|
4-NİSA SÛRESİ
Bismillahirrahmanirrahim
1. Ey insanlar!. O
Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefsten ya-ratmıştır ve ondan da eşini
yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir ve Yüce
Allah'tan korkunuz ki, onunla biribirinizden dilekte bulunursunuz, rahimlerden
de korku-nuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ üzerinizde gözetleyicidir.
1. Bu âyeti kerime,
insanlığın ilk yaratılış sahasına nasıl getirilmiş olduğunu bildiriyor, bunu
düşünerek Cenab'ı Hak'tan korkulmasını ve akrabalık haklarına riâyet edilmesini
emrediyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Ey Son peygamberin gönderildiği zaman mevcut
olan ve ondan sonra hayat sahnesine getirilen akıl sahibi ve mükellef
Ademoğulları!. (O Rabbinizden korkunuz) onun azabından sakınarak O Yüce Allah'a
itaat ediniz (ki, sizi bir nefsten yaratmıştır.) İlk atanız olan Hz. Adem'in
türemelerinden olarak bu hayat âlemine peyderpey getirmiştir, (ve ondan) Hz.
Adem'in sol eğe kemiğinden alarak (da eşini) Hz. Havva annenizi (yaratmıştır.)
bu iki yaratılış harikasını böylece vücude getirmiştir, (ve bu ikisinden de) Hz.
Adem ile Havva'dan da (birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir) yaratmış
yeryüzüne yaymıştır. Artık bu kadar muazzam mahlükatı böyle olağanüstü bir
şekilde meydana getirmiş olan Yüce Yaratıcıdan korkmak, onun mukaddes
hükümlerine uymak lâzım gelmez mi?. Elbette lâzım gelir. Öyle ise güzelce
düşününüz (ve) O Yaratıcınız olan (Allah Teâlâ'dan korkunuz ki, onunla) onun
mukaddes adıyla (birbirinizden dilekte bulunursunuz) meselâ: Allah için sana
soruyorum, veya Allah adına, Allah aşkına senden şunu istiyorum gibi bir şekilde
Allah'ın adını vesile edinirsiniz, (rahimlerden de korkunuz) akraba haklarını
gözetiniz, birbirinize olan münasebetleri, kesmeyiniz, birbirinizle görüşüp
konuşunuz. Çünki hepiniz bir aileden dallanmış bulunuyorsunuz, aranızda bir soy
kardeşliği vardır, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ üzerinizde gözetleyicidir.)
hepinizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi görmektedir, korumaktadır, o
amellerinize göre sizlere mükâfat ve ceza verecektir.
§ Bu âyeti kerime ile
başlayan Nisa süresi, Medine'i Münevvere'de inmiştir. Yüzyetmiş altı âyetten
meydana gelir. Başlıca konuları: Aile hayatına ait olduğundan böyle "Nisa
Sûresi" adını almıştır. İçerdiği âyeti kerimeler, insanlığın yaratılışına,
kardeşliğine, aile teşkilatına, ferdî, içtimaî haklara, vazifelere, cihada, dinî
terbiyenin hakkıyla yerine getirilmesini temin edecek hükümlere ve diğer
konulara aittir.
§ Adem'in yaratılışı:
Kâinatın Yüce Yaratıcısı insanlığın ilk yaratılışına dikkatimizi ve ilgimizi
çekiyor. Evet... Cenab'ı Hak, Adem Aleyhisselâm'ı müstakil olarak bir insan
olmak üzere topraktan yaratmış, ona ruh üflemiş, onu bağımsız, hayat sahibi bir
nice üstün vasıflarla vasıflanmış olarak varlık sahnesine getirmiştir. Sonra da
Hz . Adem uyku halinde iken onun sol eğe kemiğinden alarak onun bir eşi, bir
hayat arkadaşı olmak üzere Hz. Havva'yı yaratmıştır. Bu hadise, bazı zevata göre
Hz. Adem'in cennete girmesinden evvel ve bazı zatlara, göre de sonra vuku
bulmuştur. Adem Aleyhisselâm uykudan uyanınca yanında Hz. Havva'yı görmüş,
kendisiyle hayat arkadaşlığına başlamış, bu iki kudret hârikasından da insanlık
nesli meydana gelmişti. Milyonlarca kudret hârikalarının karşınızda parlayıp
durduğunu görmekteyiz. Artık bu kadar hârikaları vücude getirmiş olan bir Yüce
Yaratıcının Hz. Adem ile Hz. Havva'yı da öyle bağımsız birer mükemmel insan
olarak vücude getirmiş olduğunu kim inkâr edebilir ve uzak görebilir?. Meğer ki
kudretli ilâhîyeyi münkir olan bir cahil olsun. Şunu da düşünelim: Tabiat kanunu
denilen şeylerde bir birlik vardır, bir aynîlik ve her bakımdan bir uygunluk
cereyan etmektedir. Halbuki, insanlarda bu böyle midir?. Milyonlarca insanın
renkleri, simaları, güzellikleri, çirkinlikleri, kabiliyetleri, tabiatları başka
başkadır. Bütün bu değişiklikler de gösteriyor ki, bütün insanların, bütün
kâinatın mucidi, Yaratıcısı, istediğini yapan, her şeye kadir ve yok olmayan bir
hükümdardır. Mahlûkatını dilediği şeklide vücude getirmektedir. Artık ona karşı
son derece saygılı olmak, azabından sakınmak, onun bütün emirlerine, yasaklarına
uymak icabetmez mi? Elbette eder... Buna inanmışızdır.
§ Palım, kelimesi, lügatte
esirgemek, yakınlık, ana karnında olan oğlan yatağı, doğum yoluyla olan soy bağı
demektir. Çoğulu erhamdır. Sıla-i rahim de, akrabaları arayıp sormaktır, ziyaret
etmektir, gurbetteki kimsenin memleketini ziyarete gitmesi gibi. Akraba ile
görüşmek, onların muhtaç olanlarına yardım etmek, hasta olanlarını gidip
ziyarette bulunmak, kayıp olanlarını araştırmak, kötülükte bulunmuş olanlarını
affeylemek, akrabalık 'haklarını gözetme kabilindendir, vefa ve insanlık
alâmeti olup en güzel içtimaî bir vazifedir. Sahihi müslimde zikrolunduğu üzere
Rasûlü Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle buyurmuştur. (
4_ Rahim, bir şekle girerek
Allah'ın arşında asılmıştır. Der ki: Kim beni ziyaret eder, yakınlık
gösterirse Allah Teâlâ da ona manen yakınlık göstersin ve kim beni keser atarsa
Hak Teâlâ da onunla ilgisini kessin, onu manevî
yakınlığından mahrum
bıraksın. Nitekim diğer bir hadisi şerifte de:: Akrabalık bağını kesen kimse
cennete giremez. Bu görevi yerine getirmeyenler cennete ilk girenler ile beraber
girmek nimetine nail olamaz.
"şiledir musilei rahmeti
rab"
"Kafi rahın etmek olur
bu'de sebep"
"Akraba olsa da farza
düşman"
"Ecnebiden yine elbet
ehven"
Vehbi
Velhâsıl: İslâmiyet akraba
hukukuna riâyeti bir görev saymıştır. Onların arasında ihtilâfa, gönül
kırgınlığına, dedikoduya sebep olacak şeylere meydan verilmemesini emretmiştir.
Bu cümleden olarak bir kimse bir malını babasına, oğluna, kardeşine veya
amcasına, dayısına, hatasına, teyzesine, veya kendi eşine bağışlasa ve teslim
etse artık bu bağışından dönemez, onu geri alamaz. İsterse bu bağışlayan ile o
kendisine bağış yapılan arasında din veya uyruk itibariyle ayrılık bulunmuş
olsun.
Aynı şekilde: Bir kimse
köle veya câriye olan babasına, kardeşine veya amcasına veya dayısına herhangi
bir şekilde sahip olsa meselâ: Onları sahiplerinden satın alsa derhal azat olmuş
olurlar. Çünki aralarındaki o akrabalık, sahiplik ve istihdama mânidir.
Aynı şekilde: Bir kimse
öldürmüş olduğu bir şahsın kısasına varis olsa meselâ öldürülenin yalnız
katilinden ibaret olan bir, ana bir kardeşi bulunsa bunun hakkında kısas düşer.
Bu ceza ona tatbik edilemez. Çünki aralarındaki bu veraset, bir akrabalık
neticesi olduğundan bu kısasa mânidir.
İşte mübarek İslâm dini,
akrabalığa bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermiştir. Bununla beraber bu âyeti
kerime, bütün insanlığa karşı hürmet, tevazu göstermemizi de bizlere tavsiye
buyurmuş oluyor. Çünki bütün insanların bir asıldan gelmiş olduğunu bildiriyor,
aralarında bu bakımdan bir yakınlık bulunduğunu gösteriyor, artık bazı
insanların bazılarına karşı övünmesi, mutavazice hareketten kaçınması nasıl
uygun olabilir?..
Bu kutsî âyet, âhiret
âleminin varlığına, insanların öldükten sonra yeniden hayat bulacaklarına da bir
delildir. Bütün insanlığı bir zatın neslinden meydana çıkarmaya, ve o zatı
öyle bir harika olarak topraktan yaratmağa kadir olan bir Yüce yaratıcı, artık
nice âlemleri de yaratmaya ve insanları öldükten sonra yeniden dirilterek
vücude getirmeye kadir
olmaz mı? Elbette kadir olur, buna inanmışızdır = O, her şeye kadirdir)
2. Ve yetimlere mallarını
veriniz ve temizi murdarla değişmeyiniz. Ve onların mallarını kendi malınıza
katarak yemeyiniz, çünki o, şüphesiz, büyük bir günahtır...
2. Bu mübarek âyetler,
tekvanın yollarını gösteriyor, yetimlerin haklarına riâyetin lüzumunu ve aile
kurmada uyulması gerekli olan hareketin neden ibaret olduğunu bildirmektedir.
Şöyle ki: (ve) ey veliler, vasiler, ey akrabalık haklarını gözetmekle mükellef
olan insanlar!, (yetimlere) erginlik ve rüşt çağına erdikleri zaman (mallarını)
kendilerine tamamen (veriniz) artık onlar razı olmadıkça o malları yanlarınızda
tutmayınız (ve temizi) helâli, nefis olanı (murdarla) haram ile, kötü birşey ile
(değişmeyiniz) yani yetimlerden iyi şeyleri alıp onların yerine kötü şeyleri o
yetimlere vermeyiniz, (ve) ey veliler, vasiler! (onların mallarını kendi
mallarınıza katarak) kendi mallarınızla beraber (yemeyiniz) onların haklarına
tecâvüz etmeyiniz, (çünki o) malları yemek (şüphesiz) Allah katında (büyük bir
günahtır) binaenaleyh onlardan kaçınmak lâzımdır. Veliler, muhtaç olup
yetimlerin malından nafaka alabilecek bir durumda iseler en az miktarda bir
nafaka alabilirler. Vasiler için de bir ücret tayin edilecek ise nisbetle en az
bir ücret tayin edilmelidir, bundan fazlasına hakları yoktur.
§ Yetim: Lügatte infirat,
tek başına kalmak demektir. Benzeri olmayan bir inciye "dürreyiyetime" denilmesi
gibi şer'i örfte ise yetim, babası olmayana ve henüz rüşt çağına ermiş
bulunmayan çocuk demektir. Çoğulu yet âmâ ve eytamdır. § Bir yetimin malı
amcasının yanında imi;; yetim bulûğ çağına erince bu malını istemi;, amcası ise
vermek istememi;, durumu Rasûlü Ekrem efendimize arz et m i; I er, bunun üzerine
bu âyeti kerime nazil olmuştur. Çocuğun amcası bu âyeti kerimeyi işitince:
"Allah Teâlâ'ya itaat ettik, büyük bir günahtan Allah Teâlâ'ya sığınırım" diye
çocuğun malını kendisine teslim etmiş, Rasûlü Ekrem efendimiz de: "Her kim
nefsinin isteğine galip gelir de Rabbisine itaatte bulunursa rabbisi de onu
cennete gönderir." diye buyurmuş, çocuk da o malını alınca onu Allah yolunda
harcamış, bunu üzerine Peygamber efendimiz de "sevap sabit, günah da baki" diye
buyurmuştur. Eshabı kiram, "ya Rasûlüllah!, sevabın sabit olduğunu bildik, günah
nasıl baki kaldı" diye sormuşlar. Peygamber Efendimiz de: "çocuk için sevap
meydana geldi, günah ise babası üzerine baki kaldı" diye buyurmuştur. İhtimal
ki, çocuğa miras olarak kalan o malın zekâtını vaktiyle babası vermemiştir.
Binaenaleyh Bir müslüman, uhrevî sorumluluktan kurtulabilmesi için üzerine düşen
vazifeleri vaktinde yapmaya çalışmalıdır. Sonraya bırakılırsa mesuliyete
sebebiyet verilmiş olabilir.
3. Eğer yetim kızlar
hakkında adalete riâyet edemiyeceğinizden korkarsanız sizin için helâl olan
kadınlardan ikişer, üçer veya dörder nikâh ediniz. Ve eğer adalet
yapamıyacağınızdan korkarsanız artık bir eş ile veya sahip olduğunuz câriye ile
-yetiniz- çünki bu sizin için adaletten sapmamanıza daha yakındır..
3. Ey veliler, vasiler!,
(eğer) idareniz altında bulunan (yetim kızlar) ile evleneceğiniz zaman onların
(hakkında) mehirlerini vermek ve idarelerini temin hususunda (adalete riâyet
edemiyeceğinizden korkarsanız) onlar ile evlenmeyi, onların mallarından
istifâdeyi bırakınız da (sizin için helâl olan) diğer (kadınlardan ikişer, üçer
veya dörder) kadını (nikâh ediniz) nikâhınızın altına alınız (ve eğer) böyle iki
üç, nihayet dört kadın hakkında da (adalet yapamıyacağınızdan korkarsanız) böyle
birden fazla kadın almayınız, (artık) yalnız (bir eş ile) iktifa ediniz (veya
sahip olduğunuz câriye) var ise onun (İle) yetininiz. Fazla kadın alıp da
adalete aykırı harekette bulunarak günaha girmeyiniz. (Çünki bu) böyle bir kadın
ile veya bir câriye ile yetinilmesi (sizin için adalatten sapmamanıza) sebep
olur, adalete riâyet edebilmenize daha muvafıktır, adaletten ayrılmamak için
(daha yakındır) daha ümit vericidir.
§ Rivayete göre cahil iye
zamanında birşahıs, on kadar kadınla evlenebilirdi. Şayet kendi idaresi altında
mal sahibi olan bir yetim kız bulunursa onu da malı için nikâhı altına alırdı,
onu başkasına vermezdi hakkında da adalet göstermeye lüzum görmezdi. İşte böyle
adalate aykırı, merhamete muhalif, hukuka tecâvüzü içeren hallerden müslümanları
men etmek için bu âyeti kerime nazil olmuştur.
§ Nikâhın mahiyeti: Nikâh,
evlenmek izdivaç akdi demektir: yâni: Bir erkek ile bir kadın arasındaki meşru
bir akit, bir sosyal bağdır ki, bu sebeble aralarında bir takım haklar meydana
gelir, biri birinden meşru surette istifâde etmeleri caiz olur.. Münekeha da iki
kişinin nikâh akdinde bulunması demektir. Çoğulu: Münakehattır. Zevce, koca: Bir
kadının nikâhına sahip olan erkek demektir. Cemi: ezvacdır. Zevce de bir erkeğin
nikâhında bulunan kadındır ki, cemi: zevcattır. Evlenmeğe, kan ve koca olmaya da
tezevvüç, tenekküh, izdivaç denilir. Kasın de kocanın gücü dahilinde bulunan
şeylerde ve sohbet, muhabbet ve eğlendirmek için yanında geceyi geçirmek
hususunda eşleri arasında adalete, eşitliğe riâyet etmesidir. Kalbî sevgi gibi,
cinsel ilişki gibi şeyler insanın kendi elinde olmadığından bir erkek eşlerinden
birini diğerinden daha fazla sevebilir. Elverir ki bunu lüzumsuz yere
açıklayarak diğerinin kalbini kırmasın. Cinsel ilişki de neşe ve isteğe
bağlıdır. Bu da daima erkeğin elinde değildir. Bu da bir nefsî durumdan, gayri
ihtiyarî bir istekten ibarettir.
§ Nikâhın şer'î sıfatı:
Nikâhın hükmü şahıslara göre değişir. Şöyle ki:
(1) Bir müslüman için
tevekân halinde yâni şiddetli istek halinde evlenmek farzdır. Yâni alacağı
kadının mihrini ve nafakasını temine gücü yetiyorsa, evlenmediği takdirde gayri
meşru ilişkilerden kendini koruyamayacak derecede kadınlara düşkün ise onun için
evlenmek farzdır, bunu t erke d erse günahkâr olur.
12) Nikâh, isteğin normal
olması halinde bir sünneti müekkededir. Yani: Evlilik haklarını yerine getirmeğe
kadir olup kadınlara karşı nefsinde fazla bir istek hissetmeyen bir müslüman
için evlenmek, bir müekket sünnettir. Ve bir görüşe göre bir farzı kifayedir.
'3> Nikâh, evlilik
haklarına riâyet edemeyeceğinden, meselâ: Alacağı kadına zulmedeceğinden
korkulan bir erkek için harama yakın bir kerahat ile mekruhtur.
(4) Nikâh, evlilik
haklarını ihlâl edeceği kesin olarak belli olan bir erkek için de haramdır.
§ Nikâhın meşrutiyetindeki
hikmet ve fayda: şüphe yok ki: İnsanlık âleminin bir ahenek ve intizam
içerisinde devamı, nikâha bağlıdır, İnsanlık neslinin kıyamete kadar muntazam
bir şekilde devamı, nikâh sayesinde mümkün olabilir. Gayrı meşru ilişkiler
yüzünden nice kanlar dökülür, nice facialar meydana gelir, insanlık nesli felce
uğrar, insanlık nüfusu arasında muntazam bir münâsebet, bir dayanışma, bir
muhabbet vücude gelemez. Tefsiri kebirde ve diğerlerinde yazılı olduğu üzere
gayrimeşru ilişkiler yüzünden bir nice şahsî ve sosyal fenalıklar yüz gösterir,
medenî hayat mahvolur gider. Özet olarak:
(1) Gayrimeşru ilişkiler,
soyların ihtilâl ve bozulmasına ve karışmasına sebep olur. Gayrimeşru bir çocuk,
şefkatli bir babanın korumasından, terbiyesinden mahrum kalır, bunun neticesinde
çocuklar zayi olur, soylar kesilir ve nihayet insanlık âlemi harabolur gider.
(2) Gayrimeşru ilişkiler
olduğu takdirde bir kadın bir erkekle yetinmez. Bu yüzden erkekler arasında
çarpışmalar, vuruşmalar meydana gelir, insanlık hayatı kanlar içinde kalır.
(3) Gayrimeşru ilişkilere
kendilerini vermiş olan kadınlardan temiz tabiatlı herkes nefret eder, böyle
kadınlar ile mutlu bir aile kumlamaz.
(4) Gayrimeşru
ilişkiler kadınlar için bir zillettir, bir felâkettir. Kadınlar, erkeklerin sırf
şehevî arzularını tatmine âlet değildirler, güzel bir sınıf teşkil eden
kadınların kendilerine mahsus bir takım vazifeleri, tertemiz hakları vardır.
Gayrimeşru ilişkiler ise buna aykırıdır...
(5) Eğer gayrimeşru
ilişkilere izin verilmiş olsaydı hiçbir kadın bir erkeğe mahsus olmazdı,
insanlar hayvani bir hayat yaşamakta bulunurlardı. Halbuki, böyle bir duruma
insanların şerefine muhaliftir, insanların mahlûkat arasında sahip oldukları
kıymet ve terbiyeye aykırıdır.
(6) Gayrimeşru ilişkiler
kadınları zillete düşürür, onların çok kere hastalıklara, zilletlere
tutulmalarına sebebiyet verir, onların şerefli, hürmete lâyık bir vaziyette
bulunmalarına mâni olur. Halbuki, meşru nikahlar sayesinde bu gibi ferdî içtimaî
rezaletlere meydan kalmaz, cemiyet hayatı bir temizlik dahilinde yaşar, İnsanlık
soyu bir intizam ve dayanışma çerçevesinde devam edip gider.
Özellikle peygamberin sünnetine riâyet ve Muhammedi ümmetinin artmasına
hizmet edilmiş
olacağından sevaba da
vesile olur. Nitekim bir hadisi nebevide:: Ey ümmetim!. Evleniniz, artınız,
çünkü ben kıyamet günü sizin ile ümmetlere karşı iftiharda bulunurum.
§ Teaddüdü zevcatın (birden
çok kadınla evlenmenin) sınırlı olması ve meşru oluşundaki hikmet: Malûm olduğu
üzere İslâm şeriatında bir hikmete, bir içtimaî zamrete binaen en fazla dörde
kadar çok kadınla evlenme usulü -bir takım şartlar dairesinde- tecviz
edilmiştir. Binaenaleyh bir erkek aynı zamanda en son dört kadını nikâhı altında
toplayabilir. Fakat bir kadın ile yetinilmesi adalete riâyete, zulüm ve
haksızlıktan sakınmaya daha elverişlidir. Aslında hiçbir müslüman, dörde kadar
evlenmeye şer'an mecbur değildir. Bir müslüman dilerse bir kadın ile yetinir
ve lüzum görürse şartlarına uygun olarak dörde kadar evlilikte bulunur, ve
dilerse hiç de
evlenmez. Tefsir
kitaplarında yazılı olduğu üzere <&(»-S-i>- j ı jv Âyeti kerimesine dâir
birçok yorum vardır. Bu cümleden olarak tefsiri kebirdeki bir yoruma göre
vaktiyle insanlar, yetimler
hakkında adaleti ifa edemeyeceklerinden korkarak onları velayetleri altında
bulundurmaktan çekinirlerdi. Bu âyeti kerime ile de zinadan kaçınmaları
kendilerine ihtar edilmiştir. Bu takdirde bu âyeti kerimenin yüce "meali
şöyledir: Eğer siz yetimler hakkında adaleti yerine getirememekten korkarsanız,
zina etmekten de korkunuz, sakınınız da size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer
ve nihayet dörder kadın ile evleniniz, haram olan şeylerin etrafında
dolaşmayınız. Bu yoruma göre birden fazla evliliğin, böyle sınırlı bir çerçevede
meşru olması, insanlık cemiyetinin ahlâkî temizliğini koruma, iffet duygusu ile
vasıflanmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Bu yorumu biraz daha izah
edelim:
(1) Malumdur ki, evlilik
bağının meşru oluşundaki en mühim fayda ikidir. Biri iffeti muhafazadır, diğeri
de üremeyi temindir. Evet... Bir insan, evlenerek birçok hayatî sıkıntılara
katlanır, daima hayat mücadelelerinde bulunur. Üzerine düşen birçok ağır evlilik
vazifelerini ifaya çalışır. Elbette bunca sıkıntıları yüklenmesi için birer
mühim sebep vardır. İşte şüphe yok ki, bu sebeplerin birincisi, namus eteğini
fuhuşa bulaştırmaktan korumaktır, diğeri de adını devam ettirmeye vesile olacak
evlada kavuşmaktır. Halbuki, bazı kimseler hakkında onların birer eş ile
yetinmeleri onların o meşru emellerinin meydana gelmesine yeterli olamaz.
Meselâ: olabilir ki, kadın, ya hasta veya pek yaşlı olarak inziva köşesine
çekilir veya bütün vakitlerini çocuklarının terbiyelerine hasreder, veya
doğurmuş olduğu çocuklar yaşamayı? vaktiyle vefat etmiş olurlar. Veyahut bir iki
çocuk doğurduktan sonra artık doğuramaz bir hâle gelir veyahut kısır olduğu için
hiç çocuk doğurmamış bulunur. Kısacası bu gibi birer sebebten dolayı tekrar
evlenmeye lüzum görülebilir.
(2) Güzel bir dinî
terbiyeye, temiz bir yaratılışa sahip olan bir zat için hayatını fuhuşun korkunç
dalgaları arasında yok etmek asla mümkün olamaz. Böyle bir zatın tabii
isteklerini bir eşi tatmin edemediği takdirde meşru bir yola başvurması gerekmez
mi?. Binaenaleyh böyle bir zat için tekrar evlenmekten başka çare yoktur. Eğer
herhalde bir eş ile yetinmeye mecbur tutulsa nikâhı altındaki bir kadın onun bu
isteklerini tatmin edem iye cek bir halde hasta veya ihtiyar olduğu takdirde bu
zat ne yapacak!. Eğer bu kadından ayrılmak çarelerine baş vurursa bu zavallı
kadına zulm etmiş ona karşı mürüvvetsizlik göstermiş olmaz mı?. Halbuki başka
bir kadın daha alacak olsa bu sakıncalar ortadan kalkmış olur..
TEADDÜDÜ ZEVECAT HAKKİNDAKI
İTİRAZLAR:
Bazı kimseler ve bazı
milletler birden fazla kadınla evlenme usulüne itiraz ederler. Onlara göre bu
usul, aile düzenine mâni, içtimaî mutluluğa avkırı, servetin bölünmesine sebep,
kadının (eşin) haklarını ihlal edici ve eşitlik prensibine aykırıdır. Şöyle ki:
(I) Birden çok kadınla
evlenme, aile fertleri arasında düşmanlığa sebep olarak intizama mâni bulunur.
Buna cevaben denilir ki: Birden çok kadınla evlenmek, haddizatında aile düzenine
mâni değildir. Buna mâni olan, düşmanlığı doğuran şey, dinî ve içtimaî bir
terbiyenin eksikliğidir. Evlilik şartlarının bulunmamasıdır. Gerçek şu ki:
İslâm şeriatı bu çok evliliğe izin vermiştir, fakat bu konudaki izin, adalet
şartına bağlıdır, eşlerin nafakalarını temine evlilik hukukunu güzelce ifa
edebilenler için geçerlidir. Adaleti temine muktedir olamayanlar hakkında ise
bir eş ile yetinmek icabeder. İşte: ayeti
kerimesi de bunu
söylemektedir... Şunu da ilâve edelim ki: Bu usule itiraz edenlerden bir kısmı
bir kadın ile yetinmiyor, fuhuş yapmaktan kendisini geri alamıyor, çoluk
çocuğuna ait servetini bir takım namussuz kadınların uğrunda zayi etmekten
sıkılmıyor.
(2) Birden çok kadınla
evlilik, içtimaî mutluluğa mânidir, ailelerin mutluluğunu ihlâl eder. Buna
cevaben de denilir ki: Bu usul herhalde içtimaî saadete mâni, eşlerin ve
doğuracakları çocukların aralarında dargınlığa sebep değildir. Böyle hoş olmayan
bir hal, bir güzel dinî, ahlâkî terbiyeden mahrum olmanın bir neticesidir.
Halbuki, müslümanlar muaşeret âdabına riâyette, şahsı terbiyeye ahlâkı
güzelleştirmeye çalışmakla mükelleftirler. Böyle güzel bir terbieye, iyi bir
ahlâka sahip olanlar arasında öyle zannedildiği gibi düşmanlıktan, kırgınlıktan
eser görülemez. Onların aralarında bir muhabbet, bir dayanışma, dinî
tavsiyelerle bir riâyet görülüp durur. Böyle bir terbiyeden, İyi ahlâktan mahrum
olanlar ise zaten hiçbir kimse ile güzelce uyuşamazlar. Bizler, bir koca ile bir
kandan ve ana baba bir kardeşlerden meydana gelen nice ailelerin hallerini
bilmekteyiz ki, bunların arasında daima çekişme ve uyuşmazlık cereyan
etmektedir. Bunların hayatları bir zehir idarenin uğursuz tesiriyle sönüp
gidiyor, içtimaî hayatlarında bir mutluluk parıltısı parıldamıyor.
Bunun aksine yine bir kısım
ailelerin hayatlarını da bilmekteyiz ki, onlar birçok nüfustan meydana gelmiş
oldukları halde sırf almış oldukları güzel bir terbiye ve iyi ahlâk sayesinde
pek mutlu bir şekilde yaşıyorlar, her biri diğerinin sevincine, kederine iştirak
edip duruyor. Şunu da ilâve edelim ki, erkekler bazen savaşlar yüzünden
canlarını feda ederek azalırlar. Bu yüzden birçok kadınlar kocasız kalarak
perişan olurlar. Bu halde birden çok evlilik usulü onların imdadına yetişir,
onları yeniden mutlu eder.
(3) Birden çok evlilik,
ailenin servetinin bölünmesine neden olur, ihtiyaç içinde kalmalarına sebebiyet
verir. Buna cevaben de diyebiliriz ki: Bu çok evlilik, her zaman servetin
bölünmesine sebebiyet vermiş olamaz. Zaten servetleri üretenler insanlardır.
İnsanlar nekadar çok olursa servet de o nisbette artar durur, elverir ki
iktisadî usullere riâyet edilsin. Binaenaleyh bir aile fertlerinin çokluğu
servetin bölünmesine sebep olacağı gibi servetin çoğalmasına de sebep olur.
Maamafih servetin bölünmesi fertlerin servet hususiyetlerine tesir edebilse de
umumî servet hakkında o kadar etkili olamaz. Şu da inkâr edilemez ki, nüfusun
artmasından beklenilen umumî faideler, servetlerin bölünmesinden dolayı
düşünülebilecek zararlardan daha fazladır ve daha mühimdir.
(4) Birden çok kadınla
evlenme usulü: Zevcenin haklarını ihlâl eder, onu zarara uğratır. Buna cevaben
de şöyle denilir: Böyle bir iddia, şeriat hükümlerimize göre asla geçerli
değildir. Çünki İslâm şeriatı koca ile kandan her birine halleriyle mütenasip
olmak üzere bir takım haklar bahsetmiştir. Bir erkeğin karısı üzerinde bir takım
meşru hakları olduğu gibi bir kadının da kocası üzerinde birçok hakları vardır.
Nitekim bir âyeti kerime de =
Erkeklerin kadınlar
üzerindeki hakları gibi, kadınlarında erkekler üzerinde belli hakları vardır.
Bakara 2/228) buyurulmuştur. Nitekim bunların bir kısmını aşağıda arzedeceğiz.
(5) Birden çok kadınla evlenme usulü, eşitliğe aykırıdır, erkeğe daha fazla
selâhiyet verilmesi mânâsını içermektedir. Buna da cevaben denilebilir ki: Bu
usul, haddizatında eşitliğe aykırı değildir. Muhtelif kimseler, her hususta aynı
durumda, aynı kabiliyette olmadıkları, için birçok hususlarda selâhiyetleri,
kazandıkları haklar da aynı şekilde olamaz. Böyle bîhal ise eşitliğe aykırı
sayılamaz. Yüksek bir mühendisin yevmiyesiyle bir işçinin yevmiyesi aynı
miktarda mıdır?. Böyle bir farklılık artık eşitlik esasına nasıl aykırı
görülebilir?. İşte kadınlar ile erkekler de aile teşkilâtı hususunda eşit bir
durumda asla bulunamazlar. Böyle eşit bir duruma, bir nazik cins olan kadınlar
ile kuvvetli bir cins olan erkeklerin durumları, kabiliyetleri asla müsait
değildir. Bunun tersini iddia etmek, erkekler ile kadınların arasındaki şahsî
hallerin, ruhî özelliklerin, hayatî olayların, yaratılıştan gelen kabiliyetlerin
farklılığını bilememekten ve nikâhın meşruiyetindeki yüksek içtimaî felsefeyi
düşünmemekten ileri gelir. İlmî gerçeklerdendir ki, hikmete sahibi Yüce Yaratıcı
erkekleri birçok bakımdan kadınlardan farklı yaratmıştır. Kısaca, ortalama
olarak erkeklerin bedenî ve beyinsel ağırlıkları, kadınlarınkinden daha
fazladır. Erkeklerin sinir sistemleri de kadınlarınkine nisbetle daha
mükemmeldir. Erkekler hayatın sıkıntılarına daha fazla katlanabilirler. Kadınlar
ise erkeklere nisbetle bir takım hastalıklara, arızalara daha ziyade müsait
bulunmaktadırlar. Özellikle kadınlar yaratılış bakımından zayıftırlar, birçok
zamanları hayız ile, nifas ile, hamileliğin ağır yükü ile geçer gider, pek erken
çocuk yapmaktan kesilme çağına kavuşurlar, İşte böyle bir yaratılışta, bir
durumda bulunan kadınlardan birçokları doğurdukları çocuklarıyle de meşgul
olmaya mecburdurlar, artık bir kocalarına karşı olan vazifelerini bile hakkiyle
yerine getiremezler. Bunlar faraza birden fazla kimselerle evlenecek olsalar o
zayıf halleriyle beraber o birden çok kocalarının tabii ihtiyaçlarını, çocuk
edinme hakkındaki meşru emellerini nasıl tatmin edebilirler. O halde
doğuracakları çocukların babaları nasıl belirlenebilir? Halbuki, bir erkeğin
binden çok kadınlar ile evlenmesi bu gibi sakıncaları gerektirmez. Binaenaleyh
bu gibi hususlarda erkekler ile kadınlar arasında eşitlik aranılması, hem şer'î
hükümlere, hem de yaratıcısı kudretin eşsiz eseri olan fitret kanunlarına karşı
muhalif olacağından asla caiz ve mümkün olamaz..
§ Birden fazla eşleri olan
bir müslümanın üzerine düşen vazifelerin başlıcaları şunlardır:
(1) Kasme riayettir. Şöyle
ki: Böyle bir koca, gücünün yettiği şeylerde, sohbet, ve eğlendirme hususunda
eşleri arasında eşitliğe riâyet etmekle mükelleftir.
(2) Kasın hususunda
eşlerin bakiresiyle dulu, genci ile yaşlısı eskisi ile yenisi, müslümanı ile
kitap ehli olanı, sağlıklısı ile hastası, kendisinden korkulmayan mecnun ile
akıllısı, hayız ve nifaslısı ile temizi eşittir. Çünki bunlar kasinin vücubuna
sebep olan nikâhta eşittirler "Bedâyî, Bahri Raik".
(3) Koca eşleri arasında
eşit olarak birer veya ikişer ve daha çok gün ve gece tayin ederek her birinin
nöbetinde onun yanında bulunur. Böyle tayin edilen sürenin pek uzun olmaması
iyidir. Çünki müddetin uzaması, eşlerin birbirine ısınması ve yabancılığın
giderilmesi hikmetine dayanmış olan kasme aykırıdır. "Bahri Raik, Reddül
Muhtar".
(4) Eşlerden birinin
nöbetini arttırmak için mihrini azaltmak veya vereceği bir malını almak koca iç
in caiz değildir. Çünki bu, bir nevi rüşvettir, ve diğer eşin hakkını iptale
sebeptir. "Bedâyi, Mepsuti, Serahsi".
(5) Koca, eklerinden
birinin nöbetinde diğerinin yanına giremez. Ve nöbetinin dışındaki eşi de
kendisine yaklaşamaz. Fakat bir ihtiyaçtan dolayı gündüzün diğerinin yanına
gitmekte ve hasta olduğu vakit geceleyin ziyaretinde bulunmakta bir sakınca
yoktur. Hattâ hastalığı artarsa vefatına veya iyileşinceye kadar yanında
kalabilir. "Behri Raik".
<6ı Kocanın hastalan m
asiyi e kısım yok olmaz. Binaenaleyh koca, eşlerinin birinin nöbetinde
hastalanıp da yanında kalacak olsa iyileştikten sonra diğer eşinin yanında da o
miktar kalması lâzım gelir. Şayet eşlerinin bulunmadığı bir hanede hastalanıp
kalmış ise her eşini kendi nöbetinde yanına davet eder. Peygamber efendimiz ölüm
hastalığında Hz. Ayşe'nin yanında kalmaları için diğer mübarek eşlerinden
müsaade istemişti. Eğer hastalık sebebiyle kasme riâyet vazifesi yok olsaydı bu
izni almaya gerek kalmazdı. "Bedâyi, Bahri Raik, Dürrül Muhtar."
(7) Bir erkek iki eşini
rızaları bulunmadıkça bir evin bir odasında beraber oturtamaz. Çünki bu halde
koca, eşlerinin haklarını tamamiyle ifa etmiş olamaz. Fakat her ikisini bir
hanenin kilitli, müstakil birer odasında oturtabilir. Ancak eşler eşraf
kızlarından iseler, o takdirde onların hallerine uygun birer hanede iskân
edilmeleri icabeder. Velhâsıl koca, eşlerinin yanlarında nöbetleşerek
gecelemeye ve her biri hakkında aynı derecede ilgi göstermeye dinen mecburdur.
Bu vazifeleri güzelce ifâ etmeyen bir koca ise eşinin talebi üzerine
mahkemeye getirilerek bu vazifeleri ifaya mecbur tutulur. Bir hadisi şerifte::
Bir şahısın iki eşi olur da kasın hususunda bunlardan birine fazla
meylederse, kıyamet günü
vücudunun bir tarafı çarpık olarak haşrolunur. Ancak kalpten sevmek gibi gayri
ihtiyarî olan manevî işlerde eşitlik temini mümkün olamayacağından bunu
diğerlerine karşı açığa vurmadıkça bundan dolayı mes'ul olmaz. "Mebsüt, El
ihtiyar, Reddül Mundar."
Hülâsa'i kelâm:
Müslümanlıkta birden çok kadınla evlenmenin caiz olması böyle bir kısım şartlara
bağlıdır ki, bunlara riâyet edemeyenlerin birer eş ile yetinmeleri lâzımdır,
aksi takdirde kendilerini mesuliyetten kurtaramazlar.
§ Birden çok kadınla
evlenmenin tarihçesi: İslâm şeriatı, birden çok kadınla evlenme usulünü ilk
tesis eden sistem değildir. Bilakis bütün semavî dinlerin kabul etmiş olduğu bu
usulü, mübarek İslâm şeriatı sınırlamış ve bir takım şartlara bağlayarak islâh
etmiş ve güçleştirmiştir. Geçmiş peygamberlerden birçoklarının müteaddit eşleri
olduğu mukaddese kitaplarda yazılıdır. Bu usul, Ibraniler arasında birçok zaman
devam etmiştir. Erkeklerin sayısına nisbetle kadınların sayıları daha çok
olduğundan bu usule lüzum görmüşlerdi. Bilâhare beyti mukaddes Romalılar
tarafından tahrib edilerek Museviler dünyanın her tarafına dağılmış, diğer
kavimler ile karışmaya mecbur kalmış olduklarından o esnada içlerinden
birçokları birden çok kadınla evlenmeyi terke başlamıştır. Nihayet dokuz yüz
küsur sene önce (VVorms) şehrinde akdedilen bir büyük ruhanî meclisde reis
bulunan haham (Garson) tarafından çok kadınla evlenme, yasak edilmiştir. Fakat
bu yasaklamaya rağmen Museviler arasında yürürlükte d sadece Roma k
â müteaddit kadınları
nikâhı altında toplayanlar bulunmaktadır. Bu cümleden olarak Suriye
havalisini Gerc.ek hıristIyanlıkta da bu usulün caiz olmadığına dâir bir nakil
mevcut değildir. E;in bir tane olacağın kanunlarına uyularak fertler arasında
çok kadınla evlenme usulü terkedilmiştir.
deki museviler arasında
bu usul olduğu gibi a dâir İncil nüshalarında hiçbir açıklık yoktur.
âlâ müteaddit kadınları
nikâhı altında t r. Gerçek hırist Iyanlıkt a da bu usulün (i ı kanunlarına
uyularak fertler arasında ço
Çok kadınla evlenme usulü
cahiliye zamanında araplar arasında da geçerli idi. O zaman bir erkek istediği
kadar kadınları nikâhı altında toplayabilirdi. Hattâ bu kadınlar kocanın adeta
malları yerinde bulunup vefatından sonra varislerine intikal ederdi. Tefsiri
Gazide yazılı olduğu üzere câhiliyet zamanında bir erkek vefat edince
asebesinden bulunan bir şahıs bu ölen kimsenin eşi üzerine elbisesini atar ve
"ben bunda daha çok hak sahibiyim" derdi. Sonra bu kadını dilerse evvelki
mihriyle kendine nikahlar, dilerse başkasına kocaya verip mihrini kendisi
alırdı, ve dilerse bu kadını kocasından miras olarak aldığı malları kendisine
kurtuluş fidyesi olarak verinceye kadar başkası ile evlenmesine mâni
olurdu, İslâm şeriatında bu zalimce hareket: 1 J^j** *-*L»J« âyeti
celilesiyle yasaklanmıştır ki, "Ey müminler!. Bu kadınları veraset yolu ile
sahiplenmeniz ve kendileri ile rızaları olmaksızın
evlenmeniz size helâl
olmaz" mealindedir. Hattâ bu cahilce mirasçılık adeti hâlâ Museviler arasında
yürürlüktedir. Musevilerden bir erkek çocuksuz olarak vefat ederse onun eşi
kardeşine intikal eder, kadın bununla evlenmeye mecburdur. Bunun onayını
almadıkça başkası ile evlenemez. Evlenirse nikâhı ruhanî mahkeme tarafından
feshedilir. Şayet hayatta bulunan kardeş bu kadını almaktan kaçınırsa kadın bu
hakkı mahkemeye müracaatla dava edebilir. Yine kaçınırsa kadın, bu kayınbiraderi
hakkında bazı hakaret ifade eden merasimde bulunduktan sonra başkasıyle evlenme
hakkını kazanmış olur.
Velhâsıl: İslâm şeriatı, bu
gibi hikmete ve tabiata aykırı olan halleri yasaklamakla beraber bir erkeğin
nikâhı altında adalete riâyet etmek şartiyle en fazla dört kadının
toplanabileceğini caiz kılmıştır. Ümmetin fertlerinden bir erkek dört kadından
fazlası hakkında adaleti temine muktedir olamayacağından artık onun hakkında
dörtten fazlası şer'î cevaza uygun değildir. Dört büyük İmam ile İslâm
âlemlerinin çoğunluğu bu konuda müttefiktirler. Hattâ eshabı kiramdan "Ibni
Gaylan" nikâhı altındaki onbir kadınla beraber Islâmiyetle şereflendikleri zaman
Peygamber efendimiz: "Ya Gaylan"i. eşlerinden dördünü tercih ederek tut,
diğerlerinden ayni." diye emir buyurmuşlar, o da o şekilde hareket etmiştir,
İşte görülüyor ki, sırf hikmet olan İslâm şeriatı, geçmiş milletler arasında
sınırsız olarak geçerli olan çok kadınla evlenme usulünü dörtte sınırlamış, onu
da bir takım şartlar ile takyid buyurmuştur. Hattâ adalete riâyet edem iye
ceğinden korkan bir müslüman için birden fazlasıyla evlenmek caiz görülmemiştir.
Eşini üzmemek maksadiyle üzerine evlenmeyi terkeden bir müslümanın bu yüzden
sevaba nail olacağı da düşünülebilir.
4. Kadınlara mihirlerini
bir vecibe olarak veriniz. Şayet size ondan bir miktarını gönül hoşluğu ile
bağışlar iseler onu da afiyetle, ko-1 aylı ki a yiyiniz.
4. Bu âyeti kerime,
kadınlara mihirlerinin güzelce verilmesini, onların rızaları olmadıkça o mihre
dokunulmamasını emri ve tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey müminler!,
(kadınlara) eşlere dinen hak ettikleri (mihirlerini) onlara bir yardım, bir
hürmet ve muhabbet alameti (bir atiyye) bir dinî vecibe (olarak veriniz) onu
onlardan esirgemeyiniz, (şayet) onlar, bir tesir altında olmaksızın (ondan) o
mihirlerinden az çok (bir miktarını) yani o cinsten herhangi bir malı (gönül
hoşluğu ile) kendi arzuları ile (bağışlar iseler onu da) alınız, sarfediniz,
(afiyetle, kolaylıkla) hoş, akibeti güzel, mesuliyetten uzak olarak (yeyiniz)
ondan istifâde ediniz. Bu takdirde size bir vebal yoktur. Rivayete göre vaktiyle
Arabistan'da kızlarını ve diğer kadınları kocaya verenler onların mihirlerini
kendileri alır, yer onlara bundan bir;ey vermezlermiş. Bazı kimseler de eşlerine
verdiklerini onlardan birşey vermezlerini?. Bazı kimseler de eşlerine
verdiklerini onlardan geri almak veya kendilerine bağışlatmak isterlerini;,
nitekim bu suretle hareket edenler şimdi de bulunmaktadır. İşte velilere veya
kocalara veya her iki zümreye de ait olmak üzere bu âyeti kerime nazil olmuş,
onlara bu husustaki insanlığa, ahlâka, adalete muvafık olan yol gösterilmiştir.
§ Mehr kadının nikâh akdi
ile kocasından almaya hak kazandığı maldır. Çoğulu mühür ve emhardır. Mehre,
âtiye, farize, nihle, sedak da denilir: Ve birkaç kısma ayrılır. Şöyle ki:
(1) Mehri müsemma: İki
tarafın az veya çok olarak isimlendirdikleri ve tayin ettikleri mal veya
değiştirilmesi mümkün olan menfaattir...
(2) Mehri misi:
Kadının babası tarafından ve olmadığı takdirde akran ve emsal kadınların mehri
miktardır. Nikâh akdi zamanında mehir belirtilmezse kadın bu mehri misle hak
kazanmış olur.
(3) Mehri muaccel: Peşin
verilmesi şart koşulan mehirdir.
(4) Mehri müeccel: Daha
sonra verilmesi şart koşulan mehirdir. Muayyen bir zaman zikredilmemiş olunca
vefat veya boşama zamanında alınması lâzım gelir. Bir mehir kısmen muaccel ve
kısmen de müeccel olabilir. Meselâ nikâh esnasında belirtilen bin liradan ibaret
bir mehrin beşyüz lirası peşin verilerek beşyüz lirası da sonraya bırakılabilir.
§ Mehirlerin miktarı: Bunun
azamî sınırı belirlenmemiştir. Asgarî sınırı ise hanefilere göre on dirhem
gümüştür. Gerek basılmış, para olsun ve gerek olmasın. Bundan az mehir tayin
edilemez. M al i ki I e re göre de mehrin en az miktarı halis altından bir
dinarın dörtte biridir. Halis gümüşten de üç dirhemdir. İmam Şafiî'ye ve diğer
bazı zatlara göre de mehrin belirlenmiş bir miktarı yoktur. Her mal, az olsun
çok olsun mehir olabilir.
§ Mehrin lüzumunun hikmeti:
Kadınlara halleriyle, mevkileriyle mütenasib birer miktar mehir verilmesi idarî,
ailevî, içtimaî bir menfaat gereğidir. Binaenaleyh mehir anılmasa da, kaldırılsa
da yine mehri misil lâzım gelir. Buna bir Allah hakkı da girmektedir. Fakat bu
lâzım gelen mehri bir kadın kocasına kendi güzel rızasıyla kısmen veya tamamen
bağışlayabilir.
Mehrin lüzumundaki fâide ve
hikmetin bir kısmı şunlardır:
Mehir, eşden yapılan
istifâde karşılığında bir bedel yerindedir. Bununla beraber mehir verilmesi eşin
kadrini yükseltir, ihtiyacının teminini sağlar, şeyiz tedarikini
kolaylaştırır, geleceğini temine sebep olur, nikâhın devamına yardımcı olur,
nikâhın ehemmiyetini gösterir. Maamafih mehirde istenen şey normal olandır, İki
tarafın durumu göz önüne alınmalıdır, ifrat ve tefritten kaçınmalıdır. Aksi
takdirde iki tarafta zarar görür. ( = işlerin en hayırlısı orta olanıdır.)
5. Ve Allah Teâlâ'nın
sizler için geçim vasıtası kılmış olduğu mal-larınızı beyinsizlere vermeyin,
onları o malların içinde rızıklandırınız ve giydiriniz ve onları güzel söz
söyleyiniz.
5. Bu mübarek âyetler,
servetin kıymetini bildiriyor, onun kötü kullanılmamasına işaret ediyor,
yetimlerin malları hakkında da ne şekilde hareket edileceğini gösteriyor. Şöyle
ki: Ey veliler!. Yetimlerin ve idareniz altında bulunan diğer kimselerin
haklarına riâyet ediniz (ve Allah Teâlâ'nın sizler için» yani insanların
faideleri için (geçim vasıtası kılmış) refah içinde yaşamaya bir vasıta olmak
üzere ihsan buyurmuş (olduğu mallarınızı) yani: Korumanız altında ve
tasarrufunuzda bulunan yetimlerin ve diğerlerinin mallarını onlardan (aklı
ermezlere) mallarını lüzumsuz yere sarfeden ve idareniz altında bulunan
kimselere (vermeyin) o malları koruyunuz, art iriniz (onları) o idareniz altında
bulunan şahısları (o malların içinde rızıklandırınız) onlara ait malları ticaret
gibi bir iktisadî vesile ile artırarak onların gelirinden maişetlerini temine
çalışınız (ve) bu gelirlerden onları (giydiriniz) tâki sermayeler! sarf edilip
bitmesin. (Ve onlara güzel söz söyleyiniz) o biçare, kendilerini idareden âciz
kimseler ile kalplerini hoş edecek, hallerini düzeltmeye vesile olacak tarzda
konuşunuz, o şekilde onlara hitabediniz. Meselâ: Bu mal senindir senin için
saklıyorum, ileride sen bundan istifâde edip geleceğini temin edeceksin, merak
etme bu mal, zayi olmayacaktır, gibi bir tarzda hitabedilirse onun halini
düzeltmeye, beyinsizliğinin giderilmesine sebep olabilir. İçtimaî, ahlâkî
nezaket, bunu gerektirir. Böyle güzel bir şekilde söylenmeyen sözler ise
dargınlığı tahrik eder, kötülük temayüllerini arttırır durur.
§ Sefih, malını boş ve
faidesiz yere sarfeden, israfta bulunan kimse demektir, çoğulu Süfehadır. kendi
nefsinin havasına uyup şer'î şerife muhalif harekette bulunan kimse de suhefadan
sayılır. Sefeh, aklı azlık demektir. Sefih de aklı az olan kimsedir.
§ İsraf da birşeyi lâyık
olduğu yerde uygun olan miktardan fazla sarf etmektir ki. sahibine müsrif denir.
§ Tebzîr de birşeyi lâyık
olmayan yere sarf etmektir ki, sahibine mübezzir denir. Bütün bu gibi hareketler
birer ilâhî lütuf olan malın kadrini bilmemekten bir nevi nimete karşı
nankörlükte bulunmaktan ileri gelir ki, ahlaken pek kötüdür. Binaenaleyh hikmet
dolu dinimiz, bizleri bu gibi hareketlerden menetmektedir. Bir insan, kendi
malını da lüzumsuz vere çoluk çocuğuna vererek israfa meydan vermekten dinen
yasaklanmıştır. Bu âyeti kerime buna da dalâlet etmektedir.
6. Yetimleri nikâh çağına
erinceye kadar deneyiniz. Eğer kendile-rinde bir rüşt hissederseniz mallarını
kendilerine hemen teslim ediniz ve büyüyecekler diye o malları israf ile
alelacele yemeyiniz. Ve kim zengin ise kaçınsın ve kim fakir ise uygun şekilde
yesin. Onlara mallarını teslim edeceğiniz vakit de onlara karşı şahit bu-lundurunuz.
Ve Allah Teâlâ hesapları görmeğe kâfidir..
6. Ey veliler!. İdareniz
altındaki (yetimler! nikâh çağına) yani onbeş yaşına (erinceye kadar deneyiniz)
tecrübe ediniz, mallarını güzelce idareye kadir olup olamıyacaklarını anlamaya
çalışınız. Meselâ bir tüccar çocuğu alış veriş işleriyle, bir ekinci çocuğu
ziraat işleriyle ve bir kız çocuğu da yemek pişirmek, elbise dikmek, ev eşyasını
koruyabilmek gibi şeylerle tecrübeye tabi tutulur, (eğer kendilerinde bir rüşt)
din yönünden bir olgunlaşma, malı harcama yönünden bir düzelme (hissederseniz)
adaleti yok edecek şekilde haram olan şeyleri yapmadıkları, küçük günahlarda
İsrar etmedikleri görülürse ve mallarını boş yere telef eylemedikleri, alış
verişlerinde aşırı fiyat ile aldanmadıkları anlaşılırsa (mallarını kendilerine
hemen) tehire bırakmamaksızın (teslim ediniz ve) Ey veliler!. O yetimler
(büyüyecekler) de mallarını elimizden alacaklar endişesine kapılarak (o malları
israf ile) haksız yere ve (alelacele) şartına çalışarak (yemeyiniz ve) Ey
veliler!. Sizden (kim zengin) idaresi altındaki yetimin malına ihtiyacı yok ise
o yetimin malını yemekten,, kendi işlerinde sarf etmekten (kaçınsın) ondan istif
adeden geri dursun. (Ve kim fakir ise) o yetimin malından (uygun bir şekilde)
ihtiyacı ile çalışma ücretinden hangisi az ise o az miktarı alıp (yesin) daha
fazlasını almasın, (onlara) o yetimlere rüşte çağına geldikleri vakit (mallarını
teslim edeceğiniz vakit de) o malların kendilerine verildiğine dâir en az iki
kişiyi (onlara karşı şahit bulundurunuz) (linki böyle bir şahit tutma velileri
töhmetten kurtarır, kendilerine karşı düşmanlık gösterilmesine meydan bırakmamış
olur. (Ve Allah Teâlâ hesapları görmeğe kâfidir.) Kullarının amellerini korumaya
ve kendilerini hesaba çekmeye kadirdir. Artık bu hakikati güzelce düşünmeli,
yetimlerin ve diğerlerinin hukukuna tecavüzden son derece sakınmalıdır. Bundan
başka selâmet yolu yoktur.
7. Erkekler için baba ile
ananın ve en yakınların bıraktıklarından bir pay vardır ve kadınlar için de baba
ile ananın ve en yakınların bıraktıklarından bir pay vardır. O bırakılandan az
olsun çok olsun farz kılınmış bir nasip vardır.
7. Bu mübarek âyetler,
vefat eden kimselerin bıraktıkları maldan hem erkek ve hem de kadın
akrabalarının miras payları olduğunu bildiriyor. Ve bırakılan maldan varis
olmayan bazı kimselerin de faydalandırılmalarını tavsiye buyuruyor. Şöyle ki:
(Erkekler için baba ile
ananın) yani kendi ebeveyinlerinin (ve en yakınların) yani: seran dereceleri
sabit, malları mirasa tabi olan bir kısım hısımlarının (bıraktıklarından)
terkeyledikleri mallardan (bir) belirli (pay vardır) onlar bu paylarını alırlar
(ve kadınlar için de) böyle (baba ile ananın ve en yakınların) tereke olarak
(bıraktıklarından bir pay vardır) o kadınlar da bu paylarını alırlar, (o
bırakılandan) o miras malından (az olsun çok olsun) erkekler için de kadınlar
için de (farz kılınmış) belirlenmiş (bir nasip vardır) hiçbiri bundan mahrum
bırakılamaz.
§ Rivayete göre cahiliye
zamanında kadınları ve çocukları mirastan mahrum bırakırlardı, miras, savaşta
bulunacak, düşmanlardan ganimet mallarını alabilecek erkeklere mahsustur,
derlerdi. Hattâ ensari kiramdan Eve İbni Sabit adında bir zat vefat edip birçok
mal bırakmıştı. Bu malı iki amcası oğlu almış, onun eşi ile üç kızını fakir
bir halde bırakmışlardı. Merhumun eşi bu durumu Rasûlü Ekrem'e arzetmiş, ihtiyaç
içinde kaldıklarını söylemişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil
olmuştu. Fakat miras paylarının miktarı açıkça belirtilmediği için
terekenin taksimi Hz. Peygamber'in emrine binaen tehir edilmişti. Daha sonra
ayet nazil olup bu varislerin hisseleri belirtilmiştir. Ona göre Eve İbni Sabit
hazretlerinin terekesi taksim edilmiş, bunun sekizde biri
eşine, üçte ikisi de üç
kızına, kalanı da iki amcası oğluna isabet etmiştir.
8. Tereke taksim edilirken
uzak akrabalar yetimler ve yoksullar da hazır bulunurlarsa ondan onları da
rızıklandırınız ve onlara güzel sözlerde söyleyiniz.
8. Varislere hisseler
verilmek üzere (tereke taksim edilirken) varislerden olmayan (uzak akrabalarla
yetimler ve yoksullar da) taksim zamanında (hazır bulunurlarsa) kalplerini hoş
etmek için (ondan) o taksim edilecek maldan (onları da) taksimden önce (rızıklandırınız)
onlara da münasip birer miktar sadaka veriniz, (ve onlara güzel sözler de
söyleyiniz) meselâ: onlara dua ediniz, vereceğiniz malı bir nezaketle veriniz,
verdiğiniz bağışın azlığından dolayı özür dileyiniz. Onlara karşı başa kakıcı
bir vaziyette bulunmayınız.
§ Bu âyeti kerimenin hükmü,
bazı zevata göre miras âyetleriyle neshedilmiştir. Fakat tersimlerin çoğuna göre
neshedilmiş değildir. Belki bu husustaki emir, vücup için değil, nedb içindir.
Mirasın taksimi esnasında bulunup varislerden olmayan akrabalara veya yetimler
ile yoksullara gayrimenkul olmayan terekeden bir bağı; olmak üzere bir miktar
verilmesi mendubdur. Çocuk olan bir varisin velisi, onun adına böyle bir bağışta
bulunabilir. Veyahut varisin böyle gayrı mükellef olduğundan bahsederek o hazır
bulunan kimselere karşı özür beyanında bulunur. Bütün bu gibi Kuran emirleri,
İslâm dininin ne kadar yüce, insanî, hayırsever, yardımsever esaslar üzerine
kurulmuş olduğunu parlak bir surette göstermektedir.
9. Ve korksunlar o kimseler
ki, arkalarından küçük, zayıf çocuklar bırakacak olsalardı, onların üzerine
korkup endişede bulunacaklardı. O halde Allah Teâlâ'dan sakınsınlar ve dürüst
söz söylesinler.
9. Bu mübarek âyetler,
yetimlerin haklarına güzelce riâyet edilmesini, onların mallarına tecavüzün ne
büyük ilâhî azabı gerektireceğini şöylece bildirmektedir, (ve) yetimler hakkında
(korksunlar o) vasi veya veli bulunan (kimseler ki) eğer kendileri ölüm çağına
yaklaşmış (arkalarında küçük, zayıf çocuklar bırakacak olsalardı onların
üzerine) telef olmalarından, muhtaç kalmalarından (korkup endişede
bulunacaklardı) bizden sonra ne olacaklar diye telâşa düşeceklerdi (o halde)
kendilerini kıyas etmelidirler, idarelerinde bulunan başkalarına ait yetimleri
de düşünsünler, onların mağdur olmalarına sebebiyet vermesinler ve (Allah
Teâlâ'dan sakınsınlar) onun kulları hakkında merhamete, menfaate aykırı
şeylerde, tavsiyelerde bulunmasınlar, (ve) hasta, ölüme yönelmiş olan kimselere
karşı da (dürüst) doğru, muvafık, adalet ve menfaate uygun (söz söylesinler)
yetimleri, varisleri zarara uğratacak tavsiyelerden sakınsınlar. Bu ilâhî, emir,
insanları hikmete, adalete uygun muamelelere, konuşmalara sevketmektedir. Bazı
kimse, ölüm hastalığı ile hasta olan kimselerin yanlarına giderek onların
hakkında güya iyi niyetle tavsiyelerde bulunmak isterler. Sana çoluk çocuğundan
bir fâide yoktur, sen hayatta iken başının çaresine bak, bütün mallarını sadaka
olarak ver, filân şahsa şu kadar, filân tarafa bu kadar, yardım et" diyerek onun
bütün mallarının elinden çıkmasına sebebiyet verirler, geride kalacak yetimleri,
varisleri, akrabaları mahrum bırakmayı bir hüner sanırlar. Halbuki, böyle bir
hareket her zaman uygun olmaz. Bir kimse hem mümkün mertebe hayır ve iyilikte
bulunmalı, hem de varislerini, yetimlerini gözetmelidir. Bütün mallarını vasiyet
ve hayır işlerine harcamak suretiyle elden çıkararak varislerini mahrum
bırakmamalıdır. Onların muhtaçlarına bırakılan miras payları de birer sadaka
mahiyetindedir. İşte bu âyeti kerime, bizlerin dikkatini bu yönlere çekiyor,
bizleri kendimizi kıyas etmeye davet eyliyor. Artık kendi çoluk çocuğumuz
hakkında nasıl düşünüyor isek başkalarının evlâdı, efradı ailesi hakkında öyle
hayırsever olarak düşünmeliyiz, yanlış tavsiyelerde, telkinlerde bulunmamalıyız.
10. Şüphesiz o kimseler ki,
yetimlerin mallarını haksız yere yerler muhakkak karınlarında sırf bir ateş
yemiş olurlar ve yakında bir ateşe sokulacaklardır..
10. Şüphesiz o kimseler ki,
velayet veya vesayet gibi bir vesile ile (yetimlerin mallarını haksız yere)
zulmen, gayrimeşru şekilde (yerler) alıp sarfederler, sonra da tövbe ve istiğfar
edip telâfisine kalkışmış bulunmazlar, (muhakkak karınlarında) mideleri
doluşunca (sırf bir ateş yemiş olurlar) yani: Kendilerini
ateşe sevketmiş bulunurlar,
(ve yakında) ölünce müthiş (bir ateşe) cehennem ateşine (sokulacaklardır.) Orada
yanıp duracaklardır. Ne müthiş bir hadise! Artık yetimlerin mallarından
sakınmalıdır.
§ Bir rivayete göre
yetimin malını yemiş olan bir şahıs, kıyamet günü mezarından çıkınca kabrinden,
ağzından, burnundan, kulaklarından ve gözlerinden bir duman çıkacak, herkes bunu
görüp onu yetim malını yemi; olduğunu anlıyacaktır.
§ Bir yetimin malını haksız
yere yemek haramdır. Fakat velisi muhtaç olup başka türlü nafakasını temin
edemediği veya vasisine bir ücret tayin edilmiş olduğu takdirde o maldan uygun
şekilde yiyilmesi caizdir. Meselâ: Fakir, ihtiyar bir baba, oğluna annesinin
terekesinden intikal etmiş olan bir maldan israf etmeksizin bir miktar alıp
yiyebilir (6) inci âyeti kerimeye de müracaat ediniz.
11. Allah T e âlâ size
çocuklarınız hakkında erkek için iki dişi his-sesi emrediyor. Eğer dişi olan
evlât, ikiden fazla ise onlara terekenin üçte ikisi aittir. Ve eğer bir tek kız
ise ona daterekenin yansı verilir ve babasıyla anasından herbiri için de ölünün
çocuğu var ise terekesinde altıda biri vardır. Ve eğer çocuğu yok ve kendisine
yalnız babasıyle anası var ise anası için üçte biri aittir. Ve eğer ölünün
kardeşleri de var ise anasına altıda biri verilir. Bu hisselerin böyle
verilmesi, ölünün vaktiyle yapmış olduğu vasiyetinden ve borcundan sonradır.
Babalarınız ve oğullarınız bilmezsiniz ki hangileri sizin için menfaatçe daha
yakındır. Bütün bunlar Allah Teâlâ tarafından birer farizedir. Şüphe yok ki,
Allah Teâlâ herhalde alimdir, hikmet sahibidir.
11. Bu âyeti kerime, erkek
ve kız evlâdın, babalar ile anaların ve kardeşlerin mi rastaki paylarını
bildiriyor ve bu hususta taksimatın hikmet gereği olduğuna işaret buyuruyor.
Şöyle ki: Ey müminler!.. (Allah Teâlâ size) sizden her birinize (evlâdınız
hakkında) onların mirastaki payları hususunda (erkek için iki dişi hissesi
emrediyor) binaenaleyh vefat eden kimsenin meselâ: Bir oğulu ile iki kızı
bulunsa terekesinin yarısı oğluna, diğer yarısı da iki kızına ait bulunmuş olur.
Şayet bir kızı ile bir oğlu bulunsa terekesinin üçte ikisi oğluna, üçde biri de
kızına ait bulunur. İki oğlu ile üç kızı bulunacak olsa terekesi yedi hisse
itibar edilerek bundan ikişer hisse oğlanlara, birer hisse de üç kıza isabet
etmiş olur. (Eğer dişi olan evlât) iki veya (ikiden fazla) olup da erkek evlât
bulunmaz (ise onlara terekenin üçte ikisi aittir) kalanı babaları, amcaları gibi
asabelerden bir kimse bulunursa ona ait olur, bulunmazsa o da bu kızlara
verilir. Meselâ: Bir ölünün üç kızı ile bir de babası bulunsa miras meselesi
dokuzdan tanzim edilerek bunun ikişer hissesi kızlara, üç hissesi de babasına
isbet etmiş olur. (Ve eğer) vefat edenin çocuğu yalnız (bir tek kız ise
ona da terekenin yansı verilîr) babası veya kardeşi gibi başka bir varisi de var
ise kalan yansı da ona ait olur. Fakat böyle başka varisi yok ise terekenin o
kalanı da yine o kıza
verilir (ve) ölen kimsenin (babası ile anasından herbiri için de ölünün) kız
veya oğlan (çocuğu varsa terekesinden altıda biri vardır) meselâ: Bir
müteveffanın bir kızı ile bir de babası ve anası bulunsa terekesi altı hisse
itibar edilerek bunun üçte biri olan iki hissesi kızına verilir, birer hissesi
de babasıyle anasına verilir ve kalan bir hisse de reddiye yoluyla yine babasına
ait bulunur, (ve eğer) vefat edenin (çocuğu) ve o çocuğunun çocuğu (yok ve
kendisine yalnız babası ile anası vâris ise anası için) terekesinin (üçte biri
aittir) kalanı babasına ait olur (ve eğer ölünün) birden ziyade (kardeşleri de
varsa) bunlar gerek baba ana bir ve gerek baba veya ana bir erkek veya kız
kardeşler olsunlar ve gerek varis bulunsunlar ve gerek bulunmasınlar, herhalde
ölünün (anasına altıda biri verilir) bu takdirde terekenin kalanı, ölünün babası
var ise ona ait olur, yoksa kardeşlerine verilir, (bu hisselerin) varislere
(böyle verilmesi, ölünün vaktiyle yapmış olduğu vasiyetten ve borçtan sonradır).
Eğer borcu var ise evvelâ terekesinden o verilir, sonra da vasiyeti usulü
dairesinde yerine getirilir, kalanı da varisler arasında Allah'ın emrettiği
şekilde taksim olunur, (babalarınız ve oğullarınız bilmezsiniz ki, hangileri) Ey
varisler!.. Ey tereke bırakacak kimseler (sizin için menfaatçe daha yakındır.)
Onu ancak Cenâb-ı Hak bilir, (bütün bunlar) tereke hakkındaki bu ilâhî emirler,
vazifeler (Allah Teâlâ tarafından birer farizedir.) Birer fayda ve hikmete
dayanmaktadır. Sizlerin üzerine düşen ise bunlara razı olmaktır. Sizlerin
hakkınızda usulünüz mu, füruunuz mu daha hayırlı olacağını, bunlardan ebediyet
âleminde sizlere hangileri daha faideli bulunacağını siz kestiremezsiniz. O
halde mirastaki payların hikmetini hakkıyla takdir edemeyebilirsiniz. Sizin
vazifeniz bu gibi ilâhî hükümleri kabul etmektir. (Şüphe yok ki: Allah
Teâlâ) kullarının bütün işlerini (herhalde bilendir.) O Yüce Yaratıcı, ezelden
sonsuza kadar İlim sıfatıyle vasıflıdır. Ve (hikmet sahibidir.) Her emri, her
takdir ve hükmü hikmetin kendisidir. Onun bütün emir ve yasakları hikmetten,
faydadan hâlî değildir. Ehli imanın en birinci vazifesi de bunu bilip yüce
tutmak ve takdis etmektir.
§ Kelâle: Lügatte yorulup
kuvvetten düşmek veya etraftan kuşatılmak manasınadır. Istilâhta: Usul ile
füruun dışında olan akraba demektir. Böyle bir akrabalık sahibine de zikelâle
denilmiştir. Bir kimsenin kardeşleri, amcaları, dayıları kelâle kabilindendir.
Bunların yakınlığı usul ve füruun yakınlığına göre zayıf olduğundan kendilerine
"Kelâle" denilmiştir. Kelâle hakkında başka görüşler de vardır. 176 inci âyeti
celileye de müracaat ediniz!..
12. Karılarınızın çocuğu
yok ise terekelerinin yarısı sizin içindir. Eğer onların çocuğu var ise sizin
için terekelerinin dörtte biri vardır. Yapmış oldukları vasiyetten veya borçtan
sonra, karılarınıza da terekenizin dörtte biri vardır. Eğer sizin çocuğunuz yok
ise... Eğer sizin çocuğunuz varsa onlara da terekenizden sekizde biri vardır.
Yapmış olduğunuz vasiyetten veya borçtan sonra. Ve eğer bir erkeğin veya bir
kadının kelâle ta-rafından mirasına konuluyor da onun bir erkek kardeşi veya bir
kız kardeşi bulunuyorsa onlardan herbirine de altıda bir hisse vardır. Eğer
bundan fazla iseler üçte birinde ortaktırlar. Zarar verme kas d i olmaksızın
yapılmış olan vasiyetten veya borçtan sonra. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak'tan bir
öğüttür. Ve Allah Teâlâ alimdir, hilim sahibidir.
12. Bu âyeti kerime de
kocalar ile karıların ve kelâle denilen akrabalık yoluyla varis olacak bir kısım
kimselerin mirastaki paylarını tayin ediyor, yapılacak vasiyetlerin varisleri
zarara uğratmaması hususuna da işaret buyuruyor. Şöyle ki: Ey müminler!,
(eşlerinizin) sizden veya evvelki kocalarından oğlan veya kız (çocuğu) veya
oğlunun sonuna kadar oğlu ve kızı (yok ise terekesinin yarısı sizin içindir)
diğer yarısı ise zevilfiruzdan veya asebattan veya diğerlerinden olan
akrabalarına ait olur, onlardan hiçbirisi bulunmazsa beytülmâle ait bulunur.
Meselâ: Bir kadının koc asiyle birde amcası bulunsa terekesinin yarısı kocasına,
diğer yarısı da amcasına intikal etmiş olur. (eğer onların) eşlerin sizden veya
evvelki kocalarından erkek veya kız (çocuğu var ise sizin için terekelerinin
dörtte biri vardır) mütebakisi Çocuğuna aittir. Meselâ: Bir kadının kocasıyla
iki de oğlu bulunmuş olsa terekesinin dörtte biri kocasına, dörtte üc,ti de iki
oğluna eşit olarak intikal etmiş olur. Onun miras meselesi sekizden tashih
edilerek bundan iki hisse kocasına, üçer hisse de oğullarına verilir. Böyle bir
hisse verilmesi o eşlerin (yapmış oldukları vasiyetten veya borçtan sonra) dır.
Evvelâ borçları verilir, sonra vasiyeti usulü dairesinde yerine getirilir, kalan
terekesi de varisleri arasında taksimedilir. Ey erkekler!. Siz de vefat edince
(karılarınıza terekenizin dörtte biri vardır) onlar bu miktara mirasçı olurlar
(eğer sizin) o eşlerinizden veya başka eşlerinizden (çocuğunuz yok ise)
oğlunuzun oğlu veya kızı da mevcut değilse (eğer sizin çocuğun varsa) oğlunuz
veya kızınız, veya oğlunuzun evlâdı mevcut ise (onlara da) o eşlerinize de
(terekenizden sekizde biri vardır.) meselâ: Bir ölünün bir kansı ile bir de bir
oğlu veya kızı veya oğlunun bir oğlu bulunsa bu takdirde kansı terekenin sekizde
birine müstehik olur, kalanı diğer varise ait bulunur. Bu mirasın böyle intikali
(yapmış olduğunuz vasiyetten veya borçtan sonra) dır. (Ve eğer bir erkeğin veya
bir kadının) babası, çocuğu olmayıp da (kelâle tarafından) meselâ: Kardeşleri
veya amcaları gibi varisleri tarafından (mirasına konuluyor da onun) o vefat
etmiş olanın ana tarafından (bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunuyorsa
onlardan) o ana bir erkek, veya kız kardeşten (her birine de) terekesinden
(altıda bir hisse vardır) burada oğlan ile kız kardeşler eşittir, (eğer) bu ana
bir erkek kardeşler ile kız kardeşler (bundan) böyle birden (fazla iseler)
terekenin (üçte birinde ortaktırlar.) Terekenin kalanı da diğer eshabi feraizden
ve asabattan olanlara ait olur. Meselâ: Bir ölünün bir ana bir erkek kardeşi,
bir de ana bir kız kardeşi bir de baba bir amcası bulunsa miras meselesi üçten
olup bundan bir hisse o iki kardeşe kalan iki hisse de amcaya verilir. Bu halde
bu mesele altıdan tashih edilerek bunun üçte biri olan iki hisse o iki kardeşe
eşit olarak ait olur, dört hisse de amcaya intikal etmiş bulunur. Maamafih
bunlara bir nisbette hisse verilmesi, (zarar verme kasdi olmaksızın
yapılmış olan vasiyetten veya borçtan sonra) dır. Varisleri zarara sokmak
için terekenin üçten fazlasını vasiyet etmek, vârislerin muvafakatleri
bulunmayınca geçerli olmaz. Varisleri mirastan mahrum bırakmak için bankalarına
yoktan borç ikrar etmek caiz değildir. Bu, varisler hakkında bir zarardır.
Binaenaleyh bu gibi hareketlerden kaçınmalıdır. (Bütün bunlar) bu hisselerin bu
şekilde verilmesi ve vârislerin zararlarına meydan verilmemesi hakkındaki
Kur'ânî beyanlar (Cenâb-ı Hak'tan) kullarına (bir mevizedir) bir tavsiyedir.
Buna göre hareket edilmesi ve Allah'ın taksiminin bir hikmet ve menfaat gereği
olduğunu bilip ona razı olmak bizim için bir kulluk görevidir. (Ve Allah T e âlâ
alîm d ir) mahlükatının hâl ve durumuna lâyık olan hisseleri bilir, ona göre
emreder. Ve Hak T e âlâ Hazretleri (hilim sahibidir) emrine muhalefet edenlerin
cezalarını hemen vermez, çok kere tehir eder, tâki uyanarak tövbe edip af
dilesinler.. Ana baba bir kardeşler hakkındaki miras hükmü için bu sûre'i
celilenin sonundaki 176 inci âyeti kerimeye müracaat ediniz!..
13. İşte bunlar Allah
Teâlâ'nın hudududur.. Ve kim Allah Teâlâ'ya ve Peygamberine itaat ederse onu
altından ırmaklar akar cennet-lere koyacaktır ki orada ebedî kalacaklardır. Ve
bu büyük bir kurtuluştur..
13. Bu mübarek
âyetler, Allah'ın koyduğu sınırlara ve bilhassa veraset hukukuna riâyet edenler
hakkında müjdelemeyi, muhalefet edenler hakkında da tehdidi içermektedir. Şöyle
ki: (işte bunlar) yetimlerin, vasiyetlerin, mirasların hakkında bildirilen bu
hükümler (Allah Teâlâ'nın sınırlandır.) Cenâb-ı Hak'kın kulları için tayin
buyurmuş, olduğu şer'î hükümlerdir ki bunlar ile amel etsinler, bunlara
tecavüzde bulunmasınlar (Ve kim Allah Teâlâ'ya ve Peygamberine) böyle hükmetmiş
olduğu şeylerde (itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere koyacaktır
ki, orada ebedî kalacaklardır.) Öyle muazzam nimetlere ebedî bir şekilde
muvaffak olacaklardır, (ve bu) şekilde cennete girmek, orada ebedî kalmak (büyük
bir kurtuluştur) bunun üstünde bir kurtuluş olmaz.
§ Allah'ın hududu, Allah'ın
hükümleri demektir. Malumdur ki hudud, heddin çoğuludur. Had de sınır, birşeyin
etrafına çekilen bir hattır ki, bir kimsenin hakkı o Hattâ kadar varır, onun
ötesine tecâvüz edemez. İşte ilâhî hükümler de mükelleflerin fiillerini
sınırlamış, hareket alanlarını belirlemiş olduğundan mükellefler onun dışına
çıkamazlar. Bu itibarla bu hükümlere Allah'ın hududu denilmiş oluyor.
14. Ve kim de Allah
Teâlâ'ya ve Peygamberine isyan eder, hudu-dunu tecâvüz eylerse onu da içinde
ebedî kalmak üzere bir ateşe sokar ve onun için zillet verici bir azab vardır..
14. (Ve kim de) itaatden
ayrılır da (Allah Teâlâ'ya ve Peygamberine
isyan eder) onların
emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunursa ve Cenâb-ı Hak'kın (hududunu
tecâvüz eylerse onu da) Hak Teâlâ Hazretleri (içinde ebedî kalmak üzere
bir ateşe) bir cehennem ocağına (sokar ve) bu bedenî azaptan başka (onun için
zillet verici) ruhî (bir azab) da (vardır) bunun künhünü ancak Yüce Allah bilir.
Artık böyle pek elem verici
bedenî ve ruhî azaplara sebep olacak hallerden son derece kaçınmalı değil midir?
15. Kadınlarınızdan
fuhuşta bulunmuş olanların aleyhine sizden dört şahit getiriniz. Eğer şahitlik
ederlerse o kadınları evlerde hapsediniz. Kendilerine ölüm gelinceye kadar veya
onlara Cenab'ı Hak bir yol açıncaya kadar.
15. Bu mübarek âyetler,
zina faciasını işleyenler hakkında İslâm'ın ilk döneminde yürürlükte olan şer'î
cezayı beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Sizlerin
(kadınlarınızdan) eşlerinizden (fuhuşta) zinada (bulunmuş olanların
aleyhine sizden) mü'minlerin hür olan erkeklerinden (dört şahit getiriniz.) bu
dört şahit bu hadiseyi gördüklerine dâir (şahitlik ederlerse o kadınları evlerde
hapsediniz) ikametgâhlarını kendileri için birer hapishane yapınız, (kendilerine
ölüm gelinceye kadar) takdir edilmiş hayatları sona erip ölüm meleği ruhlarını
alıncaya kadar öyle mahbûs bir halde kalsınlar (veya onlara Cenab'ı Hak bir yol
açı ne ava kadar) Allah tarafından onlara mahsus diğer bir serî hüküm, bir ilâhî
ceza tayin edilinceye kadar öyle mahpus bulunsunlar.
§ Fahişe: Söz ve fiil
olarak pek çirkin olan şeydir. Zina da çok çirkin bir fiil olduğundan fahişe
diye anılmıştır.
16. Sizden onu yapanların
her ikisine de eziyet veriniz. Eğer tövbe eder ve uslanırlarsa onlardan
vazgeçiniz. Şüphe yok ki, Allah T e âlâ tövbeleri çok kabul edendir, çok
merhametlidir.
16. (Sizden onu) o
fahiş fiili (yapanların her ikisine de) zina eden erkeğe de, kadına da veya bir
yoruma göre oğlancılık yapan her iki erkeğe de bu fiilleri tesbit edildiği
takdirde (eziyet verîniz) kınamada bulununuz, azarlayınız veya döğünüz. Böyle
bir kınama ve terbiyesini vermeyi müteakip (eğer tövbe eder ve uslanırlarsa
onlardan vaz geçiniz) Artık kendilerin eziyet vermeyiniz. İşlemiş oldukları o
kötülüğü artık teşhire kalkışmayınız, aleyhlerinde söylenip durmayınız, (şüphe
yok ki. Allah Teâlâ tövbeleri çok kabul edendir.) onların tövbelerini de kabul
buyurmuş olur. Ve Hak Teâlâ (çok merhametlidir) durumunu düzeltenlerin
haklarında geniş rahmeti tecelli eder. Artık onları her nasılsa yapmış, sonra da
pişman oldukları günahlardan dolayı kınamaya devam etmemelidir.
§ Bu mübarek âyetlerin bu
hükümleri İslâm'ın ilk dönemine mahsustur. Daha sonra had ve recim hakkındaki
âyetler ile bu hükümler neshedilmiştir.
Sürei nurun ilk âyetlerine
müracaat ediniz...
17. Tövbe Allah
katında ancak o kimseler içindir ki, bir cehaletle bir kötülüğü işlerler de az
sonra tövbekar olurlar. İşte olar için Allah Teâlâ tövbeyi kabul buyurur. Ve
Allah Teâlâ alimdir, hikmet sahibidir.
17. Bu mübarek âyetler,
tövbelerin ne vakte kadar kabul edileceğini ve kimlerin pek elem verici azaba
uğrayacaklarını şöylece göstermektedir. Kabul edilecek (tövbe Allah katında o
kimseler içindir ki) onlar insanlık hali (bir cehaletle) bir akılsızlık
sebebiyle, düşüncesizlik akibeti yüzünden (bir kötülüğü) gayrimeşru bir hareketi
(işlerler de az sonra) ölüm hastalığından, ölüm sarhoşluğu halinden evvel, yani:
Daha ölüm halinde bulunmayı? âhiret ile ilgili hadiseler gözlerinin önünde
görünmeden (tövbekar olurlar) yapmış oldukları kötü fiillerin meşru
olmadıklarını bilip pişmanlık gösterir, Allah'ın affını dilerler (İşte onlar
için Allah Teâlâ) yaptıkları ■tövbeyi
kabul buyurur.) Onları bağışlar, (ve Allah Teâlâ alimdir,) kullarının bütün
hallerini ve tövbe edip etmediklerini hakkıyla bilir ve (hikmet sahibidir) bütün
hükümleri hikmet ve menfaat esasına dayanmaktadır. Bu gibi kimselerin
tövbelerini bilip kabul buyurması da bir hikmet gereğidir.
18. Ve tövbe o kimseler
için değildir ki, günahları yapar dururlar Vaktaki kendilerinden birine ölüm
gelip çatınca: Ben şimdi tövbe ettim, der ve kâfir oldukları halde ölenler için
de değildir. İşte biz onlara elem verici bir azap hazırlamışızdır.
18. (Ve tövbe o kimseler
için değildir ki) yani: Yapacakları tövbeler haddizatında tövbe sayılmayıp yok
yerindedir ki, onlar (Günahları yapar dururlar) bir takım günahları yapmaktan
hiç sakınmazlar (Vaktaki, kendilerinden birine ölüm gelip çatınca) yani: Ölüm
sarhoşluğuna yakalanınca, hırıltı halinde bulununca, ruhu boğazına gelip gidince
(ben şimdi tövbe ettim der) böyle bir haldeki tövbe ise kabule şayan değildir.
(Ve kâfir oldukları halde ölenler için de) tövbe makbul (değildir). Artık tövbe
zamanı sona ermiştir, (işte biz onlara) o iki grup için (elem verici bir azap
hazırlamışızdır.) Binaenaleyh bir şahıs, dindar olduğu halde bütün hayatını
günahla geçirip de daha tövbekar olmadan ölüm sarhoşluğuna yakalanırsa artık bu
halde yapacağı bir tövbe elde olmayan türden bir pişmanlığa dayanmış olacağından
kabule lâik olamaz.
Aynı şekilde: Bir kâfir de
ölüm sarhoşluğu halinde tövbe edip hak dinî kabul etse bu tövbesi makbul olmaz.
Tamamen hali küfür üzere ölmüş gibi sayılır. Şu kadar var ki, tövbesi makbul
olmayan bir mü'min, ne kadar azap görse de yine sonunda azap ateşinden kurtulur,
selâmete erer. Küfr üzere ölen bir kâfir ise ebedî olarak azap çeker,
cehennemden asla çıkamaz.
19. Ey müminler!.
Kadınlara zor zoruna varis olmanız ve onlara vermiş olduğunuzun bazısını giderip
kurtarmanız için onları sıkıştırmanız sizin için helâl olmaz. Meğer
kiapaçıkbirfuhuş yapıversinler. Ve onlarla iyi bir şekilde geçininiz. Şayet
onları kerih görür iseniz olabilir ki, siz birşeyi kerih görürsünüz. Allah T e
âlâ ise onda birçok hayır vücude getirir.
19. Bu âyeti kerime,
cahiliye zamanındaki bir ailevî âdeti müslümanlara yasaklamakta, aile hayatına
güzelce riâyet edilmesini emir eylemektedir. Şöyle ki: (Ey mü'minler) vefat eden
yakınlarınızın eşleri olan (kadınlara zor zoruna varis olmayınız.) yani: Onları
ölünün terekesi gibi sayarak onların üzerinde veraset muamelesi yapmayınız (ve)
eşleriniz olan kadınları mihir olarak (vermiş olduğunuzun bazısını) bir kısmını
onların ellerinden (giderip) onlardan geri alarak (kurtarmanız için) kötü bir
muamele ile (onları tazyik) huzursuz (etmeniz sizin için helâl olmaz) böyle bir
hareket, seri şerife, İslâm ahlâkına aykırıdır, (meğer ki) eşler (apaçık bir
fuhuş yapıversinler) meselâ: Kocalarına karşı pek kaba muamelelerde bulunsunlar,
pek kötü davranışlardan geri durmasınlar, veya iffete aykırı bir harekette
bulunsunlar, o takdirde onlardan ayrılmak ve bir bedel karşılığında boşanmak
caiz olur. Maamafih usulü dairesinde sabit olacak bir zina hadisesi şer'î had
cezasını icab ettiğinden onun hakkında bu hüküm geçerli değildir, mensuhtur.
(ve) Ey mü'minler!, (onlar ile) kadınlar ile, eşleriniz ile (maruf veçhile)
güzelce geçinmekle, nafakalarını vermekle, haklarına riâyet etmekle (geçininiz)
bazı kusurlarını affediniz, (şayet onları hoşlanmıyorsanız) meselâ: Güzellikten
mahrum: Güzel geçinmekten nasipsiz iseler sabrediniz, yine siz güzelce
muameleden geri durmayınız, (olabilir ki, siz birşeyi) ilk bakışta (kerih
görürsünüz) ondan hoşlanmayabilirsiniz (Allah Teâlâ ise onda) sizin evvelce
takdir ve tasavvur edemediğiniz, (birçok hayır vücude getirir) meselâ: Size
adınızı devam ettirmeye vesile olacak salih evlât nasib buyurur, daha sonra
aranızda güzel bir kaynaşma ve muhabbet tecelli eder durur.
§ Rivayete göre cahiliye
zamanında bir erkek öldü mü, onun en yakın olan varisi, meselâ, kardeşi o ölenin
karısını miras malından sayarak ona varis olmak isterdi. Ya ona evvelki
mihrinden başka mihir vermeksizin onu zor zoruna kendisine alabilirdi. Veya
başkasına verip mihrini kendisi alırdı veyahut bu kadını kocasından alacağı
mirastan vazgeçirmek için başkasına varmaktan alıkordu. Bir takım kimseler de
vardır ki, karılarından hoşlanmadıkları takdirde onların haklarında fena
muamelelerde bulunurlar veya küçük kusurlarını bahane ederek onları bırakırlar.
Bu âyeti kerime ise bu gibi ahlâk dışı adetlerden, muamelelerden müslümanları
menetmekte eşlerin haklarına riâyet edilmesini tavsiye buyurmaktadır. Ancak
fuhşiyatta bulunacak olurlarsa, o takdirde usulüne uygun olarak kendilerinden
evlilik bağını koparmak icab eder.
20. Ve eğer bir eşin yerine
diğer bir eş almak isterseniz, onlardan birine çok bir mal vermiş olduğunuz
halde bile artık ondan birşey atmayınız, ona iftira ederek ve apaçık bir günaha
girerek alıverir misiniz?.
20. Bu mübarek
âyetler, koca ile kan sı arasında ilişki meydana geldikten sonra ayrılma vuku
bulduğu takdirde eşe verilmiş olan mihir pek fazla olsa bile ondan bir mal
almanın koca için muvafık olmadığını ve hele böyle bir mal almak için eşe
iftirada bulunmanın asla caiz bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey
müslümanlar!. Eşleriniz hakkında güzel bir şekilde muamelede bulununuz, (ve
eğer) görülen bir lüzum üzerine (bir eşin yerine) onu boşayıpda (diğer bir eş
almak isterseniz, onlardan) o eşlerden (birine) kantar denilen (çok bir mal)
mihir olarak (vermiş olduğunuz halde bile artık) o maldan hiç (birşey) geri
(almayınız) onu geri istemeniz (onu) o malı eşlerinize (iftira ederek ve apaçık
bir günaha girerek alıverir misiniz?.) böyle bir muamele münasip midir? Bu
insanlığa ahlâka aykırı değil midir?. Böyle bir hareketten herhalde
kaçınmalıdır.
21. Ve onu nasıl alırsınız
ki, birbirinizle ilişkide bulundunuz, ve sizden kuvvetli bir söz almışlardır..
21. Ey müslümanlar!,
ıonu) o malı eşlerinize iftira ederek (nasıl alırsınız ki, birbirinizle ilişkide
bulundunuz.) Aranızda cinsel ilişki meydana geldi, sahih halvet vaki oldu,
kimsenin göremiyeceği bir yerde birbirinize sohbet arkadaşı oldunuz, aranızda
evlilik hukuku tehakkuk etti, (ve sizden) Ey erkekler!. Eşleriniz adına nikâh
akdi ile (kuvvetli bir söz almışlardır) onların haklarına riâyet etmeniz
lâzımdır, onlar ile güzelce geçinmeniz icabetmiştir. Onları gerektiğinde güzelce
terketmeniz icap eder. Bunlar evlilik hükümlerindendir. Artık buna muhalefet
edilmesi nasıl muvafık olabilir?..
§ Cahil iye zamanında bir
kimse eşinden ayrılmak ve ona mihrini vermemek isterse biçare kadına zina gibi
bir suç isnat eder, o şekilde birbirinden ayrılırlardı. Bu gibi ahlâk dışı
hallere meydan verilmemesi, bu mübarek âyetler ile m üs l umanlara telkin
edilmiş oluyor.
|