|
31. De ki: Eğer Allah
Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah T e âlâ'd a sizi sevsin ve sizin
için günahlarınızı yarlıgasın. ve Allah Teâlâ gafurdur, rahimdir.
31. Bu âyeti kerime,
Cenab'ı Hakka itaat ve muhabbetin ve onun rahmet ve mağfiretine nailiyetin ancak
onun muhterem peygamberine uymak suretiyle tehakkuk ve tecelli edeceğini
göstermektedir. Şöyle ki: Habibim! Cemaati müslimine (De ki: Eğer Allah Teâlâ'yı)
tam bir ihlas ile (seviyorsanız) yüce birliğine itaat ederek manevî bir
yakınlığa nail olmak istiyorsanız (bana uyunuz) çünkü ben onun resulüyüm, onun
emirlerini, yasaklarını tebliğe memur benim, ona ciddî, ilâhî rızâsına uygun
muhabbetin ne suretle meydana geleceğini sizlere bildirecek olan benim. Artık
benim tebligatıma tabi olunuz (ki Allah Teâlâ da sizi sevsin) sizden razı olsun
(vesizin için günahlarınızı yarlıgasın) çünkü ilâhî muhabbete nail olmak,
günahların af ve örtülmesine vesiledir. Nitekim bir hadisi şerifte: = Allah
Teâlâ bir kulunu severse ona günahı zarar vermez" diye buyurulmuştur. (Ve Allah
Teâlâ gafurdur) mağfireti çoktur, dilediği kullarının günahlarını af eder ve
örter. Ve (rehinidir) rahmeti pek ziyadedir. Sizlere hu yoldaki ilâhî emri de
yine onun hir rahmet eseri. Tâ ki bu yolda ilâhi emre uyarak onun mağfiretine,
rahmetine mazhar olabileniniz.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul
sebebi olarak rivayet olunuyor ki: Yahudiler ve Hıristiyanlar taifesi,
kendilerini Allah Teâlâ'nın evlât ve dostları olarak telâkki ediyor, böyle bir
iddiada bulunuyorlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş ilâhi
muhabbete nail olmanın ne suretle olacağı bütün insanlığa bildirilmiştir. Diğer
bir rivayete göre Rasûli Ekrem hazretleri vaktiyle Mescidi Haram'a girmiş, orada
Kureyş müşriklerinin bir takım putları süsleyerek onlara taptıklarını görmüş,
onlara hitaben buyurmuş ki: Siz babanız Hz. İbrahim'in ve İsmail'in dinine
muhalefette bulunmaktasınız, nedir bu putlara tapmanız? O müşriklerde demişler
ki: Biz bu putlara Allah muhabbeti için ibâdet ediyoruz ki bizi Allah'a
yaklaştırsınlar. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Evet Cansın,
kıymetsiz, kendilerini bilip müdafaadan mahrum putlara, heykellere tapmakta ne
fâide olabilir? Aklı başında olan bir insan biraz düşünmeli değil midir? Asıl
birer kâmİ! insan olan, Allah tarafından dini tebliğe memur olduklarını
göstermeye muvaffak oldukları mucizelerle isbat etmiş bulunan peygamberlere ve
bu cümleden olarak peygamber ve resullerin sonuncusu olan Hz. Muhammed
aleyhisselâm'a tabi olmalı, onun tebligatını da seve seve kabul etmelidir ki,
Allah Teâlâ'ya muhabbet iddiası sahih, samimî olmuş bulunsun. Bir hükümdara
muhabbet ve icaatta bulunan bir zat, onun elçisine, memuruna da itaat ve
hörmette bulunur. Bunun aksine hareket, o hükümdara karşı da bir isyan değil
midir? Artık bir insan nasıl olur da Allah'a muhabbet iddiasında bulunduğu halde
ona isyan eder, onun peygamberine karşı cephe alır.
Diyor ki: Sen Allah Teâlâya
âsi oluyorsun, halbuki onun muhabbetini de gösteriyor ve iddia eyliyorsun.
Rabbime yemin ederim ki; bu, fiiller arasında pek acaiptir. Eğer senin
muhabbetin sadıkane olsaydı elbette Cenab'ı Hakka itaat ederdin, çükü seven
kimse sevdiği zata şüphe yok ki, itaatkâr olur. Velhasıl muhabbetin en parlak
eseri, itaattir.
32. De ki: Allah Teâlâ'ya
ve peygambere itaat ediniz, eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ
kâfirleri sevmez.
32. Bu âyeti kerimede Allah
Teâlâ'ya ve Yüce Peygamber'e itaatin lüzumunu, itaatsizliğin ise küfri
gerektirip ilâhî muhabbetten ebedî olarak mahrumiyeti gerektireceğini
bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Resulüm! Onlara (de ki: Allah Teâlâ'ya ve resule)
Cenâb-ı Hakkın peygamberi olan hatemülenbiya'ya (itaat ediniz) o peygamberin
sizlere emir ettiği Allah'ın birliği, inancını kabul ediniz, dinî vazifelerinizi
sadıkane bir surette yapınız, onun mübarek sünneti seniyyelerine riayet
eyleyiniz (eğer yüz çevirirlerse) Allah'a ve onun Resulüne itaatten kaçınırlarsa
küfre düşmüş olurlar. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfirleri sevmez) onların bu
hareketlerine razı olmaz, onları asla mağfiret buyurmaz.
§ Bu âyeti kerimenin
nüzul sebebi olarak deniliyor ki: Münafıklardan Abdullah ibni Ubey, kendi
arkadaşlarına demiş ki: Muhammed -Aleyhisselâm- kendisine itaati Allah'a itaat
gibi gösteriyor, Hıristiyanların İsa'yı -aleyhisselâm- sevdiği gibi bizim da
kendisine muhabbet etmemizi emrediyor, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil
olmuştur.
Cahil münafık başkalarını
saptırmak için hakikati saklıyor, Hz. Muhammed'in daima Allah'ın birliğini
ümmetine tebliğ ettiğini, kendisinin diğer insanlar gibi bir insan olup Allah
Teâlâ'ya kulluk arzında bulunduğunu görmemezlikten geliyor. Madem ki, Hz
Muhammed, bir yüce peygamberdir, madem ki, onun bütün tebligatı Cenab'ı Hak adi-ıadır,
madem ki: O bütün insanlık hakkında hayırlı olup cümlesinin bir yüce mabuda
ibâdet ve itaatte bulunmasını emir ve tavsiye buyuruyor, artık öyle ulu bir zat
sevilmez mi? Artık ona itaat Allah Teâlâ'ya itaat olmaz mıPBundan insanlık nasıl
müstağni olabilir. Böyle dindarlık alametinden insanlık âlemi nasıl mahrum
bırakılmak istenir? Fakat bir münafıktan, başka ne beklenir. Varsın o gibi din
düşmanları ihtirasları yüzünden gebersinler. Cenâb-ı Hak lûtf etmiş, insanlığa
Hz. Adem'den itibaren birçok peygamberler göndermiş, sonra da bütün beşeriyete
son ve en mükemmel bir peygamber olmak üzere Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ı
göndermiştir. Nitekim Kur'an'ı Kerim bunu bildirmektedir.
33. Şüphe yok ki. Allah
Teâlâ Adem'i, Nuh'u, İbrahim'in sülâlesini ve İmranın hanedanını alemler üzerine
seçkin kıldı.
33. Bu mübarek âyetler, bir
nice peygamberlerin dünyaya şeref vermiş olduklarını bildirmektedir.
Hatemülenbiya efendimizin de o peygamberlerin sülâlesinden kadri yüce bir zat
olduğuna işaret etmektedir, ve artık bu kadri yüce zatın da risalet ve
peygamberliğini inkâra mahal bulunmadığını akıl sahiplerine anlatmaktadır. Şöyle
ki: (Muhakkak Allah Teâlâ) insanlığın babası olan (Adem ve) ikinci Âdem sayılan
(Nuhu ve) Halilullah olan (İbrahim'in âlini) sülâlesini (ve imranın âlini)
hanedanını hindilerinin bulundukları (alemler üzerine) peygamberlik ve risaletle,
bir nice üstün hasletler ile (seçkin kıldı) hattâ bu muhterem peygamberler,
peygamber olan meleklerden bile üstün, seçkin bulunmuşlardır. Nitekim bu mübarek
peygamberlerin mümin, sal i h olan ümmetleri de peygamber olmayan meleklerden
üstün bulunmuştur.
Bu mübarek peygamberleri
Cenâb-ı Hak, bir nice hasletler ile, mucizeler ile, harikulade muvaffakiyetler
ile pek mümtaz, müstesna birer mevkide bulundurmuştur. Meselha: Hz. Adem, ilâhî
kudret ile müstakillen bir insanlık şahsiyetine sahip olarak yaradılmış, anaya,
babaya, başka bir hayat sahibinden doğmaya muhtaç olmaksızın bir yaratılış
harikası olarak meydana gelmiştir. Bütün melekler Cenâb-ı Hakkın emrine binaen
kendisine karşı secdeye kapanmışlardır. Nuh Aleyhisselâm da fevkalâde ilâhî bir
himayeye nail olmuş, kendisini inkâr edenlerin bir tufan azabı içinde helak olup
gittiklerini görmüş, kedisini kemâli afiyetle selâmet sahiline çıkıp ikinci adem
olmak şerefine sahip bulunmuştur, İbrahim Aleyhisselâm da Ülül'azm denilen pek
büyük peygamberlerden biridir, İlâhî dîni yaymaya çalışmış, Babil hükümdarı
Nemrudu tevhid dînine davet etmiş, o mel'unun yakmış olduğu büyük bir ateşe
atıldığı halde o ateş Hz. İbrahim'e asla tesir etmemiş, bir letafet ve selâmet
bahçesi kesilmiş, mübarek neslinden İsmail, İshak aleyhisselâm gibi peygamberler
yetişmiş nihayet o yüce sülaleden bütün peygamberler ve resullerin en güzidesi
olan Hz. Muhammed aleyhisselâm efendimiz dünyaya gelerek bütün kâinata mübarek
vücudu ile şeref vermiştir. Ne büyük bir seçkinlik!
Ali İmrân'a gelince
bunlardan maksat, ya imran ibni Yasher'in sülâlesidir. Bunlar Musa ve Harun
aleyhisselamdır. Veya imran ibni Masan'ın hanedanıdır ki, bunlar da İsa
aleyhisselâm ile muhterem validesi Hz. Meryem'dir. Bu imran, Hz. İsa'nın
validesi tarafından dedesidir. İşte bu iki sülâlenin iki hanedanının büyüklüğü,
peygamberlik ve risalet sıfatını taşımaları pek ziyade seçkinlikleri de sabit
bir hakikattir. Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene geçmiştir.
34. Bazıları bazılarından
bir zürriyet olarak neşet etmiştir. Ve Allah Teâlâ semidir, alimdir.
34. İşte bu mübarek
İbrahim sülâlesi ile imran hanedanının (bazıları bazılarından) neş'et etmiş,
varlık alanına gelmiş, insanlık âlemine şeref vermiş (bir zürriyettir.) Hepsinin
dini bir, tevhit dini olan İslâmiyettir. Hepsi de ihlâs, ibâdet, itaat ve
benzeri hususlarda birdir. Birer hususi İmtiyaza sahiptirler, cismanİ ve ruhanî
satvet ve temizliği kendilerinde toplamışlardır. İşte Cenâb-ı Hak böyle
harikaları vücude getirmiş, dilediğine peygamberlik ve risalet vermiştir. Artık
peygamber efendimizin peygamberlik ve risalet sahibi olduğunu kim inkâr
edebilir. Yüce Yaratıcının, ne harikalar vücude getirmiş olduğunu bir kere
düşünmelidir. (Ve Allah Teâlâ semidir) Bütün insanların sözlerini işitir,
(alimdir) her şeyi, herkesin hâl ve tavrını bilir, zahir ve batın hiç bir şey
onun görüp işitmesinden, bilip takdir buyurmasından hariç değildir. Binaenaleyh
sözünde ve fiilinde, doğru, yüksek bir kabiliyete sahip olan kullarını da her
bakımdan seçkin kılar, yüksek makamlara nail buyurur. Bunu kim inkâr edebilir.
İşte bir harika daha:
35. Hatırla ki, İmranın
eşi: Ey Rabbim! Ben karnımda olanı azadlı bir köle olarak sana adadım. İmdi bunu
benden kabul buyur. Şüphe yok ki hakkiyle işidici sensin, kemâliyle bilici
sensin, demişti.
35. Bu mübarek âyetlerde,
Allah'ın kudreti ile ne kadar harikaların vücude geldiğini ve bir kısım muhterem
simaların ne büyük imtiyazlara mazhar olduğunu gösteriyor, artık son bir yüce
peygamberin de bir takım harikalara, imtiyazlara nail oluşunu inkâra mahal
bulunmadığına şöylece işaret buyuruyor. Habibim! (Hatırla ki) Musa'nın oğlu (İmranın
eşi) Hanne: (Yarabbi! Ben karnımda olanı) hamile bulunduğum çocuğu (azatlı köle)
dünya arkalarından azade, halisane ibâdete devam eden, beyti mukaddesin hizmeti
ile meşgul (olarak sana adadım) senin bana bu çocuğu verdiğine teşekkür, senin
rızanı kazanmak için bunu bir adak kıldım. Büyüyünce Beyti mukaddes hizmetine
devam etsin. (İmdi) lütfet (bunu) bu adadığımı (benden kabul buyur) bunu ilâhi
rızana yakın kıl (şüphe yok ki) bütün işitilen şeyleri ve bilhassa benim bu dua
ve niyazımı (hakkiyle işitici sensin) ve bütün malûmatı ve o cümleden olan
kalbimde olanları (kemâliyle bilici) de (sensin) Rabbim! (demişti.) Bu şekilde
duada bulunmuştu.
Rivayet olunur ki: Hanne
ihtiyarlanmıştı. Bir ağaç gölgesinde otururken bir kuşun yavrusuna bir şeyler
yedirdiğin! görmüş, kendisinde de bir annelik hevesi uyanmıştı. Yarabbi- Eğer
bana bir çocuk ihsan buyurursan adağım olsun onu beyti mukaddese hizmetçi olarak
vereceğim, demişti. Böyle bir nezir, onlarca erkek çocuklar hakkında meşru
bulunuyordu. Bu temennisini müteakip hâmile kalmış, sonra kocası İmran vefat
etmiş, daha sonra da çocuğunu kız olarak dünyaya getirdiğinden müteessir
bulunmuş idi.
36. Vaktaki çocuğunu
dünyaya getirdi, dedi ki: Ey Rabbim! Ben onu kız olarak doğurdum Allah Teâlâ ise
onun ne doğurduğunu daha ziyade bilir. Halbuki erkek, dişi gibi değildir. Ve ona
Meryem adını verdim. Ve ben onu ve onun zürriyetini koğulmuş olan şeytandan
senin himayene ısmarladım.
36. Hanne, (vaktaki
çocuğunu dünyaya getirdi) onun kız olduğunu görünce adağını ifa edemeyeceğini s
an ip üzüldü (Dedi ki: Yarabbi! Ben onu dişi olarak doğurdum) adağım yerine
getirilemiyecek, çünkü kızların beyti mukaddese hizmetçi olması adanamaz (Allah
Teâlâ ise onun ne doğurduğunu daha ziyade bilir.) Hanne de buna inanmıştır. O
demek istemiştir ki: Yarabbi! Kız doğurduğum için adağım ifa edilemiyecektir,
ben bundan müteessirim, senden aflar temenni ederim. (Halbuki erkek dişi gibi
değildir) erkeğin adanması makbuldür. Eğer erkek doğacak olsa idi adağım yerine
getirilebilirdi. Bununla beraber erkekler, hayz ve nifas gibi hallerden uzak
oldukları için ibâdet ve itaate daima zamanında devam edebilirler. Ve bir çok
hadiselere karşı daha ziyade dayanaklı bulunurlar, ve çoğunluk itibariyle
kadınlardan daha ziyade zeka ve kabiliyete sahiptirler. Kadınların erkekler ile
karışması ise muvafık değildir: Binaenaleyh Beyti mukaddes hizmetine onlar
değil, erkekler kabul olunurlar. (Ve) maamafih (ona) o kızıma ibâdet eden,
hizmetçi mânasına olan (Meryem adını verdim) beyti mukaddes için adadığım erkek
çocuğuna bedel olmasını senin lûtfunda niyaz ederim. (Ve ben onu onun. zürriy
etini) o kız çocuğumu ve onun evlât ve torunlarını (recim) olan taşlanmış,
koğulmuş bulunan (şeytandan) o iblisin temasından, vesvesesinden korunmuş
olmaları için (senin himayene ısmarladım) Meryem i de, onun zürriyetini de iyi
hâlden, ilâhî himayedeh mahrum bırakma ya rabbi! Cenâb-ı Hak da o muhterem
validenin bu dualarını kabul buyurmuştur.
37. Artık onu Rabbisi bir
güzel kabul ile kabul buyurdu ve onu bir güzel nebat olarak yetiştirdi.
Zekeriya'yı da ona bakmaya memur etti. Z eke riya her ne zaman mahfilde onun
yanına girse onun yanında bir rızık bulurdu. Ya Meryem! Bu sana nereden geldi, O
da bu Allah tarafından der idi. Şüphe yok ki. Allah T e âlâ dilediğine hesapsız
rızık verir.
37 Bu mübarek âyette, Hz.
Meryem'in ne şekilde büyüyüp geliştiğini ve Cenâb-ı Hakkın dilediği kulunu nasıl
hârikalara mazhar buyurduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hanne'nin kızı Meryem
hakkındaki duası üzerine (artık onu) Meryem'i, (Râbbisi) sahibi ve lâik olduğu
Kemâle kavuşturucusu olan Cenab'ı Hak, validesi Hanne'den (bir güzel kabul ile
kabul buyurdu) onun adağını kendisine mahsus bir ayrıcalık olmak üzere rıza ile
kabul etti. Halbuki, ondan başka kızların adak edilmesini kabul buyurmamıştır.
(Ve onu) Meryem'i (bir güzel nebat olarak yetiştirdi) o bir çocukluk goncası
idi. Pek güzel ahlâk sahibi idi. Başka çocukların bir aydaki büyümesini, Meryem
bir günde buyuyordu. Cenâb-ı Hak (Zekeriya'yı da ona bakmaya) Meryem'in
himayesine, korumasına ihtiyaçlarını sağlamaya (memur etti) bu vazifeyi deruhte
etmiş olan (Zekeriya) aleyhisselâm (her ne zaman) Meryem için hazırladığı
(mahfilde) hücrede (onun) Meryem'in (yanına girse onun yanında) kendisinin
getirmemiş olduğu (bir) nevi (rızık bulurdu.) Yaz meyvesini kış mevsiminde, kış
meyvesini de yaz mevsiminde hazır bir halde görürdü. Halbuki, hücrenin kapısını
yalnız Zekeriya kilitler, açardı. Başkalarının oraya girmesi düşünülmezdi.
Binaenaleyh Hz. Zekeriya (Ey Meryem! Bu sana nerden derdi?) böyle kapı kapalı
olduğu halde bu nimetler böyle vaktinin haricinde olarak sana nereden geliyor
diye sorardı. (O da) Meryem de (bu) nimetler (Allah Tealâ tarafından derdi.)
Evet. Bu nimetler birer ilâhî lütuf olarak Meryem'e cennetten geliyordu. Bu hal,
Meryem hakkında bir keramet idi, onun Allah katındaki büyüklüğüne bir alamet
idi. Böyle bir kerametin vücudu nasıl inkâr olunabilir ve uzak görülebilir.
Cenâb-ı Hak, her şeye kadirdir. Dilediği hârikayı, mucizeyi vücude getirir ve
(şüphe yok ki. Allah Teâlâ dilediğine) de (hesapsız bir şekilde,) bir meşakkat
ve zahmet vermeksizin pek geniş bir rızık ile (rızıklandırır.) İşte Hz. Meryem'i
rızıklandırması da bu cümledendir. Bu son cümle, ya Hz. Meryem'in bu husustaki
ifadesine, güzel inancına işaret eder veyahut müstakil olarak sırf bir hakikat
olmak üzere Allah tarafından beyan buyurulmuştur.
Rivayet olunur ki: Hanne
vaktaki Meryem'i doğurdu, onu bir hırkaya sararak mescidi aksaya götürdü,
oradaki Ahbarın = Din alîmleri olan yirmi dokuz zatın yanına bıraktı bu bir
adaktır, bunu kabul ediniz dedi. Meryem, onların ilim ve dindarlık itibariyle en
büyükleri ve reisleri bulunmuş olan imran'ın kızı olduğu için her biri istedi ki
onu kendisi alıp himaye etsin. Bu yüzden aralarında münakaşa zuhur etti.
Zekeriya aleyhisselâm, beyti mukaddesteki o zatların reisi idi ve Meryem'in
tezyesinin kocası bulunuyordu. Bu sebeple Meryem'i kendi alıp himaye etmek
istedi. Diğer zatlar ise dediler ki: Meryem'e anası herkesten daha yakın iken
onu kendi yanında bırakmıyor, artık senin yanında bırakılması neden lâzım
gelsin? En iyisi kur'a atalım kime isabet ederse o alıp beslesin. Bunun üzerine
kur'aya karar verdiler. Ürdün ırmağına gittiler, kalemlerini o suya atıverdiler,
hangisinin kalemi sabit olup suyun yüzüne çıkarsa Meryem'in bakımını o
üstlenecekti, bunlardan yalnız Hz. Zekeriya'nın kalemi öylece su üzerine
çıkıp kaldı. Artık Meryem'i Hz. Zekeriya aldı, onu teyzesinin yanına götürdü,
Meryem, genç bir kız haline gelince onun için mescidi aksada merdivenle çıkılır
bir yüksek çardak yaptırdı. İşte mihraptan maksat budur, sonra Meryem'i buraya
bıraktı, onun yiyip içeceğini yalnız kendisi götürür, ona verirdi, başkaları
onun yanına çıkamazdı. Bu esnada idi ki, Hz. Meryem'e Allah tarafından ihsan
buyurulan çeşit çeşit nimetleri görünce: Ya Meryem! Bu nimetler sana nereden?
diye sormuş, Hz. Meryem'in Allah katındaki yüksek mevkiini düşünerek kendisinin
o ihtiyarlığı zamanında öyle kıymetli bir çocuğa sahip olmayı Cenâb-ı Haktan
niyaz eylemişti.
38. O vakit Zekeriya'
Rabbine dua ederek dedi ki: Ey Rabbim! Bana kendi tarafından pek temiz bir
zürriyet bağışla. Şüphe yok ki, sen duayı hakkiyle işitîcisin.
38. Bu mübarek
âyetlerde hayırlı, salih evlâdın birer nîmet olduğunu, bu gibi evlâdı temenninin
caiz bulunduğunu göstermekte, ve halisane duaların kabul olacağına işaret
etmektedir. Şöyle ki: (O vakit) Hz Meryem'in o müstesna durumunu gören ve
ihtiyar bir halde bulunan (Zekeriya) Aleyhisselâm (Rabbine dua ederek dedi ki:
Yarabbi! Bana kendi tarafından) normal sebeplere muhtaç olmaksızın sırf kendi
kudretinle (pek temiz bir zürriyet) pek salih bir oğul (bağışla) ihsan ve lüft
eyle. Hanne'ye ihtiyarlığı halinde öyle mübarek bir çocuk verdiğin gibi bana da
vermek lütfunda bulun. (Şüphe yok ki) Yarabbi! (sen duayı hakkiyle işîticisin)
duaları kabul buyurursun, benim bu duamı da lütfen kabul buyur -bu duamı-re d
ile benim ümidimi boşa çıkarma.
39. Zekeriya mihrapta
durmuş namaz kılmakta iken ona melekler seslendi ki: Muhakkak Allah Teâlâ sana
Allah tarafından olan bir kelimeyi tasdik edici, efendi ve nefsine hâkim ve
salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjdeler.
39. Bunu müteakip (Zekeriya)
aleyhisselâm (mihrapta durmuş olarak namaz kılmakta iken ona melekler) melekleri
temsil eden Cibrîli Emîn (seslendi ki:) Ey Zekeriya (muhakkak Allah Teâlâ sana)
lütf edecektir, duanı kabul buyurmuştur. Sana evlât olmak üzere (Allah
tarafından olan bir kelimeyi) İsa aleyhisselâmın peygamberliğini tasdik edici
olarak (ve efendi) kavmine reis olarak (ve nefsine hâkim) nefsini şehevi
şeylerden son derece korumaya muvaffak olacak (ve salihlerden) peygamberlerin
sulbünden gelmiş (bir peygamber olmak üzere Yahya'yı) onun dünyaya gelip
peygamberlik payesine sahip bulunacağını sana (müjdeler.) İşte bu zat, bu Yahya
ismini taşıyan zat, o dünyaya gelmesi istirham olunan temiz zürriyetten
ibarettir. Ne kadar müjdelemeye lâik bir nîmet!.
40. Dedi ki: Ey Rabbim!
Bana bir oğul nasıl olabilir ki, bana hakikaten ihtiyarlık yetişti. Eşim ise
kısırdır. Buyurdu ki, öyledir. - Fakat- Allah Teâlâ dilediğini yapar.
40. Bu mübarek âyetler:
Allah'ın Kudretinin her şeye yettiğini göstermektir. Kulluk vazifesinin de bu
kudreti tasdik ve tazim ile Hak Teâlâ'nın birliğine inanmak, onu teşbih etmek ve
ona daima ibâdet ve itaatta bulunmaktan ibaret olduğunu bildirmektedir. Şöyle
ki: Zekeriya aleyhisselâm mazhar olduğu müjdenin görülmesi ricası ile (dedi ki:
Yarabbi!) cereyan etmekte olan tabii kanuna göre (bana bir oğul nasıl olabilir
ki, bana) hakikaten (ihtyarhk yetişti) yaşım yükseldi, (eşim ise kısırdır) çocuk
doğurmaz bir haldedir. Rivayete göre bu zaman Hz. Zekeriya yüz yirmi veya doksan
dokuz yaşında idi. Eşi de doksan dokuz yaşında imiş. Hz. Zekeriya kudreti
ilâhiyye ile böyle bir çocuğa nail olabileceğini bilirdi. Eğer bilmeseydi bir
zürriyete kavuşma niyazında bulunur mu idi? Ancak cereyan etmekte olan tabii
kanuna göre bu uzak görülebilirdi. Binaenaleyh bunun nasıl bir ilâhî lütuf eseri
olarak dünyaya geleceğini anlamak maksadiyle böyle bir soru sormuştur. Cenab'ı
Hak da vahiy yoluyla (buyurdu ki, öyledir) gerçekten de sizin gibi ihtiyarların
çocuk babası, anası olmaları adete nazaran uzak görülebilir. Fakat (Allah Teâlâ
dilediğini yapar) vücude getirir, onu hiç bir şey aciz bırakamaz. Buna
inanmışızdır...
41. Dedi ki: Ey Rabbim!
Benim için bir alâmet kıl. Buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlar ile bir
işaretten başka üç gün konuşamamandır. Maamafih rabbini çokça zikret ve akşam,
sabah namaz kıl.
41. Zekeriya
aleyhisselâm, bu büyük kudretin meydana gelmesine bir müjde olmak için (dedi ki:
Yarabbi! Benim için bir alâmet kıl) bir nişane göster, eşimin böyle bir çocuğa
hâmile olduğunu bilip şükür secdesine kapanayım. Cenâb-ı Hak da (buyurdu ki:) Hz.
Zekeriya'ya vahyi eyledi ki: (Senin için alâmet) sana bu hakikati gösterecek
nişane, senin (insanlar ile bir işaretten başka üç gün l<onuşamamandır.) sen
başkalarıyle üç gün gece gündüz konuşmak kuvvetinden mahrum kalacaksın, yalnız
elle veya baş ile işaret edebileceksin. Hz. Zekeriya, insanlar ile konuşmak
kudretinden böyle geçici olarak mahrum kalmakla beraber Cenab'ı Hakkı zikir ve
teşbih kudretine sahip bulunuyordu. Bunun için buyruldu ki: Ey Zekeriya: (Maamafih
Rabbini çokça zikret ve akşam ve sabah namaz kıl) teşbih ve tehlilde bulun. Bu
muhterem zatın böyle üç gün başkaları ile konuşmaya kadir olamaması, ve diğer
bir yoruma göre kadir olduğu halde yalnız konuşmadan yasaklanmış bulunması,
duasının kabul edilmiş olduğundan dolayı halk ile konuşmadan alâkasını keserek
böyle üç gün bütün bir kalp huzuru ile Yüce Yaratıcısının zikr ve teşbihi ile
meşgul olması, nail olduğu o büyük nimetin şükrünü ifaya çalışması içindi.
Maamafih bazı zatların ifadelerine göre bunda Hz. Zekeriya için bir uyanma dersi
vardı. Çünkü kendisinin bir oğula nail olacağını melekler kendisine sözlü olarak
müjdelemiş oldukları halde buna bir alâmet istemesi gereksiz olduğundan bir ceza
olarak üç gün konuşmadan mahrum bırakılmıştır.
§ Zekeriya aleyhisselâm:
Süleyman aleyhisselâmın neslindendir. Beyti mukaddeste reis idi Tevrat
nüshalarını yazardı. İsrailoğullarına peygamber tayin buyrulmuştu. Musa
aleyhisselâmın şeriatiyle amel ederdi. Hz. Meryem'in valdesi Hanne'nin kız
karındaşının kocası idi. Hz. Meryem'i yanına alıp beyti mukaddesteki bir hücrede
himaye etmişti. Hz. Meryem'den İsa aleyhisselâm bir yaratılış harikası olarak
babası olmaksızın dünyaya gelmişti. Gösterdiği birçok mucizeler de bunu isbat
edip duruyordu. Buna rağmen Yahudîler Hz. Zekeriyaya iftirada bulunmuş, yüz
yaşında bulunan o pek muhterem peygamberi şehit eylemişlerdir. Bir rivayete göre
de Zekeriya aleyhisselâm, muhterem oğlu Yahya aleyhisselâm'ı, Filistin valisi (Herut)
tarafından şehit edileceği zaman, kurtarmaya çalışmış, kendisinin de takip
edildiğini anlayınca beyti mukaddese bitişik bir bahçede bir ağacın kütüğüne
saklanmış, o ağaç ile beraber testere ile ikiye bölünerek şehit edilmiştir.
§ Yahya aleyhisselâm:
Zekeriya aleyhisselâm'ın oğludur. Annesi de imrân'ın kızıdır. Cenâb-ı Hak, bu
muhterem baba ve anneye ihtiyarlıkları zamanında bu mübarek oğulu ihsan
buyurmuştur. Hz. Yahya, daha pek genç iken Tevratı şerifi okur, sahralara
çekilerek kimse ile görüşmeksizin ibâdet ve itaatta bulunur, İsrailoğullarına
vaaz ve nasihat eder, Hz. Musa'nın şeriatiyle âmel ederdi. Bilahara Hz. İsa'nın
şeriatiyle amel etmek üzere kendisine de peygamberlik ihsan buyurulmuştur. Bu
esnada Filistin hükümdarı bulunan "Heredos" kendi kız karındaşının kızını almak
istemişti. Bunların nikâhı Hz. Musa'nın şeriatına göre caizdi. Bu nikâhı
akdetmesini Hz. Yahya'ya teklif etti. Fakat Hz. İsa'nın şeriatına göre bu nikâh
caiz değildi. Binaenaleyh Yahya aleyhisselâm bu nikâhı kıymaktan kaçındı. Bundan
dolayı o kız ile annesi gücendiler, Hz. Yahya'yı öldürmesini Heredos'tan
istediler, o da bu mübarek zatı onların yanında boğazladı. Şehit etti. Henüz
otuz yaşında bulunuyordu. Bu hâdise Hz. İsa'nın semaya kaldırılmasından sonra
vuku bulmuştur. Hz. Yahya, Kudüs'te sıbtiyede metfundur. Rivayete göre mübarek
başı Dımışkde Ümeyye Camii içerisinde ve bir eli de Beyrut'ta medfün
bulunmaktadır.
42. Hani melekler dedi ki:
Ey Meryem! şüphe yok ki. Allah Teâlâ seni seçkin kıldı ve seni tertemiz kıldı ve
seni âlemlerin kadınları üzerine üstün kıldı.
42. Bu mübarek âyetlerde,
Hz. Meryem'in üstün kılındığını ve onun bu imtiyaza karşı şükran vazifesi olarak
ibâdet ve itaate devam etmekle mükellef bulunduğunu
göstermektedir. Şöyle ki:
Habibim! Hatırla (hani) o vakit ki (melekler) Cibril Emin ile maiyetindeki
melekler (dedi ki: ey) İmrân'ın muhterem kızı (Meryem!) seni müjdeleriz (şüphe
yok ki. Allah Teâlâ seni seçkin kıldı) seni seçti, sana istisnaî bir meziyet
ihsan buyurdu. Seni validenden güzelce kabul eyledi, seni bir yüce peygamber
olan Zekeriya'nın himayesinde büyüttü, seni cennet nimetlerinden rızıklandırdı,
ve özellikle sana bir takım yüksek kerametler ihsan buyurdu (ve seni tertemiz
kıldı) seni erkeklerin temasından masum kıldı, Yahudilerin isnad ettikleri kötü
fiilden uzak olduğunu daha beşikte olan bir yavrunun == Hz. İsa'nın konuşması
ile açıkladı = (ve seni âlemlerin kadınları üzerine üstün kıldı) onların
fevkinde kıldı. Sana İsa gibi bir melek yüzlüyü babasız olarak bağışladı, ve
sizi âlemlere bir harika alemeti kıldı böyle bir şeref diğer kadınlara nasip
olmamıştır.
Hz. Meryem bazı zatlara
göre meleklerin kendisine hitap etmiş olmalarına göre peygamberlik şerefine de
ermişti, fakat bu görüş, icmaa muhaliftir. Kadınlardan peygamber gönderilmediği
hakkında icma vardır. Ancak bu hitab ona bir keramet olmak üzere gelmiştir. Veya
bu hitap onun oğlu Hz. İsa'nın peygamberliğine bir irhâs = delâlet eden
harikulade bir keyfiyettir veya Hz. Meryem'e melekler tarafından böyle bir ilham
yoluyla cismanî ve ruhanî bir terbiye ve itaat yolunu göstermek hikmetine
dayanmaktadır. Bu âyeti kerimeye göre Hz. Meryem, yalnız kendi asrındaki değil,
bütün kadınlardan üstündür. Çünkü o bir yaratılış harikası olan Hz. İsa'nın
annesidi meleklerin hitaplarına mazhardır, daha nice imtiyazlara sahiptir.
Maamafih bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştuı
: Âlemlerin kadınlarından
dört tanesi, sana en büyük birer kadın olmak üzere tanımaya kâfidi Onlar ise
Meryem ile Fravunun karısı Asiye ve Haticetülkübra ile Fatimetüzzehra'dır.
buyurulmuştur.: Fatma, -radiyallahü
teâlâ an ha- İmrân
Diğer bir hadisi
şerifte de: kızı Hz. Meryem'den başka bütün cennet kadınlarının ulusudur,
reisidir.
43. Ey Meryem! Rabbin için
itaate devam et, secde kıl, rüküa varanlarla rükû a var.
43. (Ey Meryem) Rabbin için
(itaate devam et) daima itaatte bulun veya namaz kıl veya namazda ayakta fazlaca
dur (secde kıl) namazlarda Cenab'ı Hak için secdeye kapan (rüküa varanlar ile
beraber rüküa var) cemaat ile namaz kıl, namazın şartlarına riayet eyle, rükû
edenler gibi sen de rukûda bulun. Deniliyor ki:
Hz. Meryem de beyti
mukaddeste komşu bulunanlar ile beraber namaz kılmakla mükellef idi. Her ne
kadar onlara karışmazsa da kendi hücresinde onlara uyar, namazlarını cemaatle
kılar, rükû ve sucûdda bulunurdu. Rükû ve sücut, Cenâb-ı Hakka karşı yapılan en
güzel bir saygı ve kulluk alametidir. Bu kulluk vazifesini yapmayanlar hüsranda
ve ziyanda kalırlar. Evet:
"Şerrini secde'i rahmana
firu etmeyenin"
"Kameti pişi edan ide hem
olmazda ne olur"
Allah'a sacda etmek için
başını eğmeyenin
44. Bu sana yayıp
haberlerindendir. Onu sana vahy ediyoruz. Meryem'i hangisi himayesine alacak
diye kalemlerini attıkları zaman sen onların yanında değildin. Ve onlar
tartışmada bulundukları zaman da sen onların yanında bulunmuyordun.
44. Bu âyeti kerimede Hz.
Zekeriya ile Hz. Meryem kıssalarının ehemmiyetini ve bunlardan Rasûli Ekrem
efendimizin bir mucize olarak ilâhî vahiy sayesinde haberdar bulunduğunu
gösteriyor. Şöyle ki: Habibim! (Bu sana) Henne'ye, Zekeriya, Yahya ve İsa
aleyhisselâma dair haber verdiğimiz eşsiz hâdiseler (gayıp haberlerindendir.)
Gayba ait şeyler olup ancak vahy yoluyla bilinecek şeylerdendir. (Onu sana vahy
ediyoruz) Cibrili Eminin tebliğ ile bildiriyoruz. Artık onun gayptan olduğu
bilinmelidir. (Meryem'i) beyti mukaddesteki zatlardan (hangisi himayesine
alacak) o kimin korumasına verilecek (diye) onların tevratı yazdıkları
(kalemlerini) kur'a olmak üzere suya (attıkları zaman) Resulüm! (sen onların
yanında değildin) onlarla beraber bulunmuyordun, onların zamanları çok evvel
olduğu için bu taraf malûm. (Ve onlar tartışmada bulundukları) Meryem'i
hangisinin himaye ve terbiye edeceği hususunda tartıştıkları ve mücadele
yaptıkları (zaman da sen onların yanında bulunmuyordun) bu da malûm, onların
böyle tarihî hayatından haberdar olmadığın da malumdur. Çünkü senin kitapla,
okumakla, eskilerin tarihî olaylarını dinlemekle meşgul olmadığın herkesçe
bilinmektedir. Binaenaleyh onlara dair vermekte olduğun bu haberler, şüphe yok
ki, bir vahyi ilâhî eseridir. Sen böyle bir ilâhî vahye nailiyetinden dolayı pek
mutlusun, pek şayanı tebriksin. Yazık bu hakikati idrâk ve tasdik etmeyenlere!
Bu âyeti kerimede geçen kalemlerden maksat, bir rivayete göre de Hz. Meryem'i
himayelerine almak isteyenlerin ellerinde bulunan bastonlardan veya oklardan
ibaret idi. Kur'a çekimi için bunlara kendi adlarını yazmışlar, bunları bir
torba içine bırakmışlar, sonra bunlardan birini gelişigüzel çekip torbadan
çıkarmışlar. Bu onlardan hangi zata ait bulunmuş ise Hz. Meryem onun himayesine
verilmiştir. Bu zat ise Hz. Zekeriya'dır. Bu kur'a onun mübarek adına isabet
etmiştir.
45. Hani melekler
demişlerdi: Ey Meryem! Şüphesiz Allah T e âlâ sana tarafı ilâhîsinden bir kelime
ile müjde veriyor ki, adı Mesih, Meryem oğlu İsa'dır. Dünyada da ahirette de
itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldığı kimselerdendir.
45. Bu mübarek âyetler
de Hz. Meryem'in üstün kılınmış olduğunu ve bir yaratılış harikası olan Hz.
İsa'nın yüceliğini göstermektedir. Şöyle ki: Habibim hatırla (hani, melekler)
Cibril Emin ile arkadaşları Hz. Meryeme şifahen (demişlerdi ki: Ey Meryem!
Şüphesiz Allah Teâlâ sana kendi tarafından bir kelime ile) bir "Kiİ'.n = ol"
emri ilâhîsiyle meydana gelecek olan bir oğul ile (müjde veriyor ki) o "kelime"
diye anılan oyulun (adı Mesih, Meryem oğlu İsa'dır.) İsa, o mübarek oğlun
ismidir. Mesih ile ibni Meryem de onun bir lâkabı ile bir vasfıdır. Mesihin aslı
İbranîce "Mesiha"dır ki, mübarek manasınadır, İsa da iş bu lâfzın arapçasıdır
ki, yüzünün rengi beyaz olup lâtif bir hürmete sahip olduğu için böyle bir isim
ile isimlendirilmiştir. O güzide yavru (dünyada da ahirette de itibarlıdır)
büyük bir makam ve şeref sahibidir. Dünyada peygamberlik vasfına ve mucizelere
sahip olacaktır. Ahirette de yüksek derecelere nail, bazı zatlar hakkında da
şefaatlere sahip bulunacaktır. (Mukarrep) Allah Teâlâ katında yüksek derecelere
sahip (olanlardandır.) Çünkü onun derecesi cennette pek yüksek olacaktır, semaya
kaldırılacaktır, meleklerle sohbette bulunacaktır. Bunlar birer manevî
yakınlıktır, şerefin yüceliğine şahitliktir.
46. Ve insanlar ile beşikte
iken de, yetişkin iken de konuşacaktır. Ve o salihlerdendir.
46. (Ve) o mübarek
zat (insanlar ile) henüz kendisi (beşikte iken de) daha küçük iken de
ve (yetişkin iken de) olgunluk halinde iken de çelişki olmaksızın
(konu;acaktır) o daha çocuk
iken diğer peygamberler gibi konuşmaya, hakkı beyan edebilecektir. Bu onun için
bir mucizedir. Çünkü bu, hariku'lâde bir kabiliyettir. Maamafih bu hal, aynı
zamanda Hz. İsa'nın ilahlık vasfına sahip olmadığına bir delildir, bu hususta,
insanları irşada kâfidir. Çünkü çocuklukla; yaşlılıkla ve diğer insanlar gibi
konuşmakla ittisaf, insanlık vasfıdır, bu gibi vasıflardan ise Cenâb-ı Hak
uzaktır. (Ve) İsa Aleyhisselâm (Mukarrep) Allah katında yüksek derece sahibi
(olanlardandır.) Zira onun derecesi cennette pek yüksek olacaktır. Daha dünyada
iken semâya kaldırılacaktır. Melekler ile sohbette bulunacaktır. Deniliyor ki:
Hz. İsa "Kühület = olgunluk" ile de müttasif gösteriliyor, onun kühûlet,
devresine gireceği bildiriliyor. Kühûlet ise otuzuncu yaştan başlar. Hz. İsa,
daha dünyada iken bu kühület vasfını kazanmış mıdır? Cevaben de deniliyor ki:
Kühület asıl lügatte kâmil; tam demektir, insanın en kâmil zamanı ise otuz ile
kırk yaş arasındadır. Hz. İsa ise otuz üç bucuk yaşında iken semaya
kaldırılmıştır. O halde kühület yaşına ermiş bulunmaktadır. Maamafih şöyle de
denilmektedir: Bu âyeti kerime Hz. İsa'nın semaya kaldırıldıktan sonra tekrar
yeryüzüne inerek insanlar ile konuşacağına delâlet etmektedir. Çünkü onun
kühület yaşına tamamen girmiş olması semaya kaldırılmasından sonraya tesadüf
eder. Velhasıl (o) Hz. İsa (Salihlerdendir.) O Allah Teâlâ'nın her bakımdan
salih, dünyevî, uhrevî bütün sözleri ve davranışları itibariyle en doğru bir
yola sahip, pek mümtaz kullarından peygamberleri zümresinden bir zattır. Onu
böyle mükemmel bir insan bir peygamberi zişân tanımak lâzımdır.
47. Dedi ki. Ey Rabbîm!
Bana çocuk nereden olabilir! Halbuki bana bir insan dokunmamıştır. Buyurdu ki,
öyledir. Allah Teâlâ neyi dilerse yaratır. Bir şeyi murat edince ona sadece "ol"
der, o da hemen oluverir.
47. Bu âyeti kerime de Hz.
Meryem'in bir sorusu üzerine Allah Teâlâ'nın her harikulade şeyi yaratmaya kadir
olduğunu bildirmekte, Allah'ın Kudretinin üstünlüğünü misal ile anlatmaktadır.
Şöyle ki: Melekler, Hz. İsa'nın geleceğini Hz. Meryem'e müjdeleyince hayrete
düşmüş, bunun nasıl olacağını anlamak için niyazda bulunarak (dedi ki: Yarabbi!
Bana bu çocuk nereden) ve şekilde (olabilir?.) Bu bir evlenme neticesinde mi
veya bir harika olarak, evlenmeksizin mi olacak, (halbuki, bana bir insan
dokunmamıştır) benim bir eşim yoktur, benim durumum çocuk doğurmaya aykırıdır.
Bu istirham üzerine ya vahiy yoluyla Cenâb-ı Hak veya Cibrili emin (buyurdu ki,
öyledir.) Gerçekten kendisine bir erkek dokunmamış olan bir kadının çocuk
doğurması, cereyan eden tabii kanuna göre imkânsızdır bir ihtiyar koca ile bir
ihtiyar, kısır bir zevcenin çocuk dünyaya getirmelerinden daha gariptir. Fakat
(Allah Teâlâ neyi dilerse yaratır) onun kudreti her şeye fazlasıyla kâfidir.
Şöyle ki: (Bir şeyi murat edince) herhangi bir şeyin, hadisenin vücude gelmesini
irade buyurunca (ona sadece ol der) başka bir emire lüzum yok (o da hemen
oluverir) ilâhî irade ile vücude gelir. Artık Hz. İsa'nın babasız olarak dünyaya
getirilmesini yadırgamaya mahal yoktur. Cenâb-ı Hak, bazı şeyleri bir takım
sebep ve nedenler neticesinde yavaş yavaş vücude getireceği gibi dilediği
şeyleri de alışılmış sebep ve maddelere muhtaç olmaksızın bir anda yaratabilir.
Onun kudreti sonsuzdur. İnancımız tamdır. Buna.
"İlâhi sensin ancak kâinatı
eyleyen icat"
"Senin zatı aziminden eder
mahlukun istimdat"
"İlâhi sen küçükten
söyletirsin tıfli nevzadi"
"Ki hiç yoktan verirsin
mâdere kıymetli evlâdı"
48. Ve ona yazmayı ve
hikmeti ve Tevrat ile İncil'i talim buyuracaktır.
48. Bu mübarek
âyetlerde Hz. İsa'nın sahip olduğu, üstün vasıfları göstermeye muvaffak
bulunduğu mucizeleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab'ı Hak, Hz. Meryem'in
kalbini rahatlatmak, onun hakkındaki şüpheleri gidermek için ona vahy yoluyla
buyuruyor ki: Kerem sahibi yüce yaratıcı, kudret harikası olmak üzere Hz. İsa'yı
yaratacaktır. (Ve ona kitabı) yazı yazmayı veya ilâhî kitaplar öğrenmeyi ihsan
edecektir. (Ve hikmeti) amele, itikada, ahlâkı güzelleştirme ve saireye ait
ilimleri öğretecektir, (ve Tevrat ile İncil'i) bu semavî kitapların hükümlerini,
içeriklerini (tâlim) ilham ve ihsan (buyuracaktır.) Kâinatı yaratan Allah Teâlâ
hazretleri, her şeye kâfi olan kudretiyle İsa' aleyhisselâm'ı babasız olarak
vücude getireceği, ve onu öyle ilmî faziletler ile süslü, ilâhî kitapların
inceliklerine vakıf, kendisini de bir semavî kitaba kavuşmakta
şereflendireceğini muhterem validesi Hz. Meryem'e vahiy yoluyla müjde ediyor.
Bununla beraber onu kavmine peygamber kılacağım da şöylece beyan buyuruyor.
49. Ve İsrail oğullarına
peygamber gönderecektir. Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz tarafından
geldim. Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi birşey icat ederim, sonra ona
üfürürüm, O da Allah Teâlâ'nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah'ın
izniyle anadan doğma körü ve alacalık hastalığına tutulanı iyi ederim, ve ölüyü
diriltirîm, ve size evlerinizde ne yediğinizi ve ne biriktirdiğinizi de haber
veririm. Şüphe yok ki, bunda sizin için bir alâmet vardır. Eğer siz mü'minler
iseniz.
49. (Ve) Allah Teâlâ Hz.
İsa'yı (İsrailoğullarına peygamber gönderecektir) ya daha çocuk iken veya
erginlik çağma erdikten sonra bu peygamberlik şerefine erecektir.
İsrailoğullarının İlk peygamberi Yusuf Aleyhisselamdır, diğer bir görüşe göre de
Musa Aleyhisselâm'dır. Son peygamberi de İsa Aleyhisselâmdır. Hz. İsa kavmine
gönderilmiş olunca buyurdu ki: (Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz
tarafından) peygamber olarak (geldim.) Yâni: Peygamberlik iddiasında doğru
olduğumu gösterir alâmet ile, harikulade işlere muvaffakiyet ile gönderildim. O
mucizenin neden ibaret olduğunu da şöylece beyan buyurmuştur: (Ben sizin için)
sizin inanıp peygamberliğimi kabul etmeniz için (çamurdan kuş şekli gîbî) kuş
suretine benzer (bir şey icat) tasvir (ederim) diğer uçan canlı kuşlar şeklinde
vücude getiririm, (sonra ona) o kuş şeklinde tasvir ettiğim şeyin ağzına
(üfürürüm o) ruhsuz kuş heykeli (de Allah Teâlâ'nın izniyle hemen) derhal gerçek
canlı bir (kuş oluverir) ve bundan başka (ben Allah'ın izniyle) ekmeh denilen
(anadan doğma körü ve) ebras denilen (alacalık hastalığına tutulanı) yâni:
İnsanın derisine ariz olup onun kan bakımından özelliğini, onun güzel, beyaz
rengini gideren bir hastalığı (iyi ederim.) Böyle doktorları aciz bırakan mühim
hastalıkları tedavide bulunurum (ve) bundan daha mühim olmak üzere yine Allah
Teâlâ'nın izniyle (ölüyü diriltirim) Hz. İsa'nın dört ölüyü diriltmiş olduğu
ibni Abbas hazretlerinden rivayet edilmiştir. Bunlardan biri kendi dostu idi,
vefatından üç gün sonra dua etti, o da Allah'ın izniyle yeniden hayat buldu.
İkincisi de bir ihtiyar kadının oğludur. Daha kabre götürülürken Hz. İsa'nın
duası ile Allah'ın izniyle hayat buldu. Üçüncüsü de bir kızdır. Vefatından bir
gün sonra yeniden hayata erdi. Bunlar dünyada daha bir müddet yaşadılar.
Yahudîler, bu üç kişinin vefatları yakın olduğu için belki de kendilerini kan
tutmuştu, ölmemişlerdi, dediler, vaktiyle ölmüş bir kimseyi dirilt de görelim
demişler. Bunun üzerine dördüncü olarak Hz. Nuh'un oğlu Sam diriltilmiştir.
Aradan dört bin seneden fazla bir zaman geçmişti. Kabrinden kalkarken bütün
başının tüyleri ağarmıştı. Hz. İsa sormuş ki neden böyle başın ağarmış, sizin
zamanınızda böyle saç ağarması yoktu. O da demiş ki: Ey Allah'ın Ruhu! Beni
çağırdığın zaman bir ses işittim Allah'ın Ruhuna icabet et diyordu,
sandım ki kıyamet koptu, ondan dolayı bu hâle geldim. Bu zat böyle hayat bulunca
orada bulunanlara dedi ki: İsa
Aleyhisselâm'ı tasdik
ediniz. Şüphe yok ki o Allah'ın peygamberidir. Bunu görenlerden bazıları imân
etti, bazıları da bu sihirdir, bize başka mucizeler göster dediler. Hz. İsa:
Şam'a: Artık yine öl demiş, o da demiş ki: Bir şart ile olurum, dua et Allah
Teâlâ beni ölüm sarhoşluğundan korusun, Hz. İsa da dua etmiş onun üzerine Sam
yine hayatı terk eylemiştir. Hz. İsa onları yine imâna davet etti (ve)
onların tereddütlerini gidermek için şunu da buyurdu ki: (size evlerinizde ne
yediğiniz!) ben görmediğim halde size haber veririm, (ve ne biriktirdiğinizi de)
ilerde yemek, harcetmet için ne toplayıp sakladığınız şeyleri de sizlere (haber
veririm.) Velhasıl, Allah'ın izni ile sizlerin kalplerinizde olanı da bilirim.
Ciddî surette İman edip etmediğinizden de haberim olur. (Şüphe yok ki bunda) şu
zikrettiğim harikulade hallerde (sizin için bir alâmet) bir gerçek delil
(vardır.) Bunlar benim peygamberliğime birer şahittir. (Eğer siz mü'minler
iseniz) eğer hakkı, tasdik edici, inatçı olmayan kimseler iseniz bunları görür,
beni tasdik edersiniz.
Hz. İsa, bu mucizelere
ancak Allah'ın izni ile muvaffak olacağını tekrar tekrar ifade etmiştir ki,
bununla kendisinin yaratıcı, ilahlık vasfına sahip olmayıp bu gibi harikaları
ancak Hak Teâlâ'nın izniyle, yardımı ile vücude getirebileceğini itirafta
bulunmuştur. Ve bu harikalar! Cenâb-ı Hakkın dilemesi ile, yaratması ile
göstermeye muvaffak olmuştur.
Burada bizim için bir
uyanma dersi de vardır. Şöyle ki: Hz. İsa'nın öyle çamurdan bir kuş yaparak ona
Allah'ın izni ile hayat vermiş olduğu bir hakikattir. Kavmi bunu görmüştür.
Kur'an'ı Kerim de bunu haber vermektedir. Artık bu pek acık bir delildir ki:
Kâinatın Yüce Yaratıcısı herhangi dilediği şeyi bir soydan yaratma, bir ayaklıma
neticesi olmaksızın da vücude getirebilir. Binaenaleyh insanlığın yaratılışının
başlangıcında da şüpheye mahal yoktur. Hz. Adem'in ve sülâlesinin, bir tekâmül
kanunu neticesi olarak başka mahlûklardan insanlığa dönüşmüş olması hakkındaki
bir teori pek manasızdır. Kur'an'ın acık ifadesine aykırıdır. Cenab'ı Hak, Hz.
İsa'ya bu kudreti bu muvaffaktiyeti vermiş olduğu halde kendisinin balçıktan Hz.
Adem'i ana-babasız olarak yaratmış olması nasıl inkâr olunabilir. O herşeye
kemâliyle kadirdir. Buna inanmışızdır.
Hz. İsa'nın bu mucizelerini
Hıristiyanlardan bazıları tasdik ettikleri halde bir kısmı da tasdik
etmemektedir. O zata hem Allah'ın oğlu diyorlar onu hâşâ ilahlık mertebesine
yükseltiyorlar, hem de ondan böyle harikaların zuhurunu inkâr eyliyorlar. Bu
mucizelerin bir kısmı, sayıları belli kimseler yanında zuhur ettiği için tevatür
mertebesinde bulunmamış olabilir. Fakat diğer bir kısmı büyük bir cemaat
huzurunda vücude gelmiştir. Özellikle bunları ebedî bir öğüt olan Kur'an-ı Kerim
de haber veriyor. Artık hiçbir dindar zat, bu gibi harikaların Allah'ın kudreti
ile vücude gelmiş ve gelecek olmasını inkâr edemez ve uzak göremez.
50. Ve önümde bulunan
Tevrat' tasdik edici olarak ve üzerinize haram kılınmış olan şeylerin bazısını
helâl kılmak için -geldim- ve sizlere Rabbinizden bir mucize getirdim. Artık
Allah Teâlâ'dan korkunuz. Ve bana itaat ediniz.
50. Bu mübarek âyetler de
Hz. İsa'nın kulluğuyla övünmüş olduğunu ve israiloğullarına bazı yeni hükümler
ile gönderilmiş muhterem bir peygamber bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki:
(Ve) Hz. İsa kavmine hitaben dedi ki: (Önümde bulunan) benden evvel Hz. Musa'ya
inmiş olan (Tevrat'ı tasdik edici olarak) onun ilâhî bir kitap olduğunu tasdik
ederek (ve üzerinize haram kılınmış olan şeylerin bazısını helâl kılmak) onların
sizlere Allah tarafından helâl kılındığını bildirmek için (geldim.) Sizlere
peygamber gönderildim. Meselâ: Musa Aleyhisselâm'ın şeriatına göre balık eti,
deve eti, i( yağı, karın ve barsak yağı haram idi, cumartesi günü iş görmek de
haramdı. Hz. İsa'nın şeriatinde ise bunlar helâl bulunmuştur. Bu bir nesh
meselesidir ki, böyle yiyelecek, içilecek şeyler ile bazı muamelelerde
geçerlidir, İlâhî iradeye dayanmaktadır. Asıl itikadi konularda ise cari
değildir. Bu hususta bütün ilâhî şeriatlar birdir. (Ve sizlere rabbinizden),
Cenâb-ı Hakkın irade ve kudretiyle (bir mucize getirdim) ben peygamberliğime
şahitlik eden en acık birer mucize ile size geldim, size peygamber gönderildim,
daha beşikte iken konuştum, ölüleri dirilttim, hastalara şifa verdim, bütün
bunlar benim peygamberliğimi destek ve tasdik için Allah tarafından ihsan
buyrulmuş birer âyet, birer harika, birer mucizedir. (Artık Allah Teâlâ'dan
kokunuz) Yüce Allah'a mu halef etten sakınınız, ve sizi davet etmekte bulunduğum
Allah'ın birliğine İman, ve ona kulluk hususunda (bana itaat ediniz.) Eğer
insaflı, düşünen kimseler iseniz bana karşı muhalif bir cephe atmayınız, tâki
selâmet ve saadete eresiniz.
51. Şüphe yok ki. Allah T e
âlâ benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Artık ona ibâdet ediniz. Dosdoğru
yol budur.
51. Hz. Isa, kavmine
hitaben şöylece de peygamberlik vazifesini ifa buyurdu. Ey kavmim!.. (Şüphe yok
ki. Allah T e âlâ benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir) bütün varlıkların
yaratıcısı, terbiye edicisi, mabudu ancak odur. Benim göstermeye muvaffak
olduğum mucizeler, âyetlerde onun birer kudret esiridir. Bütün peygamberler
ümmetlerine bu hakikati tebliğ etmişlerdir. Bu hususta aralarında bir ihtilâf
yoktur. (Artık) yalnız (ona) O Yüce Yaratıcıya (ibâdet ediniz) onun emirlerine,
nehiylerine itaatte bulununuz, (dosdoğru yol budur) Lâzım olan, bu yolda
harekettir. Benim ve diğer peygamberlerin de davet ettiğimiz dosdoğru yol büyük
hidayet yolu bundan ibarettir.
52. Vaktaki, İsa
onlardan dinsizlik hissetti, dedi ki: Allah için benim yardımcılarım kimlerdir?
Havariler dediler ki: Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a îman ettik ve şahit
ol ki, bizler şüphesiz müslümanlarız.
52. Bu mübarek
âyetlerde Hz. İsa'yı, gösterdiği o kadar harikalara rağmen belli birkaç kimsenin
tasdik etmiş olduğunu ve o zatların dualarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İsa
Aleyhisselâm, İsrâiloğullarına mucizeler göstererek onları hak dine davet etti.
Onlar ise onu yalanlayarak imândan kaçındılar. (İsa) Aleyhisselâm (onlardan) o
Yahudilerden böyle (dinsizlik hissedince) onların bu halini görüp onu şüphesiz
bir şekilde anlayınca, samimi arkadaşlarına (dedi ki: Allah için) Cenâb-ı Hakkın
dinine hizmet hususunda (benim yardımcılarım kimlerdir?) Hak Teâlâ'ya sığınarak
onun dinine yardım için benimle teşriki mesai edecek kimler ise bunu
açıklasınlar. Bunun üzerine (havariler dediler ki: Biz Allah'ın yardımcılarıyız)
yâni: Cenâb-ı Hakkın apaçık dinini yaymaya ve desteklemeye hizmetçi bizleriz.
Biz sana Allah için yardım edicileriz. Bunun içindir ki, bunlara nasara =
yardımcılar denilmiştir. Havariler, Hz. İsa'ya hak yolunda yardım edeceklerini
söylemekle beraber biz (Allah'a İman ettik) onun birliğini, ulühiyetini tasdik
eyledik, ve ya İsa! (şahit ol ki,) kıyamet günü peygamberler ümmetleri hakkında
şahitlik edecekleri zaman sen de bizim hakkımızda şahitlikte bulun ki, (bizler
şüphesiz müslümanlarız) hak dîni kabul etmiş, senin peygamberliğini tasdik
eylemiş kimseleriz.
53. Rabbimiz! İndirdiğine
inandık, ve peygambere tâbi olduk, artık bizleri şahitler ile beraber yaz.
53. Havariler Hz. İsa'ya
İman ettiklerini arzetmekle beraber Cenab'ı Hak'ka niyaza başlayarak ey
(Rabbimiz!) kerem sahibi mabudumuz biz senin (indirdiğine inandık) Yüce
peygamberin olan İsa'ya indirmiş olduğun İncil'in ilâhî bir kitap olduğunu
tasdik eyledik (ve) o (peygambere tabî oldur» onun emirlerine itaat edeceğimize
söz verdik. (Artık bizleri şahitler ile beraber yaz) bizleri senin birliğine,
peygamberlerin peygamberlik ve risaletine şehitlik eden kullarından olmak üzere
kabul buyur. Veyahut bizleri ümmetleri hakkında şahitlikte bulunacak olan
peygamberlerin veya bütün insanlar hakkında şahitlikle bulunacak olan Muhammed
ümmeti zümresine ilhak buyur. Ne güzel bir niyaz!.
§ Havariler: Hz. İsa'nın
peygamberliğini ve Cenab'ı Hakkın birliğini tasdik etmiş olan zatlardır ki,
bunlar İsa aleyhisselâmın eshabı olup ondan sonra her tarafa dağılmış, hak dini
yaymaya çalışmışlardır. Hz. İsa'ya yardımlarından, veya imânlarındaki saflık ve
samimiyetten dolayı kendilerine "Havariyyun" denilmiştir. Havari kelimesi
esasen hâlis, beyaz olan şey demektir. Havariler hakkında müteaddit rivayetler
vardır. Bunlar on iki zâttan ibaret imiş. Bunların balıkçılık veya boyacılık
ile meşgul bulunmuş oldukları da bildirilmiştir. Bununla beraber, bunların
içinde bir hükümdar bulunduğu da nakledilmiştir ki Hz. İsa'ya imân ettikten
sonra hükümdarlığı terk etmiştir. Bazı kitaplarda havarilerin şu zatlardan
ibaret olduğu gösterilmiştir. Betros (diğer adı Şemu'nussafa Anderyas, Yuhanna,
Filib, Büyük Yakub, Partelmi, Torna, Metta, Simon, Tadyos) (diğer adı Yuhada).
Küçük Yakub, bu da (diğer adı Şeni un) Rivayete göre bunların on ikincisi olan
Buda, hiyan etlikte bulunmuş, Hz. İsa'yı düşmanlarına teslim etmekle havariler
zümresinden çıkmış, lanete müstehak olmuş, yerine (Matyas) geçmiştir. Esas bilgi
Allah katındadır.
54. Ve hilekârlık yaptılar.
Allah Teâlâ da hilelerine karşılık verdi. Ve Allah Teâlâ hile yapanların
hayırlısıdır.
54. Bu âyeti kerime,
Hz. İsa'ya karşı düşmanlarının haince hareketlerine ve onların hakkında ilâhî
adaletin ne mükemmel bir şekilde tecelli eylediğine işaret etmektedir. Şöyle ki:
Yahudîler, Hz. İsa'yı tasdik etmediler (ve) onu öldürmek için (hilekârlıklar
yaptılar) suikasitte bulunmak için hilekârca çarelere baş vurdular. (Allah Teâlâ
da) onların (hilelerine karşılık verdi) Hz. İsa'yı kurtardı, Yahudilerin
hilelerini kendilerine çevirdi, onları cezalara, felâketlere uğrattı. (Ve Allah
Teâlâ hile yapanların hayırlısıdır) Cenab'ı Hakkın her dilediği, yarattığı şey
bir hikmete, bir faydaya dayanmaktadır. Kendi kullarına karşı hile yapanlara
galiptir. Onları rezil ve rüsva eder, yardımsız bırakır. Nitekim öyle de
olmuştur.
§ Mekr; gizlice
hissedilmeyecek tarzda hile yaparak başkasını zarara sokmak demektir. Fend,
dubara; birini hile ile maksadından döndürmek ve bir maksadın elde edilmesi için
gizlice yapılan muamele de birer mekirdir. Hayra yönelik olan mekir, övülmüştür.
Savaştaki hile gibi, şerre âlet olan mekir ise yerilmiştir.
Cenâb-ı Hak mekirden
uzaktır, her istediğini yapmaya kadirdir. Hileye hâşâ muhtaç değildir. Böyle bir
tabir, Cenâb-ı Hakka sadece lafızdaki şekil birliği bakımından isnat edilebilir
ki, bundan maksat gerçekte olan hilelerin üstünde kuvvet ve güç göstermektir,
hileleri gidererek sahiplerini cezalandırmaktır. İşte Hz. İsa'yı öldürmek için
hile arayanları da Cenâb-ı Hak böyle cezalandırmıştır.
§ Rivayete göre Yahudilerin
kralı olan Yahuda, Hz. İsa'yı öldürmek istemişti. Yahudiler, Hz. İsa, ile
validesini beyti mukaddesten çıkarmışlardı. Onlar bir müddet seyahatte
bulunmuşlar, sonra tekrar gelip t evli i d dînini yaymaya çalışmışlardı. Bunun
üzerine Yahuda Hz. İsa'yı öldürmek için evine bir münafık şahıs göndermişti.
Cibril Emin ise daha evvel gelip Hz. İsa'yı semaya kaldırmıştı. Münafık şahıs,
Hz. İsa'yı evinde bulamayınca dışarı çıkıp onun bulunmadığını söylemiş. Halbuki,
Cenâb-ı Hak o münafıkı, halka Hz. İsa gibi göstermiş, onu Hz. İsa zannederek,
çarmıha germişler. İşte bir ilâhî mekr!, İş bununla da kalmamış, Yahudîler, Hz.
İsa'dan sonra havarilere eza ve cefada bulunmaya başlamışlardı. Bunu Rum Kralı
haber almış, Hz. İsa'nın yüceliği hakkında bilgiler edinmiş, havarileri
Yahudîlerden kurtarmış, sonra da israiloğulları üzerine savaş ilân etmiş,
onlardan büyük bir kitleyi öldürmüş, bunun neticesinde Roma'da hıristiyanlık
yayılmaya başlamış, onların hükümdarı bulunan (Tiyaris) hıristiyanlığı kabul
etmiş, fakat bunu açıklamamıştır. Bu hükümdardan sonra gelen (Maltis) adındaki
bir Rum hükümdarı da beyti mukaddese savaşarak girmiş, orada taş üstünde taş
bırakmamış, her tarafı harabedivermişti. Bu hâdise Hz. İsa'nın semaya
kaldırılmasından kırk sene sonra meydana gelmiştir. Bu tarihte Yahudîlerden
Kureyza ve Nazir kabileleri Hicaz tarafına gelmişlerdi. İşte israiloğulları, Hz.
İsa'yı inkâr yüzünden bütün bu felâketlere uğramışlardır. İşte bütün bu tarihî
olaylar, o hilekâr dinsizler hakkında birer ilâhî mekr mahiyetinde bulunmuştur.
Bu gibi hâdiselerden ibret alarak uyanan, hakkı kabul eden kimseler için de bu
gibi ilâhî cezalar birer hayır vesilesi olmuş olur.
55. O vakit ki. Allah
Teâlâ buyurdu: Ya İsa!. Muhakkak seni vefat ettirecek olan benim ve seni bana
yükselteceğim, ve seni küfredenlerden tertemiz kılacağım, ve sana tâbi olanları
kıyamete kadar seni inkâr edenlerden üstün bulunduracağım. Sonra dönüşünüz bana
olacaktır. İşte o zaman, kendisinde ihtilâf etmiş, olduğunuz şeyler hakkında ben
hükmedeceğim.
55. Bu âyeti kerime, Hz.
İsa'nın kadrinin yüceliğini ve onun mazhar olduğu ve olacağı ilâhî lütufları
şöylece bildirmektedir. (O vakit ki) inkarcılar tuzak ve hileye teşebbüs
etmişlerdi, (Allah Teâlâ) Hz. İsa'yı teselli etmek ve müjdelemek için (buyurdu:
Ya İsa!. Muhakkak seni vefat ettirecek olan benim) seni düşmanlarından, onların
sûi" kasdinden ben koruyacağım, seni belirlenen eceline ben kavuşturacağını,
seni onların ellerinde öldürmekten ben koruyacağım. Senin takdir edilen vaktin
gelince senin ruhunu ancak ben alacağım. Veya senin melekler alemine yükselmene
mâni olacak şehevî hislerin! ve ilgilerini gidereceğim. (Ve seni bana
yükselteceğim) seni kerametim mahallime, meleklerimin yüce karargâhına
kaldıracağım. (Ve senî küfredenlerden tertemiz kılacağım.) Sonra onların
arasından çıkarıp kurtaracağını. Ve semadan indikten sonra senin ruhunu ben
alacağım. (Ve sana tabî olanları) havarileri veya Hz. İsa'nın peygamberliğini
tasdik eden diğerlerini veyahut Hz. İsa'ya muhabbet ve ittiba gösterenleri,
isterse onun peygamberliğini, mahiyetini hakkiyle takdir etmemiş olsunlar,
bunları (kıyamete kadar) Ey İsa! (Seni inkâr edenlerden üstün bulunduracağım)
bunları, inkâr eden yahudîlere daima delil ile, kılıç ile galip kılacağım.
Nitekim öyle de olmuş ve olmaktadır. Bir görüşe göre bu âyeti kerimedeki Hz.
İsa'ya tâbi olanlardan maksat hıristiyanlardır, onu inkâr edenlerden maksat da
Yahudîlerdir. Hıristiyanların onlara kılıç ile galebe edecekleri bildirilmiştir.
Gerçekten Hıristiyan taifesi, Yahudîlere karşı daima galip, hakîm bir durumda
bulunmuşlardır. Yahudîlerin Hıristiyanlara karşı galibiyeti ise işitilmemiştir.
Bu takdire "İttibadan" maksat, dinde değil, sevgi, iddiası itibariyle tabi
olmaktır. Hıristiyanların büyük bir kısmı Hz. İsa'nın asıl yayıp tebliğ ettiği,
tevhid dininden nasipsiz iseler de Hz. İsa'ya zahiren muhabbet ve bağlılık
göstermekte, onun temiz yaratılışını itiraf etmişlerdir. Bu bakımdan
Yahudîlerden üstün bulunmuşlardır. Maamafih asıl hakikat, kıyamet âleminde
ortaya çıkacaktır. İşte bunun için Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki: (Sonra dönüşünüz
bana olacaktır) yâni Hz. İsa ile ona İman edenlerin ve onu inkâr eyleyenlerin
gidecekleri yer, kıyamet gününde Cenâb-ı Hak'kın mahkeme'i kübrasıdır. (İşte o
zaman kendisinde ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında ben) Yüce Yaratıcı
(hükmedeceğim). Dinî işler hakkındaki ihtilâflarda kimlerin haklı kimlerin
haksız olduğu o gün tam manasiyle ortaya çıkacak, ona göre haklarında ilâhî
hüküm verilecek mümin, Allah'ın birliğine inanmış olanlar ebedî olarak mükâfata
nail olacaklar, inkâr etmiş ve ortak koşmuş olanlar da ebedî cezalara
çarptırılacaklardır.
§ Hz. İsa'nın tarihçesi
hayatı, İlk bakışta garip görülebilir. Fakat Allah'ın kudretinin genişlik ve
büyüklüğü düşünülürse böyle hârikaların varlığı garipsenmez. Bununla beraber
bütün beyanlarının sırf hakikat bulunduğu, göstermeye muvaffak olduğu mucizeler
ile sabit olan Yüce Peygamberimizin bu konudaki açıklamaları, bütün mü'minler
için birer kesin delildir. Allah'ın Kudreti ile nice hârikaların meydana gelmiş
ve gelmekte bulunmuş olduğu daima görülmektedir. Bu kâinata levhalarına ibretle
bir bakılması, bu hakikati, anlamaya kâfidir. Artık bunları inkâra yer yoktur.
Hz. İsa'nın semaya kaldırılmış olmasını Kur'ân'ı Kerim bildirmektedir. Onun
vefat etmeksizin bu yücelişe mazhar olduğu hakkında âdeta ümmetin icmai vardır.
Maamafih bazı zatlara göre Cenâb-ı Hak, İsa Aleyhisselâm'ı üç veya yedi saat ölü
bir halde bulundurmuş, sonra yeniden hayat vererek semaya kaldırmıştır. Kıyamete
yakın yine yeryüzüne indirilecektir.
Sahihi müslimdeki bir
hadisi şerife göre: Hz. İsa, indikten sonra yer yüzünde-yedi sene kalacaktır,
sonra vefat edecek, üzerine müslümanlar cenaze namazını kılacaklardır... Buharî
ile müslimde anlatılan diğer bir hadisi şerif de gösteriyor ki: Hz. İsa,
kıyamete yakın yer yüzüne inecek. Peygamber Efendimizin şeriatiyle hükmedecek,
deccalı, domuzu öldürecek, hacı kıracak, zımmîlerin üzerine vergi I ovaca! tır.
Velhâsıl: Bütün bunlar, ilâhî kudret ile meydana gelecektir. Allah'ın dinine
sarılanlar, önünde sonunda selâmete, saadete ereceklerdir, bu
nimetten, bu ebedî, mutlu hayattan mahrum kalanlar da ergeç
ebedî hüsrana, felâkete uğrayacaklardır. Ulırevî azaptan yakalarını asla
kurtaramayacaklardır. İşte, hikmet dolu Kur'ân'ı Kerim bu hakikati de bizlere
haber veriyor.
56. Artık o kimseler ki,
kâfir olmuşlardır. Onları dünyada, da, ahirette de şiddetli bir azap ile
cezalandıracağım, ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur.
56. Bu mübarek âyetler de
kıyamet gününde kâfirler ile mü'minler hakkında, Hz. İsa gibi peygamberleri
inkâr edenler, ve tasdik edenler hakkında ilâhi hükmün ne şekilde tecelli
edeceğini bildirmekte, inkarcılar hakkında tehdid ifade etmektedir. Şöyle ki:
Cenâb-ı Hak, iki fırkaya ayrılmış olan mü'minler ile kâfirlerin hakkındaki ilâhî
hükmünü genişçe beyan için buyuruyor ki: (Artık o kimseler ki kâfir olmuşlardır)
benim zatı u I i) h i yy etimi, birliğimi ve peygamberlerimi inkâr etmişlerdir
(onları dünyada da, ahirette de şiddetli bir azap ile cezalandıracağım) onlar
dünyada, öldürülmek ile, sürgün ile, esaret ile cezalandırılacakları gibi
ahirette de uzun bir müddet bekleme yerinde, hesaplaşma sahasında kalacaklar,
sonra da cehenneme atılıp ebedî olarak azaba yakalanacaklardır. (Ve onlar için*
iki âlemde de (yardımcılardan bir kimse yoktur), onlardan herhangi birini
Allah'ın azabından kurtaracak bir fert de bulunmayacaktır.
57. Fakat o kimseler ki,
imân etmişler ve sâlih amellerde bu-lunmuşlardır. Onlara da mükafatlarını
tamamen ödeyecektir. Ve Allah Teâlâ zâlimleri sevmez.
57. (Fakat o kimseler
ki) benim gönderdiğim peygamberlere, onların tebligatına (İman etmişler) ve
mü'minlere ait ve lâik olan güzel (ve salih amellerde) Allah rızâsı için
(bulunmuşlardır.) Cenâb-ı Hak onlara da lâik oldukları (mükafatlarını tamamen
ödeyecektir.) Onları cennetlerine koyacak, onları Yüce Allah'ın cemalini
seyretmekle tecelli nurları içinde bırakacaktır. Ne büyük saadet.. (Ve Allah
Teâlâ zâlimleri sevmez.) Onlara buğz eder, onları cezalandırır. Çünkü onlar
küfretmekle haddi aşmış, imân ve şükür yerine küfrü tercih eylemiş olduklarından
böyle bir cezaya müstehak olmuşlardır. Artık insan uyanmalıdır, daha hayatta
iken kulluk vazifesini ifaya çalışmalıdır ki, böyle müthiş, felâket dolu bir
akıbete mâruz kalmasın.
58. Bunu sana âyetlerden
ve zikri hakimden tilâvet ediyoruz...
58. (Bunu) Hz. İsa'ya,
Zekeriya'ya ve başkalarına dair yukarda beyan buyurulan şeyi Habibim!. (Sana
âyetlerden) risaletine delâlet eden delillerden olmak üzere beyan ediyoruz.
Bunlar senin görmediğin şeylere dair hakikate uygun vahye dayanan haberlerdir.
(Ve zikri hakîmden) yâni hikmet dolu Kur'ânı Kerim'in ayetlerinden veya levhi
mahfuzdan olmak üzere (tilâvet ediyoruz) ilâhî vahyi tebliğe memur olan Cibril-i
emin vasıtasiyle sana nakil ve hikâye etmiş oluyoruz.
§ Tilâvet, kasas bir
mânayadır. Okumak, haber vermek, bazı şeyleri birbiri ardınca söylemek,
nakleylemek demektir. Bu âyeti kerîmede tilâvetin Cenâb-ı Hakka izafesi, bunun
ehemmiyetini beyan içindir. Bunları tebliğe memur olan Cibril! Emin'in tilâvet!,
Cenab'ı Hak'ka izafe edilmiş, bununla Cibriîi Emin'in şerefine ve okunan
şeylerin ehemmiyet ve kutsiyetine işaret olunmuştur.
§ Bu âyeti kerimede Kur'ânı
Kerime (zikri hakîm) denilmiştir. Nitekim bir hadisi şerifte de Kur'an, o,
apaçık bir nurdur, hikmetli bir zikirdir. Ve dosdoğru….
59. Şilphe yok ki. Allah
Teâlâ'nın katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir ki, onu topraktan
yarattı, sonra ona ol dedi, o da oluverdi.
59. Bu mübarek
âyetler de Hz. İsa'nın yaratılışını garipseyen I ere onun yaratılışından daha
garip bir misal getirerek bu gibi harikaların Allah'ın kudreti ile meydana
geleceğinde şüpheye yer bulunmadığını şöylece bildirmektedir. (Şüphe yok ki.
Allah Teâlâ'nın katında) onun takdir ve hikmetinde (İsa'nın hali) onun durumu,
harika ve muazzam olan varlığının misali (Adem'in durumu) onun yaratılış
harikası (gibidir ki) Hak Teâlâ (onu) hiç yok iken ana babasız bir insan olarak
(topraktan yarattı.) Lâtif cismini su ile toprağın karışımından meydana getirdi.
(Sonra ona) o Adem'in cismine (ol) canlı bir mahlûk kesil (dedi) yani onun hayat
bulması hakkındaki ezelî iradesi tecelli etti, (o da) o soyut madde de ruhun
kendisine derhal gelmesi ile hayat sahibi bir insan (oluverdi) öyle zamana,
değişime, sülaleden gelmeye muhtaç olmaksızın İlk insan bağımsız olarak varlık
sahasına geldi. Binaenaleyh insan adına dünyada bir mahlûk mevcut değilken Hz.
Âdem, anası ve babası bulunmaksızın Allah'ın kudreti ile vücude gelmiş bulundu.
Artık Hz. İsa'nın annesi bulunduğu halde yalnız babasız olarak vücude gelmesi
ilâhî kudrete göre nasıl garip görülebilir. Hz. Adem'in yaradılışı, Hz. İsa'nın
yaradılışından daha garip değil mi?.. İşte ey inkarcılar! En kuvvetli bir
misal..
§ Rivayete göre Necran'dan
Medine'i Münevvereye gelen bir heyet, Resûlüllaha demişler ki: Sen ne için bizim
sahibimize sövüyorsun?. Resûlullah da "Ben ne diye sövüyorum?.." diye sormuş.
Onlar da demiş ki: "Sen ona kul diyorsun." Resûlullah da: "Evet.. O Allah'ın
kuludur ve Resulüdür" diye cevap vermiş, heyet kızarak demişler ki: "Sen hic
babasız insan gördün mu?. Madem ki, onun babası olmadığını sen de kabul
ediyorsun, o halde onun babası Allah Teâlâ d ir." Bunun üzerine bu âyeti kerime
inmiştir. Buyurulmuş oluyor ki: Âdem Aleyhisselâm'ın babası da anası da yoktur.
Bununla beraber Allah Teâlâ'nın bir kuludur, bunu sizler de tasdik ediyorsunuz,
artık Hz. İsa'nın yalnız babası olmadığından dolayı neden Allah'ın oğlu olması
lâzım gelsin. Maamafih bu âyeti kerime, yahudilerin isnadını da reddetmektedir.
Onlar da Âdem Aleyhisselâm'ın babasız ve anasız olarak vücude geldiğini itiraf
ederler. Artık onu böyle yaratan bir Yüce Yaratıcı Hz. İsa'yı babasız olarak
yaratamaz mı?.. Neden bunu garipseyerek onun muhterem annesi hakkında iftirada
bulunuyorsunuz. Bütün bu gibi iftiralar, inkârlar, cehaletten, Allah'ın kut ret
in takdir edememekten ileri gelmektedir.
60. Hak Rabbindendir,
artık şüphe edenlerden olma.
60. Hz. İsa'nın
yaratılışına ve saireye dair anlatılan (hak) beyanlar (Rabbîndendîr). Yüce
Yaratıcının tarafından vahiy yoluyla sana bildirilen bir hakikattir. Yoksa
Hıristiyanların, yah udilerin dedikleri gibi değildir. Hıristiyanlar, Hz.
İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu, bir ilâh olarak dünyaya geldiğini iddia
ediyorlar.Yahudîler ise Hz. Meryem'e iftira ederek Hz. İsa'yı Yusuf i Nece ar'd
an olduğunu söylüyorlar. Bütün bunlar ifrat ve tefrittir, hakikate muhaliftir.
Artık Habibim!. Sen (şüphe edenlerden olma) yâni: Kesin inancında devam et. Bu
hakikat, sana Allah tarafından böyle vahy yoluyla bildirilmiş oluyor ki, bunda
şüpheye yer kalmasın. Çünkü ilâhî vahiy yoluyla bildirilen bir şeyde artık
Rasûli Ekrem için şüphe kalmayacağı açıktır. Maamafih deniliyor ki: Resûlullahta
şüphe düşünülemez. Bu ilâhî hitab hitaba selâhiyetli olan herhangi bir kimseye
yöneliktir. Yâni: Ey aklı başında olan kimseler!. Böyle Allah tarafından haber
verilen bir keyfiyet hususunda şüpheye, tereddüde düşenlerden olmayınız. Şüphe
yok ki, C en ab'ı Hak'kın bütün bildirdikleri sırf birer hakikattir. Her mü'min
bunu bilir, buna imân eder.
61. Artık sana ilim
geldikten sonra her kim onun hakkında seninle münakaşada bulunursa, de ki:
Geliniz, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarınızı, kendi şahıslarımız ve
şahıslarınızı davet edelim, sonra dua ve niyazda bulunalım. Allah Teâlâ'nın
lanetini yalancılar üzerine kılalım..
61. Bu âyeti kerime, Rasûli
Ekrem'in Hz. İsa hakkında sırf hakikat olan beyanlarını kabul etmeyen kimseleri
I ân et I eş meye davet etmektedir ki, bu şeklide de bir peygamber mucizesi
meydana gelmiş demektir. Şöyle ki: Bu Yüce sûrenin birinci âyetinin izahı
sırasında beyan olunduğu üzere Necran'dan bir heyet, Medine'i Münevvereye
gelmiş, Rasûli Ekrem Efendimizle görüşmüş, onlar Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu
olmasında İsrar etmişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buyuru İliyor
ki: Habibim!. (Artık sana) Hz. İsa hakkında, onun bir muhterem kul ve peygamber
olduğuna dair (ilim geldikten sonra) vahiy yoluyla kesin açıklamalar geldikten
sonra Hıristiyan I ardan (her kim onnu hakkında seninle mücadelede bulunursa)
artık onunla öyle mücadeleye, münakaşaya lüzum yok. Ona (de ki: Geliniz) hepimiz
(oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendi
şahıslarımızı ve şahıslarınızı davet edelim) böyle ailemiz fertlerini bir araya
toplayalım (sonra) Allah Teâlayayalvaralım (dua ve niyazda bulunalım) bu
hakikatin tecellisini istirham edelim. Ve (Allah Teâlâ'nın lanetini yalancılar
üzerine kılalım) I an et I eş m e ve bedduada bulunalım. Ey Rabbim! İsa'ya isnâd
edilen vasıflar hususunda kim yalancı ise ona lanet et ve onu kahret, diye
yalvaralım. Bu davet üzerine Necran hey'et i endişeye düşmüş, aralarında
müşaverede bulunmuşlar. Reisleri olan Akil, Rasüli Ekrem'in peygamberliğini,
anlattıklarının doğru olduğunu kabul etmiş, böyle bir I an et I eş m e
neticesinde kavminin helak olacağını arkadaşlarına söylemiş, müslümanlara yıllık
bir miktar vergi vermek üzere anlaşma yaparak çıkıp gittiler.
Rasüli Ekrem Efendimiz ise
lânetleşmek için muhterem torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'i ve muhterem kızı
Hz. Fatımayı ve damadı muhterem Hz. Aliyi yanına almış, ben dua ettiğim zaman
siz de amin deyiniz diye onlara tenbihatta bulunmuştu.
Rasüli Ekrem Hazretleri bu
duasının kabul olacağını kesin şekilde bilmeseydi, böyle bir I ân et I eş meye
onları davet edemezdi. Binaenaleyh bu da onun bir yüce peygamber olduğunu
gösteren bir mucize demektir. Gerçekten de Rasüli Ekrem Efendimiz buyurmuştur
ki: Nefsim kudret elinde olan Allah Teâlâya yemin ederim ki: Eğer onlar I ân et
I eş m ede bulunsaydılar, maymuna, domuza dönerlerdi, vadileri ateş içinde
kalırdı. Cenâb-ı Hak Necran'ı da, ahalisini de, hattâ ağaçlardaki kuşlarını da
ist iş ât eder, yani kökünden söker atar idi. Buna inanmışızdır. Cenab'ı Hak,
her şeye kadirdir. Kâfirlerin cezasını tehir buyursa, dünyada vermese bile
mutlaka ahrette verecektir. Bu bir hakikattir.
İbtihâl: Başkalarından
alâkayı kesip ihlâs ile, samimiyet ile Cenab'ı H ak'ka yalvarma ve niyazda
bulunmaktır. Mubah al e, tebahül de birbirine lanetle beddua etmektir ki, buna
telâün de denir.
§ Lanet: Tart edilmek,
rahmetten mahrum kalmak demektir. Lean de reddetmek bedduada bulunmak, hayırdan
uzaklaştırmak manasınadır. Lianda lanet edişmek, biribirinin hakkında lanet
okumaktır. Mülâanede, lanet edişmek, karı ile koca arasındaki la'n edilmesi.
Leîn, m el'ün da tart edilmiş, reddedilmiş, lanet olunmuş, Allah'ın rahmetinden
mahrum kalmış kimse demektir. Şeytan gibi.
62. Şüphe yok ki: Hak olan
haber, iste budur. Ve Allah Teâlâ'dan başha hiç bir ilâh yoktur ve muhakkak ki,
azîz, hakîm olan ancak Allah Teâlâ'dır..
62. Bu mübarek âyetler de
Hz. Adem'in, Hz. İsa'nın yaradılışlarına ve diğer harikulade durumlara dair
Kur'ân lisanı ile bildirilen hâdiselerin birer hakikat olduğunu ve Cenab'ı
Hak'tan başka mâbud bulunmadığını, bunun aksine inanmış olanların fesatçı
kimseler olup Allah'ın kahrına uğrayacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Habibim
o inatçılara söyle (Şüphe yok ki, hak olan haber) beyanlar (işte budur) Hz. İsa
hakkında, annesi hakkında sana böylece vahiy edilenden ibarettir. (Ve Allah
Teâlâ'dan başka hiç bir ilâh yoktur). Hıristiyanların teslis yani: Üç ilahın
varlığı görüşünde olmaları, vah udilerin Üzeyr Allah'ın oğludur, demeleri, Hz.
İsa'nın temizlik ve peygamberliğini inkâr etmeleri ve bir takım kavimlerin
insanlara, putlara tapmaları bir küfürden, bir şirkten başka değildir. Bütün
kâinatın yaratıcısı, mabudu yalnız Yüce Allah'tır. (Ve muhakkak ki aziz) olan,
bütün mukadderata kadir, mülkünde (hakîm) olan bütün bilinen varlıkları ilmiyle
kuşatan her kudret eseri bir hikmete dayanmış (olan ancak) o birlik, büyüklük ve
kudret vasıflarına sahip olan (Allah Teâlâ'dır) onun tam kudreti ve mükemmel
hizmeti sahasında kendisine eşit bir kimse yoktur. Artık onun ) I âh lığında
kendisine kim ortak olabilir? Bunun hilafı görüşünde olmak, bütün bir cehaletten
bir fesattan başka değildir. Binaenaleyh Hz. İsa'ya da nasıl ilahlık isnad
edilebilir? O nasıl Allah'ın oğlu olma vasfına sahip olabilir?. Onun kullukla
övünmüş olduğunu kendisi de itiraf etmiş değil midir?.
63. Artık yine yüz
çevirirlerse şüphe yok ki. Allah Teâlâ bozguncuları t amam iyi e bilir
63. (Artık) bu kadar
şahitler ve deliller, Allah'ın birliğini gösterip dururken o kimseler hakikî
imândan (yine yüz çevirirlerse) döner, teslis ve diğer görüşlerde olurlarsa
fesatçı kimseler olmuş olurlar. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) bütün bu gibi
(bozguncuları t amam iyi e bilir) Cenâb-ı Hak'kın ezelî ilmî onların bütün durum
ve sözlerini kuşatmıştır. Onları bu fesatları yüzünden ebediyyen
cezalandıracaktır. Evet... Cenâb-ı Hakkın birliğine, onun dininin kutsiyetine bu
kadar şahitler, deliller şahitlik edip dururken bunu kabul etmeyip de yanlış,
müşrikçe kanaatlerde bulunulması, hak dinden yüz çevrilmesi, din sahasında bir
fesattır. Bu yüz çevirme ve inkâr, nefs fesadına hatta âlemin fesadına sebeptir,
insanlığın en felâketli durumu, hak dinden mahrumiyetidir. Bunun neticesi ise en
büyük felâkettir. Artık hakikati inkâr eden fesatçılar, biraz düşünmelidirler,
cehaletten, gafletten ayrılmaya çalışarak hak dine intisab. Yüce Allah'a iltica
etmelidirler. Başka türlü kurtuluş imkânı yoktur.
§ Kas as: Hayırlı haberdir.
İnsanlara hakikati gösteren, insanları hak yola irşat eden, insanlara kurtuluş
vesilesi olan şeyleri istemelerini emreyleyen beyanların hepsidir. Kıssa da
emir, tercüme'i hâl, tarihi hikâyedir. Çoğulu Kısastır.
§ İsa Aleyhisselâm:
israiloğullarının reislerinden ve Hz. Süleyman'ın neslinden bulunan imranın kızı
Hz. Meryem'in oğludur. Hz. Peygamber'in hicretinden güneş yılı hesabı ile altı
yüz yirmi iki sene evvel Filistin'in Beyti I eh m denilen kasabasında dünyaya
gelmiştir. Hz . Meryem, pek temiz, muhterem bir kız idi. Henüz koca yüzü
görmeden bir harika olmak üzere Cibrili Eminin öfürmesi ile Hz. İsa'ya yüklü
kalmış, onu bir yaradılış hârikası olmak üzere doğurmuştur. Hz. İsa'nın
gösterdiği mucizeler, harikulade haller, onun bir kudret hârikası olduğunu i s
bat ediyordu. Buna rağmen yahudîler, Hz. Meryem'in aleyhinde dedi kod uya cür'et
gösteriyorlardı. Hz. Meryem, amcası oğlu ve nişanlısı bulunan Yusuf i Nece ar
ile beraber Mısır'a gitmişler, Hz. İsa on yaşına kadar Mısır'da kalmış, sonra
yine Filistin'e dönülerek Naşire kasabasında ikamet etmişlerdi. Bir rivayete
göre daha on üç yaşında iken peygamberliğe nail olmuştur. Fakat peygamberliğini
otuz yaşında iken ilân etmiş, kendisine İncil'i şerif kitabı ile yeni bir şeriat
verilmiştir. Hz. İsa, Hz. Yahya ile görüşmüş ve kendisine Havariler denilen on
iki zat imân etmişti.
Hz. İsa, Havariler ile bir
gece birleşip sohbet ederken demiş ki: Daha horoz ölmeden, yani sabah olmadan
sizin biriniz beni inkâr edecek, ve beni pek az bir para ile satmak
isteyecektir. Gerçekten de Havarilerden Budaşemun adındaki bir şahıs, daha sabah
olmadan Yahudîler ile görüşmüş, onlardan bir miktar rüşvet almış, Hz. İsa'nın
yerini onlara haber vermişti. Yahudîler, Hz. İsa'yı tevkif etmek için bulunduğu
yere koşmuşlar, kendilerine hikmet gereği Hz. İsa gibi görünen Bu d ayı görüp
yakalamışlar, hakkında idam hükmünü vermişler. Hz. İsa yerine Bu d ayı çarmıha
germişler. Hz. İsa ise otuz üç yaşında olduğu halde Cenab'ı Hakkın kudretiyle
semaya kaldırılmış, dünya gailesinden kurtulmuştur. Bir rivayete ve
hıristiyanların kanaatine göre Hz. İsa, çarmıha gerilmiş ise de daha sonra
yeniden diriltilerek semaya kaldırılmıştır. İsa Aleyhisselâm'dan sonra Havariler
iseviliği yaymaya çalışmışlar ise de aralarında ihtilaflar meydana gelmiş, İncil
adına birçok kitaplar türemişti. Maamafih Hıristiyanlığı kabul edenler hal<l<ında
bir çok eza ve cefa yapılmakta olduğundan Hiristiyanlık üç yüz sene kadar gizli
tutulmuştur. Nihayet Roma imparatoru Kostantin, İsa'nın doğumundan üç yüz sene
sonra bir siyasî maksatla Hıristiyanlığın açıkça kabulüne müsaade etmiş, sonra
Kostantaniya denilen İstanbul şehrini yaptırmış. Roma şehrini bırakıp
Kostantiniye'yi Başkent edinmiş, kendisi de iseviliği kabul eylemişti. Fakat
vaktiyle gerek İncil ve gerek hiristiyanlık şeriatı güzelce zapt edilmemiş
olduğundan bu hususta bir çok ihtilaflar meydana çıkmıştı. İncil âdı ile
sonradan yazılmış birçok kitaplar türemişti. Kostantin'in emriyle iznik
şehrinden binden fazla âzası bulunan ruhanî bir meclis toplanmış, münakaşalarda
bulunmuşlar, bunlardan bir kısmı yekdiğerinin konuşmasını bile anlayamıyorlardı.
Nihayet İncil adındaki risalelerden yalnız dördü bu meclis azasının bir kısmı
tarafından seçilerek onlara İncil âdı verilmiştir...
Daha sonra Roma devleti
ikiye ayrıldı. Biri Doğu imparatorluğudur, ki, başkenti İstanbul idi. Diğeri de
Batı İmparatorluğudur ki, başkenti Roma idi. Bu iki devlet, birbirini
kıskanıyordu. Bu bakımdan Roma devleti ikiye ayrıldığı gibi mezhepçe de ikiye
ayrıldı. Şöyle ki: Rom a'd a (Rim papa) ya tâbi olanlara "Katolik" denildiği
gibi İstanbul patriğine tâbi olanlara da "Ortodoks" adı verilmiştir. Daha sonra
da "Protestanlık" meydana çıkmıştı. Bunların da bir takım şubeleri vardır.
Velhasıl: İnsanlığı hakikî bir dîne, hakikî bir semavî kitaba, büyük bir birliğe
kavuşturacak bir Yüce peygambere parlak bir şeriata lüzum görülmüştü ki. Yüce
Allah, insanlığa lütfetti, kendi kutsî dinini değişme ve bozulmadan korunmuş,
kutsal bir kitap ile umum insanlık âlemine açıkça tebliğ edecek bir yüce
peygamber gönderdi ki o da son peygamber, Hz. Muhammed Mustafa, S al I al I ah ü
T eâlâ Aleyhi ve S el I em Efendimiz ile ona nazil olan Hikmet dolu Kur'ân'ı
Kerim'd en ibarettir!... Artık ne mutlu bunlardan istifade edenlere...
Bir kerre düşün ki devri
fetret
Bir kerre de eyle
bittahayyür
Almıştı hazan cihanı yekser
Dönmüştü cihan harabezara
Gitmişti fenaya ehli imân
İcra idilerdi bî bahane
Etmişti, üfül, mihri hikmet
Birden bire eyledi münevver
Baştan başa eyledi müzeyyen
Berk urdu tecelliyatı
kudret
Ahlâkı zaman tebeddül etti
Mahvoldu delâlet ennihaye
Eshabı edeb, muradın adlı
Yağdı yere bir lâtîf baran
Parlattı cihanı nurun imân
Mahvoldu bu miri müstean!
İmha edemez bu nuru nâsüt
Olmuştu nasıl karini zulmet
San asrı saadeti tefekkür
Solmuştu o (Minisin
(itekler
Reşk eyleri d i zemin
mezara
Tutmuştu cihanı putperest
an
Ayini fazihi vah siyan e
Sönmüştü çırağı ademiyet
Dünyaları Hz. Peygamber
Afakî c ezil etil I araptan
Pertevlere daldı ademiyet
Kilml azamet fenaya gitti
Garkoldu gönüller incilâya
Alem bütün inşiraha daldı
Her kıt'a kesildi bir
gülistan
Af aka hayat verdi Kur'ân
Söndürmeye sayeden edan i
Nâsüte zebun olur mu I âh
üt
Sonraki Sayfa

|
|