|
130. Nefsine ihanet
edenlerden başka kim İbrahim'in milletinden kaçınır. Şüphe yok ki biz onu
dünyada seçkin mümtaz kıldık ve şüphesiz ahirette de, o, muhakkak sâlihler
zümresindendir.
130. Bu âyeti kerime
işaret ediyor ki; Hz. İbrahim, gerek zürriyeti ve gerek bütün insanlık hakkında
pek çok hayır dileğinde bulunmuş, hakikî, kutsi bir dini neşre çalışmıştır.
Artık böyle pek mübarek bir zata kim tabi olup, hürmette, bulunmaz, meğerki
beyinsiz, düşünceden mahrum olsun. Evet... Buyruluyor ki: (Nefsine ihanet
edenlerden) nefsini zelil edip sefahata sevk eyleyenlerden (başka kim İbrahim'in
milletinden iraz eder?) Kim onun dininden yüz çevirir? Vazgeçer? (Andolsun ki,
biz onu) İbrahim Aleyhisselâmı (dünyada seçtik) onu mümtaz seçkin bir peygamber
kıldık. (Ve şüphe yok ki o ahirette de muhakkak sâlihlerdendir.) Hayır ve iyilik
üzere bulunan zatlardandır. Artık böyle pek mübarek zâttan beyinsizlerden başka
kim kaçınır.
131. Hani o vakit ki
İbrahim'e Kerem sahibi Rabbi İslâm ol dedi. O da âlemlerin rabbine teslim oldum
-işlerimi ona bıraktım.- dedi.
131. Bu âyeti kerimede
İbrahim Aleyhisselâmın Cenâb-ı Hakka ne kadar teslimiyetle bulunduğunu. Hakka
ibâdet ve itaat hususunda bütün insanlığa uyulması gereken bir örnek
olduğunu göstermektedir. Evet... Onun bulunduğu muhit, bütün putperestlerle
dolmuş, ilâhi dinden eser kalmamıştı. Bu hale rağmen Hz. İbrahim bir üstün
kabiliyete, bir temiz yaratılışa sahip olup Cenâb-ı Hakkın kâinatın yaratıcısı
olduğunu bilmiş, ilâhî vahye mazhar olarak insanlığı aydınlatmaya çalışmıştır,
İşte buna işareten buyruluyor ki (Hani o zaman ki İbrahim'e Rabbisi İslâm ol
dedi) yani bana teslim ol, İşlerini yaratıcına bırak, tamamen kendini Hakka
teslim, ibadetlerini Allah'ına tahsis et, diye emreyledi; (O da âlemlerin
Rabbine teslim oldum dedi.) Alemlerin Rabbine kendim teslim ettim, onun mübarek
emirlerine, nehiylerine boyun eğdim, nefsimi muhitimdeki şirk ve isyandan beri
kıldım diye kulluk arzetti. İşte Yüce Peygamberlere tâbi olan zatlara düşen,
vazîfe de bundan ibarettir.
132. Ve bunu -dinini-
İbrahim de oğullarına vasiyette bulundu, Yakup da. -Her biri dedi ki- Oğullanın;
şüphe yok ki Allah Teâlâ sizin için İslâm dinini seçti. Binaenaleyh siz
ölmeyiniz, ancak müslüman olduğunuz halde ölünüz.
132. Bu âyeti kerime; Hz.
İbrahim ile Hz. Yakub'un oğullarına olan tavsiyelerini bütün insanlığa bir
hareket düştüm olmak üzere şöylece beyan ediyor: (Ve bunun) yani Cenâb-ı Hakka
boyun eğmeyi ve teslimi olmayı ve bir görüşe göre kelime-i tev-hid olan lâlilâhe
illallah sözünü (İbrahim oğullarına vasiyet etti. Yakup ta) kendi oğullarına
vasiyette bulundu. Ve her biri dedi ki: (Ey oğullarını!.. Şüphe yokki Allah
Teâlâ sizin için İslâm dinini) dinlerin aslı olan Islâmiyeti (istifa buyurdu)
seçti. Artık İslâmiyet e sarılın, onu asla terk etmeyeniz. (Ancak müslüman
olduğunuz halde ölünüz.) Ölünceye kadar İslâm dininde sebat edip durunuz.
133. Yoksa Yakub'a ölüm
geldiği zaman sizler hazır mı bulunuyordunuz. O vakit ki oğullarına dedi: Benden
sonra neye ibâdet edeceksiniz? Dediler ki: Senin ilanına ve babaların olan
İbrahim, İsmail ve Islı ak'in ilâhına ibâdet edeceğiz ki bir tek ilahtır. Ve biz
ancak onun için müslüman kimseleriz.
133. Bu âyeti kerime
de Yahudilerin iddiasını yalanlıyor, Hz. Yakub'un İslâm dini üzere yaşamış ve
evlâdına da onu tavsiye etmiş olduğunu gösteriyor. Yahudiler Hz. Peygamberimize
demişlerdi ki: Sen bilmez misin ki, Yakup Aleyhisselâm vefat edeceği gün
oğullarına Yahudiliği tavsiye etmişti. İşte Cenab'ı Hak, bunları yalanlamak için
bu âyeti kerimeyi inzal buyurmuştur. Deniliyor ki: Ey Yahudiler!.. (Yoksa
Yakub'a ölüm geleceği zaman) onun ölüm hastalığında (siz hazır mı
bulunuyordunuz?) da onun öyle vasiyetine şahit oldunuz!.. Halbuki o öyle vasiyet
etmemişti. Belki (o vakit oğullarına dedi ki, benden sonra ne şeye ibâdet
edeceksiniz? Onlar da dediler ki, senin ilanına ve babalarının İbrahim, İsmail
ve Islı ak'in ilâhına ibâdet edeceğiz ki bir tek ilahtır.) Hepsinin mabudu bir
Yüce Yaratıcıdır. (Ve bizler ona teslim olmuş) boyun eğmiş (kimseleriz.)
Hz. Yakup bu suali ile
evlâdının tevhid dini, apaçık İslâm dini üzere olmalarının gereğini anlatmak ve
onlardan bu hususta bir ah d ve sağlam söz almak istemiştir.
§ Hz. İbrahim'in bir
rivayete göre 4 oğlu vardır. Bunlar İsmail, Ishak, Medyen ve Medan namındaki
zatlardır. Hz. Yakub'un da 12 oğlu vardır. Hz. Yusuf ile Bünyamin bunlardandır.
134. Onlar bir ümmettir
ki, gelip geçmişlerdir. Onların kazandıkları kendilerinedir. Sizin kazandığınız
şeyler de size aittir. Ve siz onların yapmış oldukları amellerden mesul
olmayacaksınızdır.
134. Bu âyeti kerime biz
İsrail Oğullarıyız diye gelip geçmiş olan ata ve ecdatları ile iftihar edip
duran Yahudilere şöyle hitap ediyor: (Onlar) yani İbrahim Aleyhisselâm ile
oğulları ve onlara tâbi olan zatlar (bir ümmet) bir üstün zümre (dir ki gelip
geçmişlerdir.) Onlara mensup olanlar onların izinde gidenlerdir. Sizin ise onlar
ile bir alâkamız yoktur. Onların yollarını takip etmiş bulunmuyorsunuz. Artık
(onların kazandıkları kendilerinedir.) Onların kazançlarına, güzel amellerine
siz iştirak edemezsiniz. Nasıl ki (sizin kazancınız da size mahsustur.) Ondan
ecdadınız istifâde edecek veya sorumlu olacak değildir. (Ve siz) de (onların
yapmış oldukları amellerden mesul olmayacaksınızdır.) Binaenaleyh onlar ile
övünmek yeterli değildir. Onların amellerinden siz mesul olmayacağınız gibi
ondan istifade edemezsiniz. Siz de güzel amellerde bulununuz ki mükâfata erişip
o büyük zatlara katılabilesiniz.
§ Ümmet; Büyük bir cemaat,
bir heyet, bir dine girmiş veya bir zata tâbi olmuş kimselerin meydana getirdiği
topluluk gibi mânaları kapsar.
135. Ve dediler ki: Yahudi
veya Hıristiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak
İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.
135. Bu âyeti kerime
Yahudi ve Hıristiyan taifesinden her birinin selâmet ve hidâyeti kendi dininde
görüp başkalarını da kendileri gibi bâtıl inançları kabul etmeğe gayret sarf
ettiklerini göstermektedir. Buyrulmuş oluyor ki (Ve) Yahudi ve Hıristiyan
taifeleri müslümanlara (dediler ki; Yahudi veya Hıristiyan olunuz ki hidayete
ermiş olasınız.) Yani Yahudiler müslümanları Yahudiliğe davet ettiler,
Hıristiyanlar da kendi dinlerine davette bulundular. Rasülüm! Onları reddederek
(de ki) öyle değil (biz Hânif olarak İbrahim'in dini üzere bulunmaktayız.) Asıl
tabi olunacak din, yol, onun dinidir, onun yoludur. (O müşriklerden değildir.) O
Allah'ın birliğine inanırdı. Ey gafîl taifeler!.. Sizin gibi, insanlara ilahlık
isnad eden, Üzeyr Allah'ın oğludur veya Isa Allah'ın oğludur, diyen dinsizlerden
değildi. Artık sizlere nasıl uyul a bilir.
136. Diyiniz ki, biz.
Allah'a ve bize indirilmiş olana ve İbrahim'e, İsmail'e, Ishak'a, Yakup'a,
Esbata indirilmiş olana ve Musa ile İsa'ya verilene ve peygamberlere rabbileri
tarafından verilmiş olan şeylere îman ettik, biz onlardan hiç. birinin arşını
ayırmayız ve biz ona -Allah Teâlâ'ya- halisane itaat eden kimseleriz.
136. Bu âyeti kerime de
Yahudilerin, Hıristiyanların iddialarını reddettikten sonra müslümanların onları
hakikî bir dine, bir selâmet ve saadet yoluna şu şekilde davet ve irşatta
bulunmalarını emretmektedir. Ey mü'minler!.. Sizi kendi dinlerine davet edenlere
(deyiniz ki biz Allah'a) onun varlığına, birliğine, evlada ihtiyaçtan uzak
olduğuna İman ederiz. (Ve bize inzal olunana) yani Kur'ân'ı Kerîm'e de İman
ederiz. (Ve İbrahim'e, İsmail'e, Ishak'a, Yakub'a, Esbata* yani onların mü'min
olan torunlarına (indirilmiş olana) yani onlara ait indirilmiş olan sahifelere
inanırız. Hz. (Musa ile) Hz. (İsa'ya verilene) asıl Tevrat ile incil'e ve bütün
(peygamberlere Rabbîlerî katından verilmiş olan şeylere) yani âyetlere,
mucizelere de (İman ettik) bunlara da inanmış bulunuruz, hepsini de yüce tutarız
(Biz onlardan) o peygamberlerden (hiç birinin arasını ayırmayız.) hepsine de
hürmet ve muhabbette bulunuruz. (Ve biz ona) o peygamberler vasıtasiyle bizlere
kitaplarını ihsan buyurmuş olan o ortak ve benzerden uzak mabudumuza (teslim
olmuş kimseleriz.) Biz o yüce Yaratıcıya tam bir ihlâs ile bağlı, itaatkâr
kimseleriz. Artık başka milletlere lâzım olan, bizim gibi güzel bir inanıp,
İslâm camiasına can atmaktır.
137. İmdi onlar
sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse muhakkak hidayete ermiş olurlar. Ve
eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki onlar şikak -çekişme ve mücadele -içinde
kalmış olurlar. O halde Cenab'ı Hak onlara karşı sana yetecektir ve o işitendir,
bilendir.
137. Bu âyeti kerime
müslümanlar için teselli edici olmuştur. Müslümanların Allah'ın korumasında
olup, yardıma nail olacaklarını müjdelemiş, gerçektende bu ilâhî vaid tahakkuk
eylemiştir. Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. Siz o milletlere Islâmiyeti,
hak ve hakikati beyan etmiş bulunuyorsunuz. (İmdi onlar) da (sizin İman
ettiğiniz gibi İman ederlerse) bütün peygamberlere, bütün semavî kitaplara
ve bilhassa son peygamber ile Kur'ân'ı Kerîme inanır, tâbi olurlarsa (muhakkak
hidayete ermiş olurlar.) İhtida edip saadete kavuşmuş bulunurlar. (Ve eğer yüz
çevirirlerse* böyle hakikî bir imandan kaçınırlarsa (şüphe yok ki onlar şikak)
bir nifak, bir mücadele ve çekişme (içinde kalmış olurlar.) Habibim! Onlar öyle
olunca şüphe yok ki (o halde Cenab'ı Hak onlara karşı sana kifayet edecektir.)
Seni her bakımdan koruma ve kollamağa, onlara karşı galip kılmağa onun kudret ve
azameti her bakından kâfidir. (Ve o) Yüce Yaratıcı (işitendir) her şeyi hakkıyla
iştir ve (bilendir) her şeyi hakkıyla bilir. Binaenaleyh senin aleyhindeki
sözleri, hareketleri de her bakımdan bilir, işitir, intikamını alır. Nitekim de
öyle olmuştur. Rasüli Ekrem Hazretleri ilâhî yardıma nail olmuş, baş düşmanları
olan Kureyze kabilesi katledilmiş, Nadir oğulları kabilesi sürgün edilmiş, diğer
Yahudi, ve Hıristiyan kabileleri de cizyeye tâbi tutulmuşlardı.
İşte Hakka bağlananlar
böyle başarılara, galibiyelere nail olurlar.
138. -Ey mü'minler! Diyiniz
ki, bizim boyamız- Allah'ın boyasıdır. Allah'ın boyasından boyası daha güzel
olan kim vardır? Ve bizler ancak ona ibâdet edenleriz.
138. Bu âyeti kerime,
Hıristiyanların bir iddiasını reddetmektedir. Şöyle ki: Hıristiyanlar doğan
çocuklarını yedinci gün Mamudiye = Vaftiz denilen sarı bir suya daldırılırlar.
Bu onlarca sünnet olma yerine geçen bir temizleme ve boyama muamelesidir.
Çocukların bu daldırma ânında hakkıyla Hıristiyan olduklarına inanırlar. İşte
bunların bu kanaatlerine, ayinlerine karşı buyruluyor ki: (Ey müslümanlar!)
onlara (deyiniz ki, bizim boyamız Allah'ın boyasıdır.) Bizim manevî süsümüz,
bizim fazilet rengimiz, bizim taharet ve temizliğimiz İslâm dinidir, bizim İslâm
fıtratı üzerine bulunmamızdır. Cenab'ı Hak biz müslümanları bu suretle boyadı ve
süsledi. Bunlar bizim için bir ilâhî, manevî boyadır. Bunlara "Sibgatullah"
denmiştir. (Artık Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kim vardır?) Onun
bütün insanlık için en mükemmel bir mukaddeslik cilası olan dininden daha
mükemmel, daha güzel bir renk ve cila düşünülebilir mi? İşte böyle bir lütfi
ilâhiye mazhar olduğumuzdan dolayı (bizler ancak ona) o Hâlikî Kerime (ibâdet
edenleriz.) Bu şekilde şükran vazifemizi verine getirmeye çalışırız.
139. -Rasülüm!- de ki:
Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki o bizim de Rabbimizdir,
sizin de Rabbinizdir. Ve bizim amellerimiz bize aittir, sizin amelleriniz de
size aittir. Ve bizler ancak onun Milaslı kullarıyız.
139. Bu âyeti kerime de
ehli kitaba karşı bir reddiye mahiyetindedir. Şöyle ki: Onlar diyorlardı ki: Hz.
Muhammed Arap kavmine mensuptur. Eğer Allah bir kuluna peygamberlik ihsan edecek
ve kitap indirecek olsaydı Arap ırkına değil, bizim ırkımıza mensup bir zata
ihsan eder ve kitap indirirdi. Halbuki bütün insanlar Cenab'ı Hakkın kullarıdır.
Bütün zümreler onun birer mahlûkudur. Artık o Hekimet sahibi yaratıcı
peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitaplarını dilediği kuluna verir, dilediği
zümreyi bu şerefe nail eder. Bunun tersi nasıl iddia edilebilir? Bunun aksini
isbat için kim delil getirebilir? İşte bu hakikati beyan için şöyle buyruluyor.
Rasülüm!.. Onlara (de ki: Allah hakkında bizim ile mücadelede mi
bulunuyorsunuz?) Eğer Hak Teâlâ bir kimseye peygamberlik ihsan edecek ve kitap
indirecek olsaydı bizim ırkımıza mensup bir zata ihsan eder ve indirirdi,
diyorsunuz. Buna dair bir deliliniz var mıdır? (Halbuki o) yüce Yaratıcı (bizim
de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir.) Hepimiz kullukta ortağız. O dilediği
ırkı, dilediği kulunu rahmetine, risalet ve peygamberliğine mazhar kılar. (Ve
bizim amellerimiz bize aittir.) ona göre mükâfat veya ceza görürüz. (Sizin
amelleriniz de size aittir.) Siz de bu amellerinizin gerektirdiğine
kavuşursunuz. (Ve) maamafih (bizler ancak ona muhlis kullarız.) Her hususta ona
boyun eğmişizdir, onun birliğine, doğmadan, doğurmadan uzak olduğuna inanırız.
Sizler ise insanlara bile tapıyorsunuz. Sonradan yaratılmış, fanî İnsanlara
Allah'ın oğlu diyorsunuz, Allah'ın bir nice muhterem peygamberlerini,
kitaplarını inkâr ediyorsunuz. Artık bizim Allah'ın birliğini kabul eden,
tertemiz bir inanca sahip olan peygamberimizin peygamberlik şerefine nail
buyrulmasını neden uzak görüyorsunuz?
140. Yoksa diyor musunuz ki
şüphe yok İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Es bat Yehudi veya Hıristiyan idiler.
De ki: Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Daha zalim kim vardır?
Allah tarafından yanında bulunan şahitliği gizleyenden? Allah Teâlâ sizin
yaptıklarından gafil değildir.
140. Bu âyeti kerime
de Yahudilerin, Hıristiyanların iddialarını yalanlayıp, kendilerini tehdit
etmektedir. Şöyle buyruluyor ki: (Yoksa diyor musunuz ki: Şüphe yok İbrahim,
İsmail, İshak, Yakup ve torunlar Yehudi veya Nesrani İdiler.) Bu ne kadar
hakikat aykırı bir iddea. Tevrat'ın, İncil'in inmesinden evvel peygamber
bulunmuş olan bu yüce zatların Yahudi veya Hıristiyan olduğu nasıl iddea
olunabilir? Rasülüm! Onlara (de ki: Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah
Teâlâ mı.) Cenâb-ı Hak İbrahim'in ve onun yolunda bulunan zatların Yahudi ve
Hıristiyan olmadıklarını açıkça beyan buyurmuştur. Bu, o iddia edenlerce de
malûmdur. Artık (daha zâlim kim vardır? Allah tarafından yanında bulunan bir
şahitliği gizleyenden?) Bu şahitlik ise Hz. İbrahim'in Yahudi ve Hıristiyan
olmayıp bir Hânif Müslüman olduğunu Allah'ın kitabının söylemesidir ki, buna
ehli kitap denilen Yahudiler ile Hıristiyanlar biliyorlar. Artık bunu gizleyip
te Hz. İbrahim'in kendilerinden olduğunu iddiaya nasıl cür'et ediyorlar? Bu
hakikati değiştirmeye çalışmak en büyük zulüm değil midir? Ey ehli kitap (Allah
Teâlâ sizin yaptıklarınızdan gafîl değildir.) Sizin şu inkarcı bir şekildeki
iddeanızı bilmektedir. Ve ona göre cezanızı verecektir. Ne büyük bir tehdit.
§ İsmail Aleyhisselâm: Hz.
İbrahim'in oğludur. Annesi Hacer'dir. Hz. İbrahim'in şeriatı ile amel etmek
üzere Yemen kabilelerine ve Amâlika denilen eski bir kavme peygamber
gönderilmiştir. Rivayete göre 137 sene yaşamış, vefatında annesinin Hicr'deki
kabri civarına defnedilmiştir. İşte Peygamber Efendimiz bu mübarek zatın
soyundan dünyaya şeref vermiştir.
§ ishak Aleyhisselâm: Hz.
İbrahim'in ikinci oğludur. Annesi Sare'dir. Bu zat daha babasının hayatında Şam
ahalisine peygamber gönderilmişti. Rivayete göre 160 yaşında iken vefat etmiş Hz.
İbrahim'in defnedilmiş bulunduğu mağaraya defnedilmiştir. Soyundan birçok
peygamber gelmiştir.
§ Yakup Aleyhisselâm: İshak
Aleyhisselâmın oğludur. Lekabı "İsrail" dir. Bu sebeple onun soyundan olanlara
İsrail oğulları denilmiştir. Babasından sonra yerine peygamber olarak Kenan
elinde kalmış, sonra da Mısır'a giderek orada vefat etmiş, mübarek na'şı Ceddi
Hz. İbrahim'in defnedilmiş olduğu mağaraya götürülüp defnedilmiştir.
§ Es bat: Bir kimsenin
erkek ve kız çocuğunun çocuğu yani torunları demektir. Tekil Sıbt'dır. İsrail
oğullarına esbat denmiştir. Bu Kabileler yerinde kullanılmıştır.
141. O bir ümmettir ki,
gelip geçmiştir. Ona kendi kazandığı, size de sizin kazandığınız vardır. Ve siz
onların yapmış olduklarından mesul olmayacaksınızdır.
141. Bu âyeti kerime ata ve
ecdat ile iftihar edilmenin onlara güvenilmesi insan tabiatından yerleşmiş bir
özellik olduğundan, bundan sakındırmak için bir hikmet gereği tekrar nazil
olmuştur. Yahut 134. âyeti kerimedeki hitap İsrail oğullarına, bu âyeti
kerimedeki hitap da Muhammed ümmetine yöneliktir. Bu takdirde bu tekrar
sayılmaz. Buyrulmuş oluyor ki: Ey Muhammed Ümmeti! (O) İbrahim ile Yakup ve
onların Allah'ın birliğine inanan evlâd ve torunları (bir ümmettir ki gelip
geçmişlerdir.) tarihe karışmışlardır. Sizinle alâkaları kalmamıştır. (O ümmete
kendi kazanmış olduğu şeyler aittir.) O şeylerin mükâfatı, sorumluluğu ona
aittir. (Size de, sizin kazanmış olduğunuz şeyler vardır.) Siz de bu
amellerinize göre mükâfat veya ceza göreceksiniz. Artık siz kendinizi düşününüz.
(Ve siz onların) o eski ümmetlerin (yapmış olduklarından mesul
olmayacaksınızdır.) O halde onların nail olacakları mükâfatlara da ortak
olamazsınız. Onların amellerinin faydası da, zararı da kendilerine aittir.
Artık onların güzel amellerinden hisse alacağınıza ümitli olarak onlara dayanıp
güvenmeyin. Kendi üzerinize düşen vazifeleri ihmal eylemeyiniz.
Ey ümmeti Muhammedi.. Siz
müstakil bir ümmetsiniz. Sizin mükellef olduğunuz vazifeler de hikmek icabı
olarak sizlere mahsustur. Binaenaleyh her hususta geçmiş milletlerin hükümlerine
tâbi olmanız icap etmez. Bunun içindir ki, ibâdetler, muameleler hususunda size
mahsus bir yenilik vardır. Buna o kavimlerin itiraz hakkı olamaz. İşte kıbleyi
değiştirme meselesi de bu cümledendir.
142. Yakında diyeceklerdir
ki: Onları yöneldikleri kıblelerinden hangi şey çevirdi? De ki: Doğu da Batı da
Allah'ındır. Dilediği kimseyi doğru bir yola iletir.
142. Bu âyeti kerime,
Kâbei Muazzamaya yönelerek namaz kılınmasına itiraz eden anlayışsız bir taifenin
fikrî sapıklığını göstermektedir. Şöyle ki: (İnsanlardan beyinsiz olanlar)
Yahudiler, münafıklar veya diğer bir kısım cahiller (yakında) kıblenin
değiştirildiğini öğrenince (diyecekler ki onları) o müslümanları (tarafına
yöneldikleri kıblelerinden) yani Beyti Mukaddes tarafına yönelerek namaz
kılmalarından (hangi şey geri çevirdi?) Habibim!.. Onlara (de ki: Doğu da, batı
da Allah indir) hepsi de onun mülküdür. Halk ta onun kullarıdır. Hiç bir taraf,
kendi mahiyeti itirabiyle kendisinden başka yöne ibâdette dönülmesini
engelleyecek bir ayrıcalığa sahip değildir. Asıl gözetilecek şey, Allah'ın
emridir. Cenâb-ı Hak hangi tarafa yönelerek ibâdet edilmesini emrederse ona
uymak lâzım gelir. O Yüce Yaratıcı (dilediği kulunu doğru yola hidayet eder.)
Binaenaleyh bir müddet Beyti Makdise sonra da Kâbei Muazzamaya yönelerek namaz
kılınması da o hikmet sahibi Mabudun bir hikmeti gereğidir. Buna kim
karışabilir. Bu gibi ilâhî emirlere riayet edilmelidir ki ona samimî şekilde
itaat ve bağlılığımız ortaya çıkabilsin.
§ Kıble: Namazda tarafına
yüz çevirecek yer demektir. Peygamber Efendimiz Mekkei Mükkeremede iken
Beytullaha, Medinei Münevvereye hicreti müteakip bir müddet Kudsi Şerife daha
sonra da yine Kâbei Muazzamaya doğru namaz kılmakla mükellef olmuştur.
143. Ve işte böylece
sizleri de bir orta ümmeti kıldık ki İnsanlar üzerine şahitler olasınız. Ve bu
peygamber de sizlerin üzerinize tam bir şahit olsun. Ve senin evvelce tarafına
yönelmiş bulunduğun Kabe'yi yine kıble yapmadık, ancak Rasule kimlerin tâbi
olacaklarını gerisi gerisine döneceklerden ayırmak için yaptık. Gerçi bu büyük
bir hâdisedir. Ancak Allah'ın hidayet ettiği zatlar hakkında değil. Ve Allah
sizin îmanınızı elbette zayi edecek değildir. Şüphe yok ki Allah T e âlâ
insanlara karşı elbette çok şefkatli, pek merhametlidir.
143. Bu âyeti kerime,
ümmeti Muhammed'in pek seçkin bir ümmet olduğunu, dinî hükümlere hakkıyla
itattkâr bulunduğunu beyan etmektedir. Kıblenin değişmesi meselesini tutamak
edinerek Islâmiyete itiraz etmek isteyenleri de reddeylemektedir. Bu cümleden
olarak Yahudiler demişlerdi ki: Ey Müslümanlar! Eğer Kudüse doğru namaz kılmanız
bir hidayet gereği ise şimdi Kâbeye doğru namaz kılınca o hidayetten mahrum
kalmış olmazmısınız?.. Kudüse doğru fıâmaz, bir dalâlet eseri ise evvelki
namazlarınız ne olacak? Ve o tarafa namaz kılanlardan vefat edenler de delâlet
üzere vefat etmiş olmayacaklar mı? İşte bunların bu iddialarını red için
buyruluyor ki: (Ve işte böylece) İbrahim Aleyhisselâm ile onun Allah'ı birleyen
zürriyetini biz seçkin kıldığımız gibi (sizleri de bir orta ümmet kıldık). Sizi
de ey ümmeti Muhammed Adil, mutedil, ifrat ve tefritten uzak, seçkin bir ümmet
olarak varlık alanına geçirdik, (ki İnsanlar üzerine şahitler olasınız.) Onlara
peygamberlerinin Allah'ın hükümlerini tebliğ etmiş olduklarına dair kıyamet
gününde şahitlikte bulunasınız. Çünkü müslümanlar bu hakikati peygamberimizin
beyanları ve Kur'ân'ı Kerim'in tebliğler! vasıtasiyle kesin olarak
bilmektedirler. (Rasüllullah ta sizin üzerinize tam bir şahit olsun.) Son
peygamber sizi tezkiye etsin, adaletinize şahitlikte bulunsun. (Ve senin
evvelce tarafına yönelmiş bulunduğun Kabe'yi yine Kıble yapmadık, ancak o Rasüle
kimin tâbi olup kimin gerisin geriye döneceğini bilmemiz için yaptık.) Yani
hakikî müslümanlar ile münafıkları, dinden dönenleri birbirinden ayıklamak için
yaptık. Kabe'nin böyle yeniden kıble ciheti olması bu hususta itaatli olanlar
ile asî olanların halleri herkesçe bilinsin içindir. Yoksa her şey, bütün
evrendeki olanlar meydana gelmeden evvel de Cenab'ı Hakka malumdur. Ancak
meydana gelmelidir ki, mükâfat ve cezaya vesile olsun. (Gerçi bu) Kıblenin yine
Kabe cihetine çevrilmesi (bir büyük hâdisedir.) Cenâb-ı Hakkın emir ve
yasağındaki fayda ve hikmeti güzelce düşünmeyenler için ağır gelecektir. (Ancak
Allah'ın hidayete erdirdiği zatlar hakkında değil.) Onlar böyle bir değişimi
büyütmezler, elbette bir hikmete müsteniddir diye onu hemen kabul ve takdir
ederler. (Ve Allah sizin imanınızı elbette zayi'edecek değildir.) Hak Teâlâ
sizin imanınızdaki sebatınızı, Kabe'ye dönme sebebi ile imanınıza bir sarsıntı
arız olmadığını bilir, size mükâfatlar verir. Vaktiyle Beyti Makdise doğru
kıldığınız namazları da zayi, sevaptan mahrum ki I m ayacaktır. (Şüphe yok ki
Allah Teâlâ İnsanlara karşı şefkatlidir.) kullarına şefkati, lütfü pek çoktur ve
(merhametlidir) rahmet ve merhameti pek ziyadedir, onları esirger ve korur.
Artık onların ilâhî emre uyarak yapmış oldukları amelleri zayi, mükâf attan
mahrum olur mu?.. Elbette olmaz.
144. Biz yüzünün semaya
doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir
kıbleye muhakkak yönelteceğiz. Haydi yüzünü Mescidi Haram tarafına döndür. Ve
her nerede bulunursanız yüzlerinizi onun tarafına yöneltiniz. Ve şüphe yok ki
kendilerine kitap verilmiş olanlar da bunun Rabbileri tarafından hakkolduğunu
elbette bilirler. Ve Allah onların amellerinden gafil değildir.
144. Bu âyeti kerime
Kıblenin değişmesi hakkındaki ilâhî emrin geldiğini bildirmektedir. Bu
değiştirme Bedir savaşından evvel Recep ayında öğle vaktini müteakip gelmiştir.
Serî emirlerden İlk evvel nesh olan da bu kıblenin değişmesi meselesidir. Bu
âyeti kerimede şöyle buyruluyor: Habibim! (Biz yüzünün semaya doğru çevrilip,
durduğunu muhakkak görüyoruz.) Kıblenin Kâbe-i Muazzama tarafına değiştirilmesi
hakkında Cibrili eminin sema tarafından bir vahiy getirmesini büyük bir arzu ile
bekliyordun. (Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye muhakkak yönelteceğiz.)
Yani arzu ve temenni ettiğin Beytullaha doğru namaz kılmana emir vereceğiz.
(Haydi yüzünü Mecsidi Haram) yani Kâbe-i Muazzama (tarafına döndür.) O tarafa
yönelerek namaz kıl. (Ve) Ey Ümmeti Muhammed, sizler de (her nerede
bulunursanız) karada, denizde, Doğuda, Batıda bulunup namaz kılacağınız zaman
(yüzlerinizi onun tarafına) Mescidi Harama doğru (tevcih ediniz.) Şimdi size bu
emredilmiştir. Size böyle emredileceği önceki kitaplarda da yazılmıştır. (Ve
şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da) Yahudiler de, Hıristiyanlar
da (bunun) bu kıblenin değiştirilmesi meselesinin (Rabbileri tarafından hak
olduğunu elbette bilirler.) Artık ona nasıl itiraz edebilirler! Nitekim onların
âlimlerinden Abdullah ibni Selâm gibi, zatlar bunu itiraf etmiş, İslâm şerefine
nail olmuşlardır. (Ve Allah onların amellerinden gafîl değildir) her birine
ameline, tasdik ve inkârına göre mükâfat ve ceza verecektir. Bu kıblenin
değiştirilmesini hikmete muafık görmeyenler de lâyık oldukları cezaya
kavuşacaklardır. Ne büyük bir uyan ve tehdit!..
145. And olsun ki sen
kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olanlara her ne delil getirsen yine senin
Kıblene tâbi olmuş olmayacaklarıdır. Sen de onların Kıblesine tâbi olmazsın.
Onların bâzıları da bazılarının Kıblesine tâbi değildir. Ve kasem olsun ki sana
gelen ilimden sonra onların isteklerine tâbi olacak olsan şüphe yok sen de o
zaman zalimlerden olmuş olursun.
145. Bu âyeti kerime,
Yahudiler ile Hıristiyanların -Genel durumları itibariyle-kendi dinlerinde ne
kadar tutucu olup hakkı kabule temayül göstermediklerini, onlara bu gibi
hususlarda tâbi olacak olanların da kendi nefislerine, kendi varlıklarına ne
kadar zulüm ve ihanette bulunmuş olacaklarını gösteriyor. Evet... Cenâb-ı Hak
şöyle buyuruyor: (Mukaddes Zatıma yemîn olsun ki, sen kendilerine vaktiyle kitap
verilmiş olanlara) Yahudiler ile Hıristiyanlara (her ne delil getirsen) Kabe
tarafına yönelmen hak olduğuna ve diğer hususlara dâir her ne delil,
getirsen, her hangi bir mucize göstersen (senin Kıblene tâbi olmayacaklardır.)
Onlar bir kibirleşme, bir inat eseri olarak bunu inkâra devamda bulunurlar.
Maamafih (sen onların Kıblesine tâbi olmazsın.) Artık onlar buna ümitli
olmasınlar. Nitekim (onların bâzıları da bâzılarının Kıblesine tâbi değildir.)
Onlar müslümanlara karşı bu hususta müttefik olsalar da Kıble edinme hakkında
yine biri birine muhalif bulunmaktadırlar. Yahudiler Sahreye, Hıristiyanlar da
Güneş'in doğduğu tarafa ibadette bulunurlar. Habibim!.. (Ve yemin olsun ki sana
gelen ilimden) Kıble yönü sana gelen vahyile bildirildikten (sonra) farza
(onların arzularına tâbi olacak olsan şüphe yok ki sen de o zaman zalimlerden
olmuş olursun.) Rasûli Ekrem masum olduğundan ehli kitabın arzularına tâbi
olmayacağı muhakkaktır. Bu gibi ilâhî beyanlar asıl bizleri ikaz ve irşat
hikmetini kapsamaktadır. Bizleri gayri müslimlere uymaktan, onların dinî
ayinlerine iştirak etmekten sakındırmana ve kaşındırmaktadır.
146. O kendilerine kitap
verdiğimiz kimseler kendi oğullarını bildikleri gibi onu da bilirler. Fakat
onlardan bir fırka, hiç. şüphe yok ki, bilir oldukları halde hakkı gizlerler.
146. 'Bu âyeti kerime
Peygamber Efendimizin bütün şemail ve vasıflarını önceki kitaplarda anlatılmış
olduğunu gösteriyor. Şöyle ki: (O kendilerine kitap verdiğimiz kimseler) yani
Yahudilerin, Hıristiyanların âlimleri (kendi oğullarını) tanıyıp (bildikleri
gibi onu da) Hz. Muhammedi de tanıyıp (bilirler.) Çünkü onun mübarek varlığını
kitaplarında açıkça görüp okumuşlardır. (Fakat) bu böyle iken (onlardan bir
fırka, hiç şüphe yok ki bilir oldukları halde hakkı gizlerler.) Onun
peygamberlik ve risaletini tasdik etmezler. Nefislerinin isteğine tâbi, şahsî
menfaatlerine düşkün oldukları için öyle parlak bir hakikati tasdik ederek
şerefi İman şerefine nail olmazlar.
§ Hz. Ömer, Yahudi
âlimlerinden, olup İslâm şerefine nail bulunmuş olan Abdullah ibni Selâma demiş
ki: Sen Hz. Muhammedi nasıl tanıyıp bildin? O da demiş ki: Ben onu kendi oğlumu
bildiğimden daha ziyade bilip tanıdım. Çünkü ben kendi evladımdan şüphe
edebilirim. Onun annesi belki başkasından edinmiş olabilir. Fakat ben Hz.
Muhammed'in zatında, peygamberlik ve risaletinde asla şüphe etmem. Bunun üzerine
Hz. Ömer: Allah seni ey ibni Selâm!.. Muvaffak etsin, çok doğru söyledin
demiştir.
147. O hak, Rabbindendir.
Artık şüphe edenlerden sakın olma.
147. Bu âyeti kerime de
hak olduğu sabit olan şeyleri hemen kabul edip bu hususta bir takım
inkarcıların, yabancıların kötü telkinlerine kulak vermemelerini bütün bu ümmeti
merhumeye emir ve tavsiye etmektedir. Şöyle ki: Habibim! (O hak Rabbindendir.)
Yani: Senin peygamberlik ve risaletin, senin Kâbeye yönelerek namaz kılacağın
veya senin önceki kitaplarda yazılı evsafın tarafı ilâhîden takdir ve tesbit
buyrulmuş birer hak ve hakikattir. (Artık şüphe edenlerden sakın olma.) Hemen
uhdene düşen vazifeleri yap. Kıbleye yönelerek namaz kıl, İslâmiyet aleyhindeki
dedi koduya kulak asma. Bu ilâhî emri, Hz. Peygamber vasıtasiyle bütün Muhammed
ümmetine aittir. Peygamber Efendimizin masum, her türlü şüphelerden beri olduğu
ise kesin olarak bilinmektedir.
148. Her birinin bir
kıblesi vardır, o yüzünü o kıbleye döndürür. Artık hayırlı işlere koşunuz. Siz
her nerede olursanız olunuz Allah Teâlâ hepinizi bir araya getirir. Şüphe yok ki
Allah Teâlâ her şeye kadirdir.
148. Bu âyeti kerime mü s
l (i m an l arın bir kıbleye yönelerek ibâdet ve itaatte bulunmalarını, hayırlı
ve güzel işlere koşmalarını, bu sebeple bir birlik teşkil edip fevz ve
kurtuluşa nail olmalarını emir ve tavsiye buyuruyor. Şöyle ki (Her birinin bir
kıblesi vardır, o yüzünü o kıbleye döndürür.) Yani: Her ümmet için bir kıble,
ibâdette yöneleceği bir makam vardır. Yahut müslümanlardan her zümre için
bulundukları beldelere göre belirli bir kıble yönü vardır. (Artık hayırlı işlere
koşunuz.» Kıble tarafına yönelerek namaz kılınız, ibâdet ve itaate devam ediniz,
kabulünü Hak Teâlâ'dan dileyiniz ki, dünya ve ahiret saadetine nail olasınız.
(Siz her nerede ikâmet ederseniz ediniz) ey müslümanlar! Ey ehli kitap! (Allah
Teâlâ hepinizi toplayacak, bir araya getirecektir.) Sizi kıyamet sahasına
erdirecek, size amellerinize göre mükâfat veya ceza verecektir. (Şüphe yok ki
Allah Teâlâ her şeye kadirdir.) Binaenaleyh sizleri diriltip bir araya toplamaya
da kudreti fazlasıyla yeterlidir. Artık ona göre düşünüp hareket ediniz.
149. Ve her nereden
-sefere- çıkarsan hemen yüzünü Mescidi Haram tarafına döndür. Şüphe yok ki bu
Rabbin katından bir haktır. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizden gafil değildir.
149. Bu âyeti kerime
Allah'ın rahmetine ermiş bir ümmetin kendi kıblelerine yönelerek ibâdete devam
etmelerini, bu bakımdan bir birlik teşkil edip fevz ve kurtuluşa nail olmalarını
şöylece emir ve tavsiye buyuruyor: Habibim!.. (Ve her nereden) sefere (çıkarsan
hemen) namazda (yüzünü Mescidi Haram) Kâbe'i Muazzama (tarafına döndür. Şüphe
yok ki bu) husustaki emir (rabbin tarafından bir haktır.) Bir hikmete dayanan
hakikattir. (Ve Allah Teâlâ sizin işlediklerinizden gâfîl değildir.) Bu emre
itaat edip etmeyenlerin hareketlerini bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir.
Artık bunu düşünüp işinizi tanzim ediniz.
150. Ve her nereden
sefere çıkarsan hemen yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir ve her nerede
bulunursanız yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz. Ta ki İnsanlar için sizin
Üzerinize bir delil bulunmasın. Ancak onlardan zalim olanlar müstesna. Artık
onlardan korkmayınız. Ve benden korkunuz. Hem üzerinizdeki nimetimi itmam
edeyim, hem de hidayete nail olmanızı ümit edebilesiniz.
150. Bu ayeti kerime
kıbleye yönelme meselesini pekiştirmekte ve yerleştirmektedir. Çünkü bu
husustaki nesh, kıblenin değişmesi hakkındaki emir, bir ilâhî İmtihandır, yanlış
anlaşılması, yanlış telâkki edilmesi muhtemeldir. Binaenaleyh bu emir kendisinde
bir şüpheye, bir tereddüde mahal kalmaması için hikmete binaen üç kere tekid
buyrulmuştur. Bununla beraber, bu üç emrin ikisi bizzat Hz. Peygambere üçüncüsü
de bütün ümmeti Muhammede müteveccih bulunmuştur. Şöyle buyruluyor ki: (Ve her
nereden) sefere (çıkarsan) namazda (yüzünü hemen Mescidi Haram tarafına çevir.)
O yöne doğru namaz kıl. (Ve) ey rahmete ermiş!.. Sizler de (her nerede
bulunursanız) gerek yurdunuzda ve gerek sefer halinde (yüzlerinizi) namaz
kılarken (onun) o mescidi haramın (tarafına döndürünüz.) Bu bir hikmet
gereğidir. (Takî İnsanlar için aleyhinize bir delil bulunmasın) Şöyle ki:
Tevrat'ta ahir zaman peygamberinin kudüs tarafını bırakıp kâbe tarafına namaz
kılacağı yazılıdır. Eğer şimdi müslümanlar kâbe tarafına namaz kılmayacak
olsalar, bir kısım inkarcılar bunu delil getirmeye kalkışırlar, eğer bu zat,
ahir zaman peygamberi olsa idi Tevrat'ın bildirdiği şekilde kâbe tarafına dönüp
namaz kılarlardı, derdiler. Artık bu gibi bir delil getirmeye meydan kalmaması
için hemen Kâbe tarafına yönelerek namaza devam ediniz. (Ancak o zalimlerden) o
hakkı inkâr eden topluluktan (olanlar müstesna.) Onlar da kendi kuruntularına
göre aleyhinize delil getirmek isterler. Meselâ derler ki: Muhammed
-aleyhisselâm- in kâbe tarafına yönelmesi, kavminin dinîne meyhnden ve beldesine
muhabbetinden dolayıdır. Bu gibi sözlerin ise ne ehemmiyeti vardır. Bunlar
aleyhte bir delil olacak şeyler değildir. (Artık) Ey müslümanlar! (onlardan) o
zalimler, cahiller topluluğundan (korkmayınız) onların öyle yerme ve
ayıplamalarına bakmayınız. Onlar size bir zarar veremezler, benim emirlerime
sarılınız. (Ve benden korkunuz) ki (hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem
de hidâyete nail olmanızı) hidayet üzere devamlı olmanızı (ümit edebilesiniz.) §
Bu ayeti kerimedeki nimetin tamamından maksat, İslâmiyet üzere ölmektir. Veya
cennete girmek ile Allah Teâlâyı görme şerefine ermektir.
§ Bu ayeti kerimede şuna da
işaret vardır ki hiç bir kimse iyi bir âkibete nail olacağını kesin olarak
bilemez, nice kimseler senelerce hidayet yolunda iken bilahara bundan çıkmış
dalâlete düşmüşlerdir. Binaenaleyh hidayet üzere devamlı olmayı Cenâb-ı Haktan
niyaz etmeli, bu muvaffakiyet! ancak onun şefkat ve merhametinden beklemelidir.
151. Nitekim sizin içinizde
sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri
tezkiye ediyor ve sizlere hitap, hikmet öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz
şeyleri öğretiyor.
151. Bu âyeti kerime,
Cenâb-ı Hakkın müslümanlar için nimetlerini tamamlayacağına dair olan vadini
bizlere hatırlatıyor. Bu ümmet hakkında nice ilâhî lutüfların tecelli etmiş
olduğunu gösteriyor ve kısaca şöyle buyuruyor: Ey ümmeti muhammed (Nitekim sizin
içinizde) İbrahim aleyhisselâmın mübarek soyundan olmak üzere (sizden) insanlar
cinsinden (bir peygamber gönderdik ki) o son peygamber Hz. Muhammed'dir. O öyle
bir peygamberdir ki, ey insanlar! (Sizi bizim ayetlerimizi) Kur'ân'ı Kerim'i
(okuyor) tilâvette bulunuyor (ve sizleri tezkiye ediyor) sizleri küfür ve
günahtan temizlemeye çalışıyor (Ve sizlere kitabı) Kur'ân-ı Kerim'i (hikmeti)
ahlâka, içtimaiyata, muamelâta ait hayatın tanzimini gerektiren hükümleri
(öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri) tefekkür ile, düşünme ile
bilinemeyip ilâhi vahiy vasıtasıyla bilinen bir nice meseleleri (öğretiyor.) Ne
büyük bir rehber, ne muazzam bir peygamber!
Evet... Peygamber Efendimiz
bütün insanlığı hak ve hakikatten haberdar etmek, insanlık alemini maddi ve
manevi hasletlerle süslemek ve onları uyarmak için Allah tarafından insanlığa en
büyük bir nimettir. Ne mutlu bunu takdir ederek yüce peygamberin o mukaddes
hayatını kurtuluş ve saadet rehberi edinenlere!
152. Artık beni zikrediniz
ki ben de sizi zikredeyim. Ve bana şükrediniz, bana nankörlükte bulunmayınız.
152. Bu ayeti kerimede
Cenâb-ı Hakkın o muazzam nimetlerine nail olan insanlara, düşünme ve teşekkür
vazifelerini telkin buyuruyor. Evet... Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki (Artık
beni zikrediniz.) kalbinizi, ruhunuzu, lisanınızı benim zikrimle aydınlatınız ve
süsleyiniz. Namaza, niyaza, tevhid ve teşbihe devam ediniz, (ki ben de sizi
anayım.) Sizin ibadetlerinizi kabul, sizi sıkıntı ve belâ anlarında himaye edip
koruyayım. (Ve) ey kullarım! Nail olduğunuz nimetlerden dolayı (bana
şükrediniz.) Bu nimetlere ibâdet ve itaatle karşılık veriniz. (Bana nankörlükte
bulunmayınız.) Nimetlerimi inkâr, emrime isyan etmek suretiyle nankörlükte
bulunmaktan sakınınız, sizin ebedi selâmet ve saadetiniz buna bağlıdır.
§ Zikr: Lügatte anmak, yad
etmek, hatıra getirmek, beyan ve ifade etmek, hafızada olanları hatırlamak gibi
manalara gelir, İstİlahta Cenâb-ı Hakkın yüce ismini büyüklüğünü ve uluhiyetini
anmaktır ki üç şekilde olur. Şöyle ki: Ya lisânen olur. Bu, Hak Teâlâ'nın
mübarek isimlerinden birini veya bir kaçını lisan ile söylemektir. Allah...
Allah... denilmesi gibi. Ya bedenen olur. Bu da namaz, oruç gibi ibâdetleri ifa
etmektir. Veya kalben olur. Bu da: Allah-u Teâlâ'nın varlığını, kudret ve
azametini düşünüp ruhi bir neş'eyi elde etmektir.
Ya ilâhi! beni gafletten
uyandır daim,
Zikrü fikrinle benim
kalbimi tenvir eyle.
Allahım! Beni daima
gafletten uyandır,
Senin zikrin ve fikrinle
benim kalbimi aydınlat.
$ Şükür; İyiliğe karsı
minnettarlık göstermektir, İyiliğe karsı sözle veya fiile gösterilen
kadirşinaslıktır. Cenâb-ı Hakka şükretmek ise üç şekilde olur. Birincisi:
Lisânen şükürdür. Bu, Cenab'ı Hakkın nimetlerine karsı yüce Allah'a dil ile
saygı göstermektir. İkincisi: Bedenen şükürdür. Bu da Hak Teâlâ'nın nimetlerini
hatırlayarak Şükür secdesine kapanmak gibi bir şekilde olur. Üçüncüsü de: Kalben
şükürdür ki bu da Allah'ın nimetlerini düşünerek kalben saygılı hislerle
mütehassis olmaktır. Şükrün zıddı, küfr ve nankörlüktür ki nîmeti gizlemek ve
inkâr eylemektir.
Nitekim bir zat söyle
demiştir:Nimete sükr etmek, nimeti artırır. Nimete karsı nankörlükte bulunmak da
nimetin yok olmasına, elden çıkmasına sebep olur.
153. Ey mü'minler! Sabır
ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sabredenlerle
beraberdir.
153. Bu âyeti kerime,
Cenâb-ı Hakkın bir çok nimetlerine nail olan müslümanların bir hikmet gereği
olarak bazı hos olmayan hallere maruz kalabileceklerini, bu takdirde sabır ile
ve namaz ile yardım isteğinde bulunup mükâfata ereceklerini gösteriyor. Evet...
Buyruluyor ki: (Ey İman edenler!) günahlardan kaçınmak, bazı belalara,
musibetlere tahammül edebilmek, cihada, ibâdet ve itaata devamda bulunabilmek
gibi hususlarda (sabır ile ve namaz ile) Allah Teâlâ'dan (yardım isteyiniz.)
Ümitsizlik ve kedere kapılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sabredenlerle
beraberdir.) Yani onların sabrını bilir, kendilerine imdat eder, mükâfatlar
ihsan buyurur.
$ Sabır: Acıya katlanmak,
insan tabiatına uygun olmayan hallere karsı telâş göstermeyip sarsılmadan
tahammül etmek demektir. Akıl ve şeriata aykırı şeylerden kaçınarak nefsi tutmak
ta sabırdır. Sabreden zafer bulur. Nitekim söyle denilmiştir:Evet...
Sabır acıdır, müşküldür, fakat meyvesi pek tatlıdır. Bir çok eziyetler sabır ve
sebat, hakka dua ve niyaz sayesinde ortadan kalkar. İste, namazda insanın
ruhuna, azmine kuvvet veren en yüce dua ve niyazı kapsayan bir ibâdet olduğundan
buna güzelce devam edilmesi de insanın maddî ve manevî kederlerini, üzüntülerin!
gidermeğe en mükemmel bir vesiledir.
154. Ve Allah yolunda
öldürülenlere, ölülerdir, demeyiniz. Yok, onlar hayattadırlar, fakat siz
bilmezsiniz.
154. Bu âyeti kerime de
işaret ediyor ki, hak yolunda cihad da bulunup şehid olmak ta nefse ağır gelirse
de bu gerçekte bir mutlu, ebedî hayata nail olmaktan başka değildir. Artık buna
sabredilmez mi? Evet... Buyuruluyor ki (Ve) Ey müslümanlar!.. (Allah yolunda
Öldürülenlere de ölülerdir demeyiniz.) Onlar hak yolunda fâni hayatı terk edip
ebedî bir hayata ermişlerdir. Onlar kendilerine tahsis edilen yüksek makamlarda
rızıklandırılmaktadırlar. Nice ruhanî, manevî nimetlere nail bulunmaktadırlar.
Artık onlara nasıl "ölüler" denilebilir? (Yok onlar hayattadırlar.) Onların bu
hayatını (fakat siz bilmezsiniz.) Onların hayat şekli akıl ile değil vahyi ilâhî
ile malumdur. Onların hayatı dünyadaki hayatın kat kat üstündedir. Buna dair bir
çok hadisi şerif de vardır.
155. Vallahi biz sizleri
elbette biraz korku ile, açlık ile mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz
eksiklik ile imtahan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.
155. Bu âyeti kerime
hakikî mü'minlerin bir hikmete binaen bâzı hoş görmeyecekleri hallere mâruz
kalacaklarını ve o zaman Cenab'ı Hakkın takdirine teslimiyet gösterip teselli
olacaklarını mükâfat elde edeceklerini gösteriyor. Şöyle ki: Ey ümmeti Muhammed
(Bir olan Yüce Zatıma andolsun ki, biz sizleri elbette biraz korku ile) düşman
endişesi ile (biraz açlık ile) kıtlık ve pahalılık ile (mallardan, canlardan,
mahsulâttan biraz eksiklik ile) bunların helâkiyle, ölmesi, öldürülmesi, ihtiyar
ve hasta olması ile, gelişip artmayıp zayi bulunması ile (imtihan edeceğiz.) Bu
takdiri ilâhiye hanginizin razı, sabırlı olup olmadığını meydana çıkaracağız.
Rasûlüm!... Sen de şu kendilerine gelen bu gibi musibetlere karşı (sabredenleri
müjdele) Onlar bu yüzden ne büyük mükâfatlara nail olacaklardır.
156. Onlar ki, kendilerine
bir musibet isabet ettiği zaman: "Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz"
derler.
156. Bu âyeti kerime de
hakikaten sabırlı olanların kimlerden ibaret olduklarını bildiriyor. Şöyle ki:
(Onlar) o sabredenler, o zatlardır (ki, kendilerine) hak tarafından (bir
musibet) kötü, hoş görmeyecekleri bir hâdise (isabet ettiği zaman) büyük bir
ümitsizlik ve kedere kapılmazlar. Belki (= Biz Allah içiniz, bîz sonunda ona
döneceğiz, derler.) Yani: Biz Allah Teâlâ'nın kullarıyız, onun kölesiyiz, ve
sonunda onun manevî huzuruna, âhiret âlemine dönüp gideceğiz. Bu geçici hayatın
ne ehemmiyeti vardır, bu hayatta göreceğimiz şeyler geçicidir. Bu hoş olmayan
haller de yok olur, bunlardan dolayı sevaba nail oluruz diye teselli bulurlar.
157. İşte onlar için
Rabbileri tarafından mağfiretler ve rahmet vardır. Hidâyete erenler de onlardır.
157. Bu âyeti kerime de
sabredenlerin nail olacakları mükâfatı açıklıyor. Şöyle ki: (İşte onlar) o
kendilerinin Allah'a döneceklerini söyleyen sabırlı zatlar (İçin Rabbleri
tarafından mağfiretler) vardır (ve rahmet vardır.) Lûtf ve ihsan takdir
edilmiştir. (Ve hidâyete erenler de) doğru yolu takip etmiş olanlar da
(onlardır.) Ne büyük başarı!
§ Salevât: Salatin
çoğuludur. Salât ta: Allah'tan rahmet, günahları affetmek ve örtmektir.
Meleklerden istiğfardır. Ve mü'minlerden de dua manasınadır. Namaz dediğimiz
ibâdetin de ismidir.
istirca: Rücu etmek, geri
dönmek ve musibet zamanında Biz Allah içiniz, biz sonunda ona döneceğiz,
demektir. İstirca:lisan ile değil kalp ile de olmalıdır. Şöyle ki: Bir mü'min
bâzı belâlara düşebilir. Fakat düşünür, bunda da elbet bir hikmet vardır der.
Ben 511 kadar ilâ
Hz. muhammed'in
ümmetindenim, şimdi böyle bir musibete tutulmam da elbette ilâhî bir hikmet
gereğid
Yalnız nimetlere mazhar
bulunuyorum, elhamdülillah müslümânım,
Hakkın bana verdiği
nimetler şimdi elimden aldığı nimetlerden kat kat fazladır. Veren de odur, alan
da odur. Ben de nihayet onun manevî huzuruna gideceğim, ebedî hayata nail
olacağım. Artık bu gemici belânın ne ehemmiyeti vardır? diye güzel kanaatini
gösterir. Böyle bir kanaat ise insana teselli verir. İnsanın
itekim bir hadisi şerifte
şöyle buyrulmuştur: "Bir müslümana bir dert, bir ağrı, bir düşünce, bir
güzel inancına delalet
eder, bu yüzden sevap ve mükâfata nail olur. gam, bir hüzün, İsabet etmez ki,
hattâ bir uzvuna bir diken batmaz ki illâ onun sebebiyle Cenâb-ı Hak o
müslümanın hatalarını affeder ve örter." Bu arıza, o
■"
" ' ■
"ıret olmuş olur. Ne büyük ilâhî merhamet. Diğer bir hadisi şerifte de
buyrulmuştur ki: "Mü'mine her eziyet veren şey bir musibettir."müslüman
için günahlarına keffat
İşte böyle bir musibete
karşı diyen mü'minler ilâhî affa ve ilâhî
lütufa nail olacaklardır.
§ İbrahim Hakkı merhumun şu
kıtası ne kadar güzeldir.
"Haktan olacak işler"
"Boştur gamü teşvişler"
"Hak bildiğini işler"
"Mevlâ görelim neyler"
"Neyierse güzel eyler"
158. Şüphe yok ki Sefa ile
Merve Allah Teâlâ'nın şaairinden "dinî merasiminden" dir. Artık her kim haç veya
umre niyetiyle Beytullahı ziyaret ederse tavafı bu ikisiyle beraber yapmasında
kendisi için hiç bir günah yoktur. Ve her kim bir hayri nafile olarak yaparsa
şüphe yok ki Allah T e âlâ kabul edendir, bilendir.
158. Bu âyeti kerime; sözle
ve fiil ile Allah'ı zikretmeyi içine alan büyük dinî bir vazîfemizi bizlere
beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. (Şüphe yok ki Sefa ile Merve)
denilen iki mevki arasında sizin gidip gelmeniz. Say denilen dinî merasimi ifa
etmeniz (Allah Teâlâ'nın şaairindendir.) Ona yapılan ibâdetler, muhabbetler,
alâmetlerindendir. (Artık her kini Haç veya Umre niyetiyle Beytullahı ziyaret
ederse tavafı bu ikisiyle beraber yapmasında) yani Kâbe'i Muazzamayı ziyaret
eder de onu tavaf etmekle beraber Sefa ile Merve arasında da gider gelir ise
bundan dolayı (kendisi için hiç bir günah) sakınca (yoktur.) Bu da bir kulluk
vazifesidir, bir itaat alametidir. (Ve her kim) böyle (bir hayri tatavveen)
kendisine vacip olmasa dahi sırf (Allah rızâsı için yaparsa) pek çok sevaba,
mükâfata nail olur. Zira, (şüphe yok ki Allah Teâlâ şakirdin kullarını güzel
amellerinden dolayı sevaba nail buyurur. (Alimdir) her şeyi hakkıyla bilir.
Herkese niyetine, İtilasına göre mükâfat ve ceza verir.
§ Sefa ve Merve: Kâbe'i
Muazzamanın hemen bir tarafında bulunan iki tepeden ibarettir. Bunlar bir cadde
ile biri birine bağlıdır. Sefa tarafından başlanıp 4 defa Merveye, 3 defa da
Merve tarafından Sefaya gidip gelmek biz Hanefilerce bir vaciptir. Bunlar
Beytullahı tavaftan sonra yapılır. Bu, İmamı Ahmete göre sünnettir. İmamı Mâlik
ile imami Şâfiye göre de farzdır. Haccın erkânından sayılmıştır.
Vaktiyle Sefa ile Mervede
birer put vardı. Müşrikler bunları ziyaret ederlerdi. İslâmiyet hâkim olunca o
iki put kırılmış, atılmış, o iki mübarek makam bunlardan temizlenmişti. Bununla
beraber bâzı müslümanlar, bu putların böyle vaktiyle bulunmuş olduğundan dolayı
bu iki makam arasında gidip gelmeden çekinmişlerdi. Bu âyeti kerime ise böyle
bir çekinmeye lüzum olmadığını beyan buyurmuştur.
§ Pastili Ekrem Hazretleri
Hudeybiye anlaşması gereğince hicretin 7. senesi Medine-i Münevvereden Mekke-i
Mükerremeye gitmiş, iki bin kadar eshabı kiramı ile Beytullahı ziyaret etmiş ve
Sefa ile Merve arasında eshabı kiramın kuvvet ve yiğitliğini göstermek için
süratle gidip gelmişlerdi. Buna "Say denilir. Bu say, bu hareket tarzı Yüce
Yaratıcıya saygıyı, İhtiyaçları arz için Beytullahın mübarek kapısı önünde bir
şevk ve heyecan ile tekrar tekrar gidip gelerek ilâhî rahmeti beklemenin bir
sembolü yerinde bulunmuştur.
§ Hac: Lügatte tazim
edilecek makamları ve diğer yerleri ziyaret kasdinde bulunmaktır. Seri Şerifte
Arafat denilen yerde belirli vakitte bir miktar durmaktan, sonra da gidip Kâbe-i
Muazzamayı tavaf suretiyle ziyaret etmekten ibarettir ki, şartlarını taşıyanlar
için bu ziyaret bir defaya mahsus olmak üzere farzdır. Sonra tekrar ziyaret
etmek tatavvü, nafile kabilinden olup sevaba vesîle olan bir ibâdettir. Haç eden
zata "Hacı" denir.
Umre ise lügatte ziyaret
manasınadır. Istilâhta Kâbe-i Muazzamayı tavaftan ve Sefa ile Merve arasında
gidip gelmekten ibarettir. Bunun belirli bir zamanı yoktur. Ve bunun için Araf
atta bulunmak lâzım değildir. Bu bir sünneti müekkededir. .Bunu yapan zata "mut
emir" denilir.
159. O kimseler ki bizim
indirmiş olduğumuz açık delilleri ve hidâyeti İnsanlara açıkça beyan etmiş
olduğumuzdan sonra saklarlar, muhakkak onlara Allah Teâlâ lanet eder. Ve onlara
lanet ediciler de lanette bulunurlar.
159. Bu âyeti kerime.
Peygamberimizin mübarek vasıflarını, Islâmiyetin doğruluğunu, kitaplarında görüp
okumuş olan birtakım Yahudi âlimleri hakkında nazil olmuştur. Ensardan bâzıları,
Rasüli Ekrem Efendimizin Tevrat'ta yazılı olan vasıflarını Yahudi bilginlerinden
sormuşlar. Onlar ise bunu bile bile saklayıp beyan etmemişlerdi. İşte bu gibi
hareketlerin çirkinliğini beyan için şöyle buyruluyor: (O kimseler ki, bizim
indirmiş olduğumuz açık delilleri) recm âyeti gibi, son peygamberin vasıfları
gibi şeyleri (ve hidâyeti) o peygambere imâna, ona tâbi olmanın gereğine dalâlet
eden mucizeleri biz Tevrat'ta ve diğer semavî kitaplarda (İnsanlara açıkça beyan
etmiş olduğumuzdan sonra) bir kıskançlık, bir inâdî küfür eseri olarak
(saklarlar) halka bildirmezler. İşte (muhakkak onlara Allah Teâlâ lanet eder.)
Onları rahmetinden ebediyyen mahrum bırakır. (Ve onlara iânet ediciler de
lanette bulunurlar.) Onlara lanet etmesini Cenab'ı Haktan dilerler. Bu lanet
okuyanlar, bütün insan ve cinlerin mü'minleridir, veyahut kendilerine mahsus
birer lisan ile bütün mahlukattır.
§ Bu ilâhî beyan: Naslara
dayalı ve onlardan çıkarılmış olan dinî ilimlerin saklanılmayıp lüzumuna göre
açıklanmasını ve ilâm edilmesini icap etmektedir.
160. Ancak tövbe edenler,
Islâhta bulunanlar ve açıklayanlar müstesna. İşte ben onların tövbelerini kabul
ederim. Ve tevbeyi çokça kabul eden, esirgeyen ancak benim.
160. Bu âyeti kerime
de, tevbe ve istiğfar edenlere rahmet ve mağfiret kapılarının açık bulunduğunu
müjdelemektedir. Şöyle ki, küfür ve isyanlarından dolayı (tövbe edenleri ve)
bozduklarını (islâh eyleyenler ve) kitaplarda gördükleri hakikatleri saklamaktan
vaz geçip (beyanda bulunanlar müstesna, işte) onlar lanete hedef olmaktan
kurtulurlar. (Ben onların tövbelerini kabul ederim.) kendilerini azaptan
kurtarırım. (Ve tevbeleri çokça kabul eden, esirgeyen ancak benim.) Bana
yönelenlere merhamet ve lütf um boldur. Artık bütün insanlar durumlarını
düzelterek bu ilâhî lütfü elde etmek için koşmalı değil midirler?
161. Muhakkak o kimseler
ki kâfir oldular ve onlar kâfir oldukları halde öldüler. İşte Allah Teâlâ'nın
laneti de, meleklerin ve bütün insanların lanetleri de onların üzerinedir.
161. Bu âyeti kerime
kimlerin ebedî bir şekilde lanete, cehennem azabına mâruz kalacaklarını şöylece
gösteriyor. (O kimseler ki kâfir oldular) Allah Teâlâ'yı onun birliğini ve diğer
İman edilecek şeyleri ve bilhassa son peygamberi inkâr ettiler, o büyük
peygamberin vasıflarını sakladılar, itiraf etmediler (Ve onlar) böyle (kâfir
oldukları halde öldüler.) Daha hayatta iken tevbe edip af dilemediler. (İşte
Allah Teâlâ'nın lânetide) bunların üzerinedir, Cenâb-ı Hak bunları ebediyyen
azaba uğratacaktır. (Meleklerin ve bütün insanların lanetleri de onların
üzerinedir.) Yarabbi! Bu kâfirleri lâik oldukları azaba kavuştur, Rahmetinden
ebediyyen mahrum bırak diye lanet okurlar.
İnsanları müminleri o
kâfirler için böyle lanet edecekleri gibi kâfirler de yarın âhirette biribirine
lanette bulunacaklardır. Çünkü onlar dünyada biri birini aldatarak küfre
sevkettikleri için âhirette bu hareketlerinin kötülüğünü görünce biri birine
lanet etmeğe başlayacaklardır.
162. Orada ebedî bir halde
kalacaklardır. Onlardan azap hafifletilmez ve kendilerine asla bakılmaz.
162. Bu âyeti kerime
de, lanete hedef olacakların ne fena felâketlere uğrayacaklarını gösteriyor.
Şöyle ki; onlar, o lanete uğrayanlar (Orada) cehennemde veya lanet içinde (ebedî
olarak kalacaklardır.) Haklarında hiç bir şefaat ve saire kabul edilmiyecektir.
(Onlardan azap hafîfleştirilmeyecektir.) Daima aynı azaba mâruz kalacaklardır.
(Ve kendilerine asla bakılmayacaktır.) Onların yalvarıp yakarmalarına asla
iltifat olunmayacaktır. Allah'ım, ne elem verici akıbet!.. Artık böyle bir
lanete, felâkete uğramamak için bir kurtuluş çaresi aramalı değil midir?
163. Ve sizin ilahınız, bir
tek ilahtır. O rahman ve rahim olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.
163. Bu âyeti kerime, bütün
insanları bir birlik dairesine davet ediyor. Onlara lanetten, azaptan
kurtulmanın yolunu gösteriyor. Evet buyrulmuş oluyor ki: Ey insanlar! Uyanınız.
Öyle fânî, yaratılmış şeylere tapmayınız. Onları mabut edinmeyiniz, (ve) biliniz
ki (sizin ilahınız) Yaratıcınız, mabudunuz (bir tek ilahtır.) Bir benzeri,
ortağı olmayan Yüce Allah'tır, hepiniz onun kullarısınız. (Ondan başka) hakikî
(bir ilâh yoktur.) Bütün kainatın yaratıcısı, mabudu yalnız odur. O (rahmandır)
kullarını esirgeyen, koruyan, rahmetine erdiren odur. Ve O (rahimdir.) Bütün
mahlûkatına en rekik (ince) merhametlerde bulunan onlardan tövbe edenlere
kusurlarını af edip bağışlayan ancak odur. Artık yalnız ona yönelmeli, ondan
aflar, keremler niyaz etmeli değil midir?
164. Şüphe yok ki göklerin
ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbirini takibinde. İnsanlara faydalı
olan şeyler ile denizde akıp giden gemilerde ve Allah'ın semadan indirip onunla
yer yüzüne ölümünden sonra hayat verdiği suda ve yeryüzünde her nevî hayat
sahibi mahlukatı yaymasında, rüzgârların değiştirilmesinde ve gök ile yer
arasında emre hazır olan bulutta düşünen bir kavm için elbette nice alâmetler
vardır.
164. Bu âyeti kerime de,
Cenâb-ı Hakkın varlığını, birliğini, kudret ve azametini gösteren yaratılış
hârikalarını insanlığın dikkat nazarına takdim ediyor. Evet.... buyruluyor ki:
Ey insanlar! Bir kere gözünüzü açın da güzelce bir düşününüz. (Şüphe yok ki
göklerin ve yerin yaradılışında) büyük alâmetler, hakkın varlığına büyük
delâletler vardır. O muazzam sema kubbeleri, nedir? Şu üzerinde yaşadığımız
güzel, pek hoş yer küresi ne kadar lâtiftir? (Gece ile gündüzün birbirini
takibinde) dene kadar âyetler, alâmetler vardır. Bunlar ne kadar muntazam
şekilde biri birini takip eder dururlar. Eğer böyle bir uyum ve intizam
bulunmasa yer yüzünde yaşamak kabul olabilir miydi?.. (İnsanlara faydalı olan
şeyler ile denizde yürüyen gemilerde) de ilâhî şefkate ne büyük dalâletler
vardır. Eğer Cenâb-ı Hak havayı, suları ve diğer kuvvetleri İnsanlara hizmetçi
kılmasa idi, deniz vasıtaları ile bir çok iktisadî, içtimaî faydaları elde
edebilirler miydi? Uçakların insanlara hizmeti de bu cümleden değil midir? (Ve
Allah'ın gökten) hava tabakalarından (İndirip onunla yer yüzüne ölümünden sonra
tekrar hayat verdiği sularda) da onun kudretine ve Rab olduğuna ne kadar
delilleri mevcuttur. Yer yüzü kış olunca nebatattan, güzel, zengin çiçeklerden
mahrum kalır. Adeta ölmüş, lâtif bir hayattan mahrum kalmış bulunur. Fakat,
sonra bahar olur, havadan lâtif, leziz yağmurlar yağmağa başlar, yer yüzüne
yeniden bir güzellik, bir tazelik bahşeder. Yine Allah Teâlâ'nın (yer yüzünde
her türlü hayvanatı) hayat sahibi olan mahlukatı (yaymasında) da nice âyetler
vardır. Ne kadar muhtelif, hayat sahibi İnsanlar, aslanlar, atlar, mandalar,
kuşlar ve saire vardır. Bütün bunların varlığı hikmet sahibi bir yaratıcının
varlığına birer kesin delil değil midir? Aynı şekilde (rüzgârların) vakit vakit
(değiştirilmesinde) de Yaratıcımızın varlığına büyük şahadetler vardır. Bu
rüzgârlar Doğu, Batı, Güney, Kuzey kısımlarına ayrılmıştır. Bunlar nefislere
rahat ve kuvvet verdikleri için ".r.i'.h" namını almışlardır. Çoğulu "riyâh"
dır. (Ve yer ile gök arasında emre hazır olan bulutta) da hakkın varlığına,
kudret ve hikmetine dalâlet eden nice alâmetler vardır. Bu bulutlar güzel,
rengârenk bir şekilde görülür. Leziz, şeffaf suları taşırlar. Vakit vakit
yükselir alçalır, yer yüzüne serinlik verir, faydalı yağmurlar yağdırırlar.
Bütün bunlar Cenâb-ı Hakkın emrine tâbi, onun yarattığı birer eserdir. Artık
bunlarda şüphe yok ki (aklını güzel kullanan bir kavim için bir çok alâmetler
vardır.) Bütün bunlar öyle kendi kendine var olan, bir tesadüf eseri olarak bu
kadar hikmetli ve faydalı bulunan şeyler değildir. Hiç bir akıl sahibi bu
kanaatle olamaz. Artık bütün bu yaratılış harikalar! bir hikmet sahibi
Yaratıcının varlığına, azamet ve kudretine birer parlak delil değil de nedir?
Olanlar feyziyabı İntibah
aşan kudretten
Alırlar hisset ibret
temaşai tabiattan.
§ Vaktiyle Kureyş
müşrikleri. Peygamber Efendimize müracaat ederek: Ya Muhammedi.. -Aleyhisselâm-
Sen mabudunun vasfını bize anlat demişler. Bunun üzerine İlahınız bir tek
Allah'tır, âyeti kerimesi nazil olmuştur. Bu müşriklerin 360 putları vardı.
Böyle bir mabut nasıl olur? diye taaccüp
etmişler, Hz.
Peygamber'den bu Allah'ın birliği iddiasında sâdık olduğuna dair kendisinden bir
âyet, bir alâmet istemişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş
Cenâb-ı Hakkın varlığına, birliğine delâlet ve şahadet eden bu kainata onların
nazarı dikkatleri çekilmiştir. Artık şüphe yok ki aklını, fikrini, muhakemesini
kaybetmeyen bir insan bu yaratılış hârikalarını güzelce seyr edince Cenâb-ı
Hakkın varlığında, birliğinde asla şüphe edemez. Yazık ki akılların!,
düşüncelerini suistimal eden bir çok kimseler de bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak
uyanma nasip etsin!
165. Ve insanlardan
öyleleri vardır ki Allah'tan bankalarını Allah'a denk tanrılar ederler. Onları
Allah'ı sever gibi severler. Müminle rin ise Allah Teâlâ'ya muhabbetler! daha
ziyadedir. Eğer zulm edenler azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a
muhsus olduğunu ve hakikaten Allah'ın azabının şiddetli bulunduğunu görüp
anlasalar -ne kadar nadim ve pişman olacak-lardır-.
165. Bu âyeti kerime
Cenâb-ı Hakka ortak koşan ve başka şeyleri ona denk tutanların aklî muhakemeden
ne kadar mahrum olup bilahara ne kadar pişmanlık ve felâkete mâruz olacaklarını
göstermektedir. Buyrulmuş oluyor ki: (Ve insanlardan öyle) müşrik (kimseler
vardır ki Allah'tan başkalarını) bir takım putları, Nemrut ve Firavn gibi bir
takım şahısları (Allah'a emsal) Yaratıcılıkta, mabud oluşta Cenâb-ı Hakka ortak,
denk (sayarlar.) Onlara da tapınır dururlar. (Onları Allah'ı sever gibi
severler.) Kendilerine muhabbet ve hürmet gösterirler. Fakat (müminlerin ise
Allah Teâlâ'ya muhabbetleri daha zîyadedîr.) Çünkü mü'minlerin muhabbetleri bir
yüce Yaratıcıya tam bir samimiyet ve kanaatle olur. Müminler hiç bir kimseyi hiç
bir şeyi Cenâb-ı Hakkı sevdikleri kadar sevmezler. Başkalarını sevmeleri de yine
Cenâb-ı Hakkın rızası ve müsaadesiyledir. Müşriklerin muhabbetleri ise putlara
bölünmüştür. Samimiyetten uzaktır. Çabuk yok olur, vakit vakit taptıkları
putları parçalayarak yerlerine başka putları getirip onlara muhabbet
gösterirler. Hattâ Nemrut, Firavun gibi bâzı zâlimleri sırf dünyevî bir menfaat
düşüncesiyle mabut derecesine yükselterek kendilerine tapınırlar. Bütün bu
tapınışlar, kendileri için büyük felâketlere sebep olacaktır. Bu müşrikler;
nefislerine zulmetmiş, kendilerini ilâhî azaba mâruz bırakmışlardır da haberleri
yok. (Eğer) bu (zulmedenler, ahiret azabını görecekleri zaman) başlarına gelip
de (bütün kuvvetin) ve galibiyetin (Hak Teâlâ'ya mahsus olduğunu ve hikakaten
Cenab'ı Allah'ın azabı şiddetli bulunduğunu görüp anlasalar) ne kadar nadim ve
pişman olacaklardır. Ne yazık ki pişmanlık fayda vermez.
Bir fâide bahşeder mi
heyhat! Vaktında yapılmayan nedamet.
Vaktinde yapılmayan
pişmanlık bir fayda sağlar mı? Çok uzak!
166.0 vakit o kendilerine
uyulmuş kimseler o uyan şahıslardan uzaklaşacaklar ve azabı görmüş olacaklar. Ve
aralarındaki bağlar kesilmiş bulunacaktır.
166. Bu âyeti kerime,
müşriklerin mabut edindikleri kimselerin ahirette alacakları vaziyeti beyan
buyuruyor. Şöyle ki: (O vakit) o kıyamet günü, cehennem ateşine mâruz
bulunacakları zaman (o kendilerine uyulmuş) mabut edilmiş (kimseler) korku ve
heyecan içinde kalacak, mabut edinildiklerinden dolayı daha ziyade azaba
giriftar olacaklarından korkarak (o) kendilerine (uyan) kendilerini mabud
edinerek tapınan (şahıslardan uzak olduklarını söyleyeceklerdir.) Bizim bunlar
ile bir alâkamız yoktur, biz bunlara böyle tapınmayı emretmedik diyeceklerdir.
(Ve) bunların hepsi de (azabı) cehennem ateşini (görmüş) içine düşmüş (olacaklar
ve aralarındaki münasebetler) alâkalar, yakınlıklar, muhabbetler, (kesilmiş)
parçalanmış, darmadağın olmuş (bulunacaktır.) Her biri kendi amelinin cezasına
kavuşmuş, biri birine fayda verecek bir durumda bulunmayacaklardır. İşte Cenâb-ı
Hakkı bırakıp, mahlukata tapanların ebedî cezası!
167. Ve o uyanlar
diyeceklerdir ki: Eğer bizim için bir kere -dünyaya- dönüş olsa biz de onlardan
uzaklaşırız, onlar bizden uzaklaştıkları gibi. İşte Allah Teâlâ onlar amellerini
üzerlerine pişmanlıklar halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak kimseler
de değildir.
167. Bu âyeti kerime de
Cenâb-ı Haktan başkasını mabud edinenlerin ahiretteki pişmanlıklarını ve
dünyadaki amellerinin kendilerine fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Şöyle ki:
(Ve) o kıyamet günü (o uyanlar), dünyada Cenâb-ı Hakka ortak koşmuş olanlar, o
putlara tapınanlar (diyeceklerdir ki eğer bizim için) dünyada (bir kere) daha
(dönüş olsa biz de onlardan) o mabut edindiğimiz halde bizden kaçınan putlardan,
şahıslardan (uzaklaşırız) Onlar ile alâkamız yoktur der, kendilerini reddeyleriz.
(Onlar bizden uzaklaştıkları gibi.) Fakat artık bu uzaklaşmanın ne faydası
vardır? Teklif âlemi olan dünyada bunu düşünüp bilmeli değil miydiler? (İşte
Allah Teâlâ) ahiret âleminde (onlara) o müşriklere dünyadaki o mahlukata tapmayı
(amellerini üzerlerine yıkılmış hasretler) nedametler, pişmanlıklar (halinde
gösterecektir. Ve) onlar Cenâb-ı Hakka ortak koşup bâtıl şeylere muhabbet ve
bağlılıkta bulunmuş oldukları için (cehennem ateşinden çıkacak kimseler de
değildirler.) Bütün bunlar, Allah'tan başkasına tapmanın, meşru şekilde
muhabbetten, ibâdet ve itaatten mahrum bulunmanın bir cezasıdır. Artık uyanmalı,
yalnız Cenâb-ı Hakka tap m alı, onun rızasına muvafık muhabbetlerde
bulunmalıdır.
"Ya ölür, ya ayrılır, ya
terkeder"
"Herki haktan gayri yar
oldu sana"
168. Ey insanlar!. Yer
yüzündeki şeylerden helâl, tertemiz olanlarını yiyiniz. Ve şeytanın adımlarına
tâbi olmayınız. Şüphe yok ki o sizin için pek açık bir düşmandır.
168. Bu âyeti kerime,
bütün insanlığa takip edecekleri selâmet yolunu gösteriyor. Şöyle ki: Müşrikler
bir takım cahil kimseler hiç bir şer'î delile dayanmaksızın bir t al im şeylerin
helâl, bir takım şeylerin de haram olduğunu söylerler. Bunların bu sözlerine
iltifat edilmesi asla caiz değildir. Dinimiz bize helâl olan şeyleri de, haram
olan şeyleri de bildirmiştir. Bizim harekât rehberimiz, ancak Islâmî
hükümlerdir, İşte buna işareten buyruluyor ki: (Ey insanlar! Yer yüzündeki
şeylerden) şer'en (helâl, tertemiz olanlarını yiyiniz.) O nimetlerden istifâde
edip bunları size veren Yaratıcınıza teşekkürde, kullukta bulununuz. (Ve
şeytanın) sizi aldatmaya çalışan dinsiz, imansız, ahlâksız kimselerin
(adımlarına tâbi olmayınız.) Onlara uyup arkalarından gitmeyiniz. (Muhakkak ki
o) şeytan ve emsali (sizin için apaçık bir düşmandır.) Sizin hakkınızda asla
hayır istemezler. Size doğru bir yolu göstermez. Artık akıllı olan bir insan,
mukaddes dininin emirlerini, yasaklarını bırakır da böyle din düşmanlarının
sözlerine tavsiyelerine iltifat eder mi?
169. O sözlere ancak
çirkin, pek murdar şeyleri emreder. Ve Allah'a karşı bilmedikleriniz şeyleri
söylemenizi -emreder-.
169. Bu âyeti kerime de
şeytanların, insanları ne kadar aldatmaya çalıştıklarını bildiriyor, Şöyle ki:
Ey insanlar!.. (O) lânetli şeytan (sizlere) doğru, hayır isteyerek bir şey
söylemez. (Ancak çirkin, fuhşiyattan ibaret şeyler ile emreder.) Bunları
yaldızlayarak sizlere kabul ettirmek ister. (Allah Teâlâ hakkında bilmediğiniz
şeyleri söylemenizi) emreder. Helâl olan şeyleri haram, haram olan şeyleri helâl
görmenizi, putlara, insanlara tapmanızı ister, dinen malûm, var olmayan şeyleri
size kabul ettirmek arzu eyler. Artık ey insanlar! Dostunuzu, düşmanınızı iyice
bilip tanıyınız, sizin mukaddes dininize, mübarek vazifelerinize mâni olacak
şeytan tabiatii kimselerin, aldatmalarına asla kapılmayınız. Onların yanlış
yollarına asla gitmeyin. Sizler için bundan başka selâmet ve saadet çaresi
yoktur.
170. Ve onlara Allah'ın
indirdiğine uyun, denildiği zaman, dediler ki: Hayır biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şeye uyarız. Ataları bir şeye akıl erdirememiş, doğru bir yola
gitmemi; oldukları halde de mi?, -onlara uyacaklar-.
170. Bu âyeti kerime,
bir takım insanların hurafelere tâbi, akıllıca düşünmek duygusundan uzak
olduklarını bildiriyor. Şöyle ki: (Ve onlara) o Allah'tan başkasını Allah'a denk
tutan müşriklere (Allah'ın indirmiş olduğu Kur'an'a uyun) bildirdiği şekilde
Cenâb-ı Hakkı birleyin ve takdiste bulunun (denildiği vakit) onlar (dediler ki:
Öyle değil, biz atlarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz) onlar gibi
putlara taparız. Behair, Sevaip denilen hayvanların haram olduğu kanaatini
taşıyıp etlerinden yemeyiz. Ata ve ecdadımız böyle yaparlardı. Onlar
bizden daha hayırlı, daha bilgili idiler. Çok uzak!... Bu bir kuru iddia. Küfr
ve şirk içinde yaşamış olanlar, hiç insan için alınacak güzel örnek olabilir
mi?. Tarihî şeyler, makul, faydalı, meşru olursa o zaman onlara kıymet ve
ehemmiyet verilir. Yoksa zararlı, makul olmayan şeyleri taklit nasıl muvafık
olabilir?. (Artık) o müşrikler (ataları bir şeye akıl erdirememiş) dinî işleri
anlayamamış (doğru bir yola gitmemiş) peygamberlerin göstermiş oldukları hidayet
yolunu takip etmemiş (oldukları haldede mi?.) Onlara tâbi olacaklar ve onları
alınacak örnek sayacaklar. Bu ne kadar cahilce bir hareket!.
"Mizana vur görüştüğün
ahbabı el hazar"
"Pehber tasavvur eylediğin
rehzen olmasın"
"Görüştüğün dostları
teraziye vur,"
"Sakın, kılavuz sandığın,
yol kesen olmasın"
171. Ve kâfirlerin durumu,
o hayvanların durumu gibidir ki, çağırmadan, bağırmadan başka bir şey
işitmeksizin haykırır durur. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar
düşünemezler.
171. Bu âyeti kerime de bir
kısım insanların hayvanî bir hayat yaşayıp hak ve hakikati anlamak
kabiliyetinden mahrum olduklarını şöylece gösteriyor: (O kâfir) putlara ibâdette
devamlı (olanların durumu) sıfatları (o hayvanın durumu gibidir ki; çağırmadan,
bağırmadan başka bir şey işitmeksizin) anlamaksızın mânâsız boşyere (haykırır
durur.) İşte bu kâfirlerin o bâtıl putperestçe sözleri de böyle boş, mânâsız bir
dâvadan, bir gürültüden başka değildir. Velhâsıl bunların hepsi de (sağırdırlar)
hak sözü işitmezler, (dilsizdirler) hayırlı bir şey, hak dine muvafık bir söz
söylemezler. (Kördürler) hidayet yolunu görüp takip etmezler. Artık bunların
sözlerinin manen ne kıymeti vardır?
Bu âyeti kerime şöyle de
yorumlanabilir. O inkarcıların durumu, o hayvanın durumu gibidir ki, ona çobanı
bağırır, o hayvan ise kuru bir sesten, bir çağırmadan başka bir şey duyup
anlamaz. O İnkarcılar da kendilerini hidâyete davet edenlerin seslerini işitir
dururlar. Fakat onların mânasını düşünmezler, anlamazlar, kabule yanaşmazlar.
Yahut: O müşriklerin bir
takım anlayış ve idrakten mahrum putlara tapınıp durmalarının durumu, bir
çobanın hayvanlara karşı bağırıp çağırması gibidir ki, o hayvanlar bu kuru
sesten, bu çağırmadan başka bir şey işitip anlamazlar. İşte o putlar da böyle
bir şey anlayıp idrak etmekten büsbütün mahrumdurlar. Artık onlara yalvarmanın,
onlara tapınmanın ne faydası olabilir. Onlar adına bâzı şeylerin helâl, bazı
şeylerin haram, yiyilmesi .yasak olduğuna nasıl hükmedilebilir?.
Sonraki Sayfa

|