|
59. Ey imân edenler!. Allah
Teâlâ'ya itaat ediniz ve Peygamber'e de ve sizden olan emir sahiplerine de
itaatte bulununuz. Sonra birşey hakkında ihtilâfa düşerseniz, eğer siz Allah
Teâlâ'ya ve âh i-ret gününe inanır kimseler iseniz onu Allah Teâlâ'ya ve
Peygamberine arzediniz. O hem bir hayırdır, ve hem de netice iti-bariyle daha
güzeldir.
59. (Ey) tüm (imân
edenler!.) sizler (Allah Teâlâ'ya itaat ediniz) onun emirlerine, yasaklarına
hakkıyla riayetkar olunuz (ve Peygamber'e de) Son Peygamber Hazretlerine de
itaat ediniz, onun emirleri doğrultusunda harekette bulununuz (ve sizden olan)
ehli imândan olup adalet ve doğruluğa riayetkar bulunan (emir sahiplerine de)
İslâm yöneticilerine de ve dininizin hükümlerini size tebliğ eden şeriat
âlimlerine de (itaatte bulununuz) onlara karşı da itaatsizlikte bulunmayınız.
(Sonra birşey hakkında) din işlerine ait bir mesele hususunda siz ve yöneticisi
olan zatlar (ihtilâfa düşerseniz) bu ihtilâfta İsrar edip durmayınız, (eğer siz
Allah Teâlâ'ya ve âh i ret gününe inanır) hakikaten mü'm in, itaatkâr, âh i ret
azabından sakınan (kimseler iseniz onu) o ihtilâfa düştüğünüz dinî meseleyi
(Allah Teâlâ'ya) onun kitabı olan Kur'an'ı Kerim'e (ve Peygamberine) Yüce
Resülü'nün sünneti seniyesine (arzediniz) şüphenizi, ihtilâfınızı o sayede hâl I
eyleyin iz, İslâm birliğini bozacak ihtilâflardan kaçınınız, (o) ihtilâf
ettiğiniz meseleyi Cenâb-ı Hak'ka ve onun resulüne arzetmeniz, sizin için (hem
bir hayırdır) en iyi bir yoldur (ve hem de) haddizatında (netice itibariyle) de
(daha güzeldir) haddizatında tam manâsıyla güzel olan, böyle hareket etmektir.
§ Bu âyeti kerime, dinin
esaslarını teşkil eden kitap ile peygamberin sünnetine, icmai ümmet ile kıyası
fııkahaya riâyetin lüzumunu içine almış bulunmaktadır. Çünkü bir meseleyi
Cenâb-ı Hak'ka arzetmek, Kur'an-ı Kerim'e başvurmak suretiyle olur. Yüce
Peygambere arzetmek de onun yüce sünnetlerine riâyet etmekle meydana gelir.
Yönetici olan, içtihat makamına ıılamış bulunan zatların reylerine müracaat
daicmai ümmete ittiba suretiyle mümkün bulunur. Halledilmeyip kendisine ihtilâf
vâki olan bir meseleyi kitap ile peygamberin sünnetine arzetmek ise bunlardaki
açık olan hükümler, kendisine kıyas edilen olarak kabul edilmek suretiyle olur.
Zira o ihtilâf edilen meselenin hükmü, kitap ve sünnet ile açıkça beyan buyuru l
mu s olsa artık onlar da öyle ihtilâfa mahal kalmaz.
§ Rivayete göre Rasülü
Ekrem S al I al I ahu aleyhi vesellem efendimiz. Hal it İbni Veli d'i -Radiallahü
anhıı- bir askerî kıtaya emir tayin ederek bir kabile üzerine göndermişti.
Bundan haberdar olan kabile halkı, firar etmiş, yalnız bir şahıs, kaçmamış,
İslâm askerî kıt'al arı arasında bulunan "Ammar İbni Yâsir'e müracaat etmiş,
"ben müslümanlığı kabul ettim, artık bu beni kurtarmaya kâfi midir?." diye
sormuş, Ammar da ona t em in at vermiş, onu em anî altına almıştı. Fakat Hz. Hal
it, o kabilenin yurduna girince bu mülteci olan şahsın mallarına el koymuştu.
Ammar ise kendisine müracaat ederek o şahısa müslüman olduğu için âmân verdiğini
söyledi. Hal it İbni Velit ise: Ben emir bulunuyorum, ben onun malına el
koyabilirim, bana söylemeden sen kendi başına nasıl âmân veriyorsun, sen bana
karışamazsın diye söylendi. Bu suretle aralarında bir ihtilâf meydana geldi.
Keyfiyeti gidip Rasülü Ekrem'e arzettiler. Yüce Peygamber efendimiz de Ammar'in
verdiği âmân'in caiz olduğunu bildirdi. Bununla beraber bir daha em i re
müracaat etmeksizin kendi kendine söz vermemesini Ammar'a ihtar buyurdu. Bu
hâdise üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, yöneticilere itaatin gereğini
göstermiştir.
60. Sana indirilmiş olana
ve senden evvel indirilmiş bulunana imân ettiklerini iddia edenlere bakmadın mı
ki, onlar Tagut'ıın huzurunda muhakeme olmayı isterler. Halbuki onu inkâr
etmekle memur bu-lıınmuşlardı. O şeytan ise onları -doğru yoldan- pek uzak bir
sapıklıkla dalâlete düşürmek ister.
60. Bu mübarek âyetler,
bir kısım münafıkların gerçeğe aykırı iddialarını, uğursuz hareketlerini, haktan
nasıl kaçınıp şeytanlara nasıl tabi olduklarını ve bunların hakkında yapılacak
hayırlı hikmetli ihtarlar! bildirmektedir. Şöyle ki: Habibiml. Ne kadar
şaşılacak bir haldir!, (sana indirilmiş olana) Kur'an'ı Kerim'e (ve senden evvel
indirilmiş bulunana) Tevrat'a ve İncil'e (imân ettiklerini iddia edenlere) sözle
böyle bir iddiada bulunanlara (bakmadınmı ki) onlar bu iddialarına aykırı
hareketlerden kendilerini alamıyorlar, onlar dindar olduklarını iddia ettikleri
halde (Tagutıın) şeytanın, şeytan tabiatında bulunan Keab İbni Eşref gibi
kimselerin (huzurunda muhakeme olmayı isterler) hakkın ortaya çıkmasını arzu
etmezler, (halbuki) onlar (onu) Tagut'ıı; şeytanı, bâtıla değer veren herhangi
bir şahsı (inkâr etmekle memur) Allah tarafından o imân ettiklerini iddia
eyledikleri kitaplar vasıtasıyla emir edilmiş (bulunmuşlardı) artık buna nasıl
muhalefette bulunuyorlar? Bu hareketleri ile iddiaları arasındaki çelişkiyi
görmüyorlar mı?. Ne kadar şaşılacak bir ruhî sapıklık! (o şeytan ise) o hükmüne
başvurmak istedikleri bozguncu şahsiyet ise (onları) doğru yoldan (pek uzak)
hidâyete dönmeyi imkânsız kılacak (bir sapıklıkla dalâlete) doğru yoldan
mahrumiyete (düşürmek ister) o halde ona nasıl başvurmaya cür'et edebiliyorlar?.
61. Onlara Allah Teâlâ'nın
indirmiş olduğuna ve Peygambere ge-liniz denildiği vakit de o münafıkları
görürsün ki, senden kaçındıkça kaçınıyorlar...
61. (Onlara) O Tagut'ıı
hakem kılmak isteyenlere her kim tarafından (Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğuna)
hikmet dolu Kur'an'ı Kerim'e (ve) Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine
itaat edilmesi kesin bir dinî vazife bulunmuş olan (Peygamber'e) peygamberlerin
en mükemmeli olan Hz. Muhammed'e (geliniz) bütün davalarınızı onlara arzediniz,
o sayede cehaletten kurtularak İlim şerefine nail olunuz (denildiği vakitte o
münafıkları görürsün ki) bu yüce hayre ihtarı kabul etmiyorlar, (senden
kaçındıkça kaçınıyorlar) senden son derece yüz çevirerek yine şeytanlara
müracaat etmek isterler. Cenab'ı Hak'kın kııtsî hükümleri dururken dinsizlerin,
münafıkların hükümlerine sarılmak al ç akl ı ğ ı n d a b ıı I ıı n ıı rl ar.
_'. Ya onlara kendi
ellerinin evvelce yaptığı şey sebebiyle bir musibet isabet ettiği zaman
-halleri- nasıl olacak?. Sonra da sana gelirler, biz başka değil, ancak iyilik
etmek ve ara bulmak istedik diye Allah Teâlâ'ya yemin ederler. 2. (Ya onlara) o
münafıklara, o hak sözü kabulden yilz çevirenlere (kendi ellerinin) kendi
şahısların in (evvelce yaptığı şey) Tagut'un hükmüne müracaat gibi
Rasülııllah'ın hükmüne rıza göstermemek gibi bir cür'et (sebebiyle bir musibet)
bir ceza, bir felâket (isabet ettiği zaman) halleri (nasıl olacak?.) Artık onlar
bu musibetten kurtulmaya hâdir olabilecekler mi?. Ne gezer!. Onlar (sonra da)
böyle bir musibete düştükleri zaman da (sana gelirler) yaptıkları fenalıklardan
dolayı özür dilemeye (bîz başka değil) Senden başkasının muhakemesine müracaat
etmekle (ancak iyilik etmek) sulh yapmak (ve ara bulmak) iki hasının arasını
bulup barıştırmak (istedik) yoksa sana muhalefette bulunmak işlemedik, bizi
tenkit buyurma (diye Allah Teâlâ'yayemin ederler) böyle bir yalan yere yemin
etmekten çekinmezler.
63. Onlar o kimselerdir ki,
Allah Teâlâ onların kalplerinde ne olduğunu bilir. Artık onlardan çekin ve
onlara öğüt ver ve onlara nefisleri hakkında tesirli söz söyle.
63. (Onlar) böyle yalan
söyleyen münafıklar (o kimselerdir ki) onların kalplerindekiler Allah katında
gizli değildir. (Allah Teâlâ onların kalplerinde) nifak adına, İslâmiyet'e ve
müslümanlara karşı kin ve düşmanlık adına (ne olduğunu bilir) her ne kadar onu
gizlemeye çalışsalar da, yalan yere yemin edip özür dilseler de (artık) Habibim!.
Sen olgunluk göster (onlardan çekin) onları azarlama, onları cezalandırmaktan
menfaat gereği vazgeç veya onların ileri sürdükleri mazeretleri kabul etme (ve
onlara öğüt ver) onları nifaktan alıkoyacak nasihat I arda bulun, onları Cenab'ı
Hak'kın, l öl l Tin i kazıyacak azabından korkut (ve onlara nefisleri hakkında)
nefislerinin ıslahı hususunda veya onlara başkalarının yanında değil, yalnız
kendilerine gizlice (müessir) kalplerinde tesir edecek şekilde (söz söyle) t âl
i ondan faydalanabilsinler, gafletten uyansınlar, ilâhî azaptan korksıınlar,
ayrılık ve nifaktan vazgeçsinler. Aksi takdirde uğrayacakları ilâhî azaba
hazırlansınlar.
Bu âyeti kerime, Rasülü
Ekrem efendimizin edebî ifade gücüne, etkili, nazi
km et I i va'z ve irşada
sahip olduğunu göstermektedi
§ Rivayete göre
münafıklardan bir kimse, Yahudilerden biriyle bir hususta çekişmede bulunmuşlar.
Yahudi demiş ki, aramızdaki çekişmeyi hal için Ebııl Kaşıma, yani Rasülü Ekrem'e
müracaat edelim: Münafık da Yahudilerin âlimlerinden olan Keab ibnil Eşref e
müracaat etmelerini istemiş. Keab ise rüşvet almaya çok düşkün imiş. Yahudi ise
Rasülü Ekrem'in rüşvete asla iltifat etmeyip hak ile hükmedeceğini bildiğinden
her halde Rasülııllah'a müracaat edilmesinde İsrar etmiş, nihayet Hz.
Peygamber'e gidip keyfiyeti anlatmışlar. Yüce Peygamberimiz Yahudi lehine hüh
met m iş, münafık bu hükme razı olmamış, Hz. Ebıı Beki re müracaat etmişler, o
da Yahudi lehine hü km eylem iş, münafık yine razı olmamış, Hz. Ömer'e müracaat
etmelerini istemiş, sonunda ona müracaatta bulunmuşlar. Yahudi haber vermiş, biz
Hz. Muhammed'e ve Hz. Ebıı Bekir'e müracaat ettik, benim lehime hükmettiler, bu
hasmım onların hükmüne razı olmadı, sana müracaat etmemizi istedi. Demiş, Hz.
Ömer de o münafığa hitaben: Öyle mi?, diye sormuş, o da evet öyle oldu demiş,
bunun üzerine Hz. Ömer, biraz sabredin, burada durun, ben şimdi gelirim diye
söylemiş, gidip kılıcını kuşanarak bunların yanına gelmiş, "Allah Teâlâ'nın ve
Resulünün hükmüne razı olmayanın cezası budur" diye kılıcı ile münafığın boynunu
uçurmuştur. Münafığın ailesi Hz. Peygambere gelerek Hz. Ömer'den şikâyet
etmişler Rasülü Ekrem de durumu sormuş, Hz. Ömer de: Ya Rasûlüllah!. O münafık
senin hükmüne razı olmadığı için bu cezaya lâyık olmuştu, demiş. Bu konuşmayı
müteakîb de Cibril Emin gelmiş, Ömer, Farııktıır, hak ile bâtılın arasını
ayırmıştır, diye lehinde şahitlikte bulunmuş, bunun üzerine Rasülü Ekrem de: Ya
Ömer!. Sen Farııksıın, diye buyurmuştur.
İşte bu mübarek âyetler
bu hâdise üzerine nazil olmuştur. Bu halde T ag ut' d an maksat, Keab ibnil
Eşrefti de daha başka sebepler de gösterilmiştir. Bilgi Allah katındadır:
Münafık, öyle şeytan tabiat
bir şahsın muhakemesini İs tefsirleı
64. Bîz hiçbir
Peygamber göndermedik. Ancak Allah Teâlâ'nın iz-niyle itaat edilmesi için
gönderdik. Ve eğer onlar nefislerine zul-mett iki er) zaman sana gelseler de
Allah Teâlâ d an mağfiret ist e-şeydi I er ve onlara Peygamber de istiğfarda
bulunsaydı elbette Allah Teâlâ'yı tövbeleri çok kabul edici ve çok esirgeyici
bulacaklardı.
64. Bu m il barak
âyetler, insanlığı ir; ad için Rasûlııllah'a itaat ve teslimiyetin lüzumunu,
istiğfarın ehemmiyetini ve hakikî imânın ne şekilde meydana geleceğini
göstermektedir. Şöyle ki: (bîz) insanlık muhitine abes yere (hiçbir Peygamber
göndermedik) onların gönderilmesi büyük bir fayda ve hikmete dayanmaktadır.
Evet... Her peygamberi (ancak Allah Teâlâ'nın izniyle) ilâhî iradesiyle (itaat
edilmesi) emirlerine riâyet, kendisine muhalefetten sakınılması (için gönderdik)
artık onun emirlerine, hükümlerine razı olup muhalefette bulunmamak gerekir. (Ve
eğer onlar) Allah Teâlâ'nın ve Resulünün hükmünü bırakıp da mahkemeleşmek için
başkalarına müracaat etmek isteyenler, böyle (nefislerine zulmettikleri zaman)
bu hareketlerinden dolayı nadim ve pişman olup Habibim!, (sana gel s el erde)
özür beyanında, kusurlarını itirafta bulunarak tövbe ve ihlâs ile (Allah
Teâlâ'dan mağfiret ist eşeydi I er) günahlarının yarlıganmasını niyaz eylesler
(ve onlara Peygamber de) hükmüne razı olmadıkları Hz. Mııhammed'de affedici bir
şekilde hareket ederek kendileri için (istiğfarda bulunsa idî) onun günahlarının
af ve örtülmesi hakkında şefaat etse idi (elbette Allah Teâlâ'yı) o yapılan
(tövbeleri çok kabul edici) ve onların haklarında (çok esirgeyici) çokça
merhamet buyurucu (bulacaklardı) çünkü Cenâb-ı Hak, çok bağışlayan, pek
esirgeyendir.
65. Hayır, Rabbine
andolsıın ki, onlar aralarındaki çekişmede seni hakem tayin etmedikçe, sonra da
hükmedeceğin şeyden dolayı nefislerinde bir sıkıntı bulmaksızın ve tam bir
teslimiyet ile teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.
65. (Hayır) onların
imân iddiaları doğru değil, (Rabbine andolsıın ki onlar) o iddia edenler
(aralarındaki anlaşmazlıkta) ihtilâfa düştükleri hususta (seni hakem tayin
etmedikçe) senin zaten Allah tarafından hakim bulunduğunu bilip senin hükmüne
baş vurmadıkça (sonra da) senin (hükmedeceğin şeyden dolayı) itaat ve teslimiyet
gösterip (nefislerinde) kendi içlerinde (bir sıkıntı) bir ıstırap, bir
hoşnutsuzluk (bulmaksızın ve) zahiren ve bat in en (tam bir teslimiyet ile)
hükmüne (teslim olmadıkça) hakikî sH'ilde (imân etmiş olmazlar) çünki
Rasûlııllah'ın hükmüne razı olmamak, Allah'ın hükmüne razı olmamayı gerektirir.
Böyle bir rıza göstermemek ise bir isyandır, bir inkârdır, imâna aykırı, cahilce
bir harekettir.
§ Bir rivayete göre bu
mübarek âyetlerde Rasûlııllah'ın hükmüne razı olmayan münafıklar hakkında nazil
olmuştur. Diğer bir rivayete göre de Hz. Zübeyr ile Hatib bini Belten hakkında
nazil olmuştur. Şöyle ki: Zübeyr bini Avvem Hazretlerinin hurmalığı yanı
başından bir su ceryan edermiş, bahçesi uzakta bulunan Hatib de bu sudan
bahçesini sulamak istemiş, Hz. Zübeyr razı olmamış, keyfiyeti Rasûlü Ekrem'e
arzetmisler. Yüce Peygamber Hazretleri de: "Ya Zübeyr!. Sen hurmalığını
suladıktan sonra suyu komşuna bırak" diye buyurmuş. Hatib bu peygamberin
tavsiyesinden hoşnut olmamış, Rasûlııllah'a hitaben: "Zübeyr hatanın oğlu olduğu
için onu kayırdın" diye kötü zan d a bulunmuş, bunun üzerine Rasûlü Ekrem de
Zübeyr'e hitaben: "Ya Zübeyr!. Hurmalığını tamamen sulamak için suyu duvarlara
çıkıncaya kadar tut, yani: Hurmalığını tamamen sıvarı ne aya kadar suyu
salıvermem eğ e hak hin vardır, ondan sonra bırakırsın" diye emir etmişti. Çünkü
suyun kaynağı, Hz. Zübeyrin hurmalığı yanında olduğundan o hurmalığı tamamen
sıılamadıkça suyu aşağıya bırakması icâbetmezdi. Halbuki, Rasûlüllah Efendimiz,
hurmalığın zaruri olan yeri suladıktan sora suyun aşağıya bırakılmasını özel bir
lütuf olmak üzere tavsiye etmiş bulunuyordu. En s ardan olan hatip, bu
müsamahayı, bu lütfü takdir edemeyip edebe aykırı, bir kötü zan d a bulunmuş
idi. Bunun üzerine bu mübarek âyetler nazil olmuş, peygamber emrine riâyet
etmemenin İslâm âdetine muhalif bulunduğu ihtar olunmuştur.
66. Eğer onların üzerine
nefislerinizi öldürünüz veya yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık bunu onlardan
birazı müstesna olmak üzere yapmazlardı. Ve eğer onlar kendisiyle öğüt
verildikleri şeyi yapsa idiler elbette onlar için hayırlı ve devamlı olmak
itibariyle daha sağlam olurdu.
66. Bu mübarek âyetler,
münafık tabiatlı insanların Allah'ın emirlerine muhalif hareketlerde
bulunacaklarını, halbuki, o kııtsî emirlere uyma neticesinde nice nimetlerin,
saadetlerin meydna geleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (eğer) biz
(onların) o münafıklar topluluğunun (üzerine) tövbelerinin kabulü için
(nefislerinizi öldürünüz) intihar ediniz (veya yurtlarınızdan çıkınız
diye yazs aydık) onlara böyle bir emîrde bulunsa idik, nitekim vaktiyle İsrail
oğullarından bir kısmı tövbelerinin kabulü için kendilerini öldürmekle, bir
kısmı da Mısır'dan çıkmakla mükellef bulunmuşlardı. Halbuki bu münafıklara böyle
bir ilâhî emir bir dinî görev verilse idi (bunu) bu emri, bu vecibeyi (onlardan
birazı) aralarında bulunan halis mü'minler (müstesna olmak üzere) çoğu
(yapmazlardı) ne kendilerini öldürürlerdi, nede yurtlarından çıkmak isterlerdi,
(ve eğer onlar kendisiyle Öğüt verildikleri şeyi) Haklarında bir hayr-isterlik
eseri, bir günahkârlıktan kurtulma vesilesi olan kendini öldürmek gibi, yurttan
hicret gibi Rasülııllah'a itaat gibi bir vazifeyi (yapsa idiler elbette onlar
için) şahısları hakkında da dünyada da, âhirette de (hayırlı) olurdu, (ve
devamlı olmak itibariyle) de imanlarının gerçekleşmesi devam ve kararlılığı
bakımından da (daha sağlam olurdu) daha metin bulunurdu.
§ Rivayete göre bu âyeti
kerime nazil olunca Hz. Ömer ile Ammar Ibni Yasir ve Abdullah bin Mesut ile
eshabı kiramdan daha bir grup demişler ki: Vallahi eğer bize bu emredilseydi,
elbette yapardık. O Allah Teâlâ'ya hamdolsıın ki, bizi bundan af buyurmuş. Bu
zatların bu samimi sözlerinden Rasülü Ekrem Hazretleri haberdar olunca buyurmuş
ki: Şüphesiz benim ümmetimden öyle adamlar vardır ki, onların kalp I erin d eki
İman, en sabit dağlardan d ah a fazla kararlı bulunmaktadır...
67. Ve o zaman elbette
onlara tarafımızdan pek büyük bir mükâfat da verirdik.
67. (Ve o zaman)
onlar imânlarında öyle kararlı bulundukları vakit (elbette onlara tarafımızdan)
Allah katından (pek büyük bir mükâfat da) yani cennete kavuşmak gibi bir nimet
de (verirdik) ihsan buyururduk...
68. Ve onları elbette bir
doğru yola iletirdik.
68. (Ve onları elbette)
şüphe yok ki (bir doğru yola hidâyet ederdik) o yolu takib etmekle bereketli
cennetlere kavuşurlardı, kendilerine gayıp kapıları açıhrdı. Nice tecellilere
kavuşurlardı. İşte C en âb-1 Hak'ka ve Yüce Peygamber'e itaatin pek yüce, eşsiz
mükâfatı...
69. Ve her kim Allah
Teâlâ'ya ve Peygambere itaat ederse işte onlar. Allah Teâlâ'nın kendilerine
lııtııflarda bulunduğu peygamber-1 er ile ve sıddıklar ile ve şehitler ile ve s
al ih zatlar ile beraberdirler. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır...
69. Bu mübarek âyetler,
Hak Teâlâya ve Yüce Peygambere itaatin pek büyük fai d el erin i bildirmekte
bütün insanlığı bu itaate teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenabı Hak'kın ve Yüce
Peygamber'in hükmüne nasıl razı olamıyorlar!. (Ve) halbuki (her kim Allah
Teâlâ'ya ve Peygambere) emrettikleri ve yasakladıkları hususlarda (itaat ederse)
tam ve mükemmel bir teslimiyet ve bağlılıkta bulunursa (işte onlar) böyle
itaatkâr olan zatlar (Allah Teâlâ'nın kendilerine lütuf I arda bulunduğu
peygamberler ile) nübüvvet ve ri s âl et e sahip bulunan yüce zatlar ile
beraberdirler, (ve sıddıklar ile) sözlerinde, özlerinde, inançlarında tam bir
sedâkate sahip, yüce peygamberleri herkesten evvel tasdik eden Hz. Ebııbekir i
Sıddık gibi ümmetin seçkinleri ile beraberdirler (ve şehitler ile) hak dininin
doğruluğu ve yüceliğine hüccet ve delil getirerek şahitlik eden ve hak yolunda
cihat meydanlarına atılarak Allah'ın dinini yüceltmek için canlarını cömertçe
veren mücahitler ile beraberdirler (ve salih zatlar ile) ömürlerini Hak
Teâlâ'nın itaatine, mallarını Allah rızâsını kazanmak için sarfetmiş, iyilikleri
kötülüklerine galip bulunmuş olan fedakâr zatlar ile (beraberdirler) dâima
onlara yakın olurlar, onların iltifatlarına mazhar bulunurlar, istedikleri zaman
ebediyet âleminde o gibi kutsal zatları ziyarete muvaffak olup onlara bağlanmış
olmak şerefini elde ederler. (Onlar ise) O Yüce Peygamberler ile o diğer seçkin
zevat ise (ne güzel arkadaşlardır.) onların arkadaşlığında bulunmak insan için
ne güzel, ne gıpte edilecek bir muvaffakiyettir. Cenâb-ı Hak cümlemize nasip
buyursun âmin...
70. İşte bu lütuf Allah
Teâladandır. Ve Hak Teâlâ hakkıyla bilici olarak kâfidir.
70. (İşte bu lütuf)
Allah Teâlâ'ya ve Peygamber'a itaat edenler için takdir edil m i; olan bu
mükâfat, öyle bir kısım büyüklerin arkadaşlığına kavuşmak şerefi (Allah
Teâlâ'dandır) sırf onun bir lütuf ve ihsanıdır, bir ilâhî ikramıdır, başkası
tarafından değildir. (Ve Hak Teâlâ hakkıyla bilici olarak kâfidir) o Yüce mâbııd,
herkesin hak ettiğini, lâyık olduğu lütuf ve ihsanının derecesini hakkıyla bilir
ve herkese dilediği lütııfta bulunmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir.
§ Rivayete göre Rasülü
Ekrem efendimizin azadlısı olan "Sevban" Radiyallahıı anh: Peygamber efendimize
karşı pek fazla bir muhabbet ile duygu dolu bulunmakta idi. Ondan ayrılmağa pek
az sabredebilirdi. Bir gün rengi değişmiş, vücudu zayıf lâmiş bir halde
peygamberin huzuruna gelmişti. Peygamber efendimiz onun bu üzüntülü vaziyetini
görünce sebebini sormuş, o da şöyle demişti: Ya Rasülüllah!. Benim bir
hastalığım, ve ağrım yok, fakat senin ayrılığına dayanamıyorum, huzuru saadetine
gelmedikçe üzüntümü teskin edemiyorum, sonra âhiret hayatını düşünüyorum,
korkuyorum ki, zatı alinizi göremiyeceğim, çünki sizin peygamberlik mertebeniz
pek yücedir, ben cennete girsem de benim mertebem aşağı olduğundan size kavuşmuş
olamıyacağımdan korkuyorum, ve eğer cennete giremezsem seni ebediyyen göremem.
İşte Sevban hazretlerinin
bu pek samimî endişesini gidermek için bu mübarek âyetler nazil olmuş, onu
teselli etmiştir. Demek ki: Ümmetin fertleri ile Yüce Peygamberlerin dereceleri
eşit değilse de onlara tabi, itaatkâr olan zatlar cennet âleminde onlarla vakit
vakit görüşecek onlar ile birlikte sohbet etmek şerefine nail bulunacaklardır.
Ne büyük bir mazhariyet!.
71. Ey imân edenler!.
İhtiyat tedbirinizi alın da bölük bölük halinde çıkınız veya hep birden seferber
olunuz.
71. Bu mübarek âyetler,
İslâm kuvvetlerinin düşmana karşı ne gibi vaziyetler alabileceklerini ve onların
galibiyet ve mağlûbiyet hallerinde münafıkların ruhî durumlarını bildirmektedir.
Hak yolunda cihâda atılanlara da herhalde büyük mükâfatlara nail olacaklarını
müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) mü'm in olduklarını (ikrarda
bulunanlar!.) siz düşmanlarınıza karşı uyanık bulununuz, (ihtiyat tedbirinizi
alın da) onlar ile savaşta bulunmak için ya (bölük bölük halinde) cihad
meydanına (çıkınız) nihayet yirmişer kişinin üstünde bulunan birer erkek takımı
halinde savaş meydanına atılınız (veya hep birden) bir toplu savaş gücü halinde
(seferber olunuz) düşman için savaş meydanına çıkınız.
Demek ki, diğer hayır
işleri hususunda da ehli İslâm'ın, durumun gereğine göre böyle parça parça ve
toplu şekilde çalışmaları lâzımdır.
72. Ve şüphesiz
sizden öyle kimse vardır ki, elbette ağır davra-nacaktır. Eğer size bir mıısîbet
isabet ederse "muhakkak Allah Teâlâ bana lütfetti, çünki onlar ile beraber hazır
bulunmadım" der.
72. (Ve) Ey İslâm
mücahitler!!, (şüphesiz sizden) soy ve sop itibariyle ve görünürde müslümanlık
iddiasiyle sizden sayılıp aranızda bulunan (öyle) münafık (kimse vardır ki,
elbette ağır davranacaktır) savaştan geri kalacak, tembellik gösterip
duracaktır. (Eğer size) öldürülme gibi, yenilgi gibi (bir musibet isabet ederse)
o münafık sevinecek ve (muhakkak Allah Teâlâ bana lütfetti) beni korudu (çünkî
onlar ile) o musibete uğrayan İslâm mücâhitleri ile (beraber) harp meydanında
(hazır bulunmadım, der) eğer ben de hazır bulunsa idim öyle bir mıısîbet e
uğramış olacaktım diye sevinç gösterir.
73. Ve yemin olsun ki,
eğer size Allah tarafından bir lütuf nasib olursa, sanki sizinle onun arasında
hiçbir tanışıklık yok imiş gibi "ne olurdu ben de onlar ile beraber olsaydım da
büyük bir ganimete nail olsa idim" diyecektir.
73. (Ve yemin olsun ki)
kesin bir durumdur ki, (eğer size) Ey hakikî mü'minler!. (Allah tarafından) onun
yüce takdirinin eseri olarak (bir fazi) bir ganîm et, bir fetih ve zafer in as
il) olursa) o münafık, kaçırdığı dünyevî amaçlarından dolayı nadim ve pişman
olarak (sanki sizinle onun arasında) bir dostluk, bir tanışıklık, bir cemiyet
halinde yaşamak ve (hiçbir tanışkanlık yok imiş gibi) vaktiyle sizinle teşriki
mesâide bulunmayıp şimdi sırf dünyevî bir menfaat için (ne olurdu ben de onlar
ile beraber olsa idim) o İslâm erleriyle beraber savaşa iştirak etse idim (de)
şimdi ben de onlar gibi (büyük bir ganimete nail olsa idim) ben de ganîm et
mallarından bir hisse alsa idim (diyecektir) ne yanlış bir düşünce, ne fena bir
ihtiras!.
74. Artık dünya hayatını
âhiret karşılığında salacak olanlar, Allah yolunda savaşa atılsınlar, ve her kim
Allah yolunda savaşta bulıı-nıır da öldürülürse veya galip gelirse ona elbette
büyük bir mükâfat vereceğiz...
74. (Artık dünya
hayatını) dünya varlığını, dünyanın fâni servet ve zenginliğini (âhiret
mukabilinde) ııhrevî, ebedî mükâfat uğrunda (salacak) feda edecek (olanlar)
hakikî mü'minler mücahitler!. (Allah yolunda) Cenâb-ı Hak'kın dinini yüceltmek m
aks adiyi e (savaşa atılsınlar) Ebedî bir saadete kavuşmak için nefislerini hak
yolunda feda etmekten çekinmesinler. (ve her kim Allah yolunda savaşta bulunur
da öldürülürse) öyle yüce bir gaye uğrunda şehit düşerse (veya) düşmana karşı
muzaffer olup (galip gelirse) her iki halde de (ona büyük bir mükâfat vereceğiz)
öyle bir mücahit, niyet indeki yüceliğin meyvesini her halde görecektir. Artık
her İslâm mücâhidi için lâzımdır ki Allah'ın dinini yüceltmek için harp
meydanında kararlı olsun, galibiyet halinde de, mağlûbiyet halinde de yine güzel
niyetine göre mükâfat göreceğini düşünerek kahramanlığında devam etsin. Fâni bir
hayatı, ııhrevî, ebedî mükâfatlar karşılığında feda etmek, bir zarar değil, en
büyük bir muvaffakiyettir. Artık bir münafığın böyle bir fedakârlıkta bulunmayıp
da hayatını geçici bir zaman için kurtarmış olması, öyle iddiası gibi hakkında
bir ilâhî lütuf değildir. Belki öyle ebedî bir mükâfata lâyık olmadığının geçici
bir neticesidir.
75. Ve sizin için ne
var ki, Allah Teâlâ'nın yolunda ve erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zaafa
düşürülmüş olan bir takım bi-çareler uğrunda savaşta bulıınmayasınız?. Onlar ki:
Ey Rabbimiz! Bizi şu ahalisi zâlim olan şehirden çıkar ve bizim için kendi
ta-rafından bir koruyucu gönder ve bizim için kendi katından bir yardımcı tâyin
buyur diye niyaz etmektedirler.
75. Bu âyeti kerime, Allah
yolunda, İslâm cemiyetinin selâmeti uğrunda, ehli İslâm'ı din düşmanlarının
zulmünden kurtarmak gayesiyle cihat sahasına atılmanın bir dinî görev olduğunu
şöylece bildirmektedir. (Ve) Ey m üs I umanlar!. Ey cihat ile mükellef olan
zatlar! (sizin için ne var ki) Ne gibi bir mâni bulunur ki, (Allah Teâlâ'nın
yolunda) C en ab'ı Hak'kın dinini yüceltmek hususunda savaştan çekinesiniz? (Ve)
müslüman (erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan) olup peygamberin hicretinden
sonra Mekke'i Mükerreme'de kalmış, o r ad al i müşrikler tarafından hırpalanarak
(zaafa düşürümüş olan bir takım biçâreler uğrunda) onları o zulümden kurtarmak
için (savaşta bulıınmayasınız). O din kardeşlerinizi esaretten kurtarmaya
çalışmayasınız. (Onlar ki) O çaresiz din kardeşleriniz ki: (Ey Rabbimiz!. Bizi
şu ahalisi zalim olan şehirden) henüz fethedilmeyip müşriklerin yönetiminde
bulunan Mekke'i Mükerreme beldesinden (çıkar) bizi İslâm yurduna hicrete
muvaffak kıl (ve bizim için kendi tarafından) kendi ilâhî katından koruyucu (bir
koruyucu) bir yönetici, işlerimizi üstlenecek bir vali, bir âdil âmir (gönder)
bizleri böyle bir zâtın idaresine kavuştur (ve bizim için kendi katından) bir
özel lütuf olarak (bir yardımcı tayin buyur) bizi o zalim ahalinin esaretinden
kurtarsın, (diye niyaz etmektedirler) Artık o gibi zıılma mâruz olan, Allah'ın
lütfün a sığınan ehli İmanın imdadına koşmak bir görev olmaz mı?, İşte bu zıılma
uğramış zavallı müslümanların bu niyazları Allah katında kabul olmuş, bunlardan
bir kısmı az sonra Medine'i Münevvere'ye hicret edebilmiş, daha sonra da İslâm
ordusu Mekke'i Mükerreme'yi fethederek oradaki müslümanlara eshabı kiramdan "Attab
İbni üseyd" gibi adaletli bir vali tayin olunmuştur.
76. îmân etmiş olanlar.
Allah Teâlâ'nın yolunda savaşta bu I un ur-1 ar. Kâfir olanlar da şeytanın
yolunda harp ederler. Artık o şeytanın dostlarını öldürünüz. Şüphe yok ki.
Şeytanın hilekârlığı zayıftı r
76. Bu âyeti kerime,
m üs I (im an I arın ne kadar yüce bir maksada hizmet için cihatta
bulunduklarını, diğer kimselerin ise pek âdi ihtiraslar sebebiyle harbe
atıldıklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (imân etmiş) İslâm dinini kabul eylemiş
(olanlar) şahsî menfaatleri için değil, sırf (Allah Teâlâ'nın yolunda) ona itaat
uğrunda, onun mübarek dinini doğu ve batıya yaymak gayesiyle (muharebede
bulunurlar) bütün insanlığın selâmet ve hidâyetini arzu ederler. (Kâfir olanlar)
dinî terbiyeden mahrum bulunanlar (da şeytanın yolunda) şeytana itaat için (harp
ederler) onların arzuları şahsî menfaatlarını teminden, insanlığa hükmetmekten
başka değildir. (Artık) Ey mü'minler!, (o şeytanın dostlarını,) o meluna tâbi
olan topluluğu, o dinsizler alayını (öldürünüz) onlar ile savaştan çekinmeyiniz,
onların maddî kuvvetleri sizi aldatmasın, onların dostu, yardımcısı şeytandır,
siz mü'minlerin dostu, yardımcısı ise Yüce Allah'tır, (şüphe yok ki, şeytanın
hilekârlığı) onun mü'minlere karşı tuzağı, hilesi, Cenab'ı Hak'kın ehli imân
hakkındaki yardımına ve din düşmanlarını kahır ve helak etmesine göre pek
(zayıftır) pek ehemmiyetsizdir. Artık şeytanın hile ve tuzağına kıymet vererek
onun dostlarından kormayınız, her halde Hak Teâlâ'ya itimat ederek ve sığınarak
ondan yardım ve zafer bekleyiniz.
77. O kimseleri görmez
misin ki, onlara: Ellerinizi çekiniz ve na-maz kılınız, zekât veriniz
denilmişti. Vaktaki üzerlerine cihat yazıldı, o zaman içlerinden bir takımı.
Allah Teâlâ'dan korkarcasına veya daha fazla insanlardan korkar oldular. Ve
onlara: Ey Rabbimizl. "Ne için üzerimize cihadı yazdın? Ne olurdu bizi yakın bir
müddete kadar tehir et şeydin" dediler. De ki: Dünyanın faidesi pek azdır, âh i
ret ise takva sahibi olanlar için elbette hayırlıdır. Ve siz kıl kadar zulme
ıığramayacaksınızdır.
77. Bu âyeti kerime,
vaktiyle cihâdî istedikleri halde daha sonra bunun farz kılınması üzerine dünya
menfaatini düşünerek cihattan memnun kalmayanların ruhî durumlarını bildirmekte
ve tüm ehli İslâm'ı şöylece teselli etmektedir. Habibim!. (O kimseleri görmez
misin) onların garip hallerine, temennilerine bakmaz mısın (ki) peygamber
tarafından (onlara: Ellerinizi çekiniz) kâfirler ile savaşmayınız, kabileler
arasındaki câhiliyet savaşına kalkışmayınız, sabır ediniz (ve namaz kılınız)
üzerinize düşen namaz farizesini lâikiyle ifâya çalışınız (ve zekât veriniz
denilmişti) onlar ise öyle savaş arıısıında bulunmuşlar iken (Vaktaki üzerlerine
cihat yazıldı) kâfirler ile cihatta bulunmaları kendilerine farz kılındı (o
zaman içlerinden birtakımı) fikirlerini değiştirdiler (Allah Teâlâ'dan
korkarcasına veya) Allah korkusundan (daha ziyâde) olarak (insanlardan)
kendileriyle savaşa memur oldukları kimselerden (korkar oldular ve) sonra da
(onlar) ölüm korkusu ile (Ey Rabbimizl. Ne için üzerimize cihadı yazdın) farz
kıldın (ne olurdu bizi yakın bir müddete kadar) öleceğimiz âna değin (tehir et
şeydin) bizi terkedip cihat ile görevli ki I m as aydın (dediler) Resulüm!.
Onlara (de ki: Dünyanın faidesi) dünya hayatı, dünya malı haddizatında (pek
azdır) çabuk yok olucudur. Ne için bunu düşünerek ebedî selâmet ve saadeti
temennî etmiyorsunuz?, (âh i ret ise) Onun sevabı olan cennet ve Allah'ın
cemâline bakmak ise (takva sahibi olanlar için) Cenab'ı Hak'kın azabından
sakınıp hükümlerine riayetkar olan her zat için (elbette hayırlıdır) artık öyle
yüce bir gaye takib edilmez mi? (ve siz kıl kadar) en ufak bir miktarda bile
(zulme ıığramayacaksınızdır.) hak yolundaki çalışmanızdan dolayı lâik olduğunuz
mükâfata kavuşacaksınız, amellerinizden hiçbir zerre eksiltilmeyecektir.
Binaenaleyh cihat uğrundaki mesâinizin ebedî mükâfatını da göreceksiniz. Artık
böyle saadete vesile olan bir vazife teşekkür edilerek üstlenilmez mi?.
§ Rivayete göre esli âbı
kiramdan Abdıırrahman İbni Avf, Mikdâd İbnül Esvet Gııdame bini Mezun ve S ad
İbni Ebi Vakkas Radiallahü Teâlâ anhüm gibi bir grup Medine'i Münevvere'ye
hicret etmeden evvel müşriklerden birçok eziyetlere mâruz kalmışlardı. Hz.
Peygambere müracaat ederek: Ya Rasûlüllah!. Bize izin ver de o müşrikler ile
savaşta bulunalım, çünki onlar bize birçok ezâ ve cefada bulunuyorlar,
demişlerdi. Rasülü Ekrem s al I al I ah ü aleyhi vesellem de onlara buyurmuştu
ki: O müşriklerden ellerinizi çekiniz, ben onlar ile savaşa henüz izinli
değilim. Vaktaki daha sonra cihat farz oldu, onu temenni edenlerden bazıları:
Keşke cihat bize farz olmasaydı, demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil
olmuştur. Maamafih daha kuvvetli bir ihtimale göre bu âyeti kerime, vaktiyle
cihadı samimiyetsiz bir biçimde temennî eden, daha sonra cihat farz olunca
canlarını düşünüp hak yolunda cihattan kaçınan münafıklar hakkında inmiştir.
78. Her narada olsanız,
size öl il m yetişir, velevki, tahkim edilmiş yüksek kuleler içinde bulunmuş
olunuz. Ve eğer onlara bir güzellik dokunursa derler ki: Bu Allah Teâlâ
tarafındandır. Ve eğer onlara bir kötülük isabet ederse: Bu senin tarafındandır
derler. De ki: Hepsi de Allah Teâlâ tarafındandır. Artık o taifeye ne oluyor ki,
söz anlamaya yanaşmıyorlar.
78. Bu mübarek
âyetler, insanların kendilerini hiçbir yerde ölümün pençesinden
kurtaramayacaklarını ve bütün hâdiselerin Allah'ın kudreti ile vücııde
geldiğini, şahıslara isabet eden bir takım musibetlere de kendilerinin sebebiyet
verdiklerini beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! Hepiniz, itaat edeniniz de
asi olanlarınız da (her nerede olsanız) evde de savaş halinde de bulunsanız
(size ölüm yetişir) takdir edilen zaman gelince ölüm sizi yakalar, hiçbir kimse
kaçınmakla ondan kurtulamaz (velev ki, tahkim edilmiş, yüksek kuleler) kaleler,
köşkler veya semavî burçlar (içinde bulunmuş olunuz) bunlar sizi yine ölümün
perçesinden kurtaramaz O halde cihattan kaçınmaya ne lüzum var?. Bu kaçınmakla
takdir edilmiş olan ölümden kurtulabilecek misiniz?. Ne mümkün!, (ve eğer
onlara) Münafıklara, Yahudilere (bir güzelik) bir genişlik, bir geçim bolluğu
veya bir zafer, bir ganimet (dokunursa) böyle bir nimete nail olurlarsa (derler
ki, bu) nail olduğumuz güzellik, bize Allah Teâlâ tarafındandır. Senin Ya
Muhammed!, -aleyhisselâm- bunda bir rolün yoktur, (ve eğer onlara) darlık gibi,
kıtlık ve pahalılık gibi veya öldürülme ve yenilgi gibi (bir kötülük isabet
ederse) o zaman da kendi kusurlarını görmezler bütün hâdiselerin bir hikmet
gereği olarak ilâhî iradeye bağlı olduğunu bilmezler de (bu) kötülük (senin
tarafındandır derler) bu kötülüğü Hz. Peygamber'e ve onun eshabı kiramına isnat
ederler. Habibim!. Onlara (de ki, hepsi de) güzelliğin de, kötülüğün de meydana
getirilmesi (Allah Teâlâ tarafındandır) bütün bunlar onun iradesine, takdirine
dayanmaktadır. Çünki ondan baka yaratıcı yoktur, (artık o taifeye) o münafık ve
yahu d i topluluğuna (ne oluyor ki) ne kadar anlayıştan mahrumdurlar ki (söz
anlamaya yanaşmıyorlar) Kur'an'ı Kerim'in beyanlarını, Rasûlü Ekrem'in mübarek
sözlerini anlayarak istifâde etmeye, nasihat almaya yaklaşıp durmuyorlar. Eğer
onlar, bunları anlayıp düşünecek olsalardı, bütün vücııde gelen şeylerin
Allah'ın irâdesi ile, ilâhî kudret ile vücııde geldiğini anlar, Rasûlü Ekrem'e
karşı öyle edepsizce yakıştırmalarda bulunmazlardı.
§ Rivayete göre Rasûlü
Ekrem Hazretleri Medine-i Münevvere'ye şeref verince bir takım yahııdileri,
münafıkları imâna davet etmiş onlar ise inkârlarında devam edip durmuşlar. Buna
bir nevi ceza olmak üzere o sene o muhitte bir miktar iktisadî buhran yüz
göstermiş bunun üzerine o inkarcılar demişler ki: Ekinlerimize, meyvelerimize
arız olan bu noksan, şehrimize gelen Muhammed -Aleyhisselâm- ile eshabı
yüzündendir. Bu cahiller, kendi kusurlarını görmeyip Hz. Peygamber'd e
uğursuzluk aramak istemişler. İşte bunların bu bâtıl iddialarını red için de bu
âyeti kerime nazil olmuştur.
79. Sana güzellikten
her ne şey nasib olursa şübhesiz Allah Teâlâ d an d ir. Ve sana kötülükten her
ne şey isabet ederse kendi nef sindendir. Ve seni insanlara Peygamber olarak
gönderdik, Allah Teâlâ hakkıyla şahit olmaya kâfidir.
79. Ey insan!. (Sana
güzellikleri), dünyevî ve ııhrevî nimetlerden (her ne şey nasib olursa) o şey
şüphe yok ki, (Allah Teâlâ d an d ir) sana lütuf olarak verilmiştir, İnsan ne
kadar kulluk vazifelerine riayetkar olsa da bunca nimetlere kavuşması için kâfi
olmaz, o nimetler bir ilâhî lütuf olarak mü'm in kul I arın a yönelecektir, (ve
sana kötülükten) sıkıntıdan, kötü gördüğün hâdiselerden (her ne şey isabet
ederse) o da (kendi nef sindendir) onu gerektiren, günahları işlemiş olduğundan
dolayıdır. Gerçekte kötülüğü senin hakkında yaratan yine Cenâb-ı Hak'tır, fakat
ona sebebiyet veren ise senin kendi arzunla tercih etmiş olduğun günahtır. İşte
bu günah sebebiyle o kötülük bir ceza olarak Allah'ın irâdesi ile vücııde
gelmiştir. Bu, bir hikmet gereğidir, bu teklif âleminin gereklerindendir. Artık
o kötülüklere başkalarının sebebiyet verdiğine inanmayız, kendi kusurlarınızı
biliniz, (ve) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (seni insanlara) bütün insanlık âlemine
(Peygamber olarak gönderdik! sen insanlık için en büyük bir ilâhî nimetsin,
senin peygamberliğine, kadrinin yüceliğine (Allah Teâlâ hakkıyla şahit olmaya
kâfidir) senin elinde tecelli eden mucizeler, senin peygamberlik ve ri s al et
in i, senin tüm insanlığa bir feyiz ve yükselme rehberi olduğunu ispat için
Allah'ın kudreti ile vücııde gelen birer kesin delildir. Artık bu hakikat
nasıl inkâr edilebilir?.
80. Her kim Peygambere
itaat ederse muhakkak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur. Ve her kim yüz çevirirse
-aldırma- çünki seni onların üzerine muhafız göndermedik.
80. Bu mübarek
âyetler, Rasülııllah'a itaat etmenin Cenab'ı Hak'ka itaat etmeyi İçermiş
olduğunu bildirmektedir. Ve mucize Kıır'an-ı Kerim'i güzelce düşünmeyip de
inkâra cür'et edenlerin inançlarındaki aşağılığı sergilemeketedir. Şöyle ki:
(Her kim Peygamber'e itaat ederse) onun emirlerine, yasaklarına boyun eğerse
(muhakkak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur) çünkü Yüce peygamber haddizatında
sadece tebliğ edicidir. Gerçek mânâda emreden ve yasaklayan ise Allah Teâlâ'dır.
Binaenaleyh Peygamber'e itaat, onun gönderen Cenab'ı Hak'ka itaatten başka
değildir, (ve her kim yüz çevirirse) Ey Yüce Peygamber! Sana itaatten yüz
çevirirse aldırma, o seni üzmesin, (çünkî) Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (seni
onların üzerine muhafız göndermedik) yani: Onların amellerini zaptetmekle,
muhasebelerini görmekle seni mükellef kılmadık. Senin vazifen ilâhî hükümleri
onlara tebliğdir. Onların muhasebeleri yüce zatıma aittir, şanı yüce olan ben,
onların cezasını veririm, sen müsterih ol.
§ Rivayete göre bu ilâhî em
iri, cihadın farz olmasından öncedir. Sonra onlar ile savaşa da müsaade
buyrıılmuştur.
81. Ve itaatkârız
derler. Sonra senin yanından ayrıldıkları zaman onlardan bir topluluk senin
dediğin şeyin başkasını geceleyin ku-rııntıı yapar. Ve Allah Teâlâ onların ne
kuruntularda bulunduklarını yazıyor. Artık onlardan yüz çevir ve Allah Teâlâ'ya
tevekkül et. Ve Cenâb-ı Hak vekil olarak yeter.
81. (Ve) Habibiml. O
münafıklar, huzurunda bulunup da kendilerine birşey ile emrettiğin zaman
(itaatkârız) bizim şanımız tâattir, bize emrettiğin hususlarda sana itaat ederiz
(derler) halbuki (sonra senin yanından ayrıldıkları) dışarıya çıktıkları (zaman
onlardan) o münafıklardan (bir topluluk senin dediğin şeyin başkasını) tebliğ
ettiğin hükümlerin zıddını (geceleyin kuruntu yapar) onu değiştirmeğe ve bozmaya
çalışır. Veyahut senin yanından ayrıldığı zaman, senin huzurunda söylediği
itaatin zıddını yapar, onun içinde olan itaattan başka birşeydir. (ve Allah
Teâlâ) ise (onların ne kuruntularda bulunduklarını) onların sakladıklarını,
içlerinde olan nifakı (yazıyor) onların amel sahifelerine yazılmasını koruyucu
meleklerine emir ediyor, (artık) Habibim. (Onlardan yüz çeviri onlara özen
göstermeyi azalt (ve Allah Teâlâ'ya tevekkül et) Cenab'ı Hak'ka it i m ad eyle
(ve Cenâb-ı Hak vekil olarak) kendisine işlerin havale edilmesi için (kifayet
eder) o Yüce Yaratıcı, onlardan senin intikamını almaya her bakımdan yeterli
bulunmaktadır.
82. Kur'an'ı düşünmezler
mi? Ve eğer Allah Teâlâ d an başkası ta-rafından olsa idi elbette birçok ihtilâf
bulurlardı.
82. O münafıklar,
inkarcılar (Kur'an'ı düşünmezler mi?.) onun fevkalâde lâtif, beliğ âyetlerini,
son derece yüce olan mânâlarını hiç düşünmezler mi? (ve eğer) O mucize kitap
(Allah Teâlâ d an başkası tarafından olsaydı) o kâfirlerin iddia ettikleri gibi
insan sözü olsaydı (elbette onda) o kitabı mübinde (birçok ihtilâf bulurlardı)
onun nazmında zıtlık mânâlarında çelişki bulunurdu. Bazı âyetleri açık, bazıları
da zayıf olurdu, benzerini getirmek mümkün görülürdü. Özellikle tarihe, birçok
tabiat gerçeklerine geçmişe ve geleceğe ait, gayb işlerinden sayılan
hususlardaki beyanları arasında muhalefetler, bulunurdu, hem de öyle az değil
belki bir çok muhalefetler, çelişkiler meydana çıkardı. Halbuki, onun belagat i,
yüceliği, haki kat a uygunluğu karşısında bütün âlimler ve edipler hayretlerini
açıklamış bulunmaktadırlar, onun bu kutsiyetini t as d ika mecbur olmaktadırlar.
Nitekim o münafıkların içlerinde olanları bu ilâhî âyetin olduğu gibi haber
vermesi de öyle gayb a ait duyumlar kabilinden bulunmuştur. Artık bu mucize
kitabı Allah tarafından vahy yoluyla almaya mazhar olan bir yüce zat
peygamberlik ve ri s al et iddiasında yalancı görülebilir mi?. O inkarcılar bunu
da biraz düşünmeli değil midirler?.
83. Ve onlara eminlikten
veya korkudan bir haber geldiği zaman onu yayıverirler. Ve eğer onu Peygamber'e
veya kendilerinden olan emir sahiplerine arzetseler elbette onlardan bunun
hükmünü çıkaracak zatlar bunu bilirlerdi. Ve eğer Allah Teâlâ'nın lütuf ve
rahmeti üzerinize olmasa idi pek azınız müstesna, elbette şeytana uymuş
olurdunuz
83. Bu mübarek âyetler de
birtakım münafıkların kötil hareketlerini dedikodularını kınamaktadır. Ve mühim
hususlarda selâhiyetli olan zatlara müracaatın lüzumuna ve ehli İslâm'ın sava;
ile mükellef kılınmasındaki faidelere işareti kapsamaktadır. Şöyle ki: (Ve
onlara) münafıklara (eminlikten) İslâm birliklerinin başarısından, malî ganimete
kavuşmasından (veya korkudan) öldürülme ve yenilgi gibi bir olayın meydana
gelmesine dâir (bir haber geldiği zaman onu) o haberi münafıklar (yayıverirler)
neşir ve ifşa eder dururlar, daha gerçek durumun neden ibaret olduğunu anlamadan
ilâna yelten iri er. (ve eğer onu) o haberi (Peygamber'e) arzedip de ondan bilgi
almış olsalar idi (veya kendilerinden olan) Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi
mü'minlerin seçkin üyelerinden olup görüş sahibi bulunan (emir sahiplerine
arzetseler) pek isabet etmiş olurlardı, (elbette onlardan) onların içlerinden
(bunu) bu haberleri gerçek yönü ile bilip (hükmünü çıkaracak) bilgili (zatlar)
tecrübelerine, güzelce mütalâalarına dayanarak lâzım gelen tedbirleri
gösterecek, bunun yayılmasının uygun olup olmadığını tayin eyleyecek olan o
zatlar (bunu) bu haberi güzelce (bilirlerdi) bunun gizlenmesinin mi,
yayılmasının mı münasib olacağını tayin eylerlerdi, (ve eğer) Ey mü'minler!.
(Allah Teâlâ'nın lütfü) İslâmiyet e kavuşma nimeti (ve rahmeti) Peygamber
göndermesi. Kur'an'ı Kerim'i indirmesi (üzerinize) yönelmiş (olmasa idi) böyle
bir ilâhî nimete mazhar bulun masaydınız sizden (pek azınız müstesna) olarak
Cenâb-ı Hak'kın kendilerine lütfetmiş olduğu sahih bir akıl, bir korunmuşluk
sayesinde şeytana tâbi olmazdı, kalan kısmınız ise (elbette şeytana uymuşı onun
küfr ve isyana dâir olan telkinlerine uymuş (olurdunuz) artık şükretmelisiniz
ki, Cenâb-ı Hak merhamet buyurmuş, size yüce bir Peygamber'i göndermiş, onun
vasıtasıyla semavî kitabını sizlere ihsan eylemiş binaenaleyh sizlerin her
bakımdan selâmet ve hidâyet yolunu takib etmeniz lâzım değil midir?
§ Rivayete göre Rasülü
Ekrem Hazretleri bazen düşmanlarına karşı birlikler, askerî fırkalar gönderirdi.
Münafıklar ise bunların hareketlerini takibe koyulurlar, bunların hakkında
gerçeğe aykırı haberler yayarlardı, İslâm siyasetine aykırı haberler yayıp
dururlardı. Bu kötü halleriyle de Rasülü Ekrem e eziyet etmiş olurlardı, İşte
bunların bu hallerini beyan, kendilerini irşat ve ikaz için bu âyeti kerime
nazil olmuştur.
84. Artık Allah yolunda
savaşta bulun. Sen nefsinden başkası ile mükellef olmazsın. Müminleri de teşvik
et. Umulur ki, Allah Teâlâ o kâfir olanların saldırısını defeder ve Allah
Teâlâ'nın gücü daha şiddetlidir ve tenkilce de daha şedittir.
84. (Artık) Habibim Ya
Muhammedi. Aleyhisselâm (Allah yolunda savaşta bulun) ehli küfr ile cihada devam
et (sen nefsinden başkası İle mükellef olmazsın) sen yalnız kendi yaptıklarından
sorumlusun, başkalarının fiil ve hareketlerinden dolayı mükellef ve mesul
değilsin. Binaenaleyh sen yalnız kendi başına olsan da yine savaşa atıl, çünki
senin için Cenab'ı Hak, zaferi vaad buyurmuştur. Sen (mü'minleri de) cihada
(teşvik et) sen hakikî imân sahiplerini de savaşa teşvikte bulun bu hususta
senin üzerine düşen vazife, böyle bir teşvik ve özendirmeden başka değildir,
(umulur ki) Evet... Bir ilâhî vaad olduğundan gerçekleşmesi muhakkaktır ki
(Allah Teâlâ, o kâfir olanların saldırısını) gücünü, kuvvet ve şiddetini
(defeder) size galibiyet nasib buyurur, (ve) Şüphe yok ki (Allah Teâlâ'nın gücü)
kuvvet ve satvet! o düşmanlarınızdan (daha şiddetlidir) onun kuvvet ve gücü
sonsuzdur (ve) Allah Teâlâ (tenkilce de) kahr etme ve azap etme bakımından da
onlardan (daha şiddetlidir) artık Cenâb-ı Hak'ka sığınan onun dinine yardım için
Hak Teâlâ d an yardım ve başarı isteyen mü'minler, o gibi kâfirlerden korkar da
cihat sahasına atılmaktan kaçınırlar mı?.
§ Rivayete göre Rasülü
Ekrem, S al I al I ah ıı Aleyhi Vesellem Uhııd savaşını müteakip, Bedrüssuğra
denilen bir yerde zilkade ayına tesadüf eden bir mevsimde Mekkeliler ile tekrar
savaşta bulunacağına söz vermişti. O mevsim gelince müslümanların arasından bazı
kimseler bu savaştan kaçınmak istemişler. Hz. Peygamber de: Nefsim kudret elinde
olan Allah Teâlâ'yayemin ederim ki, yalnız başıma da olsam bu savaşa çıkacağım
diye buyurmuş, yetmiş kadar sııvâri kahraman ile Bedrüssıığraya kadar teşrif
etmiş, düşmanlar ise korkuya tutularak bu savaş meydanına çıkmadan
kaçınmışlardır. İşte bu âyeti kerime, buna işareti kapsamaktadır. Ali İmran
süresine de bakınız!.
85. Her kim güzel hir
şefaatle şefaatte bulunursa onun için de ondan bir nasib olur. Ve her kim kötü
bir şefaatle şefaatte bulu-nursa onun için de ondan bir hisse olur. Ve Allah
Teâlâ her şey üzerine hakkıyla şahittir.
85. Bu mübarek âyetler,
müslümanları birbirine karşı iyilik ister bir muamelede bulunmaya ve
birbirleriyle karşılaşınca güzelce selâmlaşarak aralarındaki muhabbeti, din
kardeşliğini göstermeğe yöneltmektedir. Şöyle ki: Müslümanlardan (her kim) bir
din kardeşi hakkında (güzel bir şefaatle şefaatte bulunursa) o kardeşinin
dünyevî ve ııhrevî olan menfaatine ve onun bir zarardan korunmasına dâir sırf
Allah rızası için sözle bir yardıma, bir istirhama koşarsa (onun için de) o
şefaatte bulunan kimse hakkında da (ondan) o şefaati yüzünden (bir nasib) bir
sevab tahakkuk etmiş (olur) bu güzel hareketinin mükâfatını görür, (ve) bilâkis
(her kim kötü) gayrı meşru, iyi niyetli olmayan (bir şefaatte şefaatte bulunursa
onun) öyle şeriata aykırı şefaatte bulunan kimse (için de ondan) o şefaati
sebebiyle (bir hisse) günahtan bir pay tahakkuk etmiş (olur) o gayrı meşru
şefaatine eşit bir günaha bir sorumluluk altına girmiş bulunur. (Ve Allah Teâlâ
her şey üzerine şahittir") koruyucudur, şefaati görmektedir ve o şefaate göre
mükâfat ve ceza vermeğe kadirdir. Binaenaleyh herkesin yaptığı şefaati
görmektedir ve o şefaate göre mükâfat ve ceza verecektir.
86. Ve bir selâm ile
selâm verildiğiniz vakit hemen ondan daha güzeli ile selâmda bulununuz veya onu
-aynı ile- iade ediniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyin hesabını arayandır.
86. (Ve) Ey mü'minler!. Siz
güzelce şefaate izinli, ondan dolayı sevaba nail olduğunuz gibi bir nevi şefaat
olan selâm ile de görevli bulunmaktasınız. Binaenaleyh siz bir tahiyye ile yâni
(bir selâm ile selâm verildiğiniz vakit hemen ondan) o selâmdan (daha güzeli
İle) daha fazla hayır ist erlik ifade eden bir tabir ile (selâmda bulununuz) o
selâma öyle bir saygı ile karşılık veriniz, (veya onu) o selâmı aynı ile (iade
ediniz) tam misli ile karşılıkta bulununuz. Meselâ: S elam ün aleyküm
denilmesine karşı "ve aleykümüsselâm" denilmesi aynı ile karşılık vermektir. "Ve
aleykümüsselâm ve rahmetııllahi ve berekâtühü" denilmesi de daha güzel bir
şekilde karşılık vermektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) ezelî ve ebedî olarak
(her şeyin hesabını arayandır) koruyucu ve kâfidir. Bu selâm vazifesi de bu
cümledendir. Artık bunun da lâyık olduğunuz mükâfatını göreceksinizdir. Cenâb-ı
Hak bunun mükâfatını vermeğe de inanmışız ki kadirdir, binaenaleyh her hususta
güzelce hareketten ayrılmayınız..
§ Tehiyye lâfzı lügattadııa,
övme, mülk manasınadır. Çoğulu, Tehâyâ ve tehiyyattır. Meselâ: "Ettehiyyatü
lillâhi" denilir ki, mülk Allah Teâlâ'nındır, demektir. Sonra Hayya kellahü,
denilir ki, Allah Teâlâ'nnı selâmı senin üzerine olsun demektir. Vaktiyle
Araplar birbirlerine rast gelince: Allah Teâlâ seni uzun ömürlü kılsın mânâsına
olarak: "heyya kallah" derlerdi. Sonra bu tabir yerine müslümanlar arasında
"selâm" tabiri kullanılmıştır, ki bu daha ziyade bir hayr istemeyi içermektedir,
mııhatab hakkında selâmet ve saadet temennisinden ibarettir, "berhayat ol", "çok
yaşa" gibi tabirler, selâm tabiri kadar hayr isteyici tabir değildir. Çünkü bir
insan çok yaşadığı halde hayatından bir zevk alamayabilir, sıhhat ve selâmetten
mahrum bir halde bulunmuş olabilir, selâmet ise böyle değildir. Maamafih "selâm"
Cenâb-ı Hak'kın mukaddes isimlerinden biridir. "Esselâmü aleyke" tabiri "sen
Cenâb-ı Hak'kın koruması ve himayesinde ol" gibi bir mânâyı da içermektedir.
Selâm verip almak hususunda riâyet edilecek bazı yönler vardır. Şöyle ki: İki
müslüman karşılaşınca birinin diğerine selâm vermesi bir sünnettir. Diğer
müslümanın buna karşılık vermesi de bir farzdır veya bir vaciptir.
Birkaç zat, birkaç zata
tesadüf edince içlerinden birinin selâm vermesi bir sünneti kifayedir, diğerleri
tarafından birinin karşılık vermesi de bir farzı kifaye bulunmuş olur. Bu
durumda hepsinin birden selâm verip alması icab etmez. Bununla beraber verecek
olsalar bu vazife yine ifa edilmiş olur.
Selâmda sünnet olan şekil
şudur: Yürümekte olanların oturanlara, bineklilerin, yayalara, gençlerin,
yaşlılara ve azlığın, çokluğa ilk defa selâm vermesidir. Hutbe iradeden.
Kur'an'ı Kerim'i açıktan okuyan, hadisi şerifi rivayet eyleyen, İlim öğreten,
namaz ile ve ezan ve ikamet ile meşgul olan zatlara selâm verilmez. Tâki
yaptıkları işler kesintiye uğramasın. Ab d ast bozmak il zara bıılııman, ağ İane
al er ile, şarkı ve türkü söylemek ile meşgul bulunan, hamamda çıplak duran
kimselere de selâm verilmez. Çünkü onların bu vaziyetleri selâma aykırıdır. Bir
insan, kendi eşine ve diğer mahremi olan kadınlara selâm verir, ecnebilere selâm
vermez. Selâm verirken rııkû'a gider gibi eğilmek de caiz değildir.
87. Allah Teâlâ ki, ondan
başka mabut yoktur, elbette o sizi kıyamet gününe toplayacaktır onda şüphe yok.
Ve Allah Teâlâ'dan daha doğru sözlü kim vardır?
87. Bu mübarek âyetler,
Allah'ın birliğini isbat, mü'minleri uyarmaktadır, münafıkların da çirkin
karakterlerini bildirerek onlara karşı müslümanların birleşik bir cephe
almalarına şöylece işaret buyurmaktadır. (Allah Teâlâ ki) O yüce Yaratıcı ki
birdir (ondan başka mabut) ibadete lâyık bir fert (yoktur) onun birliği, mâbııd
olduğu binlerce deliller ile sabittir, (elbette) tek olan yüce zatına yemin
olsun ki, (O) Yüce Yaratıcı (sizî) ey bütün insanlar sizi (kıyamet gününe) bütün
ölülerin kabirlerinden kalkacakları günde (toplayacaktır.) Orada hesaba
çekileceksiniz, (onda) O günde, o gündeki bu kabirden kalkmada (şüphe yok) dur.
Çünki bunu Cenab'ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de kesin bir şekilde beyan buyuryuor,
artık bunun zıddı düşünülebilir mi? (Ve Allah Teâlâ'dan daha doğru sözlü)
Allah'ın Yüce zatından daha doğru sözlü (kim vardır?) elbette ondan daha doğru
sözlü bir zat yoktur. O halde onun bütün ilâhî beyanlarını tasdik etmek bütün
akıl sahiplerine yönelik bir vazifedir.
88. Size ne oluyor ki,
münafıklar hakkında iki fırka bulunuyorsıı-nuz? Allah Teâlâ onları kazandıkları
şey sebebiyle tersine döndürmüştür. Hak Teâlâ'nın saptırdığını doğru yola
getirmek mi is-tiyorsunıız?. Ve her kimi ki, Allah Teâlâ saptırırsa artık sen
onun için bir yol bulamazsın.
88. Ey müslümanlar!,
(size ne oluyor ki) içinizden bir kısmınız hakikati görüp anlamıyor?,
(münafıklar hakkında) Onların durum ve davranışları hakkında (iki gruba ayrılmış
bulunuyorsunuz?) onların kâfirlikleri konusunda ittifak edemiyorsunuz, ayrılığı
düşüyorsunuz, içinizden bazıları onların mü'm in oldukları kanaatinde bulunuyor.
Halbuki, (Allah Teâlâ onları) o münafıkları (kazandıkları şey sebebiyle) tercih
eyledikleri küfür ve isyan yüzünden, dinden dönmelerinden ve müşriklere
katılmalarından dolayı (tersine döndürmüştür) onları ateşe sevketmiştir veya
onları arkası arkasına döndürerek kâfirler hükmüne reddeylemiştir. (Hak
Teâlâ'nın saptırdığını) dalâlete düşürdüğünü (doğru yola getirmek mi
istiyorsunuz) siz onları hidâyete kavuşmuş kimselerden mi sayıp duruyorsunuz?,
(ve her kimi ki. Allah Teâlâ saptırırsa) onu hidâyet yolundan uzak düşürürse
(Artık sen onun için bir yol) onu hidâyete kavuşturacak bir yol (bulamazsın)
onlar kendi yaratılışlarını, tercihlerini kötüye kullanarak küfür ve isyan
yolunu tuttukları için Cenâb-ı Hak, hikmet gereği onların kâfirliğine,
sapıklığına hükmetmiştir. Artık onları kimse kurtaramaz. Onların haklarındaki
yanlış bir hüsnüzannın ne kıymeti olabilir.
§ Rivayete göre Medine'i
Münevvere dışında bir takım kimseler var idi ki, onlar müslümanlara karşı
İslâmlık iddiasında bulunuyorlardı. Halbuki, fikren müşrikler ile beraber olup
fırsat düşünce müslümanların aleyhinde bulunmak isterlerdi. Müslümanların
kanaatler! ise bunların hakkında başka başka idi. Bir kısmı bunları ciddî
müslüman zannediyordu, bir kısmı da bunların münafık olduklarını anlamış
bulunuyordu, İşte bunların bu münafıkça durumlarını bildirmek için bu âyeti
kerime nazil olmuştur. Daha başka rivayetlerde vardır.
89. Arzu etmişlerdir ki,
kendilerinin kâfir oldukları gibi siz de kâfir olup onlar ile eşit bıılıınasınız.
O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyiniz.
Eğer yüz çevirirlerse artık onları her nerede bulursanız tutunuz ve öldürünüz.
Ve onlardan ne bir dost, ne bir yardımcı edinmeyiniz.
89. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin müslümanlar hakkındaki kötü maksatlarını ve onların dost tutulmaya
lâyık olmadıklarını bildiriyor, İslâm varlığını korumak ve savunmak için
şarttan mevcut olunca onlara karşı cihadda bulunulmasını emrediyor ve onlardan
kimlere karşı savaşta bulunulmamasını tayin ederek bu husustaki pek yüksek dinî
siyaseti şöylece göstermiş bulunuyor. O münafıklar (Arzu etmişlerdir ki)
temennide bulunmuşlardır ki, (kendilerinin kâfir oldukları gibi siz de kâfir)
olasınız, ve temennide bulunmuşlardır ki, siz de kâfir (olup onlar ile) küfürde
(eşit bıılıınasınız) artık ey mü'minler!. Onların bu kötü maksatlarını
anlayınız, (o halde onlar Allah yolunda) sizin gibi sahih, imanlarını
kuvvetlendiren bir hicret ile (hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyiniz)
onlar imân ettiklerini açıklasalar da yapmacıktır, ona ehemmiyet vermeyiniz.
(Eğer yüz çevirirlerse) Allah'ın birliğine imândan kaçınır, öyle münafıkça bir
hâl üzere durmak isterlerse (artık) cezayı hak etmişlerdir, (onları her nerede)
gerek harem bölgesi dışında ve gerek içinde (bulursanız tutunuz) esir alınız,
(ve öldürünüz) haklarında diğer kâfirlere yaptığınız muameleyi yapınız (ve
onlardan ne bir dost) bir yaran, bir ahbap (ne de) onlardan sizin için
düşmanlarınız üzerine (bir yardımcı edinmeyiniz.) Bilakis onlardan tamamen uzak
durunuz.
90. O kimseler müstesna ki,
onlar sizin aranızla kendi aralarında bir anlaşma bulunan bir kavme iltica etmiş
veyahut sizinle savaşta bulunmaktan veya kendi kavimleriyle harb etmekten
göğüsleri darlaşmış oldukları halde size gelmiş olurlar. Ve eğer Allah Teâlâ
dilemiş olsa idi elbette onları size musallat ederdi ve sizi katlediverirlerdi.
İmdi onlar sizden bir tarafa çekilirler de sizinle savaşta bulunmazlarsa ve
barışı size bırakırlarsa artık Allah Teâlâ sizin için onların aleyhine bir yol
vermemiştir.
90. Bu esir almak,
öldürmek hükmünden (O kimseler müstesna ki, onlar) dan bir taife (sizin aranızla
kendi aralarında bir anlaşma bulunan bir kavme iltica etmiş) olurlar. Bu
mültecilere artık dokunulmaz. Çünki o hususa dâir bir siyasî sözleşme bulunmuş
olur. Nitekim Rasûlü Ekrem Hazretleri Beni Eşlem kabilesiyle böyle bir
sözleşmede bulunmuş, onların temsilcisi olan Hilal bini Üveymir'e karşı:
Birbirinin ne lehine ve ne de aleyhine yardımda bulunmayacaklarına ve Hilâle
gidip iltica edenlerin de Hilal gibi saldırıdan korunmuş bulunacaklarına söz
vermiştir. (Veyahut sizinle savaşta bulunmaktan) kendi kavimleriyle beraber size
karşı savaşa atılmaktan (veya kendi kavimleri ile muharebe etmekten) sizinle
beraber olup onlara karşı cenk eylemekten (göğüsleri darlaşmış) kalpleri
sıkılmış (oldukları halde size gelmiş olurlar) ne sizin aleyhinize ve ne de
lehinize savaşta bulunacak bir durumda bulunmazlar. İşte bu grup da müstesnadır.
Bunları esir almaya, öldürmeğe lüzum yoktur. Nitekim Beni Müdlic kabilesi bu
cümledendir. Bunlar Rasûlü Ekrem Efendimize gelip böyle bir savaştan uzak
olduklarını arzetmislerdi. (Ve eğer Allah Teâlâ) Sizin üzerinize bunları
musallat kılmayı (dilemiş olsa idi elbette onları size musallat ederdi)
kalplerini kuvvetlendirir, onları sizin üzerinize saldırırdı, (da sizi
katlediverirlerdi) Fakat Cenâb-ı Hak, bunu dilemedi, onları öyle perişan bir
vaziyete soktu. (İmdi onlar sizden bir tarafa çekilirlerde) size taarruz etmez
(sizinle savaşta bulunmazlarsa) ve barışı teslim olup boyun eğerlerse, sulh ve
barışı (size bırakırlarsa) size itaat ederek teslimiyette bulunurlarsa (artık
Allah Teâlâ sizin için onların aleyhine) esir almak, öldürmek gibi bir şekilde
(bir yol vermemiştir) bir müsaade yolu tayin buyurmam ıştır. Binaenaleyh onların
şu teslimiyetlerine, şu âciz durumlarına bakarak kendilerine saldırmaya meydan
vermeyiniz. Müslümanlıkta anlaşma yapanlar ve mülteciler hakkında böyle
şereflice muamelede bulunmak bir siyasî fazilet icabıdır.
91. Başka bir taife
de bulacaksınız ki, onlar hem sizden emin ol-mayı ve hem de kavimlerinden emin
bulunmayı dilerler. Fitneye her sevk edildikleri zaman da onun içine baş aşağı
atılırlar. Artık onlar sizden çekinmezi erse ve barışı size bırakmazlarsa ve
ellerini çekmezlerse onları her nerede ele geçirirseniz tutunuz ve öldürü-nüz
işte sizin için onların aleyhine apaçık bir emir verdik.
91. Bu âyeti kerime,
hilekâr, fitneleri körükleyen, İslâm varlığına saldıran bir kısım münafıklara
karşı ehli İslâm'ın sahip olduğu selahiyeti şöylece bildirmektedir. Şüphesiz
yakında münafıklardan (başka bir taife de bulacaksınız ki, onlar) sizin
yanınızda yalan yere imân ettiklerini açıklayarak (hem sizden emin olmayı ve hem
de) kavimleri arasına dönünce küfürlerini açığa vurarak (kavimlerinden emin
bulunmayı dilerler) böyle münafıkça hareketlerde bulunurlar. Bu münafıklar
(Fitneye) küfre (her sevk edildikleri zaman da) çirkin bir kalp ile (onun) o
fitnenin (içine baş aşağı) ters dönmüş bir şekilde, tepe taklak (atılırlar)
böyle kâfirce bir hareketten çekinmezler. (Artık onlar) Sizinle savaşmayı terk
ile (sizden çekinmezi erse ve barışı) sulh ve barışı (size bırakmazlarsa ve)
onlar fırsat buldukça sizinle savaştan (ellerini çekmezlerse onları her
nerede) bulursanız (ele geçîrirseniz tutunuz) esir alınız (ve öldürünüz) Ey
İslâm mücahitleri!, (işte sizin için onların aleyhine apaçık bir emir verdik)
onların Müslümanlara karşı düşmanlıkları açık, küfürleri meydanda olması
bulunduğu sebebiyle onlara taarruz için, onları öldürmeniz ve esir almanız için
sizlere apaçık bir delil bir müsaade verdik. Artık icabına göre hareket ediniz.
§ Rivayete göre bu taifeden
maksat, Benü Esat ile Gatfan kabileleridir. Bunlar Medine'i Münevvereye geldikçe
müslüman olduklarını söyler söz alma ve emniyet isteğinde bulunurlardı. Kendi
kabilelerine dönünce de küfürlerim açıklar, onlardan emin olmak için müslümanlar
aleyhinde söylenir dururlardı. İşte bu âyeti kerime bu gibi münafıkların
hallerini bildirmektedir. Diğer bir rivayete göre de bu taifeden maksat,
Abdüddar oğulları idi.
92. Bir mü'm in için lâyık
değildir ki, bir mü'mini öldürüversin, meğer ki, yanlışlıkla olsun. Ve kim bir
mü'mini yanlışlıkla öldürürse bir mü'm in köle azad etmesi ve öldürülenin
vârislerine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzım gelir. Meğer ki, tasaddıık
etsinler. Eğer öldürülen mümin olduğu halde size düşman olan bir kavimden ise o
halde bir mü'm in köle azad edilmesi icab eder. Ve eğer öldürülen, sizin ile
aralarında bir sözleşme bulunan bir kavimden ise o zaman varislerine teslim
olunmuş bir diyet ile bir mü'min köle azad edilmesi lâzım olur. Fakat her kim
köleyi bulamazsa Allah Teâlâ tarafından bir tövbe olmak üzere ardarda iki ay
oruç tutması lâzım gelir. Ve Allah Teâlâ alîmdir, hakimdir.
92. Bu âyeti kerime, bir
mü'mini haksız yere kas d en öldürmenin gayri meşru, İslâmiyet in şanına lâyık
olmadığını, hata yoluyla olan öldürmelerden dolayı da katile yönelik olan
tazminat ve diğer şeyleri şöylece beyan etmektedir. (Bir mü'min için) doğru ve
hâline (lâyık değildir ki, bir mü'mînî) kas d en haksız yere (öldürüversîn) bu
büyük bir cinayettir, (meğer ki yanlışlıkla olsun) Bir hatâ neticesi olarak
böyle bir öldürme olayı meydana gelsin. Bundan tamamen kaçınmak insanların gücü
üstündedir. Meselâ: Olabilir ki ava atılan bir kurşun yanlışlıkla bir şahsa
tesadüf ederek ölümüne sebebiyet verir. Veya bir müslüman savaş esnasında
düşmana karşı hücum ederken onların arasında bulunan bir müslümanı düşman
zannederek öldürür. O halde bunlar bir müslümanı kas d en öldüşmek gibi bir
cezayı gerektirmez. Belki bunun icab edeceği şey başkadır, şöylece beyan
olunuyor. (Ve kim bir mümini yanlışlıkla) kasıtlı olmayıp bir hatâ neticesi
olarak (öldürürse) meselâ: Bir ağaca veya bir ava attığı bir kurşun, bir mü'mine
isabet ederek onu öldürürse bunun gereği (bir mü'min rakabe) yâni köle veya
câriye isterse çocuk olsun (azad etmesi) d ir, onu hürriyete kavuştıırmasıdır. O
yaptığı öldürmeğe karşılık esaret ve kölelik münasebetiyle ölmüş sayılan bir
mü'mini hürriyete kavuşturmak suretiyle manen dirilterek bir nevi kaybedileni
telâfi etmeye çalışmış olur (ve) bununla beraber (öldürülenin varislerine teslim
edilecek) belirli miktarda öldürenin (bir diyet vermesi lâzım gelir) ki, onlar
bunu öldürülenin diğer malları gibi arlarında taksim ederler. Bununla onlar bir
nevi razı edimiş ve kendilerine yardım edilmiş olur. (Meğer ki) varisler bu
diyeti almayıp katile (tasaddıık etsinler) bu diyeti affedip bunu almamak
cömertliğini göstersinler. Çünki katil haddizatında onlara karşı bir
düşmanlıkta, kas d en bir zararda bulunmuş değildir. (Eğer öldürülen, mü'min
olduğu halde size düşman olan bir kavimden ise o halde) onu bilmeksizin öldürmüş
olan katil tarafından yalnız (bir mü'min köle azad edilmesi icab eder) diyet
lâzım gelmez. Çünki bu takdirde o mü'min ile onun savaşan akrabası arasında
varislik geçerli değildir ki, onun diyetine veraset yoluyla hak kazanmış
olsunlar (Ve eğer öldürülen) mü'min olsun olmasın (sizin ile aralarında bir
sözleşme bulunan bir kavimden ise o zaman) katil tarafından o öldürülenin
(vârislerine teslim olunmuş bir diyet He bir mü'min köle) bir köle veya câriye (azâd
edilmesi lâzım olur) bu diyeti çabucak vermelidir, aradaki anlaşmayı bozma
ihtimaline meydan vermemelidir. (Fakat her kim) Azad edeceği bir köleyi
(bulamazsa) buna sahip olmadığı gibi bunu satın almaya da serveti müsait
bulunmadığı takdirde onun (Allah Teâlâ tarafından) meşru kılınmış, kabul
buyrıılmuş (bir tövbe olmak üzere ardarda) aralıksız (İki ay oruç tutması lâzım
gelir) katil, kadın ise hayz ve nifas halleri müstesnadır, bunların omca ara
vermesi kefaretin sıhhatine mâni olmaz. (Ve Allah Teâlâ alîmdir) Her şeyi bilir,
bu öldürme olayı ve oruç tutulması da o cümledendir ve Hak Teâlâ (hakimdir)
bütün şer'î hükümleri bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Bu öldürme olayları
hakkındaki bu ilâhî hükmü de hikmetin kendisidir.
§ Rakaba, lûgatta boyun
demektir. Birşeye parçalarının en şereflisinin ismini vermek kabilinden olarak
insana da rakaba denilmektedir. Nasıl ki yüz, baş denilerek bununla şahıs
kasdolunur. Bununla beraber rakaba ile köle ve câriye kasdedilmiştir ki, erkek,
dişi, büyük, küçük, ve mümin, mü'min olmayan kölelere, cariyelere rakabe
denilmiştir.
§ Diyet kelimesi için
Bakare süresindeki (178 inci) âyeti kerimenin tefsirine bakınız.
§ Rivayete göre esbabı
kiramdan olan Hüzeyfe, Uhııd savaşında Rasülüllah ile beraber bulunuyordu,
babası olan "Yamani" ise gayrı müslimler arasında bulunduğu için gayrı müslim
sanılarak İslâm mücahitler! tarafından öldürülmüştü. Halbuki, Yamanide
İslâmiyet'i kabul etmişti. Hattâ Hz. Hüzeyfe bu benim babamdır demiş ise de
bunun farkında olamamışlar. Onun müslümanlığı daha sonra anlaşılınca pişmanlık
duyulmuş Hz. Hüzeyfe ise: Din kardeşlerine karşı Allah Teâlâ sizi bağışlar, o
merhametlilerin en merhametlisidir, diye teselli etmiş Rasülü Ekrem Efendimiz
bunu haber alınca Hz. Hüzeyfe'nin mevkii Rasülııllah'ın katında daha
yükselmiştir, bu hadiseyi müteakib de bu âyeti kerime inmiştir. Bununla beraber
daha başka nüzul sebepleri de rivayet edilmiştir.
93. Ve her kim bir mümini
kas d en öldürürse onun cezası içinde uzun süre kalmak üzere cehennemdir. Ve
Allah Teâlâ onun üzerine gazab etmiş ve ona lanette bulunmuş ve onun için pek
büyük bir azab hazırlamıştır.
93. Bu âyeti kerime
herhangi bir mümini haksız yere kas d en öldürmenin ne büyük bir cinayet olup ne
büyük cezaya sebep olacağını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Ve her kim bir
mü'min!) kılıç, kama, tüfenk, büyük taş parçası gibi öldürücü bir şey ile (kas d
en) ölümünü isteyerek (öldürürse) böyle peh büyüh bir cinayeti kasden işlerse
(onun cezası) bu cinayetinden dolayı âhirette hak etmiş olduğu ceza, (içinde
uzun süre kalmak) birçok zaman içinden çıkmamak üzere (cehennemdir) o
haddizatında böyle bir cezaya lâyıktır, (ve Allah Teâlâ onun) o katilin (üzerine
gazab etmiş) ondan intikam almak istemiştir. (Ve ona) bu cinayetinden dolayı
(lanette bulunmuş) onu rahmetinden uzaklaştırın ıştır, (ve onun için)
cehennemde (pek büyük bir azab hazırlamıştır) ki, onun derecesini biz insanlar
takdirden âciz bulunmaktayız.
Çünkü bir mü'mini öyle
haksız yere kasden öldürmek pek büyük bir günahtır, bir cinayet d ir. Nitekim
bir hadisi şerifte:: Nefsim kudret elinde olan Cenâb-ı H ak'ka yemin ederim ki,
dünyanın yok olması, Allah katında bir mü'minin
öldürülmesinden daha
hafiftir. Böyle bir katil hakkındaki dünyevî hüküm, ceza, kısastır. Nitekim
Bakara süresinde beyan olunmuştur. Uhrevî hüküm ceza da onun cehennemde uzun bir
müddet kalmasıdır. Evet... Mü'minlerden âsi olanlar, her ne kadar isyanları
sebebiyle cehennemde uzun müddet azap çekseler de sonunda oradan
çıkarılacaklardır. İmanlarının ebedî mükâfatını göreceklerdir. Bu hususa dâir
birçok şer'î delil vardır. Cehennemde ebedî kalmak ise kâfirlere aittir. Bununla
beraber bir mü'mini haksız yere öldüren kimse, bu öldürmeyi doğru görür bu
husustaki İlâhî hükmü hafife alırsa dinden dönmüş olacağı için bundan tövbe edip
Allah'tan af dilemeden öldüğü takdirde onun da cehennemde ebedî olarak azap
çekeceği şüphesizdir. Tefsire i I erin icmâına göre bu âyeti kerime, bir mü'mini
öldüren bir kâfir hakkında nazil olmuştur. Bununla birlikte hükmü umumidir.
§ Rivayete göre Mikyes ile
Hişâm adında iki şahıs müslüman olmuşlardı. Daha sonra Mikyes kardeşi Hişam'ı
Beni Neccar kabilesi arasında öldürülmüş olarak buldu, keyfiyeti Rasülü Ekrem'e
arzetti. Peygamber efendimizde Beni Fihrden Zübeyir adındaki bir zatı Beni Nece
ar'a gönderdi o zat Hz. Peygamber'in tenbihi üzerine Beni Nece ar'a giderek:
Eğer katili biliyorsanız Mikyes'e teslim ediniz, kısasta bulunsun, bilmiyor
iseniz Hişam'ın diyetini kardeşi Mikyes'e veriniz" dedi. Beni Neccar da katili
bilmiyoruz diyerek Hişam'ın diyeti olmak üzere Mikyes'e yüz deve teslim
ettiler. Mikyes daha sonra şeytana uyarak: "ben ne diye kardeşimin diyetini
aldım, onun yerine bir kişiyi öldüreyim de intikam alayım" diyerek yanındaki
Zübeyr'in gafletinden istifâde ederek bir ta; ile başını parçalamış, dinden
dönerek Mekke'ye geri gitmişti. İşte bu âyeti kerime bunun hakkında nazil
olmuştur. Rasûlü Ekrem efendimiz, Mekke'i Mükerreme'yi fethedince bu mürteddi
Kabe'nin örtüsüne yapıştığı halde yine öldürmüş kendisine em ân vermemiştir.
94. Ey imân edenler!. Allah
Teâlâ'nın yolunda yürüdüğünüz zaman dikkatli bulununuz ve size selâm veren
kimseye, dünya hayatının geçici faydasını arayarak, sen mü'm in değilsin,
demeyiniz. Allah Teâlâ'nın indinde çok ganimetler vardır. Siz de evvelce öyle
idiniz de Allah Teâlâ size lütfetti. Artık işi güzelce belli olmasına bakınız.
Şüphe yok ki, Allah Teâlâ sizin yaptığınıza hakkiyle haberdar bulunmaktadır.
94. Bu âyeti kerime
her işte acele etmeksizin hareket edilerek haki kat I arın güzelce ortaya
çıkmasına dikkat edilmesini emretmektedir. Geçici menfaatler uğrunda gayrı meşru
tecâvüzlere yol verilmemesini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ey imân edenler)
Ey İslâm mücahitler!!. (Allah Teâlâ'nın yolunda yürüdüğünüz) cihat için sefere
çıktığınız (zaman dikkatli bulununuz) karşılaşacağınız işlerin ortaya çıkıp
belli olmasını araştırınız, düşünmeksizin acele etmeyiniz (ve size) m üs I
umanlar arasında uygulandığı şekilde (selâm veren kimseye) düşünmeksizin sırf
(dünya hayatının geçici faydasını arayarak) o selâm verenin malını bir ganimet
malı telâkki ederek kendisine (sen mü'm in değilsin) kendini kurtarmak için
böyle müslüman olduğunu açıklıyorsun (demeyiniz) belki onun açıkladığı imânı,
İslâmiyet i kabul ediniz, onun hakkında bu açıkladığı imân gereğince muamelede
bulununuz. Çünki (Allah Teâlâ'nın katında çok ganimetler vardır) sizleri
zenginleştirmeye fazlasıyla yeterlidir o selâm verenin malına kavuşmak için
hayatına kast eylemeyin iz. Düşününüz ki, (siz de evvelce öyle idiniz)
İslâmiyet' ilk kabulünüz zamanında yalnız kel i m e'i şahadeti okumakla
canınızı, malınızı kurtarmıştınız, sözünüzün özünüze uygun olup olmadığını
araştırılmamıştı, (da Allah Teâlâ size lütfetti) sizin o şekilde imanınızı kabul
etti, onunla sizin karımızı, canınızı korudu, siz de imân ile şöhret buldunuz,
din yolunda dosdoğru harekete kavuştunuz, (artık işin güzelce belli olmasına
bakınız) size selâm vererek İslâmiyet'ini arzedenlerin hallerini güzelce nazar-ı
dikkate alınız, onların aleyhinde acelece harekette bulunmayınız, (şüphe yok ki.
Allah Teâlâ sizin yaptığınıza) açık ve gizli amellerinize (hakkiyle haberdar
bulunmaktadır) ona göre mükâfat ve ceza verecektir. Binaenaleyh hareketlerinizde
zaaf göstermeyiniz, ihtiyattan ayrılmayınız, çabucak yok olan dünya varlığı
için, müslüman olduğunu açıklayan kimselere saldırmayınız, daima uyanık
bulununuz.
§ Rivayete göre Rasûlü
Ekrem, S al I al I ahu aleyhi vesellem Efendimiz, Fedek ahalisi üzerine bir
birlik göndermişti. Sahabeden "Üsame bini Zeyid" de bu birlikte bulunuyordu.
Fedek ahalisi kaçmış, içlerinde bulunan "Mirdâs" ise vaktiyle müslüman olup
İslâmiyet'ini gizlemekte bulunmuştu.. Böyle İslâm birliğini görünce, müslüman
oluşuna güvenerek İslâm erlerini karşıladı, kendilerine selâm verdi. Kel i m e'i
Tevhid'i okudu. Üsame ise Mi rd as' in bu hareketini gayrı samimî sanarak onu
öldürdü, bir tepede bulunan koyunlarını alıp getirdi. Daha sonra Peygamber
Efendimiz bu hâdiseden haberdar olunca: Neden Kel i m e'i Tevhid'i okuyan bir
kimseyi malına tamah ederek öldürdünüz, kalbini teftiş etmeli değilmiydiniz?
diye tekdirde bulundu. İşte bu âyeti kerimenin inmesine bu gibi birkaç olay
sebep olmuştur.
95. Mü'minlerden özür
sahibi olmaksızın oturanlar ve Allah Teâlâ'nın yolunda mallarıyla, canlarıyla
cihatta bulunanlar eşit olmazlar. Allah Teâlâ malları ile ve canları ile cihada
atılanları otıı-ranlar üzerine derece itibariyle üstün kılmıştır. Ve Allah Teâlâ
hepsine de cenneti vadetmiştir. Ve Allah Teâlâ mücahit olanları, oturanlar
üzerine pek büyük bir mükâfat ile tercih kılmıştır..
95. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ yolunda cihat edenlerin yüksek mevkilerini, müslümanların muhtelif
tabakalarını göstermektedir. Şöyle ki: (Mü'minlerden) körlük gibi, hastalık
gibi, kötürüm olmak gibi (özür sahibi olmaksızın) cihattan geri kalıp
(oturanlar) savaşa katılmamış olanlar (ve Allah Teâlâ'nın yolunda) cihat uğrunda
(mallariyle ve canlan ile cihad edenler) savaşa atılmış bulunanlar, İslâm
varlığını savunmaya çalışanlar (eşit olmazlar) elbette mücahitlerin mevkii daha
yüksektir. Çünki (Allah Teâlâ mal lariyle ve canlariyle cihada at il an I an) c
i had d an geri kalıp (oturanlar il zari ne daraca) fazilet ve mükâfat
(itibariyle üstün) tercih ve takdim (kılmıştır) mücahitlerin dereceleri daha
yüksektir, (ve Allah Teâlâ hepsine de) mücahitlere de, bir özürden dolayı
oturanlara da (hüsnâyı) cenneti (vaad buyurmuştur) özür sahipleri de
mazeretlerinden ve iyi niyetlerinden dolayı cennete, mükâfata adaydırlar, (ve)
maamafih (Allah Teâlâ mücahit olanları) özürsüz yere veya özürlerinden dolayı
cihada kat ı lam ayıp (oturanlar üzerine pek büyük bir mükâfat ile tercih) t af
dil ve takdim (kılmıştır) Gerçek şu ki: Mazereti olanlar da iyi niyetlerinden
dolayı mükâfata nail olacaklardır. Cihada fiilen katılanlar ise hem güzel
niyetleri sebebiyle mükâfata nail olacakları gibi bu önemli vazifeyi fiilen
yerine getirmiş olduklarından dolayı da ayrıca mükâfatı hak etmişlerdir. Özürsüz
olarak cihattan geri duranlar ise bu mükâfat bakımından daha ziyade eşitlikten
mahrumdurlar.
96. Allah tarafından
verilmiş derecelerdir ve bağış ve rahmettir. Ve Allah Teâlâ gafurdur, rahimdir.
96. Mü'minlere
va'dedilmiş olan bu sevaplar (Allah katından derecelerdir) yüksek makamlardır,
birbirinin üstünde ikramlarda, lütııflardır. (ve bağış ve rahmettir) bunları
kullarına ihsan buyuracaktır, (ve Allah Teâlâ gafurdur) kullarını çok
yarlıgayıcıdır ve (rahimdir) kendisine ibadet ve itaatte bulunanları çok
esirgeyicidir. Onun merhamet ve şefkati bütün mü'm in kulları hakkında devamlı
olarak tecelli edip duracaktır.
§ Rivayete göre s ah ab e'i
kiramdan âmâ bulunan "İbni Ümmi Mektıım" mücahitler ile cihada katılmayanların
dereceleri Allah katında eşit olamıyacağını anlayınca üzülmüş, kendisi özüründen
dolayı cihada iştirak edemediği için cihat sevabından büsbütün mahrum kalacağını
sanmıştı. Bunun üzerine özürlü olanların müstesna olduğu bu mübarek âyetler ile
beyan olunarak öyle özürlü olanların da niyetlerine göre sevaba nail olacakları
kendilerine m üj d el en m iştir.
97. Muhakkak o
kimseler ki, nefislerine zulmeder oldukları halde canlarını melekler
alacaklardır, ne işte idiniz diyeceklerdir. Biz yeryüzünde zayıf sayılır
kimseler idik derler. Melekler de Allah'ın yeryüzü geniş değil mi idi ki, orada
hicret edeydiniz, deyiverirler. İşte onların varacakları yer cehennemdir. Ne
fena uğranacak yer?.
97. Bu mübarek âyetler,
mazeretsiz olarak hicrette bulunmamış olanların kötü sonunu ve birer mazeret
sebebiyle hicret edememiş olanların da Allah'ın affına kavuşacaklarını şöylece
bildirmektedir. (Muhakkak o kimseler ki) hicreti terkettiler, şirk yurdunda
kalarak kâfirlere uymak suretiyle (nefislerine zulmeder oldukları halde
canlarını melekler) ölüm meleği ile arkadaşları (alacaklardır) o zaman melekler
o kimselere (ne işte idiniz) dinî işlerinizs ait hangi şeyle meşgul
bulunuyordunuz (diyeceklerdir) onları böylece kınayacaklardır. O kimseler de
özür dileme makamında olarak (Biz yeryüzündeı Mekke yurdunda (zayıf sayılır)
dinimizin icaplarını yerine getirmekten, dinini yüceltmek için hizmetden âciz
bulunan (kimseler idik derler) boş mazeretler ileri sürerler, (melekler de)
onların bu özür dilemelerini geçersiz kılmak ve kendilerini susturmak için
(Allah'ın yeryüzü geniş değil mi İdî?, ki, orada) yeryüzünde müsait bir yere
(hicret edeydiniz) o kâfirlerin arasından ayrılsa idiniz (deyiverirler) nitekim
birçok müslümanlar, Mekke'den Medine'i Münevvereye ve Habeşistan'a hicret
etmişlerdir. (İşte onların) o hicreti, özürsüz olduğu halde t erkeden I erin
âhirette (varacakları yer cehennemdir) onlar üzerlerine düşen bu hicret
farizesini t erki I e kâfirlere müsait alan. bıraktıkları için böyle bir azabı
hak etmişlerdir, (ne fena uğranacak yer!.) onların gidecekleri cehennem, en
kadar elem verici bir azap yurdu.
§ Bu nefislerine
zulmedenlerden maksat, bir rivayete göre küfür yurdunda kalıp bir engel
bulunmadığı halde İslâm yurduna hicret etmeyen müslümanlardır. Bunlar altı kimse
imiş. Bedir savaşında kâfirler arasında öldürülmüşlerdir. Diğer bir rivayete
göre de bunlar, müslümanlara karşı imân ettiklerini gösterdikleri halde kendi
kavimleri arasında onlara karşı kâfir olduklarını açıklayan, Medine'i
Münevvere'ye hicret etmeyen münafıklardır.
Sonraki Sayfa

|
|