64. De ki: Ey ehli kitap! Bizim ile sizin aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz. Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet etmeyelim. Ve ona hiçbir şeyi ortak kılmayalım. Ve Allah Teâlâ'dan başka bazımız bazımızı rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyiniz ki, şahit olunuz, bizler muhakkak müslümanlarız.

64. Bu âyeti kerime, bütün insanlık âleminde bir birliğin, bir eşitliğin, bir dayanışmanın bir selâmet ve saadetin oluşması için yalnız yüce Yaratıcımıza kullukta bulunmanın lüzumunu göstermektedir. Bu yüce gayenin ise ancak İslâm dîni sayesinde temin edileceğine işaret etmektedir. Ve bütün insanları fevkalâde hikmetli bir tarzı açıklama ile şöylece irşat lütfunda bulunmaktadır. Habibim!. (De ki: Ey ehli kitap) denilen Yahudîler ve Hıristiyanlar veya Necrandan gelen Hıristiyan taifesi (Bizim ile sizin aramızda eşit olan) sırf adalet olup kendisinde peygamberlerin, semavî kitapların ihtilâf etmedikleri (bir kelimeye) hidayete rehber olan bir esası bir vecizeyi kabule (geliniz). O esas, o hikmet dolu vecize ise şudur; (Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet etmeyelim), ibâdetlerimizi tam bir ihlas ile yalnız o yüce mabuda tahsis edelim, ondan başka yaratıcı olan, ibâdete lâyık bir zatın bulunmadığını bilelim, Hz. İsa gibi m ah I u kat a ilahlık vasfını vermeyelim, (Ve Allah Teâlâ'dan başka bazımız bazımızı Rab ittihaz etmesin). Üzeyr Allah'ın oğludur, Mesih Allah'ın oğludur denilmesin, ilâhî kitaba muhalif olarak bazı şeyleri haram kılan veya helâl sayan rahiplere ve saireye bu hususta itaat edilmesin. Onlar da birer insandır. Onların öyle indî hükümlerini kabul etmek, onların birer rab gibi tanımak onlara ibadette bulunmak demektir. (Eğer yüz çevirirlerse) eğer bu tavsiyeyi, bu anlatılan esasları kabul etmezlerse, eğer bu genel birliği temin edecek yüce kanunlardan kaçınırlarsa, Ey Birliğe inananlar!.. Onlara (deyiniz ki) Ey muhalifler! Ey bu hakikati takdir edemeyen ihtiraslı insanlar! Biliniz (şahit olunuz ki, bizler muhakkak müslümanlarız) bizler Cenab'ı Hak'kın birliğine inanmışız, Hak'ka boyun eğmişizdir. Allah Teâlâ'nın emirlerini, yasaklarını tam bir imân ile takdir eden ve saygı gösteren kimseleriz. Artık sizin için lâzımdır ki; bizim bu vaziyetimizi itiraf edesiniz. Biz müslümanlar, başkalarını zor zoruna müslüman edecek değiliz. Siz kendi menfaatinizi düşünün de bu yüce dîni kabul ediniz, etmediğiniz takdirde artık neticesine hazırlanınız. Bu âyeti kerimede: (Ey ehli kitap) diye hitab edilmesi de mühim iki hikmeti kapsamaktadır. Birisi: İrşad edilmesi istenen kimselere karşı son derecede yumuşak bir s eh ilde tedricen hitab edilmesinin lüzumunu bizlere bildirmektir. Çünkü böyle bir hitap, muhataplara bir şeref bahşetmektedir. Onların gücenmeyip kendilerine teklif edilen hakkı kabul etmelerine sebeptir. Evet!.. Bu kitap, onların ecdadına vaktiyle peygamberler gönderilmiş, semavî kitaplar verilmiş olduğunu hatırlatmaktadır ki, bu onlar için haddizatında bir şereftir. Diğeri de bu hitab, muhataplar için bir uyarı mânası taşır. Şöyle denilmiş oluyor ki: Sizin ecdadınıza kitaplar verilmişti. O kitaplar vasıtasiyle hak ve hakikatten haberdar olmanız icap ederdi. Artık nasıl olur da o kitapların hükümlerine aykırı, yanlış itikatlarda bulunabilirsiniz?. Nasıl olur da birbirinizi Rab edebilirsiniz?. Nasıl olur da insanları mabut derecesine yükseltebilirsiniz?. Biraz düşünmeli değil misiniz..

§ Biz bir kere diğer dîn sahiplerinin inançlarıyla müslümanların inançlarını biraz karşılaştıralım. Bu cümleden olarak Yahudîler, kendi peygamberlerine vaktiyle verilmiş olan Tevrat kitabının asıl nüshalarını kaybetmişlerdir. Bu tarihî bir hakikattir. Ondan başka onlar Hz. İsa'yı ve bizim yüce peygamberimizi ve bu iki zata verilmiş olan İncil ile Kur'ân'ı Kerim'i inkâr etmekte ve birçok bâtıl inançlarda bulunmaktadırlar. Hıristiyan I ara gelince bunlar da bir kâmil insan olan Hz. İsa'ya hâşâ ilahlık, mâbudluk vasfı vererek ona tapınmaktadırlar. Bizim yüce Peygamberimizi ve Kur'an-ı Kerim'i de inkâr etmektedirler. Bir nice bâtıl inançların da zebunu bulunmaktadırlar. Ellerindeki İncili er ise bütünüyle tahrif edilmiştir.

Brahma dini de büsbütün bâtıl bir dindir. Bu, Hindilerin eski dini bulunmuştu. Milâttan on iki asır kadar evvel kurulmuştur. Ve yüzlerce mezhebe ayrılmıştır. Bunlar da teslis! kabul ederler. Akıl ve mantığın kabul edeceği bir farzdan çok uzak bulunmaktadırlar. Bunların (Veda) adında bir din hitabı vardır. Buda dini de rivayete nazaran milâttan altı asır evvel Hindistanda zuhur etmiş, bâtıl bir dindir. Bunun kurucusuna (Buda) denilmiştir. Bu dinde olanlar ruhların intikali görüşünü kabul ederler. Bunlara göre (Buda) bir çok tenasuhlardan sonra bir âlim olarak dünyaya gelmiş, hattâ ilahlık sıfatını da -hâşâ- kazanmış, nihayet ölmeyip bir ebedî hayat âlemine göç etmiştir. Bugün Buda dini Doğu Asya'da yaygın bulunmaktadır. Daha böyle bâtıl, uydurma dinler vardır ki, bunların bir kısmı "İtilâyı İslâm" unvan iyi e yazmış olduğumuz bir eserde anlatılmıştır. Orada mukayeseler yapılmıştır. Bir here de Yüce İslâm dinini biraz gözönüne alalım. Bu mukaddes din bütün ilâhî dînlerin sonuncusu ve en üstünüdür. Bütün peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik etmektedir. Bu cümleden olarak Hz. Musa'yı da Hz. İsa'yı da birer büyük peygamber olarak kabul ediyor, onlara nazil olan Tevrat ile İncil'i de birer ilâhî kitap olmak üzere bizlere bildiriyor. Bu halde bir müslüman diyelim ki yahudiliği veya hıristiyanlığı kabul edecek olsa birçok mukaddesatı inkâr etmiş, pek cahilce bir harekette bulunmuş olur. Bir yahu d î hıristiyanlığı veya bir hıristiyan dayahudîliği kabul edecek olsa yine bir çok mukaddesatı inkâr etmiş olacaktır. Fakat bir yahudî veya bir hıristiyan müslümanlığı kabul etse nefsine asla ağır gelmeyecektir. Çünkü yine Hz. Musa'yı, Hz. İsa'yı birer muhterem peygamber tanıyacaktır, onlara nazil olmuş olan kitapların da yine birer ilâhî kitap olduğuna inanmış bulunacaktır. Onlardan başka diğer peygamberler gibi son peygamber Hazretlerini de bir yılca peygamber olarak tanıyacaktır. Hz. Musa gibi, Hz. İsa gibi muhterem peygamberleri ve Tevrat ve İncil gibi kutsal kitapları tasdik eden ve yücelten Kur'ân'ı Kerim'e de imân edeceklerdir. Artık mukaddes İslâm dînini kabul edecek mütefekkir, aydın bir insan, hakikate ermiş, karanlıktan kurtulmuş, m es'ut bir hayata kavuşmuş olmaz mı?.. İşte Cenab'ı Hak, bütün insanlığı bu kutsal dine davet ediyor...

İslâmiyet, öyle hikmet dolu bir dîndir ki: Bütün hükümleri ilâhî vahye, ve ilâhî ilhama dayanmaktadır. Öyle mübarek bir dindir ki: Onu tebliğ eden ve yayan yüce peygamber her türlü olgunluklara sahip, kendisinin peygamberliği ve yüceliği göstermeğe muvaffak olduğu mucizeler ile sabit, onun peygamberliğine, bütün beyanlarının sırf hakikat olduğuna bir ebedî mucize olan Kur'ân'ı Kerim şahittir. Kur'an-ı mübîn ise büyük bir mucize olup bin üç yüz küsur seneden beri bir âyeti bile değişiklik ve bozu I m amaya uğramamıştır. Bütün beyanları; içtimaî hayatı yüceltecek, emirlerden yasaklardan, bir nice tarihî, ilmî, ahlâkî mevzulardan ibarettir, İslâm milletinin dinen dayanağı, Kur'ân'ı Kerim'in mukaddes âyetleri ile Hz. Peygamberimizin mübarek hadisleridir ve bunlara dayanan icma'i ümmettir. Bütün müslümanlar bu hususta inanç bakımından birdir, İslâm dinine mensup âlimlerin vazifeleri ise gerek Kur'ân'ı Kerim'in ve gerek Peygamberimize ait hadisi şeriflerin hükümlerini bu rahmete ermiş tebliğ etmek, bunları açıklamak ve izahta bulunmaktır. Hiçbir İslâm âlimi, öyle bir delile dayanmaksızın kendiliğinden hüküm veremez, İslâm m üşt eh it I eri arasındaki bazı ihtilaflar, es as at a değil, füruata aittir birer dinî delile dayanmaktadır, birer hikmeti vardır. Aralarında düşmanlık ve soğukluğa asla sebep olmaz.

Böyle bir görüş ihtilâfı, bir hakkın tezahürü için pek samimi bir içtihada dayanmış olduğu için takdirlere lâikdır. Bunun içindir ki, hakikî mü et eh it I er birbirini daima yücelt mislerdir. Diğer milletlerin din adamları ise bir ilâhî kitaba, bir sahih kaynağa dayanmış olmaksızın kendilerine göre birçok hükümler meydana çıkarmışlar, birçok helâl olan şeylerin haramlığına ve tersi bir nice haram olan şeylerin de helâl olduğu görüşünde bulunmuşlar, kendilerine tâbi olan kimseleri de bunları kabule mecbur tutmuşlar, bu suretle kendilerini adetâ birer 'Rab) gibi tanıtarak kendilerine bir çok cahilleri bir nevi taptırıp durmuşlardır.

İşte İslâm, dini insanlığı bu gibi cahilce, mütehakkimâne hallerden m en ederek akıl ve hikmete tamamen muvafık, kutsal bir sahada toplanmaya, adalet ve eşitlik dairesinde yaşamağa davet ediyor ki, o saha da İslâmiyet in pek açık, pek aydın, pek eşitlikçi olan selâmet ve saadet dairesinden başka değildir.

Evet... Bütün insanlığın hakikî selâmet ve saadeti İslâm dini sayesinde tecelli eder. Bir ilâhî din ki, bütün hükümleri hakikatin, kendisi, hikmetin, özü ve yücelme vesilesidir. Bir apaçık din ki: Onun yüksek mahiyetini her düşünen, akıllı mütefekkir, insan onu kabule, yüceltmeye mecburiyet hisseder. Bir ilâhî din ki: Bütün insanlığa Cenab'ı Hakkın birliğini, azamet ve kudretini Maliliyim ve Rab oluşunu tebliğ ediyor, yalnız o Yüce Yaratıcıya ibâdet edilmesini emrediyor, bütün kâinat i cad eden, terbiye eden olmak üzere o Yüce Mabudu gösteriyor. Ne mukaddes bir din ki, insanların selâmet ve saadetine vesile olacak en güzel, en hikmetli hükümlere sahip bulunuyor, insanları yaratılış gayesinden haberdar ediyor, İnsanlara ölmekle mahv ve perişan olmayıp ebedî bir âleme intikal edeceklerini gösteriyor. Ahiret alemi denilen o ebedî âlemin hâl ve şanını en açık bir şekilde bizlere bildiriyor. Orası için hazırlanmayı bizlere tavsiye buyuruyor. Bir yüce hikmet dîn dolu ki: Bütün insanlığı Allah'ın birliğini, bütün yüce peygamberleri, bütün semavî kitapları, bütün uhrevi hayatı tasdike davet ediyor. Bütün insanlık arasında dinen, ahlaken bir birlik tesis ederek bir eşitlik, bir dayanışma, bir kardeşlik vücude getirmek istiyor, bütün insanları güzel ibâdetlere, takvaya, birbirine yardıma sevkediyor.

Artık insanlık âlemi, bu kutsî dinin bu hükümlerini kabul, ve tavsiyelerine riayet ettikleri takdirde melekler gibi temiz bir hayata bir içtimaî varlığa ulaşmaz mı?. Artık aralarında mühim bir dayanışma bir yardımlaşma câri olup durmaz mı? Artık insanlık âleminde kan döhercesine mücadelelerden, vahşîce hareketlerden eser görülebilir mi?.. Artık bir takım insanlar, sırf dünyevî, fânî bir menfaat düşüncesiyle veya yanlış inanç tesiriyle kendileri gibi sonradan yaradılmış, ölüme mâruz blunmuş kimselere tapar dururlar     mı? Velhasıl: Bütün insanlığın selâmet ve saadeti İslâm dini ile ayakta durur. Bütün yüce peygamberlerin insanlığa tebliğ etmiş oldukları din de bu dîni İslam'dan  başka değildir. Ceanbı Hak cümlemizi bu apaçık dine intisaptan mahrum bırakmasın âmin...

65. Ey ehli kitap! Ne için İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Tevrat ve İncil ise ondan sonra indirilmiştir. Bunu anlayamıyor musunuz?.

65.     Bu mübarek âyetler de ehli kitabın yanlış iddialarını, cahilce münâkaşalarını bildiriyor. Onların böyle hakikate aykırı hareketlerini kötülüyor ve teşhir buyuruyor. Şöyle ki: (Ey ehli kitap) denilen yahudîler ve hıristiyanlar!. (Ne için İbrahim) Aleyhisselâm (hakkında tartışmada) mücadelede, münazaada (bulunuyorsunuz?) Hz. İbrahim'in de sizlerin dininizde olduğunu iddia ediyorsunuz. (Tevrat ve İncil ise ancak ondan) Hz. İbrahim'den (sonra indirilmiştir) emildi kendisine Tevrat verilmiş olan Hz. Musa, Hz. İbrahim'den bin sene kadar sonra ve kendisine İncil verilmiş olan Hz. İsa da iki bin sene kadar sonra peygamberliğe nail olmuşlardır. Bunların bu kitaplarında ise Hz. İbrahim'e dair bu iddialarına uygun bilgi yoktur. Özellikle yahudîlik ve hıristiyanlık daha sonra aslını kaybetmiştir. Artık İbrahim Aleyhisselâmın yalındî veya hıristiyan dininde olduğu nasıl iddia edilebilir?. (Bunu) bu iddianın batıl olduğunu düşünüp (anlayamıyor musunuz?.) Artık bunu biraz tefekkür ediniz de böyle haki kat a aykırı bir iddiada bulunmayınız.

§ Rivayete nazaran: Yahudîler, Hz. İbrahim yahudî idi, Hıristiyanlar da hayır Hıristiyan idi demişler, münakaşada bulunmuşlar, Rasilli Ekrem'i hakem tâyin etmek istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.

 

 

 

 

66.        İşte siz o kimselersiniz ki, sizin için kendisine dair bilgi bulunan şeyde mücadelede bulundunuz. Artık sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında ne için mücadelede bulunuyorsunuz?. Halbuki Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.

66. (İşte) Ey yahudîler ve hıristiyanlar taifesi (siz o kimselersiniz ki sizin için kendisine dair) nihayet (bilgi bulunan şeyde) Tevrat ve İncil hakkında Hz. Musa ile Hz. İsa'nın dîni hususunda (mücadelede bulundunuz, artık) bu size yetmiyor mu?. Artık (sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında) İbrahim Aleyhisselâm'ın hâşâ yahudî veya hıristiyan olduğuna dair (ne için mücadelede bulunuyorsunuz?.) Sizin kitaplarınızda buna dair birşey anlatılmamış olduğunu bilmiyor musunuz?. (Halbuki) o münakaşada bulunduğunuz hususları, Hz. İbrahim'in hangi din üzere bulunduğunu ancak (Allah Teâlâ, bilir siz) ise onu (bilmezsiniz) artık öyle cahilce iddialarda bulunmayınız, Cenâb-ı Hak'kın bu husustaki beyanatını duyup kabul ediniz.

 

 

 

 

67. Şüphe yok ki İbrahim, ne yahudî idi, ne de hıristiyan idi. Fakat o Hânif idi, müslüman idi; müşriklerden de olmamıştı.

67. Bu mübarek âyetlerde İbrahim Aleyhisselâm'ın şahsının mukaddesliğini ve onunla beraber aynı dine sahip seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (İbrahim) hal Mu 11 ah (şüphe yok ki ne) yah udilerin sandığı gibi (yahudî idi) ne de hıristiyan I arın iddiası gibi (hıristiyan idi) o bütün bâtıl, bozulmuş dinlerden beri idi. (Fakat o Hânif idi) O dosdoğru din olan tevhit dinine mensup idi. Namazlarında Kabe'ye yönelirdi. Hak rızâsı için kurban keserdi. Çocukları sünnet ederdi, her hususta itidale riayet ederdi. O (müslim idi) Allah Teâlâ'nın bütün emirlerine boyun eğer idi, bütün peygamberler arasında müşterek olan İslâm dinine mensuptu. (Müşriklerden de olmamıştı) daima Cenâb-ı Hak'kın birliğine ve noksansız olduğuna inanmış, yahudîler gibi, hıristiyanlar gibi bazı insanlara Allah'ın oğlu diye tapmaktan, Cenâb-ı Hak'ka ortak koşmaktan her bakımdan uzak bulunmuştu. Artık o kutsal yüce peygamberin yah udîl erden, hıristiyan I ardan olması nasıl iddia edilebilir?

 

 

 

 

68. Şüphe yok ki, İbrahim'e insanların en yakini, ona tâbi olmuş olanlardır. Ve bu Peygamberdir ve imân eden kimselerdir. Allah Teâlâ ise mü'minlerin velisidir.

68.     Şüphe yok ki Hz. (İbrahim'e insanların en yakini) on ula dîn birliğine sahip olmak hususunda en haklı bulunanı (ona tâbi olmuş olanlardır.) Onun zamanında, onu kabuleder?! ona tabeiyyette bulunmuş olan zatlardır. (Ve bu peygamberdir) son peygamber olan ve Hz. İbrahim'in yüce neslinden dünyaya gelmiş bulunan Hz. Mu ham m ed Aleyhisselâm'dır. Hz. İbrahim ile Hz. Mu ham m ed Aleyhisselâm: Bütün dinî esaslarda bir oldukları gibi, Hz. Mu ham m ed şeriatı da İbrahim'in şeriatına birçok hususlarda muvafık bulunmuştur. Nitekim, hac vazifesi de bu cümledendir. (Ve) yine İbrahim Aleyhisselâm'a en yakın, onunla din birliğine sahip olanlar (imân eden kimselerdir) yani, hakikaten mü'm in olan, Allah'ın birliğini, bütün yüce peygamberleri tasdik eden ve yüce, müslüman adına sahip bulunan Ümmeti Muhammediyedir. (Allah Teâlâ ise) Hz. İbrahim'e ve diğer peygamberlere ve seri at I ere inanıp kabul eden (Mü'minlerin velisidir) onların koruyucusudur, yardımcısıdır, İşte hakikî bir dine sahip olmanın en muazzam mükâfatı!.

 

 

 

 

69. Ehli kitaptan bir taife, arzu etmiştir ki, sizleri saptırsınlar. Halbuki, onlar kendi nefislerinden başkasını, s apt ıram azlar. Ve farkına varamazlar.

69.    Bu mübarek âyetler de ehli kitap denilen taif enin hakikî mü'minleri ne kadar saptırmaya çalıştıklarını ve onların ne kadar hakikatleri değiştirme ve bozmaya koşup durduklarını meydana koymaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar! (Ehli kitaptan bir taife), İslâm dinine olan düşmanlıkları sebebiyle (arzu etmiştir ki, sizleri saptırsınlar) sizleri mukaddes dininizden ayırmak, sizleri küfre götürmek temennisinde bulunmuşlardır. (Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını s apt ıram azlar). Hakikî mü'minler onlara iltifatta bulunmazlar, onların aldatmalarına kapılmazlar. O taife kendileri gibi irfan nurundan mahrum kalanları dalâlete düşürürler. Bu saptırma hareketlerinin günahı da kendilerine yönelmiş olur. (Ve) onlar bu hakikatin (farkına) da (varamazlar) ziyanda ve hüsranda kalırlar.

§ Rivayete göre yahudîler, es h abı kiramdan Mu az ibni Cebel'i, Huzeyfetübnil Yem anî ve Ammaribni Yasirî -Allah onlardan razı olsun- kendi dinlerine davet etmişler, onun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Gerçekten zamanımıza kadar da yabancı milletler, birçok teşkilât vücude getirmiş; birtakım saf müslümanları saptırmaya çalışarak kendi dinlerine açıkça veya gizli olarak davet etmekte bulunmuşlardır. Bunların gayeleri insanlığın hakikî bir dine sahip olması değildir. Belki insanlık kütlesini tamamen kendilerine bağlayarak bu sayede siyasî, iktisadî emellerini daha ziyade geliştirmektir. Ve İslâm cemaati adıyla karşılarında bulunan muazzam, hakikî imân ile donanmış zevatı kutsî dinlerinden mahrum bırakarak dağılmaya sevkeylemektir. Fakat Cenâb-ı Hak, buna müsaade etmeyecektir. İslâm nuru, O ilâhî nur kıyamete kadar her yerde parlayıp duracaktır. Bizim vazifemiz ise dost ile düşmanı tanımaktır, birtakım aldatıcıların medeniyet adıyla, terakki adıyla yapılan yaldızlı, aldatıcı sözlerine kıymet vermemektir. Onların şeklen doğru görünmelerine al d an m ayıp, onların kötü emellerini anlamaktır.

"Bâtıl hamişe bâtil-ü beyhudedir veli"

"Müşkil budur ki sureti haktan zuhur ede"

 

 

 

 

70.  Ey ehli kitap!. Ne için Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?, siz görüp duruyorsunuz.

70. (Ey ehli kitap!. Ne için Allah'ın âyetlerini) yani: Asıl Tevrat ile İncil'in beyanlarını, Hz. Muhammed'in peygamberlik ve risaletine ait bilgileri (inkâr ediyorsunuz?) Niçin o son peygamber Hz. Muhammed'i tasdik etmiyorsunuz?. (Halbuki, siz) o Yüce Peygamber'in peygamberlik ve risaletini bildiren âyetleri (görüp duruyorsunuz) o âyetleri kapsayan kitapların birer mukaddes kitap olduğuna inanıyorsunuz. Ve yahut siz o Yüce Peygamber'in mucizelerini görüp onun hak bir peygamber olduğunu görüyorsunuz. Artık onun risaletini inkâra nasıl cür'et ediyorsunuz?..

"Ey şemsi risalet seni mümkin midir inkâr"

"Pür şaşaadır nurun ile enfüsü af ak"

71. Ey ehli kitap!. Ne için hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz?, ve hakkı gizliyorsunuz?. Halbuki, siz bilirsiniz...

71.   (Ey ehli kitap! Ne için hak'ki) Rasûli Ekrem'in evsafını içeren Kur'ân'ı veya kendi kitaplarınızda sabit olan, peygamberin vasıflarını (bâtıl ile karıştırıyorsunuz) örtbas ediyorsunuz?. Tahrif edip yalan karıştırıyorsunuz?. (Ve hakkı gizliyorsunuz), O Yüce Peygamber'in yüksek evsafını gizlemeye çalışıyorsunuz?. Bu lâyık mıdır?. (Halbuki, siz) o mübarek peygamberin bu evsafını, onun peygamberlik ve risaletini kitaplarınızdaki beyanlara göre pekâlâ (bilirsiniz) böyle inkarcı hareketlerinizin, ne kadar tehlikeli, ne kadar sorumluluk, getirici olduğunu anlarsınız. Artık böyle bir inkâra cür'etten sıkılmaz mısınız?.

Allah'a olur mu hiç vasi I?

Peygambere uymayan esâfil!..

 

 

 

 

72.  Ehli kitaptan bir grup dedi ki: Mü'minlere indirilmiş olana s a- b ah leyin imân ediniz, akşamleyin de onu inkâr eyleyin iz. Olabilir ki dönüverirler.

72.       Bu mübarek âyetler de ehli kitaptan bir grubun İslâmiyet in yayılmasına mâni olmak için ne gibi hileli yollara devam ettiklerini ve onların bu çalışmalarına rağmen İslâmiyet'in ufuklara yayılacağını göstermektedir. Şöyle ki: (Ehli kitaptan) yahudilerden bir (grup) bir taife, kendi dindaşlarından bazılarına (dedi ki: Mü'minlere) müslümanlara Hz. Muhamed'in peygamberliğini tasdik edenlere (indirilmiş olana) yani Kur'ân-ı Kerim'e (sabahleyin) gündüzün evvelinde (imân ediniz) bu bir ilâhî kitaptır, diye ona inandığınızı söyleyin (akşamleyin de) gündüzün sonunda, daha akşam olur olmaz da (onu) o Kur'ân'ı (inkâr eyleyin iz.) Hayır... Yanılmışız, Tevrat'ta kendisinden bahsedilen kitabın bu Kur'ân'd an ibaret olmadığını şimdi anladık diyerek zahiren göstermiş olduğunuz İslâmiyet i kabulden, Kur'ân'ı tasdikten dönünüz. (Olabilir ki:) Sizin böyle hilekârca hareketinizin tesiriyle, ve Kur'ân'ı tasdik eden bir kısım müslümanlar, Islâmiyetten (dönüverirler) sizin bu dönüşünüz, onların üzerinde böyle bir tesir yapmış olabilir. Ne haince bir hareket!. Bu taife hakkında deniliyor ki: Hayber yan udilerinden on kişi imiş veya Kureyze kabilesinden bir cemaat imiş. Bunlar, içlerinde bazı kimselere demişler ki: Sabahleyin, Hz. Muhammed'in dinine giriniz, sonra da akşamleyin deyiniz ki: Biz kitabımıza baktık âlimlerimizle istişare ettik, Hz. Muhammed'in âhir zaman peygamberi olmadığı bizce orataya çıktı, siz böyle yaparsanız onun esbabı şüpheye düşer, sizin daha bilgili olduğunuzu düşünür de belki Islâmiyetten yüz çevirirler.

Diğer bir görüşe göre de bu taifeden maksat, Keab ibni Eşref ile Mâlik Ibnüs Sayfdır. Kıble Kâbe'i Muazzamaya çevrilince bundan yahu diler üzülmüşlerdi. Bunlar kendi dindaşlarına dediler ki: Siz Kıble hakkındaki nazil olan Kur'ân âyetine sabahleyin inanır gibi görünerek Kâbeye doğru namaz kılınız, sonra da bunu inkâr ederek kendi kıblenize dönünüz!. Umulur ki: Müslümanlar size bakarlar da, sizin daha ziyade ilim sahibi olduğunuzu düşünürler de sizin kıblenize dönüverirler.

Velhasıl: Öteden beri müslümanları dinlerinden kaydırmak için böyle hilelerde bulunan bir nice din düşmanları bulunmuştur. Fakat bu gibi hilelere aklı başında olan, İslâm dininin hakikatini, yüceliği anlamış bulunan bir müslüman iltifat eder mi?.

"Bir ş em' i ki mevlâyaka'bir veçhile sönmez"

Allah'ın yaktığı bir mum hiçbir şekilde sönmez.

 

 

 

 

73.       Sizin dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız. De ki: Şüphe yok hidayet, Allah hidâyetidir. Size verilen şeyin benzerinin başka bir kimseye verildiğine veya Rab bin izin katında aleyhinize delil getireceklerine inanmayın. De ki: FazI, şüphesiz Allah Teâlâ'nın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah Teâlâ vasidir, alîm d ir.

73.     Yahudîler, birbirine şöyle tavsiyelerde bulunmuşlardır: (Sizin dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız) sizin dininize muvafık olmayan bir dini kalben tasdik etmeyiniz. Ancak yahudilik dinine tâbi olanları tasdik ediniz. Halbuki, bunlar bu kanaatlerinde çok aldanmış bulunuyorlar. Resulüm Ya Muhammedi (De ki: Şüphe yok hidayet. Allah hidâyetidir) yani: Doğru yol, Islâmiyetten ibarettir. O bir hidayet yoludur, başkası dalalettir. Fakat o inkarcılar, bu hakikati bilmezler ve kendi aralarında derler ki: (Size verilen şeyin benzerînin başka bir kimseye verildiğine) inanmayınız. Size verilen Tevrat'ın bir misli, yahudîlik dininin bir benzeri başka bir millete verilmemiştir. Artık müslümanlığı kabul etmeyiniz (veya rabbinizin katında) yarın kıyamet gününde (aleyhinize) başka kimselerin (delil getireceklerine inanmayın) hiçbir millet, sizin kadar ilme, hikmete, kitabe, kudret helvası ve bıldırcın gibi, denizin yarılması gibi mucizelere, kerametlere nail olmamıştır. Artık onlar, sizin aleyhinizde nasıl delil getirebilecekler?. Öyle iddialara aldırmayınız, çünkü siz onlardan daha doğru bir dine sahipsiniz. İşte yahudîler kendilerine böyle bir kıymet veriyor, kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Hak Teâlâ Hazretleri de onları tekzib ediyor, onları uyanmaya şöyle davet buyuruyor: Habibim Ya Muhammedi O bencil şahıslara (de ki: FazI) lütuf ve kerem, peygamberlik ve risalet (şüphesiz Allah Teâlâ'nın elindedir) onun lütuf ve keremi bir kavime, bir cemaate mahsus değildir. (Onu dilediğine verir) dilediği kulunu lütuf ve keremine ulaştırır. Çünkü Allah Teâlâ herseye kadirdir (ve Allah Teâlâ vâsidir) rahmeti, keremi pek boldur ve (alimdir) her şeyi hakkiyle bilir. Herkesin ahvalini ve sözlerini hakkiyle bilmektedir. Artık ey Yenildi kavmi! Siz vaktiyle nail olduğunuz nîmetlerin kadrini bilmediniz. Peygamberlere isyan ettiniz, kitapları bozdunuz, artık sizin öyle imtiyaz iddiasına selâhiyetiniz kalmamıştır. Ve aleyhinizde delil getirecek zatların mevcudiyeti ilâhî lütuf gözönüne alındığında nasıl inkâr olunabilir?

§ Maamafih bu âyeti kerime şöyle de yorumlanmıştır: Ey rahmete ermiş ümmet! Size getirilen dinin, o dinin hak olduğuna ve yüceliğine delâlet eden delil ve burhanın bir misli başka bir millete verilmemiştir. Kur'ân-ı Kerim'in bir benzeri yoktur ve İslâm dini en mükemmel bir ilâhî dindir. Artık müslümanlığı inkâr edenler, sizin aleyhinize nasıl delil getirebilirler. Bu üstünlükler, sizin için bir ilâhî I üt uf t ur. Allah Teâlâ'nın bu fazileti, imtiyazı size vermesine kim mâni olabilir. Düşmanlarının hilelerine rağmen bu ilâhî lütuf. Ey müslümanlar sizin hakkınızda devam edip duracaktır. Bunun tecelli yerine hiç bir kimse engel olamıyacaktır.

 

 

 

 

74.  Dilediğini rahmet iyi e seçkin kılar. Ve Allah Teâlâ pek büyük fazi sahibidir.

74. Allah Teâlâ (dilediğini rahmet iyi e) peygamberlik ve risalet I e, lütuf ve kerem ile (seçkin kılar) onu insanlığa bir selâmet ve saadet rehberi kılar. Bunu kim uzak görebilir?. Yüce Allah, alîm d ir, hakimdir. (Ve Allah Teâlâ pek büyük bir fazi sahibidir) dilediği kulunu fazi ve keremine mazhar buyurur. İşte son peygamber. Hazretlerini bu fazi ve keremi ile şeref ve risalet e nail kılmış, hakkında nice muazzam inayetlerde bulunmuş, onun ümmetine de büyük bir şeref ihsan buyurmuştur.

Ey neyyiri asılman i vahdet.

Cisminle verince dehreziver.

Bir mislini almamıştır elbet

Kutsiyyetin ey nebiyyi enver,

Vermekte bütün ukule hayret,

Al I ah'd an ey nebiyyi muhtar

Ey revnaki alemi nübüvvet.

Eflake tefevvuk etti yerler,

Aguşuna clâyei meşiyyet

Düşmanların itiraf ederler.

Hulkundaolan mükemmeliyet

Ettin beşeriyyeti haberdar.

 

 

 

 

75. Ehli kitaptan öylesi vardır ki, kendisine bir kıntâr emanet versen onu sana ödeyiverir ve onlardan öylesi de vardır ki, kendisine bir dinar emanet bıraksan onu sana ödemez, meğer ki onun üzerine ayak direyip durasın. Bunun sebebi de, ümmîler hakkında bizim üzerimize bir yol yoktur, demi; olmalarıdır. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.

75. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bazılarının emanete riayet ettikleri halde diğer bir kısmının emanete hiyanet eder olduklarını ve bu hiyanetlerinin meşru olduğunu kabul etmeleri, bu sebeple hem dinen hem de insanlarla muamele itibariyle hain bulunduHarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ehli kitaptan) yahudîler ile hıristiyanlardan (öylesi vardır ki, kendisine bir kıntâr) yani birçok mal (emanet versen onu sana) tamamen (ödeyiverir) bir m üş, ki I ât çıkarmaz. Abdullah ibni Selâm gibi ki, Kureyşten bir şahıs kendisine bin yüz okka altın emanet bırakmıştı, onu isteyince hemen teslim ediverdi. (Ve onlardan) ehli kitaptan (öylesi de vardır ki kendisine bir dinar) bir tek altın (emanet bıraksan) istediğin zaman müşkülât çıkarır veya inkâr eder de (onu sana ödemez.) Fen has ibni Azura gibi ki Kureyşten başka bir şahıs ona bir dinar emanet bırakmıştı, isteyince inkâr etti. İşte bunlardan bir kısmının âdeti budur. (Meğer ki, onun üzerine ayak direyip durasın) yani: Yanı başında durup sürekli istemeli veya delil getirmeli, mahkemeye vermeli ki, o emaneti ondan geri almak mümkün olsun. (Bunun) böyle emaneti sahibine redetmenin (sebebi ise) onların şu iddialarıdır. (Ümmiler) yani eh I i kitap olmayan araplar ve saire (hakkında) onların alacaklarından dolayı (bizim üzerimize bir yol) bir m es'illiyet yolu (yoktur demiş olmalarıdır.) Yahudilerin iddialarına göre muhalif olanlara zulüm etmeleri helâldir. Allah Teâlâ onlara bu zulmü T evratta haram göstermemiştir. Cenâb-ı Hak ise onların bu iddialarını tekzib ederek buyuruyor ki: (Ve onlar) T evratta böyle hürmetsizliğe dair bir şey olmayıp kendilerinin yalan söylediklerini (bildikleri halde) sıkılmadan (Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler) böyle bir zulm ve tecavüz bizim için helâldir, bu T evratta yas aklan mam ıştır, derler. Binaenaleyh bunların hareketleri iki kat mesuliyeti gerektirir. Birisi başkasının malına haksız yere musallat olup onu sahibine vermemektir. Bu bir günahtır. Diğeri de bu hareketlerinin meşruyetini T evrat a, Cenâb-ı Hak'ka isnat etmeleridir ki, bu daha büyük bir isyandır, din adına bir iftiradır, ne büyük bir cinayettir.

Gerçekten başka milletler arasında da emanete hiyanet edenler bulunabilir. Fakat bu haksızlığın meşruyetine inanıp onu dinlerine isnat etmezler. Böyle küfrü gerektirecek bir i d d i ad a b u I u n m azl ar.

§        Bir görüşe göre çok malda emanete riayet edenlerden maksat, hıristiyanlardır. Çünkü onlarda galip olan, emanete riayet yönüdür. Az malda bile hıyanet edenlerden maksat ise Yahudîlerdir. Çünkü onlarda galip olan da hiyanettir. Onlar yalnız kendi menfaatlerini düşünürler. Başkalarına zarar vermekten çekinmezler. Müslümanlıkta ise emanetlere mutlaka riâyet lâzımdır. İsterse sahipleri günahkâr, kâfir kimseler olsun. Nitekim bir hadisi şerif bunu açıkça bildirmektedir.

 

 

76. Hayır... Kim ahdini ifa eder ve sakınırsa şüphe yok ki Allah Teâlâ o sakınanları sever.

76. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bazılarının iddialarını reddetmektedir. Allah'ın sevgisini kazanmak için riâyet edilmesi lâzım gelen kulluk vazifelerini özet olarak beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır) öyle değil: Ümmîlerin emanetine riayetsizlikten dolayı mesul olmayacağız, o bize helâldir, demeleri doğru değildir. Mesuliyetten kurtulup ilâhî lütfa nail olmanın yolu vardır. Şöyle ki, hem (kim ahdini ifa eden Cenâb-ı Hak'kın T evratta emrettiği şekilde son peygambere Kur'ân'ı Kerime imân ve emanetlere riâyet ederse (ve sakınırsa) günahları terk ve ibâdet ve itaate devam eylerse Cenâb-ı Hak'kın mükâfatına nail olur. Zira (şüphe yok ki. Allah Teâlâ o) gibi (sakınanları sever) onları nîmetlerine nail buyurur. Yoksa öyle emanetlere hiyanet eden, Allah'ın hükümlerini değiştirme ve bozmaya çalışan kimseler Allah'ın sevgisine, ilâhî iltifata mazhar olamazlar.

İşte bu âyeti kerime gösteriyor ki: Allah'ın sevgisine liyakat kazanmak için bütün haram olan şeylerden sakınmak, ve dinen üzerimize düşen bütün fârizeleri, vecibeleri ifaya çalışmak lâzımdır..

 

 

 

 

77. Muhakkak o kimseler ki Allah Teâlâ'nın ahdini ve yeminlerini az bir şey karşılığında değiştirirler. İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur. Ve Allah Teâlâ onlar ile konuşmaz ve kıyamet gününde onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.

77.       Bu âyeti kerime, ahidlerine, yeminlerine riâyet etmeyen âdî bir menfaat uğrunda mukaddesatını feda eyleyen gafillerin karşılaşacakları kötü sonu şöylece göstermektedir.

(Muhakkak o kimseler ki:) Sözlerinde durmadılar (Allah Teâlâ'nın ahdini) son peygambere imân, emanetleri yerine getirmeye dikkat edeceklerine dair üzerlerine aldıkları vazifeleri (ve yeminlerini) Vallahi imân edeceğiz, Vallahi son peygambere yardımda bulunacağız diye yaptıkları anıları dünya varlığından (az bir şey karşılığında) satar, öyle fâni ehemmiyetsiz şeyler ile (değiştirirler) böyle bir gayri meşru, zararlı bir harekette bulunurlar. (İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur.) Ah i ret nimetlerinden hiçbir şeye nail olamazlar. (Ve Allah Teâlâ onlar ile) kendilerine sevinç verecek bir şekilde (konuşmaz) veya onlara Cenâb-ı Hak bizzat hiç bir kitapta bulunmaz, onların kıyamet gününde muhasebelerini melekler yapar. (Ve) Allah Teâlâ (kıyamet gününde onlara bakmaz.) onlara rahmet nazarı ile bakmaz, onlara iltifat eder bir şekilde bakmaz (ve onları temize çıkarmaz) onlar hakkında güzel övgüde, tezkiyede bulunmaz, onları günahlardan temizlemez. (Ve onlar, için elim) pek dert ve elem verici (bir azap vardır), işte dünyadaki yaptıkları alçaklığın cezası!

§ Bir görüşe göre, bu âyeti kerime, Tevrat'ı tahrif eden, son peygamber Resülüllah efendimizin evsafını tebdil eyleyen ve emanetlere ve diğer şeylere dair hükümleri değiştirmeye cüret göstermiş olan bir kısım Yehudi bilginleri hakkında nazil olmuştur. Bu âyeti kerime, aynı zamanda bütün insanlara bir uyanma dersi vermektedir. Yarın ebedî âlemde hüsranla karşı karşıya kalmamaları için daha dünyada iken sözlerine, mukavelelerine riâyet etmelerini dinî vazifelerini yerine getirmeye çalışmalarını, emanetlere riâyet edip ahlâka, adalet vefazîlete aykırı hareketlerden kaçınmalarını tavsiye buyurmaktadır.

 

 

 

 

78.   Ve onlardan bir grup davardır ki, kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu kitaptan sanasınız diye. Halbuki o kitaptan değildir. Ve derler ki, o Allah tarafındandır. Halbuki, Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler

78. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bir gurubun sırf inkarcı bir maksatla Allah'ın kitabının âyetlerini bozma ve değiştirmeye cüret etmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve onlardan) ehli kitaptan, yahudî bilginlerinden (bir grup) Keab ibni Eşref, Malik ibni Sayf ve Huyey ibni Ahtab gibi bir taife (de vardır ki, kitap ile) Tevrat'ın ve diğerlerinin âyetleriyle (dillerini eğer bükerler) onları okurken değiştirirler, son peygamber Hazretlerinin vasıflarına, ve recme ve saireye dair âyetleri değiştirme bozmada bulunurlar. (Onu) o değiştirip tahrif ettikleri şeyi Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu (kitaptan sanasınız diye) sizleri saptırmak için bu rezalet! işlerler. (Halbuki) o okudukları şey, haddizatında ve onların itikadınca da (kitaptan değildir) kendilerinin uydurmasıdır. (Ve) buna rağmen sıkılmadan (derler ki o) okuduğumuz şeyler (Allah tarafındandır.) Kendi uydurma sözlerinin Allah tarafından indirilmiş olduğunu söyleyerek böyle iddiaya cüret ederler. (Halbuki o) uydurdukları şeyler (Allah Teâlâ tarafından) indirilmiş (değildir) kendilerinin uydurma sözleridir. (Ve onlar) okudukları, söyledikleri o şeylerin yalan, kendi taraflarından uydurma olduğunu (bildikleri halde) sıkılmadan (Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler) bunun mes'uliyetini lıic düşünmezler. Sırf dünyevî, adî bir maksat için, yalnız kendi mevkilerini korumak için etraflarında bulunan cahilleri aldatmaya çalışırlar. Bir hakikat güneşinin ilâhî nurlarının muhitlerini mahrum bırakmak isterler. Ne fesatçı, ne düşmanca bir hareket!.. Evet.. Malumdur ki: Bir dinî hakikati yanlış telâkki etmek, onu güzelce anlamadan başkalarına anlatmaya çalışmak büyük bir kusurdur, dinen mesuliyeti gerektirir. Fakat böyle bir hakikati sırf şahsî bir menfaat temini için veya dinsizlere yaranmak için bile bile değiştirme ve bozmaya cür'et göstermek en büyük bir cinayettir, İlâhî dinden mahrumiyete s ebelidir, ebedî bir felâkete götürür. Artık biraz aklı başında olan, biraz ebedî istikbali düşünen bir kimse böyle bir cinayete cüret eder mi, kendisini ebedî bir felâket ve azaba mâruz bırakır mı? Cenab'ı Hak cümlemizi öyle bir kötü hareketten, kötü sondan korusun, âmin...

 

 

 

 

79. Hiç bir insan için doğru değildir ki. Allah Teâlâ ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o insanlara Allah'tan beri de bana kul olunuz deyiversin. Fakat öğrettiğiniz ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle rabbanîler olunuz der.

79. Bu mübarek âyetler Hz. Isa gibi bazı peygamberlere isnat edilen ilahlık ve mâbudluk iddiasından o muhterem peygamberlerin uzak olduklarını, böyle bir iddiaya hiçbir kimsenin selâhiyetli olmadığını ve o gibi zatların insanlara ne gibi şeyleri tavsiye etmiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hiç bir insan için doğru) caiz, lâyık (değildir ki. Allah Teâlâ) ona Tevrat, İncil, Kur'ân gibi bir semavî (kitap) ve o kitabın hükümlerini, şer'î meselelerini anlamak için (hüküm), anlama, delil getirme (ve peygamberlik) gibi bir yüksek mertebe (versin de) o insan (sonra insanlara) hitaben (Allah'tan beride) yani ondan başka veya onunla beraber (bana kul olunuz deyiversin) böyle bir iddia öyle bir zatın şanına lâyık olur mu?. Böyle bir iddiada bulunacak kimse öyle ilâhî nimetlere, makamlara nail bulunmuş olabilir mi?. (Fakat) öyle bir zat, insanlara hitaben siz: (Öğrettiğiniz) kitap sebebiyle (ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle) yani: Ey, insanlardan, eğitim ve öğretim yapan ve öğrenimde bulunan zümre! Sizler bu mesainiz sayesinde (rabba halis kullar) dan (olunuz derler) yoksa bana kul olunuz, diyemezler.

§ Beşer, bütün âdemoğlu demektir. Bir insana da bütün insanlara da beşer denilir. Bunun kendi lâfzından müfredi yoktur. "Kavm tabiri gibi".

§ Rabbaniyyum, ilim ve irfan, anlayış ve basiret, güzel ahlâk ve amel sahibi olan ve insanların terbiyesine, aydınlanmasına çalışan zatlar demektir. İşte Yüce Peygamberler ümmetlerine böyle insanî değerler sahibi olmalarını tavsiye ederler. Yoksa kendilerine kul olmalarını hâşâ emretmezler.

Evet... Ümmet fertlerinin seçkinlerine, ilim ve irfan sahibi olanlarına düşen vazife, ilim ve üstün vasıflar ile insanlığın hayrına çalışmaktır, insanlığı hak ve hikakatten haberdar edip bu hususta onlara rehberlik etmektir, maneviyata, vicdaniyata muhalif, tevhid inancına aykırı olan bilgilerin hiç bir kıymeti yoktur. Bilâkis bu gibi zarara, hakikate aykırı bilgiler, sahipleri hakkında pek zararlıdır, onların manen mahvına sebep olur, en büyük cehaletten sayılmıştır. Sadi merhum ne güzel söylemiştir: Evet... Gön il I, levhasını, en mühim hayatın gayesi olan hak ve hakikate aykırı bilgilerden, gösterişten tertemiz tutmalıdır. Çünkü bir bilgi ki, hak yolunu göstermez, o cehaletten başka değildir.

§ Rivayete göre Necran Hıristiyan I ara İsa Aleyhisselâm kendisini rab edinmemizi bize emretmiştir, demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime onları tekzib için nazil olmuştur. Diğer bir rivayete göre de yahudîlerin Ebu Rafî ve Necran hıristiyanlarının reisi Resûlullah'a hitaben: "Sen istermisin ki sana ibâdet edelim ve seni rab edinelim?..." demişler. Rasûli Ekrem Efendimiz de: "Maazallah, Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet edilmesini emreder miyiz?.. Hak Teâlâ beni bunun için göndermedi ve bana bununla emretmedi diye buyurmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.

Rivayete göre bir müslüman zat: Ta resülullah!. Biz birbirimize selâm verdiğimiz gibi sana da selâm veriyoruz. Sana secde etsek olmaz mı?, 'diye sormuş. Peygamber Efendimiz de "hayır": Allah Teâlâ'dan başkasına secde etmek caiz değildir. Siz Peygamberinize ancak hürmet edersiniz, her hakkın ehlini tanırsınız, diye buyurmuş. İşte bu sual üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Evet.. Secdenin ehli yalnız Cenabı Hak'd ir. Bir Yüce Peygamber'e secde etmek caiz olmayınca artık diğer herhangi bir insana secde edilebilir mi? Firavun tabiatlı bir kimse olmalıdır ki, kendisine halkı taptırmak cüretinde bulunarak ebedî lanete hedef olsun.

 

 

 

 

80. Ve size melekleri, peygamberleri rabler edininiz, diye emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size küfr ile lıic emreder mi?.

80.     (Ve size) Hz. Mu ham m ed veya kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verilmiş olan zat (melekleri, peygamberleri rabler) birer mabut, birer ilâh ("edininiz" diye emretmez) Allah Teâlâ'dan başkasını rab edinmek küfür değil midir?. Artık (siz müslüman olduktan) Allah'ın birliğini bilip İslâm şerefine nail bulunduktan (sonra size küfr ile) Allah Teâlâ'ya ortak edinmekle »lıic emreder mi?) böyle bir şey lıic caiz olabilir mi?

Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Bir şahsın kâfir olması, yalnız Allah Teâlâ'nın varlığını bilmemeğe, o varlığı inkâr etmekle sınırlı değildir. Belki onun varlığını kabul etmemekle beraber başkalarını da tanrı edinmek, başkalarına tapmak da küfürdür, şirki gerektirir. Çünkü bu halde Cenab'ı Hakka mâbudluk hususunda ortak koşulmuş olur. Halbuki ondan başka mabut yoktur.

 

 

 

 

81.   Hatırla o zamanı ki. Allah Teâlâ -peygamberlere hitaben "size kitap ve hikmet verdim, sonra sizin yanınızdakini tasdik edici olarak bir Resul gelecektir. Ona elbette imân ve yardım edeceksiniz" diye peygamberlerden sağlam bir söz aldık da buyurdu ki: İkrar etiniz mi? ve bunun üzerine benim sözümü alıp kabul eylediniz mi? Onlar ikrar ettik d ed i I er.-C en âb-ı Hak da- buyurdu ki: Öyleyse şahit olunuz, ben de sizinle  beraber şahitlerdenim.

81. Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın son peygamber Hazretlerini bütün insanlığa elci göndereceğini vaktiyle bütün peygamberlere ve onların vasıtalariyle bütün ümmetlerine haber vermiş ve onun bu risaletini ikrar ve onun zamanına erecek olanların ona yardım etmeleri hakkında da kendilerinden bir söz ve yemin almış olduğunu haber vermekte, böyle bir ikrar ve söze riayet etmeyenlerin ise fasık kimseler olacağını bildirmektedir. Evet!. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Habibim!. (Hatırla o zamanı ki. Allah Teâlâ Peygamberlere) ve onların vasıtasıyla ümmetlerine vahiy yoluyla (hitâbederek size) Tevrat, İncil gibi (kitap) ve bir nice ahlâkî, içtimaî meseleleri içeren, vahye müstenit (hikmet verdim). Bunlar ile lâzım olan dinî esasları size bildirdim. (Sonra sizin yanınızdakini) kitabı ve hikmeti (tasdik edici olarak bir elçi geldi) yani bütün vasıfları sizce malûm oldu, geleceği muhakkak bulundu. (Ona) o gelecek Resule (elbette imân ve yardım edeceksiniz). Binaenaleyh bütün peygamberler birbirine inanıp onu tasdik ve kabul ile mükellef olduklarından son peygamber Hazretlerini de tasdik ile mükellef bulunmuşlardır. İşte bunun için bütün peygamberlere hitaben ona imân ve yardım   edeceksiniz, (diye peygamberlerden sağlam bir söz aldıkta buyurdu ki: İkrar ettiniz mi?) bu imânı kabul ve itiraf ediyor musunuz? (Ve bunun üzerine benim o ahdimi alıp kabul eylediniz mi?) diye hikmet gereği sordu, (onlar da ikrar ettik dediler) imân ve yardım ile mükellef olduğumuzu itiraf ederiz, bu husustaki verilen sözü de kabul eyledik diye cevap verdiler. Cenab'ı Hak da (buyurdu ki: Öyle ise şahit olunuz) bu ikrar hususunda birbirinize karşı şahitlikle bulununuz, bu ikrarınızı bütün ümmetlerinize bildiriniz. (Ben de) sizin bu ikrarınıza (sizinle beraber şahitlerdenim) artık bu ikrar ve üstlenmenin gerektirdiği şekilde hareket edilmesi bir vecibedir. Bu o peygamberlerin üzerine vecibe olunca onlara tâbi olduklarını iddia eden milletler üzerine de bir vecibe, bir dinî fariza bulunmuş olur. Aksi takdirde o peygamberlere tâbilik iddiası yalan bulunmuş olmaz mı?

İşte Hz. Musa da, Hz. İsa da kendi kitaplarını tasdik edici olan son peygamber Hazretlerinin dünyaya şeref vereceğini vaktiyle vahy yoluyla bilmiş, tasdik ve ikrar eylemişlerdir. Artık onlara uyma iddiasında bulunanlar, nasıl olur da böyle bir tasdik ve ikrarda bulunmazlar.

§ İsr: Pekiştirilmiş söz ve riayeti lâzım gelen adî görülmeyecek olan mukavele ve yemin manasınadır.

 

 

 

 

82. Artık bundan sonra kimler yüz çevirirse işte fasık kimseler onlardır.

82. (Artık bundan sonra) bu ikrar ve şahitlikten, bu söz ve yeminden sonra (kimler yüz çevirirse) son peygamber Hazretlerini tasdikten kaçınır, onun dinine hizmet etmezse (elbette fasık kimseler onlardır.) söz ve yemine riayet etmeyen, cemiyetin temiz hayatını bozmaya çalışan, o gibi inkarcı kimseler ise, acık delil ile sabit hakikatleri inkâra cür'et ettikleri için büsbütün fasık kimseler bulunmuşlardır. Evet... Son peygamber Efendimizin peygamberlik ve ri s al et i gün gibi acık, onun yaydığı İslâmiyet in en kutsî bir ilâhî din olduğu apaçık iken onu inkâr edenlerden d ah a fasık kim düşünülebilir?...

 

 

 

 

83. Artık Allah Teâlâ'nın dininden başkasını mı arıyorlar?. Halbuki ona göklerde olanlar da, yerde olanlar da isteyerek ve istemiyerek teslim olmuşlardır. Ve ona döndürüleceklerdir.

83. Bu âyeti kerime, Allah katında yegâne makbul olan dini İslâm'dan başkasını arayanların ziyanda ve hüsranda olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Söz ve yemine, ikrar ve ş eh ad et e muhalefet edenler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul etmeyenler ne istiyorlar?. (Artık) onlar (Allah Teâlâ'nın dininden) bütün yüce peygamberler arasında esasen          bir olan İslâm dininden o tevhit dininden (başkasını mı arıyorlar?) Bu İslâm dininden başka Allah katında makbul bir din var mıdır?. Cenâb-ı Hak, bu dini mübini

kabul etmelerini kendilerine emrediyor, artık buna nasıl muhalefet edilebilir? (Halbuki ona) o halikı kerim hazretlerine (göklerde olanlar da yerde olanlar da) yani s em al ardaki melekler de ve yer yüzündeki insanlar da t av'an, yani (isteyerek ve) kerhen, yani (istemiyerek münkat olmuşlardır.) Teslimiyette bulunmuşlardır. (Ve) bütün bu m ah lü kat (ona) o Yüce Mabuda, onun büyük mahkemesine sevk olunacaklardır, (döndürüleceklerdir.) Ona imân etmiş ve boyun eğmiş olanlar, cennetlere dahil, nîmetlere nail olacaklardır. Onu inkâr edenler de, ona ortak koşanlar da, cehennemlere atılıp ebedî azaplar içinde kalacaklardır. Artık bu sonu düşünsünler!

§ Hak Teâlâ Hazretlerine isteyerek ve istemeyerek boyun eğme ve teslim olma meselesine dair tefsirlerde birçok yorum vardır. Kısaca deniliyor ki, semalardaki melekler Cenâb-ı Hak'ki isteyerek tasdik etmişlerdir. Yerde bulunan insanların ise bir kısmı isteyerek, bir kısmı da istemeyerek tasdikte bulunmuşlardır. Şöyle ki: Bir kısım insanlar sağlam bir yaratılışa sahip, tam bir hulûs ile Allah'ın birliğini tasdik edici olarak ilâhî dine boyun eğe gelmişlerdir. Bir kısmı da kendi maddî hayatlarını kurtarmak için istemeyerek kendilerini mü'm in göstermişlerdir. Kalben inanır bulunmamışlardır. Nitekim cihat meydanlarında mağlûp olan gayri müslimlerden bir takımı bu şekilde harekette bulunup durmuşlardır. Bunlar da bilâhare güzel düşünüp t e samimî şekilde İslâmiyet i kabul etmiş olunca İslâm şerefine nail olarak kendilerini ebedî azaptan kurtarmış olurlar. Fakat öyle münafıkça bir halde yaşar, o hal üzere ölmüş olunca ebedî azaba uğrarlar. Bir t uf an i azab neticesinde veya üzerine yönelen bir belâdan kurtulmak m aks ad iyi e istemeyerek imân edenler hakkında da bu hüküm caridir. Yani: Bu imândan sonra inancı sağlamlaştırarak samimî şekilde İslâm dinine s arı liri arsa yine ebedî azaptan kurtulmuş olurlar. Fakat bu inançları samimiyet kazanmazsa yine imansız olarak âh i ret e gider ebedî azabı d üş ar olurlar. Bir de küfr içinde yaşamış bir kimse öleceği saatte gözleri önünde parlamaya başlayan bir ilâhî azabın tesiriyle imân ederse bu bir ümitsizlik halindeki imân olacağından makbul olmaz. Firavunun gark olacağı andaki imânı gibi.

Diğer    bir yoruma göre de isteyerek ve istemeyerek imân    = Rabbınız değil miyim? lA'raf 7/172) hitabının yönelmiş olduğu ruhlar âleminde meydana

gelmiştir. O zaman isteyerek imân edenler bu âlemde de imanlarını muhafaza ederek saadete ermişlerdir. İstemeyerek imân edenler ise bu âlemde küfürlerini açığa vurarak ebedî hüsrana uğramışlardır ve uğrayacaklardır.

Velhâsıl: Bütün akıl sahipleri, ergeç, ister istemez Cenâb-ı Hak'ki tasdik edecek, ona teslimiyet gösterilecektir. Fakat bir kısmının tasdik ve teslimiyeti belirlenen vaktinde vâki olmamış olacağı nedenle Allah katında makbul olmayacaktır. Cenab'ı Hak, cümlemizi samimî imândan ayırmasın, âmin...

 

 

 

 

 

84. De ki: Biz Allah Teâlâ'ya, ve bize indirilene, ve İbrahim'e İsmaîl'e, İshak'a, Takub'ave Esbate indirilmiş olan ave Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere rableri tarafından verilmiş olanlara imân ettik, onlardan hiç birinin arasını ayırmayız. Ve biz ona teslim oluruz.

84.        Bu mübarek âyetler Yüce Peygamber Efendimizle ona tâbi zatların bütün peygamber ve elçileri ve onlara nazil olan bütün kitapları tasdik edici olduklarını ve hepsi de İslâm dini ile vasıflanmış olup bu yüce dinden başka dinlerin Allah katında makbul olmadığını ve bu yolda gidenlerin hüsrana uğrayacaklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hab i bini!. (De ki, biz) ben ve ümmetim (Allah Teâlâ'ya) onun yüceliğine, ve mâbudluğuna imân ettik onu tevhit ve takdis ederiz. (Ve bize indirilene) de yani Kur'ân'ı Kerim'e de imân ettik, onun bir ilâhî kitap olduğunu tasdik eyleriz. (Ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve Esbate) yani Yakub Aleyhisselâm'ın evlât ve torunlarına (indirilmiş olana) onlara Allah tarafından verilmiş olan mübarek s ah if el ere de imân ettik (ve Musa'ya, İsa'ya ve) diğer (peygamberlere rableri katından verilmiş olanlara) yani kitaplara ve mucizelere de (imân ettik) hepsi de haktır, Allah katında makbuldür, hepsinin dini de esasen İslâmiyetten başka değildir. Biz (onlardan hiç birisinin arasını ayırmayız) hepsinin de Allah tarafından birer peygamber veya İslâm dinine hizmetçi olarak gönderilmiş olduğunu ve onlara Alalı tarafından verilen kitapların da bu bakımdan bir birlik teşkil ettiklerini bilir tasdik eyleriz, Yahudîler, N as ara gibi onların bir kısmını tasdik, bir kısmını inkâr eylemeyiz. (Ve biz) ancak (ona) o Yüce Yaratıcıya (teslim oluruz) ona tamamen teslimiyette bulunmuş, onun yaratıcılıkta mâbfidlukta ortağı ve benzeri olmadığını bilip kendisine itaatli ve teslimiyette bulunmuş kimseleriz.

İşte ey yanlış düşünen milletler!. İslâmiyet in ne kutsî bir din olduğunu görün, anlayın, biz müslümanlar, Cenab'ı Hakkı, şanı ve büyüklüğüne lâik bir şekilde birliğine inanır ve takdis ederiz, o Yüce Yaratıcının bütün muhterem peygamberlerini, mukaddes kitaplarını tasdik ve tebcil eyleriz. İşte insanlığın temiz inancı bu şekilde tecelli eder, insanlık arasında birlik ve dayanışma esasları bu sayede meydana gelir. Artık bundan daha yüce, daha doğru bir yol bulunabilir mi?

85.  Ve her kim İslâm'dan başka bir din ararsa elbette ondan kabul edilmez ve o âhirette hüsrana uğramışlardan olur.

85. Artık her kim bu hakikati kabul etmez (ve her kim İslâm'dan başka) bu tevhit dininden ayrı, Allah'ın hükmüne boyun eğmeden, beri, ortak koşma ve üçleme gibi bâtıl inançları        içeren (bir din ararsa) elbette mensup olacağı o ilâhî olmayan din (ondan kabul edilmez) reddedilir, kot (ilenir. (Ve o) bâtıl, bozulmuş dini veya nesh edilmiş U il kil m I eri kabul e el i b de İslâm dinini kabulden, onun yüce hükümlerini tasdikten kaçınan kimse ise (âhirette hüsrana uğramışlardan olur) cünki sağlam yaratılışın zayetiniş, bütün insanlık için umumî bir din bir hidayet ve selâmet rehberi olan İslâmiyet e muhalefet etmiş, sevaptan m anım, bir ebedî felâkete, azaba uğramış bulunur.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki, hakikî din ile imân ve İslâm birdir. Hakikî İslâm, hakiki imândan ibarettir. Bunların arasında seri şerif itibariyle ayılı il; yoktur. Fakat bazen da liiğavî bir mâna itibariyle aralarında fark bulunur, İslâm tabiri lisânen itiraftan ibaret olur da kalbî kanaate uygun olmazsa, Allah katında makbul olmayıp, hakikî imandan sayılmaz. Münafıkların biz m üs I uman olduk demeleri gibi.

 

 

 

 

86. İman ettiklerinden ve peygamberin hak olduğuna şahitlikte bulunduklarından sonra ve kendilerine acık deliller gelmiş olduğu halde kâfir olan bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidayete erdirir. Halbuki Allah Teâlâ zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

86. Bu mübarek âyetler, İslâmiyet in doğruluğu bir nice deliller ile apaçık bir şekilde zahir olup onu görüp itiraf edenlerin daha sonra küfre düşmelerini kınamakta ve öyle kimselerin hidayetten mahrum, abedi olarak azaba uğranacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Cenab'ı Hak'kın varlığına, birliğine (İmân ettiklerinden ve Resulüm) son peygamberin Allah tarafından gönderilen (hak) peygamberliği her bakımdan sabit (olduğuna şahadette) ikrarda (bulunduklarından sonra) bununla beraber de o yüce peygamberin doğruluğuna onun yaydığı dinin ilâhî bir din olduğuna dair (kendilerine acil; deliller) zahir ve parlak hüccetler (gelmiş olduğu halde kâfir olan) öyle imân ve şahitlikten sonra dinden dönen (bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidayete erdirir) onları nasıl cennetine sevk buyurur. Onlar sağlam yaratılışlarını bozmuş; imân dairesine girmiş iken onun kadrini bilmeyerek onun haricine cilanı s olan bir topluluk artık hidayete lâik olamaz. Hak yola, doğru yola sevk edilemez. O kabiliyeti kendileri ellerinden çıkarmışlar, nefislerine zulmeylemişlerdir. (Halbuki, Allah Teâlâ, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.) bunu bilmeler! icabet m ez miydi?. Artık hidayete uhrevî saadete asla nail o I amıyac aklardır.

 

 

 

 

87. İşte onların cezaları, Allah Teâlâ'nın ve meleklerin ve bütün insanların laneti muhakkak onların üzerine olmaktır..

87. (İşte onların) Öyle küfrü imâna tercih eden dinden dönmüş kimselerin (cezaları) m üst enik oldukları kötü sonuç (Allah Teâlâ'nın ve meleklerin ve bütün insanların laneti muhakkak onların üzerine olmakır) Hak Teâlâ Hazretleri onları rahmetinden, ikramından, cennetten uzaklaştırır. Melekler ile umum insanlar da onlara lanet okuyucu olurlar.

Bu âyeti kerime delâlet ediyor ki: Dinden dönenler dünyada da ahrette de lanete uğrayacaklardır. Bunların alçaklığı diğer kâfirlerden daha ziyadedir. Çünki İslâmiyet in hak olduğu bunların gözleri önünde meydana çıkmış, kendileri de bunu itiraf eylemiş iken bilahara bunu inkâra cür'et etmeleri en büyük bir cinayettir, İslâm âlemine karşı bir hakarettir, İslâm düşmanlarına bir yardımdır. Artık bunlar dünyevî; uhrevî lanetlere, azaplara lâyık olmazlar mı?. İlâhî adalet, içtimaî hikmet, umumun selâmeti bunu i c ab eder.

Cenel olarak, kâfir olanlara da şahıs belirt m eksizin lanet olunabilir. Çünkü küfür, hidayete aykırı, laneti gerektirir. Fakat dinden dönmüş olmayıp esasen kâfir olan muayyen şahıslara ne hayatlarında ve ne de öldükten sonra lanet edilmesi caiz değildir. Çünkü bunların imân edecekleri veya imân ile ölmüş olmaları düşünülebilir.

 

 

 

 

 

 

 

88. -Onlar- bunun içinde ebediyyen kalıcılardır. Onlardan azab hafifletilmez ve onların yüzlerine bakılmaz.

88. Onlar, o dinden dönmüş olanlar (bunun) bu lanetin veya cehennem azabının (içinde ebediyyen kalıcılardır) bu lanetten, bu azaptan ebediyyen kurtul amıyac aklardır. (Onlardan)     cehennemde (azap hafifletilmez). Daima şiddetli azaba mâruz kalacaklardır. (Ve onların yüzüne bakılmaz) onlara iltifat edilmez, onlara mühlet verilmez, devamlı olarak azap görüp duracakalrdır

Bir rivayete göre bu âyetler Kureyze ve Nadir yahudîleri gibi şahıslar hakkında nazil olmuştur. Bunlar Rasfili Ekrem'in evsafını kendi kitaplarında görmüş, onun son peygamber olarak gönderilmiş olacağına inanmış, ve onun peygamberliğine şahitlik eden delil ve mucizeleri müşahede eylemişlerdi. Buna rağmen bilahara o Yüce Resulü bir kıskançlık ve haset sebebiyle inkâra cür'et eylemişlerdir. Bu gibi kimseler, kendi nefislerine zulmetmiş, sağlam yaratılışlarını, nazarîyye güçlerini ihlâl eylemiş, küfrü imâna tercih eylemişlerdir. Daha hayatta iken nadim ve peş i m an olup tövbekar olmaz, durumlarını İslaha çalışmazlarsa, ebedî lanete, hüsrana uğramış olurlar. Ne fena, ne müthiş bir akıbet!..

 

 

 

 

89. Ancak o kimseler ki, bundan sonra tövbe ettiler ve ıslâhte bulundular onlar müstesna, çünkü Allah Teâlâ şüphe yok M gafurdur, rahimdir.

89.         Bu mübarek âyetler, küfre düşenlerin kısımlarını ve her birinin hakkındaki ilâhî hükmü beyan etmektedir. Şöyle ki: Küfr ve dinden dönme halinde yaşayıp o hal üzere ölenler          ebedî azaba tutulmuş olacaklardır. Onlar için bu azaptan kurtuluş çaresi kalmamıştır. (Ancak o kimseler ki) o küfür ve irtidat sahipleri ki (bundan sonra) bu küfürlerinden, dinden dönmelerinden sonra daha hayatt al arken (tevbe ettiler) nadim ve peş i m an olup İslâm dinine döndüler (ve) hallerini İslâm hükümlerine göre (İslahta bulundular) hakiki şekilde tövbe ve istiğfar etmiş olduklarını bu güzel amelleriyle pekiştirdiler (onlar müstesna) onların tövbeleri makbul, kendileri ilâhî lütfa nail olurlar. (Çünkü Allah Teâlâ şüphesiz bağışlayıcıdır) o gibi kimselerin tövbelerini kabul, günahlarını af ve setir buyurur ve (rahimdir.) Onlara merhamet eder, lütfü ihsanda bulunur. El verir ki, bu tövbe bu pişmanlık halisane olsun. Rivayete göre en s ardan Hars ibni Süveyd dinden dönüp kâfirlere katılmıştı. Sonra nadim ve pişman olmuş, kavmine haber göndermiş, onlar da bu hususta Yüce Peygamber'e müracaat etmişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş; halisane olan tövbelerin Allah katında makbul olacağı bildirilmiş Gulâş adındaki kardeşi, bu âyeti kerimeden Hars'ı haberdar etmiş, o da Medine'i Münevvereye gelip peygamberin huzurunda tevbe etmiş, Hz. Peygamber de onu bu tövbesini kabul buyurmuştur.

 

 

 

 

90.  Muhakkak o kimseler ki, îmanlarından sonra kâfir oldular sonra da küfrü arttırdılar, artık onların tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır. İşte sapık olanlar, onlardır...

90. (Muhakkak o kimseler ki) o kâfirler veya diden dönenler ki, (imanlarından sonra kâfir oldular) meselâ: Yahudiler gibi ki, Hz. Musa'ya imândan sonra, Hz. İsa'nın peygamberliğini inkâr ederek küfre düştüler. Veyahut bazı kimseler ki, son peygamberi evvelce tasdik ettikten sonra onun peygamberliğini inkâra başladılar. (Sonra da küfrü) kendi inkârlarını, düşmanlıklarını (arttırdılar) meselâ: Yahudiler gibi ki Hz. İsa'yı inkâr ile küfre düştükleri halde daha sonra son peygamber Hz. Mu ham m ed' de inkâr ederek kat kat küfre düştüler, bu küfürlerinde İsrar ettiler, başkalarının imân etmelerine de mâni olmaya çalıştılar. (Artık onların tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır) çünkü inatçı kimselerdir, ilâhî azap gözleri önünde tecelli etmedikçe, yani ölüm sarhoşluğu halinde bulunmadıkça tövbe etmiyeceklerdir, öyle bir haldeki tövbe ise elbette makbul değildir. Veyahut onların, tövbeleri samimî değil, münafıkça olacaktır. Öyle bir tövbe ise kabule şayan olamaz. Bir de şu var ki: Vaktiyle yapılan bir tövbeyi müteakip ona muhalif bir hareket yapılırsa, meselâ, yeniden dinden dönülürse artık o evvelce yapılmış olan tövbenin bir kıymeti kalmaz, öyle bir tövbe kabule şayan olmaz. Bu ilâhî beyanın bütün bunlara şümulü ve ihtimali vardır. (İşte sapık olanlar onlardır) dalâlet üzere sabit bulunan bu kısım dinsizlerdir.

Bir rivayete göre: Bir topluluk dinden dönüp Mekke'i Mükerremeye gitmişler, biz Mekke'de oturup Hazret i Muhammed'in bir felâkete uğrayacağı zamanı bekleyelim demişler, bu şekilde küfürlerini arttırmışlar, bu âyeti kerime de onların hakkında nazil olmuştur.

Hülâsa:    Bu mübarek âyetlerden anlaşılmış oluyor ki, küfre düşenler üç kısımdır. Bir kısmı, başlangıçta kâfir olup sonra tövbe ederek İslâmiyeti kabul eden ve İslâmiyet il zara öl an d ir. Bunların tövbeleri makbul, kentliler) uhrevî saadete nail olmuş kimselerdir.

İkinci kısım: Kâfir iken bir müddet İslâmiyet i kabul eden, sonra yine kâfir olan mürtedlerdir. Bunlar bu hal üzere ölünce ebedî azaba uğramı; olacaklardır.

Üçüncü kısım da kâfir olarak yaşayan ve günden güne de küfürlerini arttıran, meselâ mukaddesata hücum edip duran ve o hal üzere ölüp giden kimselerdir. Bunlar da tövbeye nail o lam ayıp küfür üzere ölen ve ebedî azaba uğramı; olan dinsizlerdir ki,' kendilerini kurtaracak hiç bir çare bulunmayacaktır. İşte (91) inci âyeti kerime de bunu söylemektedir.

 

 

 

91. Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular ve kâfirler oldukları halde öldüler, artık onların hic birinden yer yüzü dolusu altın feda edecek olsa elbette kabul edilmeyecektir. İşte onlar için elîm bir azap vardır. Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur...

91.       Bu âyeti kerime, küfr üzere âh i ret e gidenler için hic bir kurtuluş çaresi bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular) ilâhî dinin nuru her tarafı aydınlatıp dururken onu inkâr ederek kendilerini onun nurundan mahrum bıraktılar (ve kâfirler oldukları halde öldüler) daha dünyada iken uyanacak kadar vakit yetiyi halde yine uyanıp imân şerefine nail olmadan ölüp gittiler (artık onların hic birinden) kendisini kurtarmak için kurtuluş çaresi olmak üzere diyelim ki (yer yüzü dolusu altın feda edecek) sadaka olarak verecek (olsa elbette kabul edilmeyecektir). Artık kurtuluş çaresi zamanı geçmiştir, (işte onlar için) öyle küfr içinde ölenler için (elim) gayet acıklı; elem verici (bir azap vardır) onlar ebedî olarak cehennem ateşine atılmış olacaklardır. (Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur) onların imdatlarına kimse koşmayacaktır. Dünyada iken taptıkları, putlar, insanlar, kendilerine güvendikleri çoluk çocukları kendilerine yardım edemiyeceklerdir. Onlar için hiçbir yardımcı bulunamaz. Onlara dünyada iken yaptıkları iyilikler, sadakalar da yardımcı olamıyacaktır. Çünkü onlar sağlam bir imânla birlikte değildir. Küfür karışık olan bir iyiliğin semeresi dünyada görülebilir, fakat bu iyilik ilâhî dinden mahrum olan bir kimseyi ebedî azaptan kurtarmaya vesile olamaz. Bundan kurtulmanın çaresi imandır, İslâm dinini kabuldür. Ancak bazı bahtiyar kimseler olabilir ki: Dünyada yaptıkları iyiliklerin, sadakaların, büyük bir mükâfatı olarak daha dünyada iken imân şerefine nail olur, mü'm in olarak âh i ret e gider, o âlemde de bu güzel hareketlerinin mükâfatını fazlasıyla görürler, İşte bu, büyük bir bahtiyarlıktır. Cenâb-ı Hak cümlemizi İslâm şerefinden bir an mahrum bırakmasın. Âmin...

 

 

 

 

92.  Sevdiğiniz şeylerden hare ayı ne aya kadar iyiliğe nail olamazsınız ve her ne şey harcarsanız şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkiyle bilir.

92. Bu âyeti kerime, mü'minlere Cenâb-ı Hak'kın lütf ve ihsanına mazhar olabilmelerinin yolunu gösteriyor, onların âl içen ab bir şekilde hareketlerine işaret ediyor, gayri mü $ l i m I erin fidyeleri kabul edilmediği halde mü'minlerin yapacakları harcamanın, hayır ve iyiliklerin kabul edileceği mü'minlere müjdeleniyor. Şöyle ki: Ey mü'minler!

(Sevdiğiniz şeylerden) mala, cana, nefse ait, insanlarca tabisten sevilen ve istenen şeylerden hak yolunda dağıtıp (harcamadıkça) bunları sarf ve tasaddukda bulununcaya kadar (birre) tam bir hayra veya bir ilâhî rahmete, bir büyük sevaba, bir rızayı hakka veya cennet bahçesine (nail olamazsınız) böyle bir kemâle, bir muazzam mükâfata erişemezsiniz, (ve) hak yolunda (her ne şey harcarsanız) gerek en sevgili şeylerinizden olsun ve gerek olmasın (şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu) o infak ettiğiniz şeyi (hakkiyle bilir) ona göre sözlere mükâfatını ihsan buyurur. Halisane olan hiç bir harcamayı karşılıksız bırakmaz.

Velhâsıl: Allah rızâsı için sadaka vermek, zekât vermek bir infaktır. Bir makam ve mevkiyi İslâmiyete hizmet için güzelce idare etmek ve icabında onu terk eylemek bir i nf aktır. İslâm yurdunu müdafaa için harp sahasına atılarak bedenen fedakârlıkta bulunmak bir infaktır. Rızayı hak için m ah I u kat a sözle, fiil ile yardım etmekte bir infaktır. Bir mü'm in muktedir olduğu halde lüzum anında böyle bir infakta bulunmadıkça iyilik makamına nail, ve ümmetin iyilerinden sayılamaz. Bunun içindir ki, ümmetin iyileri hak yolunda mallarını, canlarını feda etmekten asla çekinmemişlerdir. Hattâ, rivayet olunuyor ki: Bu âyeti kerime nazil olunca eshabı kiramdan birçok zatlar büyük harcamalarda bulunmuşlardır. Ezcümle Ebu Talha hazretleri, Peygamber'in huzuruna varmış. Ya resûlallah! Benim mallarım arasındaki en sevdiğim bir bahçem vardır, onu nereye emrederseniz oraya bırakayım diye sormuş, Rasüli Ekrem de ne güzel, ne güzel, onu yakın akrabana ver diye buyurmuş, Talha Hazretleri de o bahçesini amcazadelerine ve diğer akrabalarına bağışlamıştır.

Hz. Ömer de kisranın medaini fethedildiği zaman esirler arasından bir cariye satın aldırmıştı, cariye Medine'i Münevvere'ye getirilince Hz. Ömer'in muhabbetini c el bet m işti. Bu âyeti kerime nazil olunca o sevdiği cariyesini rızaya hak için azat eylemiştir.

Hele eshabı kiramın ve birçok İslâm mücahitlerinin İslâm'ı yüceltmek için cihat meydanlarına atılıp en kıymetli, en sevgili varlıkları olan canlarını feda etmiş oldukları tarih en sabit bir hakikattir ki, bütün o fedakârlıklar bu konudaki ilâhî emirlere tam boyun eğme ve uymanın saygıya değer bir neticesidir. Cenâb-ı Hak'ka olan sevgi ve bağlılığın bir parlak alâmetidir.

Canlar feda muhabbeti canana ser değil'

"Terki ser etmek ehli dile bir hüner değil"

 

 

 

 

93. Bütün yiyecekler, T evrat'in nüzulundan evvel İsrail oğullarına helâl idi. İsrail'in kendi nefsine haram kıldığı şeyler müstesna. De ki: Eğer doğru kimseler iseniz Tevrat'ı getiriniz de onu okuyuveriniz.

93.   Bu mübarek âyetler, bazı serî hükümlerin vaktiyle de neshedilmiş olduğunu göstererek bunun aksini iddia edenleri susturmakta, son peygamber Hazretlerinin risaletine şahitlikte bulunmaktadır. Şöyle ki: Yahudîlerden bir taife, Rasüli Ekrem efendimizle görüşmüşler ve demişler ki: Sen İbrahim Aleyhisselâm'ın milleti üzere bulunduğunu iddia ediyorsun, hem de onun dininde haram olan şeylerin helâl olduğunu söylüyorsun, bu nasıl olur? Bunun üzerine bu âyetler nazil olarak onların bu iddiaları tekzib edilmiş, o haram olan şeylerin sonradan haram olduğu Tevrat'ta sabit, bu sebeple neshin vukuu muhakkak olduğundan artık bunun aksini ey İsrail oğulları nasıl iddia ediyorsunuz? Getiriniz Tevrat'ı, okuyunuz bakalım iddianızı destekleyecek bir şey var mı? Öyleyse bazı hüküm I erdeki nesh iddiasını inkâr edemezsiniz? Evet... İşte buyuru İliyor ki: (Bütün taamlar) bütün yiyecek şeyler veya bütün yiyeceklerin nevileri (T evrat'in inmesinden evvel israiloğullarına helâl idî) onlardan yiyip içebilirlerdi, dinen memnu değildi (İsrail'in) Hz. Yakub'un (kendi nefsine haram kıldığı şeyler müstesna) onlar kendisine mahsus olarak haram, kılınmıştır. Şöyle ki: Rivayete göre Hz. Yakub şiddetli bir hastalığa tutulmuş, rahatsızlığı devam etmiş, Cenâb-ı Hak bana şifa verirse, yiyip içmesini en sevdiğim şeyleri adağım olsun nefsime haram kıldım demiş ve şifa bulunca en sevdiği deve eti ile deve sütünü terketmiştir. Ve diğer bir rivayete göre de Hz. Yakub, İrkım' nisa denilen bir hastalığa tutulmuş, doktorların tavsiyelerine binaen deve etini ve sütün kendisine haram kılmıştır. Bir de israiloğullarına isyanları yüzünden bazı yiyecekler bir ceza, bir azap olmak üzere bilahara haram kılınmıştır. Yoksa bunlar Hz. Adem ve Hz. İbrahim zamanından beri haram bulunmuş değildir. Habibim! Onlara (de ki: Eğer) siz o iddianızda (doğru kimseler iseniz Tevrat'ı getiriniz de onu okuyuveriniz) öyle eski bir harama dair Tevrat'ta bir âyet varsa gösteriniz, ille de Tevrat'a ve diğerlerine hakikate aykırı şeyleri isnat etmeyiniz.

 

 

 

 

94.  Ondan sonra Allah Teâlâ adına kim yalan yere iftirada bulunursa işte onlar zâlimdirler. 94.  (Ondan sonra) hu haram kılmanın bilahara meydana geldiği Tevrat'ın mütalaasıyla da sabit olduktan sonra (Allah Teâlâ adına) ona nisbet etmek suretiyle (kim yalan yere) hakikate aykırı (iftirada bulunursa) bunu Cenab'ı Hak Hz. İbrahim'den beri haram kılmıştır derse (işte onlar) böyle iddiada bulunanlar (zalimlerdir.) Haktan batıla geçmiş, din adına yalan söylemek rezaletini istemiş kimselerdir. Binaenaleyh Rasûli Ekrem'e karşı münakaşaya cüret edenler de iddialarını isbat edememiş Tevrat'ı götürüp onda davalarını güçlendirecek bir âyet gösterememişlerdir. Bu suretle de Rasûli Ekrem'in peygamberliği sabit olmuştur. Çünkü evvelce hiçbir şey yazıp okumamış olduğu halde Tevrat'ın içindekilere muttali olup onunla inkarcıları sükut ettirme ve susturması bir nevi mucize eseridir. Ve böyle bir haram oluşun bilahara vukuu Tevratta yazılmış olduğundan da bu da neshin cevaz ve vukuuna bir delildir. Artık bunun tersi nasıl iddia edilebilir.

 

 

 

 

95.  De ki: Allah Teâlâ doğru söylemiştir. Artık hanîf olan İbrahim milletine tabi olunuz. Ve o asla müşriklerden olmamıştır

95.     Bu âyeti kerime: Peygamber'in açıklamalarının ilâhî vahye dayanmış olduğundan her bakımdan doğru olduğunu, bunun hilafını iddia edenlerin de yalancı olduklarını tariz yoluyla bildirmektedir. Ve bütün insanları İslâm dairesine davet eylemektedir. Şöyle ki: Habibim! O seninle münakaşaya cüret edenlere (de ki: Allah Teâlâ doğru söylemiştir.) bütün beyanları hakikatin kendisidir. Bizim helâl ve harama dair verdiğimiz bilgiler de Cenâb-ı Hak'kın vahyine, bizlere bildirmesine dayanmış olduğundan tamamen doğrudur. Aksini iddia ise hâşâ Hak Teâlâyı, onun dinini tekzibdir. (Artık) küfürden, cehaletten kurtulmak istiyorsanız (hânif olan) bir tevhit dini olup batıl dinlerden uzak bulunan (İbrahim milletine) İslâm milletine (tâbi olunuz.) İbrahim aleyhisselâmın da bütün peygamberlerin de milleti bu İslâm milletinden, bu tevhit dininden başka değildir. (Ve o) İbrahim aleyhisselâm (asla müşriklerden olmamıştır) o daima Allah'ın birliğine inanmış, daima İslâm dinini yaymaya hadim bulunmuştur. Öyle insanlara tapan, mâbudluk isnat eden kimselerden asla bulunmamıştır, onlar ile hiçbir alâkası yoktur, onların İbrahim aleyhisselâm'a mensup olma iddiaları haki kat a aykırıdır. Bu Kur'anî beyanlar Yahudîler ile Hıristiyanların bir nevi müşrik olduklarınatariz ve işaret etmektedir.

 

 

 

 

96.  Şüphe yok ki, insanlar için ilk tesis edilmiş olan ev, Mekke'deki o çok mübarek ve âlemler için hidayet olan beyti Muazzamadır.

96. Bu mübarek âyetler, Kabe'i Muazzama'nın yüceliğini, onu ziyaretin ehemmiyetini gösteriyor. Onun diğer mabetlerden üstünlüğünü inkâr edenlere bir reddiyye mahiyetinde bulunuyor.

Rivayete göre Yahudîler demişler ki, beyti mukaddes, Kabe'den üstündür, çünkü beyti mukaddes, peygamberlerin hicret etmiş oldukları bir makamdır ve mukaddes arzda bulunmaktadır. Müslümanlar da demişler ki: Hayır Kabe daha büyüktür. Bunların bu münakaşalarından Rasûli Ekrem efendimiz haberdar edilmiş, onun üzerine bu âyetler nazil olmuştur. Şöyle buyuru İliyor ki: (Şüphesiz insanlar için) onların ibâdetleri için ilâhî emir ile (İlk) yapılmış ve (tesis edilmiş olan ev) ibadethane, mukaddes makam (Mekke'deki o çok mübarek) hayır ve faydası ziyade (ve âlemler için) Kıblegâh olması sebebiyle vesile'i (hidayet olan) beyti muazzama (dır.) Çünkü o yüce beyti ziyaret eden, onun etrafında tavaf eyleyen, onda it i kafa giren mü'minler için pek ziyade sevap vardır, günahların affına vesiledir ve daha nice faideler vardır. Naklen sabit olduğuna göre yer yüzünde bütün ehli imân için İlk yapılan mabet Kabe'i muazzamadır. Bunu Hz. Adem bina etmiştir. Sonra tufanda mahvolduğundan onu aynı yerde Hz. İbrahim yeniden yapmıştır.          Daha sonra da yıkılmış olmakla cürhüm'den bir kavmi, bilahara da Amal ika kavmi ve en sonra Kureyş kabilesi bina kılmıştır. Böyle daima mukaddes bir mabet

olarak vücude getirilmiş ve umum mü'minler için bir kiblegâh bulunmuştur.

Bir rivayete göre de Kabe'i muazzama sema ile yeryüzünün yaratılması zamanında su yüzünde olmak üzere melekler tarafından bir beyaz hulusa halinde vücude getirilmiştir. Sonra da yer sahası bunun altında teşekkül etmiştir. Hz. Âdem cennetten yeryüzüne inince melekler kendisine demişler ki: Bu beyti muazzam ayı tavaf et, biz bunu senden iki bin sene evvel tavaf ettik. Velhâsıl Kâba'i muazzama, böyle eski, m il barak bir mabettir. Mescidi aks ad an daha önce ve daha mukaddestir.

 

 

 

97. Onda acık alâmetler, İbrahim'in makamı vardır. Ve her kim ona girerse emin olur. Ve onun yoluna gücü yeten kimseler üzerine de o beyti hac etmek Allah Teâlâ için bir haktır. Ve her kim inkâr ederse şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün alemlerden ganîdir.

97. (Onda) o muazzam beytullahta tacil; alâmetler) vardır. Onun kutsi bir mabet olduğuna acık deliller vardır. Ona suikasitte bulunan fil ordusu gibi zorbalar ilâhî kahra uğramışlardır.

Asırlardan beri onun üstünden kuşlar uçup gitmezler, ona tazim için etrafında dolaşırlar. Onda Hazret i (İbrahim'in makamı vardır) Kabe-i muazzam ayı inşa ederken üzerine bastığı taşta mübarek ayaklarının izleri bulunup halen ziyaret edilmektedir. Bir rivayete göre de Hz. İbrahim Şam'dan Mekke-i Mükerreme'yi ziyarete gelmiş ve at üzerinde bulunmuş iken muhterem oğlu Hz. İsmail'in eşi, Hz. İbrahim'in başını yıkamak istemiş, Hz. İbrahim attan inmeyince mübarek sağ ayağının altına bir taş koyarak o taraftan mübarek başını yıkamış, sonra da sol tarafına taşı koyarak o taraftan da yıkamış, Hz. İbrahim'in mübarek ayakları o katı taşa tesir ederek bir harika olmak üzere onda derince biriz bırakmıştır. İşte bu taşın halen bulunduğu yere makamı İbrahim denilmektedir. (Ve her kim ona) beyti muazzam aya (girerse) iltica ederse (emin olur) orada bulundukça kendisine tecavüz olunmaz. Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir ki: Ben Kabe içinde babam Hattabın katiline raslamış olsam oradan çıkıncaya kadar kendisine dokunmam. İmamı Âzam'a göre de katledilmesi şer'en lâzım gelen bir şahıs Haremi Şerife sığınsa kendisine dokunulmaz, şu kadar var ki, ona yiyecek ve iceceh verilmez, harice çıkmağa mecbur bir halde bırakılır. Fakat Haremi Şerif dahilinde katil olan bir kimse hakkında Harem dahilinde kısas icra edilebilir. İmamı Şafii'ye göre ise Harem haricinde katil bir şahıs hakkında da Haremi Şerif dahilinde kısas icra edilir. Zira kısasta hem Allah hakkı, hem de kul hakkı vardır. Kul hakkını tehir ise caiz değildir.

Bununla beraber Beytullah'ı halisane bir surette ziyaret edenler, âh i ret azabından em ân bulmuş olurlar. Elverir ki, bilahara m es'illiyet i gerektiren bir harekette bulunmasınlar.

Bir       hadisi şerifte herhangi müslüman, Mekke-i Mükerreme ile Medine

Münevvere'd en birinde vefat ederse kıyamet gününde emin olarak diriltilir. Ne devlet! Artık bir mü'm in, bir mâni bulunmadıkça o gibi yüce makamları ziyaret etmek istemez mi?. (Ve onun yoluna gücü yeten) yani hicaza gidebilmesi için yiyeceği, içeceği, nakil vasıtası ve beden sağlığı yerinde bulunan (kimseler üzerine de o beyti) Kabe'i Muazzam aya gidip (hac etmek) ziyarette bulunmak bir vazifedir, ve (Allah Teâlâ için) o kimselerin yerine getirmeye dinen mecbur oldukları (bir haktır) o kimse bunu ifaya borçludur. (Ve her kim inkâr ederse) haccın farz oluşunu inkâr ederek küfre düşerse veya kendisine hac farz olduğu halde onu terk eylerse kendi aleyhine hareket etmiş, kendisini          mesuliyet altına sokmuş olur. Allah Teâlâ onun haccına hâşâ muhtaç değildir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün alemlerden ganidir). Hiç bir kimsenin ibadet ve

itaatine muhtaç değildir. Bu gibi ibâdetleri kullarına emretmesi onların maddî ve manevî faideleri içindir. Nitekim hac farizesinin nice hikmetleri, faideleri vardır ki, bütün bunlar bu vazifeyi ifa edenlere aittir. Bunları bir engel olmadan t erkeden I er ise nîmete nankörlükte bulunmuş olmazlar mı?

§ Haccın yerine getirilmesinini şartları için Bakare süre-indeki (128 - 172.) âyetlere müracaat ediniz!

§ Mekke-i Mükerreme: Arap yarımadasının merkezi ve en büyük şehridir. Mübarek Hicaz bölgesinde bulunmaktadır. Kabe'i Muazzama'yı içine alır ve Peygamberimizin doğduğu yerdir. Bu cihetle bütün İslâm âleminin en mukaddes bir beldesidir. Hangi tarihte ve kimler tarafından tesis edilmiş olduğu kesin bir şekilde değildir. § Mekke tabiri lügat itibariyle bir şeyi emmek, azaltmak, helâl etmek demektir. Mekke'i Mükerreme'de birçok ziyaretçileri mübarek alanına topladığı, ziyaretçilerinin günahlarını azalttığı ve kendisine suikast edenlerin helakin a sebep olduğu için veya bulunduğu vadinin suyu az bulunduğu için böyle Mekke adını almıştır.

§ Bekkede Mekke'i Mükerreme demektir. Bu kelime de luğat bakımından toplanma ve izdiham mahalli demektir ve ezmek ve defetmek manasındadır. Mekke'i Mükerreme de hac için insanların kendisinde toplandığı, veya kendisine suikast edenlerin başları ezilip def edildikleri için böyle Bekke adını almıştır

§ Kâbe'i Muazzama da: Mescidi Haram denilen mukaddes bir mabedin ortasında bulunan, bütün mü'minlerin kıblegâhı olup dört köşeli bulunduğu için Kabe unvanını alan bir mukaddes makamdır ki: Bunun dört tarafından her hangi birine yönelerek namaz kılınır ve etrafında tavaf vazifesi yerine getirilir. Bunun ortasında bulunduğu mabede saygı için Beytullah unvanı da verilmiştir.

 

 

 

 

98. De ki: Ey Ehli Kitap!. Ne için Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkiyle şahittir.

98.        Bu mübarek âyetler, ehli kitabı uyanmaya ve ehli İslâm'a karşı al d it ı c ı hareketlerde bulunmadan vazgeçmeye davet ediyor, onların kötü hareketlerini gösteriyor. Şöyle ki: Habibim! Senin peygamberliğini inkâr, ümmetini saptırmak alçaklığında bulunan Yehudîler ile Hıristiyanlar taif eşine (de ki: Ey Ehli Kitap) bir kere sıkılınız, vaktiyle ecdadınıza verilmiş olan kitapları da okuyup duruyorsunuz, artık (ne için Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz) neden Kur'ân'ı Kerim'i tasdik etmiyorsunuz? Ne için ondaki hacca ve saireye ait emirleri kabul eylemiyorsunuz? Kendi kitabınızdaki âyetleri de, Hz. Muhammed'in peygamberliğini gösteren Tevrat ile İncil'in beyanlarını da ne için bilmemezlikten geliyorsunuz? (Halbuki, Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkiyle şahittir) onları görüp bilmektedir. Sizi bu inkârınızdan dolayı elbette cezalandıracaktır, sizi şüphe yok ki, azaba uğratacaktır.


Sonraki Sayfa