|
64. De ki: Ey ehli kitap!
Bizim ile sizin aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz. Allah Teâlâ'dan
başkasına ibâdet etmeyelim. Ve ona hiçbir şeyi ortak kılmayalım. Ve Allah
Teâlâ'dan başka bazımız bazımızı rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyiniz
ki, şahit olunuz, bizler muhakkak müslümanlarız.
64. Bu âyeti kerime, bütün
insanlık âleminde bir birliğin, bir eşitliğin, bir dayanışmanın bir selâmet ve
saadetin oluşması için yalnız yüce Yaratıcımıza kullukta bulunmanın lüzumunu
göstermektedir. Bu yüce gayenin ise ancak İslâm dîni sayesinde temin edileceğine
işaret etmektedir. Ve bütün insanları fevkalâde hikmetli bir tarzı açıklama ile
şöylece irşat lütfunda bulunmaktadır. Habibim!. (De ki: Ey ehli kitap) denilen
Yahudîler ve Hıristiyanlar veya Necrandan gelen Hıristiyan taifesi (Bizim ile
sizin aramızda eşit olan) sırf adalet olup kendisinde peygamberlerin, semavî
kitapların ihtilâf etmedikleri (bir kelimeye) hidayete rehber olan bir esası bir
vecizeyi kabule (geliniz). O esas, o hikmet dolu vecize ise şudur; (Allah
Teâlâ'dan başkasına ibâdet etmeyelim), ibâdetlerimizi tam bir ihlas ile yalnız o
yüce mabuda tahsis edelim, ondan başka yaratıcı olan, ibâdete lâyık bir zatın
bulunmadığını bilelim, Hz. İsa gibi m ah I u kat a ilahlık vasfını vermeyelim,
(Ve Allah Teâlâ'dan başka bazımız bazımızı Rab ittihaz etmesin). Üzeyr Allah'ın
oğludur, Mesih Allah'ın oğludur denilmesin, ilâhî kitaba muhalif olarak bazı
şeyleri haram kılan veya helâl sayan rahiplere ve saireye bu hususta itaat
edilmesin. Onlar da birer insandır. Onların öyle indî hükümlerini kabul etmek,
onların birer rab gibi tanımak onlara ibadette bulunmak demektir. (Eğer yüz
çevirirlerse) eğer bu tavsiyeyi, bu anlatılan esasları kabul etmezlerse, eğer bu
genel birliği temin edecek yüce kanunlardan kaçınırlarsa, Ey Birliğe
inananlar!.. Onlara (deyiniz ki) Ey muhalifler! Ey bu hakikati takdir edemeyen
ihtiraslı insanlar! Biliniz (şahit olunuz ki, bizler muhakkak müslümanlarız)
bizler Cenab'ı Hak'kın birliğine inanmışız, Hak'ka boyun eğmişizdir. Allah
Teâlâ'nın emirlerini, yasaklarını tam bir imân ile takdir eden ve saygı gösteren
kimseleriz. Artık sizin için lâzımdır ki; bizim bu vaziyetimizi itiraf edesiniz.
Biz müslümanlar, başkalarını zor zoruna müslüman edecek değiliz. Siz kendi
menfaatinizi düşünün de bu yüce dîni kabul ediniz, etmediğiniz takdirde artık
neticesine hazırlanınız. Bu âyeti kerimede: (Ey ehli kitap) diye hitab edilmesi
de mühim iki hikmeti kapsamaktadır. Birisi: İrşad edilmesi istenen kimselere
karşı son derecede yumuşak bir s eh ilde tedricen hitab edilmesinin lüzumunu
bizlere bildirmektir. Çünkü böyle bir hitap, muhataplara bir şeref
bahşetmektedir. Onların gücenmeyip kendilerine teklif edilen hakkı kabul
etmelerine sebeptir. Evet!.. Bu kitap, onların ecdadına vaktiyle peygamberler
gönderilmiş, semavî kitaplar verilmiş olduğunu hatırlatmaktadır ki, bu onlar
için haddizatında bir şereftir. Diğeri de bu hitab, muhataplar için bir uyarı
mânası taşır. Şöyle denilmiş oluyor ki: Sizin ecdadınıza kitaplar verilmişti. O
kitaplar vasıtasiyle hak ve hakikatten haberdar olmanız icap ederdi. Artık nasıl
olur da o kitapların hükümlerine aykırı, yanlış itikatlarda bulunabilirsiniz?.
Nasıl olur da birbirinizi Rab edebilirsiniz?. Nasıl olur da insanları mabut
derecesine yükseltebilirsiniz?. Biraz düşünmeli değil misiniz..
§ Biz bir kere diğer dîn
sahiplerinin inançlarıyla müslümanların inançlarını biraz karşılaştıralım. Bu
cümleden olarak Yahudîler, kendi peygamberlerine vaktiyle verilmiş olan Tevrat
kitabının asıl nüshalarını kaybetmişlerdir. Bu tarihî bir hakikattir. Ondan
başka onlar Hz. İsa'yı ve bizim yüce peygamberimizi ve bu iki zata verilmiş olan
İncil ile Kur'ân'ı Kerim'i inkâr etmekte ve birçok bâtıl inançlarda
bulunmaktadırlar. Hıristiyan I ara gelince bunlar da bir kâmil insan olan Hz.
İsa'ya hâşâ ilahlık, mâbudluk vasfı vererek ona tapınmaktadırlar. Bizim yüce
Peygamberimizi ve Kur'an-ı Kerim'i de inkâr etmektedirler. Bir nice bâtıl
inançların da zebunu bulunmaktadırlar. Ellerindeki İncili er ise bütünüyle
tahrif edilmiştir.
Brahma dini de büsbütün
bâtıl bir dindir. Bu, Hindilerin eski dini bulunmuştu. Milâttan on iki asır
kadar evvel kurulmuştur. Ve yüzlerce mezhebe ayrılmıştır. Bunlar da teslis!
kabul ederler. Akıl ve mantığın kabul edeceği bir farzdan çok uzak
bulunmaktadırlar. Bunların (Veda) adında bir din hitabı vardır. Buda dini de
rivayete nazaran milâttan altı asır evvel Hindistanda zuhur etmiş, bâtıl bir
dindir. Bunun kurucusuna (Buda) denilmiştir. Bu dinde olanlar ruhların intikali
görüşünü kabul ederler. Bunlara göre (Buda) bir çok tenasuhlardan sonra bir âlim
olarak dünyaya gelmiş, hattâ ilahlık sıfatını da -hâşâ- kazanmış, nihayet
ölmeyip bir ebedî hayat âlemine göç etmiştir. Bugün Buda dini Doğu Asya'da
yaygın bulunmaktadır. Daha böyle bâtıl, uydurma dinler vardır ki, bunların bir
kısmı "İtilâyı İslâm" unvan iyi e yazmış olduğumuz bir eserde anlatılmıştır.
Orada mukayeseler yapılmıştır. Bir here de Yüce İslâm dinini biraz gözönüne
alalım. Bu mukaddes din bütün ilâhî dînlerin sonuncusu ve en üstünüdür. Bütün
peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik etmektedir. Bu cümleden olarak Hz.
Musa'yı da Hz. İsa'yı da birer büyük peygamber olarak kabul ediyor, onlara nazil
olan Tevrat ile İncil'i de birer ilâhî kitap olmak üzere bizlere bildiriyor. Bu
halde bir müslüman diyelim ki yahudiliği veya hıristiyanlığı kabul edecek olsa
birçok mukaddesatı inkâr etmiş, pek cahilce bir harekette bulunmuş olur. Bir
yahu d î hıristiyanlığı veya bir hıristiyan dayahudîliği kabul edecek olsa yine
bir çok mukaddesatı inkâr etmiş olacaktır. Fakat bir yahudî veya bir hıristiyan
müslümanlığı kabul etse nefsine asla ağır gelmeyecektir. Çünkü yine Hz. Musa'yı,
Hz. İsa'yı birer muhterem peygamber tanıyacaktır, onlara nazil olmuş olan
kitapların da yine birer ilâhî kitap olduğuna inanmış bulunacaktır. Onlardan
başka diğer peygamberler gibi son peygamber Hazretlerini de bir yılca peygamber
olarak tanıyacaktır. Hz. Musa gibi, Hz. İsa gibi muhterem peygamberleri ve
Tevrat ve İncil gibi kutsal kitapları tasdik eden ve yücelten Kur'ân'ı Kerim'e
de imân edeceklerdir. Artık mukaddes İslâm dînini kabul edecek mütefekkir, aydın
bir insan, hakikate ermiş, karanlıktan kurtulmuş, m es'ut bir hayata kavuşmuş
olmaz mı?.. İşte Cenab'ı Hak, bütün insanlığı bu kutsal dine davet ediyor...
İslâmiyet, öyle hikmet dolu
bir dîndir ki: Bütün hükümleri ilâhî vahye, ve ilâhî ilhama dayanmaktadır. Öyle
mübarek bir dindir ki: Onu tebliğ eden ve yayan yüce peygamber her türlü
olgunluklara sahip, kendisinin peygamberliği ve yüceliği göstermeğe muvaffak
olduğu mucizeler ile sabit, onun peygamberliğine, bütün beyanlarının sırf
hakikat olduğuna bir ebedî mucize olan Kur'ân'ı Kerim şahittir. Kur'an-ı mübîn
ise büyük bir mucize olup bin üç yüz küsur seneden beri bir âyeti bile
değişiklik ve bozu I m amaya uğramamıştır. Bütün beyanları; içtimaî hayatı
yüceltecek, emirlerden yasaklardan, bir nice tarihî, ilmî, ahlâkî mevzulardan
ibarettir, İslâm milletinin dinen dayanağı, Kur'ân'ı Kerim'in mukaddes âyetleri
ile Hz. Peygamberimizin mübarek hadisleridir ve bunlara dayanan icma'i ümmettir.
Bütün müslümanlar bu hususta inanç bakımından birdir, İslâm dinine mensup
âlimlerin vazifeleri ise gerek Kur'ân'ı Kerim'in ve gerek Peygamberimize ait
hadisi şeriflerin hükümlerini bu rahmete ermiş tebliğ etmek, bunları açıklamak
ve izahta bulunmaktır. Hiçbir İslâm âlimi, öyle bir delile dayanmaksızın
kendiliğinden hüküm veremez, İslâm m üşt eh it I eri arasındaki bazı ihtilaflar,
es as at a değil, füruata aittir birer dinî delile dayanmaktadır, birer hikmeti
vardır. Aralarında düşmanlık ve soğukluğa asla sebep olmaz.
Böyle bir görüş ihtilâfı,
bir hakkın tezahürü için pek samimi bir içtihada dayanmış olduğu için takdirlere
lâikdır. Bunun içindir ki, hakikî mü et eh it I er birbirini daima yücelt
mislerdir. Diğer milletlerin din adamları ise bir ilâhî kitaba, bir sahih
kaynağa dayanmış olmaksızın kendilerine göre birçok hükümler meydana
çıkarmışlar, birçok helâl olan şeylerin haramlığına ve tersi bir nice haram olan
şeylerin de helâl olduğu görüşünde bulunmuşlar, kendilerine tâbi olan kimseleri
de bunları kabule mecbur tutmuşlar, bu suretle kendilerini adetâ birer 'Rab)
gibi tanıtarak kendilerine bir çok cahilleri bir nevi taptırıp durmuşlardır.
İşte İslâm, dini insanlığı
bu gibi cahilce, mütehakkimâne hallerden m en ederek akıl ve hikmete tamamen
muvafık, kutsal bir sahada toplanmaya, adalet ve eşitlik dairesinde yaşamağa
davet ediyor ki, o saha da İslâmiyet in pek açık, pek aydın, pek eşitlikçi olan
selâmet ve saadet dairesinden başka değildir.
Evet... Bütün insanlığın
hakikî selâmet ve saadeti İslâm dini sayesinde tecelli eder. Bir ilâhî din ki,
bütün hükümleri hakikatin, kendisi, hikmetin, özü ve yücelme vesilesidir. Bir
apaçık din ki: Onun yüksek mahiyetini her düşünen, akıllı mütefekkir, insan onu
kabule, yüceltmeye mecburiyet hisseder. Bir ilâhî din ki: Bütün insanlığa
Cenab'ı Hakkın birliğini, azamet ve kudretini Maliliyim ve Rab oluşunu tebliğ
ediyor, yalnız o Yüce Yaratıcıya ibâdet edilmesini emrediyor, bütün kâinat i cad
eden, terbiye eden olmak üzere o Yüce Mabudu gösteriyor. Ne mukaddes bir din ki,
insanların selâmet ve saadetine vesile olacak en güzel, en hikmetli hükümlere
sahip bulunuyor, insanları yaratılış gayesinden haberdar ediyor, İnsanlara
ölmekle mahv ve perişan olmayıp ebedî bir âleme intikal edeceklerini gösteriyor.
Ahiret alemi denilen o ebedî âlemin hâl ve şanını en açık bir şekilde bizlere
bildiriyor. Orası için hazırlanmayı bizlere tavsiye buyuruyor. Bir yüce hikmet
dîn dolu ki: Bütün insanlığı Allah'ın birliğini, bütün yüce peygamberleri, bütün
semavî kitapları, bütün uhrevi hayatı tasdike davet ediyor. Bütün insanlık
arasında dinen, ahlaken bir birlik tesis ederek bir eşitlik, bir dayanışma, bir
kardeşlik vücude getirmek istiyor, bütün insanları güzel ibâdetlere, takvaya,
birbirine yardıma sevkediyor.
Artık insanlık âlemi, bu
kutsî dinin bu hükümlerini kabul, ve tavsiyelerine riayet ettikleri takdirde
melekler gibi temiz bir hayata bir içtimaî varlığa ulaşmaz mı?. Artık aralarında
mühim bir dayanışma bir yardımlaşma câri olup durmaz mı? Artık insanlık âleminde
kan döhercesine mücadelelerden, vahşîce hareketlerden eser görülebilir mi?..
Artık bir takım insanlar, sırf dünyevî, fânî bir menfaat düşüncesiyle veya
yanlış inanç tesiriyle kendileri gibi sonradan yaradılmış, ölüme mâruz blunmuş
kimselere tapar dururlar mı? Velhasıl: Bütün insanlığın selâmet ve saadeti
İslâm dini ile ayakta durur. Bütün yüce peygamberlerin insanlığa tebliğ etmiş
oldukları din de bu dîni İslam'dan başka değildir. Ceanbı Hak cümlemizi bu
apaçık dine intisaptan mahrum bırakmasın âmin...
65. Ey ehli kitap! Ne için
İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Tevrat ve İncil ise ondan sonra indirilmiştir.
Bunu anlayamıyor musunuz?.
65. Bu mübarek âyetler
de ehli kitabın yanlış iddialarını, cahilce münâkaşalarını bildiriyor. Onların
böyle hakikate aykırı hareketlerini kötülüyor ve teşhir buyuruyor. Şöyle ki: (Ey
ehli kitap) denilen yahudîler ve hıristiyanlar!. (Ne için İbrahim) Aleyhisselâm
(hakkında tartışmada) mücadelede, münazaada (bulunuyorsunuz?) Hz. İbrahim'in de
sizlerin dininizde olduğunu iddia ediyorsunuz. (Tevrat ve İncil ise ancak ondan)
Hz. İbrahim'den (sonra indirilmiştir) emildi kendisine Tevrat verilmiş olan Hz.
Musa, Hz. İbrahim'den bin sene kadar sonra ve kendisine İncil verilmiş olan Hz.
İsa da iki bin sene kadar sonra peygamberliğe nail olmuşlardır. Bunların bu
kitaplarında ise Hz. İbrahim'e dair bu iddialarına uygun bilgi yoktur. Özellikle
yahudîlik ve hıristiyanlık daha sonra aslını kaybetmiştir. Artık İbrahim
Aleyhisselâmın yalındî veya hıristiyan dininde olduğu nasıl iddia edilebilir?.
(Bunu) bu iddianın batıl olduğunu düşünüp (anlayamıyor musunuz?.) Artık bunu
biraz tefekkür ediniz de böyle haki kat a aykırı bir iddiada bulunmayınız.
§ Rivayete nazaran:
Yahudîler, Hz. İbrahim yahudî idi, Hıristiyanlar da hayır Hıristiyan idi
demişler, münakaşada bulunmuşlar, Rasilli Ekrem'i hakem tâyin etmek istemişler.
Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.
66. İşte siz o
kimselersiniz ki, sizin için kendisine dair bilgi bulunan şeyde mücadelede
bulundunuz. Artık sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında ne için
mücadelede bulunuyorsunuz?. Halbuki Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.
66. (İşte) Ey yahudîler ve
hıristiyanlar taifesi (siz o kimselersiniz ki sizin için kendisine dair) nihayet
(bilgi bulunan şeyde) Tevrat ve İncil hakkında Hz. Musa ile Hz. İsa'nın dîni
hususunda (mücadelede bulundunuz, artık) bu size yetmiyor mu?. Artık (sizin için
kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında) İbrahim Aleyhisselâm'ın hâşâ yahudî
veya hıristiyan olduğuna dair (ne için mücadelede bulunuyorsunuz?.) Sizin
kitaplarınızda buna dair birşey anlatılmamış olduğunu bilmiyor musunuz?.
(Halbuki) o münakaşada bulunduğunuz hususları, Hz. İbrahim'in hangi din üzere
bulunduğunu ancak (Allah Teâlâ, bilir siz) ise onu (bilmezsiniz) artık öyle
cahilce iddialarda bulunmayınız, Cenâb-ı Hak'kın bu husustaki beyanatını duyup
kabul ediniz.
67. Şüphe yok ki İbrahim,
ne yahudî idi, ne de hıristiyan idi. Fakat o Hânif idi, müslüman idi;
müşriklerden de olmamıştı.
67. Bu mübarek âyetlerde
İbrahim Aleyhisselâm'ın şahsının mukaddesliğini ve onunla beraber aynı dine
sahip seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki:
(İbrahim) hal Mu 11 ah (şüphe yok ki ne) yah udilerin sandığı gibi (yahudî idi)
ne de hıristiyan I arın iddiası gibi (hıristiyan idi) o bütün bâtıl, bozulmuş
dinlerden beri idi. (Fakat o Hânif idi) O dosdoğru din olan tevhit dinine mensup
idi. Namazlarında Kabe'ye yönelirdi. Hak rızâsı için kurban keserdi. Çocukları
sünnet ederdi, her hususta itidale riayet ederdi. O (müslim idi) Allah Teâlâ'nın
bütün emirlerine boyun eğer idi, bütün peygamberler arasında müşterek olan İslâm
dinine mensuptu. (Müşriklerden de olmamıştı) daima Cenâb-ı Hak'kın birliğine ve
noksansız olduğuna inanmış, yahudîler gibi, hıristiyanlar gibi bazı insanlara
Allah'ın oğlu diye tapmaktan, Cenâb-ı Hak'ka ortak koşmaktan her bakımdan uzak
bulunmuştu. Artık o kutsal yüce peygamberin yah udîl erden, hıristiyan I ardan
olması nasıl iddia edilebilir?
68. Şüphe yok ki, İbrahim'e
insanların en yakini, ona tâbi olmuş olanlardır. Ve bu Peygamberdir ve imân eden
kimselerdir. Allah Teâlâ ise mü'minlerin velisidir.
68. Şüphe yok ki Hz.
(İbrahim'e insanların en yakini) on ula dîn birliğine sahip olmak hususunda en
haklı bulunanı (ona tâbi olmuş olanlardır.) Onun zamanında, onu kabuleder?! ona
tabeiyyette bulunmuş olan zatlardır. (Ve bu peygamberdir) son peygamber olan ve
Hz. İbrahim'in yüce neslinden dünyaya gelmiş bulunan Hz. Mu ham m ed
Aleyhisselâm'dır. Hz. İbrahim ile Hz. Mu ham m ed Aleyhisselâm: Bütün dinî
esaslarda bir oldukları gibi, Hz. Mu ham m ed şeriatı da İbrahim'in şeriatına
birçok hususlarda muvafık bulunmuştur. Nitekim, hac vazifesi de bu cümledendir.
(Ve) yine İbrahim Aleyhisselâm'a en yakın, onunla din birliğine sahip olanlar
(imân eden kimselerdir) yani, hakikaten mü'm in olan, Allah'ın birliğini, bütün
yüce peygamberleri tasdik eden ve yüce, müslüman adına sahip bulunan Ümmeti
Muhammediyedir. (Allah Teâlâ ise) Hz. İbrahim'e ve diğer peygamberlere ve seri
at I ere inanıp kabul eden (Mü'minlerin velisidir) onların koruyucusudur,
yardımcısıdır, İşte hakikî bir dine sahip olmanın en muazzam mükâfatı!.
69. Ehli kitaptan bir
taife, arzu etmiştir ki, sizleri saptırsınlar. Halbuki, onlar kendi
nefislerinden başkasını, s apt ıram azlar. Ve farkına varamazlar.
69. Bu mübarek âyetler
de ehli kitap denilen taif enin hakikî mü'minleri ne kadar saptırmaya
çalıştıklarını ve onların ne kadar hakikatleri değiştirme ve bozmaya koşup
durduklarını meydana koymaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar! (Ehli kitaptan bir
taife), İslâm dinine olan düşmanlıkları sebebiyle (arzu etmiştir ki, sizleri
saptırsınlar) sizleri mukaddes dininizden ayırmak, sizleri küfre götürmek
temennisinde bulunmuşlardır. (Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını s apt
ıram azlar). Hakikî mü'minler onlara iltifatta bulunmazlar, onların
aldatmalarına kapılmazlar. O taife kendileri gibi irfan nurundan mahrum
kalanları dalâlete düşürürler. Bu saptırma hareketlerinin günahı da kendilerine
yönelmiş olur. (Ve) onlar bu hakikatin (farkına) da (varamazlar) ziyanda ve
hüsranda kalırlar.
§ Rivayete göre yahudîler,
es h abı kiramdan Mu az ibni Cebel'i, Huzeyfetübnil Yem anî ve Ammaribni Yasirî
-Allah onlardan razı olsun- kendi dinlerine davet etmişler, onun üzerine bu
âyeti kerime nazil olmuştur. Gerçekten zamanımıza kadar da yabancı milletler,
birçok teşkilât vücude getirmiş; birtakım saf müslümanları saptırmaya çalışarak
kendi dinlerine açıkça veya gizli olarak davet etmekte bulunmuşlardır. Bunların
gayeleri insanlığın hakikî bir dine sahip olması değildir. Belki insanlık
kütlesini tamamen kendilerine bağlayarak bu sayede siyasî, iktisadî emellerini
daha ziyade geliştirmektir. Ve İslâm cemaati adıyla karşılarında bulunan
muazzam, hakikî imân ile donanmış zevatı kutsî dinlerinden mahrum bırakarak
dağılmaya sevkeylemektir. Fakat Cenâb-ı Hak, buna müsaade etmeyecektir. İslâm
nuru, O ilâhî nur kıyamete kadar her yerde parlayıp duracaktır. Bizim vazifemiz
ise dost ile düşmanı tanımaktır, birtakım aldatıcıların medeniyet adıyla,
terakki adıyla yapılan yaldızlı, aldatıcı sözlerine kıymet vermemektir. Onların
şeklen doğru görünmelerine al d an m ayıp, onların kötü emellerini anlamaktır.
"Bâtıl hamişe bâtil-ü
beyhudedir veli"
"Müşkil budur ki sureti
haktan zuhur ede"
70. Ey ehli kitap!. Ne
için Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?, siz görüp duruyorsunuz.
70. (Ey ehli kitap!. Ne
için Allah'ın âyetlerini) yani: Asıl Tevrat ile İncil'in beyanlarını, Hz.
Muhammed'in peygamberlik ve risaletine ait bilgileri (inkâr ediyorsunuz?) Niçin
o son peygamber Hz. Muhammed'i tasdik etmiyorsunuz?. (Halbuki, siz) o Yüce
Peygamber'in peygamberlik ve risaletini bildiren âyetleri (görüp duruyorsunuz) o
âyetleri kapsayan kitapların birer mukaddes kitap olduğuna inanıyorsunuz. Ve
yahut siz o Yüce Peygamber'in mucizelerini görüp onun hak bir peygamber olduğunu
görüyorsunuz. Artık onun risaletini inkâra nasıl cür'et ediyorsunuz?..
"Ey şemsi risalet seni
mümkin midir inkâr"
"Pür şaşaadır nurun ile
enfüsü af ak"
71. Ey ehli kitap!. Ne için
hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz?, ve hakkı gizliyorsunuz?. Halbuki, siz
bilirsiniz...
71. (Ey ehli kitap! Ne
için hak'ki) Rasûli Ekrem'in evsafını içeren Kur'ân'ı veya kendi kitaplarınızda
sabit olan, peygamberin vasıflarını (bâtıl ile karıştırıyorsunuz) örtbas
ediyorsunuz?. Tahrif edip yalan karıştırıyorsunuz?. (Ve hakkı gizliyorsunuz), O
Yüce Peygamber'in yüksek evsafını gizlemeye çalışıyorsunuz?. Bu lâyık mıdır?.
(Halbuki, siz) o mübarek peygamberin bu evsafını, onun peygamberlik ve
risaletini kitaplarınızdaki beyanlara göre pekâlâ (bilirsiniz) böyle inkarcı
hareketlerinizin, ne kadar tehlikeli, ne kadar sorumluluk, getirici olduğunu
anlarsınız. Artık böyle bir inkâra cür'etten sıkılmaz mısınız?.
Allah'a olur mu hiç vasi I?
Peygambere uymayan esâfil!..
72. Ehli kitaptan bir grup
dedi ki: Mü'minlere indirilmiş olana s a- b ah leyin imân ediniz, akşamleyin de
onu inkâr eyleyin iz. Olabilir ki dönüverirler.
72. Bu mübarek
âyetler de ehli kitaptan bir grubun İslâmiyet in yayılmasına mâni olmak için ne
gibi hileli yollara devam ettiklerini ve onların bu çalışmalarına rağmen
İslâmiyet'in ufuklara yayılacağını göstermektedir. Şöyle ki: (Ehli kitaptan)
yahudilerden bir (grup) bir taife, kendi dindaşlarından bazılarına (dedi ki:
Mü'minlere) müslümanlara Hz. Muhamed'in peygamberliğini tasdik edenlere
(indirilmiş olana) yani Kur'ân-ı Kerim'e (sabahleyin) gündüzün evvelinde (imân
ediniz) bu bir ilâhî kitaptır, diye ona inandığınızı söyleyin (akşamleyin de)
gündüzün sonunda, daha akşam olur olmaz da (onu) o Kur'ân'ı (inkâr eyleyin iz.)
Hayır... Yanılmışız, Tevrat'ta kendisinden bahsedilen kitabın bu Kur'ân'd an
ibaret olmadığını şimdi anladık diyerek zahiren göstermiş olduğunuz İslâmiyet i
kabulden, Kur'ân'ı tasdikten dönünüz. (Olabilir ki:) Sizin böyle hilekârca
hareketinizin tesiriyle, ve Kur'ân'ı tasdik eden bir kısım müslümanlar,
Islâmiyetten (dönüverirler) sizin bu dönüşünüz, onların üzerinde böyle bir tesir
yapmış olabilir. Ne haince bir hareket!. Bu taife hakkında deniliyor ki: Hayber
yan udilerinden on kişi imiş veya Kureyze kabilesinden bir cemaat imiş. Bunlar,
içlerinde bazı kimselere demişler ki: Sabahleyin, Hz. Muhammed'in dinine
giriniz, sonra da akşamleyin deyiniz ki: Biz kitabımıza baktık âlimlerimizle
istişare ettik, Hz. Muhammed'in âhir zaman peygamberi olmadığı bizce orataya
çıktı, siz böyle yaparsanız onun esbabı şüpheye düşer, sizin daha bilgili
olduğunuzu düşünür de belki Islâmiyetten yüz çevirirler.
Diğer bir görüşe göre de bu
taifeden maksat, Keab ibni Eşref ile Mâlik Ibnüs Sayfdır. Kıble Kâbe'i
Muazzamaya çevrilince bundan yahu diler üzülmüşlerdi. Bunlar kendi dindaşlarına
dediler ki: Siz Kıble hakkındaki nazil olan Kur'ân âyetine sabahleyin inanır
gibi görünerek Kâbeye doğru namaz kılınız, sonra da bunu inkâr ederek kendi
kıblenize dönünüz!. Umulur ki: Müslümanlar size bakarlar da, sizin daha ziyade
ilim sahibi olduğunuzu düşünürler de sizin kıblenize dönüverirler.
Velhasıl: Öteden beri
müslümanları dinlerinden kaydırmak için böyle hilelerde bulunan bir nice din
düşmanları bulunmuştur. Fakat bu gibi hilelere aklı başında olan, İslâm dininin
hakikatini, yüceliği anlamış bulunan bir müslüman iltifat eder mi?.
"Bir ş em' i ki
mevlâyaka'bir veçhile sönmez"
Allah'ın yaktığı bir mum
hiçbir şekilde sönmez.
73. Sizin dininize
tâbi olandan başkasına inanmayınız. De ki: Şüphe yok hidayet, Allah hidâyetidir.
Size verilen şeyin benzerinin başka bir kimseye verildiğine veya Rab bin izin
katında aleyhinize delil getireceklerine inanmayın. De ki: FazI, şüphesiz Allah
Teâlâ'nın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah Teâlâ vasidir, alîm d ir.
73. Yahudîler,
birbirine şöyle tavsiyelerde bulunmuşlardır: (Sizin dininize tâbi olandan
başkasına inanmayınız) sizin dininize muvafık olmayan bir dini kalben tasdik
etmeyiniz. Ancak yahudilik dinine tâbi olanları tasdik ediniz. Halbuki, bunlar
bu kanaatlerinde çok aldanmış bulunuyorlar. Resulüm Ya Muhammedi (De ki: Şüphe
yok hidayet. Allah hidâyetidir) yani: Doğru yol, Islâmiyetten ibarettir. O bir
hidayet yoludur, başkası dalalettir. Fakat o inkarcılar, bu hakikati bilmezler
ve kendi aralarında derler ki: (Size verilen şeyin benzerînin başka bir kimseye
verildiğine) inanmayınız. Size verilen Tevrat'ın bir misli, yahudîlik dininin
bir benzeri başka bir millete verilmemiştir. Artık müslümanlığı kabul etmeyiniz
(veya rabbinizin katında) yarın kıyamet gününde (aleyhinize) başka kimselerin
(delil getireceklerine inanmayın) hiçbir millet, sizin kadar ilme, hikmete,
kitabe, kudret helvası ve bıldırcın gibi, denizin yarılması gibi mucizelere,
kerametlere nail olmamıştır. Artık onlar, sizin aleyhinizde nasıl delil
getirebilecekler?. Öyle iddialara aldırmayınız, çünkü siz onlardan daha doğru
bir dine sahipsiniz. İşte yahudîler kendilerine böyle bir kıymet veriyor,
kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Hak Teâlâ Hazretleri de onları tekzib
ediyor, onları uyanmaya şöyle davet buyuruyor: Habibim Ya Muhammedi O bencil
şahıslara (de ki: FazI) lütuf ve kerem, peygamberlik ve risalet (şüphesiz Allah
Teâlâ'nın elindedir) onun lütuf ve keremi bir kavime, bir cemaate mahsus
değildir. (Onu dilediğine verir) dilediği kulunu lütuf ve keremine ulaştırır.
Çünkü Allah Teâlâ herseye kadirdir (ve Allah Teâlâ vâsidir) rahmeti, keremi pek
boldur ve (alimdir) her şeyi hakkiyle bilir. Herkesin ahvalini ve sözlerini
hakkiyle bilmektedir. Artık ey Yenildi kavmi! Siz vaktiyle nail olduğunuz
nîmetlerin kadrini bilmediniz. Peygamberlere isyan ettiniz, kitapları bozdunuz,
artık sizin öyle imtiyaz iddiasına selâhiyetiniz kalmamıştır. Ve aleyhinizde
delil getirecek zatların mevcudiyeti ilâhî lütuf gözönüne alındığında nasıl
inkâr olunabilir?
§ Maamafih bu âyeti kerime
şöyle de yorumlanmıştır: Ey rahmete ermiş ümmet! Size getirilen dinin, o dinin
hak olduğuna ve yüceliğine delâlet eden delil ve burhanın bir misli başka bir
millete verilmemiştir. Kur'ân-ı Kerim'in bir benzeri yoktur ve İslâm dini en
mükemmel bir ilâhî dindir. Artık müslümanlığı inkâr edenler, sizin aleyhinize
nasıl delil getirebilirler. Bu üstünlükler, sizin için bir ilâhî I üt uf t ur.
Allah Teâlâ'nın bu fazileti, imtiyazı size vermesine kim mâni olabilir.
Düşmanlarının hilelerine rağmen bu ilâhî lütuf. Ey müslümanlar sizin hakkınızda
devam edip duracaktır. Bunun tecelli yerine hiç bir kimse engel olamıyacaktır.
74. Dilediğini rahmet iyi
e seçkin kılar. Ve Allah Teâlâ pek büyük fazi sahibidir.
74. Allah Teâlâ (dilediğini
rahmet iyi e) peygamberlik ve risalet I e, lütuf ve kerem ile (seçkin kılar) onu
insanlığa bir selâmet ve saadet rehberi kılar. Bunu kim uzak görebilir?. Yüce
Allah, alîm d ir, hakimdir. (Ve Allah Teâlâ pek büyük bir fazi sahibidir)
dilediği kulunu fazi ve keremine mazhar buyurur. İşte son peygamber.
Hazretlerini bu fazi ve keremi ile şeref ve risalet e nail kılmış, hakkında nice
muazzam inayetlerde bulunmuş, onun ümmetine de büyük bir şeref ihsan
buyurmuştur.
Ey neyyiri asılman i
vahdet.
Cisminle verince dehreziver.
Bir mislini almamıştır
elbet
Kutsiyyetin ey nebiyyi
enver,
Vermekte bütün ukule
hayret,
Al I ah'd an ey nebiyyi
muhtar
Ey revnaki alemi nübüvvet.
Eflake tefevvuk etti
yerler,
Aguşuna clâyei meşiyyet
Düşmanların itiraf ederler.
Hulkundaolan mükemmeliyet
Ettin beşeriyyeti haberdar.
75. Ehli kitaptan öylesi
vardır ki, kendisine bir kıntâr emanet versen onu sana ödeyiverir ve onlardan
öylesi de vardır ki, kendisine bir dinar emanet bıraksan onu sana ödemez, meğer
ki onun üzerine ayak direyip durasın. Bunun sebebi de, ümmîler hakkında bizim
üzerimize bir yol yoktur, demi; olmalarıdır. Ve onlar bildikleri halde Allah
Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.
75. Bu âyeti kerime, ehli
kitaptan bazılarının emanete riayet ettikleri halde diğer bir kısmının emanete
hiyanet eder olduklarını ve bu hiyanetlerinin meşru olduğunu kabul etmeleri, bu
sebeple hem dinen hem de insanlarla muamele itibariyle hain bulunduHarını
göstermektedir. Şöyle ki: (Ehli kitaptan) yahudîler ile hıristiyanlardan (öylesi
vardır ki, kendisine bir kıntâr) yani birçok mal (emanet versen onu sana)
tamamen (ödeyiverir) bir m üş, ki I ât çıkarmaz. Abdullah ibni Selâm gibi ki,
Kureyşten bir şahıs kendisine bin yüz okka altın emanet bırakmıştı, onu
isteyince hemen teslim ediverdi. (Ve onlardan) ehli kitaptan (öylesi de vardır
ki kendisine bir dinar) bir tek altın (emanet bıraksan) istediğin zaman müşkülât
çıkarır veya inkâr eder de (onu sana ödemez.) Fen has ibni Azura gibi ki
Kureyşten başka bir şahıs ona bir dinar emanet bırakmıştı, isteyince inkâr etti.
İşte bunlardan bir kısmının âdeti budur. (Meğer ki, onun üzerine ayak direyip
durasın) yani: Yanı başında durup sürekli istemeli veya delil getirmeli,
mahkemeye vermeli ki, o emaneti ondan geri almak mümkün olsun. (Bunun) böyle
emaneti sahibine redetmenin (sebebi ise) onların şu iddialarıdır. (Ümmiler) yani
eh I i kitap olmayan araplar ve saire (hakkında) onların alacaklarından dolayı
(bizim üzerimize bir yol) bir m es'illiyet yolu (yoktur demiş olmalarıdır.)
Yahudilerin iddialarına göre muhalif olanlara zulüm etmeleri helâldir. Allah
Teâlâ onlara bu zulmü T evratta haram göstermemiştir. Cenâb-ı Hak ise onların bu
iddialarını tekzib ederek buyuruyor ki: (Ve onlar) T evratta böyle hürmetsizliğe
dair bir şey olmayıp kendilerinin yalan söylediklerini (bildikleri halde)
sıkılmadan (Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler) böyle bir zulm ve tecavüz
bizim için helâldir, bu T evratta yas aklan mam ıştır, derler. Binaenaleyh
bunların hareketleri iki kat mesuliyeti gerektirir. Birisi başkasının malına
haksız yere musallat olup onu sahibine vermemektir. Bu bir günahtır. Diğeri de
bu hareketlerinin meşruyetini T evrat a, Cenâb-ı Hak'ka isnat etmeleridir ki, bu
daha büyük bir isyandır, din adına bir iftiradır, ne büyük bir cinayettir.
Gerçekten başka milletler
arasında da emanete hiyanet edenler bulunabilir. Fakat bu haksızlığın
meşruyetine inanıp onu dinlerine isnat etmezler. Böyle küfrü gerektirecek bir i
d d i ad a b u I u n m azl ar.
§ Bir görüşe göre
çok malda emanete riayet edenlerden maksat, hıristiyanlardır. Çünkü onlarda
galip olan, emanete riayet yönüdür. Az malda bile hıyanet edenlerden maksat ise
Yahudîlerdir. Çünkü onlarda galip olan da hiyanettir. Onlar yalnız kendi
menfaatlerini düşünürler. Başkalarına zarar vermekten çekinmezler. Müslümanlıkta
ise emanetlere mutlaka riâyet lâzımdır. İsterse sahipleri günahkâr, kâfir
kimseler olsun. Nitekim bir hadisi şerif bunu açıkça bildirmektedir.
76. Hayır... Kim ahdini ifa
eder ve sakınırsa şüphe yok ki Allah Teâlâ o sakınanları sever.
76. Bu âyeti kerime, ehli
kitaptan bazılarının iddialarını reddetmektedir. Allah'ın sevgisini kazanmak
için riâyet edilmesi lâzım gelen kulluk vazifelerini özet olarak beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır) öyle değil: Ümmîlerin emanetine riayetsizlikten
dolayı mesul olmayacağız, o bize helâldir, demeleri doğru değildir. Mesuliyetten
kurtulup ilâhî lütfa nail olmanın yolu vardır. Şöyle ki, hem (kim ahdini ifa
eden Cenâb-ı Hak'kın T evratta emrettiği şekilde son peygambere Kur'ân'ı Kerime
imân ve emanetlere riâyet ederse (ve sakınırsa) günahları terk ve ibâdet ve
itaate devam eylerse Cenâb-ı Hak'kın mükâfatına nail olur. Zira (şüphe yok ki.
Allah Teâlâ o) gibi (sakınanları sever) onları nîmetlerine nail buyurur. Yoksa
öyle emanetlere hiyanet eden, Allah'ın hükümlerini değiştirme ve bozmaya çalışan
kimseler Allah'ın sevgisine, ilâhî iltifata mazhar olamazlar.
İşte bu âyeti kerime
gösteriyor ki: Allah'ın sevgisine liyakat kazanmak için bütün haram olan
şeylerden sakınmak, ve dinen üzerimize düşen bütün fârizeleri, vecibeleri ifaya
çalışmak lâzımdır..
77. Muhakkak o kimseler ki
Allah Teâlâ'nın ahdini ve yeminlerini az bir şey karşılığında değiştirirler.
İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur. Ve Allah Teâlâ onlar ile konuşmaz ve
kıyamet gününde onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elem
verici bir azap vardır.
77. Bu âyeti kerime,
ahidlerine, yeminlerine riâyet etmeyen âdî bir menfaat uğrunda mukaddesatını
feda eyleyen gafillerin karşılaşacakları kötü sonu şöylece göstermektedir.
(Muhakkak o kimseler ki:)
Sözlerinde durmadılar (Allah Teâlâ'nın ahdini) son peygambere imân, emanetleri
yerine getirmeye dikkat edeceklerine dair üzerlerine aldıkları vazifeleri (ve
yeminlerini) Vallahi imân edeceğiz, Vallahi son peygambere yardımda bulunacağız
diye yaptıkları anıları dünya varlığından (az bir şey karşılığında) satar, öyle
fâni ehemmiyetsiz şeyler ile (değiştirirler) böyle bir gayri meşru, zararlı bir
harekette bulunurlar. (İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur.) Ah i ret
nimetlerinden hiçbir şeye nail olamazlar. (Ve Allah Teâlâ onlar ile) kendilerine
sevinç verecek bir şekilde (konuşmaz) veya onlara Cenâb-ı Hak bizzat hiç bir
kitapta bulunmaz, onların kıyamet gününde muhasebelerini melekler yapar. (Ve)
Allah Teâlâ (kıyamet gününde onlara bakmaz.) onlara rahmet nazarı ile bakmaz,
onlara iltifat eder bir şekilde bakmaz (ve onları temize çıkarmaz) onlar
hakkında güzel övgüde, tezkiyede bulunmaz, onları günahlardan temizlemez. (Ve
onlar, için elim) pek dert ve elem verici (bir azap vardır), işte dünyadaki
yaptıkları alçaklığın cezası!
§ Bir görüşe göre, bu âyeti
kerime, Tevrat'ı tahrif eden, son peygamber Resülüllah efendimizin evsafını
tebdil eyleyen ve emanetlere ve diğer şeylere dair hükümleri değiştirmeye cüret
göstermiş olan bir kısım Yehudi bilginleri hakkında nazil olmuştur. Bu âyeti
kerime, aynı zamanda bütün insanlara bir uyanma dersi vermektedir. Yarın ebedî
âlemde hüsranla karşı karşıya kalmamaları için daha dünyada iken sözlerine,
mukavelelerine riâyet etmelerini dinî vazifelerini yerine getirmeye
çalışmalarını, emanetlere riâyet edip ahlâka, adalet vefazîlete aykırı
hareketlerden kaçınmalarını tavsiye buyurmaktadır.
78. Ve onlardan bir grup
davardır ki, kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu kitaptan sanasınız diye.
Halbuki o kitaptan değildir. Ve derler ki, o Allah tarafındandır. Halbuki, Allah
tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan
söylerler
78. Bu âyeti kerime, ehli
kitaptan bir gurubun sırf inkarcı bir maksatla Allah'ın kitabının âyetlerini
bozma ve değiştirmeye cüret etmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve
onlardan) ehli kitaptan, yahudî bilginlerinden (bir grup) Keab ibni Eşref, Malik
ibni Sayf ve Huyey ibni Ahtab gibi bir taife (de vardır ki, kitap ile) Tevrat'ın
ve diğerlerinin âyetleriyle (dillerini eğer bükerler) onları okurken
değiştirirler, son peygamber Hazretlerinin vasıflarına, ve recme ve saireye dair
âyetleri değiştirme bozmada bulunurlar. (Onu) o değiştirip tahrif ettikleri şeyi
Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu (kitaptan sanasınız diye) sizleri saptırmak için
bu rezalet! işlerler. (Halbuki) o okudukları şey, haddizatında ve onların
itikadınca da (kitaptan değildir) kendilerinin uydurmasıdır. (Ve) buna rağmen
sıkılmadan (derler ki o) okuduğumuz şeyler (Allah tarafındandır.) Kendi uydurma
sözlerinin Allah tarafından indirilmiş olduğunu söyleyerek böyle iddiaya cüret
ederler. (Halbuki o) uydurdukları şeyler (Allah Teâlâ tarafından) indirilmiş
(değildir) kendilerinin uydurma sözleridir. (Ve onlar) okudukları, söyledikleri
o şeylerin yalan, kendi taraflarından uydurma olduğunu (bildikleri halde)
sıkılmadan (Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler) bunun mes'uliyetini lıic
düşünmezler. Sırf dünyevî, adî bir maksat için, yalnız kendi mevkilerini korumak
için etraflarında bulunan cahilleri aldatmaya çalışırlar. Bir hakikat güneşinin
ilâhî nurlarının muhitlerini mahrum bırakmak isterler. Ne fesatçı, ne düşmanca
bir hareket!.. Evet.. Malumdur ki: Bir dinî hakikati yanlış telâkki etmek, onu
güzelce anlamadan başkalarına anlatmaya çalışmak büyük bir kusurdur, dinen
mesuliyeti gerektirir. Fakat böyle bir hakikati sırf şahsî bir menfaat temini
için veya dinsizlere yaranmak için bile bile değiştirme ve bozmaya cür'et
göstermek en büyük bir cinayettir, İlâhî dinden mahrumiyete s ebelidir, ebedî
bir felâkete götürür. Artık biraz aklı başında olan, biraz ebedî istikbali
düşünen bir kimse böyle bir cinayete cüret eder mi, kendisini ebedî bir felâket
ve azaba mâruz bırakır mı? Cenab'ı Hak cümlemizi öyle bir kötü hareketten, kötü
sondan korusun, âmin...
79. Hiç bir insan için
doğru değildir ki. Allah Teâlâ ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra
o insanlara Allah'tan beri de bana kul olunuz deyiversin. Fakat öğrettiğiniz ve
ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle rabbanîler olunuz der.
79. Bu mübarek âyetler Hz.
Isa gibi bazı peygamberlere isnat edilen ilahlık ve mâbudluk iddiasından o
muhterem peygamberlerin uzak olduklarını, böyle bir iddiaya hiçbir kimsenin
selâhiyetli olmadığını ve o gibi zatların insanlara ne gibi şeyleri tavsiye
etmiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hiç bir insan için doğru)
caiz, lâyık (değildir ki. Allah Teâlâ) ona Tevrat, İncil, Kur'ân gibi bir semavî
(kitap) ve o kitabın hükümlerini, şer'î meselelerini anlamak için (hüküm),
anlama, delil getirme (ve peygamberlik) gibi bir yüksek mertebe (versin de) o
insan (sonra insanlara) hitaben (Allah'tan beride) yani ondan başka veya onunla
beraber (bana kul olunuz deyiversin) böyle bir iddia öyle bir zatın şanına lâyık
olur mu?. Böyle bir iddiada bulunacak kimse öyle ilâhî nimetlere, makamlara nail
bulunmuş olabilir mi?. (Fakat) öyle bir zat, insanlara hitaben siz:
(Öğrettiğiniz) kitap sebebiyle (ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle) yani: Ey,
insanlardan, eğitim ve öğretim yapan ve öğrenimde bulunan zümre! Sizler bu
mesainiz sayesinde (rabba halis kullar) dan (olunuz derler) yoksa bana kul
olunuz, diyemezler.
§ Beşer, bütün âdemoğlu
demektir. Bir insana da bütün insanlara da beşer denilir. Bunun kendi lâfzından
müfredi yoktur. "Kavm tabiri gibi".
§ Rabbaniyyum, ilim ve
irfan, anlayış ve basiret, güzel ahlâk ve amel sahibi olan ve insanların
terbiyesine, aydınlanmasına çalışan zatlar demektir. İşte Yüce Peygamberler
ümmetlerine böyle insanî değerler sahibi olmalarını tavsiye ederler. Yoksa
kendilerine kul olmalarını hâşâ emretmezler.
Evet... Ümmet fertlerinin
seçkinlerine, ilim ve irfan sahibi olanlarına düşen vazife, ilim ve üstün
vasıflar ile insanlığın hayrına çalışmaktır, insanlığı hak ve hikakatten
haberdar edip bu hususta onlara rehberlik etmektir, maneviyata, vicdaniyata
muhalif, tevhid inancına aykırı olan bilgilerin hiç bir kıymeti yoktur. Bilâkis
bu gibi zarara, hakikate aykırı bilgiler, sahipleri hakkında pek zararlıdır,
onların manen mahvına sebep olur, en büyük cehaletten sayılmıştır. Sadi merhum
ne güzel söylemiştir: Evet... Gön il I, levhasını, en mühim hayatın gayesi olan
hak ve hakikate aykırı bilgilerden, gösterişten tertemiz tutmalıdır. Çünkü bir
bilgi ki, hak yolunu göstermez, o cehaletten başka değildir.
§ Rivayete göre Necran
Hıristiyan I ara İsa Aleyhisselâm kendisini rab edinmemizi bize emretmiştir,
demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime onları tekzib için nazil olmuştur. Diğer
bir rivayete göre de yahudîlerin Ebu Rafî ve Necran hıristiyanlarının reisi
Resûlullah'a hitaben: "Sen istermisin ki sana ibâdet edelim ve seni rab
edinelim?..." demişler. Rasûli Ekrem Efendimiz de: "Maazallah, Allah Teâlâ'dan
başkasına ibâdet edilmesini emreder miyiz?.. Hak Teâlâ beni bunun için
göndermedi ve bana bununla emretmedi diye buyurmuş, bunun üzerine bu âyeti
kerime nazil olmuştur.
Rivayete göre bir müslüman
zat: Ta resülullah!. Biz birbirimize selâm verdiğimiz gibi sana da selâm
veriyoruz. Sana secde etsek olmaz mı?, 'diye sormuş. Peygamber Efendimiz de
"hayır": Allah Teâlâ'dan başkasına secde etmek caiz değildir. Siz Peygamberinize
ancak hürmet edersiniz, her hakkın ehlini tanırsınız, diye buyurmuş. İşte bu
sual üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Evet.. Secdenin ehli yalnız Cenabı
Hak'd ir. Bir Yüce Peygamber'e secde etmek caiz olmayınca artık diğer herhangi
bir insana secde edilebilir mi? Firavun tabiatlı bir kimse olmalıdır ki,
kendisine halkı taptırmak cüretinde bulunarak ebedî lanete hedef olsun.
80. Ve size melekleri,
peygamberleri rabler edininiz, diye emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size
küfr ile lıic emreder mi?.
80. (Ve size) Hz. Mu
ham m ed veya kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verilmiş olan zat
(melekleri, peygamberleri rabler) birer mabut, birer ilâh ("edininiz" diye
emretmez) Allah Teâlâ'dan başkasını rab edinmek küfür değil midir?. Artık (siz
müslüman olduktan) Allah'ın birliğini bilip İslâm şerefine nail bulunduktan
(sonra size küfr ile) Allah Teâlâ'ya ortak edinmekle »lıic emreder mi?) böyle
bir şey lıic caiz olabilir mi?
Bu âyeti kerime gösteriyor
ki: Bir şahsın kâfir olması, yalnız Allah Teâlâ'nın varlığını bilmemeğe, o
varlığı inkâr etmekle sınırlı değildir. Belki onun varlığını kabul etmemekle
beraber başkalarını da tanrı edinmek, başkalarına tapmak da küfürdür, şirki
gerektirir. Çünkü bu halde Cenab'ı Hakka mâbudluk hususunda ortak koşulmuş olur.
Halbuki ondan başka mabut yoktur.
81. Hatırla o zamanı ki.
Allah Teâlâ -peygamberlere hitaben "size kitap ve hikmet verdim, sonra sizin
yanınızdakini tasdik edici olarak bir Resul gelecektir. Ona elbette imân ve
yardım edeceksiniz" diye peygamberlerden sağlam bir söz aldık da buyurdu ki:
İkrar etiniz mi? ve bunun üzerine benim sözümü alıp kabul eylediniz mi? Onlar
ikrar ettik d ed i I er.-C en âb-ı Hak da- buyurdu ki: Öyleyse şahit olunuz, ben
de sizinle beraber şahitlerdenim.
81. Bu mübarek âyetler,
Cenâb-ı Hak'kın son peygamber Hazretlerini bütün insanlığa elci göndereceğini
vaktiyle bütün peygamberlere ve onların vasıtalariyle bütün ümmetlerine haber
vermiş ve onun bu risaletini ikrar ve onun zamanına erecek olanların ona yardım
etmeleri hakkında da kendilerinden bir söz ve yemin almış olduğunu haber
vermekte, böyle bir ikrar ve söze riayet etmeyenlerin ise fasık kimseler
olacağını bildirmektedir. Evet!. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Habibim!. (Hatırla
o zamanı ki. Allah Teâlâ Peygamberlere) ve onların vasıtasıyla ümmetlerine vahiy
yoluyla (hitâbederek size) Tevrat, İncil gibi (kitap) ve bir nice ahlâkî,
içtimaî meseleleri içeren, vahye müstenit (hikmet verdim). Bunlar ile lâzım olan
dinî esasları size bildirdim. (Sonra sizin yanınızdakini) kitabı ve hikmeti
(tasdik edici olarak bir elçi geldi) yani bütün vasıfları sizce malûm oldu,
geleceği muhakkak bulundu. (Ona) o gelecek Resule (elbette imân ve yardım
edeceksiniz). Binaenaleyh bütün peygamberler birbirine inanıp onu tasdik ve
kabul ile mükellef olduklarından son peygamber Hazretlerini de tasdik ile
mükellef bulunmuşlardır. İşte bunun için bütün peygamberlere hitaben ona imân ve
yardım edeceksiniz, (diye peygamberlerden sağlam bir söz aldıkta buyurdu ki:
İkrar ettiniz mi?) bu imânı kabul ve itiraf ediyor musunuz? (Ve bunun üzerine
benim o ahdimi alıp kabul eylediniz mi?) diye hikmet gereği sordu, (onlar da
ikrar ettik dediler) imân ve yardım ile mükellef olduğumuzu itiraf ederiz, bu
husustaki verilen sözü de kabul eyledik diye cevap verdiler. Cenab'ı Hak da
(buyurdu ki: Öyle ise şahit olunuz) bu ikrar hususunda birbirinize karşı
şahitlikle bulununuz, bu ikrarınızı bütün ümmetlerinize bildiriniz. (Ben de)
sizin bu ikrarınıza (sizinle beraber şahitlerdenim) artık bu ikrar ve
üstlenmenin gerektirdiği şekilde hareket edilmesi bir vecibedir. Bu o
peygamberlerin üzerine vecibe olunca onlara tâbi olduklarını iddia eden
milletler üzerine de bir vecibe, bir dinî fariza bulunmuş olur. Aksi takdirde o
peygamberlere tâbilik iddiası yalan bulunmuş olmaz mı?
İşte Hz. Musa da, Hz. İsa
da kendi kitaplarını tasdik edici olan son peygamber Hazretlerinin dünyaya şeref
vereceğini vaktiyle vahy yoluyla bilmiş, tasdik ve ikrar eylemişlerdir. Artık
onlara uyma iddiasında bulunanlar, nasıl olur da böyle bir tasdik ve ikrarda
bulunmazlar.
§ İsr: Pekiştirilmiş söz ve
riayeti lâzım gelen adî görülmeyecek olan mukavele ve yemin manasınadır.
82. Artık bundan sonra
kimler yüz çevirirse işte fasık kimseler onlardır.
82. (Artık bundan sonra) bu
ikrar ve şahitlikten, bu söz ve yeminden sonra (kimler yüz çevirirse) son
peygamber Hazretlerini tasdikten kaçınır, onun dinine hizmet etmezse (elbette
fasık kimseler onlardır.) söz ve yemine riayet etmeyen, cemiyetin temiz hayatını
bozmaya çalışan, o gibi inkarcı kimseler ise, acık delil ile sabit hakikatleri
inkâra cür'et ettikleri için büsbütün fasık kimseler bulunmuşlardır. Evet... Son
peygamber Efendimizin peygamberlik ve ri s al et i gün gibi acık, onun yaydığı
İslâmiyet in en kutsî bir ilâhî din olduğu apaçık iken onu inkâr edenlerden d ah
a fasık kim düşünülebilir?...
83. Artık Allah Teâlâ'nın
dininden başkasını mı arıyorlar?. Halbuki ona göklerde olanlar da, yerde olanlar
da isteyerek ve istemiyerek teslim olmuşlardır. Ve ona döndürüleceklerdir.
83. Bu âyeti kerime, Allah
katında yegâne makbul olan dini İslâm'dan başkasını arayanların ziyanda ve
hüsranda olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Söz ve yemine, ikrar ve ş eh ad
et e muhalefet edenler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul etmeyenler ne
istiyorlar?. (Artık) onlar (Allah Teâlâ'nın dininden) bütün yüce peygamberler
arasında esasen bir olan İslâm dininden o tevhit dininden (başkasını mı
arıyorlar?) Bu İslâm dininden başka Allah katında makbul bir din var mıdır?.
Cenâb-ı Hak, bu dini mübini
kabul etmelerini
kendilerine emrediyor, artık buna nasıl muhalefet edilebilir? (Halbuki ona) o
halikı kerim hazretlerine (göklerde olanlar da yerde olanlar da) yani s em al
ardaki melekler de ve yer yüzündeki insanlar da t av'an, yani (isteyerek ve)
kerhen, yani (istemiyerek münkat olmuşlardır.) Teslimiyette bulunmuşlardır. (Ve)
bütün bu m ah lü kat (ona) o Yüce Mabuda, onun büyük mahkemesine sevk
olunacaklardır, (döndürüleceklerdir.) Ona imân etmiş ve boyun eğmiş olanlar,
cennetlere dahil, nîmetlere nail olacaklardır. Onu inkâr edenler de, ona ortak
koşanlar da, cehennemlere atılıp ebedî azaplar içinde kalacaklardır. Artık bu
sonu düşünsünler!
§ Hak Teâlâ Hazretlerine
isteyerek ve istemeyerek boyun eğme ve teslim olma meselesine dair tefsirlerde
birçok yorum vardır. Kısaca deniliyor ki, semalardaki melekler Cenâb-ı Hak'ki
isteyerek tasdik etmişlerdir. Yerde bulunan insanların ise bir kısmı isteyerek,
bir kısmı da istemeyerek tasdikte bulunmuşlardır. Şöyle ki: Bir kısım insanlar
sağlam bir yaratılışa sahip, tam bir hulûs ile Allah'ın birliğini tasdik edici
olarak ilâhî dine boyun eğe gelmişlerdir. Bir kısmı da kendi maddî hayatlarını
kurtarmak için istemeyerek kendilerini mü'm in göstermişlerdir. Kalben inanır
bulunmamışlardır. Nitekim cihat meydanlarında mağlûp olan gayri müslimlerden bir
takımı bu şekilde harekette bulunup durmuşlardır. Bunlar da bilâhare güzel
düşünüp t e samimî şekilde İslâmiyet i kabul etmiş olunca İslâm şerefine nail
olarak kendilerini ebedî azaptan kurtarmış olurlar. Fakat öyle münafıkça bir
halde yaşar, o hal üzere ölmüş olunca ebedî azaba uğrarlar. Bir t uf an i azab
neticesinde veya üzerine yönelen bir belâdan kurtulmak m aks ad iyi e
istemeyerek imân edenler hakkında da bu hüküm caridir. Yani: Bu imândan sonra
inancı sağlamlaştırarak samimî şekilde İslâm dinine s arı liri arsa yine ebedî
azaptan kurtulmuş olurlar. Fakat bu inançları samimiyet kazanmazsa yine imansız
olarak âh i ret e gider ebedî azabı d üş ar olurlar. Bir de küfr içinde yaşamış
bir kimse öleceği saatte gözleri önünde parlamaya başlayan bir ilâhî azabın
tesiriyle imân ederse bu bir ümitsizlik halindeki imân olacağından makbul olmaz.
Firavunun gark olacağı andaki imânı gibi.
Diğer bir yoruma göre de
isteyerek ve istemeyerek imân = Rabbınız değil miyim? lA'raf 7/172) hitabının
yönelmiş olduğu ruhlar âleminde meydana
gelmiştir. O zaman
isteyerek imân edenler bu âlemde de imanlarını muhafaza ederek saadete
ermişlerdir. İstemeyerek imân edenler ise bu âlemde küfürlerini açığa vurarak
ebedî hüsrana uğramışlardır ve uğrayacaklardır.
Velhâsıl: Bütün akıl
sahipleri, ergeç, ister istemez Cenâb-ı Hak'ki tasdik edecek, ona teslimiyet
gösterilecektir. Fakat bir kısmının tasdik ve teslimiyeti belirlenen vaktinde
vâki olmamış olacağı nedenle Allah katında makbul olmayacaktır. Cenab'ı Hak,
cümlemizi samimî imândan ayırmasın, âmin...
84. De ki: Biz Allah
Teâlâ'ya, ve bize indirilene, ve İbrahim'e İsmaîl'e, İshak'a, Takub'ave Esbate
indirilmiş olan ave Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere rableri tarafından verilmiş
olanlara imân ettik, onlardan hiç birinin arasını ayırmayız. Ve biz ona teslim
oluruz.
84. Bu mübarek
âyetler Yüce Peygamber Efendimizle ona tâbi zatların bütün peygamber ve elçileri
ve onlara nazil olan bütün kitapları tasdik edici olduklarını ve hepsi de İslâm
dini ile vasıflanmış olup bu yüce dinden başka dinlerin Allah katında makbul
olmadığını ve bu yolda gidenlerin hüsrana uğrayacaklarını beyan buyuruyor. Şöyle
ki: Hab i bini!. (De ki, biz) ben ve ümmetim (Allah Teâlâ'ya) onun yüceliğine,
ve mâbudluğuna imân ettik onu tevhit ve takdis ederiz. (Ve bize indirilene) de
yani Kur'ân'ı Kerim'e de imân ettik, onun bir ilâhî kitap olduğunu tasdik
eyleriz. (Ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve Esbate) yani Yakub
Aleyhisselâm'ın evlât ve torunlarına (indirilmiş olana) onlara Allah tarafından
verilmiş olan mübarek s ah if el ere de imân ettik (ve Musa'ya, İsa'ya ve) diğer
(peygamberlere rableri katından verilmiş olanlara) yani kitaplara ve mucizelere
de (imân ettik) hepsi de haktır, Allah katında makbuldür, hepsinin dini de
esasen İslâmiyetten başka değildir. Biz (onlardan hiç birisinin arasını
ayırmayız) hepsinin de Allah tarafından birer peygamber veya İslâm dinine
hizmetçi olarak gönderilmiş olduğunu ve onlara Alalı tarafından verilen
kitapların da bu bakımdan bir birlik teşkil ettiklerini bilir tasdik eyleriz,
Yahudîler, N as ara gibi onların bir kısmını tasdik, bir kısmını inkâr
eylemeyiz. (Ve biz) ancak (ona) o Yüce Yaratıcıya (teslim oluruz) ona tamamen
teslimiyette bulunmuş, onun yaratıcılıkta mâbfidlukta ortağı ve benzeri
olmadığını bilip kendisine itaatli ve teslimiyette bulunmuş kimseleriz.
İşte ey yanlış düşünen
milletler!. İslâmiyet in ne kutsî bir din olduğunu görün, anlayın, biz
müslümanlar, Cenab'ı Hakkı, şanı ve büyüklüğüne lâik bir şekilde birliğine
inanır ve takdis ederiz, o Yüce Yaratıcının bütün muhterem peygamberlerini,
mukaddes kitaplarını tasdik ve tebcil eyleriz. İşte insanlığın temiz inancı bu
şekilde tecelli eder, insanlık arasında birlik ve dayanışma esasları bu sayede
meydana gelir. Artık bundan daha yüce, daha doğru bir yol bulunabilir mi?
85. Ve her kim İslâm'dan
başka bir din ararsa elbette ondan kabul edilmez ve o âhirette hüsrana
uğramışlardan olur.
85. Artık her kim bu
hakikati kabul etmez (ve her kim İslâm'dan başka) bu tevhit dininden ayrı,
Allah'ın hükmüne boyun eğmeden, beri, ortak koşma ve üçleme gibi bâtıl
inançları içeren (bir din ararsa) elbette mensup olacağı o ilâhî olmayan
din (ondan kabul edilmez) reddedilir, kot (ilenir. (Ve o) bâtıl, bozulmuş dini
veya nesh edilmiş U il kil m I eri kabul e el i b de İslâm dinini kabulden, onun
yüce hükümlerini tasdikten kaçınan kimse ise (âhirette hüsrana uğramışlardan
olur) cünki sağlam yaratılışın zayetiniş, bütün insanlık için umumî bir din bir
hidayet ve selâmet rehberi olan İslâmiyet e muhalefet etmiş, sevaptan m anım,
bir ebedî felâkete, azaba uğramış bulunur.
§ Bu âyeti kerime
gösteriyor ki, hakikî din ile imân ve İslâm birdir. Hakikî İslâm, hakiki imândan
ibarettir. Bunların arasında seri şerif itibariyle ayılı il; yoktur. Fakat bazen
da liiğavî bir mâna itibariyle aralarında fark bulunur, İslâm tabiri lisânen
itiraftan ibaret olur da kalbî kanaate uygun olmazsa, Allah katında makbul
olmayıp, hakikî imandan sayılmaz. Münafıkların biz m üs I uman olduk demeleri
gibi.
86. İman ettiklerinden ve
peygamberin hak olduğuna şahitlikte bulunduklarından sonra ve kendilerine acık
deliller gelmiş olduğu halde kâfir olan bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidayete
erdirir. Halbuki Allah Teâlâ zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
86. Bu mübarek âyetler,
İslâmiyet in doğruluğu bir nice deliller ile apaçık bir şekilde zahir olup onu
görüp itiraf edenlerin daha sonra küfre düşmelerini kınamakta ve öyle kimselerin
hidayetten mahrum, abedi olarak azaba uğranacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki:
Cenab'ı Hak'kın varlığına, birliğine (İmân ettiklerinden ve Resulüm) son
peygamberin Allah tarafından gönderilen (hak) peygamberliği her bakımdan sabit
(olduğuna şahadette) ikrarda (bulunduklarından sonra) bununla beraber de o yüce
peygamberin doğruluğuna onun yaydığı dinin ilâhî bir din olduğuna dair
(kendilerine acil; deliller) zahir ve parlak hüccetler (gelmiş olduğu halde
kâfir olan) öyle imân ve şahitlikten sonra dinden dönen (bir kavmi Allah Teâlâ
nasıl hidayete erdirir) onları nasıl cennetine sevk buyurur. Onlar sağlam
yaratılışlarını bozmuş; imân dairesine girmiş iken onun kadrini bilmeyerek onun
haricine cilanı s olan bir topluluk artık hidayete lâik olamaz. Hak yola, doğru
yola sevk edilemez. O kabiliyeti kendileri ellerinden çıkarmışlar, nefislerine
zulmeylemişlerdir. (Halbuki, Allah Teâlâ, zalimler topluluğunu hidayete
erdirmez.) bunu bilmeler! icabet m ez miydi?. Artık hidayete uhrevî saadete asla
nail o I amıyac aklardır.
87. İşte onların cezaları,
Allah Teâlâ'nın ve meleklerin ve bütün insanların laneti muhakkak onların
üzerine olmaktır..
87. (İşte onların) Öyle
küfrü imâna tercih eden dinden dönmüş kimselerin (cezaları) m üst enik oldukları
kötü sonuç (Allah Teâlâ'nın ve meleklerin ve bütün insanların laneti muhakkak
onların üzerine olmakır) Hak Teâlâ Hazretleri onları rahmetinden, ikramından,
cennetten uzaklaştırır. Melekler ile umum insanlar da onlara lanet okuyucu
olurlar.
Bu âyeti kerime delâlet
ediyor ki: Dinden dönenler dünyada da ahrette de lanete uğrayacaklardır.
Bunların alçaklığı diğer kâfirlerden daha ziyadedir. Çünki İslâmiyet in hak
olduğu bunların gözleri önünde meydana çıkmış, kendileri de bunu itiraf eylemiş
iken bilahara bunu inkâra cür'et etmeleri en büyük bir cinayettir, İslâm âlemine
karşı bir hakarettir, İslâm düşmanlarına bir yardımdır. Artık bunlar dünyevî;
uhrevî lanetlere, azaplara lâyık olmazlar mı?. İlâhî adalet, içtimaî hikmet,
umumun selâmeti bunu i c ab eder.
Cenel olarak, kâfir
olanlara da şahıs belirt m eksizin lanet olunabilir. Çünkü küfür, hidayete
aykırı, laneti gerektirir. Fakat dinden dönmüş olmayıp esasen kâfir olan muayyen
şahıslara ne hayatlarında ve ne de öldükten sonra lanet edilmesi caiz değildir.
Çünkü bunların imân edecekleri veya imân ile ölmüş olmaları düşünülebilir.
88. -Onlar- bunun içinde
ebediyyen kalıcılardır. Onlardan azab hafifletilmez ve onların yüzlerine
bakılmaz.
88. Onlar, o dinden dönmüş
olanlar (bunun) bu lanetin veya cehennem azabının (içinde ebediyyen
kalıcılardır) bu lanetten, bu azaptan ebediyyen kurtul amıyac aklardır.
(Onlardan) cehennemde (azap hafifletilmez). Daima şiddetli azaba mâruz
kalacaklardır. (Ve onların yüzüne bakılmaz) onlara iltifat edilmez, onlara
mühlet verilmez, devamlı olarak azap görüp duracakalrdır
Bir rivayete göre bu
âyetler Kureyze ve Nadir yahudîleri gibi şahıslar hakkında nazil olmuştur.
Bunlar Rasfili Ekrem'in evsafını kendi kitaplarında görmüş, onun son peygamber
olarak gönderilmiş olacağına inanmış, ve onun peygamberliğine şahitlik eden
delil ve mucizeleri müşahede eylemişlerdi. Buna rağmen bilahara o Yüce Resulü
bir kıskançlık ve haset sebebiyle inkâra cür'et eylemişlerdir. Bu gibi kimseler,
kendi nefislerine zulmetmiş, sağlam yaratılışlarını, nazarîyye güçlerini ihlâl
eylemiş, küfrü imâna tercih eylemişlerdir. Daha hayatta iken nadim ve peş i m an
olup tövbekar olmaz, durumlarını İslaha çalışmazlarsa, ebedî lanete, hüsrana
uğramış olurlar. Ne fena, ne müthiş bir akıbet!..
89. Ancak o kimseler ki,
bundan sonra tövbe ettiler ve ıslâhte bulundular onlar müstesna, çünkü Allah
Teâlâ şüphe yok M gafurdur, rahimdir.
89. Bu mübarek
âyetler, küfre düşenlerin kısımlarını ve her birinin hakkındaki ilâhî hükmü
beyan etmektedir. Şöyle ki: Küfr ve dinden dönme halinde yaşayıp o hal üzere
ölenler ebedî azaba tutulmuş olacaklardır. Onlar için bu azaptan
kurtuluş çaresi kalmamıştır. (Ancak o kimseler ki) o küfür ve irtidat sahipleri
ki (bundan sonra) bu küfürlerinden, dinden dönmelerinden sonra daha hayatt al
arken (tevbe ettiler) nadim ve peş i m an olup İslâm dinine döndüler (ve)
hallerini İslâm hükümlerine göre (İslahta bulundular) hakiki şekilde tövbe ve
istiğfar etmiş olduklarını bu güzel amelleriyle pekiştirdiler (onlar müstesna)
onların tövbeleri makbul, kendileri ilâhî lütfa nail olurlar. (Çünkü Allah Teâlâ
şüphesiz bağışlayıcıdır) o gibi kimselerin tövbelerini kabul, günahlarını af ve
setir buyurur ve (rahimdir.) Onlara merhamet eder, lütfü ihsanda bulunur. El
verir ki, bu tövbe bu pişmanlık halisane olsun. Rivayete göre en s ardan Hars
ibni Süveyd dinden dönüp kâfirlere katılmıştı. Sonra nadim ve pişman olmuş,
kavmine haber göndermiş, onlar da bu hususta Yüce Peygamber'e müracaat etmişler.
Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş; halisane olan tövbelerin Allah
katında makbul olacağı bildirilmiş Gulâş adındaki kardeşi, bu âyeti kerimeden
Hars'ı haberdar etmiş, o da Medine'i Münevvereye gelip peygamberin huzurunda
tevbe etmiş, Hz. Peygamber de onu bu tövbesini kabul buyurmuştur.
90. Muhakkak o kimseler
ki, îmanlarından sonra kâfir oldular sonra da küfrü arttırdılar, artık onların
tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır. İşte sapık olanlar, onlardır...
90. (Muhakkak o kimseler
ki) o kâfirler veya diden dönenler ki, (imanlarından sonra kâfir oldular)
meselâ: Yahudiler gibi ki, Hz. Musa'ya imândan sonra, Hz. İsa'nın
peygamberliğini inkâr ederek küfre düştüler. Veyahut bazı kimseler ki, son
peygamberi evvelce tasdik ettikten sonra onun peygamberliğini inkâra başladılar.
(Sonra da küfrü) kendi inkârlarını, düşmanlıklarını (arttırdılar) meselâ:
Yahudiler gibi ki Hz. İsa'yı inkâr ile küfre düştükleri halde daha sonra son
peygamber Hz. Mu ham m ed' de inkâr ederek kat kat küfre düştüler, bu
küfürlerinde İsrar ettiler, başkalarının imân etmelerine de mâni olmaya
çalıştılar. (Artık onların tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır) çünkü inatçı
kimselerdir, ilâhî azap gözleri önünde tecelli etmedikçe, yani ölüm sarhoşluğu
halinde bulunmadıkça tövbe etmiyeceklerdir, öyle bir haldeki tövbe ise elbette
makbul değildir. Veyahut onların, tövbeleri samimî değil, münafıkça olacaktır.
Öyle bir tövbe ise kabule şayan olamaz. Bir de şu var ki: Vaktiyle yapılan bir
tövbeyi müteakip ona muhalif bir hareket yapılırsa, meselâ, yeniden dinden
dönülürse artık o evvelce yapılmış olan tövbenin bir kıymeti kalmaz, öyle bir
tövbe kabule şayan olmaz. Bu ilâhî beyanın bütün bunlara şümulü ve ihtimali
vardır. (İşte sapık olanlar onlardır) dalâlet üzere sabit bulunan bu kısım
dinsizlerdir.
Bir rivayete göre: Bir
topluluk dinden dönüp Mekke'i Mükerremeye gitmişler, biz Mekke'de oturup Hazret
i Muhammed'in bir felâkete uğrayacağı zamanı bekleyelim demişler, bu şekilde
küfürlerini arttırmışlar, bu âyeti kerime de onların hakkında nazil olmuştur.
Hülâsa: Bu mübarek
âyetlerden anlaşılmış oluyor ki, küfre düşenler üç kısımdır. Bir kısmı,
başlangıçta kâfir olup sonra tövbe ederek İslâmiyeti kabul eden ve İslâmiyet il
zara öl an d ir. Bunların tövbeleri makbul, kentliler) uhrevî saadete nail olmuş
kimselerdir.
İkinci kısım: Kâfir iken
bir müddet İslâmiyet i kabul eden, sonra yine kâfir olan mürtedlerdir. Bunlar bu
hal üzere ölünce ebedî azaba uğramı; olacaklardır.
Üçüncü kısım da kâfir
olarak yaşayan ve günden güne de küfürlerini arttıran, meselâ mukaddesata hücum
edip duran ve o hal üzere ölüp giden kimselerdir. Bunlar da tövbeye nail o lam
ayıp küfür üzere ölen ve ebedî azaba uğramı; olan dinsizlerdir ki,' kendilerini
kurtaracak hiç bir çare bulunmayacaktır. İşte (91) inci âyeti kerime de bunu
söylemektedir.
91. Şüphesiz o kimseler ki,
kâfir oldular ve kâfirler oldukları halde öldüler, artık onların hic birinden
yer yüzü dolusu altın feda edecek olsa elbette kabul edilmeyecektir. İşte onlar
için elîm bir azap vardır. Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur...
91. Bu âyeti kerime,
küfr üzere âh i ret e gidenler için hic bir kurtuluş çaresi bulunmadığını
bildirmektedir. Şöyle ki: (Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular) ilâhî dinin
nuru her tarafı aydınlatıp dururken onu inkâr ederek kendilerini onun nurundan
mahrum bıraktılar (ve kâfirler oldukları halde öldüler) daha dünyada iken
uyanacak kadar vakit yetiyi halde yine uyanıp imân şerefine nail olmadan ölüp
gittiler (artık onların hic birinden) kendisini kurtarmak için kurtuluş çaresi
olmak üzere diyelim ki (yer yüzü dolusu altın feda edecek) sadaka olarak verecek
(olsa elbette kabul edilmeyecektir). Artık kurtuluş çaresi zamanı geçmiştir,
(işte onlar için) öyle küfr içinde ölenler için (elim) gayet acıklı; elem verici
(bir azap vardır) onlar ebedî olarak cehennem ateşine atılmış olacaklardır. (Ve
onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur) onların imdatlarına kimse
koşmayacaktır. Dünyada iken taptıkları, putlar, insanlar, kendilerine
güvendikleri çoluk çocukları kendilerine yardım edemiyeceklerdir. Onlar için
hiçbir yardımcı bulunamaz. Onlara dünyada iken yaptıkları iyilikler, sadakalar
da yardımcı olamıyacaktır. Çünkü onlar sağlam bir imânla birlikte değildir.
Küfür karışık olan bir iyiliğin semeresi dünyada görülebilir, fakat bu iyilik
ilâhî dinden mahrum olan bir kimseyi ebedî azaptan kurtarmaya vesile olamaz.
Bundan kurtulmanın çaresi imandır, İslâm dinini kabuldür. Ancak bazı bahtiyar
kimseler olabilir ki: Dünyada yaptıkları iyiliklerin, sadakaların, büyük bir
mükâfatı olarak daha dünyada iken imân şerefine nail olur, mü'm in olarak âh i
ret e gider, o âlemde de bu güzel hareketlerinin mükâfatını fazlasıyla görürler,
İşte bu, büyük bir bahtiyarlıktır. Cenâb-ı Hak cümlemizi İslâm şerefinden bir an
mahrum bırakmasın. Âmin...
92. Sevdiğiniz şeylerden
hare ayı ne aya kadar iyiliğe nail olamazsınız ve her ne şey harcarsanız şüphe
yok ki. Allah Teâlâ hakkiyle bilir.
92. Bu âyeti kerime,
mü'minlere Cenâb-ı Hak'kın lütf ve ihsanına mazhar olabilmelerinin yolunu
gösteriyor, onların âl içen ab bir şekilde hareketlerine işaret ediyor, gayri mü
$ l i m I erin fidyeleri kabul edilmediği halde mü'minlerin yapacakları
harcamanın, hayır ve iyiliklerin kabul edileceği mü'minlere müjdeleniyor. Şöyle
ki: Ey mü'minler!
(Sevdiğiniz şeylerden)
mala, cana, nefse ait, insanlarca tabisten sevilen ve istenen şeylerden hak
yolunda dağıtıp (harcamadıkça) bunları sarf ve tasaddukda bulununcaya kadar
(birre) tam bir hayra veya bir ilâhî rahmete, bir büyük sevaba, bir rızayı hakka
veya cennet bahçesine (nail olamazsınız) böyle bir kemâle, bir muazzam mükâfata
erişemezsiniz, (ve) hak yolunda (her ne şey harcarsanız) gerek en sevgili
şeylerinizden olsun ve gerek olmasın (şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu) o infak
ettiğiniz şeyi (hakkiyle bilir) ona göre sözlere mükâfatını ihsan buyurur.
Halisane olan hiç bir harcamayı karşılıksız bırakmaz.
Velhâsıl: Allah rızâsı için
sadaka vermek, zekât vermek bir infaktır. Bir makam ve mevkiyi İslâmiyete hizmet
için güzelce idare etmek ve icabında onu terk eylemek bir i nf aktır. İslâm
yurdunu müdafaa için harp sahasına atılarak bedenen fedakârlıkta bulunmak bir
infaktır. Rızayı hak için m ah I u kat a sözle, fiil ile yardım etmekte bir
infaktır. Bir mü'm in muktedir olduğu halde lüzum anında böyle bir infakta
bulunmadıkça iyilik makamına nail, ve ümmetin iyilerinden sayılamaz. Bunun
içindir ki, ümmetin iyileri hak yolunda mallarını, canlarını feda etmekten asla
çekinmemişlerdir. Hattâ, rivayet olunuyor ki: Bu âyeti kerime nazil olunca
eshabı kiramdan birçok zatlar büyük harcamalarda bulunmuşlardır. Ezcümle Ebu
Talha hazretleri, Peygamber'in huzuruna varmış. Ya resûlallah! Benim mallarım
arasındaki en sevdiğim bir bahçem vardır, onu nereye emrederseniz oraya
bırakayım diye sormuş, Rasüli Ekrem de ne güzel, ne güzel, onu yakın akrabana
ver diye buyurmuş, Talha Hazretleri de o bahçesini amcazadelerine ve diğer
akrabalarına bağışlamıştır.
Hz. Ömer de kisranın
medaini fethedildiği zaman esirler arasından bir cariye satın aldırmıştı, cariye
Medine'i Münevvere'ye getirilince Hz. Ömer'in muhabbetini c el bet m işti. Bu
âyeti kerime nazil olunca o sevdiği cariyesini rızaya hak için azat eylemiştir.
Hele eshabı kiramın ve
birçok İslâm mücahitlerinin İslâm'ı yüceltmek için cihat meydanlarına atılıp en
kıymetli, en sevgili varlıkları olan canlarını feda etmiş oldukları tarih en
sabit bir hakikattir ki, bütün o fedakârlıklar bu konudaki ilâhî emirlere tam
boyun eğme ve uymanın saygıya değer bir neticesidir. Cenâb-ı Hak'ka olan sevgi
ve bağlılığın bir parlak alâmetidir.
Canlar feda muhabbeti
canana ser değil'
"Terki ser etmek ehli dile
bir hüner değil"
93. Bütün yiyecekler, T
evrat'in nüzulundan evvel İsrail oğullarına helâl idi. İsrail'in kendi nefsine
haram kıldığı şeyler müstesna. De ki: Eğer doğru kimseler iseniz Tevrat'ı
getiriniz de onu okuyuveriniz.
93. Bu mübarek âyetler,
bazı serî hükümlerin vaktiyle de neshedilmiş olduğunu göstererek bunun aksini
iddia edenleri susturmakta, son peygamber Hazretlerinin risaletine şahitlikte
bulunmaktadır. Şöyle ki: Yahudîlerden bir taife, Rasüli Ekrem efendimizle
görüşmüşler ve demişler ki: Sen İbrahim Aleyhisselâm'ın milleti üzere
bulunduğunu iddia ediyorsun, hem de onun dininde haram olan şeylerin helâl
olduğunu söylüyorsun, bu nasıl olur? Bunun üzerine bu âyetler nazil olarak
onların bu iddiaları tekzib edilmiş, o haram olan şeylerin sonradan haram olduğu
Tevrat'ta sabit, bu sebeple neshin vukuu muhakkak olduğundan artık bunun aksini
ey İsrail oğulları nasıl iddia ediyorsunuz? Getiriniz Tevrat'ı, okuyunuz bakalım
iddianızı destekleyecek bir şey var mı? Öyleyse bazı hüküm I erdeki nesh
iddiasını inkâr edemezsiniz? Evet... İşte buyuru İliyor ki: (Bütün taamlar)
bütün yiyecek şeyler veya bütün yiyeceklerin nevileri (T evrat'in inmesinden
evvel israiloğullarına helâl idî) onlardan yiyip içebilirlerdi, dinen memnu
değildi (İsrail'in) Hz. Yakub'un (kendi nefsine haram kıldığı şeyler müstesna)
onlar kendisine mahsus olarak haram, kılınmıştır. Şöyle ki: Rivayete göre Hz.
Yakub şiddetli bir hastalığa tutulmuş, rahatsızlığı devam etmiş, Cenâb-ı Hak
bana şifa verirse, yiyip içmesini en sevdiğim şeyleri adağım olsun nefsime haram
kıldım demiş ve şifa bulunca en sevdiği deve eti ile deve sütünü terketmiştir.
Ve diğer bir rivayete göre de Hz. Yakub, İrkım' nisa denilen bir hastalığa
tutulmuş, doktorların tavsiyelerine binaen deve etini ve sütün kendisine haram
kılmıştır. Bir de israiloğullarına isyanları yüzünden bazı yiyecekler bir ceza,
bir azap olmak üzere bilahara haram kılınmıştır. Yoksa bunlar Hz. Adem ve Hz.
İbrahim zamanından beri haram bulunmuş değildir. Habibim! Onlara (de ki: Eğer)
siz o iddianızda (doğru kimseler iseniz Tevrat'ı getiriniz de onu okuyuveriniz)
öyle eski bir harama dair Tevrat'ta bir âyet varsa gösteriniz, ille de Tevrat'a
ve diğerlerine hakikate aykırı şeyleri isnat etmeyiniz.
94. Ondan sonra Allah
Teâlâ adına kim yalan yere iftirada bulunursa işte onlar zâlimdirler. 94.
(Ondan sonra) hu haram kılmanın bilahara meydana geldiği Tevrat'ın mütalaasıyla
da sabit olduktan sonra (Allah Teâlâ adına) ona nisbet etmek suretiyle (kim
yalan yere) hakikate aykırı (iftirada bulunursa) bunu Cenab'ı Hak Hz.
İbrahim'den beri haram kılmıştır derse (işte onlar) böyle iddiada bulunanlar
(zalimlerdir.) Haktan batıla geçmiş, din adına yalan söylemek rezaletini istemiş
kimselerdir. Binaenaleyh Rasûli Ekrem'e karşı münakaşaya cüret edenler de
iddialarını isbat edememiş Tevrat'ı götürüp onda davalarını güçlendirecek bir
âyet gösterememişlerdir. Bu suretle de Rasûli Ekrem'in peygamberliği sabit
olmuştur. Çünkü evvelce hiçbir şey yazıp okumamış olduğu halde Tevrat'ın
içindekilere muttali olup onunla inkarcıları sükut ettirme ve susturması bir
nevi mucize eseridir. Ve böyle bir haram oluşun bilahara vukuu Tevratta yazılmış
olduğundan da bu da neshin cevaz ve vukuuna bir delildir. Artık bunun tersi
nasıl iddia edilebilir.
95. De ki: Allah Teâlâ
doğru söylemiştir. Artık hanîf olan İbrahim milletine tabi olunuz. Ve o asla
müşriklerden olmamıştır
95. Bu âyeti kerime:
Peygamber'in açıklamalarının ilâhî vahye dayanmış olduğundan her bakımdan doğru
olduğunu, bunun hilafını iddia edenlerin de yalancı olduklarını tariz yoluyla
bildirmektedir. Ve bütün insanları İslâm dairesine davet eylemektedir. Şöyle ki:
Habibim! O seninle münakaşaya cüret edenlere (de ki: Allah Teâlâ doğru
söylemiştir.) bütün beyanları hakikatin kendisidir. Bizim helâl ve harama dair
verdiğimiz bilgiler de Cenâb-ı Hak'kın vahyine, bizlere bildirmesine dayanmış
olduğundan tamamen doğrudur. Aksini iddia ise hâşâ Hak Teâlâyı, onun dinini
tekzibdir. (Artık) küfürden, cehaletten kurtulmak istiyorsanız (hânif olan) bir
tevhit dini olup batıl dinlerden uzak bulunan (İbrahim milletine) İslâm
milletine (tâbi olunuz.) İbrahim aleyhisselâmın da bütün peygamberlerin de
milleti bu İslâm milletinden, bu tevhit dininden başka değildir. (Ve o) İbrahim
aleyhisselâm (asla müşriklerden olmamıştır) o daima Allah'ın birliğine inanmış,
daima İslâm dinini yaymaya hadim bulunmuştur. Öyle insanlara tapan, mâbudluk
isnat eden kimselerden asla bulunmamıştır, onlar ile hiçbir alâkası yoktur,
onların İbrahim aleyhisselâm'a mensup olma iddiaları haki kat a aykırıdır. Bu
Kur'anî beyanlar Yahudîler ile Hıristiyanların bir nevi müşrik olduklarınatariz
ve işaret etmektedir.
96. Şüphe yok ki, insanlar
için ilk tesis edilmiş olan ev, Mekke'deki o çok mübarek ve âlemler için hidayet
olan beyti Muazzamadır.
96. Bu mübarek âyetler,
Kabe'i Muazzama'nın yüceliğini, onu ziyaretin ehemmiyetini gösteriyor. Onun
diğer mabetlerden üstünlüğünü inkâr edenlere bir reddiyye mahiyetinde bulunuyor.
Rivayete göre Yahudîler
demişler ki, beyti mukaddes, Kabe'den üstündür, çünkü beyti mukaddes,
peygamberlerin hicret etmiş oldukları bir makamdır ve mukaddes arzda
bulunmaktadır. Müslümanlar da demişler ki: Hayır Kabe daha büyüktür. Bunların bu
münakaşalarından Rasûli Ekrem efendimiz haberdar edilmiş, onun üzerine bu
âyetler nazil olmuştur. Şöyle buyuru İliyor ki: (Şüphesiz insanlar için) onların
ibâdetleri için ilâhî emir ile (İlk) yapılmış ve (tesis edilmiş olan ev)
ibadethane, mukaddes makam (Mekke'deki o çok mübarek) hayır ve faydası ziyade
(ve âlemler için) Kıblegâh olması sebebiyle vesile'i (hidayet olan) beyti
muazzama (dır.) Çünkü o yüce beyti ziyaret eden, onun etrafında tavaf eyleyen,
onda it i kafa giren mü'minler için pek ziyade sevap vardır, günahların affına
vesiledir ve daha nice faideler vardır. Naklen sabit olduğuna göre yer yüzünde
bütün ehli imân için İlk yapılan mabet Kabe'i muazzamadır. Bunu Hz. Adem bina
etmiştir. Sonra tufanda mahvolduğundan onu aynı yerde Hz. İbrahim yeniden
yapmıştır. Daha sonra da yıkılmış olmakla cürhüm'den bir kavmi,
bilahara da Amal ika kavmi ve en sonra Kureyş kabilesi bina kılmıştır. Böyle
daima mukaddes bir mabet
olarak vücude getirilmiş ve
umum mü'minler için bir kiblegâh bulunmuştur.
Bir rivayete göre de Kabe'i
muazzama sema ile yeryüzünün yaratılması zamanında su yüzünde olmak üzere
melekler tarafından bir beyaz hulusa halinde vücude getirilmiştir. Sonra da yer
sahası bunun altında teşekkül etmiştir. Hz. Âdem cennetten yeryüzüne inince
melekler kendisine demişler ki: Bu beyti muazzam ayı tavaf et, biz bunu senden
iki bin sene evvel tavaf ettik. Velhâsıl Kâba'i muazzama, böyle eski, m il barak
bir mabettir. Mescidi aks ad an daha önce ve daha mukaddestir.
97. Onda acık alâmetler,
İbrahim'in makamı vardır. Ve her kim ona girerse emin olur. Ve onun yoluna gücü
yeten kimseler üzerine de o beyti hac etmek Allah Teâlâ için bir haktır. Ve her
kim inkâr ederse şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün alemlerden ganîdir.
97. (Onda) o muazzam
beytullahta tacil; alâmetler) vardır. Onun kutsi bir mabet olduğuna acık
deliller vardır. Ona suikasitte bulunan fil ordusu gibi zorbalar ilâhî kahra
uğramışlardır.
Asırlardan beri onun
üstünden kuşlar uçup gitmezler, ona tazim için etrafında dolaşırlar. Onda Hazret
i (İbrahim'in makamı vardır) Kabe-i muazzam ayı inşa ederken üzerine bastığı
taşta mübarek ayaklarının izleri bulunup halen ziyaret edilmektedir. Bir
rivayete göre de Hz. İbrahim Şam'dan Mekke-i Mükerreme'yi ziyarete gelmiş ve at
üzerinde bulunmuş iken muhterem oğlu Hz. İsmail'in eşi, Hz. İbrahim'in başını
yıkamak istemiş, Hz. İbrahim attan inmeyince mübarek sağ ayağının altına bir taş
koyarak o taraftan mübarek başını yıkamış, sonra da sol tarafına taşı koyarak o
taraftan da yıkamış, Hz. İbrahim'in mübarek ayakları o katı taşa tesir ederek
bir harika olmak üzere onda derince biriz bırakmıştır. İşte bu taşın halen
bulunduğu yere makamı İbrahim denilmektedir. (Ve her kim ona) beyti muazzam aya
(girerse) iltica ederse (emin olur) orada bulundukça kendisine tecavüz olunmaz.
Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir ki: Ben Kabe içinde babam Hattabın katiline
raslamış olsam oradan çıkıncaya kadar kendisine dokunmam. İmamı Âzam'a göre de
katledilmesi şer'en lâzım gelen bir şahıs Haremi Şerife sığınsa kendisine
dokunulmaz, şu kadar var ki, ona yiyecek ve iceceh verilmez, harice çıkmağa
mecbur bir halde bırakılır. Fakat Haremi Şerif dahilinde katil olan bir kimse
hakkında Harem dahilinde kısas icra edilebilir. İmamı Şafii'ye göre ise Harem
haricinde katil bir şahıs hakkında da Haremi Şerif dahilinde kısas icra edilir.
Zira kısasta hem Allah hakkı, hem de kul hakkı vardır. Kul hakkını tehir ise
caiz değildir.
Bununla beraber Beytullah'ı
halisane bir surette ziyaret edenler, âh i ret azabından em ân bulmuş olurlar.
Elverir ki, bilahara m es'illiyet i gerektiren bir harekette bulunmasınlar.
Bir hadisi şerifte
herhangi müslüman, Mekke-i Mükerreme ile Medine
Münevvere'd en birinde
vefat ederse kıyamet gününde emin olarak diriltilir. Ne devlet! Artık bir mü'm
in, bir mâni bulunmadıkça o gibi yüce makamları ziyaret etmek istemez mi?. (Ve
onun yoluna gücü yeten) yani hicaza gidebilmesi için yiyeceği, içeceği, nakil
vasıtası ve beden sağlığı yerinde bulunan (kimseler üzerine de o beyti) Kabe'i
Muazzam aya gidip (hac etmek) ziyarette bulunmak bir vazifedir, ve (Allah Teâlâ
için) o kimselerin yerine getirmeye dinen mecbur oldukları (bir haktır) o kimse
bunu ifaya borçludur. (Ve her kim inkâr ederse) haccın farz oluşunu inkâr ederek
küfre düşerse veya kendisine hac farz olduğu halde onu terk eylerse kendi
aleyhine hareket etmiş, kendisini mesuliyet altına sokmuş olur. Allah
Teâlâ onun haccına hâşâ muhtaç değildir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün
alemlerden ganidir). Hiç bir kimsenin ibadet ve
itaatine muhtaç değildir.
Bu gibi ibâdetleri kullarına emretmesi onların maddî ve manevî faideleri
içindir. Nitekim hac farizesinin nice hikmetleri, faideleri vardır ki, bütün
bunlar bu vazifeyi ifa edenlere aittir. Bunları bir engel olmadan t erkeden I er
ise nîmete nankörlükte bulunmuş olmazlar mı?
§ Haccın yerine
getirilmesinini şartları için Bakare süre-indeki (128 - 172.) âyetlere müracaat
ediniz!
§ Mekke-i Mükerreme: Arap
yarımadasının merkezi ve en büyük şehridir. Mübarek Hicaz bölgesinde
bulunmaktadır. Kabe'i Muazzama'yı içine alır ve Peygamberimizin doğduğu yerdir.
Bu cihetle bütün İslâm âleminin en mukaddes bir beldesidir. Hangi tarihte ve
kimler tarafından tesis edilmiş olduğu kesin bir şekilde değildir. § Mekke
tabiri lügat itibariyle bir şeyi emmek, azaltmak, helâl etmek demektir. Mekke'i
Mükerreme'de birçok ziyaretçileri mübarek alanına topladığı, ziyaretçilerinin
günahlarını azalttığı ve kendisine suikast edenlerin helakin a sebep olduğu için
veya bulunduğu vadinin suyu az bulunduğu için böyle Mekke adını almıştır.
§ Bekkede Mekke'i Mükerreme
demektir. Bu kelime de luğat bakımından toplanma ve izdiham mahalli demektir ve
ezmek ve defetmek manasındadır. Mekke'i Mükerreme de hac için insanların
kendisinde toplandığı, veya kendisine suikast edenlerin başları ezilip def
edildikleri için böyle Bekke adını almıştır
§ Kâbe'i Muazzama da:
Mescidi Haram denilen mukaddes bir mabedin ortasında bulunan, bütün mü'minlerin
kıblegâhı olup dört köşeli bulunduğu için Kabe unvanını alan bir mukaddes
makamdır ki: Bunun dört tarafından her hangi birine yönelerek namaz kılınır ve
etrafında tavaf vazifesi yerine getirilir. Bunun ortasında bulunduğu mabede
saygı için Beytullah unvanı da verilmiştir.
98. De ki: Ey Ehli Kitap!.
Ne için Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah Teâlâ
yaptıklarınıza hakkiyle şahittir.
98. Bu mübarek
âyetler, ehli kitabı uyanmaya ve ehli İslâm'a karşı al d it ı c ı hareketlerde
bulunmadan vazgeçmeye davet ediyor, onların kötü hareketlerini gösteriyor. Şöyle
ki: Habibim! Senin peygamberliğini inkâr, ümmetini saptırmak alçaklığında
bulunan Yehudîler ile Hıristiyanlar taif eşine (de ki: Ey Ehli Kitap) bir kere
sıkılınız, vaktiyle ecdadınıza verilmiş olan kitapları da okuyup duruyorsunuz,
artık (ne için Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz) neden Kur'ân'ı
Kerim'i tasdik etmiyorsunuz? Ne için ondaki hacca ve saireye ait emirleri kabul
eylemiyorsunuz? Kendi kitabınızdaki âyetleri de, Hz. Muhammed'in peygamberliğini
gösteren Tevrat ile İncil'in beyanlarını da ne için bilmemezlikten geliyorsunuz?
(Halbuki, Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkiyle şahittir) onları görüp
bilmektedir. Sizi bu inkârınızdan dolayı elbette cezalandıracaktır, sizi şüphe
yok ki, azaba uğratacaktır.
Sonraki Sayfa

|
|