|
25. Ve sizden her kim hür
olan kadınlar ile evlenmeğe fazla bir malî iktidarı yok ise sağ ellerinizin
sahip olduğu genç; mü'min ca-riyelerinizden -evlensin-. Ve Allah Teâlâ sizin
imanınızı hakkıyla bilendir. Bazınız bazınızdandır. İmdi onları namuslarını
korur, fuhuştan beri bulunur gizlice dostlarda edinmez oldukları halde
sahiplerinin izniyle nikahlayınız ve onlara mehrlerini de güzelce veriniz. Eğer
onlar evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa o vakit onların üzerlerine, hür
kadınların üzerlerine lâzım gelen cezanın yarısı lâzım gelir. Bu sizden büyük
meşakkate düşmekten korkanınız içindir. Ve eğer sabır ederseniz sizin için daha
hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ gafurdur, rahimdir.
25. Bu âyeti kerime,
başkalarının mülkiyeti altında bulunan cariyeler ile ne şekilde, ne gibi şartlar
çerçevesinde evlenmenin caiz olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey
müslümanlar!, (sizden her kim hür olan kadınlar ile evlenmeğe fazla bir malî
iktidarı yok ise) yani malca bir genişlik bir ziyâdeliğe sahip değilse (sağ
ellerinizin sahip olduğu) yani pazu kuvvetinize savaş alanından alınarak esir
edilmiş, mülk olma ve cariyelik vasfını almış olan kadınlardan (genç, mü'min
cariyelerinizden) münasip gördüğü ile evlensin, (ve Allah Teâlâ sizin imanınızı
hakkıyla bilendir.) İnsanlar ise bunu hakkiyle bilemez. Bazen bir cariyenin
imanı zayıf olacağı gibi, bazen kuvvetli de olabilir. Biz di; durumuna bakarız,
mü'min olduğu anlaşılınca onunla evlenmekte bir sakınca olmayabilir. Bununla
beraber cariyenin böyle İman ile kayıtlanması hanef ilere göre bir tercih
meselesidir. Yoksa başkasının ehl-i kitap olan câriye s iyi e de evlenmek
caizdir. Şafiilerce ise caiz değildir. Ve ey insanlar!. Esasen (bazınız
bazınızdandır) hepiniz de esasen insansınız, hepiniz de Hazreti Adem'in
neslindensiniz, hepiniz de Allah'ın kullarısınız, bu sebeple aranızda bir birlik
vardır artık cariyelere de hakaret gözüyle bakmayınız, (İmdi onları) o
cariyeleri (namuslarını korur, fuhuştan beri bulunur ve gizlice dostlar da
edinmez oldukları halde) nikâh edebilirsiniz. Binaenaleyh onları lüzum görülünce
(sahiplerinin) velilerinin, mâliklerinin (izniyle) müsaadeleriyle (nikahlayınız
ve onlara) aranızda belirttiğiniz mehri veya belirtmediğiniz takdirde
emsallerine göre hak ettikleri (mehrlerini de güzelce) normal olarak cömertçe
bir tarzda (veriniz) onları nikâhınız altında iffetli bir şekilde yaşatınız
(eğer onlar) böyle (evlendikten sora bir fuhuş) bir zina suçu (islerlerse o
vakit onların üzerlerine hür kadınların) fuhuş islediklerinde (üzerlerine lâzım
gelen cezanın yansı lâzım gelir) zina eden hür kadına vurulması icâbeden
değneğin yarısı olan elli değnek darbesiyle cezalandırılır. (Bu) cariyeler ile
evlenmek, (sizden büyük meşakkate düşmekten) fazla mihir ve nafaka vermek
hususunda sıkıntıya düşeceklerinden (korkarımız içindir) ve şehvet galebesi ile
günaha girmek ihtimali olanlar içindir, (ve eğer sabrederseniz) nefsinize hâkim
olup gayrimesru temayüllerde bulunmaz iseniz, böyle cariyeler ile evlenmemek
sizin için (daha hayırlıdır) Evet... Hür kadınla evlenmeğe durumu müsait olmayan
bir kimsenin câriye ile de evlenmediği takdirde gayrimesru ilişkilerde
bulunacağı düşünülürse onun câriye ile evlenmesi icabeder. Fakat böyle bir korku
bulunmadığı takdirde câriye ile evlenmemesi daha iyidir. Çünki cariyeler, hür
kadınlar kadar bir şerefe sahip değildirler, onlar evlerine fazla bağlı
olamazlar, kendilerine sahip olanların hizmetlerinde de bulunmaya mecbur
olurlar, çocukları da köle sayılırlar, hürriyetten mahrum, güzelce bir
terbiyeden nasipsiz bulunurlar. Ve bu cariyeler başkalarına da
satılabileceklerinden efendileri değişir, kocaları ile olan münasebetleri
kesintiye uğrayabilir. Binaenaleyh bu hususta sabredip evlenmemek daha hayırlı
olduğunda şüphe yoktur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur.) Hakkiyle yarlıgayıcıdır, bu
hususta sabır etmeyeni de af ve mağfiret buyurur, (rahîmdîr) çok esirgeyicidir,
bunun içindir ki, sizlere bu ser'î hükümleri bildiriyor, sizi iffet ve temizlik
yoluna sevk eyliyor....
26. Allah Teâlâ sizlere
açıklamak ve sizleri sizlerden evvelkilerin yollarına erdirmek ve sizleri
tövbeye muvaffak kılmak diler. Ve Allah Teâlâ alimdir, hikmet sahibidir.
26. Bu mübarek âyetler, bu
müslümanlar hakkında Yüce Allah'ın ne kadar hayır isteyen ve kolaylık lütfeden
olduğunu müjdeliyor, bir takım nefislerinin isteğine tabi olanların da insanlar
hakkında ne derece kötülük isteyen sapıklık rehberi bulunduklarını beyan
buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizlere) helâl ve harama ve
diğer en güzel ser'î hükümlere dâir bilmediklerinizi (açıklamak) beyan buyurmak
ister, (ve sizleri sizden evvelkilerin) Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi mübarek
Peygamberlerin ve diğer salih kullarının (yollarına erdirmek) ister. Tâki onlar
gibi hak'ka tâbi, batıldan sakınıp, hidâyete nail olasınız. (Ve sizleri tövbeye
muvaffak kılmak diler) Sizlere takip edeceğiniz selâmet ve saadet yolunu
gösterir, tâki, insanlık icâbı sizden bir kusur meydana gelince hemen tövbe
ederek Allah'ın affına mazhar olasınız, artırk sahip olduğunuz irâde kuvvetini,
düşünme kabiliyetini kötüye kullanmayarak uyanık bir şekilde hareket eyleyiniz,
(ve Allah Teâlâ alimdir) sizin bütün amel ve fiillerinizi bilir, (hikmet
sahibidir) bütün ser'î hükümleri hikmet ve menfaati taşımaktadır. Artık ona göre
hareket ediniz.
27. Ve Allah Teala sizin
tövbe ederek ilahı affa kavuşmanızı diler. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük
bir meyil ile sapmanızı isterler.
27. (Ve) Ey m üs I îiman l
ar!. İnsanlık hali sizden bazı kusurlar meydana gelince hemen nadim ve pişman
olarak tövbe edip bağış dileyiniz, (ün ki (Allah T e âlâ sizin tövbe ederek
ilâhî affa kavuşmanızı ister) sizin tövbelerinizi kabul buyuracağını size va'd
buyurmuştur. Elverir ki, siz başkalarının aldatmalarına kapılmayasınız.
(şehvetlerine uyanlar) nefislerinin heveslerine tâbi olanlar, bir takım haram
olan şeyleri helâl telâkki edenler, kısaca bir takım dinsizler, sapıklar tahrif
edilmiş dinlere tâbi bulunanlar (ise sizin büyük bir meyil ile) hak yoldan
çıkarak, bir takım haram şeyleri yaparak (sapmanızı) selâmet ve hidâyet yolundan
ayrılmanızı (isterler). Artık öyle düşmaların sözlerine, hareketlerine nasıl
kıymet verilebilir?.
28. Allah Teâlâ sizden
hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak yaradılmıştır...
28. Ey müslümanlar!.
(Allah Teâlâ sizden) ağır teklifleri kaldırıp (hafifletmek) sizleri uygulaması
hafif, fayda ve hikmet dolu vazifelerle vazifelendirmek (ister) nitekim
müslümanlığın bütün hükümleri kolaydır, uygulanabilir, bir nice fayda ve
güzellikleri taşımaktadır, (ve insan zayıf olarak yaradılmıştır) bir çok kere
nefsinin eğilimlerine tabi olur, yasaklardan kaçınmak hususunda gerektiği gibi
sabır ve sebat gösteremez. Bu bakımdan manevî bir zaafa uğramış bulunmaktadır.
İşte insanların bu zayıf halleri de kendileri için bir çok dinî kolaylıkların
vücuduna bir sebep bulunmuştur. Cenab'ı Hak, hiçbir insanı takati üstünde bir
şey ile mükellef tutmamıştır. Ve herhangi insanı usulü dairesinde tövbe edip af
diledimi, ilâhîsi affına nail buyuracağını va'd etmiştir. Artık insanlar, bu
ilâhî lütuftan, bu ilâhî merhametten istifâde fırsatını elden kaçırmamalıdırlar.
29. Ey imân etmiş
olanlar!. Mallarınızı aranızda bâtıl yere yeme-yiniz. Meğer ki tarafınızdan
kendi rızânızla yapılan bir ticaret olsun. Ve kendinizi de öldürmeyiniz. Şüphe
yok ki Allah Teâlâ sizlere pek merhamet edicidir.
29. Bu mübarek âyetler,
malların kıymetine işaret ederek onların gayrimeşru şekilde elden çıkarılmasını
yasaklamaktadır. Ve hayat hakkına riâyet edilmesini emrederek cinayetlerden
sakınılmasını ihtar buyurmaktadır. Bu gibi büyük günahlardan kaçınanların da
küçük günahlarından dolayı ilâhî affa mazhar, birer ikram mahalline nail
olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey) hakikaten şuurlu bir biçimde imân
etmiş olanlar!) Ey müslümanlar!.. (mallarınızı aranızda) İslâm şeriatının mubah
kılmadığı kumar, faiz, hırsızlık, hiyânet, gasp, yalan yere şahitlik gibi (bâtıl
yere yemeyiniz) o mallarınızdan böyle gayrimeşru biçimde istifadeye
kalkışmayınız, (meğer ki tarafınızdan kendi rızâlarınızla yapılan bir ticaret)
malı (olsun) öyle meşru bir tarzda yapılan ticaret mallarından istifâde etmek
caizdir. Nasıl ki: Veraset, vasiyet, bağış, sadaka, mihir, cinayet bedeli gibi
mallardan da istifâde meşru bulunmuştur, (ve) Ey müminler!., (kendinizi de
öldürmeyiniz) birbirinizin hayatına kasdetmeyiniz, intiharda bulunmayınız,
nefislerinizin dünyada ve âhirette elâkına sebep olacak şeylere teşebbüs
etmeyiniz. Aranızdaki dinî kardeşliğine, insan kardeşliğine riâyet ediniz,
gayrimeşru öldürmelere meydan vermeyiniz, (şüphe yok ki) Ey ümmeti Muhammediye!.
(Allah Teâlâ sizlere rahimdir) çok merhamet edicidir. Bunun içindir ki, sizlere
kendini öldürmeği yasaklamıştır. Halbuki vaktiyle İsrail oğulları, günahlarından
tövbe edip kurtulabilmeleri için kendilerini öldürmekle memur bulunmuşlardı.
30. Ve her kim bunu bir
tecâvüz ve bir zulüm olarak yaparsa onu yakında bir ateşe yaslandırırız ve bu
Allah Teâlâ için kolay bulun-maktadır.
30. (Ve her kim
bunu) bu kendisine yasaklanmış, olan canına kıymayı ve diğer haramlardan hangi
birini (bir tecâvüz) bir helâl sahasını terkederek (ve bir zulüm) nefsine ve
başkasına bir haksızlık (olarak yaparsa onu) böyle ilâhî hükme muhalefet eden o
şahsı (yakında) ölür ölmez heman (bir ateşe yaslandırırız) onu cehennem ateşine
sokarız, orada yanar durur, (ve bu) şekilde azab edivermek (Allah Teâlâ için
kolay bulunmaktadır.) Yüce Allah'a karşı bir güçlük tasavvur olunamaz, o her
şeye tamamiyle kadirdir.. Buna inanmışızdır.
31. Eğer size yasaklanan
şeylerin büyüklerinden kaçınırsanız siz-den kabahatlerinizi kefâretlendiririz ve
sizleri bir değerli mahalle girdiririz.
31. (Eğer) Ey
müminler!. Siz (size yasaklanan şeylerin) kebâir denilen (büyüklerinden kaçınır)
Allah Teâlâ'dan korkar, onun yasaklamasından dolayı o günahları işlemezseniz
Allah Teâlâ (sizden) meydana gelip sağair adıyla anılan küçük (kabahatlerinizi
kefâretlendirir) yapacağınız ibadetler günahlarınızın kefaretine vesile olur, bu
sayede af edilirsiniz, günahlarınız örtülür, (ve sizleri bir değerli mahalle)
yani cennete (girdirir) sizleri orada lütf ve keremine nail buyurur. Artık
harekâtınızı ona göre tanzim ediniz...
§ Kebâir denilen
günahlardan maksat, yapanlar hakkında Allah'ın kitabı ile veya peygamberin
sünneti ile şiddetli tehdit bulunan yasak şeylerdir. Bunların haram oldukları
böyle birer kesin delil ile sabit bulunmuştur. Meselâ: Haksız yere adam öldürme,
başkasının hukukuna tecâvüz, iffetli bir hatuna zina isnadı, yalan yere
şahitlik, yalan yere yemin ile başkasının hakkına müdahale, yetimlerin mallarını
haksız yere yemek, içki içmek, zina, oğlancılık, kumar, faiz, cihattan kaçmak,
namaz, oruç gibi farizeleri terk, rüşvet almak kebairden (büyük günahlardan)
bulunmuşlardır. Binaenaleyh bunlardan son derece sakınmak gerekir. Sağair
denilen günahları da kasden yapmayıp onlardan da kaçınmalıdır ki, onlara devam
da insanı büyük günahlara sokmuş olabilir. Bütün hallerde Cenab'ı Hak'kın
korumasına iltica ederiz.
32. Ve Allah Teâlâ'nın
bazınıza diğer bazınız üzerine ihsan bu-yurmuş olduğu şeyi temenni etmeyiniz.
Erkekler için kazançlarından bir nasip vardır: Kadınlar için de kazançlarından
bir nasib vardır. Ve Allah Teâlâ'dan lütfunu isteyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ
her şeyi hakkıyla bilicidir.
32. Bu mübarek âyetler,
Cenâb-ı Hak'kın miras ve diğer yollarla ihsan buyurmuş olduğu şeylere razı,
çalışıp gayret etmeye devam ve akrabalık haklarını gözetir olmamızı bizlere emir
ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müminler!, insanların mallarını haksız
yere yemeyiniz, haksız yere adam öldürmeyiniz. (Ve Allah Teâlâ'nın bazınıza)
sizden (diğer bazı) kimseler (üzerine) bir hikmet gereği (tercihan) fazla olarak
lütuf ve (ihsan buyurmuş olduğu şeyi) miras payını veya diğer elde etmiş
oldukları kazançları veya makam ve mevkiyi (temenni etmeyiniz) hakkınıza razı
olunuz, kısmetinize kanaat ediniz, başkalarına kıskançlık edip nimetlerinin yok
olmasını, sizlere intikal etmesini temennide bulunmayınız. Böyle bir temenni.
Allah'ın takdiri ne, ilâhî hikmete razı olmamayı gerektirir olacağından caiz
olamaz. (Erkekler için kazançlarından) vazifelerinden, çalışma ve gayretlerinden
ve sahip oldukları kabiliyetlerinden dolayı (bir nasip vardır) ve onlar takdir
edilmiş belirli bir hisseleri vardır (kadınlar için de bir nasip vardır) onlar
da yeteneklerine, mevkilerine uygun birer hisseyi, birer nasibi, hak etmiş
bulunmaktadırlar. (Ve Allah Teâlâ'dan fazlını) onun lütuf ve ikramını
(isteyiniz) onun rahmet hazineleri sonsuzdur, birbirinizin mala ve servetine,
makam ve mevkiine göz koymaktan ise Cenab'ı Hak'kın lütuf ve ihsanına sığınınız,
ondan meşru şeyler isteyiniz, meselâ: Hz. Peygamber'in bir hadisinde beyan
olunduğu üzere bir kimsenin malını veya mevkiini taleb etmemelidir, yarabbü.
Eğer hakkımda hayırlı ise bana öyle bir mal, öyle bir mevki ihsan buyur diye
duada bulunmalıdır, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilicidir.)
Bunun içindir ki, insanları hikmet gereği tabakalara ayırmış, bazılarını sahip
oldukları yetenek ve diğer özeiyikleri sebebiyle diğer bazıları üzerine üstün
kılmıştır. Artık buna itiraza, buna haset etmeğe, bunun haksız yere yok olmasını
temenni etmeğe kimsenin hakkı, yetkisi yoktur...
33. Ve hepsi için baba ve
ananın ve yakın hısımlarının ve yemin-lerinizin akdettiği kimselerin
terekelerinden miras alır varisleri kıldık. Artık onlara nasiplerini veriniz.
Şüphe yok ki: Allah Teâlâ her şey üzerine hakkıyla şahittir.
33. (Ve) erkek ve
dişiden (hepsi için) herbirine mahsus (baba ve ananın ve) soy ve evlenme yoluyla
(yakın hısımların ve yeminlerinizin) yani: Sağ ellerinizin veya yaptığınız
andların (akdettiği) tayin eylediği (kimselerîn) yani: Koca ve eşlerin veya
mevlelmüvalât denilen şahısların (terekelerinden) bdirli miktarlarda (mîras alır
varisler kıldık) tayin ettik, her birinin sahip olduğu miras ve istihkak bir
fayda ve hikmet gereğidir, (artık onlara) o varislere, müstehiklere
(terekelerinden hakları olan nasiblerini) hisselerini (veriniz) onu çok
görmeyiniz, vermekten çekinmeyiniz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şey üzerine
hakkıyla şahittir.) sizin hal ve hareketinizi ve hak sahibi olanlara hisselerini
verip vermediğinizi de görüp bilmektedir. Artık onun emirlerine muhalefeten
korkunuz hakkıyla itaatte bulununuz ki, onun fazi ve keremine nail olasınız.
§ Eymân, yeminin çoğuludur.
Yemin ise sağ el mânâsına olduğu gibi and mânâsını da ifade eder. Muamelelerin
ve musafahaların çoğu sağ el ile yapıldığı için bir kısım iktisadî, içtimaî
muameleler sağ ele nisbet edilmektedir. Bununla beraber câhiliyet zamanında ve
İslâm'ın başlangıcında bazı kimseler birbiriyle yemin ederek kanları, canlan,
harp ve sulhta müşterek olmak üzere and içerler, birbirine varis olmaya söz
verirlerdi. Daha sonra böyle bir teahhüt isSâmiyete göre hükümsüz kalmıştır.
§ Velâyı müvalât, nesebi
bilinmeyen bir şahsın şartları çerçevesinde başka bir şahıs ile akdeylediği bir
velâdan, bir hükmî akrabalıktan, bir dayanışma bağından ibarettir. Şöyle ki:
Nesebi bilinmeyen veya dâri harpten dâri İslâm'a gelip isiâm dinini kabul eden
bir şahıs bir müslümana veya bir zımmîye hitaben "Sen benim mevlâmsın, ben şayet
bir cinayet işlersem diyetini sen verirsin, ben ölünce de bana sen varis
olursun" diyip o da kabul etse aralarında bir velâyimüvalât sözleşmesi yapılmış
olur. Bu halde o şahısa mevlâyı esfel, bu velâyı kabul eden kimseye de mevlâyı
âlâ denilir...
İşte bu, bir mevlel müvalât
meselesidir, bunun şer'î hikmeti de fertler arasında bir; bağ, bir dayanışma
meydana getirmek gibi şeylerdir. Maamafih bu velâyı isteyen şahsın arap
evlâdından olmaması lâzımdır. Çünki arapların arasında kabile ve aşiret
teşkilâtı mevcut, bu suretle aralarında dayanışma yürürlükte olduğundan bu
mevalât akdine ihtiyaç yoktur.
34. Erkekler kadınların
üzerinde ziyade kaimdirler. Çünki Allah Teâlâ onların bazısını bazısı üzerine
tafdil buyurmuştur. Ve mal-larından harcamaktadırlar. İmdi salih kadınlar,
itaatlidirler. Allah Teâlâ'nın koruması sayesinde gaybi koruyucudurlar.
Serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince onlara nasihat veriniz, ve
onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövünüz. Fakat size itaat ederlerse
artık onların aleyhlerinde bir yol aramayınız, şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok
yücedir, çok büyüktür.
34. Bu mübarek âyetler,
aile fertlerinin yetkilerini, vazifelerini gösteriyor, erkeklerin fazla mirasa
nail olmalarının hikmetini bildiriyor, gerektiğinde aralarını İslah için birer
hakem tayin edilmesini tavsiye ediyor, aile hayatının bir huzur ve mutluluk
içinde devamının lüzumuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: Erkeklerin miras
paylarının fazla olması menfaat gereğidir. Aralarında yaratılıştan ve sonradan
kazanılmış farklar vardır. Bu cümleden olarak (erkekler kadınların üzerlerinde
ziyade kaimdirler) erkekler, kadınları korurlar, oların geçimlerini temine
çalışırlar, onların âmirleri mevkiinde bulunurlar. Çünki Allah Teâlâ
yaratılıştan (onların) erkekler ile kadınların (bazısını) erkeklerini (bazısı
üzerine) kadınlara göre (üstün kılmıştır) şöyle ki: Erkekler amel ve itaatlar
hususunda daha kuvvetlidirler, bunun içindir ki: Erkekler peygamberliğe,
imamete, velayete İslâm'ın emirlerini uygulamaya, ve her hususta şahitliğe ehil
bulunmuşlardır, (ve) erkekler sonradan kazanılmış, vasıflarla da üstündürler.
Çünki onlar (mallarından harcamaktadırlar) eşlerinin mihirlerini verirler,
nafakalarını temin ederler ve erkekler lüzum görüldükçe malariyle, canlariyle
yurtlarına yardıma koşarlar, dân İslâm'ın şerefini, haysiyetini, korumaya
çalışırlar, artık onların eşleri üzerinde bir velayetleri, bir koruma hakları
bulunmuş olmaz mı?. Maamafih kadınların da kendilerine mahsus bir fazilet yönü
vardır. Onlarda kocalarının meşru emirlerine riâyet ederler, hanelerinin
işleriyle meşgul olurlar, çocuklarını besleyip yetiştirmeğe çalışırlar. Artık
her iki tarafta vazifelerini lâyıkı veçhile yapmağa gayret ederek birer fazilet
örneği olmalı, Cenâb-ı Hak'kın sevabını kazanmalıdır.
(İmdi) kadınların
üzerindeki kıyamın ne şekilde cereyan edeceğine gelince onlardan (salih
kadınlar, itaatlıdırlar) Allah Teâlâ'ya itaatlıdırlar, kocalarının haklarına da
riâyet ederler. (Allah Teâlâ'nın) olan (hıfzı) koruması (sayesinde gaybı)
namuslarını, mallarını, şereflerini, sırlarını (koruyucudurlar) bu gibi
hususlara riâyet eder dururlar, (serkeşliklerinden) itaatsizliklerinden
(korktuğunuz kadınlara gelince) Ey bunların kocaları! Siz evvelâ (onlara nasihat
verîniz) iyiye teşvik ve kötüye meyilden korkutmak suretiyle iyiliğini isteyerek
öğütlerde bulununuz, (ve) bu öğüt ve nasihatiniz yeterli olmazsa (onları
yataklarda yalnız bırakın) onlar ile beraber bir yatakta yatmaktan geri durunuz,
onlarla ilişkide bulunmayınız, belki bu hal, onları itaate sevkeder, (ve)
maamafih bu da kâfi görülmeyince (onları) hafifçe, eziyet vermeyecek şekilde (döğünüz)
böyle hafif bir ceza, bazı kadınlar üzerinde tesir yaparak onları itaate daha
fazla sevkedici olabilir. Maamafih fazla döğmek caiz değildir. Bir hadisi
şerifte: "Sizden biriniz kölesini döğercesine eşini döğerde sonra günün sonunda
onu yatağına alır mı?" diye buyrulmuştur. Yani böyle bir hareket, muvafık
değildir, (fakat) eşleriniz öyle bir muameleden sonra (size itaat ederlerse
artık) kınamak gibi, eziyet vermek gibi bir şekilde (onların aleyhlerinde bir
yol aramayınız) artık vaktiyle olan kötü hâli, olmamış gibi telâkki ediniz.
Çünki günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur. (Şüphe yok ki. Allah
Teâlâ çok yücedir.) Ondan korkunuz Cenab'ı Hak şanının yüceliğine rağmen sizleri
tövbe edince affediyor, artık siz eşlerinizi size itaat ettikleri takdirde
affetmeli değil misiniz?. Ve Cenâb-ı Hak, (çok büyüktür) kimseye zulüm etmez ve
kimsenin hakkını eksik vermez. Böyle büyüklüğü ile beraber tövbeleri kabul,
kusurları affediyor. Artık siz de Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın aksi takdirde
onun azamet ve büyüklüğünün ceza pençesinden yakalarınızı kurtaramazsınız.
35. Ve eğer aralarının
açılmasından korkarsanız o zaman bir ha-kem onun akrabasından, bir hakem de
bunun akrabasından gönderiniz. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah Teâlâ
aralarında mu-vaffakiyet meydana getirir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ hakkıyla bi-licidir,
ve tamamen haberdardır.
35. (Ve) Ey hâkimler!. Koca
ile kandan biri veya her ikisi size müracaat edip halleri sizce şüpheli
bulunursa ve (eğer arlarının açılmasından) geçimsizlikte devam etmelerinden
(korkarsanız) onların bu hallerini anlar veya zannedeseniz (o zaman bir hakem
onun) kocanın (akrabasından) ve bir hakem de (bunun) karının (akrabasından)
onların aralarını düzeltmeleri için kendilerine (gönderiniz) onların
durumlarına, hallerinin düzeltilmesini yakınları daha iyi bilir, buna
selâhiyetli bulunabilir. M üst eh ab olan budur. Yoksa onların hallerini bilen,
iyilik sever yabancılar da hakem tayin edilebilir, (bunlar) Bu hakemler
(barıştırmak isterlerse) koca ile karısını barıştırmak niyetinde bulunurlarsa,
niyetleri sahih, kalpleri Allah rızası için hayır sever olursa (Allah Teâlâ
aralarında) koca ile eşi arasında (muvaffakiyet meydana getirir) arlarındaki
geçimsizlik yok olur, yeniden güzelce bir muhabbete muvaffak olurlar. Diğer bir
yoruma göre de eğer koca ile karı aralarında barış ve muhabbetin geri
gelmesini isterlerse Allah Teâlâ onların aralarına sevgi ve birlik ihsan eder,
aralarındaki nefret ve mutsuzluğu giderir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla
bilicidir.) Her şeye ve herkesin içindekini tamamen bilicidir, (ve tamamen
haberdardır.) Zahir ve batılı tam manâsıyla bilir, uyuşmazlığın nasıl
kalkacağını, barışın nasıl vücude geleceğini de pek mükemmel bilir, Buna
inanmışızdır.
§ Muşuz, lügatte yükseklik
ve tümseklik demektir. Istılahta: Kadının kocasına karşı kafa tutması,
isyankârca bir harekette bulunmasıdır. Kocasının yanında bulunmayı terk eylemesi
gibi şeylerdir. Kendisinde bu durum bulunan karıya "n aş iz e" denilir.
§ Hakem, iki hasının
birbirine karşı olan iki kimsenin aralarındaki ihtilâf ve iddiayı çözmek ve
ayırmak için hâkim kabul edilen kimsedir. Bu ya iki tarafın seçmesi ile veya
resmî hâkim tarafından tayin edilir. Hakemler, birer vekil hükmündedirler.
Hanefî mezhebine ve diğerlerine göre hakemler, eşleri ayırmak üzere hüküm
veremezler, buna selâhiyetleri yoktur. Meğer ki, koca onlara kendilerini
ayırmaya izin vermiş olsun. Fakat malikilere göre hakemlerin ayırmaya
selâhiyetleri vardır. Bu hususa dâir Hukuku , Islâmiye Kamusuna müracaat!..
Hakem tayinindeki başlıca
hikmet ve fayda, aile hayatının devamına yardım etmek, aile arasında insanlık
icabı yüz gösteren kötü halleri gidermeğe çalışmak, iki tarafı aydınlatarak ve
ikaz ederek tekrar birlikte ve mutlu olarak yaşamalarını temine hizmet
eylemektir.
36. Ve Allah Teâlâ'ya
ibadet ediniz ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Ve anaya, babaya iyilik
ediniz. Ve akrabalara ve ye-timlere ve yoksullara ve yakın komşuya ve uzak
komşuya ve yanınızdaki arkadaşa ve yolcu olana ve sağ ellerinizin sahip olduğuna
-da iyilik ediniz- şüphe yok ki, Allah Teâlâ kendini beğenen, böbürlenip
duranları sevmez.
36. Bu âyeti kerime bizlere
en mühim onbir vazifemizi, en güzel ahlâkî esasları emir ve tavsiye
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!, İslâm dininin sizlere teklif ettiği
şeylere riayetkar olunuz, (ve) bilhassa:
ılf (Allah Teâlâ'ya ibadet
ediniz) onu tevhide, Ona itaata, namaz, oruç gibi ibadetlere devam ediniz.
(2) (Ve ona hiçbirşeyi
ortak koşmayınız) Cenâb-ı Hak'ka açıktan ve gizli olarak hiçbirşeyi ortak
koşmayın ve benzer tanımayın, ondan başkasına yaratıcılık, mâbudluk isnadında
bulurumayınız.
(3) (Ve anaya, babaya
iyilik ediniz) onların haklarına riâyet, kendilerine yardım ve hürmet eyleyiniz,
onlara duada, teşekkürde bulununuz.
(4) (Ve akrabaya)
kardeşler, amcalar, dayılar gibi yakınınız olan kimseye de iyilikte bulunun,
onlarla güzel konuşup görüşünüz.
(5) (Yetimlere) babalarını
kaybetmiş, yardıma muhtaç bulunmuş çocuklara da elden gelen yardımı
esirgemeyiniz.
6 (Ve yoksullara)
fakirlere, hiç malları olmayanlara, çalışıp kazanmadan mahrum bulunanlara da
ihsanda bulununuz onların hallerine merhamet ediniz.
(7) (Ve yakın komşuya) size
soy veya civar itibariyle yakın olan komşuya da iyilikte bulununuz, onlar ile
vakit vakit görüşmek kabildir. Aralarında muhabbet ve dayanışmanın vücudu pek
faideli olduğundan birbirine lâzım gelen yardım ve ihsanda bulunmaları bir
içtimaî gayedir.
(8) (Ve uzak komşuya) da
iyilik ediniz. Soy veya civar itibariyle uzak bulunsalar da komşuluk ve
akrabalık itibariyle de aralarında bir bağ bulunduğundan buna muhalefetten
kaçınmalıdır, buna aykırı bir tavır takınmaları, birbirinden kaçınmaları uygun
olamaz. Bütün bu komşular, birbirine manen bağlıdırlar, bunlar içlerinden fakir
olanlara nakit olarak, bedenen yardım etmelidirler, birbirinin sevincine
kederine ortak olmalıdırlar, birbirini tebrikte, tazimde bulunmalıdırlar.
(9) (Ve yanınızdaki
arkada;) beraber yolculuk yaptığınız kimseye ve beraber ticarette, sanatta veya
tahsilinde bulunduğunuz zata veya eşiniz olan kadına da veya mabet gibi bir
mecliste beraber bulunmakta olduğunuz bir din kardeşinize de iyilik ediniz, ona
da ihsanda, güzel amellerde bulununuz, bu da bir insanî görevdir.
(10) (Ve yolcu olana)
yurdundan aynimi; bulunana, misafir sayılana da yardım ediniz. Bu gibi kimseler,
çok kere yardıma muhtaç bulunurlar. Bunlara yardım etmek, insanlık icabıdır.
Islâmiyetin müslümanlara vermiş olduğu bir ahlâk terbiyesi sayesindedir ki,
İslâm diyarında vaktiyle birçok misafirhaneler tesis edilmiş, birçok yerlerde
yolculara yerler gösterilerek maişetler! temin edilmekte bulunmuştur.
(11) (Ve sağ ellerinizin
sahip olduğuna) kölelerinize, cariyelerinize ve diğer sahip olduğunuz hayvanata
güzelce muamelede bulununuz, onlara fakatlarının üstündeki işleri gördürmeyiniz,
nafakalarını, elbiselerini temin ediniz, kendileriyle güzelce geçininiz, İslâm
ahlâkı bunu icabetmektedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, kendini beğenen)
akrabalarına, komşularına ve diğer insanlara karşı kibr ve büyüklük taslayan
şahsı ve (böbürlenip duranı) başkalarına karşı övünmede, övüngenlikte bulunup
duran şahsı (sevmez) onun bu haline razı olmaz. Öyle bir şahıs Allah'ın lütfuna
lâyık olamaz.
"Kibriyâ-ü azamet hak'ka
yarar"
'Mil olanda bu sıfatlar ne
arar"
37. Onlar ki, cimrilikte
bulunurlar ve insanlara cimrilik ile emre-derler ve Allah Teâlâ'nın kendilerine
lütfundan olarak vermiş olduğu şeyi gizlerler. -Artık onlar her türlü kınamaya
lâyıktırlar- ve biz kâfirler için hakeret verici bir azab hazırlamışızdır.
37. Bu âyeti kerime,
Allah'ın emrine muhalefet edip iyilik ve Allah yolunda harcamaktan kaçınan,
cimrilik yaparak Allah'ın nimetini inkâra cür'et eden şahısların verilmiş halini
şöylece bildirmektedir.
(Onlar ki, cimrilikte
bulunurlar) mallarını icâbeden yerlere sarfetmezler, bilgileri bakımından da
cömertlik göstermezler, mümkün olduğu halde insanları aydınlatmak ve irşada
çalışmaktan kaçarlar, (ve insanlara cimrilik ile emrederler) başkalarını da
cimriliğe şevke, insanlığa hizmetten alıkomaya çalışırlar, (ve Allah Teâlâ'nın
kendilerine lütf undan olarak vermiş) lütuf ve ihsanda bulunmuş (olduğu şeyi) de
(gizlerler) mallarını, servetlerini, bilgilerini göstermezler, nimeti inkâr
ederler, İslâm dinine mümkün olduğu kadar hikmetten çekinirler. Artık öyle
kimseler her türlü kınanmaya, azaba lâyık bulunmuş olmazlar mı?. İşte Cenâb-ı
Hak buyuruyor ki: (ve biz kâfirler için) Allah Teâlâ'yı inkâr, ona ortaklar
isnat edenler için veya onun verdiği nimetleri inkâr eyleyenler için (hakaret
verici) hor ve hakir kılıcı, zillete düşürücü olacak (bir azab hazırlamışızdır.)
binaenaleyh insanlar, bu elem verici azabı düşünmeli, bunu gerektirecek olan
gayrimeşru, inkarcı hareketlerden kaçınmalıdır.
§ Buhl, hisset:
Cimrilki, tam'akârlık, ihsanı engellemektir. Bu bir ruhî melekedir ki, malını
lâyık olan yere sarfetmekten insanı engeller. Şer'an buhl, verilmesi vacip olan
şeyi engelleyen bir haleti ruhiyedir. Ragıpı lsf e hani diyor ki: Buhl, bir
nankörlük tabiatıdır. Nankörlük ise küfrün başlangıcıdır. Şair Vehibi de şöyle
diyor:
"Buhl ile olduğu içip pel
merdin"
"Girmedi mu s h af a namı
Nemrud"
§ Rivayete göre bu âyeti
kerime, ensarı kirama fakir olursunuz diye mallarını harcamamalarını tavsiye
eden ve Rasülü Ekrem'in vasıflarını kendi kitaplarında görmüş oldukları halde
onu itiraf etmeyip gizleyen bir kısım Yahudiler ve emsali haklarında nazil
olmuştur.
38. Ve o kimseler ki,
mallarını insanlara gösteri; için sarfederler ve Allah Teâlâ'ya ve âhiret
(gününe imân etmezler. -Allah Teâlâ onları da sevmez- Ve her kime ki şeytan
arkada; olursa artık o ne fena bir arkadaştır.
38. Bu mübarek
âyetler, gösteri; için yapılıp da güzel bir inanca dayanmayan harcamaların dinî,
ahlâkî bir kıymeti olmadığını bildirmektedir. Ve en kolay bir kulluk vazifesi
olan imandan ve hak rızası için harcamadan dolayı mükelleflerinin zarara
uğramayıp bilâkis mükâfatlara nail olacaklarına şöylece işaret buyurmaktadır, (o
kimseler ki,) o münafık veya müşrik olan şahıslar ki, (mallarını) Allah rızası
için değil, sadece (insanlara gösteri; için) kuru bir şöhret kazanmak için (sarfederler)
manevî bir mükâfat beklemezler, öyle bir mükâfata inanmazlar (ve Allah Teâlâ'ya)
onun varlığına, birliğine, yaratıcılığına inanmazlar (ve âhiret gününe) de (imân
etmezler) bir ebedî mükâfat ve ceza âleminin varlığını bilip tasdik eylemezler
ki, mallarını Allah rızasını taleb, sevaba kavuşmayı ümit edererk harcamada
bulunsunlar. İşte Allah Teâlâ onları da sevmez, onlar için de âhiret azabı
vardır. Onları yoldaşları şeytandır, (ve her kime ki, şeytan arkadaşı olursa)
her kimin ki yoldaşı iblis ve onun yardımcısı bulunursa (artık o ne fena bir
arkadaştır.) arkadaş olduğu kimseyi aldatır, pek fena bir yola götürür,
cennetten uzaklaştırır, cehenneme sevkeder durur.
39. Ne olurdu onlara?.
Eğer Allah Teâlâ'ya ve âhiret gününe imân etselerdi ve Allah Teâlâ'nın
kendilerini rızıklandırmış olduğu şeylerden infakta bulunsalar idi. Ve Allah
Teâlâ onları hakkıyla bi-licidir.
39. ıNe olurdu onlara?.) o
şeytana uyan, imândan mahrum kalan, gayrimeşru hallerde bulunan kimselere ne
zarar ve ziyan meydana gelirdi?, (eğer Allah Teâlâ'ya ve âhiret gününe imân
etselerdi) bütün kâinat Cenâb-ı Hak'kın varlığına dalâlet edip dururken o Yüce
yaratıcının varlığını anlamak çetin birşey midir?. O hikmet sahibi Yaratıcının
milyonlarca kudret eserleri gözler önünde parlayıp dururken onun kudretiyle bir
âhiret âleminin varlığı da nasıl inkâr edilebilir? Artık o gafiller bunları
tasdik etselerdi (ve Allah Teâlâ'nın kendileri merzuk buyurmuş olduğu)
mallardan, nimetlerden bir kısmını gösteriş için değil, sırf Allah rızası için
(harcamada bulunsalardı) ne kaybetmiş olurlardı?. Bilâkis kendilerini Allah'ın
azabından kurtarmış, nice mükâfatlara nail olmuş olurlardı. (Ve Allah Teâlâ
onları) o riyakârca, inkâr edercesine münafıkça hareket edenleri (hakkıyla
bilicidir.) onların içinde olanları bilicidir, onların riyakâr olduklarını,
gayrimeşru maksatlarını da tamamiyle bilmektedir. Eğer onlar tevbe edip af
dileyerek hakka dönseler Yüce Allah onu da bilir, mükâfatını verir.
Evet... Cenâb-ı Hak, her
şeyin dış görünüşünü de içini de bilir. Hiçbirşey onun ilminden hariç olamaz.
Artık herkes ona göre hareketini tanzim ederek Cenâb-ı Hak'ka sığınmalıdır, onun
rızasına muhalif hareketlerden kaçınmalıdır. Bundan başka selâmet ve saadet
çaresi yoktur.
40. Şüphe yok ki, Allah
Teâlâ zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer bir iyilik olursa onu kat kat arttırır ve
kendi tarafından büyük bir mükâfat da verir.
40. Bu mübarek
âyetler, Cenâb-ı Hak'kın zulüm etmekten uzak olduğunu ve iyiliklerin sevabını
kat kat arttıracağını beyan ile insanları ibadet ve itaat a teşvik etmektedir.
Ve insanlığa ait bütün hayalî durumların birer mükemmel şahitlikte isbat
edileceğini, küfür ve isyan ehlinin de ne kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını
şöylece beyan buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) şanı yüce bir âdildir.
Bütün emirleri ve yasakları birer adalet ve hikmet gereğidir. O kerem sahibi
Yaratıcısı yaratıkları hakkında (zerre kadar) en ufacık bir miktar bile (zulüm
etmez) kimsenin lâyık olduğu sevap ve mükâfatı eksik vermez ve kimsenin hakkında
lâyık olduğu azabı artırmaz, (ve) bilâkis (eğer) zerre kadar (bir iyilik olursa
onu) o iyiliğin sevabını (kat kat arttırır) onun sevabının miktarını on kattan
binlerce kata kadar artırır, (ve kendi tarafından) Yüce katında bir iyilik
karşılığında olmaksızın bir lütuf ve ikram yoluyla (büyük bir mükâfat da verir)
pek büyük bağışlarda bulunur, dilediği kulunu bir nice ruhanî, ebedî saadetlere
mazhar buyurur. Bunların miktarını tayin bizler için mümkün değildir. Bununla
beraber bu nimetler, bu mükâfatlar, ebedidir, sonsuzdur, bir süre ile kayıtlı
değildir. Nasıl ki âhiret hayatla da sonsuzdur, yok olması mümkün değildir.
§ Mi s kal kelimesi, burada
vezin ve miktar manasınadır. Zerreden maksat da pek küçük şey demektir. Zerre
kelimesi lügatta pek ufak bir parça, ufacık karınca, karıncanın yumurtası,
güneşin ışını içinde görünen ufacık toz manasınadır.
41. Nasıl olacak!. Her
ümmetten bir şahit getireceğimiz, senî de onların üzerine bir şahit
getireceğimiz zaman?..
41. (Nasıl olacak) o
kâfirlerin, o münafıkların, o din düşmanlarının hâli?. Kıyamet gününde (her
ümmetten bir şahit getireceğimiz) zaman ki, onların aleyhlerinde şahitlikte
bulunacaklardır. Bu şahitler ise onlara vaktiyle gönderilmiş olan
Peygamberlerdir, (seni de) ya Muhammedi. Aleyhisselâm (onların) o şahit olan
zatların veya mü'minlerin veya bütün insanların (üzerine bir şahit getireceğimiz
zaman) yani: Ey son peygamber! Seni geçmiş peygamberlerin doğmlıığıına, onların
ümmetlerine Allah'ın hükümlerini tebliğ eylemiş olduklarına dâir şahit tayin
edeceğim zaman, ve diğer insanlar hakkında da fiil ve harekâtlarına dâir
şahitlikte bulunacağın zaman o azaba uğrayacak kimselerin halleri ne olacak?.
Bunu düşünmeli değil midirler?.
42. Kâfir olanları ve
Peygambere isyan etmiş bulunanlar o gün:
42. (Kâfir olanlar)
Allah'ı, inkâr edenler, İslâmiyet i kabul etmeyenler (ve peygambere isyan etmiş)
onun emirlerine, yasaklarına muhalefet eylemiş (bulunanlar o gün) o kıyamet
günü, o aleyhlerinde şahitlikler vuku bulunacağı zaman, imkânsızları temennide
bulunacaklar (keşke yerin dibine sökülmüş) kabirlere gömülmüş, üzerlerine
topraklar örtülmüş veya hiç kabirlerinden diriltilip çıkarılmamış veyahut asla
yaratılmayıp toprak halinde bulunmuş (olsalardı diye arzuda bulunacaklardır)
bunların bu boş düşüncelerini, temennilerini Cenâb-ı Hak bilir, (ve Allah
Teâlâ'ya) karşı (hiçbir sözü s aklay anlayacaklardır.) onların hiçbir sözü,
hiçbir emeli Cenab'ı Hak'ka gizli kalamaz. Onların bütün vücutlarının parçaları
bile onların aleyhine şahitlikte bulıınacakdır.
§ Bu âyeti kerimede küfrün
üzerine isyanın atf edilmesi, dalâlet ediliyor ki, kâfirler, küfürlerinden
dolayı azaba uğrayacakları gibi Peygambere isyan edip bir kısım:
Fi mattan olan amelleri
terketmiş olmalarından dolayı da azaba uğrayacaklardır. Bu halde onlar bu fürııi
amal ile de bir hikmete binaen mükellef bulunmuşlardır ki, bunları yapmamaktan
dolayı da ayrıca mesul olur ve cezaya çarptırılırlar.
43. Ey mü'minler!.
Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar ve cünüp
olduğunuz halde de -yolcu olmak müstesna- gıısııl edinceye kadar namaza
yaklaşmayınız. Ve eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız veya sizden biri
ayakyolıından gelir de veya siz kadınlara dokunur da su hu lam aks an iz o zaman
temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize mesheyleyiniz.
Şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve yargılayıcıdır.
43. Bu âyeti kerime, namaza
mâni olan halleri ve namaz için pak ve temiz olmaya riâyetin yollarını ve
teyemmümün mahiyetini göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü'minler!. Siz) şarap ve
diğer sarhoş edici şeylerden biriyle (sarhoşlar olduğunuz halde) namaza
yaklaşmayınız, namaza kalkmayınız veya namaz için mescitlere gitmeyiniz, (ne
söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar) kendinizi namaza şevket meyin iz. Çünki
bu halde kulluk vazifesi tam bir şuur ile ifa edilmiş olamazlar. Ve kıraat
fârizesi I ây ikiyle ifa edilemez, namaz esnasında kötü durumlar meydana
gelebilir, (ve tünüp olduğunuz) rüyada iken ihtilâm olduğunuz veya el ile
mastürbasyonda bulunduğunuz veya eşlerinizle cinsel ilişkide bulunduğunuz (halde
de) namaza yaklaşmayınız, bu haramdır, (yolcu olmak müstesna) Yolculuk halinde
suyun bulunmamasına veya zorlukta temin edilebileceğine göre gıısııl vazifesi,
ertelenir, teyemmüm ile yet inilir. Yolcu değilseniz (gıısııl edinceye kadar)
bütün vücudunuzu usulü dairesinde su ile yi kayın caya kadar (namaza
yaklaşmayınız) böyle bir gıısııl bulunmayınca namaz kılmak caiz olmaz, (ve) Ey
mü'minler!, (eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız) hastalığınızdan veya
yolculuğunuzdan dolayı suyu bulup kullanmaya muktedir bulunmazsanız (veya sizden
biri ayakyolıından) küçük veya büyük abdest bozma gibi bir olayı müteakip
(gelirde veya siz) eşleriniz olan (kadınlara dokunur) onlarla cinsel ilişkide
bulunur (da) gıısııl I erin ize yetecek (su bulamazsanız) mazeretli sayılırsınız
(o zaman temiz bir toprak ile) pak bir yer parçası ile, bir kaya ile onlara
ellerinizi sürmek suretiyle (teyemmüm ediniz.) Şöyle ki: Teyemmüme niyet ederek
iki ellerinizi temiz toprak cinsinden birşeye iki defa sürerek (yüzlerinize ve)
dirseklerinize kadar (ellerinize mesheyleyiniz) bu azaları böyle iki defa el
sürüp sıgayınız (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Hata edenleri (affedici ve)
günahkarları (yari iğ ayıcı) günahlarını örtücü ve yok edici (d ir) bunun
içindir ki, müslümanlara bu kadar kolaylık bahsetmiştir. Teyemmüm: Bu
müslümanlara mahsus bir ilâhî izindir.
§ Rivayete göre İslâm'ın
başlangıcında sarhoş edici şeyler d ah a yas aklan mam işti. Abdıırrahman İbni
Avf hazretleri bir gün yemek ve şarap hazırlayarak es h abı kiramdan
bazısını evine davet
etmişti. Bunlar yiyip içtikten sonra yatsı namazı vakti gelmişti, içlerinden bir
zatı imamlığa geçirip namaza başladılar. O zat, sarhoşluk tesiriyle: =
taptığınız şeylere tapmanı. Kâfinin sûresf 109/2) âyet i kerimesini= taptığınız
şeylere tapanın) okuyarak Allah'ın
beyanına aykırı bir
okuyuşla bulundu. Bu hâdise üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, daha sarhoşluk
hâli gitmeden namaza başlanılması yasaklanmıştı. Dahasonrada bütün sarhoş edici
şeylerin kullanılması Mâide süresindeki bir âyeti kerime ile kesin olarak haram
kılınmış ve yasaklanmıştır.
§ Teyemmüm, lügatte
kastetmek manasınadır. Şer an su bulunmadığı veya bulunduğu halde kullanılmasına
kudret bulunmadığı takdirde temiz olan toprak cinsinden birşey ile abdestsizliği
gidermek maksadiyle yapılan bir muameledir. Şöyle ki: Teyemmüm yapması lâzım
gelen bir kimse, iki elini toprak cinsinden bir yere bir kere vurup onunla
yüzünü m es heder, sonra iki elini bir daha vurup bununla da d i ıs eM eri ne
kadar iki elini m es h eyler.
Bu teyemmüm ameliyesi, ya
abdestsizliği gidermek veya namaz kılmak veya taharet siz sahih olmayan diğer
bir ibadette bulunmak niyetiyle yapılmak lâzımdır. Binaenaleyh teyemmümün
farzları, bir niyet ile iki meshten ibaret bulunmaktadır. Teyemmümü meşru kılan
özür, suyun bulunmamasıdır. Veya suyu kullanmaya hakikaten veya hükmen kudret
bulunmamış olmasıdır. Bir kimsenin bulunduğu yerden en az bir mil, yani Dört bin
adım uzakta bulunan bir su, hakikaten yok demektir. Su bulunduğu halde bunun
kullanılması takdirinde hastalanmaktan veya hastalığın artmasından veya
uzamasından bir tecrübeye veya müslüman, yetkili bir tabibin beyanına binaen
korku I ursa su hükmen bulunmamış sayılır.
Teyemmüm, temiz olan toprak
ile yapılacağı gibi yer cinsinden olan şeyler temiz kum ile, alçı ile, horasan
ile, mermer gibi madenî şeyler ile, kiremit, tuğla, ve yakut, zümrüt, mercan ile
de yapılabilir. Kurumadıkça çamur ile yapılamaz. Teyemmüm, hicreti nebeviyenin
beşinci senesinde meşru olmuştur. O sene Beni Mu st el ak gazvesinde Rasülü
Ekrem ile beraberindeki mücahitler susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah
namazını kılmak için ab dest alacak suları bulunmuyordu. Sabaha yakın teyemmümün
meşruiyeti hakkındaki bu âyeti kerime nazil olmuş, esbabı kiram çok sevinmişler,
teyemmüm yaparak namazlarını kılmışlardır.
44. Kendilerine kitaptan
bir nasip verilmiş olanları görmedin mi?. Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de
yolu sapıtmanızı istiyorlar.
44. Bu mübarek âyetler,
bir takım din düşmanlarının feci, kötülük ister hallerini bildirmektedir. Ve
onların hallerini Cenâb-ı Hak'kın t amam iyi e bilir olduğunu ve ehli İman için
koruyucu ve yardımcı olmağa Hak Teâlâ'nın kâfi bulunduğunu müjdelemektedir.
Şöyle ki: Ey dost ile düşmanı, hak ile bâtılı görüp ayırd etmek kabiliyetinde
bulunan herhangi bir mü'minl, (kendilerine kitaptan) Tevrat'tan (bir nasib) bir
miktar bilgi (verilmiş olanları) Yahudilerden bir taifeyi (görmedin mi?.)
onların hallerine bakıp ne mahiyette kimseler olduklarını anlamadın mı? Onları
anlamamak kabil mi?. Onların cahilce, düşmanca halleri açıktır. Onlar dalâleti
(sapıklığı) hidâyet karşılığında (satın alıyorlar) kitaplarında gördükleri bir
takım haki kat I arı, özet olarak. Son Peygamber Hazretlerinin vasıflarına ait
âyetleri bırakıyorlar da inkâr vadisine sapıyorlar, (ve sizin de) Ey müslümanlar!,
(yolu) hakka kavuşturucu olan müstakim yolu, İslâmiyet yolunu terkederek
(sapıtmanızı) İslâmiyet'ten mahrum kalmanızı (istiyorlar) sizin hakkınızda bu
kadar kötülük istiyorlar. Artık siz bu gibi düşmanlarınızı bilmeli,
aldatmalarından sakınmalı değil misiniz?
45. Ve Allah Teâlâ sizin
düşmanlarınızı daha çok bilicidir. Ve Allah Teâlâ bir velî olarak kâfidir. Ve
Allah Teâlâ bir yardımcı olarak da kâfidir.
45. (Ve) Ey mü'minler!.
Şunu da biliniz ki, (Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı) sizden ve herkesten (daha
ziyade bilicidir.) Bu cümleden olarak o sizi hak yoldan sapıtmak isteyen
düşmanlarınızın bütün hâl ve durumunu davranışlarının kötülüğünü hakkıyla
bilicidir, (ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ) sizin için bütün işlerinizde bir
koruyucu bir muhafaza edici, bir yardımcı (bir veli olarak kâfidir) daima ona
sığınınız. (Ve Allah Teâlâ) sizin için her alanda, her menfaate (bir yardımcı)
bir destekçi (olarak da kâfidir) artık daima ondan yardım ve muvaffakiyet niyaz
eyleyiniz. O Yüce Yaratıcı, sizleri o düşmanlarınızın bütün hile ve şerrinden
korumaya fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır!..
§ Bu mübarek âyetler Yahudi
âlimlerinden iki şahıs hakkında nazil olmuştur. Bunlar Abdullah İbni Übey gibi
münafıkların reisler vasıtası ile İslâmiyet'in yayılmasına mâni olmak
isterlerdi. Cenâb-ı Hak, onları isteklerinde başarısız kılmış, İslâmiyet'i
fevkalâde yayılmaya muvaffak kılmıştır.
46. O Yahudi olanlardan
ki, kelimeleri yerlerinden değiştirirler ve dillerini eğerek ve dine dokunarak
"işittik ve isyan ettik, işit, işitmez olası ve rain a" derler. Ve eğer onlar
işittik ve itaat ettik ve işit ve bizi gözet" deselerdi elbette onlar için
hayırlı ve çok dürüst olurdu. Ve lâkin Allah Teâlâ onlara küfürleri sebebiyle
lanet etmiştir. Artık pek az müstesna olmak üzere onlar îman etmezler.
46. Bu âyeti kerime,
hidâyet karşılığında sapıklığı satın alan şahısların ne şekilde dalalette
bulunduklarını açıklamaktadır. Şöyle ki: O düşmanlar, o sapıklığı satın alanlar,
o müslümanları doğru yoldan sapıtmak isteyenler (o Yahudi olanlardan) bir
topluluktur ki (kelimeleri) Tevrat'ta ve sairede olan beyanları ve bilhassa Hz.
Peygamber'in vasıflarına ait âyetleri (yerlerinden değiştirirler) onların aksini
söylerler, o kelimelerin yerlerine başka kelimeleri koyarlar veya o kelimeleri
Allah'ın maksadına aykırı, yanlı; bir şekilde tevile cür'et gösterirler, (ve)
Peygamber meclisinde ve diğer yerlerde (dillerini eğerek) bükerek, yüz
döndürerek (ve dine dokunarak) dine karşı alay ve eğlencede bulunarak, yerme ve
kötülemeye cür'et ederek Rasûlü Ekrem'e karşı (işittik ve isyan ettik) derler.
Böyle hasetlerini, düşmanlıklarını gösterirler ve tevriyeli bir söz olmak üzere
de (işît, işitmez olası ve rain a derler) yani Rasûlııllah'a hitaben: Sen işit,
kötü bir sözü işitmez olduğun halde ve bizleri gözet derler. Bu söz aynı zamanda
"sen işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde olarak" Veya
işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde işit" gibi bir mânâyı
da kapsamaktadır. "Raina" kelimesine gelince:
Bu, "bizi gözet saygı
göster" gibi bir mânâyı ifade eder. Resulü Ekrem'e karşı böyle bir talepte
bulunmak Esasen ahlâka, âdabi muaşerete aykırıdır. Bununla beraber bu kelime:
İbranî dilinde ahmak tabiri gibi bir sövme ve ihaneti de kapsamaktadır. Rasûlü
Ekrem'e harsı böyle bir hitab ise en büyük bir alçaklık ve sapıklık alâmetidir.
Bakara süresindeki 104 üncü âyetin tefsirine bakınız, (ve eğer onlar) o
terbiyeden, hakikati görmekten mahrum topluluk (işittik ve itaat ettik ve işît
ve bizi gözet deseler idi) böyle hitabetmeleri (elbette onlar için* öyle
söyledikleri sözler gibi zararlı olmazdı. Bilâkis haklarında (hayırlı ve çok
dürüst) adalete uygun (olurdu) ne yazık ki onlar böyle bir terbiyeden,
yetenekten mahrum idiler, onun içindir ki, öyle demediler ve hayıra nail
olamadılar. (Ve lâkin Allah Teâlâ onlara küfürleri) dinsizlikleri, Hz.
Peygambere karşı edepsizce cüretleri (sebebiyle lanet etmiştir) onları
yardımsızlığa ve alçaklığa terk etmiştir. Onları hidayetten uzaklaştırın ıştır,
(artık) Bundan sonra (pek az müstesna olmak üzere) yani: İmân edilecek şeylerden
yalnız şayanı kabul olmayacak pek az şeylere imân etmeleri veyahut içlerinde
Abdullah İbni Selâm ve Keab gibi bazı zatların İslâmiyet'i kabul eylemeleri
müstesna, (onlar) tamamen (imân etmezler) dinsizliklerinde, düşmanlıklarında
devam eder dururlar. Sonunda bu kötü hareketlerinin cezasına kavuşurlar.
47. Ey kendilerine kitap
verilmiş olanlar!. Sizin beraberinizde bu-lıınanı tasdik edici olarak indirmiş
olduğumuza imân ediniz, biz bir takım yüzleri silip de enselerine çevirmemizden
veya cumartesi adamlarına lanet ettiğimiz gibi onlara lanet etmemizden evvel. Ve
Allah Teâlâ'nın emri vaki bulunmaktadır..
47. Bu âyeti kerime, ehli
kitabı uyanmaya, İslâm dinini kabule davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (ey
kendilerine) Tevrat adındaki (kitap verilmiş olanlar) ey Yahudi cemaati, ey Yahu
d âlimleri (sizin beraberinizde) toplumunuzun arasında mevcut (bulunanı) Tevrat
kitabını, aslı itibariyle bir ilâhî kitap olmak üzere (tasdik edici olarak)
Cibril'i emin vasıtasiyle son peygambere indirmiş, vahy ve inzal buyurmuş
(olduğumuza) Mucize Kur'an'ı Kerim'e (imân ediniz) onun da bir ilâhî kitap
olduğunu tasdik ediniz. Öyle bir apaçık kitabı inkâr etmenin korkunç cezasını
düşününüz. Kur'an'ı Kerim ki; dinin bütün esaslarını kapsayan, bütün
peygamberleri t as el i h edici, içindekilerin tümü ilme, ahlâka, hikmete uygun,
bütün âyetleri birer edebî mucize bulunuyor. Artık onu nasıl inkâr
edebiliyorsunuz?. İmdi o Kur'an'ı Kerim'i (biz bir takım yüzleri) inkarcıların
yüzlerin d eki göz, kulak, ağız, burun gibi azalarını hakikaten veya hükmen
(silip de) mahvedip de (enselerine çevîrm em izden) evvel tasdik ediniz, (veya
cumartesi adamlarına) yâni: "ile" ahalisinden olan ve cumartesi günü balık
avlamak kendilerine yasak edildiği halde bu husustaki Allah'ın yasağına aykırı
harekette bulunan bir kısım Yahudi taifesine (lanet ettiğimiz gibi) o cumartesi
adamlarının suratlarını değiştirerek kendilerini maymun ve domuz şekline
soktuğumuz gibi (onlara) o bir takım yüzlere (lanet etmemizden) onları da
değiştirerek kendilerini maymunlara, domuzlara çevirmemizden (evvel) imân
eyleyiniz ki, öyle felâketlerden kurtuluş bıılabilesiniz. (ve) Şüphe yok ki
(Allah Teâlâ'nın emri) kazası, takdir buyurduğu herhangi birşey (vaki) yerine
gelir (bulunmaktadır) onun emrini bozacak, hükmünü reddedecek bir kuvvet yoktur.
Artık imân etmediğiniz takdirde sizin hakkınızda da bu ilâhî tehdit her halde
tehakkıık edecektir. Nitekim geçmiş milletler hakkında da Cenâb-ı Hak'kın ilâhî
vaidi meydana gelmiştir.
§ Tam s kelimesi, birşeyi
izi kalmayacak bir halde mahv ve yok etmektir. Bunun mecazen mânâsı da bir
kimseyi hidayetten dalâlete selâmetten felâkete döndürmektir. Bu hadisenin, bu
ilâhî tahdidin hu âyetteki mu hat ab I ar hakkında ne şekilde meydana geleceği
izaha muhtaçtır. Şöyle ki: Bu ilâhî tehdit herhalde kalıcıdır. Daha kıyamet
kopmadan onların yüzlerinde böyle bir değişiklik meydana gelecektir. Veya bu
ceza onlara kıyamet gününde tatbik edilecektir. Veya bu ceza, onlardan
hiçbirinin imân etmemesi haline mahsustur. Onlardan bazıları imân ettiği için bu
ceza, diğerlerinden kaldırılmıştır. Bu cezadan maksat, bazı zatlara göre de
manevî bir değişmedir, onların dalalette kalmalarıdır, kalp yüzlerinin hidâyeti
görmekten mahrum olarak küfür ve taşkınlığa döndürülmeleridir. Bununla beraber
bu ilâhî tehdit iki şekilde olur. Biri Tems, mesh şekli, diğeri lanete hedef
olmak şekli. Haklarında böyle bir ilâhî tehdit bulunan şahıslar ise zaten lanete
hedef olmuşlardır. Binaenaleyh, bu ilâhî tehdit tehakkuk etmiş demektir.
§ Peygamber efendimiz,
Yahudilerin Abdullah İbni Surya, ve Keab bin Esed gibi âlimleriyle konuşmuş. Ey
Yahudi cemaati!. Allah'tan korkunuz, müslüman olunuz, Allah hakkı için siz,
benim kendinize tebliğ ettiğim şeyin hak olduğunu mutlaka bilirsiniz, diye
buyurmuş, onlar ise biz bunu bilmiyoruz demiş, savuşup gitmişlerdi. Bunun
üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Bu mübarek âyeti işiten Abdullah İbni
selâm, peygamber zamanında, Keab ü I Eh bar da Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında
İslâm şerefine nail olmuşlardır. Bu iki zat Yahudi âlimlerinden bulunuyorlardı.
48. Şüphe yok ki, Allah
Teâlâ Yüce zatına ortak koşulmasını yari ı gam az. Onun ötesinde olanı da
dilediği kimse için yari iğ ar ve her kim Allah Teâlâ'ya ortak koşarsa muhakkak
pek büyük bir gü-nah ile iftirada bulunmuş olur.
48. Bu âyeti kerime,
Cenâb-ı Hak'kın yüce zatına ortak koşan, yani şirk ve küfr içinde ölen kimseleri
asla affetmeyeceğini ve şirk ve küfrün dışındaki günahları işlemiş olanlardan
ise dilediğini affedeceğini ve dilediğini bir müddet azaba uğratacağını şöylece
göstermektedir. (Şüphe yok ki,) muhakkak bir hükmü ilâhîdir ki, (Allah Teâlâ
Yüce zatın) kendisinin varlığına, birliğine, yaratıcılığına, mabut I uğun a,
ezelî ve ebedî olduğuna ve dinî hükümlerine ait herhangi hususta (ortak
koşulmasını) böyle küfr ve şirkte bulunulması en büyük bir cinayet ve dalâlet
olduğundan, (yari ı gam az) sahibini af ve bağışa nail buyurmaz. Bunların
sahipleri ebedî olarak cehennemde hal ip azap çekeceklerdir, (onun) böyle şirk
ve küfrün (ötesinde olanı da) küçük ve büyük kabilinden olup küfrü gerektirmeyen
herhangi günahı da kullarından (dilediği kimse için) tövbekar olsun olmasın
(yari iğ ar) affeder ve örter. Bu, bir ilâhî vaaddır ki, herhalde tehakkuk
edecektir. (Ve her kim Allah Teâlâ'ya ortak koşarsa) Hak Tealâ Hazretlerini
inkâr eder veya başka mabutların, yaratıcıların da varlığına inanırsa veyahut
Cenab'ı Hak'kın umuma yönelik dinî hükümlerini kabul etmeyip red ve inkâra
cür'et gösterip küfre düşerse (muhakkak pek büyük bir günah ile) öyle bütün
günahların üstünde olarak işlemiş olduğu bir inkâr ile, bir fikrî dalâlet ile
Cenab'ı Hak'kın mukaddes zatına karşı sözlü olarak veya fiilen (iftirada
bulunmuş olur) artık böyle bir dalâlet ve cinayetin cezası da ebedîdir, af ve
bağışlanmaya lâyık değildir. Bu husustaki ilâhî tehdit de kat'î olduğundan artık
onların haklarında af ve bağışlama asla düşünülemez.
§ Şirk lügatte ortaklık,
birlikte olmak demektir. Şerik de, ortak manasınadır ki, çoğulu: Şürekâdır.
Şer'an şirk; küfr ve inkârdan -ki bundan Allah'a sığınırız- Cenab'ı Hak'ka ortak
koşmaktan, Hak Tealâ'nın hâşâ benzeri ortağı var demekten ibarettir. Küfr de
lügatte örtmek, örtbas eylemekten, onun ilâhî nimetlerini, dinî hükümlerini,
inkâra cür'et etmekten ibarettir. Küfür sıfatını taşıyana da "kâfir" denir.
Çoğulu: Küf far, kefere ve kâfirdir. Küfran da örtmek, nimeti inkâr eylemek
manasınadır. Meselâ: Cenab'ı Hak'ki inkâr eden veya ona ortak koşan kimse kâfir
olacağı gibi ilâhî nimetleri örten ve inkâr eden, kısaca bütün insanlık için bir
hidâyet rehberi olan Son Peygamber Hazretlerini ve ona nazil olmuş olan Kur'an'ı
Kerim'i inkâr eden herhangi bir şahıs da bu muazzam nimet ve lütfü örtbas etmiş
nimete nankörlükte bulunmuş, olacağından kâfir, müşrik adını, vasfını hak etmiş
olur. Şirk, dört türlüdür. Birincisi: Cenab'ı Hak'ka i I âh I ıkt a ortak koşmak
suretiyle olur. İkincisi: Hak Teâlâ'ya varlığınız zorunlu olması bakımından
ortak koşulması itibariyledir. Üçüncüsü: Kâinatın yaratılması ve idare edilmesi
bakımından ortak koşmak şeklinde olur. Dördüncüsü de:
C en ab' ı Hak'ka ibadet ve
itaat hususunda başkalarını ortak koşmak suretiyle olur. Yalnız seneviyye
denilen taife, Cenâb-ı Hak'ka ilâhlığı, varlığının zorunlu olması, ve kudret ve
hikmeti itibariyle ortak koşmuşlardır. Çünki bunlar iki i I âh lığın varlığına
inanırlar. Birisine "hayır yaratıcısı" derler. Diğerine de bir sefih mabuddıır.
Şerri vücuda getirir diye inanırlar. Birincisine: "yezdân" ikincisine de "ah rem
en" adını verirler ki, bu ikincisi iddialarına göre şeytandan ibarettir. Allah
Teâlâ'ya ibadet ve kâinatı idare etmek bakımından ortak koşanlar ise pek çoktur.
Yıldızlara tapanlar, yıldızları birer âlemi idare edici sananlar bu cümledendir.
Bunların bir kısmı, bu yıldızları bu dünyanın birer idare edicisi sayar, onlara
ibadet etmeği bir vecibe bilirler. Diğer bir kısmı ise Cenâb-ı Hak'ki tamamen
inkâr eder, semalar! ve yıldızları birer varlığı zorunlu ve yok olması imkânsız
varlık sayarlar. Bunlar: "Dehriyyıın" denilen aşırı kâfirlerden
bulunmaktadırlar. Diğer bir kısım kimseler de Allah Teâlâyı tasdik etmekle
beraber putlara, heykellere veya kendi büyüklerine, meselâ bilginlere ve Hz.
Mesihe ibadette bulunurlar puta tapanlar da bu cümledendir.
Netice olarak: Cenab'ı Hak
küfr ve şirk ehlini asla af f etmiyecektir. Bu, birçok âyetler ile sabittir.
Küfr ve şirk, bir yoğun perdedir ki, imân nurunun kalbe ulaşmasına mâni olur.
Küfr ve şirk, insanlık aklının düşebileceği en son noktadır. Bütün diğer
rezaletler bundan doğar. Bu, bütün fertleri de cemaatı da manen mahveyler. Bir
kere düşünmeli!. Bir kimse ki, bu kâinatın genişlik ve büyüklüğünü görür, bir
kimse ki, hiçbir zerrenin boş yere yaratılmamış olduğunu anlar, bununla beraber
taşlara, heykellere veya kendisi gibi âciz fâni insanlara tapar durursa, bunları
o muazzam kâinatın yaratıcısına ortak koşarsa artık onun manen, ruhen ne
dereceye kadar düşmüş olduğu görünmez mi?
Hele insan şeklinde olup
hayvanlardan bile aşağı bir yaratılışta olan o bir kısım inkarcılar ki; onlar bu
mu azam kâinatın Yüce Yaratıcısını büsbütün inkâr ediyorlar, hayalî bir tabiata
tapınıyorlar, bütün varlıkların kendi kendine var olduğuna inanıyorlar. Artık
bunların bu sonradan yaratılmış, fâni varlıkları birer yaratıcı tanımış, bu
cihetle bunları bilmeksizin kâinatın yaratıcısına ortak koşmuş, ne kadar
karanlık bir düşünce içinde kalmış odııkları apaçık görülmüyor mu? Ya o diğer
bir kısım insanlar ki, onlar görünüşte Cenâb-ı Hak'kın varlığına inanıyorlar,
bununla beraber o Yüce Yaratıcıya mahsus olan yaratıcılık ve m ab ıı diyet
sıfatını yaratılmışlardan bazılarına da isnat ediyorlar, meselâ: Kendi âlim ve
ruhbanlarını Allah'tan başka rab ediniyorlar. Hz. Mesihe rablık sıfatı isnat
ediyor, Allah'ın oğlu diye tapıyorlar, bununla beraber de birçok ilâhî hükümleri
bir kısım Yüce peygamberleri inkârda bulunuyorlar, özellikle binlerce deliller
ile, mucizeler ile peygamberlik ve ri s al et i sabit olan son peygamberi ve ona
nazil olup bir ebedî mucize olan Kıır'an'ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu
tasdik etmiyorlar. Artık bu gibi kimseler de küfür ve şike düşmüş, ebedî şekilde
ilâhî azabı haketmiş olmazlar mı
Allah'ı bırakıp
bilginlerini (hahamlarını), rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler.
Halbuki onlara ancak tekilâha kulluk etmeleri emrolıındıı. Ondan başka Allah
yoktur. O, bunların ortak koştukları şeyden uzaktır. (Tevbe, 9/31) âyeti
kerimesi bunların da küfr ve şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir. Sözün
özü: Cenâb-ı Hak'ka sözle, fiilen hükmen ortak koşanlar, daha dünyada iken tövbe
edip ve af dileyip inançlarını düzelt m edikçe ebedî
azaba uğrayacaklardır. Hz.
Ömer'den rivayet olduğuna =Ey kendi nefisleri aleyhine haddi a;an kullarım!
Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. (Zümer,
39/53) âyetikerimesi nazil olunca: "Ya Rasülüllah şirk ne olacak." diye
sormuşlar, onun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, şirkten, yani küfürden
başka bir kısım günahların hakkında Allah'ın bağışlamasının tecelli edeceğini
bildirmiştir. Diğer bir rivayete göre de bu mübarek âyet. Vahşi bini Harb ile
arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Vahşi, Hz. Hamza'yı şehit etmiş.
Mekke'i Mükerreme'ye dönünce pişman olmuş, arkadaşlariyle beraber Rasülü Ekrem'e
bir mektupla müracaat ederek: "biz müslüman olmak istiyoruz. Fakat biz müşrik
bulunuyorduk, bir takım büyük günahları işledik, bunlar bizim isîâmiyetimizin
kabulüne mâni olur mu?." diye sormuşlar. Bunun üzerine:
Ancak t evi) e ve imân edip
iyi davranışta bulunanlar başkadır. (Fıırkan, 25/70) âyeti kerimesi nazil olmuş,
bunun
üzerine Vahşi ile
arkadaşları tekrar müracaat ederek "biz imân edeceğiz, fakat salih amellerde
devam edebileceğimize emin olamıyoruz." demişler. Bunun üzerine de işbu kırk
sekizinci âyeti kerime nazil olmuş, şirk ve küfrün dışında günahları Cenab'ı
Hak'kın dilediği kulları hakkında affedip örteceği beyan buyurulmuş. Vahşi ile
arkadaşları d a t evb eve isti ğf ar edip I s I âm ş eref i ne n âi I o I m ıı ş
I ard ı r.
49. Bakmadın mı o kimselere
ki, nefislerini tezkiye eder dururlar. Belki Allah Teâlâ dilediğini tezkiye eder
ve kıl kadar zulüm edilmezler
49. Bu mübarek âyetler,
ümmetin fertlerinden olup da kendilerini gerçeğe aykırı olarak temize
çıkaranların bu hareketlerini kınamakta ve Allah'ın dini adına yalan yere söz
söylemenin en acık bir günah olduğunu şöylece bildirmektedir. (Bakmadın mı o
kimselere ki) o bir kısım kendini öven inkarcılara ki (nefislerini) gerçeğe
aykırı olarak (tezkiye eder dururlar) yani: Kendilerinin fiilen ve sözlü olarak
çirkin görülecek şeylerden uzak olduklarını iddia ederler, bu nekadar hayrete
şayan bir cür'ettir. Kendilerindeki küfr ve taşkınlığı hiç görmüyorlar, onlar
yalancıdırlar, inançlarındaki bâtıllık sebebiyle nefislerini temize çıkarmaya
selâhiyetleri yoktur, (belki Allah Teâlâ) Bir fayda ve hikmete binaen
kullarından (dilediğini tezkiye eder) mü'm in, salih temize çıkarılmaya lâyık
olan herhangi kulunu tezkiye buyurur, onun sözlü olarak ve fiilen kabahatlerden
uzak olduğunu ezelî ilmiyle bilir, onun kadrini yüceltir, onu bir hikmet gereği
olarak temize çıkarır. Nefislerini gerçeğe aykırı olarak temize çıkaranlar ise
bu çirkin iddialarından dolayı azaba uğratılırlar (ve kıl kadar) yani en küçük
bir çekirdek çizgisi kadar bile (zulüm edilmezler) belki kendi lâyık oldukları
cezaya kavuşmuş olurlar. Nitekim tezkiyeye lâyık olan zatlar da lâyık oldukları
mükâfatlarının eksiltilmesiyle zıılüme uğramayacaklardır. Bilakis fazlasıyla
mükâfata nail olacaklardır.
50. Bak Allah Teâlâ'ya
karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Bu açık bir günah olmak için kâfidir.
50. Yüce Resulüm! (Bak)
hayretle bak, o kimselerin hallerine ki (Allah Teâlâ'ya karşı nasıl yalan
uyduruyorlar?.) Kendilerine sahip olmadıkları vasıfları isnat ediyorlar,
kendilerini tezkiye ediyor, yani nefislerini övüyor ve sena ediyorlar,
kendilerinin Allah katında makbul, Allah'ın rizasına nail olduklarını iddia
etmiş oluyorlar. Adeta onların küfrüne, isyanına Cenâb-ı Hak'kın razı olduğunu
iddia etmek suretiyle Hak Teâlâ Hazretlerine karşı iftiraya cür'et
gösteriyorlar. (Bu) hal, diğer günahlar ve kendilerini temize çıkarmak şöyle
dursun, m üst akil I en (açık bir günah olmak için kâfidir) onların yalnız bu
iddia ve iftiraları, onların en şiddetli azab ile cezalandırılmalarına sebep
olmak için yeterlidir.
§ Rivayete göre bu mübarek
âyetler, "Biz Allah'ın oğullarıyız ve dostlarıyız, bizden başkası cennete
giremeyecektir" diyen ve gündüzün işledikleri günahların geceleyin ve geceleri
işledikleri günahların da gündüzün affedilip örtüleceğini iddia eden bir kısım
Yelindi ve Hıristiyan taifesi hakkında nazil olmuştur. Bununla beraber gerçeğe
uygun, iyi bir m aks ad I a yapılmış olmayan herhangi bir tezkiye'i nefis de
caiz değildir, yerilmiştir. Meselâ: Ümmetin fertlerinden bir insanın kendisini
manevî kusurlardan uzak, güzel amal er ile ve çok ibadet ve tekva ile
vasıflanmış ve Allah katında manevî yakınlığa kavuşmuş bulunmakla kendisini
övmesi, medh etmesi, kendini temize çıkarmaktan ve övün genlikten ibaret olacağı
için caiz olamaz.
Fakat Yüce peygamberlerin
kendilerini tezkiye etmeleri, haki kat a uygun, ümmetlerinin kendilerine itaat
ve tabi olmalarını temin hikmetine dayandığı ve mazhar bulundukları
korunmıışlıık, ilâhî I üt uf I ara karşı bir şükran vazifesini ifa maksadına
dayanmış olduğundan, caizdir. Ve hikmet ve menfaat gereğidir.
51. Görmedin mi o
kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş kimseleri ki, Cibt ve Tagııt'a imân
ediyorlar ve kâfirler için bunlar mü'minlerden daha doğru bir yoldadır
deyiveriyorlar.
51. Bu mübarek âyetler,
putlara, şeytanlara tapınan, kâfirleri mü'minlere tercih eden birtakım İslâm
düşmanlarının ilâhî lanetine hedef olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki:
(görmedin mi) Bilip anlamadın mı?, (o kendilerine kitabtan) Tevrat gibi bir
ilâhî kitaptan veya okur yazarlıktan (bir nasip) bir miktar bilgi (verilmiş
kimseleri ki) onlar şirke düşmüşler (Cibt ve Tagııt'a) bu isimdeki iki put a
veya Cibt adındaki bir put ileTağüt denilen şeytana (imân ediyorlar) onlara
tapıyorlar, onlar için secdelere kapanıyorlar. Kitap d an nasipleri oldukları
halde böyle cahilce müşrikçe bir harekette bulunuyorlar, (ve) bu adiliği yapan o
kimseler (kâfirler için bunlar mü'minlerden) İslâm dinini kabul etmiş zatlardan
(daha doğru bir yoldadırlar, deyiveriyorlar) ne acayip bir ruh haleti!.. Bütün
ilâhî kitapları, bütün Yüce Peygamberleri tasdik eden, bütün güzel ahlâkı
yaymaya çalışan müslümanlara öyle bir yüce zümreye karşı dinden mahrum, putlara
tapmakla meşgul arap müşriklerini, öyle cahil bir taifeyi tercih etmek
alçaklığında bulunuyorlar.
52. On I ar o ki m s el
erd i r ki. On I ara Al I ah T eâl â I ân et et m i şt i r ve her kime ki. Al I
ah T eâl â I ân et ederse art ı k onun için bir yard imci b ıı I am azs ı n.
52. Artık (onlar) öyle
küfrü imâna tercih eden, putlara, şeytanlara tapınan şahıslar (o kimselerdir ki,
onlara Allah Teâlâ lanet etmiştir.) Onları Cenabı Hak, öyle küfr ve
isyanlarından dolayı rahmetten uzaklaştırın ıştır, (ve her kime ki, Allah Teâlâ
lanet ederse) Onun Allah'ın rahmetinden koğıılması mukadder bulunursa (artık
onun için) ebediyen (bir yardımcı) bir destekçi, bir imdad eden (bulamazsın) o
ebedî olarak hüsrana mâruz kalır, bir selâmet alanına asla çıkamaz.
§ Rivayete göre
Yahudilerden Hııyey bini Ahtep ve Keb İbni Eşref ile beraber yetmiş kadar
arkadaşları Ulıııd Yakasından sonra Mekke'i mükerreme'deki müşriklerin yanına
gitmişler, müslümanların aleyhine bir sözleşme yapmak istemişler, fakat Mekke
müşrikleri bunların hakkında şüpheye düşmüşler siz ehli kitapsınız. Mu ham m ed
-aleyhisselâm- da kitaba davet ediyor. O halde siz onun aleyhine olarak bizimle
nasıl teşriki mesai edebilirsiniz?. Eğer siz bizim putlara secde ederseniz size
o zaman inanırız demişler, o Yahudiler de Mekke müşriklerini tatmin için onların
putlarına secde etmişler. Sonra Mekkeliler: Bizim dinimiz mi doğru,
müslümanların dini mi doğru diye sormuşlar ve dinleri hakkında şöyle malûmat
vermişler: "Biz Kabe'nin valileriyiz, hacılara su veririz, misafirlere
konuklukta bulunuruz, esirleri serbest bırakırız, akrabayı gözetiriz, Rabbimizin
evini tamir ederiz. Mu ham m ed -aleyhisselâm- ise yalnız bir Allah'a ibadet
edilmesini istiyor, putlara ibadeti yasakılyor, ata ve ecdadımızın dinini terk
etmemizi teklif eyliyor, aramıza ayrılık düşürmüş bulunuyor." Bunun üzerine Keab
da demiş ki: Vallahi sizin yolunuz Mııhammed'in -Aleyhisselâm- takib ettiği
yoldan daha doğrudur.
İşte onlar böyle
putperestler! ehli tevhide tercih etmiş, kendileri de o müşrikler gibi Cibt ve
Tâğııta secde eylemişlerdi. Bunun üzerine bu mübarek âyetler nazil olmuş,
onların da müşrikler ile aynı düşüncede olduklarını göstermiştir.
53. Yoksa onlar için
mülkten bir nasip mi var?. O halde onlar in-sanlara bir çekirdek bile vermezler.
53. Bu mübarek âyetlerde
o bir takım İslâm düşmanlarının nekadar adi nekadar kıskanç, ve İslâmiyet'ten ne
kadar nefret eder olduklarını bildiriyor. Bununla beraber içlerinden bazılarının
da inançlarını düzelterek İslâm şerefine nail olduklarına işaret buyuruyor.
Şöyle ki: (Yoksa onlar için) o müslümanlığa karşı cephe alan Yahudiler için
(mülkten) dünyevî saltanattan veya ilâhî mülkten (bir nasib mi var?.) neye
güveniyorlar?. Hayır.. Onlar böyle birşeye sahip değildirler. Diyelim ki sahip
oldular (o halde onlar insanlara) insanlardan hiçbirine Allah rızası için,
insanlığa hizmet için (bir çekirdek) yani: En az, ehemmiyetsiz birşey (bile
vermezler) onların t ab i at I arın d aki cimrilik ve haset böyle bir yardıma
mânidir. Nitekim bir âyeti kerimede de şöyle buyurmuştur: "De ki, eğer siz Rab
bini in rahmet hazinelerine mâlik olsaydınız o zaman yine harcanır korkusuyla
onları kıstıkça kısardınız. Kimseye birşey vermezdiniz. (İsra, 17/100) Evet...
Onlar yalnız kendi menfaatlerini düşünürler, başkalarının bir nimete nail
olmasını istemezler, kıskanırlar.
54. Yoksa onlar Allah
Teâlâ'nın lütfundan insanlara verdiği şey üzerine haset mi ediyorlar? Biz
muhakkak İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk verdik.
54. (Yoksa onlar) o
İslâmiyet'e düşman olan taife (Allah Teâlâ'nın fazlından) lütfü kereminden
(olarak insanlara) herhangi insana ve özellikle son peygambere ve onun aile
fertleri ve esbabına (verdiği şey üzerine) servet ve nimet, peygamberlik, kitap,
zafer, izzet ve şeref gibi nimetlerden dolayı (haset mi ediyorlar?.) Evet...
Onlar buna haset etmektedirler, bu nimetlerin yok olmasını arzu ederler. Halbuki
(biz muhakkak İbrahim soyuna) Hz. İbrahim hanedanına, Son Peygamber
Hazretlerinin yüce ceddi olan Hz. İbrahim'in soyundan olan Musa, Davut, Süleyman
Aleyhimüsselâm gibi zatlara (kitap) onlara indirilmiş olan herhangi ilâhî kitabı
(ve hikmet) ilm ve marifet, peygamberlik ve risalet (verdik ve) bununla beraber
(onlara büyük bir mülk) de, saltanat da (verdik) zamanlarına hâkim bulundular.
Artık onlara bu muazzam nimetleri vermiş olan Yüce yaratıcının son peygamberine
de böyle nimetleri vermesi neden çok görülmeli, ne için insanların böyle bir
kadri Yüce Peygambere kavuşmalarına kıskanarak onu inkâra cür'et göstermeli? Ne
için o kıskançlar, yalnız kendilerinin mülke, velayete, lâik olduklarını idia
edip dursunlar?
55. Artık onlardan kimi
ona imân etti ve onlardan kimi de ondan yüz çevirdi. Cehennem de yalımlı bir
ateş olarak yeter..
55. (Artık onlardan) o
kıskanç, inkarcı kimseler arasından (kimi) güzelce düşünerek, hakikati takib
ederek (ona) Hz. İbrahim'e veyahut Hz. Mu ham m ed Aleyhisselâm'a (İmân etti)
onun peygamberliğini kabul d erek es h abı kiramı arasına girmek şerefine nail
oldu. Abdullah İbni selâm ile arkadaşları gibi. (Ve onlardan kimi de) hasedinde,
küfr ve inadında İsrar ederek (ondan) o Yüce Peygamberden, onun kııtsî dininden
kaçınarak (yüz çevirdi) ebedî sapıklık içinde kaldı, kendisini pek büyük bir
azapla karşı karşıya bıraktı. Evet... (cehennemde yalını 11) Pek şiddetli (bir
ateş) bir azap ateşi (olarak) öyle imândan kaçanlara (yeter) onlara lâyık
oldukları cezayı pek mükemmel bir surette teşkil ve tatbik eyler.
§ Nakîr, fetîl, kıtmîr
kelimeleri pek az, kıymetsiz, değersiz şeylerden kinayedir. Şöyle ki: Lügat
itibariyle nakir çekirdek üzerindeki ufacık bir nokta demektir. Fetîl de
çekirdek üzerindeki incecik bir telden ibarettir. Kıtmir lâfzı da hurma
çekirdeğinin üstündeki yuf kaçık kabıdır. Hurma çekirdeğinin arkasındaki akça
noktâki ağacı ondan biter. Eshabı kehf'in köpeğinin adı da kıtmirdir..
56. Şüphesiz o
kimseler ki, bizim âyetlerimizi inkâr ettiler, onları elbette bir ateşe
yaslayacağız. Onların derileri her piştikçe azabı tatmaları için onları başka
deriler ile değiştireceğiz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ azizdir, hakimdir.
56. Bu m il barak
âyetler, Allah'ın dinini inkâr edenlerin ne elem verici, ebedî azaplara
uğrayacaklarını bildirmekte, imân edenlerin ise ne derece yüksek, ebedî
mükâfatlara nail olacaklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphesiz) muhakkak (o
kimseler ki) Peygamberlere tâbi olmayıp (bizim âyetlerimizi) yani: Cenab'ı
Hak'kın varlığına, birliğine hâlikiyetine ve meleklerine, kitaplarına,
Peygamberlerine ait delilleri, şahitleri, mucizeleri (inkâr ettiler) bunların
bir kısmını inat ve büyüklenme yoluyla bir kısmını da bunlara bakmayıp
fikirlerini ve düşüncelerini çalıştırmamak suretiyle inkâr ettiler, (onları
elbette bir ateşe) Cehennem ateşine (yaslayacağız) cehenneme sokacağız, (onların
derileri her piştikçe) Yanıp kavruldukça (azabı) cehennemin şiddetini (tatmalar!
için onları başka deriler ile de değiştireceğiz) şöyle ki: O deriler başka birer
şekilde aynen iade edilecektir.
Bununla beraber bu
derilerin yerine başka derilerin vücııde gelmesi de mümkündür. Bu görüşte olan
zatlar vardır. Çünki azaba uğrayan haddi zatında beden ile birlikte bulunan
isyankâr ruhtur, azabı duyan odur. Beden ise idrak edici olmayıp ruhun ikamet
yeridir. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ azizdir), sonsuz güç ve kudret sahibidir, onu
birşey âciz bırakamaz. Ve (hakimdir) m ah I û kâtı hakkında bütün teferruatı bir
hikmet ve fyadaya dayanmış bulunmaktadır. Binaenaleyh dinsizleri böyle ebedî bir
şekilde cezalandırması da onun büyüklük ve hikmeti gereğidir. Artık Cenâb-ı
Hak'kın güç ve kudretine, ilâhî hikmetine göre öyle bir şahsın müebbed olarak
yanıp durması da uzak görülemez. Evet!. Müebbed olarak hayatta bulundukça aynı
inançta devam edeceğine karar vermiş olan bir dinsize bu inancına göre devamlı
olarak azap çektirmek hikmet gereğidir, âlemin intizamını sağlamak için bir
vesiledir ve kendi inancına karşılık bir cezadır.
57. Ve o kimseler ki,
imân ettiler ve salih salih amellerde bulundıı-lar onları da altlarından
ırmaklar akar cennetlere içlerinde ebedî kalmak üzere elbette sokacağız. Onlar
için orada pek temiz eşler vardır, ve onları koyu bir gölgeye sokacağız...
57. (Ve o kimseler ki
imân ettiler) mü'm in olduklarını ikrarda bulundular (ve salih salih amellerde
bulundular) üzerlerine düşen namaz, omç, zekât gibi dinî vazifeleri ifaya
çalıştılar (onları da altlarından ırmaklar) leziz leziz sular (akar cennetlere)
bahçelere, bostanlara, hayat veren bağlar (içlerinde ebedî I al m al üzere)
orada sonsuz ilâhî I üt uf I ara nail olmak üzere (elbette sokacağız) bu
muhakkaktır, (onlar için) Böyle cennetlere sokulacak mü'minler için (orada) o
cennetlerde hayız ve nifas gibi hallerden kurtulmuş, bedenî tabiî kusurlardan
uzak (eşler vardır) böyle temiz, seçkin eşlere de nail olacaklardır, (ve onları
koyu bir gölgeye) Büyük sürekli, rahat veren, sıcaklık ve soğukluktan uzak bir
lütuf ve rahat gölgesine de (sokacağız) onlar cennetlerde sürekli bir huzur ve
istirahat içinde yaşayıp duracaklardır. Ey Rabbimiz!.. Bizlere de bu nimetlerini
nasip buyur. Amin!.
58. Muhakkak Allah Teâlâ
size emrediyor ki: Emanetleri ehline veriniz ve insanlar arasında hüküm edince
adaletle hüküm ediniz. Şüphesiz Allah Teâlâ size bununla ne güzel öğüt veriyor.
Şüphe yok ki Allah Teâlâ hakkıyla işitici ve tam anlamıyla görücüdür.
58. Bu mübarek âyetler de m
üs I umanların üzerlerine düşen en mühim vazifeleri bildirmektedir. Ve emanete,
adalete, itaate, iyi geçinmeye ait en lüzumlu esasları öğretmekte ve telkin
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef olan insanlar!. (Muhakkak Allah Teâlâ size
emir ediyor ki, emanetleri ehline veriniz) insanların üzerine üç kısım emanet
yönelmektedir. Birinci kısım, Cenâb-ı Hak'ka karşı olan emanetlerdir ki, bunlar
Allah tarafından emir olunan şeyleri yerine getirmek yasaklanan şeyleri bırakmak
suretiyle ifa edilir. İkinci kısım, insanlara karşı olan emanetlerdir ki, onlara
ait borçları, emanetleri vermekle onlarla iktisadî muamelelerde zararlarına
hareket etmemekle ve onların kusurlarını insanlar arasında yaymam akla ve
âmirlerin halka karşı adaletle hareket etmeleriyle, âlimlerin de insanları
güzelce aydınlatıp ve irşada çalışıp onları bâtıl taassuplara sevk eylem em es
iyi e temin edilir. Üçüncü kısım da, insanların kendi nefislerine karşı olan
emanetlerdir ki, bunlar da her insanın kendi nefsi için din ve dünyaca en
faydalı, en iyi olan şeyleri tercih etmesiyle ve şehvet, gazab dünya sevgisi
gibi şeyler ile kendisini ııhrevî zararlara sevk etmemesiyle meydana gelir, (ve)
ey hakimler!, (insanlar arasında hükmedince adaletle hükmediniz) yani:
İnsanların hukukunu temine çalışınız, duruşma esnasında iki tarafa karşı eşit
davranınız. Usulü dairesinde sabit olacak hakları ortaya çıkararak sahiplerine
veriniz. (Şüphesiz Allah Teâlâ size bununla) emanetleri ehline eda ediniz ve
adaletle hükm eyleyiniz diye (ne güzel öğüt veriyor.) sizi irs ad ediyor,
hakkınızda hayır istiyor. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla işitici) dir.
Bütün sözlerinizi işitir, bilir (ve) bütün fiil ve hareketlerinizi (hakkıyla
görücüdür) artık ona göre hareket ediniz, Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğini
düşünerek gösterdiği doğru yoldan ayrılmayınız.
§ Rivayete göre Mekke'i
mükerreme fethedildigi gün Kâbe'i mııazzama'nın anahtarcısı bulunan Osman İbni
Talha Kabe'nin anahtarını Rasülü Ekrem'e vermekten kaçınmış, ben onun Peygamber
olduğunu bilseydim anahtarı vermekten çekinmezdim demiş. Hz. Ali ise onun elini
sıkarak anahtarı almış, Kâbe'i Mııazzama'nın kapısını açmış, Rasülü Ekrem de
içeri girerek iki rekât namaz kılmıştı. Rasülü Ekrem'in amcası Hz. Abbas, öteden
beri zemzem suyu ile ilgili işlere bakıyordu. Bu defa anahtarcılığında kendisine
verilmesini istemiş, anahtarı almak arzu eylemişti. Bunun üzerine bu âyeti
kerime nazil o muş, emanet olarak alınmış olan anahtarın sahibi olan Osman İbni
T al haya veri I m es i n e iş âret olunmuştur. Bunun ü zeri ne H z. Ali al m ı
ş olduğu p eyg am b er em ri g ereğ i an aht arı Os m an' a verm iş ve özür
dilemişti. Os m an ise: "Y a Al i!. Sen b an a eziyet edip anahtarı zorla
elimden aldın, şimdi de gelmiş yumuşaklık ile muamele yapıyorsun" demiş, Hz. Ali
de: "Cenâb-ı Hak senin için bir Kur'an âyeti indirdi" demiş, bu âyeti kerimeyi
okumuş, bunun üzerine Osman, İslâm dininin yüceliğine, emanetlere ne kadar
riâyet edilmesini emir eylediğini anlayarak kel i m e'i ş eh ad et i okuyarak
müslüman olmuştu. Bunu müteakip Cibril Emin gelmiş, Kâbe'i muazzama
anahtarcılığının ebediyen Osman ile onun hanedanına ait olacağını bildirmiştir.
Gerçekten de bu anahtarcılık h i zm et i d ai m a o h ân ed ân d a b ıı I ıı n m
ıı şt ıı r.
Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi böyle bir hâdise olmakla beraber hükmü umumidir, bütün emanetleri
kapsamaktadır.
§ Emanet, eminlik, doğru,
davranışlarda doğru olmak ve başkasına ait olarak bir kimsenin yanında bulunan
şey demektir. Birşey korunmak için verilmiş olursa "vedia" adını alır. Noksansız
ve geciktirmeksizin mükellefe yerine getirilmesi vacip olan dinî vazifeye de
Allah'ın emaneti denilir. Hayatımız, akılımız, namus ve haysiyetimiz de bizim
için birer Allah emanetidir ki, bunlara da güzelce riâyet etmek bizim için bir
farizedir.
Sonraki Sayfa

|
|