|
3-ÂL-İ
İMRAN SURESİ
1. Elif, lâm, mim
1. Bu mübarek kelime için
bakare sûresinin birinci âyeti olarak açıklama yapılmıştır. Âli İmran sûre—i
celilesi Medine-i Münevvere d e nazil olmuştur, İki yüz âyeti kerimeyi
kapsamaktadır. Bu (Elif, lâm, mim) de bunun birinci âyeti bulunmaktadır.
"İmran, Musa Aleyhisselâm
ile Hânin Aleyhisselâm'ın ve kız kardeşlerinin babasıdır. Bu muhterem zatlara ve
onlara çocuk ve torunlarına (Ali Imrân), bu mübarek süreye de Ali Imrân sûre—i
denilmiştir. Çünkü bu sûre—i celilede onların durumlarına dair bilgiler
verilmiştir. Kendilerini Âli İmrândan sayan, fakat onların yolunu bırakıp küfrü
ve şirke sapan kimseleri ikaz ve irşat için bunların dikkat nazarları
çekilmiştir.
Evet.. Bu sûre—i celile,
Cenâb-ı Hakkın birliğini, yüce vasıflarını bildirmektedir. Bütün insanlığı ve
özellikle imran ailesine mensup olduklarını iddia ettikleri halde sonradan
birbirine karşı pek inkarcı ve düşmanca tavır almış olan kavimleri bir birlik
dairesine davet etmektedir. Bütün Peygamberlerin tasdik edilmesini emir
eylemektedir. Onların da Allah'ın birer kulu olup Allah'ın birliğini ümmetlerine
bildirmiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Onlardan bazılarını inkâr etmek veya
bazılarını ilah kabul etmenin asla caiz olamayacağını da açık bir şekilde
hatırlatmaktadır, İslâm milleti hakkında tecelli eden ilahi lütufları ve onların
elde ettikleri maddî ve manevî fetihleri de hatırlatarak din yolunda sebat
etmelerini, hikmet gereği vakit vakit uğrayacakları bazı zahmetlere, musibetlere
karşı da tam bir olgunlukla sabır ve direnç göstermelerini kendilerine emir ve
tavsiye buyurmaktadır.
Sebebi nüzul:
Müfessirlerin rivayetlerine göre bu Âli İmran sûresinin evvelindeki seksenden
fazla âyetin inmesine şu hâdise sebep olmuştur. Necran diyarındaki Hıristiyan
gurubunun ileri galenlerinden, rahiplerinden altmış süvari Medine-i Münevvere'ye
gelip birkaç gün kalmışlar ve Mescid-i Saadette peygamberin huzuruna kabul
edilmişlerdi. Namaz vakti gelmişti, peygamberin müsaade etmesinden dolayı
Mescid'i Saadet'te doğu tarafına yönelerek namazlarını kıldılar. Seyyid ve Akıp
adındaki reisleri, Rasüli Ekrem Efendimizle sohbette bulundular. Peygamber
Efendimiz: İslâmiyeti kabul ediniz, diye buyurdu. Onlar da biz zaten senden
evvel müslüman bulunmaktayız deyince Rasüli Ekrem Hazretleri, yok siz yalan
söylediniz, sizi İslâmiyetten men eden üç şey vardır: Birincisi, Allah Teâlâya
oğul isnat etmenizdir. İkincisi Haça ibâdet etmenizdir. Üçüncüsü de domuz eti
yemenizdir.
Onlar da dediler ki: Ta
İsa, Allah'ın oğlu değilse onun babası kimdir? Bunun üzerine hepsi de İsa
Aleyhisselâm hakkında söz söylemeye başladı. Bunlardan bazıları, İsa Allah'tır,
diyordu, bazıları da İsa Allah'ın oğlu diyordu, bazıları da üçün üçüncüsü
diyerek "teslise" inanıyordu. Bunun üzerine bu âyeti celile nazil olmuştur.
Rasüli Ekrem, S al I al I ahu aleyhi vesellem efendimiz onlara dedi ki: Siz
bilmez misiniz ki, herhangi bir çocuk babasına benzer. Onlar da evet., dediler.
Hz. Peygamber buyurdu ki:
Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok ölmeyen diridir, İsa'ya yokluk
ulaşacaktır. Onlar da: Evet., dediler.
Rasüli Ekrem buyurdu ki:
Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok her şeyi idare eder, her şeyi
korur, rızıklandırır.. Onlar da evet dediler. Yüce peygamberimiz buyurdu ki: İsa
bunlardan bir şeye sahip midir? Onlar da dediler ki: Hayır..
Yine Yüce Peygamberimiz
buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, Allah Teâlâ'ya şüphe yok yerde ve gökte hiç
bir şey gizli kalmaz. Onlar da evet dediler. Allah'ın salât ve selâmı üzerine
olsun peygamberimiz buyurdu ki: Cenab'ı Hak bildirmedikçe İsa bunlardan bir şey
bilebilir mi?.. Onlar da dediler ki: Hayır bilemez.
Yine Rasüli Ekrem
Hazretleri buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, İsa'nın anası ona yüklü kaldı,
sonra onu diğer analar gibi doğurdu, sonra da ona diğer çocuklar gibi süt verdi,
yiyecek ve içecek verdi, İsa'da diğer çocuklar gibi, yer, içer, dışarıya çıkar
oldu. Onlar da: Evet., dediler. Artık Rasüli Ekrem Efendimiz buyurdu ki: O halde
İsa öyle sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl olur da Allah'ın oğlu olabilir?..
Bunun üzerine o hey'et sukuta mecbur olmuştur.
Mamafih içlerinden bir zat,
Müslümanlığı kabul etmiş ise de, diğerleri yine mallarında ısrar etmişlerdi.
Hattâ demişlerdi ki: Ya Muhammed Aleyhisselâtı Vesselam: Siz iddia etmiyor
musunuz ki, İsa Allah'ın kelimesidir ve Allah'tan bir ruhtur? Resülüllah
Efendimiz de: Evet öyledir., deyince dediler ki: İşte bu bize kifayet eder.
Bunun üzerine= Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler...) âyeti kerimesi de
nazil olmuştur ki: Onların böyle müteşabihattan olan
âyetlere tâbi olup da açık
olan, muhkemattan bulunan âyetlerden yüz çevirdiklerini bir kınama olarak
bildirmektedir..
Bunlar peygamberin irşadını
kabul etmeyip küfürlerinde sebat edince bunlar karşılıklı lanetleşmede bulunması
için Resülüllah'a vahiy nazil olmuştu. Peygamber Efendimiz de bunları
lanetleşmeye davet etti, fakat düşünüp taşındılar, lanetleşme neticesinde malıvü
perişan olacaklarını anladıkları cihetle gelip lanetleşmede bulunmaktan vaz
geçtiklerini söylediler ve bize bir zâtı hakem tâyin et, mallara dair aramızda
ortaya çıkacak ihtilâflardan dolayı aramızda hükmetsin dedileı Ekrem Efendimiz
de Ashabı kiramdan (Ebu Übeyde Bini! Cerrahi) hakem tâyin buyurdu.. "Necran"
adında üç kasaba vardır. Biri Yemen'de, diğerleri de Havran ile Kûfede'dir.. Bu
Hıristiyan grubu, Yemen'deki Necran halkındandı. Bunlar böyle İslâmiyeti kabul
etmemişlerdi. Fakat anılaşma yaparak İslâm tebâsına girmeyi kabul etmiş, Ebû
Übeyde Hazretlerini de bir hakem olarak yurtlarına alıp götürmüşlerdi. Sonra bu
Necran bölgesi Resulüllah'ın hicretinin onuncu senesinde sulh yoluyla feth
edilmiştir.
Rasüli Ekrem'in Necran
gurubuyla olan konuşması, bir tartışma mahiyetinde bulunmuştur. Bu gösteriyor
ki: Dini tebliğ etmek, şüpheleri gidermek için tartışmada bulunmak, büyük
peygamberlerin sanatıdır, mesleğidir. Haşeviye gurubu böyle bir konuyu ve görüşü
inkâr ederler ki, bu inkâr, katiyyen yanlıştır.
2, Allah T e âlâ ki, ondan
başka ilah yoktur, hayy ve kayyımı olan odur.
2. Bu âyeti kerime:
Dinin esası olan Allah'ın birliği inancını beyan etmekte ve Cenab'ı Hak'tan
başka yaratıcı ve mabud bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ ki)
bir Yüce yaratıcıdır, eşi ve benzeri olmaktan uzaktır. (Ondan başka ilah yoktur)
hiç bir şey, hakkıyla mabudluk ve. Yaratma ve yöneticisi sıfatiyle vasıf lanamaz.
Bütün varlıkların Yaratıcısı terbiye edicisi ve yöneticisi O'dur ve (hayy ve
kayyımı olan odur.) O Yüce yaratıcı daima diridir. Onun evveli ve ahîrî olamaz.
Ezelîdir, ebedîdir. Ve bütün mahlûkatı üzerinde yönetici, idareci, ve selahiyet
sahibi olan ancak odur. Bütün gökler, yerler onun kudreti ile sonradan meydana
gelmiştir. İşte bu mükemmel şeyleri meydana getirmiş olan O Yüce Yaratıcısı, Hz.
İsa gibi nice muhterem zatları da meydana getirmiştir. Artık O'nun Yaratma ve
sıfatlarına ilahlık yaratılan, sonradan meydana getirilmiş bulunan şeyler nasıl
ortak olabilir?..
Hallâkı müküvvenat birdir.
Eltafına halkı müftekirdir.
Etmiş şu bedia zari dehn.
Hurşid! kemalinin sipehri
Olmakta bu lâvha-i tabiat.
Mîr'atı hikem nümayı vahdet
Her hadisenin lisanı hali,
tevhid ediyor o Zülcelâli
Tezyin ediyor cihanı
kudret. Yarab! Bu ne cilvei meşiyet
3. O Yüce Allah, senin
üzerine kitabı, kendisinden evvelki -kitapları- tasdik edici olarak hakkıyla
indirdi, Tevrat ve İncil'i de indirmişti.
3. Bu mübarek âyetler,
insanlara hidayet yolunu gösteren semavî kitapların varlığını, bunları inkâr ile
küfür vadisine saplanmanın hiç bir şekilde doğru olamayacağını, bilâkis ilâhî
azabı gerektireceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Ya Muhammedi Aleyhisselâm, senin
Yüce Rabbin (senin üzerine kitabı) Kur'ânı Kerim'i (kendisinden evvelki) semavî
(kitapları tasdik edici olarak bihakkın) hak ve hakikate tercüman olarak, kat'î
delillerle (indirdi.) Azar azar, âyet âyet, süre süre indirdi, sana Cibriliemin
vasıtasıyla vahiy buyurdu, bu kitaplar cümlesinden olmak üzere, (Tevrat ile
incil'i de indirdi.) Tevrat'ı Hz. Musa'ya, İncil'i de Hz. İsa'ya birden indirdi.
Bütün bu kutsî kitaplar, Allah Teâlânın birliğini, yaratıcılık ve diğer kutsî
sıfatlarını beyan etmiştir. Artık bunlara muhalif harekette bulunmak, bunları
bozmaya ve değiştirmeye çalışmak, ve bir kısmını tasdik edip, diğer bir kısmını
inkâr eylemek nasıl doğru olur...
4. Daha evvel, insanlara
hidayet olarak ve furkânı da inzal buyurdu. O kimseler ki. Allah Teâlâ'nın
âyetlerini inkâr ettiler, onlar için şüphe yok ki, şiddetli bir azap vardır. Ve
Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir.
4. Evet... Tevrat ile
incil (daha evvel) Kur'ânı Kerim'in inişinden evvel inzâr buyrulmustur. Bu
kitapların hepsi de (insanlara hidayet olarak) bütün insanlara doğru yolu, dinî
hükümleri bildirmek üzere Allah tarafından insanlık için büyük bir lütuf olarak
indirilmiş bulunmaktadır. (Ve) özellikle (furkâni da) o pek müstesna bir kitabî
ilâhî olan Kur'ânı da veya Zeburu da veya genel anlamda herhangi bir semavî
kitabı da veya hak ile bâtılın arasını ayıran mucizeleri de o Yüce Allah
(indirdi) meydana getirdi ki, o sayede üzerinize düsen kulluk vazifelerini
bilerek cehalet ve sapıklıktan kurullasınız. Buna rağmen (o kimseler ki) o
nefislerinin, şeytânlarının aldatmalarına kapılıp imâna muhalif harekette
bulunanlar ki (Allah Teâlâ'nın âyetlerini) onun mukaddes kitaplarını, onun
meydana getirmiş olduğu parlak mucizeleri, hârikalar! (inkâr ettiler.) Bunların
ilâhî mahiyetini kabul etmeyerek küfre düştüler. (Onlar için şüphe yok ki
şiddetli bir azap vardır.) O küfürleri sebebiyle ebediyyen cehennemde azab görüp
duracaklardır. (Ve Allah Teâlâ azizdir) her iradesini yerine getirmeye kadirdir.
Bütün islere galiptir. Hiç bir sey onun tehdit ve müjdesinin yerine
getirilmesine mâni olamaz. Ve Yüce Yaratıcı (intikam sahibidir.) Kutsal
varlığını inkâr edip, emirlerine karsı isyan eden kimseleri en şiddetli
cezalara, işkencelere uğratacaktır. O Yüce yaratıcının varlığına, birliğine,
büyüklük ve kudretine şahadet eden bu kadar âyetler, durup dururken bunun aksine
bir yol tutanlar elbette böyle muazzam azapları hak etmişlerdir. Artık daha
fırsat elde ilen uyanmalı, dini hakkı kabul edip hidayet ve selâmet yolunu takip
etmeli değil midir?..
5. Şüphe yok ki. Allah
Teâlâ'ya ne yerde ve ne de gökte hiç bir sey gizli kalmaz.
5. Bu âyeti kerime;
Cenab'ı Hakkın gayblan bildiğini ifade edere), insanları iki yüzlülükten, edep
ve terbiyeye muhalif hareketlerden men etmek gibi bir hikmet taşımaktadır. Şöyle
ki: Ey insanlar!. (Şüphe yok ki) Allah Teâlâ sizlerin bütün hal ve
hareketlerinizi bilir. Çünkü: (Allah Teâlâ'ya ne yerde ve ne de gökte) bütün
varlık âleminde (hiç bir sey gizli kalmaz.) Artık Allah'ın azabından kurtulmak,
ve ilâhî yardıma kavuşmak için ona göre hareketiniz!, akîdenizi tanzim edin ve
düzeltin. Böyle her şeyi tam olarak bilmek, Allah Teâlâya mahsustur. Böyle geniş
kapsamlı bir ilme sahip olmayanlar hasa yaratıcılık ve mabudluk sıfatına sahip
olamazlar.
Evet... İnsanlardan bir
kısmı, bazı şeyleri bilseler de bu, Allah'ın ilmi karsısında pek cüz'îdir.
Mamafih bu da Cenab'ı Hakkın onlara vermiş olduğu bir kabiliyet sayesindedir.
Cenâb-ı Hak dilerse o kabiliyeti kendilerinden derhal alabilir. İste Hz. İsa
gibi pek muhterem zatların bazı harikalar göstermiş, ''azı gaybi bilgilere
erişmiş olmaları da yine Cenâb-ı Hakk'ın onlara hikmeti gereği vermiş olduğu bir
izin ve yetenek sayesindedir. Binaenaleyh onların ilimleri, kudretler! de
sınırlıdır. Bütün varlıkları kuşatıcı değildir. Artık onlara yaratıcılık ve
ilahlık sıfatı nasıl isnat edilebilir?..
6. O, O Yüce Yaratıcıdır
ki, sizleri döl yataklarında dilediği gibi tasvir eder. O aziz, hâkim olan Allah
Teâlâ'dan başka hakkıyla mabud yoktur.
6. Bu âyeti celile de
Cenab'ı Hakkın kudret ve hikmetini açıklamakta insan soyunu dilediği şekilci e
yaratmaya kadir olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Uyanınız,
güzelce biliniz ki: (O) Yüce Allah bir (Yüce Yaratıcıdır) bütün (sizleri) bütün
insanlığı ve nice hayat sahibi şeyleri (döl yataklarında) analarının rahminde
(dilediği gibi) erkek, dişi, beyaz, siyah; güzel, çirkin, azalar tam noksan
olarak yahut başka şekillerde (tasvir eder) varlık sahasına çıkarır. Artık (o
aziz) mülkünde tasarrufa her şekilde kadir ve (hakîm) her eseri yaratması bir
hikmete, bir faydaya dayanan (Allah Teâlâ'dan başka hakkıyla ibâdet edilmeye
layık kimse yoktur.) Böyle muazzam bir kudret ve hikmete sahip olmayan bir
kimse, nasıl ilahlıkla vasıflanmış olabilir?.. Hıristiyan taifesi Hz. İsa'nın,
bazı ölüleri, diriltmesi ve hastaları şifaya kavuşturmasına bakarak, onun Allah
olduğunu kabul etmişlerdi. Halbuki Hz. İsa'nın böyle bir kudrete kavuşması
sadece bir mucize olmak üzere kendisine Allah tarafından verilmişti. Maamafih
onun bu kudreti sınırlıdır. Yaratıcı olan zat ise bütün yaratıkları meydana
getirmeye kadirdir. Bütün insan yavrularını analarının rahminde dilediği şekilde
tasvire kadirdir. Çocukların analar, babalar vasıtasıyla dünyaya gelmeleri ilâhî
bir âdet icabıdır. Yoksa Cenâb-ı Hak, dilediği kimseleri anasız, babasız olarak
da yaratabilir. Nitekim Hz. Adem'i bu suretle yaratmıştır. Artık Hz. İsa'yı
anası olduğu halde babasız yaratmış olması, onun ) I ah lığa sahip, Allah'ın
oğlu olmakla vasıflanmış olmasını asla icabetmez. Artık, Hıristiyanların bu
yaratma mes'elesini de bir senet kabul etmeleri asla doğru olamaz.
7. O Yüce Mabud ki, senin
üzerine Kur'ânı indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın
aslıdır. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Artık kalblerinde eğrilik
bulunan kimseler fitne aramak ve onu tevil arzusunda bulunmak için o kitaptan
müteşabih olanına tâbi olurlar. Halbuki, onun tevilini Allah Teâlâ'dan başkası
bilemez. İlimde rüsuh sahibi olanlar ise "Biz ona îman ettik, hepsi de
Rabbimizin katındandır derler. -Bunları- tam akıllı zatlardan başkası
düşünemez...
7. Bu âyeti celile,
Kur'an'ı Kerim'den hakkıyla istifade eden zatlar ile onu kendi yanlış
itikatlarına bir senet kabul ederek bâtıl görüşlerde yorumlarda bulunan
kimselerin tavırlarını, ruhî durumlarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ya
Muhammedi.. - Aleyhisselâm- O Yüce Mabuddur ki: (Senin üzerine kitabı) Kur'ân-ı
Kerim'i âyet âyet, süre süre (indirdi, ondan) o ilahi kitaptan (bir kısmı muhkem
âyetlerdir.) Mânâlarına delâletleri açık, ibareleri ihtimal ve benzerlikler!
uzaktır (ki, onlar ümmül-kitaptır) yani: Kur'ân âyetlerinin aslıdır. Dini
hükümler hakkında bunlara itimat edilir dayanılır. (Diğer bir kısmı da müteşabih
âyetlerdir.) Bunlar ile Allah'ın Muradının ne olduğu açıkça bildirilmemiştir...
Çeşitli mânalarda ihtimalleri vardır. Muhkem âyetler ile sabit olanlara muhalif
gibi görülür. (Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler) bir takım bid'at
sahipleri gibi ve bir takım haktan meyleden gayri müslimler gibi şahıslar (fitne
aramak) insanları şek ve şüpheye düşürüp dinlerinden ayırmak için (ve onu tevil
arzusunda bulunmak) onu kendi arzularına göre tevil etmek yorumlamak (için o
kitaptan) Kur'ân'ın hikmetli beyanından (müteşabih olanına tabî olurlar),
onların dış anlamlarına takılırlar. Veya onları bâtıl surette tevil ederler
(halbuki, onun) o müteşabihierden olan herhangi bir âyetin (tevilini) ondan
muradın ne olduğunu, onu ne gibi bir mânaya yorumlamanın icabettiğini (Allah
Teâlâ'dan başkası bilmez). Onu bilmek, Yüce Allah'a mahsustur. Onu hikmeti
gereği o suretle inzal buyurmuştur. Bizim vazifemiz ise onun ilahi, kelâm
olduğunu tasdik etmekle mânasını Allah'ın ilmine ısmarlamaktadır. (İlimde rüsuh)
hakkıyla bilen ve sağlam itikat (sahibi olanlar ise) müteşabihatın da birer
ilâhî kelâm olduğunu bilir, takdis eder ve (bîz ona İman ettik, hepsi de)
muhkemlerde, müteşabihler de (Rabbimizin katındandır derler.) Öyle güzel bir
itikat sahibi olduklarını gösterirler. (Bunları) Kur'an'ı Kerim'deki hükümleri
(tam akıllı zatlardan başkası düşünemez.) Bunları güzelce takdir ve tevil ederek
bunlardan istifade etmek ve öğüt alabilmek için tam akıl sahibi olmak lâzımdır.
Yoksa arzu ve heveslerine tâbi olan, yanlış anlayışları kabul eden, güzelce
nazar ve tefekkürden mahrum olanlar, bu gibi Kur'ânî izahlardan istifade edemez
ve uyanmış olamazlar.
§ "Mühkemât"; muhkemin
cem'idir. Bundan maksat, lafzı ve mânası kesin olarak bilinen, nesih
ihtimalinden uzak olan âyetlerdir. Bunlar başlıca iki nevidir. Biri (Liaynihi
muhkemdir) ki onun neshe ihtimali olmadığı İlk iniş tarihinden itibaren
anlaşılmıştır. Meselâ: Cenâb-ı Hakkın birliğine her şeyi bildiğine ve kıyametin
vuku bulacağına dair olan âyetler bu nevi muhkemattandırlar. Diğeri de ligayrihi
muhkemattır ki, ilahi vahyin kesilmesine, Rasûli Ekrem Efendimizin âhirete
irtihaline binaen kendilerinde nesih ihtimali kalmayan âyetlerdir. Namaza,
oruca, zekâta, mirasa ait âyetler gibi.
§ Müteşabihata
gelince, bu da kendilerinden Allah'ın muradının ne olduğunu bilmek ümidi, ümmet
hakkında kesilmiş olan âyetlerdir. Bunlar ile ne irade buyurulmuş olduğu bizim
için kapalı bulunmuş olur.
Müteşâbihât ta iki nevidir.
Biri, kendisinden lügat itibarıyla hiç bir şey anlaşılmayan lâfızlardır. Bazı
sürelerin evvelindeki harfler gibi. Diğeri de lüğavî mânasını kasd
edildiğine aklın veya
diğer muhkem delillerin müsait olmadığı bazı tâbirlerdir. Allah'ın eli onların
ellerinin üstündedir. (Fetih 48/10) âyeti kerimesindeki "Yed = el" tabiri
gibi ki, bunun lügat itibariyle mânası malûm ise de Cenâb-ı Hak, azadan uzak
olduğundan el tabirini ona bu mâna itibariyle
Isnad etmek caiz
değildir, o halde bu da m üt e ş ab i ht ir. İşte Hz. Isa hakkındaki
Mesih.... ancak Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve ondan bir ruhtur. (Nisa 4/171.)
âyeti kerimesi, böyle m üt e sabi hattan d ir. Artık bunlara istinaden kat'î bir
hüküm vermek, caiz olamaz.
§ "Müteşabihatın hükmü";
Bunların hak olduğuna, birer ilâhî kelâm olduğuna inanmakla beraber bunların
mânalarının kat'î surette tâyinini Allah'ın ilmine bırakmaktır.
Selef alimleri, bu gibi m
üt e ş ab i h atı tevilden kaçınmışlardır. Ashabı kiramdan Malik İbni En e s,
radiallahü anhden = Rahman Arşa istiva etmiştir. (Taha 20/53) âyeti kerimesi
sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: İstiva malumdur, keyfiyeti ise bizce
meşhüldür. Buna İman vaciptir. Bu konuda soru sormak ise bid'attır. Maamafih
bazı zatlar, bu gibi müteşabihlerin şeriata aykırı olmayacak bir tarzda
yorumlanabilecekleri görüşündedir. Meselâ: Cenâb-ı Hakk'a isnat edilen yedden
murat, Allah'ın kudretidir, kâinat'ı idare etmesidir, denilmektedir. Böyle bir
yorum, yanlış anlamalara meydan verilmemesi faydasından dolayı kabul edilmiştir.
Zaten bazı lâfızlar vardır ki, onların lüğavî mânaları kasdedilmez, onlar lisan
bakımından bir takım kinayelerden ibaret bulunur. Nitekim: "Filân zat, bir
milleti veya bir orduyu bir eliyle idare ediyor" denilir ki, bununla onun
iktidarı iyi idaresi kastedilir.
§ "Müteşabihattan olan
âyetlerin inişi, birer hikmete dayalıdır. Ve bunlar, insanlık için birer deneme
ve imtihan vesilesidir. Tâ ki, onların mânâlarını kat'î surette anlamadıkları
halde, onların hakkıyyetine İman ederek sevaba kavuşsunlar. Bunları şeriata
muhalif, cahilce bir surette tevile cüret edenler de azaba uğrasınlar. Maamafih
istikbale ait bir çok hâdiselerin de zamanı insanlara hikmet gereği
bildirilmemiştir. Nitekim kıyametin ne zaman kopacağını, güneşin ne zaman
mağriptan doğacağını, deccalın ne zaman çıkacağını, Hz. İsa'nın da ne zaman yere
ineceğini Cenâb-ı Hak, kullarına bildirmemiştir... Bu suretle insanların daima
uyanık bulunmaları, kendi bilgilerine güvenip bilgiçlikten sakınmaları ve daha
nice şeyleri bilmediklerini anlayarak acizliklerini itiraf etmeleri gayesi de
düşünülmüştü.
§ "Diğer bir bakımdan
Kur'ân'ı Kerim'in bütün âyetleri muhkemdir. Şöyle ki: Bütün âyetler, mana
bozukluğundan, lafız kusurlarından korunmuştur. Hepsi de tevatür yoluyla
sabittir. Hepsi de Allah'ın sözüdür. Hepsinin de hakkiyetine inanmak lâzımdır.
Diğer bir bakımdan da hepsi müteşabihdir. Yâni: bütün âyetler, mânalarının
sıhhati, lâfızlarının düzgünlüğü, fesahat ve belâgatin birer mükemmel numunesi
olmaları ve hepsi de birer Allah'ın sözü bulunması cihetiyle birbirine
benzemektedir, hepsi de aynı yüceliğe sahip bulunmaktadır.
§ Tefsir ile tevilin
mahiyetleri: Tefsir -lügatte keşif etmek ortaya çıkarmak ve açıklamak demektir.
Nitekim bir şeyin beyan ve izah edilmesini istemeye de "istifsar" denir.
Istılahta ise tefsir. Kuranı Kerimdeki kelimelerin mânâlarını âyetlerin
içeriklerini, hükümlerini, kıssalarını muhkem ve müteşabih olanlarını nasih ve
mensulı bulunanlarını ve inişlerini, sebeplerini kendilerine açıkça delâlet eden
lâfızlar ile, tabirler ile izah etmektir. Tevil ise lügatte rücu mânasına gelen
(evi) kelimesinden türemiştir. Nitekim bir şeyin özetine, özüne, ve neticesine
"meal" denilmektedir. Istılahta ise tevil, Kur'an-ı Kerimin âyetlerini muhtemel
olduğu çeşitli mânalardan birine çevirmektir ki, iki nevidir. Birisi, sahih
tevildir ki, bu bir kapalı lâfzı haklı bir sebebe dayanıp, bir sebep ve delile
bağlı olup muhkem âyetlere ters düşmeyen bir mânaya sevketmektir. Bu halde bazen
gizli olan bir mâna, açık görülen bir mânaya ve mecaz, hakikata tercih olunuru.
Nitekim: (Yed) tabiri, Cenâb-ı Hakka isnat edilince bu luğavi manasına değil,
mecazi mânası olan kudret ve idare manasına yorumlanmıştır. İkincisi: Fasit
tevilidir ki: Bir'lâfza hiç ihtimali olmayan bir mânayı vermektir veya ihtimali
olan mânâlar içinde muteber! varken muteber olmayan mânayı seçmektir.
Resulda" sebat, metanet,
sağlamlık, bir fen ve sanatın hakikatini bilmek demektir. Böyle bir vasfı
taşıyana "rasih" denir. Cem'i "rasih undurUn den murat ise ilimleri,
imanları rüsuh bulmuş, hafızaları ilmî mes'elelerle süslenmiş olan zatlardır.
Bazı zatlara göre rasihundan olan zat, o kimsedir ki,
onun ilmi, kendisinde şu
dört özelliğin bulunmasına vesile olur. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında korku,
kendisiyle halk arasında alçak gönüllülük, kendisiyle dünya arasında ibâdet aşkı
ve kendisiyle nefsi arasında cihâd.
8. Ey Rabbimiz!. Bizlere
hidâyet buyurduktan sonra kalplerimizi -haktan- saptırma ve kendi Yüce katından
bizlere bir rahmet bağışla. Şüphe yok ki çok bağış yapan ancak sensin.
8. Bu mübarek âyetler
ilimde rüsuh sahibi olan zatların Cenab'ı Haktan hidayet ve ihsan talebinde
bulunup ne suretle dua ve niyaza devam ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki: (Ey
Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan) bizleri İslâm dinîni kabule, muhkem ve
müteşabih olan âyetlere imana muvaffak kıldıktan (sonra kalplerimizi saptırma.)
Bizleri hak yoldan ayırma, rızana aykırı yorumlarla müteşabihata uymaktan koru.
(Ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla) bizlere lütfet, bizleri
imanımızda, kavuştuğumuz hidayette sabit kıl veya kusurlarımızdan dolayı bizlere
mağfiret buyur. (Şüphe yok ki bağış yapan) istirham ettiğimiz şeyleri, lütuf ve
merhametle ihsan buyuran (ancak sensin.) Ya ilâhî!. Bu dualarımızı kabul buyur,
bizleri hidayetten, rahmetinden mahrum bırakma.
Bu âyeti kerime göstermiş
oluyor ki: İnsanlar dâima korku ile ümitten ayrılmamalıdırlar. Hiç bir kimse
kendi ibâdet ve itaatına güvenmemelidir. Ve yine hiç bir kimse, ümitsizliğe
düşüp hidayetten, Allah'ın merhametinden ümidini kesmemelidir. Nice kimseler
vaktiyle âlim, tadil, âbit, zahit iken bilahara nefislerinin arzularına tabi
olmuşlar, dünyevi menfaatlar arkasında koşmuşlar, bir takım bozgunculara
bağlanarak hidayet caddesinden ayrılmışlardır. Bilâkis nice kimselerde vaktiyle
kötülüğü emreden nefislerine uyup günahkâr bir halde yaşarken, daha sonra bir
ilâhî rahmet eseri olarak kendilerinde bir uyanma meydana gelmiş, yaptıkları
kötülüklerden tevbe etmişler ve affedilmelerini istemişler, dini ve dünyevî
vazifelerini güzelce ifaya başlamışlar, ve son nefeslerini imanla noktalama
şerefine kavuşmuşlardır.
Nitekim Rasûli Ekrem
Efendimiz:: Ey kainleri, ve gözleri çeviren Allah'ım!.. Bizim kalplerimizi senin
dinin üzerinde sabit kıl. Ne mühim bir dua!. İşte bu, bizim için bir uyanma
dersidir. Varlığımıza güvenmeyelim, dâima Cenâb-ı Hakka sığınalım. Hidayette ve
diyanette sebat etmemizi onun merhametinden, sonsuz lütuf ve ihsanından niyazda
bulunalım.
§ Hidâyet = Hûda: Hak yolu,
hak yolu beyan etmek, doğru yola gitmek, ulaşılmak istenilen şeye yol göstermek,
Hak yola fiilen ulaştırmak böyle bir yola girmek manasınadır. Mübarek
Peygamberlerin lisaniyla ve kitapların inmesiyle insanları Hak yola davet ve
teşvik de bir hidâyet demektir.
§ Rahmet: Acımak,
esirgemek, tabiatın eğilim ve inceliği, hayra ulaştırmayı istemek, Cenâb-ı
Hakkın kullarına ölümden sonraki lütuf ve ihsanı demektir.
"Bu kadar cürmü seyylatımla"
"Rahmet ü m midimin budur
sebebi"
"Ki buyurmuş hüdayi azze
vecel"
"Sebekat rahmeti alâ gazabî"
9. Ey Rabbimiz!. Şüphe yok
ki insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak sensin, şüphe
yok ki. Allah T e âlâ sözünden dönmez.
9. Cenâb-ı Haktan hidâyet
ve rahmet niyazında bulunan rasih âlimler, dualarına şöylece devam
etmektedirler: (Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki insanları) bütün insanları (kendisinde
şüphe olmayan) meydana çıkacağı kat'î bulunan (bir gün için toplayan) onları o
günde hesaba çeken, mükâfat ve cezaya uğratan (ancak sensin) bizleri o günde
rahmet ve yardımına kavuştur. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez)
mü'minler hakkındaki ilahi müjde o günde tam manasıyla ortaya çıkacaktır. Artık
Ey Rabbimiz! Bizleri İman ile yaşat, İman ile öldür. O yüce müjdene kavuştur.
Kötülük yapanlar hakkındaki ilâhî, tehdit ve korkutma ise onlara af
edilmedikleri takdirde tatbik edilecektir. Küfür üzere ölenler ise asla Allah'ın
affına kavuşmayacakları bakımından onların hakkındaki ilâhî, tehdit ve uhrevî
azab ise herhalde devam edip duracaktır. Artık böyle bir felâkete düşmekten
bizleri Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun diye dua edip durmalıyız.
10. O kimseler ki kâfir
oldular, onların malları ve evlâtları onlar için Allah Teâlâ katında hiç bir
fayda vermez ve onlar işte ateşin çırasıdırlar.
10. Bu mübarek âyetler,
dinsizlere ellerinde bulunan dünyevî varlıkların fâide vermeyeceğini, bilâkis
onların ebedî felâketlere maruz kalacaklarını bu hususa dâir tarihî bir olayı
misal göstererek söyleyece beyan buyurmaktadır. (O kimseler ki, kâfir oldular)
Allah'ın birliğini, yüce peygamberleri, semavî kitapları tamamen veya kısmen
inkâr ederek küfür ve şirke düştüler. (Onların) güvendikleri (malları ve
evlâtları onlar için) yarın âhiret günü (Allah Teâlâ'nın katında) onun mahkemei
kübrasında (bir fâide vermez.) Onları ilâhî azaptan kurtaramaz. (Ve onlar) böyle
küfür ve isyanda devam ettiler mi (işte ateşin çırasıdır) cehennemin ebedî
olarak yakacağı nesnelerdir. Nitekim nice servet ve ihtişama sahip olan dinsiz
kavimler, bilahara mahvı perişan olup lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlardır.
11. Onların bu gidişi,
tıpkı âli firavn'un ve ondan evvelki kimselerin gidişi gibidir ki bizim
âyetlerimizi yalanladılar. Allah Teâlâ da onları günahları sebebiyle yakaladı.
Ve Allah Teâlâ azabı şiddetli olandır.
11. (Onların bu gidişi)
o Necran elçilerinin, veya yahudilerin, veya Arap müşriklerinin hâl ve durumu (Firavn'un
hanedanının ve ondan evvelki kimselerin) Ad ve Semud gibi daha eski kavimlerin
(gidişi gibidir ki) onların da malları, çoluk çocukları pek çok olmakla beraber,
kendilerine fâide vermemiş onları azaptan kurtaramamıştır. Onlar da (bizim
âyetlerimizi yalanladılar.) Küfür ve isyanda devam edip imân nimetinden mahrum
kaldılar. (Allah Teâlâ da onları) bu (günahları) bu küfür ve isyanları
(sebebiyle yakaladı) hepsini de helak etti, hepsini de cezalandırdı. (Ve) Şüphe
yok ki böyle kâfir kimseler hakkında (Allah'ın cezası çok şiddetlidir.) Bunlara
cehennemde ebediyyen azap çektirecektir. Artık daha hayatta iken biraz düşünüp
küfür ve isyana son vermeli değil midir? Cenâb-ı Hakkın azabı inkarcılar
hakkında daha dünyada iken de yüz gösterir.
12. Kâfir olanlara de ki:
Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sevk olunacaksınızdır. -O- ne fena bir
yataktır?
12. Bu âyeti kerime,
müslümanların düşmanlarına galip geleceklerin! bildirmiş ve bu galibiyet
tahakkuk etmiştir. Binaenaleyh bu bir Kur'ân mucizesidir. Müslümanlar hakkında
müjdeyi, düşmanları hakkında da tehdidi içerir. Şöyle ki: Rasûli Ekrem
sallallahü aleyhi vesellem Bedir gazvesinde Kureyş müşriklerin! mağlûp ettikten
sonra yelıûd! taif eşini çağırmış, Kureyşe isabet eden mağlûbiyet ve yenilginin
Yahudilere de isabet edeceğini ihtar ederek onları İslâmiyete, itaate davet
buyurmuştu. Onlar ise bencillikte bulunmuş, sen bizi Kureyş gibi harp etmesini
bilmez, batacak bir kavim mi sanıyorsun? Eğer bizimle savaşta bulunur isen
karşında asıl kahraman insanları görürsün, demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti
kerime nazil olmuştur.
Yüce Meali şöyledir:
Habibim (kâfir olanlara) O Yahudilere (de ki) Siz de (yakında mağlûp
olacaksınızdır.) kuvvetinize, çokluğunuza güvenmeyiniz, dünyada mağlûbiyetiniz
yakında gerçekleşecektir. (Ve) bununla kalmayacaksınızdır. (Cehenneme) de (sevk
olunacaksınızdır.) Artık ona göre hareket ediniz. Gerçekten bu ilâhî tehdid
Yahudiler hakkında tahakkuk etmiştir. Şöyle ki: Yahudilerden Kureyza oğulları
öldürülmüştür. Nadir oğulları sürgün olunmuştur. Hayli er fethedilip başkaları
üzerine de cizye = vergi konulmuştur.
13. Şüphe yok ki
sizin için iki grupta bir alâmet vardır. Bir grup Allah yolunda savaşıyordu,
diğeri ise kâfir idi. Onları göz göre kendilerinin iki misli görüyorlardı...
Allah Teâlâ ise dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphe yok ki bunda basiret
sahipleri için bir ibret vardır.
13. Bu âyeti kerimede kendi
kuvvetlerine güvenen düşmanlara bir tarihi örnek göstererek onları uyanmaya
şöylece davet etmektedir. Ey mü'minler! Veya ey Yahudiler! (Şüphe yok ki, sizin
için) Bedir savaşını yapmış olan (iki fırkada) iki cemiyete ait tarihi bir olay
da (bir alâmet vardır.) Rasûli Ekrem'in beyanlarının doğruluğuna açık bir
dalâlet vardır. Onlardan (bir fırka) İslâm cemaati (Allah yolunda savaşıyordu)
şahsi bir menfaat, bir kırgınlık için değil, Allah'ın dinini yüceltmek için
cihatta bulunuyordu. (Diğeri ise kâfir idi) Arap müşriklerinden bulunuyor,
şeytan yolunda cenk ediyorlardı. (Onları göz göre) İlk bakışta (kendilerinin iki
misli görüyorlardı) Şöyle ki: Bu Bedir gazvesinde müslümanlar fırkasının sayısı
(içyüz on üç idi, müşriklerin sayısı de bine yakın idi. Cenâb-ı Hak, o
müşriklerin kalplerine korku ve hasiyet düşürmek için İslâm ordusunu o
müşriklere kendi ordularının iki misli imiş gibi göstermiştir. Diğer bir yoruma
göre de müslümanlar, o düşmanlarını kendi kuvvetlerinin nihayet iki misli
kadar görüyorlardı, daha fazla görüp endişeye düşmüyorlardı. Halbuki o
düşmanlar, kendilerinden üç misli fazla idi. Diğer bir yoruma göre da m il s I
il m an I ar, kendi kuvvetlerini düşman kuvvetlerinin iki misli görüyorlardı.
Cenâb-ı Hak onlara düşmanlarını böyle az gösteriyordu. Ta ki müslümanlar, sakin
bir şekilde, güçlü bir kalbe mazhar olarak düşman üzerine tam bir cesaretle
atîlıversinler. Başka bir yoruma göre de Yahudiler, o savaşçı müşrikleri,
müslümanların iki misli görmüşler, o müşriklerin galibiyetine kani olmuşlardı.
Halbuki, galibiyet o çoklukta değil, o bir ilâhî iradenin netîcesidir.
Evet. (Allah T e âlâ ise
dilediğini yardımıyla güçlendirir) Bu sayede nice az kuvvetler, çok kuvvetlere
galip gelir. (Şüphe yok ki bunda) bu tarihi olayda böyle az bir cemaatin, büyük
bir cemaate galip olmasında (basiret sahipleri için) kalp gözleri açık,
hakikatları görüp düşünmeye muktedir zatlar için (bir ibret vardır) artık bunu
düşünüp uyanmalıdır. Kendi kuvvetine güvenip hakkı kabulden kaçınmamalıdır.
Yoksa ey Yahudiler! Sizler de öyle mağlûp olursunuz. Nitekim de olmuşlardır,
İşte mucize olan Kur'an'ı Kerim'in meydana geleceğini haber verdiği şeyler bütün
böyle meydana gelmiş ve gelecektir. Buna inanmışızdır...
14. İnsanlara, kadınlardan,
oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten, alâmetli atlardan, hayvanlardan,
ekinlerden -ileri gelen- şehvetler sevgisi tezyin edilmiştir. Bu, dünya
hayatının menfaatidir. Halbuki güzel dönüp gidilecek yer. Allah Teâlâ'nın
katındadır.
14. Bu âyeti kerime,
insanların fâni varlıklara bağlanarak âhiret saadetini temin edecek şeylere
karşı kayıtsız kalmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsanlara) bir
imtihan olmak üzere dünyevî şeylerden bir çoklan pek cazip bir halde
bulunmuştur. Bu cümleden olarak onlara (kadınlardan, oğullardan, kantarlarca
altın ve gümüşten alâmetli) güzel, nişanlı (atlardan) ve deve, sığır koyun gibi
(hayvanlardan) tarlalarda, bahçelerde yetişen buğday, arpa, sebze, meyve gibi
çeşitli (ekinlerden -İleri gelen- şehvetler sevgisi) bu gibi iştah kabartıcısı
olan şeylerin muhabbeti, Allah tarafından bir hikmet gereği (tezyin edilmiştir.)
insanlar bunlara karşı pek meyilli bulunurlar. Maamafih (bu) zikredilen şeyler
(dünya hayatının menfaatidir) bunlar birer dünya metaldir, bunların fa-ideleri
geçicidir bunlara fazla düşkünlük göstermek uygun değildir. Asıl aranacak gaye
bunlar değildir. Birçok insanlar ise bütün bunlara düşkündürler. (Halbuki,) asıl
(dönüp gidilecek) fazlaca muhabbet edilecek (yer Allah Teâlâ'nın katındadır) ki,
o da cennettir. Orada ilâhî tecellilere mazhar olmaktır. İşte ebedî saadet
buradadır. Evet! Dünyevî olan çoluk çocuk, servet ve varlık da meşru şekilde
elde edildiği takdirde verilmiş değildir. Bunlar da birer ilâhi I üt uf t ur.
İnsanlar için dünyada yaşadıkça lâzım, fâideli şeylerdir. Bunların haklarına
riâyet edilirse, bunlar ile dinî, vatanî vazifeler ifa olunursa, bunlar da
şayani şükran birer nîmettir. Maamafih bunlar ne de olsa fânidir, fâideleri
sınırlıdır, geçicidir, İnsan bunlar ile yetinmemelidir, ebedî hayatını temin
edecek şeyleri elde etmeye daha ziyade çalışmalıdır. Yoksa dünyevî nimetler çok
kere insanı gaflete, isyana sevkeder. Hele bunlar gayrı meşru surette elde
edilirse veya şerre sarf olunursa sahibi için birer felâket sebebi olur.
Binaenaleyh insan uyanık olmalıdır. Fanî bir varlık uğrunda ebedî hayatını feda
etmemelidir. Sonra pişmanlık fayda vermez.
Butun elvahi rengârengi
dünya çeşmi ibrette. Dünyanın bütün rengarenk levhaları, ibret alan göz için
Hayâlı mahzdır, bir tayfi
zailden ibarettir. Sırf hayal ve yok olan bir hayaletten ibarettir.
§ Kanatir, kıntarın
çoğuludur. Kıntâr ise yüz yirmi rıtldır. Her rıtl ise yüz otuz dirhemdir. Bir
görüşe göre de bir kıntâr bin iki yüz okkadır. Diğer bir görüşe göre de yüz bin
dinardır veya seksen bin miskaldır. Mukantara da, muhkem, birbiri üzerine
yığılmış, toplanarak define haline getirilmiş mal demektir. Ayeti kerimedeki (elkanatirul'
mukantara) dan maksat, biriktirilmiş olan çokça mallardır, insanlarda böyle mal
biriktirmek için yaratılıştan aşın bir istek vardır. Nitekim: Bir hadisi
şerifte: Adem oğlu için iki dere dolusu altın olsa bunlar için bir üçüncüsünü de
temenni eder. Adem oğlunun içerisini topraktan başkası dolduramaz.
Artık insan güzel bir
dini terbiye bir ruhi temizliğe sahip olmalıdır ki, böyle bir ihtirastan
kurtulabilsin, elindeki meşru serveti de takdir ederek suistimâlden kaçınsın.
Bunun şükrünü ifâ için muhtaç olanlara yardımdan da geri kalmasın, ve bu
servetini ebedî selâmet ve saadeti temine bir vesîle kılsın. Başarı
Cenab'ıHaktan d ır = Malın en hayırlısı Allah yolunda harcanandır.)
15 De ki: Size onlardan
daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için Rablerinin yanında
altlarından ırmaklar akar cennetler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve
kusurlardan tertemiz eşler vardır. Ve Allah Teâlâ'nın büyük bir rızâsı vardır.
Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.
15. Bu mübarek âyetler,
dünyevî varlıklardan daha üstün olan ebedî varlıkları, nîmetleri göstermekte ve
bu ebedî varlıklara, nîmetlere nail olacak zatların vasıflarını bildirmektedir.
Bu sebeple de bütün insanlığı uyanmaya ve o zatlara uymayı teşvik buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ya Muhammedi Aleyhissalâtü vesselam, kavmine (de ki, onlardan) o
dünyevî iştah çekici olan şeylerden, çoluk çocuktan (daha hayırlısını haber
vereyim mî!) o daha, hayırlı ve ebedî olan şeyler (takva sahibi olanlar için)
Allah Teâlâ'dan korkup dini vazifelerini güzelce yerine getirenler için.
(Rablerinin yanında) âhiret âleminde ağaçlarının (altlarından ırmaklar akar
cennetler) bağlar, bahçeler pek hoş, ebedî ikametgâhlar (vardır.) O takva
sahipleri (orada) o cennetlerde (ebedî olarak) devamlı olarak (kalacaklardı Ve)
o takva sahipleri için orada (kusurlardan) hayz gibi ve diğer pis görülen
şeylerden, arızalardan (tertemiz eşler vardır ve) bununla beraber hepsinin
üstünde (Allah Teâlâ'nın büyük bir rızâsı vardır) işte en büyük saadet, bu ilâhi
uzaya nail olmaktır. (Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.) Bütün
kullarının yaptıklarını bilir, görür, ona göre mükâfat veya ceza verir. İşte
takva sahibi kullarının o güzel hallerini de bilir olduğu için onlar için
cennetlerin! hazırlamış, ve onları en mukaddes bir gaye olan kendi ilâhî
rızâsına mazhar buyurmuştur. Ne mutlu bu saadete nail olanlara.
Bir hadisi şerif şu
mealdedir. Allah Teâlâ, âhirete cennet ehline hitaben buyuracaktır ki: Ey cennet
ehli! Benden razı oldunuz mu? Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Biz senin
itaatinde devamlıyız, saadet, yardım sendendir, hayır senin kudret elindedir.
Biz nasıl razı olmayız, kimseye vermediğin nîmetleri bizlere verdin, Cenâb-ı Hak
da buyuracak ki: Ondan, daha üstününü sizlere vereyim mi? Onlar da diyecekler
ki: Ey Rabbimiz! Ondan daha üstün hangi şey vardır? Hak Teâlâ hazretleri de
tekrar buyuracak, yani kendilerine mukaddes katından ilham kılacaktır ki:
Ben size rızamı helâl ve ihsan kıldım ki, artık bundan sonra sizlere ebediyen
hışım ve
gazapta
bulunmayacağım. Ne muazzam bir müjde, ne sonsuz bir nîmet ve saadet! Cenab'ı Hak
cümlemizi böyle bir ilâhî iltifata mazhar buyursun. Amin...
16.Onlar ki. Ey Rabbimiz!
Biz muhakkak îman ettik, artık bizim için günahlarımızı bağışla ve bizleri o
ateş azabından koru, derler.
16. (Onlardır ki) o
takva sahihi zatlar veya Allah'ın muhterem kulları o kimselerdir ki (Ey
Rabbimiz!) Sen âlimsin, bilirsin ki, (bîz muhakkak İman ettik) senin birliğini,
yaratıcılığını, bütün ilâhî hükümlerini tasdik ve tazimde bulunduk. (Artık bizim
için) lütfet, insanlık icâbı işlediğimiz (günahlarımızı mağfiret buyur) onları
af et ve gizle (ve bizleri o ateş azabından) cehennemin o dayanılmaz ateşinden
(koru) derler. Böyle dua ve niyazda bulunurlar.
İşte mü'minlere lâyık olan
da böyle ibâdet ve taatlarına güvenmeyip dâima Cenabı Hak'kın af ve keremine
sığınmaktır.
17. Onlar, sabır
edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam edenlerdir, infak edenlerdir, seher
vakitlerinde de istiğfarda bulunanlardır.
17. (Onlar) yani o takva
sahibi zatlar (sabır edicilerdir.) Kendilerine gelen sıkıntılara tehammül
edicidirler ve (sadıktırlar.) Sözleri, özleri doğrudur, gizli ve acil; olarak
sadakat sahibidirler. (İbadetlere devam edenlerdir) Kanıt, yani: İlâhî emirlere
karşı itaatkârdırlar. (İnfak edenlerdir) mallarından fakir ve zayıflara sadaka
verir ve yardımda bulunurlar. (Seher vakitlerinde de istiğfarda) namazda,
niyazda ilâhî affı istirhamda (bulunanlardır.) İşte takva sahibi olan zatlar, bu
seçkin vasıflara sahip bulunurlar. Ne güzel bir hayat tarzı!
§ Sabır: Acıya katlanmak,
hoşa gitmeyen hallerde telâş göstermeyip sızlanmadan tahammül etmektir. Akıl ve
şeriatın uygun görmediği hususlarda nefsi tutmak ve men ederek onları işlemekten
kaçınmaktır. Günahlardan kaçınarak nefsin bu konudaki temayüllerine karşı
direnmeye (sabır anil maaşi) denir. Gelen musibetlere, kederlere tahammül etmeye
de (sabr alel' mesaib) denilir ki karşıtı ce'zadır. Maamafih sabır genel manalı
bir kelimedir. Yerine göre şecaat, kanaat, sır saklama, gönül genişliği
mânasında da kullanılır. Sabrın sonu zaferdir. Müdafaası mümkün, din ve ahlâka
aykırı olan şeylere karşı tahammül etmek ise sabır değil, bir meskenettir.
'Sensin eden imdat ile
memnun zuefayı"
"Dîl katre'i simab şud ey
sabr gücai"
§ Seher: Fecrin doğusundan
biraz evvelki vakittir ki, güneş tekrar doğmaya, insanlık âlemine yeni bir
hayati faaliyeti gelmeye yüz tutmuş olur. Bu, bir feyizli andır, temiz ruhların
neşelenecekleri bir zamandır. Kalplere bir ilâhi zevk ve ferahlığın tesir
edeceği ruhanî bir demdir. Binaenaleyh böyle bir zamanda gaflet uykusundan
uyanarak namaz kılmak, zikir ve teşbihle bulunmak, Cenâb-ı Hakka kullukta
bulunarak dua ve niyaza devam etmek ne güzide bir harekettir. Nasıl, güzide
olmasın ki, bu anda yapılan ibâdetlere, istiğfarlara Kur'an lisânı ile büyük bir
kıymet veriliyor. Artık bu pek kıymetli bir zamanın feyizlerinden nasip almaya
çalışmalı değil miyiz?
"Ref eder did ar ve
çilinden nikahın vakti s'u'b.h"
"Anı seyreyler o kim bidâr
olur vakti seher"
Sabah vakti, yüzünden
peçesini kaldırır.
Seher vaktinde uyanık olan
kimse onu seyreder.
18. Allah Teâlâ,
kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adaletle kaim olarak şahitlik etmiştir.
Melekler de, İlim sahipleri de - şahitlikte bulunmuşlardır.- O aziz, hakîmden
başka asla bir ilâh yoktur.
18. Bu âyeti kerime,
Hz. İsa gibi bazı zatlara ilahlık isnat edenleri reddetmekte, Allah'ın
birliğinin en kuvvetli delillerle sabit ve tasdik edilmiş olduğunu
bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ kendisinden başka bir ilâh) bir mabut,
bir kâinatı yaratan (bulunmadığına adaletle kaim olarak) bütün evreni bir
adalet, bir intizam üzere yaratmış, her irâdesi ve takdiri birer hikmet ve
menfaate dayanmış olarak (şahitlik etmiştir) yâni Allah'ın birliğini dış alemde
ve insanlardaki sonsuz yaratış delilleriyle ve indirmiş olduğu mucize
âyetleriyle beyan ve isbat buyurmuştur. (Meleklerde) ikrar ve imân suretiyle bu
şahitlikle bulunmuşlardır. (İlim sahipleri de) Cenab'ı Hakkın varlığını,
birliğini, yaratıcılığını bilip bunu isbat için bir nice yaratma ile ilgili,
şer'î deliller irad etmişlerdir. Bu İlim sahiplerinden maksat, ya bütün yüce
peygamberlerdir, veya bütün mü'minlerin âlimleridir, veyahut muhacirler ile
ensarı kiramdır. Evet! Bütün bu yüce zatlar, Allah'ın birliğini bilip itirafta,
şahadette bulunmuşlardır. Çünkü, açıktır ki: (O aziz, hakîmden) o kudret ve
hikmet (başka) ibâdet ve itaate lâyık yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sahip
(asla bir ilâh yoktur.) Artık bu açıklık meydanda iken bunun tersi nasıl kabul
edilebilir. Bir kısım m ah I u kat a ilahlık isnat edilerek Cenâb-ı Hakkın
insanlığa ihsan buyurmuş olduğu İslâm dinin yüce beyanlarına nasıl muhalefet
edilebilir?
19. Şüphe yok ki: Allah
katında din, İslâm'dan ibarettir. O kendilerine kitap verilmiş olanların
ihtilâfta bulunmaları ise kedilerine İlim geldikten sonra sırf aralarındaki
hasetten dolayıdır. İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki
Allah Teâlâ hesabı süratli olandır.
19. Bu âyeti kerime de
Cenab'ı Allah'ın birliğini söylemekle hakkaniyet üzere kurulmuş olan dinin,
yalnız İslâm dininden ibaret olduğu şöylece bildirilmektedir. (Şüphe yok ki.
Allah katında) makbul, rızayı ilâhîsine uygun olan (dîn, İslâm'dan ibarettir.)
Peygamberler vâsıtasiyle bütün insanlığa tebliğ buyurulmuş olan din yolundan ve
yüce şeriattan başka değildir. (O kendilerine kitap verilmiş olanların)
Yahudilerin, Hıristiyanların ve kendilerine kitap verilmiş olan daha evvelki
kavimlerin (ihtilafta bulunmaları) bunlardan bâzıları, İslâm dininin hak
olduğunu kabul ettikleri halde bâzılarının bunu tamamen inkâr etmeleri, ve
bazılarının Allah'ın birliği hususunda ihtilâfa düşüp teslis görüşünü
benimsemeleri veya Hz. İsa'ya, Hz. Uzeyre Allah'ın oğlu demeleri, bâzıları
risaleti Muhammediyyeyi kabul ettikleri halde bir kısmının da onu inkâra cüret
göstermeleri (ise kendilerine İlim geldikten sonra) Allah Teâlâ'nın birliğine,
yaratıcılığına dâir âyetler, mucizeler zuhura geldiği halde, ve son peygamberin
peygamberlik ve risaleti isbatına muvaffak olduğu harikalar vasıtasıyla
görüldüğü halde o ihtilâf o kavimlerin (aralarındaki sırf hasetten)
kıskançlıktan, riyaset hırsından (dolayıdır.) Bu ne kadar cahilce, ihtiraslıca
bir hareket! (İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfrederse) onun birliğini,
peygamberlerinin peygamberlik ve risâletini isbat eden âyetleri mucizeleri inkâr
eylerse mutlaka lâyık olduğu cezalara yakında kavuşacaktır. Evet. (Şüphe yok ki.
Allah Teâlâ hesabı suratlı olanlar) Onların muhasebelerini pek çabuk görerek
kendilerine lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık kendileri
düşünsünler!
§ İmân: Lügatta bir şeye
inanmaktır, bir kimseyi veya bir haberi tasdik etmektir, onun doğru olduğunu
itiraf ta bulunmaktır. Şeriat dilinde ise peygamberlerin Allah tarafından tebliğ
buyurmuş oldukları şeyleri kesin olarak tasdik eylemektir. Bu gibi hakikatlara
kalben, vicdanen kat'î surette inanmak bir imandır. Bunları lisânen söyleyip
itiraf etmek de ikrardır. Bir kimsenin imânı, başkalarınca, ikrariyle anlaşılmış
olur. İmân sahibine "Mü'min" imân edilen şeye de "mü'nemün bili" denir, İmân
zıddı "küfür" dür ki, bu da inkârdan ibarettir, İmân edilmesi lâzım gelen
şeylerden herhangi birini inkâr etmek bir küfürdür. Meselâ: Cenâb-ı Allah'ın
varlığını inkâr, küfür olduğu gibi onun peygamberlerinden, kitaplarından
herhangi birini inkâr etmek de bir küfürdür. Küfür lügatte örtmek, gizlemek
demektir. Mukaddesattan
herhangi birini inkâr adan
da onu ört mü; va gizlemiş olacağından dolayı küfr ile vasıflanmış olur. Nitekim
bir nîmetin kadrini bilmeyip örtbas etmeye de "küfranı nîmet" denir. Küfür
sahibine "kâfir" denilir. Birisini küfre nisbet etmeye de "tekfir" denir.
§ İslâm: Lügatte ihlâs
teslim olmak, baş eğmek mânâlarına gelir. Şeriat lisanında Yüce Peygamberlerin
tebligatını her şekliyle kabul edip beğenerek Cenâb-ı Hakka itaat ve inkiyat
etmektir, İmân ile İslâm, lügat manaları İtîbariyle birbirinden ayrılırsa da
şeriatına itibariyle birdirler. Her mümin, müslimdir, ve her müslim, mü'm i ini
ir. Maamafih İslâm lâfzı din mânasına da gelir. Nitekim şeriat, millet lâfızlar!
da din mânasında kullanılmıştır.
İslâm lâfzı, imânın
alâmeti, meyvesi olan namaz oruç, hac gibi salih amellere de itlak olunur.
İslâm lâfzı, bir de kalben
tasdik etmeyip zahiren kabul etmek manasında da kullanılır. Kalben inkar ettiği
halde lisânen "ben müslümânım" diyen bir şahsın İslâmiyeti gibi ki, bu münafıkça
bir hareket olacağından Allah katına makbul olmadığı gibi şer'an da İslâm'dan
sayılmaz.
§ Din: Allah Teâlâ
tarafından konulmuş bir kanuni mübindir ki, insanlara Cenab'ı Hakkın varlığını,
birliğini, azamet ve ulühiyyetini bildirir, insanları yaradılışlarındaki gayeden
haberdar eder. insanlara vazifelerini, hidâyet ve saadet yollarını gösterir.
Akıl sahiplerine kendi güzel istekleriyle bizatihi hayır olan işlere sevk eyler.
Bu ilâhî kanunu Yüce Peygamberler Allah tarafından vahiy yoluyla olarak
ümmetlerine tebliğ buyurmuşlardır.
İnsanlar tarafından din
adına tertip ve tanzim edilmiş veya ilâhi bir dinin adına bir takım uydurma
hükümleri kapsayan şeylere din denilmesi, kendi mensuplarına göredir. Yoksa
bunlar asla ilâhî dîni mahiyetine sahip, insanlar için birer kurtuluş rehberi
olmak meziyetini içerir değildirler. Din tabiri lügat itîbariyle adet, siret,
itaat, siyaset, rey, hüküm, ceza mânâlarında da kullanılmıştır.
Cenab'ı Hakkın bizlere
ihsan buyurmuş olduğu ilâhî, hakîkî dîne, tevhid dini, denildiği gibi, İslâm
dini de denir ve yalnız din, yalnız İslâm da denilir. Bu dini mübin, insanlığın
İlk ve son dinidir. Şöyle ki: insanlığın babası olan Hz. Âdem aleyhisselâm nail
olduğu ilâhî vahyi sayesinde kendi evlât ve torunlarına bu tevhid dînini tebliğ
etmişti. Ancak bir müddet sonra insanlar arasında cehalet alâmetleri yüz
göstermiş, gitgide bir takım batıl inançlar türemişti. Fakat vakit vakit
peygamberler gönderilmiş, onlara semavî kitaplar verilmiş, onlar da ümmetlerini
tevhid dinine, İslâm dinine davet etmiş, o peygamberlere bir takım zevat tabii
olarak hidâyete ermiş, bir takım kimseler de şeytanlara uyarak din fikrinden
mahrum kalmış, dalâlet içinde yaşayıp gitmişlerdir. Nihayet din ve İslâmiyet
yıldızı sönmüş iken Cenab'ı Hak insanlığa en muazzam bir lütuf, en nuranî bir
rehber olmak üzere Muhammed, aleyhisselâtı vesselam efendimizi son Peygamber
olmak üzere bütün insanlık âlemine peygamber tayin buyurmuştur.
O eşsiz Peygamber ise
Allah'ın yardımına mazhar olarak tevhid dînini fevkalâde bir azim ve gayretle
neşre başlamış, evvelâ kendi muhitini aydınlatmaya çalışmış, muhitinin etrafında
bulunan ve kendilerine ehli kitap deniler Yahudiler ile Hiristiyanları da bu
dinî mübine davet ederek bu hususta nice harikalar, mucizeler göstermiştir.
İşte bu. Yüce
Peygamberimizin bütün beşeriyete tebliğ ettiği; bir ilâhî dîndir, bir tevhit
dînidir, bir İslâm dînidir. Allah katında makbul olan dinde bu İslâm dininden
başkası değildir. İşte bu âyeti kerime de bunu anlatmaktadır. Bu, apaçık İslâm
dinidir ki: Bütün insanlığı hitap edip onlara hidayet, saadet yollarını
göstermektedir. Bütün insanlar âlemi bu dinî mübine muhtaçtırlar, insanların
hakikatlardan haberdar olabilmesi için, Cenâb-ı Hakkın rızâsına muvafık fiil ve
hareketlerde bulunabilmesi için bu dîni mübinden daha mukaddes bir rehber
bulunamaz.
Bu mukaddes din,
haddizatında bütün insanlık için en mühim bir ihtiyacı ruhi ve manevî ki, bu
ihtiyaç tatmin edilmedikçe insan için kalp temizliğine, vicdan rahatlığına ruh
yüceliğine nailiyet imkânı bulunamaz. Güzel ahlâkın esası, dayanışma ve muhabbet
üzerine kurulma bir medeniyetin en birinci dayanağı bu dîni mübindir. Dinsiz bir
milletin maddî varlığı geçicidir. Hakikat nazarında hiç bir kıymeti yoktur,
sönmeğe mahkumdur.
Binaenaleyh insanlar yalnız
dünya varlığını, dünya zevkini bir gaye bilmemelidirler. Yanlış, uydurma
düşüncelere tabi olmamalıdırlar. Kutsallığı güneşlerden daha parlak olan dîni
İslâm'ın yüce gölgesine iltica etmelidirler ki o sayede birer temiz ruha, güzel
içtimaî birer terbiyeye, umum insanlık hakkında pek hayırlıca bir vicdana nail
olabilsinler.
İtisam eylemeyen habli
metini şer'e
Evci balayı kemelâtâ su üt
eyleyemez.
Şeriatın sağlam ipine
sarılmayan
Olgunlukların zirvesine
yükselemez.
20. Artık seninle
mücadelede bulunurlarsa de ki: Ben nefsimi Allah Teâlâ'ya teslim ettim, bana
tabi olanlar da. Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iiminilere de de ki:
İslâmiyeti kabul ettiniz mi? Eğer İslâmiyeti kabul etmişler ise şüphesiz
hidayete ermişlerdir Ve eğer kaçınırlarsa senin üzerine lâzım gelen ancak
tebliğdir. Allah T e âlâ ise kulları büsbütün görücüdür.
20. Bu âyeti kerime;
İslâmiyeti kabul edenlerin hidayete erdiklerini, doğru olduğu delil ile ortaya
çıkmış olan İslâm dinini kabul etmeyenler ile de tartışmaya hacet bulunmadığını,
yalnız bu hakikati tebliğ ile irşad vazifesinin yapılmış olacağını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Peygamber, Necran müşrikleri gibi inkarcıları İslâm
dînine davet etmiş, bu dinin doğruluğunu, yüceliğini gösterir âyetleri,
delilleri de getirmişti, buna rağmen yine küfürlerinde ısrar edip dururlarsa
cezalarını bulacaklarını kendilerine ihtar buyuruyor. (Artık seninle) ey Rasûli
Ekrem (mücadelede) din hakkında münakaşada (bulunurlarsa) onlara karşı tekrar
münazaraya, deliller getirmeye hacet yok, onlara (de ki: Ben nefsimi Allah
Teâlâ'ya teslim ettim.) Onun birliğini tasdik, onun ortak ve benzerden uzak
olduğunu bilip onun tevhid dînini sizlere tebliğ ve o dinin hak olduğunu delil
ile isbat eyledim, artık mücadeleye lüzum yok (bana tâbi olanlarda) o apaçık
dîni kabul edip hakka nefislerini teslim eylemişlerdir. (Ve kendilerine kitap
verilmiş olanlar ile) ehli kitap denilen Yahudiler ve Hıristiyanlar ile
(ümmîlere) Arap müşriklerine (de ki: İslâmiyeti kabul ettiniz mi?) Benim gibi
nefsi hakka teslim ederek İslâm şerefine nail oldunuz mu? Sizleri İslâmiyeti
kabul etmeye sevk edecek deliller gelmiştir. (Eğer) onlar (İslâmiyeti kabul
etmişler) dalâletten kurtularak İslâm dairesine girmişler (ise şüphesiz hidayete
ermişlerdir.) Nefislerine fâide sağlamış karanlıktan kurtularak aydınlığa
kavuşmuş olurlar. (Ve eğer) İslâmiyeti kabulden (kaçınırlarsa) Habibim!. Sana
bir zarar vermiş olamazlar. Kendi nefislerine zulüm etmiş, kendilerini ebedî
felâkete maruz
bırakmış olurlar, (senin
üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir.) Dîni hükümleri bildirmektir, tavsiyedir,
hidayet yolunu göstermektedir. Sen ise bu vazifeni yapmış bulunmaktasın. Onları
fiilen hidayete kavuşturmak sana ait değildir. (Allah T e âlâ ise kulları
büsbütün görücüdür) Onların İman edip etmeyenlerin! bilir, her birisi hakkında
ameline, itikadına göre mükâfat ve ceza verir.
Binaenaleyh insanlar
selâmet ve hidayete nail olmak isterlerse hakkı kabul etmelidirler. Kendilerine
tebliğ ve tavsiye edilen faziletleri ve olgunluklar! Maalmemnuniye kabul
etmekten kaçınmalıdır. Sonra kendi hayatlarına suikast etmiş olurlar. Hakka
karşı bile bile muhalefette bulunanlar ile tartışma ve mücadele ise boşunadır.
21. O kimseler ki. Allah
Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ve peygamberleri haksız yere öldürürler ve
insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler, artık onları elem verici bir
azap ile müjdele!
21. Bu mübarek iki âyet.
Peygamberlerin tebligatını kabulden kaçınan inkarcıların üç türlü canice
hallerini, ve onların maruz kalacakları felâketleri şöylece beyan buyurmaktadır:
(O kimseler ki. Allah Teâlâ'nın âyetlerini) Peygamberlerine vermiş olduğu
kitapları, ve Yüce Allah'ın varlığına kudret ve azametine delâlet eden
harikaları, mucizeleri (inkâr) ederler. Bunlardan bir kısmını, hattâ birini
inkâr dahi umumunu inkâr demektir. Meselâ: Kur'ân'ı Kerim bir ilâhî kitaptır,
bir semavî mucizedir, buna dair geçmiş kitaplarda malûmat vardır. Artık Kur'ân'ı
Kerim'i inkâr eden bir kimse, veya bir kavim, bütün bu kitapları inkâr etmiş
olur. (ve Peygamberleri haksız yere öldürürler) vaktile Yahudiler bir çok
Peygamberleri öldürmüşlerdi, sonrakiler de buna razı bulunmuş ve hattâ
ellerinden gelseydi son peygamber Hz. Muhammed'in de hayatına kastedeceklerdi.
Binaenaleyh bu itibarla bunların hepsi de peygamberler katili sayılmaktadırlar,
(ve insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler) Bir muhitin kalkınması,
aydınlanması için içlerinden seçkin, dindar, bilgili bir zümrenin bulunmasına
ihtiyaç vardır. Bu gibi zatların pek hayırlı olan öğütlerini, tavsiyelerini,
iyiliği emretmelerini, kötülükten alıkoymalarını memnuniyetle telâkki etmek
lâzımdır. Fakat güzel bir terbiyeden, akıllıca bir düşünceden mahrum olanlar,
veya şahsî, ganî bir menfaat peşinde koşanlar, bu gibi pek hayırlı, âmme
hakkında pek faideli olan tavsiyeleri, emirleri, yasakları hoş görmezler
bunların sahiplerinin hayatına kastederler. Nitekim vaktiyle Yahudiler,
Peygamberleri müdafaa eden zatlardan yüz on iki kişiyi bir günde şehit
etmişlerdi, (artık onları elim) pek feci, pek ağırtıcı (bir azap ile müjdele.)
Onların görecekleri şey böyle bir azaptan başka değildir. Bu azap ile sakındırma
keyfiyeti, onlara karşı bir alay, bir küçümseme olmak üzere "müjde" diye beyan
olunmuştur. Eshabı kiramdan Abdullah Ibni Cerrah radıyallahu teâlâ anh - diyor
ki: Ben Resulellahtan sordum ki; kıyamet gününde azabı en çok olan şahıs kimdir?
Buyurdu ki: Bir Peygamberi veya iyiliği emr eden, kötülükten alıkoyan bir zatı
öldüren kimsedir.
22. İşte onlar, amelleri
dünyada da, âhirette de batıl olan kimselerdir. Ve onlar için yardımcılardan bir
fert de yoktur.
22. (işte onlar) o âyetleri
inkâr, peygamberleri ve iyiliği tavsiyede bulunanları öldürenler yok mu? İşte o
caniler (amelleri) dünyada yapmış oldukları sadakaları, vücude getirdikleri
maddî faideli şeyleri (dünyada da âhirette de batıl) kendileri için fâide teşkil
etmekten uzak (olan kimselerdir) onlar ölünce bütün bunlardan mahrum kalacakları
gibi, âhireti inkâr eden. Yüce Yaratıcının emirlerine muhalif oldukları için
onun âhirette lûtfuna mazhar olmak şansını da daha dünyada iken elden çıkarmış
bulunacaklardır. Bu ne felâket! (ve onlar için) yarın âhiret âleminde
(yardımcılardan bir fert de yoktur) öyle küfür ve isyan ile hayatı terk edenler
hakkında hiç bir kimsenin yardım etmesine, şefaatte bulunmasına imkân
bulunmamaktadır. Elbette öyle inkarcı, inatçı kimselerin âkibetleri böyle bir
felâketten, mahrumiyetten başka değildir.
23. Görmedin mi
kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanları ki, aralarında hüküm etmesi
için Allah'ın kitabına davet olunurlarda sonra onlardan bir zümre yüz çevirir.
Ve onlar kaçınan kimselerdir.
23. Bu âyeti kerime,
ellerindeki kitapların bile ahkamına muhalefet eden yanlış ümitlere düşen,
hakikati kabul etmeyen kimselerin maruz kalacakları uhrevî mesuliyetlere bir
uyanma, vesilesi olmak üzere işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim! (görmedin
mi?) ne şaşılacak hâl (kendilerine kitaptan) Tevrattan (bir nasip) bir bilgi
ilimler ve hüh (imlere dair ve bilhassa son peygamberin vasıflarına ait malûmat
(verilmiş olanları ki, aralarında hükmetmesi) hakem mevkiinde bulunması, âhir
zaman Peygamberinin vasıflarını kendilerine göstermesi (için Allah'ın kitabına)
Tevrata müracaata (davet olunurlar da) bu müracaattan (sonra onlardan bir zümre
yüz çevirir.) Tevratın o beyanlarına iltifat etmez, (ve onlar) o zümre veya
onların mensub oldukları kavim, zaten Hakkı kabulden (kaçınan) batıl üzerine
İsrar eden (kimselerdir) artık onlardan ne beklersin?
24. Bu da onların "bize
ateş sayılı günlerden başka asla dokun-mayacaktır" demelerinden meydana
gelmektedir. Ve onları dinlerinden iftira ettikleri şeyler aldatmıştır.
24. (Bu da) böyle
Hakkı kabulden yüz çevirmeleri de (onların bize) yaptığımız günahlardan dolayı
(ateş) cehennem azabı (sayılı günlerden) yanî: Sığır buzağısına tapmış olduğumuz
günler miktarından (başka asla dokunmayacaktır demelerinden ileri gelmektedir.)
Bu cahilce bir kanaattir, (ve onları dinlerinde) kendileri uydurup (iftira
ettikleri şeyler) Meselâ: Buzağı mes'elesi. Peygamber olan babalarının
kendilerine şefaat edecekleri ve saire gibi kuruntular (aldatmıştır) böyle ümide
düşürmüştür.
25. Onları o vukuunda
şüphe olmayan gün için topladığımız ve her şahısa kazanmış olduğu şey ödenecek
olan zaman -onların hâli- ne olacaktır. Ve zulüm olunmuş olmayacaklardır.
25. Ne beyhude ümit! Bu
nasıl olabilir? (onları) o İslâm dînini kabul etmeyen inkarcılar! (o vukuunda
şüphe olmayan) meydana geleceği nice delilerle sabit bulunan (gün için) o
kıyamet vakti, o mükâfat ve mücazat zamanı için (topladığımız ve her şahsa)
dünyada iken (kazanmış olduğu şey) bütün amellerinin cezası, karşılığı (ödenecek
olan zaman -onların hâli- ne olacaktır,) ne kadar acayip! Onlar hiç düşünmezler
mi? Öyle iddiaları gibi geçici bir azap ile kurtulacaklarını nasıl iddia
edebiliyorlar? Özellikle küfrün cezası ebedidir. Bunu bilmeler! icabetmez mi?
(onlar) bütün insanlar (zulüm olunmazlar) herkese istihkakına göre muamele
yapılır. Bir kimsenin haksız yere azabı arttırılmaz, sevabı da eksiltilmez,
İlâhî Adalet buna müsait değildir.
§ Bu mübarek âyetlerin
nüzul sebebi hakkında şöyle rivayetler vardır:
1 - Rasüli Ekrem,
sallâllahû aleyhi ve sellem efendimizin mübarek vasıfları Tevratta
anlatılmıştır. Yahudilerin âlimleri bunu biliyorlardı. Bu hususa dair Tevrata
müracaat etmeleri kendilerine emir olunmuştu. Onlar ise bile bile inkâra devap
edip bu müracaattan kaçınmışlardı. İşte bu âyetler bunu bildirmektedir.
2 - Fahri kâinat
hazretleri. Yahudilerin dershanelerine teşrif etmiş, onları İslâm'a davet
buyurmuş; onlar da: Sen hangi din üzeresin? Diye sormuşlar, Rasüli Ekrem de:
Ben İbrahim aleyhisselâmın dini üzereyim, yâni: Benim dinim de onun
dinidir, bütün ilâhî dinler esasen bir olup, müslümanlıktan ibarettir, diye
buyurmuş. Onlar ise: Hayır. İbrahim aleyhisselâm Yahudîdir, demişler. Peygamber
efendimiz de buyurmuş ki, öyle ise Tevrat'i getirin bakalım, yâni buna dair
tevratta ne vardır ki, ona dayanarak böyle iddia ediyorsunuz? Onlar ise bundan
kaçınmışlar, Tevratta iddialarını isbat edecek bir şey bulunmadığını bildikleri
için t evrat a müracaat edememişlerdir. İşte bu âyetler bu hâdise üzerine nazil
olmuştur.
3 - Yahudîlerden şerefli
bir aileye mensup bir erkek ile bir kadın zinada bulunmuşlardı. Tevratın hükmüne
göre recmedilmeleri, yâni taşlanarak öldürülmeleri icab ediyordu. Bundan
kurtulmak ümidi ile Rasûli Ekrem efendimize müracaat ettiler, o da bunların
recmedilmelerine hükmetti fakat onlar buna razı olmadılar, böyle bir hükmü inkâr
ettiler, peygamber efendimiz emr etti, haydi Tevrat'ı getiriniz, oradaki hüküm
de böyledir, diye buyurdu. Tevrat'ı getirdiler, Yahudîlerden Abdullah İbni Surya,
Tevrat'ı okumaya başladı, recim âyeti gelince üzerine elini koyup onu okumadan
geçti. Orada bulunan Abdullah ibnî Selâm, bu keyfiyeti haber verince Abdullah
elini çekti, recim âyeti görüldü. Rasûli Ekrem'in emriyle o iki şahıs recmedildi,
Yahudîler ise bundan çok kızdılar, Tevrat'ta da mevcut olan bu hükmü bildikleri
halde bundan kaçınmışlardı bunun hükmüne rıza göstermemişlerdi. İşte bu âyetler
bunun üzerine indirilerek şeref verilmiştir. Maamafih bu âyetlerin hükmü, bu
gibi hakikatları gizleyen ve inkâr edenlerin hepsine de şamildir.
26. De ki: Ey mülkün sahibi
olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çeker alırsın
ve dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil kılarsın. Hayır senin kudret
elindedir. Şüphe yok ki, sen her şeye fazlasıyla kadirsin.
26. Bu iki âyeti
kerime gösteriyor ki; Bütün kâinatta hakikaten hakim olan, ve tasarruf eden zat,
Cenab'ı Haktan başka değildir. Bütün kâinatta meydana gelen değişikliklerin
varlığı, bu ilâhî hakimiyetin birer parlak açık delilidir. Binaenaleyh,
İslâmiyetin galibiyetine, bir çok yerlere yayılacağına dâir olan Hz.
Peygamber'in beyanlarının imkânı da, tahakkuk edeceği de böyle hârikaları vücude
getirmekte olan kerem sahibi yaratıcının irâde ve kudret bakımından asla uzak
görülemez, nitekim tahakkuk da etmiştir.
İşte buyunıluyor ki: Yüce
Resulüm! Senin gelecekte nice muvaffakiyetlere nail olacağını uzak görenler
varsın öyle görsünler! Sen (de ki. Ey Allah'ım! Ey mülkün sahibi! Sen mülkü)
malı, makamı, maddî ve manevi işlerde tasarrufu (dilediğine verirsin) buna kimse
mâni olamaz. (Ve mülkü dilediğinden) irade buyurmuş olduğun şahıstan veya
kavimden (çeker alırsın) buna da kimse engel olamaz. (Ve dilediğini aziz
edersin) dilediğin kulunu dünyada da âhirette de yardım ve başarıya ulaştırarak
kadrini yükseltirsin. (Dilediğini de zelîl kılarsın) nimetten, devletten mahrum
bırakırsın. Hiç bir kimse bizzat bir şeye sahip değildir. Veren de alan da ancak
Allah Teâlâ'dır. Ya Rabbi! (hayır senin kudret elindedir.) Bütün hayır, bütün
izzet ve şeref senin irade ve kudretine bağlıdır. Artık hiçbir kimse nail olduğu
bir nimetten, bir devletten dolayı mağrur olarak nîmete karşı nankörlükte
bulunmamalıdır. Bunu Cenab'ı Hakkın bir lütuf ve keremi bilip karşılığında
şükrünü ifaya çalışmalıdır. (Şüphe yok ki, sen) ey Yüce mabud, ey Yüce Yaratıcı
(herşeye fazlasıyla kadirsin) senin kudretin sonsuzdur. Mülkünde dilediğin gibi
tasarruf buyurursun.
27. Ceceyi gündüz içine
tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın, ve diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de
diriden çıkarırsın ve dilediğine hesapsız olarak rızık verirsin.
27. Ey hikmet sahibi Yüce
Yaratıcı! Sen (geceyi gündüz içine tıkarsın) geceleri kısaltır, gündüzleri
uzatırsın (gündüzü de gece içine tıkarsın) vakit vakit zamanlarda değişiklikler
vücude getirirsin. Gâlı gündüzler uzanır ve gâlı geceler uzanır, bütün bu tabiat
olayları, birer hikmete dayanarak ilâhî irade yönünde cereyan eder durur.
(Ve) Ey Rabbim! Sen (diriyi ölüden çıkarırsın) hayat sahiplerini
maddelerden, nutfelerden vücude getirirsin, bir katreden bir hayvan, bir
yumurtadan bir piliç meydana çıkarıverirsin, bunun aksine (ölüyü da diriden
çıkarırsın) hayvanlardan nutfeleri: Yumurtaları, hayata hizmet eden sütleri
vücude getirir verirsin. Manevî bakımdan da cahillerden alîmleri, kâfirlerden
müslümanları ve bunun .aksine alimlerden cahilleri, müslümanlardan da kâfirleri
yaratırsın. Nitekim Azerin sulbünden İbrahim Aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm'ın
sulbünden de Kenan vücude getirilmiştir. Bütün bunlar birer hikmet gereğidir.
Binaenaleyh kötülüğü yaratan da Cenâb-ı Haktır. Fakat ona rızâsı yoktur. Kullar,
kendi sahip oldukları kabiliyetlerini suistimal ederek irade ve seçimlerin! şer
tarafına yöneltirlerse Cenâb-ı Hak da onların bu haleti ruhiyelerine, bu şahsî
arzularına binaen şerri vücude getirir. Bu bir hikmet gereğidir. Teklifin ve
mükellefiyyet kanununun bir neticesidir. Yoksa Cenab'ı Hak, daima kullarına
hayırlı şeyleri emreder. Ey Rabbim! Sana şükür ederiz, sen merhametlilerin en
merhametlisisin (ve dilediğine hesapsız olarak) lütuf hazinelerinden meşakkatsiz
olarak rızık verirsin maddî ve manevî nice nîmetlere nail kılarsın. Artık
Peygamber efendimizi de birçok galibiyetlere muzafferiyetlere fetihlere mazhar
buyuracağını kim uzak görebilir? Nitekim bu sonsuz nîmetler, Hz. Peygamber
hakkında tecelli etmiştir.
§ Bu âyetlerin nüzul sebebi
hakkında deniliyor ki: Rasılli Ekrem hazretleri, Hendek savaşı sırasında
Medine-i Münevvere'yi müdafaa için bir hendek kazılmasına lüzum görmüştü. Bu
sırada bazı mucizeler vücude gelmişti. Bu cümleden olarak az bir yemek ile bir
çok mücahitler dövüyorlardı. Bu esnada hendek kazılırken içinden bir büyük kaya
çıktı, bunu külünkler kıramıyordu. Rasılli Ekrem efendimiz külüngü mübarek eline
aldı, bismillah diyerek bir kere vurdu, o kayanın üçte biri kırıldı. Hemen:
Allahu ekber! Bana Şam'ın anahtarları verildi, vallahi Şam'ın kırmızı köşklerini
görüyorum diye buyurdu. Sonra bismillah diyerek o kaya bir idilimi; daha vurdu,
onun üçte biri de kırıldı. Hz. Peygamber: Allahu ekber. Faris ikliminin
anahtarları bana verildi, valahi ben şimdi Medain şehrinin beyaz köşklerini
görüyorum diye buyurdu. Üçüncü bir defa daha bismillah diyerek o kayaya İdilimi;
ile vurdu, kayanın tamamı parçalanmış oldu. Bu kere de Allahu ekber! Bana
Yemenin anahtarları verildi. Vallahi ben şimdi San'anın kapılarını görüyorum"
diye buyurdu. Ümmetinin oralara hakim olacağını eshabı kiramına müjdeledi. Bunu
duyan bir takım münafıklar, bakınız, müslümalar kendilerini bir avuç Mekke
müşriklerinden müdafaa için hendek kazmaya mecbur oluyorlarken buna rağmen nice
büyük yerlere hakim olacaklarını ümit ediyorlar, diye söylenip durmuşlardı. İşte
bu gibi cahilleri ikaz ve Yüce peygamberimizi tasdik ve teselli etmek bu mübarek
âyetler nazil olmuş, filhakika biraz sonra da o büyük fetihler vücude gelmiştir.
Artık öyle İslâmiyetin yüceliğini takdir etmeyen, müslümanların yükselmesine
muvaffakiyetini arzu eylemeyen, din düşmalarına karşı uyanık bulunmak, onların
dostluğuna aldanmamak lâzımdır. İşte hikmet dolu Kur'an'ı Kerim, bizleri bu
hususta da ikaz buyurmaktadır.
§ Mülk: Kudret, tasarruf,
kendisinde istenildiği gibi tasarruf olunacak şey demektir. Meselâ: Bir insanın
kazandığı bir para kendisinin bir mülküdür. Bunu dilediği gibi sarf edebilir.
Maamafih mülk maddî olduğu gibi manevî de olabilir. Meselâ: Servet, makam, vücut
sıhhati, güzellik, birer maddî mülk demektir. Akıl, zekâ, güzel ahlâk, ilim ve
irfan da birer manevî mülktür. Bütün bunları bizlere ihsan eden Cenab'ı Haktır.
% Hayır, iyilik, herkesin
muhabbet ve rağbet ettiği faideli şey Allah rızâsını kazanmaya vesile olan güzel
ameller demektir. Hayır iki kısımdır. Biri mutlak hayır ki, her durumda ve
herkesçe istenilir. Cennet gibi. Diğeri de mukayyet hayırdır ki, bazı kimseler
hakkında hayır olduğu halde diğer kimseler hakkında şer olur. Servet gibi, bunun
içindir ki, Kur'an'ı Kerim'de mal, hem hayır hem de şer olmak üzere
nitelenmiştir.
Diğer bir itibar ile hayır
şöylece iki kısımdır: Biri mutlak hayırdır ki bu haddizatında iyi, faydalı olan
şeydir. Servet, güzel geçim gibi. Diğeri de ahlâkî hayırdır ki, bu da ahlâkî
kanununun teklif ve tasvib ettiği şeydir. Sırf bir ahlâkî vazife olmak üzere
istikamet dairesinde hareket gibi.
Mutlak Hayır ile ahlâkî
hayır bazen birleşir, bazen de birleşmez. Meselâ: Allah Rızası için fakirlere
yardımda her iki hayır mevcuttur. Gösteri; için yapılan bir yardımda ise yalnız
mutlak hayır vardır, ahlâkî hayır yoktur. Hayrın karşıtı serdir.
§ Şer: Yaramazlık, kötülük,
fenalık, hayra zıt, insan tabiatına uygun olmayan şey demektir. Şerri çok olan
şahısa "şerir" denir. Çoğulu "eşirradır" şerefini, maddî ve manevî varlığını
muhafaza etmek isteyen bir kimse için, şerir olan kimselerden kaçınmak en
birinci bir vazifedir. En tehlikeli şerir ise insanların güzel ahlâkına, güzel
diyanet ve hareketine engel olmak isteyen herhangi bir şahıstır.
W. Mü'minler, mü'mînlerden
başka kâfirleri dostlar edînmesinler. Her kim onu edinirse Allah Teâlâ'dan
-yardıma kavuşma- ilgisi kalmamış olur. Meğer ki, onlardan bir korunma için
çekinecek olasınız. Allah Teâlâ ise sizi zatı uluhiyyeti hakkında sakındırır. Ve
nihayet gidişi de Allah Teâlâ'yadır.
W. Bu âyeti kerime,
müminleri yalnız Allah Teâlâya teslime ve ona güvenmeye davet ediyor, ilâhî dîni
inkâr edenleri samimî bir şekilde dost tutmanın da mahzurlarına işaret
buyurmaktadır. Şöyle ki: (mü'minler) samimî şekilde İslâm dîni ile
şereflenenler, kendileri gibi (mü'minlerden başka) olan (kâfirleri) Allah Teâlâ
ile ve onun resulünü inkâr eden kimseleri (dostlar edînmesinler.) Onları
aralarında akrabalıktan veya cahiliyye devrindeki münasebetlerinden dolayı birer
sadık dost kabul eylemesinler, onlara ciddî şekilde dost olmak tehlikesine
düşmesinler. (Her kim onu edinirse) öyle İslâmiyeti inkâr eden, ilâhî gazaba
mâruz, ilâhî muhabbetten mahrum kimseleri kendisine birer sadık dost tanıyarak
onlara bir dostça bir bağlılıkta bulunursa (Allah Teâlâ'dan) dostluk ve (yardımı
kazanma) gibi bir (ilgisi kalmamış olur) Allah Teâlâ'nın düşmanlarıyle, onun
kut |