|
30. Artık kardeşini
öldürmeği kendisine nefsi kolaylaştırdı da onu öldürdü. Sonra da ziyana
uğramışlardan oldu.
30. Bu mübarek âyetler,
Kabil'in, kardeşi hakkındaki cinayetini bildirmektedir. Haset ve rekabet gibi
ahlâk dışı hallerin ne kadar pişmanlıklara, felâketlere sebebiyet vereceğini
göstermektedir. Şöyle ki: (Artık) Hâbil'in karşılık vermeyeceğini anlayınca bu
(kardeşini öldürmeği kendisine) Kabil'e (nefsi kolaylaştırdı) kendisine cesaret
ve fırsat verdi (o da onu öldürdü) Hâbil'in dünyevî hayatına son verdi, (sonra
da) Kabil bu cinayeti işlediğinden dolayı dünyada da âhirette de (ziyana
uğramışlardan oldu) dünyada ana-babasını üzdü, insanlar arasında kıyamete kadar
kötü adlı oldu, âhirette de Allah'ın gazabına uğrayarak ateşe düştü.
31. Sonra Allah Teâlâ ona
kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki
yeri eşiveriyordu. Yazıklar olsun bana ben şu karga kadar olup da kardeşimin
cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi. Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu.
31. Kabil, bu cinayeti
yaptıktan sonra şaşkınlığa düşmüş, kardeşinin cesedini bir müddet yanında
taşımıştı. Hâbil, Âdem oğullarından ilk evvel vefat eden bir zat olduğu için
cesedi hakkında ne yapacağını Kabil belirleyememişti. (Sonra Allah T e âlâ ona)
Kabil'e (kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga
gönderdi ki, yeri eşiveriyordu) şöyle ki: İki karga gelip çarpıştılar, biri
diğerini öldürdü, gagasıyla ve ayaklarıyla yeri kazıyarak öldürdüğü kargayı
yaptığı çukura atıverdi, üzerini de toprak ile örttü. Kabil bunu görünce kendi
cehaletine teessüfle bulundu (yazıklar olsun bana şu karga kadar olup da
kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi) bir karga kadar da bilgi
sahibi olmadığını anladı, sırf cehaletinden dolayı kardeşinin hayatına
kastetmiş, oldu. Yanıp yakılarak azabı hak ettiğini düşündü (artık pişmanlığa
düşenlerden olmuştu) kardeşini faydasız yere öldürdüğünden dolayı veya onu bir
müddet yanına taşıyıp da defnini düşünememiş olduğundan dolayı hiçbir şey elde
edememiş ve ziyana uğrayanlardan olmuştu.
§ Rivayete göre Hz. Adem'in
eşi Havva anamız, bir karında biri oğlan diğeri kız olmak üzere iki çocuk
doğururdu. Böylece doğurduğu çocukların sayısı kırka ulaşmıştır. O zaman
insanların artması istendiği için her erkek çocuk, kendisiyle beraber doğan kız
kardeşini değil başkaca doğmuş olan kız kardeşi ile evlenebilirdi. Hz. Havva
evvelâ Kabil ile onun ikiz kız kardeşi olan iklimayı sonra da Hâbil ile onun
ikizi olan Lebudayı doğurmuştu. Kabil, kendisiyle beraber doğmuş ve daha ziyâde
güzelliğe sahip bulunmuş olan iklima ile evlenmek istemiş, bunun caiz olmadığını
Hz. Adem kendisine bildirmiş, fakat Hz. Adem'in bu sözüne itimat etmiyerek
arzusunda İsrar eylemekte bulunmuştu. Bunun üzerine Adem Aleyhisselâm bu
oğullarına emretti ki, birer kurban kesiniz, hanginizin kurbanı Allah katında
kabul olursa hak onun tarafında olup diğerinin arzusunda hatalı olduğu tehakkuk
etmiş olur. O zaman ki, ilâhî adete göre makbul olan kurbanlar gökten gelen
beyaz bir ateş tarafından yiyiliverirdi. Binaenaleyh Kabil ile Hâbil de birer
kurban edindiler, gelen ateş Hâbil'in kurbanını yemiş, Kabil'in kurbanı ortada
kalarak yiyilmemişti. Bu hadisenin böyle meydana gelmesinden dolayı Kabil'in
haset damarları harekete gelmiş, kardeşi Hâbil'e karşı haset beslemeye
başlamıştı. Hz. Âdem, Beytullah'ı ziyaret için Mekke'i Mükerreme'ye gitmiş
olduğu bir sırada Kabil, Hâbil ile münakaşada bulunarak o günahsız zatı başına
taş vurarak veya uyku halinde iken öldürmüştür. Bu öldürme olayı ya Bud dağında
veya Akibe'i birada veyahut Basra'nın Mescidi Âzam'ı yanında meydana gelmiştir.
O zaman Hâbil henüz yirmi yaşında bulunuyordu. Kabil, yaptığı bu cinayetten
dolayı Hz. Adem'in reddi üzerine Yemen bölgesindeki Aden'e gitmiş, orada
kendisine şeytan musallat olarak demiş ki: Hâbil ateşe taptığı için onun
kurbanını ateş yemiş, sen de senin ve zürriyetin için bir at e şevi vücude
getir. Kabil de bir ateşgede == at eş evi yapmış, ona tapmaya başlamıştır. Ateşe
ilk ibâdet eden, Kabil'dir. Daha sonra bir torununun kendisine attığı bir taş
ile ölüp gitmiştir. Tefsirlerde yazılı olduğu üzere Hâbil'in öldürülmesinden
elli sene geçmiş, Hz. Adem'in ömrü de yüz otuz seneye ulaşmıştı ki, Hz. Havva
Şiş adındaki oğlunu doğurmuştur. Şiş, Allah'ın hediyesi manasınadır, Hâbil'e,
halef olmuştur. Kendisine peygamberlik verilmiş, elli sahife nazil olmuş. Hz.
Adem'in vasisi ve valiyylahdı bulunmuştur. Nuh Aleyhisselâm bu Şiş
Aleyhisselâm'ın neslindendir. Nuh Tüf anı zamanında Kabil'in bütün evlâdı
boğulmuş, Cenâb-ı Hak, yalnız Şis'in neslini kıyamet gününe kadar baki
kılmıştır.
32. Bundan dolayı
İsrail oğullarının üzerine yazdık ki her kim bir şahsı, bir şahıs karşılığında
veya yerdeki bir fesattan dolayı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa sanki bütün
insanları kurtarmış gibi olur. And olsun ki, bizim Peygamberlerimiz onlara
mucizeler ile gelmişlerdir. Sonra onlardan bir çokları bunu müteakib yeryüzünde
muhakkak aşırı giden kimseler olmuşlardır.
32. Bu âyeti kerime,
yeryüzünde fesada çalışan ve haksız yere kan akıtmaktan çekinmeyen bir kavme
yapılmış olan bir ilâhî ihtarı içermektedir. Şöyle ki: (Bundan dolayı) Öyle
haksız yere yapılan bir öldürmenin sebep olduğu bir nice kötülük sebebiyle bir
uyanış vesilesi olmak üzere Kabil ve Hâbil kıssasını beyan ederek (İsrail
oğullarının üzerine yazdık ki) Tevrat'ta beyan ederek hükmeyledik ki (her
kini bir şahsı bir şahıs karşılığında) icabeden bir kısastan dolayı olmaksızın
(veya yerdeki bir fesattan dolayı) meselâ: Yol kesicilikten, veya imân ettikten
sonra dinden dönmesi sebebiyle (olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur) çünkü öyle gayrı meşru şekilde kan dökmek, cemiyet
arasındaki birliği ahengi bozacağından bunun zararı umuma yönelmiş olur. Bununla
beraber bir kimsenin hayatına haksız yere tecâvüz etmek de bütün halkın
hayatına su'ikast gibi Allah'ın gazabını çeker (ve her kim de bir şahsın
hayatını kurtarırsa) Meselâ: Onu bir zâlimin
saldırısından komrsa veya
onu boğulmaktan veya açlık sebebiyle ölmekten kurtarırsa (sanki bütün insanları
kurtarmış gibi olur) bütün insanlığı kurtarmış, hayatlarını tehlikeden korumuş
gibi sevaba nail bulunur. (Andolsun ki, bizim Peygamberlerimiz onlara) İsrail
oğullarına (mucizeler ile gelmişlerdir) o Peygamberler, öyle mucizeler ile,
tehdit dolu emirler ile, hükümler ile gelmiş oldukları halde (sonra onlardan bir
çokları bunu müteakib) bu açık âyetlere, mucizelere, emirlere rağmen (yeryüzünde
muhakkak aşın giden) küfür ile, öldürme ile haddi aşan (kimseler olmuşlardır)
Kabil gibi dinî hükümlere riâyette bulunmaz, haksız yere kanların akıtılmasından
sakınmaz bulunmuşlardır. Böyle bir hâl ise insanlığa asla lâyık değildir.
İnsanlar, dâima birbirinin hukukunu gözetici olmalıdırlar. İşte İslâmiyet,
insanlığa böyle mühim bir ahlâk dersi vermektedir, insanların arasında bir
birliğin, bir dayanışmanın meydana gelmesini tavsiye buyurmaktadır. İçtimaî
selâmet ve saadet ancak böyle hareket etmekle sağlanabilir.
33. Allah Teâlâ ile ve
Peygamberleriyle savaşta bulunanların ve yerde fesada çalışanların cezaları
ancak öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazca
kesilmeleri veya yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir zillettir, ve
onlar için âhirette pek büyük bir azap vardır.
33. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nin ve Yüce Peygamberin emirlerine muhalefet edip yeryüzünde fesada
çalışanların hak ettikleri cezaları bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ'ya ve
Peygamberine karşı savaşta bulunanların) Yani: Cenâb-i Hak'kin dinine giren.
Peygamberine uyan, dini yüceltmeye hizmet eden müslümanların varlığına
mukaddesatına saldırmaya cür'et edenlerin cezaları (ve yerde fesada
çalışanların) insanların yollarını kesip canlarına veya mallarına veya her
ikisine musallat olanların ve halkın huzurunu, asayişini bozmaya cür'et
edenlerin (cezaları) ayrı ayrıdır. Onların cezaları cinayetlerine göre tâyin
edilir. Bununla beraber bu cezalara başlıcalar, o yasakları işleyenlerin (ancak
öldürülmeleri) dir. Yani: Eğer yalnız bir öldürme cinayetinde bulunmuşlar ise
cezaları asılmaksızın yalnız had yoluyla öldürülmeleridir, (veya asilmalari) dir.
Eğer öldürme cinayetini tekrar tekrar yapmışlar ise veya öldürme ile beraber
insanların malini haksiz yere almışlar ise onlar hem katledilir ve hem de
asılırlar, ve ölünceye kadar karınları süngü ile delinir. (veya ellerinin ve
ayaklarının çaprazca kesilmeleri) dir. Şöyle ki: Her biri bir müslümanın veya
bir zimminin en az nisab miktarı yani: Yirmi dirhem gümüş miktarında veya
kıymetçe buna eşit bir malini gasp etmiş ve çalmiş ise her birinin sağ eli ile
sol ayağı kesilir. Ellerinin kesilmesi, mali haksiz yere almiş olduklar)
içindir, ayakları kesilmesi, de yolların emniyetini gidererek insanları korku
içinde bıraktıklarından dolayıdır. Bu gibi cinayetlerin cemiyet arasında meydan
bulmaması için böyle ağır bir ceza, içtimaî hikmet gereğidir. Aksi takdirde
sürekli olarak binlerce böyle cinayetler meydana gelir, milletin huzur ve
asayişi bozulur durur, (veya) böylelerinin cezaları (yerden sürülmeleridir)
şöyle ki: Yalnız insanları korkutmuş, bozgunculuğa çalışmış oldukları takdirde
hapis edilmek suretiyle bulundukları yerden sürülmüş olurlar. Bu Hanefî
imamlarına göredir, İmam Şafiî'ye göre ise bunlar bir beldeden, diğer bir
beldeye sürülürler, (bu) beyan olunan hükümler, cezalar (onlar için dünyada bir
zillettir) onlar için bir rezalettir. Onları yaptıkları kötülüklerle
tanıtmaktır. Başkalarına bir ibret dersidir, (ve onlar için âhirette) ise (pek
büyük bir azab vardır) ki, onun miktarını, ne kadar büyük olduğunu ancak Cenâb-ı
Hak bilir.
Binaenaleyh insanlar, bu
gibi cezaları, azapları düşünerek bunlarasebep olacak gayrimeşru hareketlerden
son derece sakınmalıdırlar.
§ Bir rivayete göre bu
âyeti kerime, yol kesiciler hakkında nazil olmuştur.
34. Ancak onların üzerine
kadir olmanızdan evvel tövbe edenleri müstesna. İmdi biliniz ki, şüphesiz Allah
Teâlâ çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.
34. Ancak Ey
yetkililer!. (Onların) O cinayetleri işleyenlerin (üzerine kadir) onları henüz
yakalayarak cezalarını vermeğe muktedir (olmanızdan evvel) onların yaptıkları
şeylerde nadim ve pişman olarak (tövbe edenleri müstesna) onların haklarında o
cezaları tatbik etmeniz icabetmez. Bununla beraber kamu siyaseti bakımından
öylece cezalandırılmaları uygun görülürse öylece cezalandırılmaları da caizdir.
Bir de öldürme ve hırsızlık gibi hâdiseler kimlerin haklarında meydana gelmiş
ise onların hukuku yine korunmuştur. Meselâ: Bir maktulün velisi, katili dilerse
kısas yoluyla öldürtebilir, ve dilerse af eyler. Aynı şekilde tövbe ile şahsa
ait bir mal düşmez, bunu sahibine ödemek lâzımdır. Meğer ki sahibi bağışlasın.
§ Rivayete göre Hars bini
Bedir adındaki bir şahıs, yol kesicilikte bulunduktan sonra tövbekar olarak Hz.
Ali'nin huzuruna gelmiş, Hz. Ali de onun tövbesini kabul ederek hakkında cezayı
af buyurmuştur.
35. Ey imân edenler!.
Allah T e âlâ'd an korkunuz ve ona vesile arayınız ve onun yolunda cihadda
bulununuz ki, kurtuluşa e re bilesiniz.
35. Bu mübarek âyetler,
mü'minler için kurtuluş vesilesi olan yolu gösteriyor. Kâfirlerin de ne elem
verici, ne ebedî azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân
edenler!.) Dâima itaatkâr olunuz, insanların hayatını kurtarmaya, fesadı yok
etmeye çalışınız, tövbe ve istiğfar ediniz. (Allah Teâlâ'dan) onun azabından
(korkunuz) da öldürme gibi, hırsızlık gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi
fenalıklara cür'et etmeyiniz (ve ona) Cenâb-ı Hak'kın sevabına, manevî
yakınlığına (vesîle arayınız) sizi ilâhî lütuflara kavuşturacak olan güzel
amellere tevessül ediniz, sarılınız, günahlardan sakınınız (ve onun) O Yüce
Yaratıcının (yolunda) dini uğrunda (cihadda bulununuz) onun açık ve gizli
düşmanları ile savaşmaktan geri durmayınız (ki) ilâhî dinin yücelmesi tecelli
etsin, sizler de o sayede (kurtuluş bulabilenin iz) Hak Teâlâ'nın rızâsına onun
lütuflarına kavuşmakta selâmet ve saadete eresiniz, İnsanlık için bu şekilde
hareketten başka saadete vesile olacak birşey yoktur.
§ Vesile: Lügatte sebep,
vâsıta, bahane demektir. Çoğulu, vesaildir. Şeriatta vesile, Allah'ın rızâsını
kazanmaya, Cenâb-ı Hak'ka manen yakınlaşmaya sebep olan herhangi güzel bir
amelden ibarettir. Tevessül de: Birşeye sarılmak, birşeyi bir maksada ulaşmak
için vesile edinmek manasınadır.
36. Şüphesiz o kimseler
ki, kâfir oldular eğer yerde bulunanların hepsi ve onunla beraber bir misli daha
onların olup da kıyamet gününün azabından dolayı onları feda edecek olsalar
kendilerinden kabul edilmez ve onlar için elîm bir azap vardır.
36. (Şüphesiz o
kimseler ki,) Allah'ın birliğini veya diğer dinî hükümleri inkâr ederek (kâfir
oldular) ve bu hâl üzere ölerek âhirete gittiler, artık onlar için kurtuluş
çaresi yoktur. Faraza (eğer yerde bulunanların hepsi) bütün dünya varlıkları (ve
onunla beraber bir misli daha onların) onlardan her birinin (olup da kıyamet
gününün azabından) kurtulmak ümidinden (dolayı onları) bütün varlıkları kurtuluş
vesilesi olmak için (feda edecek olsalar) bunlar (kendilerinden) asla (kabul
edilmez ve) bilâkis (onlar için) o ebedî âlemde (elîm) pek etkili, acıklı (bir
azap vardır) ki o da cehennem ebedî azabından ibarettir.
37. Ateşten çıkmak
isteyeceklerdir. Halbuki, onlar ondan çıkacak kimseler değildirler. Ve onlar
için daimî bir azap vardır.
37. O kâfirler cehennemde
bulunup durdukça (Ateşten çıkmak isteyeceklerdir) ateş kendilerini havaya
savurdukça cehennem dışına Bulacaklarını ümid eder dururlar veya cehennemden
birgün çıkacaklarını kalben arzuda bulunurlar. Çok uzak!.. Ne faidesiz bir
temenni!, (halbuki, onlar ondan) O cehennemden asla (çıkacak kimseler
değildirler) onların o bâtıl kanaatlarında ebedî olarak sebat edecekleri
hakkında kötü kararları, inançları, haklarında böyle azabın devamını gerekli
kılmıştır. Artık onlar için kurtuluş yoktur, (ve onlar için daimî bir azap
vardır.) Onda ebedî olarak kalıp azap çekeceklerdir. İşte küfür ve şirkin lâik
olan cezası!.
38. Ve hırsızlık yapan
erkeğin ve hırsızlık yapan kadının -kazandıklarının bir cezası ve Allah T e âlâ
tarafından bir ibret olmak üzere- ellerini kesiniz. Ve Allah T e âlâ izzet ve
hikmet sahibidir.
38. Bu mübarek âyetler,
hırsızlık suçunun cezasını ve yapılacak tövbelerin Allah katında makbul
olacağını bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak'kın bütün kâinata sahip olup bunlarda
dilediği gibi tasarruf edeceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Yol kesmek
gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi cinayetlerde bulunanların hak ettikleri
cezaları evvelce bildirilmiştir, onları tatbik ediniz (ve hırsızlık yapan
erkeğin ve hırsızlık yapan kadının) hırsızlık şartları mevcut olunca, öyle
hırsızlık sebebiyle (kazandıklarının) elde eyledikleri malın (bir cezası) olmak
üzere (ve) kendilerine (Allah Teâlâ tarafından bir ibret) olmak üzere (ellerini)
bileklerinden itibaren (kesiniz) onlar böyle bir cezayı, bir azabı hak
etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ azizdir) Herşeye galiptir, dilediğini yapmaya
kadirdir. Kendisine engel olacak ve münakaşada bulunacak bir fert yoktur ve
(hikmet sahibidir) bütün şer'î hükümleri hikmet ve fayda gereğidir, İşte bundan
dolayıdır ki, hırsızlar hakkında da böyle hüküm etmiştir.
§ Sirkat, lügatte
başkalarının bir malını gizlice almaktır, miktarı az olsun, çok olsun, cezayı
icabetsin, etmesin, fakat şer'î hükümler itibariyle sirkat, iki türlüdür. Biri:
Sirkati kübradır (Büyük hırsızlıktır) ki, bu, yol kesicilikten ibarettir. Bunun
hükmü evvelce beyan olunmuştur. Diğeri de sirkati suğradır (küçük hırsızlıktır)
ki: Mükellef bir şahsın en az bir dinar altın veya on dirhem gümüş miktarı bir
malı saklı bulunduğu yerden gizlice alıp dışarıya çıkarmasıdır. İşte bu miktar
mala hırsızlık nisabı denir. Bu, hanefîlere göredir. Diğer müctehitlere göre
hırsızlık nisabı, bundan daha azdır. Hırsızlık olayından dolayı verilen cezaya:
Haddi sirkat (hırsızlık cezası) denir.
§ Had: Lügatte engellemek
manasınadır. Birşeyi mahiyetini tarif eden şeye ve bir gayrimenkulun nihayetini,
sınırlarını bildiren şeye de hak denilir. Çoğulu hududtur. Şer'î hükümler
itibariyle haddi sirkat (hırsızlık cezası) ise: Şartları mevcut, usulen sabit
olan bir hırsızlıktan dolayı hırsız hakkında azanın kesilmesi suretiyle yapılan
bir cezadır. Bu hırsızlık cezası, hırsızlığın usulen sabit oluşundan ve hüküm
verildikten sonra, malı çalınan şahıs hırsızı af etse bile bununla bu ceza
düşmez. Çünkü bu ceza kamu hukuku ile ilgilidir.
§ Hırsızlıkta aranılan
şartlar şunlardır:
(1) Hırsızlık yapan,
akıllı, bulûğ çağına ermiş, konuşan ve gören olmalıdır. Bu vasıfları taşımayan
bir hırsızın eli kesilmek suretiyle cezalandırılması icabetmez. Bunların bu
vasıflardan mahrumiyeti haklarında cezalarının hafif olmasına sebep olur.
(2) Hırsız ile malı
çalınan şahıs arasında doğum, birbirinin parçası olmak veya aralarında nikâh
caiz olmayacak şekilde akrabalık veya evlilik veya çalınan malda ortaklık
bulunmamalıdır.
(3) Çalınan mal şer'an
faydalanılması mubah olmayan, çabuk bozulan şey olmamalıdır. Şarap gibi
faydalanılması mubah olmayan veya ağaç üzerindeki hurma, üzüm gibi sür'at I e
bozulan birşeyi çalmak, cezayı gerektirmez.
(4) Çalınan mal, muhrez
sayılan bir yerden sirkat edilmelidir. Muhrez mahal ise: Bir malın âdet üzere
saklanmasına mahsus mahal demektir. İki kısma ayrılır. Birisi binefsihi hirz:
yani muhrezdir ki, içinde eşya saklanmak üzere hazırlanıp içerisine izinsiz
girilmesi memnu olan herhangi bir yerdir. Evler, dükkânlar, çadırlar gibi.
Çuvallar, sandıklar, kasalarda bu hükümdedir. Diğeri de bigayrihi hırzdir ki,
öyle hane vesaire içinde olmayıp ancak içerisine konulacak malların yanıbaşında
muhafızı bulunan herhangi bir yerdir. Mescitler, yollar, sahralar bu kısma
dahildir. Bir kimsenin cebi de böyle bir mahalli muhrez demektir. Binaenaleyh
yankesicilik de sirkatten mâduddur.
Sirkat hâdisesi mahkemede
sârikin ikrariyle veya şahitlerin şahadetiyle sabit ve şeraiti mevcut olunca
sârikin sag eli bileğinden kesilir. Bundan sonra tekrar sirkatte bulunsa sol
ayagi da mafsallardı d an kesilir. Bundan sonra yine sirkatta bulunsa art ik
azasindan hiçbiri kesilmez, belki s al âh i hâli zahir oluncaya kadar hapis
edilir. Aksi takdirde Sârikin ihlâkina gidilmiş olur ki, bu caiz değildir. Bu
Eimmei Hanefiyyeye göredir. Imami Mâlik ile Imami Şafiiüye göre üçüncü ve
dördüncü sirkatten sonra da sol eli sag ayagi kesilir. Hâlâ nedamet etmediğinden
bu cezalara müstehik bulunur.
Had icra edildiği takdirde
çalınan mal mevcut ise sahibini iade edilir. Fakat bu mal sârikin elinde had
cezasından evvel veya sonra zayi olmuş olursa artık bunu tazmin lâzım gelmez.
Çünki bir sirkat hakkında kat ı uzuv ile zaman içtimâ etmez. Şayet bir sebeble
had cezası sakit olursa o zaman çalınan mal herhalde tazmine tâbi olur.
39. Fakat her kim yaptığı
zulümden sonra tövbe eder ve hâlini ıslâhta bulunursa elbette Allah Teâlâ onun
tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok bağışlayan, çok
esirgeyendir.
39. (Fakat)
Hırsızlardan (her kim yaptığı zulümden) yani sirkatten (sonra tövbe eder) nadim
ve pişman olur (ve halini) emrini, tarzıhayatını (İslahta bulunursa) hırsızlığı
bırakır, bir daha böyle harekette bulunmamaya azmederse (elbette Allah Tealâ
onun tövbesini kabul eder) onu ahrette muazzeb kılmaz. Fakat mezhebi Hanefiye
göre bu töbe ile katuı yed cezası sakit olmaz. Çünki bunda mesrukun minhin veya
âmmenin hakkı vardır. Fakat İmamı Şafii: den bir kavle göre sakit olur. (Şüphe
yok ki, Allah Tealâ gafurdur, rahimdir) mağfireti ve rahmeti pek ziyadedir.
Bunun içindir ki, tövbeleri kabul buyurur.
40. Bilmez misin ki,
göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ'nındır. Dilediğine azap eder ve
dilediğini bağışlar. Ve Allah Teâlâ herseye hakkıyla kadirdir.
40. Ey Habibim!. Veya ey
hitaba salih olan insan!. (Bilmez misin ki) Elbette bilir itiraf edersin ki,
(göklerin de yerin de mülkü) bütün varlığı her türlü şüphelerden beri olarak
(Allah Tealâ. nındır) hepsi de onun eseri hilkatidir, hepsi de onun hükmü,
kudreti altında bulunmaktadır. Binaenaleyh bu kendi mahlükatından (dilediğini)
onun kötü hareketinden dolayı (muazzep kılar) kimse buna mâni olamaz, (ve
dilediğini) hakkında bir âtifeti ilâhiyyeye olarak veya taib ve müstağfir
olmasından dolayı (mağfiret buyurur) hiçbir kimse buna muariz bulunamaz, (ve
Allah Tealâ her şeye hakkiyle kadirdir) İşte böyle tazib ve mağfirete de kudreti
azimesi maziyadetin kâfidir. Amenna!.
41. Ey Resul!. Küfr
içinde yarış edenler seni mahzun etmesin. O kimselerden ki, ağızlarıyla imân
ettik dedikleri halde kalbleri imân etmemiştir. Ve Yahudi olan kimselerden ki,
bunlar pek ziyâde yalan dinleyicilerdir. Ve sana gelmeyen diğer bir kavmi de
ziyadesiyle dinleyicidirler. Kelimeleri yerlerine konulduktan sonra
değiştirirler. Derler ki: Eğer size bu verilirse alıveriniz ve eğer size bu
verilmezse sakınınız. Ve Allah Teâlâ her kimin fitnesini isterse elbette sen
onun için Allah Teâlâ tarafından birşeye sahip olamazsın. Onlar o kimselerdir ki
Allah Teâlâ onların kalblerini temizlemek istemiştir. Onlar için dünyada zillet
vardır ve onlar için âhiret de pek büyük bir azap vardır.
41. Bu âyeti kerime, bir
takım İslâm düşmanlarının yalancılıktaki ve haki kat I arı değiştirme ve bozmaya
çalışmaktaki rezilce hallerini bildirmektedir, onların ne gibi fitnelerine,
azaplara mâruz kalacaklarını beyan ederek Rasülü Ekrem'e teselli vermektedir.
Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Son Peygamber Efendimizin şeref ve meziyetini,
kadrinin yüceliğini göstermek için kendisine (Ey Resul!) ey benim Peygamberim!
diye hitab buyuruyor ve kendisine teselli vermek için de şöylece emir ediyor: (küfr
içinde yarış edenler) birçok kâfirce hükümleri veren, hareketleri işleyip
duranlar (seni mahzun etmesin) sen onların kendi haklarında felâket sebebi olan
hallerinden dolayı üzülme, onlara meyilde bulunma. O küfre koşup duranlar (o
kimselerden) dirler (ki,) onlar ciddî olmaksızın sâdece (ağızları ile imân ettik
dedikleri halde kalbleri imân etmemiştir) onlar münafık taifedir, (ve) Yine o
küfre koşup duranlar (Yahudi) tâifasından (olan kimselerden) dirler (ki,) bu iki
taife (pek ziyâde yalan dinleyicücrdir) bunlar ilâhî dinin aleyhindeki uydurma
lâkırdılara, bir takım bâtıl, uydurma kabilinden sözlere kıymet verir, onları
dinler dururlar, (ve) kibirlerinden düşmanlıklarından dolayı (sana gelmeyen
diğer bir kavmi) de onların gerçek dışı sözlerini (ziyadesiyle dinleyicidirler)
öyle dinî hükümler aleyhindeki sözlere kulak verirler, ondan zevk alırlar (ve)
bunlar (kelimeleri) Allah'ın kitaplarında âyetleri dinî hükümleri (yerlerine
konulduktan sonra) Allah tarafından konulmuş ve belirlenmiş olduktan sonra
lâfzen veya manen (değiştirirler) meşru olan birşeyi gayrimeşru ve bilâkis
gayrimeşru olan birşeyi meşru gibi göstermek isterler ve kendilerine tâbi
olanlara (derler ki, eğer size) Peygamber tarafından (bu) yani kendilerinin
değiştirip tahrif ettikleri şey (verilirse alıveriniz) onun gereği ile amel
ediniz, İşte hak olan odur (ve eğer size bu) değiştirilen şey, şer'î hüküm
(verilmezse) başkası verilir, tebliğ edilirse (sakınınız) onu asla kabul
etmeyiniz, İşte bunlar böyle hakikatları değiştirmeye çalışan sapık kimselerdir.
(Ve Allah Teâlâ her kimin) Bu gibi kötü hareketlerinden, kötü tercihlerinden
dolayı (fitnesini) sapıklığını, rezaletini (isterse elbette sen onun için Allah
Teâlâ tarafından) o fitneyi defetmek için (birşeye) bir çareye (sahip) eli
yetişir (olamazsın) takdiri ilâhîyi kimse değiştiremez, (onlar) O Allah'ın dinî
hükümlerini tahrif e çalışan topluluklar (o kimselerdir ki. Allah Teâlâ onların
kalblerini) dalâletten, küfr ve nifak pisliğinden (temizlemek istememiştir.)
çünkü onlar o küfr ve nifakı kendi kötü tercihleriyle yapmış kimselerdir. Artık
(onlar için dünyada zillet vardır) onların nifakı, küfrü ilâhî hükümleri tahrife
cür'etleri anlaşılarak dünyada eliboş ve ziyanda kalacaklardır, (ve onlar için)
bu dünyevî rezillikten başka (âhirette de pek büyük bir azap vardır) o da
cehennemde ebedî olarak kalıp azap çekmelerinden ibarettir. Binaenaleyh böyle
kendi tercihleriyle küfre koşup duranlar bu gibi cezalara kendileri sebebiyet
vermiş bu cezaları hak etmişlerdir. Onlar için üzülmeye lüzum yoktur.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi hakkında deniliyor ki: Yahudilerin eşrafından bir erkek ile bir kadın,
muhsen, yani: Koca ve karı sahipleri bulunmuş oldukları halde zina rezaletini
işlemişler, bunların hakkında Tevrat'a göre recim cezası lâzım geliyordu. Bu
cezadan kurtulmak için Yüce Peygamber Efendimize müracaat etmeleri tavsiye
olunmuş ve denilmiş ki: Gidin Muhammed -Aleyhisselâm- a müracaat ediniz. Eğer
hafif bir ceza tâyin ederse kabul ediniz, recim cezasına lüzum görürse kabul
etmeyiniz. Müracaat etmişler, Rasülü Ekrem de buyurmuş ki: Benim hükmüme razı
olur musunuz?. Onlar da evet oluruz demişler. Bunun üzerine Cibrili Emin inerek
recim âyetini getirmiştir. Binaenaleyh, Yüce Peygamberimiz onların hakkında
recim lâzım geldiğini söylemiş, zaten Tevrat'a göre de recim lâzım geleceğini
onların yüksek âlimlerinden "Ibni Surya" da itiraf eylemiştir. Fakat buna rağmen
onlar bu recim hükmünü kabul etmemişler, bunun aksine bir hüküm uydurulmasını
arzuda bulunmuşlardır.
İşte bu âyeti kerime
ve bunu müteakib olan âyetler, dinî hükümlere riâyetin lüzumunu, onları
değiştirme ve bozmaya cür'etin ne kadar mesuliyeti gerektirir bulunduğunu
ihtar buyurmaktadır.
42. Onlar yalanı çokça
dinleyicilerdir. Haram olanı da pek çok yiyicilerdir. Artık sana gelirlerse
aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Ve eğer onlardan yüz çevirirsen sana
hiçbir şey ile zarar veremezler ve eğer hü km edersen aralarında adaletle
hükmet. Şüphe yok ki: Allah T e âlâ ad al et d e bulunanları sever.
42. Bu mübarek âyetler,
Yahudi taifesinin kendi dinî hükümlerine riâyet etmediklerini ve müslümanlara
müracaat ettikleri takdirde haklarında adaletle hükmedilmesi lüzumunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendi kitapları olan Tevrat'ın hükmüne razı
olmayanlar (yalanı) değiştirilmiş olan hükümleri, ilâhî din hakkındaki
iftiraları (ziyadesiyle dinleyicilerdir) ona kıymet verirler (haram olanı da)
süht denilen ve kanılması helâl bulunmayan rüşvet vesaire gibi şeyleri de (pek
çok yiyîcîdirler) bunlardan istifâde etmeğe pek çok düşkündürler (artık) onlar
kendi dinî hükümlerini bırakırlar da aralarında hükmetmek için (sana gelirlerse)
sen serbestsin dilersen (aralarında) İslâm hükümlerine göre (hükmet veya)
dilersen (onlardan yüz çevir) kendi aralarındaki dâvaları hakkında hüküm verme,
(ve eğer onlardan yüz çevirirsen) Haklarında hüküm vermezsen (sana hiç bir; ey
ile zarar veremezler) onlardan yüz çevirdiğin için sana düşmanlıkta bulunsalar
da Allah T e âlâ seni korur. (Ve eğer hükmedersen aralarında adaletle hükmet)
Allah Teâlâ'nın emrine göre hükümde bulun. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ adaletle
bulunanları sever) adil bir şekilde hüküm verenleri mükâfata nail buyurur.
§ Gayrı müslimler hakkında,
müracaatları takdirinde, hüküm verilip verilmemesi hususunda İslâm hakimleri
serbest midir, değil midir meselesinde ihtilâf vardır. Birçok fıkıh âlimine göre
serbesttirler. Fakat Hanefî fıkıh âlimlerine göre serbest değildirler. Şer'î
hükümlere göre hükmetmekle mükelleftirler. Çünki O < jv
<&4_Ln J jo' _*_j
*^^j frS j-\ = Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet... Maide 5/49)
âyeti kerimesi, o serbestliği bildiren âyeti kerimeyi neshetmistir.
Yahut serbestlik veren
âyeti kerime, zimmiler hakkında değil, anlaşmalı olan diğer gayrı müslimler
hakkındadır ve neshedilmiş değildir. Zimmiler hakkında ise müracaat ettikleri
takdirde İslâm hâkimlerinin Islâmî hükümlere göre hükmetmeleri vâcibtir.
Hâkimiyeti Islâmîye bunu gerektirir. İmamı Şafiî'nin görüşü böyledir.
43. Ve seni nasıl hakem
yapıyorlar?. Halbuki, onların yanlarında, içinde Allah'ın hükmü bulunan, Tevrat
vardır. Sonra da bunun arkasından yüz çevirirler ve onlar mü'min kimseler
değildirler.
43. (Ve) Resulüm!,
(seni) O gayrı müslimler (nasıl hakem yapıyorlar) ne şaşılacak bir hakem seçme
hareketi, peygamberliğini kabul etmedikleri bir zâtı nasıl hakem tâyin etmek
istiyorlar?, (halbuki onların yanlarında) Vaktiyle Hz. Musa vâsıtasıyle verilmiş
olan ve (içinde Allah'ın) recim ve diğer konular hakkında (hükmü bulunan Tevrat
vardır) ne için onun hükmüne razı olmuyorlar da ondan daha hafif bir hüküm
araştırıyorlar?, (sonra da bunun arkasından) Yani: Hz. Peygamber'! hakem tâyin
etmelerini müteakip (yüz çevirirler) onların kitabındakine de muvafık olan bir
hükümden yüz çeviriverirler. (ve onlar) Haddizatında kendi kitaplarına da, Son
Peygamber'e de imân etmiş (mü'min kimseler değildirler) işte bundan dolayıdır
ki, işlerine gelen hükmü kabul etmek, işlerine gelmeyen hükümleri de değiştirmek
ve bozmak cür'etinde bulunurlar. Recm hakkındaki hüküm de bu cümledendir.
44. Muhakkak Tevrat'ı
biz indirdik, onda bir hidâyet ve bir nur vardır. Müslim olan peygamberler onun
ile Yahudilere hüküm ederlerdi. Din âlimleri, fakihler de Allah Teâlâ'nın
kitabını muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla hükümde bulunurlardı. Ve
onlar o kitap üzerine şahitler idiler. Artık insanlardan korkmayın, benden
korkunuz ve benim âyetlerim ile az bir bedel satın almayınız ve her kim Allah
Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmetmez ise işte onlar kâfirdirler.
44. Bu âyeti kerime,
vaktiyle Tevrat'taki ilâhî hükümler ile hükmedildiğini, buna muhalefet etmiş
olanların ise imândan mahrum bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Muhakkak
Tevrat'ı biz indirdik) O kitabı mukaddesi ben Yüce Mâbııd Musa Aleyhisselâm'a
indirdim, o öyle ilâhî bir kitap bulunmuştur, (onda bir hidâyet ve bir nur
vardır) O apaçık kitap, içine aldığı şer'î hükümler itibariyle insanları irşad
ederek doğru yolu göstermekte bulunmuştu ve insanlarca meçhul, cehalet karanlığı
ile örtülmüş olan meseleleri de açıp ortaya çıkararak aydınlatmakta idi. (Müslim
olan peygamberler) Hz. Musa'dan sonra gönderilmiş olan hak'ka teslim olmuş,
Tevrat'taki hükümlere riayetkar olan İsrail oğulları Peygamberleri de (onun ile)
o Tevrat'ın hükümleri ile (Yahudilere hükmederlerdi) onlar da onunla amel,
etmeğe memur bulunmuşlardı. "Rebbaniyun" denilen (din âlimleri) ve "ahbar"
denilen (fakıhlerde Allah Teâlâ'nın kitabını) Tevrat'ı koruyup onun hükümlerini
(muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla) o ilâhî kitaptaki hükümler ile
(hükümde bulunurlardı) gerek o Peygamberler (ve) gerek (onlar) o din âlimleri
fakihleri (o kitap üzerine şahitler idiler) onun ilâhî bir kitap olduğuna
şahitlik eder, onun değişiklik ve bozulmaya uğramadan korumaya çalışırlardı.
Fakat daha sonra Tevrat'ı değiştirme ve bozmaya cür'et edenler türemiştir,
(artık) Ey Yahudi âlimleri, reisleri ve böyle bir vaz'iyyette bulunanlar!.,
(insanlardan korkmayın) Onların gayrimeşru arzularına temayül göstermeyiniz
(benden korkunuz) ilâhî hükümlerime muhalif harekette bulunmadan çekininiz, onun
getireceği uhrevî mes'uliyeti düşününüz (ve benim âyetlerini ile az bir bedel
satın atmayınız) yani: Rüşvet gibi, makam ve mevki gibi, diğer dünyevî zevkler
gibi fâni, mesuliyeti gerektiren bir varlık mukabilinde dinî hükümlerinizi
değiştirme ve bozmaya cür'et göstermeyiniz. (ve her kim Allah Teâlâ'nın indirmiş
olduğu) şer'î hükümler (İle hükmetmez ise) onu inkâr, ona ihanet eder veya onun
uygun olmadığına inanarak aksine hüküm vermeye cür'et eyler ise (işte onlar) o
gibi cür'ette bulunanlar (kâfirlerdir) artık Allah'ın hükümlerine muhâlifetin ne
kadar mesuliyeti gerektiren bir hareket olduğunu düşünmelidir, İşte Tevrat'taki
hükümleri kasden bozmuş ve değiştirmiş olanlar hakkında böyle bir ilâhî tehdid,
tecelli etmiş bulunmaktadır.
"Tefsiri kebire ve "Essıracül
münir"de yazılı olduğu üzere bir kimse Allah'ın hükmünü kalben kabul etmez onu
bile bile diliyle inkâr ederse o takdirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik
ettiği halde tek eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur. Nitekim büyük âlim Ikrime
de demiştir ki: Her kim Allah Teâlâ'nın hükmettiği ile onu bilerek inkâr ettiği
halde hükmetmezse kâfir olur. Fakat her kim onu ikrar ettiği halde onunla
hükmetmezse o fasıktır, zâlimdir, yoksa kâfir değildir. Bu husustaki üç âyeti
kerime böyle yorumlanmaktadır. Zahir olan da budur.
§ Rebbaniyun: Dünyadan
ilgisini keserek Cenâb-ı Hak'ka manevî yakınlığa vesile olan ibâdet ve itaate
çokça devam eden, takva sahibi zatlar demektir.
Ehbar: Peygamberlerinin
yoluna girmiş olan fıkıh, yüksek bilgili âlimler demektir.
45. Ve biz onların üzerine
o Tevrat'ta yazdık ki: şüphesiz cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak,
dişe di; ve yaralar biribirine kısastır. Fakat her kim bunu bağışlarsa bu onun
için bir kefarettir. Ve her kim Allah Teâlâ'nın indirdiği ile hükmetmez ise işte
onlar zalimlerdir.
45. Bu âyeti kerime, Hz.
Musa'nın şeriatindeki kısas hükümlerini bildirmektedir, Cenâb-ı Hak'kın
hükümlerine muhalefette bulunmanın bir zulüm olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle
ki: Hak T e âlâ Hazretleri İsrail oğullarını zinadan dolayı recim cezasıyle
mükellef tutmuş olduğunu bildirmişti. Şimdi de onlar hakkındaki kısas hükümleri
şöylece beyan buyuruluyor: (Ve biz onların üzerine o Tevrat'ta yazdık) Farz
kıldık, haksız yere yapılan saldırıların cezalarını beyan ettik (ki şüphesiz
cana) karşılık (can) öldürülür (göze) karşılık (göz) çıkarılır (buruna) karşılık
(burun) kesilir (kulağa) karşılık (kulak) kesilir (dişe) karşılık (diş)
koparılır ve haksız yere yapılan (yaralar) da (birbirine kısastır) aralarında
eşitlik temini kabil olursa yapılan bir yaranın bir benzeri de cânî hakkında
yapılır. Bu şekilde eşitliğe riâyet edilmiş başkaları için bir uyanma vesilesi
bulunmuş olur. (Fakat) böyle haksız bir muameleye mâruz kalanlardan (her kim
bunu) böyle bir kısası, bir karşı cezayı (tasadduk eder) bağışlar, bu hakkı
kendi rızâsı ile düşürür (se bu) bağışlama (onun için) o bağışlayan için (bir
keffarettir) böyle affedici bir muameleden dolayı Cenâb-ı Hak onun günahlarını
af ve mağfiret buyurur. Bir görüşe göre de böyle bir bağışlama, cânî için bir
keffarettir, hak sahibi hakkından vaz geçince artık cânîye lâzım gelen ceza
düşer. Onu Cenab'ı Hak'da sorumlu tutmaz, (ve her kini Allah Teâlâ'nın indirdiği
İle) ilâhî kitabında beyan buyurduğu ile (hükmetmez ise işte onlar) öyle
Allah'ın hükmünü terkedenler (zalimlerdir) adaleti bırakmış, kendi nefislerine
sui'kast etmiş, kendilerini azaba mâruz bırakmış kimselerdir. Binaenaleyh,
akıllı, düşünen bir kimse, kendi nefsini böyle bir tehlikeye mâruz
bırakmamalıdır.
§ Rivayete göre bu âyeti
kerime, İsrail oğullarının durumlarını beyan için nazil olmuştur. Onlar bu gibi
hususlarda adalete, eşitliğe riâyet etmezler imiş. Meselâ: Nadir oğulları
kabîlesini, Kureyze oğulları kabilesi üzerine tercih ederlermiş. Kısas cezasının
lüzumunu yalnız Kureyze oğullarına tahsis etmişler. Nadir oğullarını bundan
müstesna tutmuşlardı. Birde kadınları öldüren erkekler hakkında kısas cezasını
tatbik etmezlerdi.
§ İslâm hükümlerine göre
kısaslar iki türlüdür. Birisi "kısas finnefs" dir ki, bu, katili öldürülenin
nefsi karşılığında öldürmektir. Diğeri de "kısas f i I e t r af dır. ki, bu da
yaralanmış veya kesilmiş bir aza karşılığında yaralayanın veya kesenin de benzer
azasını yaralamak veya kesmektir.
§ Diyet de: Cinayet
sebebiyle cinayete uğrayana veya varislerine bir nevi tazminat mahiyetinde
olarak verilmesi lâzım gelen maldır.
§ Cinayet ise esasen cezayı
gerektiren herhangi bir suçtur, yasak bir fiili yapmaktır. Bir kimseyi haksız
yere öldürmek veya yaralamak bir cinayet olduğu gibi gasp, hırsızlık, yağma,
telef etmek gibi fiiller de birer cinayettir.
§ Cerh, birşeyde yara
meydana getirmek, herhangi bir azayı yaralamaktır.
§ Kafi uzuv (Aza kesme),
insanın bir azasını kesmek, bedeninden ayırmak demektir. El, ayak, parmak,
tırnak, gibi, kulak, dudak, ağız, burun gibi azalan kesmek ve göz, diş gibi
azaları çıkarmak, kırmak ve kirpikleri, kaşları, baş saçlarını yolup koparmak,
tıraş etmek gibi ki bütün bunlar "kafi" sayılır.
§ Duyguları ve kuvvetleri
etkisiz hale getirmek ise, bir azayı iş göremez hale getirmek yaradılışından
gayesinden mahrum etmek, o azayı faaliyetinden ayırmak, sekteye uğratmak
demektir. "Ahkamı şer'iyemize göre azalar hakkındaki cinayetlerden dolayı kısas
lâzım gelmesi için - adam öldürmekten dolayı kısas icrası için gereken
şartlardan başka şu şartlar da vardır. (1) Kesilen veya yaralanan azanın yeri
iyileşerek neticesi malûm olmalıdır. Çünkü ölümle sonuçlanabilir.
(2) Bir azanın kesilmesi,
yaralanması, sahibinin emir ve müsaadesine dayalı olmamalıdır. Olursa kısas ve
diyet lâzım gelmez.
(3) Cânî ile cinayete
uğrayan kimse hür olmalıdırlar. Bunlardan biri veya her ikisi hür olmazsa kısas
değil, diyet lâzım gelir. Çünki bunların kıymetleri farklıdır, bu sebeple
aralarında eşitlik yoktur. Bu halde cinayete uğrayan hür olunca cânî olan
kölenin sahibi tercihte serbesttir. Dilerse bu köleyi o hür kimseye verir,
dilerse kesilen azanın diyetini vererek o köleyi yine mülkünde tutar.
(4) Azalarla ilgili
diyetler arasında benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh erkekler ile kadınlar
arasında meydana gelen yaralamadan ve aza kesmeden dolayı kısas lâzım gelmeyip
diyet verilmesi icabeder. Çünki bu karşılıklı azalara ait diyetlerin miktarı
farklıdır.
(5) Azalar arasında mahal
ve menfaat itibariyle benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh meselâ: Bir baş parmak
yerine bir şahadet parmağı kesilemez.
(6) Azalar hakkındaki
cinayette cânîler birden çok olmamalıdırlar. Birden çok olurlarsa haklarında
kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünkü bunların fiilleri arasında az çok bir fark
vardır. Eşitlik yoktur ki, kısas icrası uygun olsun.
(7) Azalar hakkında kısas
yapılabilmesi için benzerliği temin mümkün olmalıdır. Meselâ: Bir kimse bir
şahsın iki kolunu veya iki ayağını kesecek olsa kendisinin de iki kolu veya iki
ayağı kesilir. Bunda benzerlik mümkündür. Fakat aksi takdirde diyet lâzım gelir,
kısas lâzım gelmez. Meselâ: Kasden çıkarılan bir gözden dolayı kısas lâzım
gelmez, çünkü bunda benzerliği temin mümkün değildir. Bu halde diyet lâzım
gelir. Maamafih bir kimse bir şahsın gözünde yalnız ziyayı, görmeyi yok etse
kendi gözünde de usulü dairesinde ziya ve görme yok edilir. Çünki bunda
benzerlik mümkündür. Dilde de kısas cereyan etmez. Çünkü diller uzanır ve
kısalır olmaları sebebiyle onlarda benzerlik bulunmuş olmaz. Ve sağlam bir aza,
meselâ bir el, bir ayak, ayıblı arızalı bir aza karşılığında kısas olarak
kesilemez. Çünki bunlarda benzerlik temin edilemez. Tamamen kesilen kulaktan ve
kulağın bilinen, belirli bir parçasından dolayı kısas yapılacağı gibi marinin
yani: Burun ucunda kasabeden fazla olan yumuşak, kemiksiz yerinin kesilesinden
dolayı da kısas yapılır. Fakat kulağın sınırı belli olmayan bir parçasının
kesilmesinden dolayı kısas icra edilemez. Burun kasebesında, dişlerden başka
kemikler de, caife ve gayricaife denilen yaralarda, kirpikler ile göz
kapaklarında, işitme, söyleme, koklama, tatma kuvvetlerinde, şehevî kuvvetlerde
kısas câri değildir. Zira bunlarda da benzerlik temini mümkün olmaz. Caife, içe
kadar işleyen yaradır. Göğüste, arkada, karında açılan yaralar gibi, içe
işlememiş bir yaraya ada gayricaife denir. Elde, ayakta, boyundaki yaralar gibi.
§ Şeriatımızın hükümlerine
göre kasden katlin, yani öldürülmesi meşru olmayan bir insanı yaralayıcı
aletlerden biriyle kasden öldürmenin hükmü, şartları mevcut olunca kısas ile
öldürülenin mirasından; vasiyetlerinden katilin mahrum olması ve uhrevî
mesuliyetidir. Şu kadar var ki, kısas, bazen diyet karşılığında veya cinayete
uğrayanın veya vârislerinin affiyle karşılıksız veya bir bedel karşılığında
düşer. Kasde benzer bir yol ile öldürmenin yani öldürülmesi meşru olmayan bir
insanı yaralayıcı aletlerden sayılmayan birşey ile öldürmenin hükmü de diyeti
mugallâzâ (ağır diyet) ile kefaretten ve miras ile vasiyete kavuş amam aktan
ibarettir, tazir cezasını hak etmektir ve uhrevî mesuliyettir. Diyeti mugallâzâ,
diyetin deve cinsinden verileceği takdirde göz önüne alınır, hür olan erkek bir
maktul için tam yüz deve verilmesi lâzım gelir ki: Bu bir diyeti muğallazadır.
Keffareti katilden maksat da bazı öldürmelerden dolayı verilecek diyetlerden
başka yapılması icab eden bir kefarettir ki, bu mümkün ise bir mü'min köle
azat etmektir. Bu bulunmadığı takdirde ardarda iki ay oruç tutmaktır ki bu
günahların af ve örtülmesine vesîle olacağı için böyle keffâret adını almıştır.
Bununla beraber, bu kefaretin lüzumu katilin akıllı, bulûğ çağına ermiş, hür,
müslüman olması halindedir. Hata olarak öldürmenin hükmü de tam diyet ile
mirastan, vasiyetten mahrumiyet ve kefaret ile uhrevî mesuliyettir. Kasden
yaralama ve aza kesmenin hükmü de mikdarda eşitlik, ve benzerlik mümkün olduğu
takdirde kısastır. Mümkün olmadığı takdirde de diyet veya hükümeti âdildir.
Hükümeti âdil ise mikdarı seran belirlenmiş olmayıp bilir kişinin usulü
dairesinde takdir ve tayin edecekleri diyettir. Hata olarak yaralama ve kesmenin
hükmü de bir aza yaralanmış, veya tamamen kesilmiş veya menfaati tamamen yok
olmuş ise diyettir. Böyle olmayıp da azada zaaf ariz olmuş ise veya azada kusur
sayılacak bir eser kalmış ise hükümeti âdildir. Kısasın şartları ve diyetlerin
miktarı hakkında Bakara süresinin 178 inci âyeti kerimesinin tefsirine müracaat
ediniz!..
46. Ve arkadan da onların
izleri üzerine Meryem'in oğlu İsa'yı, önündeki Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak
gönderdik. Ve ona İncil'i verdik ki, içinde bir hidâyet, bir nur vardır. Ve
önündeki Tevrat'ı tasdik edicidir. Ve takva sahipleri için bir hidâyet ve bir
öğüttür.
46. Bu mübarek âyetler.
Hıristiyan taifesine Hz. İsa'nın İncil kitabı ile gönderilmiş olup onların
vaktiyle bu İncil'in hükümleriyle mükellef bulunmuş olduklarını bildirmektedir.
Allah'ın hükümlerine muhalefet edenlerin ise fâsık kimseler olduklarını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: İsrail oğullarına birçok Peygamber gönderilmişti (Ve
arkadan da) bu Peygamberleri müteakip de (onların) o Peygamberlerin (izleri)
eserleri (üzerine Meryem'in oğlu İsa'yı önündeki) kendi zamanından evvel nazil
olmuş bulunan (Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik) bu sebeple Hz. Isa,
Tevrat'ın ilâhî bir kitap olduğunu tasdik, teyit etmiş ve İsrail oğullarından
gelen son Peygamber bulunmuştur. (Ve ona) Hz. İsa'ya (İncil'i verdik) o mübarek
kitabı ona indirdik (ki içinde) Hak yola sevk eden (bir hidâyet ve) hakikatları
aydınlatan (bir nur vardır) bu kitapta da Tevrat'ta olduğu gibi son peygamberin
bütün insanlığa son bir Peygamber olarak gönderileceğine dâir bir müjde nuru
vardır. Hz. Muhammed'in vasıflarına, onun şeriatının her bakımdan tam, kâmil,
şeriatların sonuncusu olduğuna dâir malûmat vardır. (Ve) O İncil (önündeki
Tevrat'ı) onun da ilâhî bir kitap olduğunu (tasdik edicidir ve) o İncil
(sakınanlar için bir hidâyet ve bir öğüttür) hakikaten Allah'ın kitabının
hükümlerine itaatkâr, hakkiyle takva sahibi olanlar, bu kitaptan istifâde
ederler, onun beyanlarına göre Hz. İsa'nın bir Peygamber olduğunu ve diğer
Peygamberler ile beraber son peygamberin de peygamberlik ve risâletini ve ona
nazil olan Kur'an'ı Kerim de bir ilâhî kitap bulunduğunu tasdik eylerler, bu
gibi güzel vasıflara sahip olmayanlar için ise İncil'den istifâde etmek mümkün
değildir.
47. Ve İncil ehli de Allah
Teâlâ'nın indirmiş olduğu -hükümler- ile hükmetsin. Ve her kim Allah Teâlâ'nın
indirmiş olduğu ile hüküm etmezse işte onlar fası ki ardır...
47. Cenâb-ı Hak
buyurmuştur ki: (İncil ehli de Allah Teâlâ'nın indirmiş) Beyan buyurmuş, nesha
tâbi kılmamış (olduğu) ahkâm ile (hükmetsin) ona göre dinî vazifelerini ifâya
çalışsın, İncil'deki hükümlerin bir kısmı: Cenab'ı Hak'kın birliğine, Hz.
İsa'nın bir insan olup Peygamberlikle şereflenmiş olduğuna dâirdir, ve Hz.
Muhammed Aleyhisselâm'ın da son peygamber olup ona verilecek olan Kur'an-ı
Kerim'in hükümlerine muhalif olan önceki hükümlerin nesh edilmiş bulunacağına
aittir. Ne yazık ki Yahudiler gibi Hınstiyanlar taifesi de kitaplarını
değiştirmiş ve bozmuş, onlardaki hükümlere riâyette bulunmamış ve bilhassa Son
Peygamber Hazretlerine ait beyanları örtmeye ve imhaya çalışıp durmuşlardır,
(ve) binaenaleyh (her kim Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile) yani indirilmiş
kitapların sabit, nesh edilmemiş hükümleri ile (hüküm etmezse işte onlar) o gibi
kimseler tam (fasıklardır) binaenaleyh o indirilmiş kitapların beyanlarına göre
son peygamberi tasdik, onun şeriatı ile amel lâzım geldiği halde buna muhalefet
edenler, itaat dairesinden çıkmış, kötülük ve günaha mübtelâ olmuş kimselerden
başka değildir.
48. Ve sana kitabı da
hak olarak indirdik, kendisinden evvelki -semavî- kitabı tasdik edici ve üzerine
bir koruyucu olmak üzere. Artık aralarında Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu
-hükümler- ile hükmet. Ve sana gelen haktan -ayrılıp da- onların havalarına tâbi
olma. Sizden her biriniz için -vaktiyle- bir şeriat, bir açık yol kılmıştık. Ve
eğer Allah T e âlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu. Fakat
size vermiş olduğu şeyler de sizi imtihan etmek için -bir ümmet kılmadı- artık
hayırlı islere koşunuz. Nihayet cümleten dönümünüz Allah Teâlâ'yadır.
Binaenaleyh nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o size haber verecektir...
48. Bu âyeti kerime,
Kur'an-ı Kerim'in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu, ve muhtelif
şeriatların, ümmetlerin vaktiyle meydana getirilmiş olduğundaki hikmeti ve Hz. M
ıı ham m e d'in peygamberliğinden sonra Kuran hükümleri dairesinde hükmedilmesi
gerektiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!.. Eski ümmetlere
Tevrat, İncil gibi kitapları verdik (Ve sana) Kur'an-ı Kerim'den ibaret olan
(kitabı da hak olarak) hakikate tercüman, tam bir doğruluk ve hikmetle
vasıflanmış bir halde izzet semâmızdan (indirdik) sana inzal buyurduk
(kendisinden evvelki) semavî her (kitabı) diğer Peygamberlere verilmiş olan
kitapların kapsamını (tasdik edici) onlardaki kıssaların, vaad ve tehdidin
hakikata uygun, zamanlarındaki insanların irşat ve aydınlatılmasına yönelik
bulunduğunu açıklayan (ve üzerine bir koruyucu) onların birer ilâhî kitap
olduğuna şahit, onların yürürlükten kaldırılmış hükümlerini koruyucu ve
savunucu, kaldırılmış hükümlerine de işaret edici (olmak üzere) o hak ve
hakikati bildiren kitabı da sana ihsan buyurduk. (Artık) sana müracaat eden ehli
kitap ve diğerlerinin (arlarında Allah Teâlâ'nın) sana (indirmiş olduğu) o
apaçık kitabın hükümleri (ile hükmet) çünki o apaçık kitap, diğer ilâhî
kitaplardaki yürürlükten kaldırılmamış olan bütün şer'î hükümleri ve hikmet
gereği olan bir nice diğer dinî meseleleri içine almış bulunmaktadır, (ve sana
gelen haktan) Ahkamı Kur'aniyeden ayrılıp da (onların) o müracaat edecek
olanların (havalarına) gayri meşru arzularına (tâbi olma) öyle bir hareket,
Allah'ın hükmüne muhalefettir, büyük sorumluluğu gerektirir. Ey muhtelif
ümmetler!, (sizden her biriniz için) Vaktiyle (bir Şeriat, bir açık yol
kılmıştık) meselâ: Hz. Musa'nın gönderilmiş olduğu günden itibaren Hz. İsa'nın
zamanına kadar Tevrat'taki şer'î hükümler ile amel edilmesi icab ediyordu. Hz.
İsa'nın zamanında da son peygamber Hz. Muhammed'in gönderildiği zamana kadar
İncil'deki jer'î hükümler ile amel edilmesi emir olunmuştu. Şimdi ise Son
Peygamber Hazretlerinin şer'î hükümleri ile bütün insanlığın amel etmeleri emir
olunmuştur. Binaenaleyh ey bu son peygamberin zamanında var olan ve ondan sonra
davücude gelecek bulunan insanlar!. Şimdi sizler için icap eden, o Yüce
Peygamberin seri at iyi e amel etmektir. Bu, ilâhî hikmet umumun menfaati
gereğidir. (Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış
olurdu) Bütün asırlarca hepinizi bir din, bir şeriat üzere birleştirir, o
şeriatı hükmünün kaldırılmasından ve değişiklikten uzak kılardı, (fakat) Öyle
kılmadı, vakit vakit Peygamberler gönderdi, sizleri evvelce başka şeriatlere
tâbi tuttu (size vermiş olduğu şeylerde) bulunduğunuzdan önceki asırların
durumlarına uygun, muhtelif şer'î hükümlerde (sizi imtihan etmek için)
hakkınızda bir imtihan muamelesi gibi bir muamelede bulunmak hikmetine binaen
sizi bir ümmet aynı şeriata tâbi kılmadı. Binaenaleyh şimdi de hepinizi bir
dine, bir parlak şeriate tâbi tutmuştur, şimdi hikmet bunu gerektirmektedir,
buna muhalefet, hakkınızda elem verici azapları gerektirir, (artık) Ey insanlar!
Sizin için iki âlemde de (hayırlı işlere koşunuz) Kur'an-ı Kerim'de beyan olunan
doğru inançlar ile, iyi ameller ile vasıf lanmaya gayret ediniz fırsatı
kaçırmayınız. (Nihayet toptan dönümünüz Allah Teâlâ'yadır) Hepiniz bu dünyayı
bırakıp âhiret âlemine gidecek, orada amellerinize göre muameleye tâbi
olacaksınızdır. (Binaenaleyh) Dünyada iken (nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o)
Yüce Yaratıcı âhiret âleminde (size haber verecektir) o ihtilâfınıza lâyık
cezaya sizi kavuşturacaktır. O halde bu akibeti düşününüz, daha imkân elde var
iken kaybedileni telâfi etmeye çalışınız, hepimiz birden İslâm dininin saadet
sahasında toplanarak aradaki boş ihtilâflara son veriniz. Bütün insanlığın
selâmeti, hakiki saadeti ancak bu sayede temin edilmiş olur.
49. Ve aralarında Allah
Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmet ve onların arzularına tâbi olma. Ve Allah
Teâlâ'nın sana indirmiş olduğu şeylerin bazısından seni fitneye
düşüreceklerinden dolayı onlardan kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse artık bil
ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki, onları bazı günahları sebebiyle musibete
uğratsın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık kimselerdir.
49. Bu mübarek âyetlerde
şer'î hükümlere riâyetin lüzumunu ve Allah'ın hükümlerinin üstünde hiçbir hüküm
olamıyacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. Kur'an-ı Kerim'i sana hak
olarak indirdik (Ve) sana emir eyledik ki, sana müracaat edenlerin (aralarında
Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmet) haklarında Kur'an-ı Kerim'in recme,
kısasa ve diğer konulara ait hükümlerini tatbik eyle (ve onların arzularına tâbi
olma) onların cahilce arzularına kıymet verme (Ve Allah Teâlâ'nın sana indirmiş
olduğu şeylerin) şer'î hükümlerin (bazısından seni fitneye düşüreceklerinden)
bâtılı hak seklinde tasvir ederek kötü maksatlarını sana kabul ettirmek
isteyeceklerinden (dolayı onlardan kaçın) sözlerine iltifat etme (Eğer onlar)
Cenâb-ı Hak'kın indirmiş olduğu ile hükümden (yüz çevirirlerse) ondan kaçınarak
başkasını arzuda bulunurlarsa (artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki
onları bazı günahları sebebiyle) öyle Allah'ın hükmünden yüz çevirmelerinden
dolayı (musibete uğratsın) onları bu büyük günahları yüzünden cezaya çarptırsın
(ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık) küfürlerinde ısrarlı,
inatçı (kimselerdir) binaenaleyh öyle sapıklar iltifata lâyık olamaz.
50. Onlar câhiliyet
devrindeki hükmü mü arıyorlar?. Allah Teâlâ'dan daha güzel hükmeden kim vardır?.
Tam kanaat sahibi bir kavime göre?
50. (Onlar) O ilâhî
hükmü kabulden kaçınan inkarcılar (câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar?)
cahiliye milleti gibi nefsin arzusuna tâbi, adalete, eşitliğe aykırı bir şekilde
hüküm verilmesini mi istiyorlar?. Bu ne kadar şaşılacak bir arzudur!. Bir kere
düşünmeli değil mi?. (Allah Teâlâ'dan daha güzel hükmeden kim vardır?.) Elbette
yoktur. (Tam kanaat sahibi bir kavime göre) hakkiyle düşünen, münevver bir
zümrenin kanaatınca Hak Teâlâ Hazretlerinden daha adaletli hükmedecek bir fert
düşünülemez. Artık onun hükmüne nasıl muhalefet edilebilir?
§ Rivayete göre Keab Ibni
Esed ve Abdullah Ibni Suriya gibi bazı şahıslar Hz. Peygamber'i fitneye
düşürmek, onu Kur'an-ı Kerim'e aykırı hükme sevk eylemek maksadıyla Hz.
Peygamber'in huzuruna gelmişler. Ya Muhammedi. -AleyhisselâmSen bilirsin ki,
biz, Yahudilerin âlimlerinden eşrafından bulunuyoruz. Eğer biz sana tâbi olursak
bütün Yahudiler bize muhalefet etmeyip sana tâbi olurlar. Bizim ile bir kavim
arasında bir dava vardır, sana müracaat edeceğiz. Eğer onların aleyhine olarak
bizim lehimize hükmedersen sana imân eder, seni tasdik eyleriz, demişler. Rasülü
Ekrem Hazretleri ise bunların bu sözlerine iltifat buyurmamış, bu hâdise üzerine
bu mübarek âyetler nazil olmuş, onların arzularına tâbi olunmaması emrolunmuştur.
51. Ey imân edenler!.
Yahudiler ile Hiristiyanları dost tutmayınız. Onların bazıları bazılarının
dostudur. Ve sizden her kim onları dost edinirse muhakkak o da onlardandır.
Şüphe yok ki, Allah Teâlâ o zâlimler olan kavme hidâyet etmez.
51. Bu mübarek
âyetler, kâfirlere karşı gösterilecek bir dostluğun kötü neticelerini ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey ihlas emini müslümanlar!. (Yehudiler
ile Hiristiyanları) Öyle birbirine düşman, ilâhî bir dinden mahrum kimseleri
(dost tutmayınız) sizden hangi biriniz, onlardan hangi birini bir sadık, hayır
ister dost telâkki etmesin (onların bazıları bazılarının dostudur) Yehudi
taifesi kendi milletine mensup olanların, Hıristiyan taifesi de kendi
dindaşlarının dostudurlar, onlar kendilerinden olmayanlara kaşı samimî bir
dostlukta asla bulunmazlar. (Ve) Ey Müslümanlar!, (sizden her kim onları dost
edinirse) Onlara karşı samimî bir muhabbet ile bağlanırsa (muhakkak o da) o
bağlanan da (onlardandır) çünki aralarında bir fikir ve inanç birliği bulunmamış
olsa öyle onlara bağlanılması mümkün olamaz. Binaenaleyh onlara öylece bağlanan
kimseler, hakikî müslüman değil, münafık şahıslar demektir.
52. İmdi kalblerinde
bir hastalık olan kimseleri görürsün ki onların içinde koşar dururlar, bize bir
felâket isabet etmesinden korkarız derler. Artık umulur ki, Allah Teâlâ bir feth
veya ilâhî katından bir emirvücude getirir de onlar kendi nefislerinde
gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.
52. Evet... O yabancı
taifelere bağlananlar vardır (İmdi) Ey Resulüm! Veya ey hakikatları görmeğe
muktedir olan herhangi bir müslüman! Sen (kalblerinde hastalık bulunan) münafık
(kimseleri görürsün ki) o münafıklar (onların) o yabancı taifelerin (içinde
koşar) lar, onlara dostluk gösterir (dururlar) o münafıkça hareketlerden dolayı
kendilerini mazeret sahibi göstermek için de (bize) o taifelerden (bir felâket
isabet etmesinden korkarız) onların birgün galip olup bizi mahvetmelerinden,
bizim mahrumiyetlere uğramamıza sebebiyet vereceklerinden endişe ederiz (derler)
ne büyük kuruntu!. Hayır hayır (artık umulur ki) Cenab'ı Hak'kın lütfundan
beklenir ki (Allah Teâlâ) mü'minlere (bir fetih) bir zafer ihsan buyurur (veya
ilâhî katından bir emir) o düşmanların ezilmesi, sürülmesi ve şiddetli
cezalandırılması gibi bir hâdise (vücude getirir de onlar) o münafık kimseler
(kendi nefislerinde gizledikleri şeyden) küfürden, nifaktan Rasülü Ekrem'in
muvaffak olup-olmayacağı hakkındaki tereddütlerden (dolayı peşiman olurlar)
pişmanlığa düşmüş bulunurlar.
53. İmân edenler de
diyeceklerdir ki, sizinle beraber olduklarına dâir büyük yeminler ile Allah
Teâlâ'ya yemin eden kimseler şunlar
53. O münafıklar öyle
pişman bir hâle mâruz kalacakları zaman (İmân edenler) hakikî müslümanlar (da
diyeceklerdir ki") ey müslüman kardeşlerimiz!. Artık o münafıkların halleri
anlaşıldı ya, (sizinle beraber olduklarına dâir) sizi aldatmak için (büyük
yeminler ile Allah Teâlâ'ya yemin eden kimseler şunlar mıdır?.) Evet... O
münafıklar değil midir ki, sizinle beraber olduklarına ve size yardım
edeceklerine dâir yemin edip durdukları halde kalben size düşmanlıkta
bulunurlar, sizin düşmanlarınıza karşı dostluktan geri durmazlar (onların) o
münafıkların (ise amelleri bâtıl olmuş) onlar tamamen (ziyana uğramış kimseler
olmuşlardır)
54. Ey imân edenler!.
Sizden her kim dininden dönerse muhakkak Allah Teâlâ bir kavmi getirir ki,
onları sever, onlar da onu severler. Mü'minlere karşı mütevâzi olurlar,
kâfirlere karşı da izzet sahipleri bulunurlar. Allah yolunda savaşa atılırlar ve
kınayanın kınamasından korkmazlar, işte o, Allah Teâlâ'nın lütfudur, onu
dilediğine verir ve Allah Teâlâ'nın lütfü ve ilmi geniştir.
54. Bu âyeti kerime, İslâm
dininden ayrılanların zararları kendi şahıslarına ait olup ilâhî dinin onlara
muhtaç olmadığını bildirmektedir. Ve Cenab'ı Hak'kın kendi mukaddes dinini dâima
destekleyeceğini bizlere müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey İslâm
şerefine nail olanlar!. (Sizden) içinizden (her kun dininden dönerse)
İslâmiyet'i bırakıp irtidâd ederse bu kötü hareketinin felâketi kötülüğü, cezası
kendisine yönelir, o yüzden İslâmiyet bir zaafa, bir duraklamaya maruz kalmaz.
(muhakkak) dır ki (Allah Teâlâ) o mürtet taifeyi yok eder yerine (bir) seçkin
(kavmi getirir) İslâm şerefine nail eder. İslâmiyet'e hizmete muvaffak kılar
(ki) Cenab'ı Hak (onları sever) onların hakkında dünyevî ve uhrevî
hayırları, mükâfatları ister (onlar da) o muhterem kavim de (onu) o Yüce
Yaratıcıyı (severler) o kerem
sahibi Yaratıcıya ibâdet ve
itaatte bulunurlar, günahlardan kaçınırlar. Ve o seçkin zevat (mü'minlere) o
dindaşlarına karşı (mütevâzi) yumuşaklık, merhamet ve şefkatle vasıflanmış
(olurlar) bununla beraber (kâfirlere karşı da izzet sahipleri) galibiyetle,
kuvvet ve şiddetle vasıflanmış (bulunurlar) bu muhterem fedakâr zatlar (Allah
yolunda savaşa atılırlar) İslâm dininin düşmanlarıyle savaşlarda bulunur, dini
yüceltmeğe hizmet eder dururlar. Ve bu zatlar (kınayanın kınamasından
korkmazlar) bunlar dinlerinde kuvvet ve metanet sahihleridir, öyle münafıklar
gibi yabancılardan, İslâm düşmanlarından korkmaz, onların kınama ve
ayıplamasına, dedikodusuna kıymet vermezler, (işte o) Muhterem zatların sahip
oldukları öyle yüksek vasıflar (Allah Teâlâ'nın lütfudur) onun bir lütuf ve
ihsanıdır ki, ona mahzar olmuşlardır. Ve Allah Teâlâ (onu) o lütuf ve keremini
(dilediğine verir) bir nice kullarını böyle yüksek lütuflara, nîmetlere nail
buyurur. (Ve Allah Teâlâ vâsidir) lütuf ve keremi pek geniştir, pek ziyadedir ve
(alimdir) bütün eşyayı ilmi ilâhîsi kuşatmıştır. Binaenaleyh ilâhî lütfuna lâik
olanları da pek mükemmel bilir, onları bu gibi ilâhî lütuflarına nail buyurur.
Vakit vakit nice kimseler İslâm şerefine nail olarak böyle eşsiz lütuflara
kavuşmuş bulunurlar. Ne yüce bir başarı!.
§ Bu âyeti kerime
başlıbaşına büyük bir mucizedir. Çünki bunun, meydana gelmeden önce haber
verdiği bu dinden dönme ve İslâm şerefine nail olma hadiseleri daha sonra
tamamen tehakkuk etmiştir.
Tefsirlerde genişçe beyan
olunduğu üzere on bir grup daha sonra Islâmiyetten dönmüş, fakat onların yerine
nice gruplar, nice milletler İslâm şerefine nail olmuşlar, İslâmiyet'i doğu ve
batıya yaymaya devam etmişlerdir.
Üç grup Rasülü Ekrem'in
zamanında dinden dönmüşlerdir ki, bunlar Yemen'de bulunan "beni Mudile"
kabilesiyle Müseylemetülkezabın kavmi olan "beni Henife" kabilesi ve beni Eset
kabilesidir. Beni Müdliçin reisi olan Zülhimar, Feyruzi, Deylemi tarafından
öldürülmüştür. Müseylemetülkezab da Hz. Ebu Bekir'in zamanında Vahşi tarafından
katlolunmuştur. Hz. Hamza"nın da katili olan Vahşi demiştir ki: Ben câhiliyet
döneminde insanların hayırlısını, müslümanlık döneminde de insanların en
kötüsünü öldürdüm. Beni Esed, Talha Ibni Huveylid'in kavmidir. Bu kavim, Hz. Ebu
Bekir'in zamanında Halit Ibni Velit tarafından yenilgiye uğratılmış, Talha da
Şam'a gitmiş, orada yeniden güzelce müslüman olmuştur. Yedi kavim de Hz. Ebu
Bekir'in hilafeti zamanında dinden dönmüşlerdir ki bunlar da "Fezare", "Gatfan",
"Beni Selim", "Beni Yerbü", "Kende" ve "Beni Bekr bini Vail" kabîleleriyle
"Teym" kabilesinin bir kısmından ibarettir. Bir gmp da Hz. Ömer'in hilafeti
zamanında dinden dönmüştür ki, o da "Gassân" denilen kavimdir.
Bu İslâm'dan dönen
kuvvetlerin hepsi de müslümanlar tarafından mağlûp edilmiş çeşit çeşit
felâketlere, mağlûbiyetlere maruz kalmışlardır. Bütün bunlar dinden dönmenin
cezasıdır. Uhrevî cezası ise pek büyüktür.
Fakat asrı saadetten
itibaren bir nice büyük kabileler, milletler İslâm şerefine nail olmuş,
İslâmiyet'i doğu ve batıya yaymaya çalışıp durmuşlardır. Ensarı kiram denilen
Medine'i Münevvere ile etrafındaki muhterem ahali. Yemen kabileleri, İranlılar
ve Kadisye savaşına iştirak eden binlerce zevat ve bilhassa Necip Türk milleti
İslâmiyet'i kabul etmiş, bu uğurda asırlardan beri cihad meydanlarına atılmış
İslâmiyet in doğu ve batıya yayılmasına pek büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu
suretle Kur'an'ı Kerim'in müjdeleri tehakkuk etmiş, onun ebedi bir mucize olduğu
ortaya çıkmıştır. Bizler ecdadımızın İslâm dini hususundaki bu yüce
hizmetleriyle dâima, iftihar eder, onların o seçkin yollarını takibe muvaffak
olmamızı Hak Teâlâ Hazretlerinden niyaz eyleriz. Ve yardım ondandır.
55. Sizin dostunuz ancak
Allah Teâlâ'dır. Ve onun Peygamberidir ve imân etmiş olanlardır. O imân edenler
ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar rukû'a varanlardır.
55. Bu mübarek âyetler,
müslümanlar için hangi kimselerin dost edinileceğini, yetkili kılınacağını
bildirmektedir. Şöyle ki: Ey mü'minler!. Sizin veliniz, dostlarınız,
yardımcılarınız o inkarcı taifeler değildir, onları dost edinmeyiniz. (Sizin
dostunuz) koruyucunuz, yardımcınız, sığınağınız (ancak Allah Teâlâ'dır) hepiniz
aslında onun yöneticiliği altında bulunmaktasınız (ve) sonra da Cenâb-ı Hak'kın
bu yöneticiliğine tâbi olarak veliniz (onun Peygamberidir ve) o kerem sahibi
mabuda (imân etmiş olanlardır) bütün müslümanlardır. O imân etmiş zatlar ki,
üzerlerine düşen beş vakit (namazı dosdoğru) bütün şartlarına riâyet ederek
(kılarlar ve) üzerlerine düşen (zekâtı) da müslümanların fakirlerine (verirler
ve) onlar (rükû'a varanlardır) yani: Onlar Cenâb-ı Hak'kın emirlerine riâyet
ederek mutavâzice bir vaziyette kulluk vazifelerini İfâ edenlerdir. Veya onlar
namazlarını, zekâtlarını Allah Teâlâ'dan korkar, Allah için tevâzuda bulunur
oldukları halde ifâ eden zatlardır. İşte bu gibi mü'minler birbirinin dostudur,
halis dostudur, hayr isteyendir. Artık yabancılardan böyle bir dostluk, böyle
bir yardım ve destek beklemek asla mümkün olamaz.
56. Ve her kim Allah
Teâlâ'yı ve onun resulünü ve imân edenleri dost edinirse şüphe yok ki, galip
olanlar. Allah Teâlâ'nın o fırkası dır.
56. (Ve her kim) Öyle
inkarcı, hâin tâifaları bırakır da (Allah Teâlâ'yı ve onun Resulünü ve imân
edenleri dost edinir) onların dostluğunu, korumasını, iyiliğini kazanmaya
muvaffak olur veya onlara yardım ve destekde bulunur (sa) elbette dinî ve
dünyevî selâmeti, galibiyeti temin etmiş olur. (Şüphe yok ki) Hakikat halde
(salip olanlar) Allah'ın korumasına mazhar, kurtuluşa nail bulunanlar (Allah
Teâlâ'nın o fırkasıdır) öyle Cenâb-ı Hak'ki ve onun Peygamberini ve bütün
mü'minleri dost edinen zatlardır. Dünyevî ve uhrevî muvaffakiyetler ancak
onların haklarında tecelli edecektir. Çünki onlar Allah'ın hizbidir.
§ Hizb, sahib, cemaat,
toplanmış taife ve cüz manasınadır. Çoğulu: Ahzabtır. Allah'ın hizbinden maksat
ise Cenâb-ı Hak'kın dinine tâbi, onun himayesini kazanmış olan zatlar demektir.
Bunlara: Evliyaullah, Ensârullah, Şiatullah, ve Cündullah da denilir.
57. Ey imân edenler!,
sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan dininizi eğlence ve oyuncak
edinenleri ve müşrikleri dostlar edinmeyiniz. Allah Teâlâ'dan korkunuz, eğer
imân etmiş kimseler iseniz.
57. Bu âyeti kerime de
Islâmiyetin yüceliğini bozmaya çalışan bütün kâfir ve müşrikleri müslümanların
dost kabul edemiyeceklerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey
müslüman zümresi!. (Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yahudi
ve Hiristiyan taifasından (dininizi eğlence ve oyuncak edinenleri) lisânen imân
ettiklerini açiklayip kalben küfr üzere ısrarda bulunanları, öyle münafık
tabiatlı kimseleri dost tutmayınız, onlar dostluğa lâyık değildirler (ve) İslâm
dinini inkâr eden (müşrikleri) de (dostlar edinmeyiniz) onlardan da uzak durunuz
(Allah Teâlâ'dan korkunuz) o gibi inkarcı, münafık, putperest kimseler ile
dostlukta bulunmaktan sakınınız, (eğer) Ey müslümanlar!. Siz hakkiyle (imân
etmiş kimseler iseniz) çünkü imân ile nitelenmek, o gibi din düşmanlarından
sakınmayı gerektirir.
§ Rivayete göre Rifae bini
Zeyid ve Süveyd binil Hars görünüşte kendilerini müslüman göstermiş, sonra da
münafık kesilmişlerdi. Müslümanlardan bazı zatlar ise bunları hakikî müslüman
sanarak haklarında muhabbet göstermekte bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyeti
kerime nazil olmuş, o gibi kâfir ve münafıkların dostluğa lâyık olmadıkları
ihtar buyrulmustur.
58. Ve namaza çağırdığın
zaman onu bir eğlence ve bir oyuncak edinirler. Bu da şüphe yok ki,, onların
akıllıca düşünmez bir kavim olmalarındandır.
58. Bu mübarek âyetler de
İslâmiyet'e mahsus dinî vazifelerin ehemmiyetini takdir etmeyen, İslâm
milletinin varlığını kıskanan kimselerin ne kadar kıymet bilmez olduklarını
göstermektedir. Şöyle ki: Bir takım dinsizler, İslâm dini ile alay eder (Ve) bu
cümleden olarak onlardan bir taife. Ey ehli İslâm!. Siz (namaza çağırdığınız
zaman) ezanı muhammedi okunarak Allah'ın birliği, inancı bütün ufuklara
yayıldığı ve imân sahipleri namaz gibi kutsî bir ibâdete davet olundukları vakit
o inkarcı taife (onu) o namazı, ö yüce çağrıyı (bir eğlence ve bir oyuncak) bir
alaya konu (edinirler) öyle cahilce, kâfirce bir kötü harekete cür'ette
bulunurlar. (Bu da) onların bu alçakça hareketleri de (Şüphe yok, onların
akıllıca düşünmez bir kavim olmalarındandır) çünki aklı basında olan her insan,
gerek ezanın ve gerek namaz gibi ibâdetlerin ne kadar kutsal birer vazife
olduğunu takdir eder. Öyle yüce vazifelerden kaçınanlar, onların kıymetini
takdir fedemeyenler, onların yapılmasından dolayı içlerinde bir düşmanlık, bir
kırgınlık eseri belirmeğe başlayanlar, elbette güzelce düşünmeden, din
düşüncesinden, yaratılış temizliğinden mahrum kimselerdir.
§ Rivayete göre Medine'i
Münevvere'de bulunan bir Hıristiyan ezan okunurken müezzinin "Eshedü enne
Muhammeden Rasülüllah" dediğini işitince: "Allah yalancı olanı yakıversin"
dermiş. Bir gece onun hizmetçisi olan bir kadın elinde ateş bulunduğu halde onun
hanesine girmiş, bundan bir kıvılcım uçarak o haneyi de onun içinde bulunan
sahihlerini de tamamen yakıvermiş, o pis herif, lâyık olduğu cezaya, kendi
temennisiyle kavuşmuştur.
59. De ki: Ey ehli kitap!.
Bizden hoşlanmamanız, bizim Allah Teâlâ'ya ve bize indirilene ve daha evvel
indirilmiş olana imân ettiğimizden ve sizin bir çoğunuzun şüphesiz fâsık
kimseler olmalarından dolayı mıdır?.
59. Ey Yüce Resulüm!.
O gibi inkarcılara (De ki: Ey ehli kitap) ey kendilerine vaktiyle kitap verilmiş
olan taife!. (Bizden hoşlanmamanız) Bizi ayıplamanız, bizim dinî hükümlerimizi
inkâra cür'et göstermeniz neden kaynaklanıyor?, (bizim Allah Teâlâ'ya) İmân
ettiğimizden dolayı mı böyle cahilce bir harekete cür'et ediyorsunuz?. Allah
Teâlâ'ya imân, en büyük bir vazîfe, en kutsi bir inanç değil midir?, (ve bize
indirilene) Kur'an-ı Kerim'e (ve daha evvel) Peygamberlere (indirilmiş olana)
Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplara (imân ettiğimizden) dolayı mıdır ki,
hakkımızda öyle edepsizce hareketlere cür'et gösteriyorsunuz?. Böyle bir imân
saygıya değer değil midir?, (ve) Ya (sizin) bu cahilce hareketiniz (bir
çoğunuzun şüphesiz fâsık kimseler olmalarından dolayı mıdır?.) Evet... Öyle
fâsık kimseler imânın Islâmî vazifelerin kadrini bilemezler, onların haklarında
öyle alaycı hareketlere cür'et ederler, fikrî sapıklıklarını göstermiş, ilâhî
azabı hak etmiş olurlar. Yoksa, aklı başında bulunan, fısk ve küfürden kaçınan
kimseler, böyle inkarcı, alaycı hareketlere asla cür'et edemezler..
Sonraki Sayfa

|
|