâlihler
olan kavim ile beraber) -cennete- (soksun) binaenaleyh artık kendimizi imân
nimetinden nasıl mahrum bırakabiliriz?. Hayır bırakamayız.
85. Artık Allah Teâlâ da
onlara bu söylediklerinden dolayı altından ırmaklar akan cennetleri, içlerinde
ebediyen kalıcı olmaları üzere ihsan buyurdu. Bu ise iyi hareket edenlerin
mükâfatıdır.
85. (Artık Allah
Teâlâ'da) Lütfetti (onlara) o İslâmiyet'e saygı gösteren, Kur'an'ı Kerim'i
tasdik eden münevver zümreye (bu söylediklerinden) bu güzel kanaat ve
inançlarından (dolayı) en büyük mükâfatlar verdi, şöyle ki: Onlara âhirete
gidince (altından ırmaklar akan cennetleri, içlerinde ebediyen kalıcı olmaları
üzere ihsan buyurdu.) onlar imân ile âhirete gidip cennetlerde ebedî bir şekilde
kalmaya namzet oldular. (Bu ise) Böyle ebedî bir saadet ve mükâfata nail olmak
ise (iyi hareket edenlerin) inançlarını, amellerini güzelce tazim edenlerin, her
hususta ihsanı, güzel hareketi alışkanlık haline getirenlerin (mükâfatıdır.)
§ Rivayete göre bu dört
âyeti kerime, Necaşî ile onun arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki:
Rasülü Ekrem Efendimiz, Necaşî'ye bir yüce mektubunu göndermiş, onu imâna davet
etmişti, Necaşî bu mübarek risâlet mektubunu alınca Habeşede bulunan Hz. Cafer
ile diğer muhacirleri yanına çağırmış, bir takım keşişler ile rahiblerde hazır
bulunmuş idi. Hz. Cafer'e Kur'an okumasını teklif etmiş, o da Meryem sûresini
okumuş, bunu dinleyince bir manevî zevk ile ağlamaya başlamışlar, gözlerinden
sular serpilmeğe başlamış, Necaşî'de yanındaki din adamları da mucize Kur'an-ı
Kerim'e imân etmişlerdi.
Diğer bir rivayete göre de
Necaşî, Hz. Peygamber'in huzuruna kendi kavminden yetmiş kadar zâtı elçi olarak
göndermişti. Rasülü Ekrem Hazretleri onlara sûre'i Meryem'i okumuş, onar da bunu
dinleyince ağlayarak İslâm dinini kabul eylemişlerdi.
86. Ve kâfir olanlar ve
bizim âyetlerimizi inkâr edenler ise onlar cehennem eshâbıdırlar.
86. Fakat Peygamber'!
yalanlayanlar (Ve) Cenâb-ı Hak'kın birliğini inkâr ederek (kâfir olanlar) şirk
ve üçleme inançlarında devam eyleyenler (ve bizim âyetlerimizi) Yüce Allah'ın
varlığına, birliğine, azamet ve kudretine şahitlik edip duran hârikaları,
yaratılış eserlerini (inkâr edenler ise) bu hal üzere ölünce şirk ve küfr içinde
ölmüş olurlar. Binaenaleyh (onlar) artık (cehennem ashabıdırlar) ebedî olarak
cehennemde kalıp azap çekeceklerdir. Onların devamlı olan kötü inançlarının
cezası da böyle devamlı olacaktır. Evet... Cenâb-ı Hak'ki ve Yüce Peygamber'!
tasdik edenler, ebedî olarak cennette kalacaklardır. Bunları inkâr edenler de
sürekli olarak cehennemde azap çekeceklerdir. Ne büyük bir teşvik, ne müthiş bir
uyarı!.
87. Ey imân
edenler!. Allah Teâlâ'nın sizin için helâl kılmış olduğu temiz şeyleri haram
kılmayınız, haddi de aşmayınız. Şüphe yok ki Allah Teâlâ haddi aşanları sevmez.
87. Bu mübarek âyetler,
müslümanlara helâl olan nimetlerden istifâde etmelerini, fakat bu hususta ifrat
ve tefritten sakınmalarını emir ve tavsiye etmektedir. Çünki bazı milletler gibi
büsbütün dünyaya dalmak yerilmiş olduğu gibi diğer bazı taifeler gibi dünyada
büsbütün alâkayı kesip bir ruhbanlık, cahilce bir zühd dairesinde yaşamak ta
uygun değildir. Her hususta dengeli olmaktan ayrılmamalıdır. Şöyle ki: (Ey imân
edenler) Ey İslâm şerefine nail olan kullar!. (Allah Teâlâ'nın sizin için)
Yaratıp kendilerinden istifâde etmenizi (helâl kılmış olduğu) tayyibâtı, yani:
(temiz) Leziz, faydalı olan (şeyleri) kendinize (haram kılmayınız) nefsinizi
onlardan mahrum bırakmaya azmetmeyiniz. Bu bir tefritten ibarettir. Bununla
beraber böyle temiz, leziz şeylerden istifade hususunda (haddi de asmayınız)
helâl sahasını tecâvüz etmeyiniz, lüzumundan fazla sarfiyat ile israfa meydan
vermeyiniz, nîmetin kadrini biliniz, aksi takdirde ifrata düşmüş, nimeti boş
yere zayi etmiş olursunuz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Kullarına her
hususta dengeli olmayı hikmet ve menfaate riâyet! emreder, (haddi aşanları)
helâl miktarı bırakıp da haram, zararlı bir sahaya can atanları (sevmez) onları
ilâhî rızâsına aykırı harekette bulunmuş olacakları için, ilâhî nimetlere nail
buyurmaz.
§ Tayyibât, nefislerin
istinasını, kalblerin meylini çeken leziz şeylerdir.
88. Ve Allah Teâlâ'nın sizi
rızıklandırmış olduğu şeylerden helâl ve temiz olanları yiyiniz, kendisine imân
etmiş olduğunuz Allah Teâlâ'dan da korkunuz.
88. (Ve) Ey
müslümanlarl. (Allah Teâlâ'nın sizi rızıklandırmış. olduğu şeylerden) Size
vermiş olduğu nimetlerden (helâl ve temiz olanları yiyiniz) yalnız onlardan
istifâde ediniz, yalnız onlardan yiyip faydalanmanız size mubah bulunmuştur.
İstifadesi dinen haram olan şeylerden istifadeye kalkışmayınız (kendisine imân
etmiş olduğunuz Allah Teâlâ'dan korkunuz) onun emir ve yasağına aykırı harekete
cür'et etmeyiniz, (linki sizin selâmet ve saadetiniz ancak o şekilde ortaya
çıkar.
§ Rivayete göre bir gün
Rasûlü Ekrem Efendimiz, eshabı kiramına kıyamet gününü anlatarak bir hayli
uyarma ve sakındırmada bulunmuştu. Bunun üzerine, eshabı kiram, Osman Ibni
Mezunun hanesinde toplanarak kendi nefislerine dünya nimetlerini haram kılmaya,
gündüzleri oruç tutmaya, geceleri ibâdetle meşgul olmaya, et yememeye,
döşeklerde yatmamaya, eşlerine yaklaşmamaya, sade bir kıyafetle seyahatlerde
bulunmaya karar vermişler. Rasûlü Ekrem, Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz,
bu karardan haberdar olunca buyurdu ki: Yok ben bununla emir olunmadım, sizin
üzerinizde nefsinizin de hakkı vardır. Hem oruç tutunuz, hem de iftar ediniz,
hem kalkınız, hem de uyuyunuz, çünki ben de hem kalkarım, hem de uyurum, hem omç
tutar, hem de iftar ederim, ve et de yağ da yerim ve eşlerime de yaklaşırım,
artık her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir, İşte bu hâdise
üzerine bu mübarek âyetler nazil olmuştur. Zâten bunun hilâfına hareket, hayata
tesir eder, azaları zaafa düşürür, akıl ve fikire zarar verir, dinî, dünyevî
vazifeler hakkiyle yapılamaz. Bununla beraber bütün dünyevî lezzetlere dalmak ta
insanı manevî olgunluklardan mahrum bırakır, uhrevî selâmet ve saadeti temîne
çalışmaktan alıkoyar, hayvani bir hayat yüz gösterir durur. Bu sebeple böyle
hareket de asla uygun olamaz. Binaenaleyh her hususta dengeye riâyet etmek,
ifrat ve tefritten kaçınmak, hikmet gereğidir. İşte bu mübarek âyetler de
bizlere bunları telkin buyurmaktadır.
89. Allah Teâlâ sizleri
yeminlerinizdeki lağv sebebiyle sorumlu tutmaz. Velâkin sizi -bile bile-
yaptığınız yeminler ile sorumlu tutar. Bunun keffareti ise ailenize
yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak, veyahut giydirmek, yahut
bir köle serbest bırakmaktır. Fakat kim bunları bulamazsa üç gün oruç tutar.
İşte bu, yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffâretidir. Bununla beraber
yeminlerinizi koruyunuz. İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizin için böylece beyan
ediyor, tâki şükr edesiniz.
89. Bu âyeti kerime,
herhangi bir hususa dâir, meselâ güzel olan şeyleri terketmeğe ait yapılan
yeminlerin mâhiyetlerine göre hükmünü beyan etmekte ve yeminlere uyulmasını
tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammedi. (Allah Teâlâ sizleri
yeminlerinizdeki lağv sebebiyle sorumlu tutmaz) bunun üzerine cezâ'î bir hüküm
gelmez, bu bir önemsiz yemindir. (Velâkin) Allah Teâlâ Ey insanlar!, (sizi
-bilebile-) kasden (yaptığınız) ve tevsik ettiğiniz (yeminler ile sorumlu tutar)
bu yeminlerden dolayı hanis olunca, yani o yemine riâyet etmeyip onu bozunca Hak
Teâlâ Hazretleri sizleri sorumlu tutar. O halde bu sorumluluktan, bu
mesuliyetten kurtulmanın (keffareti) yani: Bu husustaki mes'uliyetin, günahın af
ve örtülmesinin çaresi (ise ailenize yedirdiğinizin) onların iaşelerine
sarfettiğiniz yemeklerin (orta derecesinden on fakiri doyurmak) dır ve (yahut)
on fakire orta halde, avret yerlerini örtecek derecede birer elbise, meselâ
birer uzunca entari (giydirmek) dir. (yahut bir köle) Veya câriye (azat
etmektir) bu suretle Allah'ın affına kavuşmak temenni olunur. (Fakat kim bunları
bulamazsa) Fakir bir halde bulunursa o takdirde (üç gün) aralıksız (oruç
tutar) bu şekilde ilâhî affı istirhamda bulunur. (İşte bu) beyan olunan
şeylerin her biri (yemin ettiğiniz vakit) yemini bozunca (yeminlerinizin
keffâretidir) bu sebeble Cenabı Hak sizi ilâhî affına mazhar buyurur. (Bununla
beraber yeminlerinizi koruyunuz) Bir kere lüzumsuz yere yemin etmemelidir, yemin
edince de ona riâyette bulunmalıdır. Meğer ki uymamayı icâbeden bir şer'î hüküm
bulunsun. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) Şer-i şerifin hükümlerini, müsaadelerini
(sizin için böylece beyan ediyor) sizleri uyanmaya, dinî hükümlere uymaya davet
buyuruyor (tâki şükr edesiniz.) O Yüce Yaratıcının bu talimatına, bu
kolaylıklarına karşı şükran borçlu olduğunuzu bilip kulluk secdesine
kapanasınız.
§ Keffareti icap eden bir
yemin, birden çok olunca keffâret de birden fazla olur. Fakat İmam Muhammed'e
göre yemin keffâretleri çoğalınca tedahül eder. Yani: Bir keffâretle hepsinin
sorumluluğundan çıkılmış olur.
§ Yapılan bir yemine riâyet
edilmesi lâzımdır. Meğer ki, buna riâyet edilmesi, bir vecibenin, bir âmme
menfaatinin yok olmasına sebep olsun veya bir kötülüğün işlenmesine sebebiyet
versin. O takdirde bu yemine riâyet edilmesi icab etmez, bu yemin bozulur, sonra
keffâret verilir. Hak Teâlâ'dan af niyaz edilir. Meselâ: Bir kimse borcunu
vermemeğe veya babasıyla konuşmamaya yemin etse bunda devam etmesi caiz olmaz,
belki borcunu verir, babasıyla konuşur, sonra da kefarette bulunur.
§ Vali ah-i, Billâh-i T al
I ah-i denilmesi ve Allah T e âlâya kasem ederim, yemin ederim, şahadet ederim
denilmesi birer yemindir. Allah T e âlâya ahdim olsun, üzerime andolsun
denilmesi de birer yemindir. Kezalik: Helâli haram kılmak, meselâ: Şu yemeği
yemek benim için haram olsun demek te bir yemindir. Bir kimse "şöyle yaparsam
kâfir olayım veya Allah'ın kulu. Peygamberin ümmeti olmayayım" dese bununla
maksadına bakılır. Eğer böyle bir sözü sırf bir yemin inancıyla iddiasına kuvvet
vermek için söylemiş ise bu bir yemin olur. Fakat bu sözü bununla kâfir
olacağına inandığı halde söylemiş ise bu yemin olmaz kendisine tövbe ve istiğfar
ve imânı yenilemek ve nikâhı yenilemek lâzım gelir, yeminini bozmuş olsun
olmasın eşittir. Yemin meseleleri için Bakara süresindeki 224 numaralı âyeti
kerimenin tefsirine de müracaat ediniz!.
90. Ey imân edenler!.
Muhakkak ki, içki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen zarlar şeytanın işinden
olan murdar bir şeydir. Artık ondan kaçınınız ki, kurtuluş bul ab il esin iz.
90. Bu mübarek âyetler,
temiz gıdalardan olmayan sarhoş edici maddeler ve diğerlerinin kötü
mahiyetlerini, onların cemiyet hayatındaki zararlı etkilerini bildirirerek
onlardan kaçınılmasını ve Cenab'ı Hak ile Rasülü Ekrem'ine itaatin lüzumunu
ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslüman bulunan
insanlar!. (Muhakkak ki, içki) Aklı örten ve bozan rakı, şarap gibi herhangi bir
mayi (kumar, putlar) ibâdet için hazırlanmış putlar (ve kısmet için çekilen
zarlar) kumar ve piyango kalemleri (şeytanın işinden olan murdar) temiz ruhların
kendilerinden sakındığı birer pis (şeydir) onlara meydan vermek asla muvafık
olamaz (Artık ondan) öyle murdar, zararlı olan herhangi bir şeyden (kaçınız ki,
kurtuluş bulabilenin iz) evet... Siz felah ve kurtuluşunuzu bunlardan kaçınmak
suretiyle arayınız, ve illâ felah ve kurtuluşa imkân yoktur. Bunlar insanları
maddî ve manevî hayattan mahrum bırakacak en zararlı musibetlerdir. Maide
süresinin (3) cü âyeti kerimesine de müracaat!.
91. Şüphe yok ki:
Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık düşürmeyi ve sizi Allah
Teâlâ'nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil
mi?.
91. Ey insanlar!. O
pis şeylerin mahiyetini, zararlı sonuçlarını bir kere düşününüz!. (Şüphe yok ki,
şeytan, aranıza) Cemiyetiniz içine (ancak içki ile) sarhoşluk veren herhangi
birşey ile (kumar ile düşmanlık düşürmeyi) ister ki, bu; işbu haram kılınan
şeylerin dünyevî kötülükleri cümlesindendir, (ve sizi Allah Teâlâ'nın zikrinden)
Onun yüce hükümlerini düşünme duygusundan (ve namazdan) öyle yüce bir vazifeyi
ifadan (alıkoymak ister) ki, bu da işbu haram kılınan şeylerin sebebiyet verdiği
dinî zararlar cümlesindendir. Evet. İçki ile kumar, yüzünden insanlar
birbirlerine karşı düşmanca bir vaziyet alırlar, aralarında birçok tartışmalar
meydana gelir, bu sebeble nice cinayetler vuku bulur, nitekim olayları yazan
gazeteler bu gibi faciaları dâima teşhir edip durmaktadır. Bununla beraber bu
haramlara müptelâ olanlar çok kere sağlık ve afiyetlerini, güzelce anlama ve
düşünme kuvvetlerini kaybederler, vakitleri gafletle: Şehvetle, akılsızca bir
surette geçer gider, Cenab'ı Hak'kın zikrinden, üzerlerine düşen namaz gibi
vazifelerini ifâ etmekten mahrum kalırlar. İşte diğer yasakları yapmak da bu
gibi nice helak edici, ilâhî azabı çeken hallere sebebiyet verir durur.(Artık
siz) Ey mükellef olan akıl sahipleri!. O gibi câhiliyet zamanına ait şeylerin ne
kadar fenalıklara sebebiyet verdiğini anlamış bulunuyorsunuz, artık siz o gibi
kötü, zararlı şeylerden (vazgeçiniz değil mi?) bunların bu fasit mahiyetleri,
rezalet getiren halleri böyle ortaya çıkmış olduğundan elbette bunlardan
vazgeçmek herhalde lâzımdır. Aksi takdirde dünyevî, uhrevî felâketlerin yüz
gösterip duracağını elbette takdir edersiniz!.
92. Allah Teâlâ'ya itaat
ediniz ve peygambere itaat ediniz ve -muhalefetten- sakınınız. Şayet yüz
çevirirseniz artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık
bir tebliğden ibarettir.
92. Ey imân sahibi
olan insanlar!. (Allah Teâlâ'ya itaat ediniz ve Peygamber'e itaat ediniz)
Onların bütün emirlerine, yasaklarına I âi kivi e riâyette bulununuz (ve) onlara
(muhalefetten sakınınız) gerek içki ve kumar hakkındaki ve gerek diğer şeyler
hakkındaki vâki olan tekliflerine aykırı hareketlerden tamamen kaçınınız, sizin
felah ve kurtuluşunuz ancak o sayede gerçekleşir. (Şayet yüz çevirirseniz)
Onların emirlerine, yasaklarına uymaktan yüz çevirirseniz (artık biliniz ki,
bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibâretdir.) O Yüce
Peygamber ise bu tebliğ vazifesini böyle Kur'an-ı Kerim ile fevkalâde bir
şekilde ifa etmiştir. Artık aleyhinizde ilâhî delil tamam olmuş, sizlerin
mazerette bulunmaya bir selâhiyetiniz kalmamıştır. Binaenaleyh bunun neticesi,
sorumluluktan, uhrevî azap ve cezadan başka değildir. Ne muazzam bir ilâhî
tehdit!..
Sonraki Sayfa

|
|